12 Temmuz 2022 Salı

SAĞLIK EĞİTİM MERKEZİ’NDEN ADLİ TIP'A


 

                   SAĞLIK EĞİTİM MERKEZİ’NDEN ADLİ TIP'A

     SELİM GÜRBÜZER

   Üniversiteden mezun olduktan sonra meslek hayatımın yarısı dirilerin sağlığıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim Merkezi laboratuvarlarında çalışmakla geçti, diğer yarısı da daha çok ölülerin DNA analiz işlemleriyle ilgili Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Ankara Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesi laboratuvarında çalışmakla geçti dersek yeridir.  Dahası dirilerle geçen bölümün ilk iki yılını İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde,  iki yılını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde, en son on üç yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde biyolog olarak mesleğimi yürüttüm. Ölülerle olan kısmın on beş yılını ise Ankara Adli Tıp Kurumunda yine biyolog olarak DNA analiz çalışmalarını yürüterek mesleğimi icra ettim.  

          Dile kolay meslek hayatımın tam tamına otuz beş yılı aşkın laboratuvar analiz çalışmaları içerisinde şöyle geriye dönüp baktığımda pek çok bir dizi hatıralarla baş başa kaldığımı gördüm.   Hiç kuşkusuz mesleki hayatın ilk yıllarının heyecanı bir bambaşkadır, hele ki İstanbul gibi bir yerde göreve başlamak apayrı bir duygu selidir. İlk göreve başladığımda bekârdım,  sağ olsunlar o zamanki yöneticiler Anadolu’dan gencecik bir fidan olarak ayağımı attığım İstanbul’un o koca keşmekeşliğinde telef olmayım diye bir yılını çalıştığım laboratuvarın iç kısmında ki bir odada kalmam yönünden bana kolaylık sağladılar.  Böylece çalıştığım laboratuvarla içli dışlı olup birbirinden ayrılamayan ikiz kardeşler gibi olduk. Bu bir anlamda benim için ” gece yat laboratuvar, sabah kalk laboratuvar, gündüz çalış laboratuvar” üçgeninde nevi şahsıma münhasır bir hayat modeli oldu.  Ta ki mesleğe başlamanın ikinci yılında evleninceye dek bu böyle devam etti.  Evlenince de ister istemez bu kez günün çoğu yollarda geçen bir hayat modeli alacaktır.  Öyle ya, hayat hep tozpembe olacak değil ya, hele ki meslek hayatına İstanbul’dan başlamışsan hayatın tozpembe olması ne mümkün.  Nitekim İstanbul’un Anadolu yakasının ta ucu diyebileceğim bir yerden, yani Pendik tarafından bir ev tutmuştum ki buradan benim Sultanahmet’te ki işyerime varmam yaklaşık iki saati buluyordu. Olsun sonuçta görev aşkı bu ya,  mesleğimi icra etmenin mutluluğu bu zahmeti çekmeye değerdi. Düşünsenize sabahleyin erken vakitlerinde Anadolu’nun yakasındaki Güzel Yalıdan trenle Haydarpaşa’ya, oradan vapurla Karaköy’e geçip Galata köprüsünden Cağaloğlu’nun yokuşlarına yürüyerekten Sultanahmet’teki Sağlık Eğitim Merkezine bir gün değil iki gün değil haftanın tam beş gününü bu tempoda mesleği devam ettirmek her babayiğidin taşıyacağı yük olmasa gerektir.   Gerçekten de meslek hayatının ilk başlangıcında yaşayanlar çok iyi bilir ki,  her işin başlangıcında ki görev aşkı üst düzeydedir hep.  Hele birde İstanbul gibi yerde o üst düzey heyecan olmalı ki tren, vapur ve otobüs vs. bilumum üç vesait ile kat edilen yolun çilesine katlanılabilsin. Derken daha sakin bir yere tayinimi aldırmak gerektiği düşüncesi hafızama yer ettiğinde bu kez soluğu Balıkesir Sağlık Eğitim merkezinde aldım.  İlginçtir Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezine atandığımda laboratuvar filan yoktu, sanki gel de laboratuvar kur diye atamışlardı beni,  nitekim öyle de olup sıfırdan laboratuvar kuraraktan İstanbul’da olduğu gibi görev aşkım burada da aynen devam edecektir.  Hele ki tedavi olmak için gelen öğretmenler laboratuvarın kurulduğunu gördüklerinde gelişime pek sevinmiş olsalar gerek ki soranlara en basit bir kan sayımı ve idrar tahlili için bile hastaneye gitmek zorunda kalmadıklarını dile getirmekten kendini alamamışlardır.  Aslında bir şeyler yapma gayreti ve heyecanı oldubitti çocukluktan beri bende meleke hale gelmiş bir haslettir. Öyle ki üniversiteden mezun olup İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezine atamamı beklemeye koyulduğum aylarda bile boş durmayıp Ankara’daki Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde deneyim kazanmak maksadıyla staj türünden laboratuvar çalışmasına koyuldum da. İyi ki de ön hazırlık babından laboratuvarda gönüllü olarak çalışmışım, bu sayede Sağlık Eğitim Merkezi yöneticilerinin bendeki o çalışma heyecanı ve gayreti yerinde görmekle İstanbul’a atanmamın üzerinden tam dört yıl geçtikten sonra bir şekilde akıllarına düşüp bana Ankara’ya naklen tayinimi aldırmak istediklerini bildirdiler. Bende bu teklife kayıtsız kalıp hayır diyemezdim elbet.  Hem ne de olsa ardımdan Balıkesir’de dört dörtlük olmasa da en azında kurulu bir laboratuvar düzeni bırakacağım ve benden sonra hangi meslektaşım gelirse gelsin rahatlıkla yürütebileceği bir sistemde oturtmuştum. Madem öyle, bu durumda artık gönül rahatlığıyla Ankara’ya gidebilirdim. Hem kaldı ki o an böylesi bir teklifle karşı karşıya kaldığımda başkente tayinimi aldırmakla mesleki hayatımda daha da ilerlemeler kaydedeceğimi düşündüm. Nitekim düşündüğüm gibi de oldu. Derken İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve Balıkesir Sağlı Eğitim Merkezinde yürüttüğüm toplamda dört yıllık hizmet sürecimin en son halkasında ki 13 yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinin Hematoji laboratuvarı ve Biyokimya laboratuvarında canla başla çalışaraktan geçirip son üç yılım hariç çok büyük tecrübe kazanmış oldum.

             Evet,  Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde ki son üç yılım iş tecrübesi açısından pek iyi geçmeyecektir. Neden mi? Zira tüm Laboratuvar çalışanları olarak Biyokimya laboratuvar şefimizin yeniliğe açık olamamasından kaynaklanan birtakım dalgalanmaların üzerimize sineceği bir huzursuzluğun ortasında kendimizi buluverdik de ondan elbet.  Nitekim Biyokimya laboratuvar çalışanları olarak manüel tekniklerden otomasyona geçelim dediğimizde Biyokimya laboratuvar şefimiz Gülten Erkut’un inadım inat manüel sistemde ısrarcı davranması hem kendisine bağlı çalışan personelle hem de idareyle arasının açılmasına yol açıp bir başka sağlık kuruluşuna sürgün edilmesine varacak bir dizi dalgalanmalara sahne olur laboratuvarımız.   Hatta o yıllarda hiç unutmam laboratuvar şefi bu hususta bana ne düşünüyorsun dediğinde, bende cevaben  Gülten hanım, bak onca yıldır manüel tekniklerle biyokimya analizlerini çalışacağımız kadar çalıştık, gayri artık tenekeden de olsa oto analizörle çalışmak zamanıdır” diyerekten tavır koydum da. Zaten laboratuvarda çalışma aşkı statik kalmayı değil sürekli yenilenmeyi gerektirir.  Ve böylece kazanan statükocu laboratuvar anlayışı değil geçte olsa değişimden yana ve yeniliğe açık egemen laboratuvar anlayışı kazandı. Derken MEB Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde oto analizörle çalışmak nasip olurda.  İşte Laboratuvar alanında bitip tükenmek bilmeyen bu söz konusu azim ve gayretimi çok iyi fark edenlerden biri de hiç şüphesiz ki,  tâ Lise ve Üniversite yıllarından beri kendisini her daim abi kardeş olarak bildiğim, aynı zamanda kendisi Ankara Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesini ilk kuran Daire Başkanından başkası değildi elbet.  Kendisi tıpkı benim gibi laboratuvardan yoksun MEB Balıkesir Sağlık eğitim Merkezine tayin olduğum yıllarda sıfırdan kurduğum laboratuvara benzer hamleyi o da Ankara Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı bünyesinde Biyoloji İhtisas Dairesinin kurulumunda gösterecektir. Böylece bu sayede DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumu DNA’sına kavuşmuş olacaktır.    Öyle ki, bizatihi kendisinin büyük emek sarf edip kuruluşuna vesile olduğu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin Başkanı olur da.  Tabii Daire Başkanı olunca da ilk işi beni yanına almak olur. Her ne kadar kurup faaliyete geçirdiği DNA analiz laboratuvarı benim için bilmediğim alan olsa da bir şekilde laboratuvar çalışmalarında azim ve gayretime güvenerekten aynı tempoyla Adli Tıp Kurumunda da çalışmam devam edecektir.  Öyle ki Adli Tıp Kurumuna biyolog olarak daha atanır atanmaz yeni kurulan laboratuvarın imini cimini öğrenme aşkım gözlerden kaçmaz da. Ancak laboratuvarın kuruluşunda emeği geçen oradaki meslektaşlarımın bir kısmı bilgi paylaşımında pek cömert davranmayıp dosya almamda gecikmeme sebep olurlar, beni daha çok bilgisayar başında chat’le oyalayarak ancak hızımı keseceklerini düşünmüş olsalardı gerek. Oysa bilmedikleri bir şey vardı ki,  o da Adli Tıp’a atanmadan önceki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim Merkezlerinde her çalışanın masasında bilgisayar olmadığından daha doğru dürüst bilgisayara girmeyi ve çıkmayı dahi bilmiyordum.  Dolayısıyla o arkadaşlar beni chat’e alıştırıp oyalaya dursunlar bilakis chat sayesinde benim işime yarayacak bilgisayar kullanımı yönümdeki eksikliğimi fırsata çevirip ilerisinde dosya aldığımda on parmak kullanaraktan bilgisayar üzerinden en erken rapor çıkaran eleman olarak adımdan söz ettirecek konuma geldim.   Sadece erken rapor çıkarmak mı,  gerek koli açmada,  gerek mikroskobik incelemede gerekse izolasyonda hızıma kimse yetişemeyecek konumda oldum da.  Ancak ne var ki dedim ya, koli açma,  mikroskoba bakma, DNA izolasyonu ve PCR gibi işlemlerinin dışında birde diğer teknik alanlar vardı ki,  adeta kozmik odaymışçasına kimseyi yaklaştırmıyorlardı.   Bu alanlar hiç kuşkusuz genetik analizör cihazının kullanımının olduğu ve sonuçların değerlendireceği cihaz okumaların yapıldığı bölümlerden başkası değildi elbet. Ki, bu alanlarda bizden bilgi paylaşımı ve pratik uygulamalar esirgenip daha çok teorik bilgilendirmelerle iş geçiştiriyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla bir kısım arkadaşlar bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde tekelinde tuttukları bu alanların kullanımında ben ve benim gibi birkaç arkadaşımın GenMapper gibi kapiller elektroforez genetik analizör okuma cihazların kullanım kabiliyetlerinin gelişmesinde ve öğrenmesinde geri kalmalarına sebep oldular.  Oysa Daire Başkanımız laboratuvarın kuruluşunda izlediği stratejiyi personeliyle bir toplantıda paylaştığında bizden bilgi paylaşımını esirgeyen bu arkadaşlara “hiç çekinmeden cihazlara dokunun, gerekirse söküp parçalayın yeniden kurun” dediğini biliyorum. Böylece işin teknik kısmının dokunaraktan kavranabileceğini, yani uygulayaraktan öğrenileceğinin mesajını vermiş oldu. Tabii ben ve benim gibi laboratuvarın taa ilk kuruluşunda bulunmayıp da sonradan dâhil olan arkadaşlar, bizden önce bulunan arkadaşlarla aramızda tatsızlık olmasın diye hiçbir zaman bu hususu şikâyet konusu yapmadık. Kaldı ki şikâyet etmek karakter sahibi bir insan için tevessül edeceği bir yol yordam olamazdı.  Ne de olsa zamanla DNA analiz çalışmalarıyla birlikte işin geriye kalan diğer teknik kısmının tüm detayını da bir şekilde kavrayacağımız muhakkaktı. Bu yüzden ben ve benim tıynetimde olan arkadaşlar şikâyet etmek yerine işi doğal akışına bırakmayı yeğlerler hep. İşte bu nedenledir ki bir yerlerde herhangi birisinin ağzından şikâyet lafı çıksa bu tip şikâyeti huy edinmiş arkadaşlar yüzünden başka kurumlara tayin aldıran arkadaşlarımızın hal ve ahvalleri aklıma düşüverir de.  Hem nasıl aklıma düşüvermesin ki,  öyle böyle değil, sanki şikâyetin biri bin para ettiği bir süreç yaşıyorduk. Bir bakıyorsun laboratuvar çalışanlarından biri en ufak hata yaptığında, hatayı yerinde çözmek yerine şikâyeti meslek edinen birkaç meslektaşımızın yaptıkları hem Adli Tıp gibi gözde bir kurumda çalışmanın onuruna gölge düşürüyordu, hm çalışma hevesimizi söndürüyordu, hem de arkadaşlar arasında ki çalışma barışını bir anda yerle yeksan edici bir durum yaşıyorduk. Mesela mikroskopta nadir görülebilen örneklerde bir arkadaşımın görebildiği diğerinin göremediği durumlarda bir bakmışsın spermi gören arkadaş soluğu başkanın yanında alıp ‘ben gördüm partnerim göremedi’ türünden şikâyete koşanlar oluyordu. Oysaki partnerlik birbirini şikâyet etmek için kurulmuş bir çalışma düzeni değil bilakis birbirinin eksiklerini tamamlamaya yönelik çalışma birlikteliği düzenidir. Bir gün hiç unutmam partnerimle birlikte frotti örneğinden sperme bakmak üzere santrifüj ettiğim maserasyon sıvısını ters yüz edip lavaboya boşalttığımda partnerimin bir anda çığlık çığlığa  “eyvah eyvah!” nara sesleri kulağımda çınladığında doğrusu o an benimde rengim benzim soluverdi. Oysa ortada telaşlanmaya mahal bir durum yoktu ki,  bikere Adli Tıp’a gelmeden önce çalıştığım Sağlık Eğitim Merkezi laboratuvarlarında idrarda lökosit, eritrosit, epitel ve sperm bakmak için santrifüje ettiğimizde de lavaboya boşaltıp tüpün dibine çöken pelletten hiçbir hücre kaybı olmaksızın mikroskop altında çok rahatlıkla hücrelerin varlığını tanımlayabiliyorduk.  Nitekim burda da aynı mantıktan hareketle süpernatanttan geriye kalan tüpün dibindeki pelletin (çökeltinin) mikroskobik incelemesinde hem spermi gördüğümüz gibi hem de tüpün dibinde geriye kalan sıvıdan şüpheli şahsa ait DNA profilini tespit ettik de.  Böylece partnerim neticeyi idrak etmiş oldu. 

        Her neyse şikâyeti huy edinen arkadaşların ilginç bir yönleri daha vardı ki,  o da malum kendileri bir hata yaptığında hatasını partneriyle paylaşmak yerine bunu büyük bir ustalıkla gizleyebiliyor kabiliyete sahip olmalarıdır.  Dahası kendisi dışında arkadaşının herhangi bir hatasını gördüğünde hatayı yerinde telafi edip problemin üstesinden gelmek yerine birde üstüne üstük Daire Başkanını da işin içine kataraktan pişmiş aşa su katmış oluyorlardı.   Oysaki çalışma arkadaşlığı o dur ki,  Daire Başkanına problemleri taşıyarak pişmiş aşa su kataraktan yük olmak değil, tam aksine pişmiş aşa su katmayıp Daire Başkanının omuzlarındaki yükü alıp işi hafif kılandır.  Nitekim bir gün Adli Tıp Grup Başkanı, şikâyet etmeyi kendine meslek edinmiş aramızdan bir arkadaşımızı hafta sonu telefonla çiçek sulamak için Kuruma çağırdığında gururuna yedirememiş olsa gerek ki ilk evvela bu gurur meselesini kendisi halletmek yerine işi Daire Başkanına intikal ettirerek meseleyi halletmeyi yeğleyecektir. Allah var Daire Başkanımızda bir babanın evlatlarına sahip çıktığı gibi Grup Başkanıyla karşı karşıya gelme pahasına da olsa personeline sahip çıkacaktır. Zaten Grup Başkanının da canına minnet bu olayı bahane ederek bundan sonraki bir takım ufak tefek meselelerde Daire Başkanımıza olan husumetini daha da ileri boyutlara taşıyacaktır. Öyle ki Daire başkanımıza ardı ardına açtığı bir dizi soruşturmalarla Biyoloji İhtisas Dairesinde tüm çalışanları da içine kataraktan polisiye dizilerini aratmayacak yöntemlere başvuracaktır.  Zira Daire Başkanımızın ameliyat olup bir süre Dairenin başında olmayacağından odasının kapısını kilit tutup anahtarını üzerinde taşımasını yokluğunda fırsat bilip tüm personelinin gözü önünde kameralar eşliğinde odanın kapısını çilingirle açtırıp çekmeceleri arattırması nasıl bir karaktere sahip olduğunun bariz tipik bir göstergesidir.  Daire Başkanının odasını tutanak tutturaktan arattır da ne oldu aleyhine kullanacağı herhangi bir şüpheli evrak bulamayıp hevesi kursağında kalacaktır.  Tabii bitmedi dahası var, başkanımız hastalığın atlatıp işine döndüğünde eften püften meselelerde hep sürekli baş ağrıtacaktır, günlük imza sirkülerinden tutunda yemekhanede yemek kuyruğuna tutma teşebbüslerine kadar daire başkanımızın sinir uçlarına dokunacak mobbingle huzur bozacaktır.    Daha da hızını alamayıp kurum içi açtığı soruşturmalarla güya Daire Başkanımızın kurumumuzda korku imparatorluğu oluşturduğuna dair ipe salmaz gelmez mesnetsiz iddialarla bizlerin şahitliğine başvuracaktır.  Oysaki personelde gayet iyi biliyordu ki Daire başkanımız Biyoloji İhtisas Dairesinin kuruluşunda emeği geçenlerin en başında gelen bir başkan olduğu gibi aynı zamanda başkanlığı süresince işlerini hep haftalık olarak personelinin istişaresine başvurarak hal yoluna koyan bir başkandı.  Bu yüzdende aramıza sonradan katılan kendi referansıyla aramıza dâhil ettiği Filiz Ustabal gibi birkaç personel dışında şahit bulamayacaktır.  Yani çoğunluk Daire Başkanımızın lehinde şahitlik yapacaktır.  Derken bu hadiseyle birlikte ailecek görüştüğünü bildiğimiz kendisine referans olup sonradan aramıza katmasına vesile olduğu Filiz Ustabal arkadaşımızı Daire Başkanlığına hazırlamak niyetini güttüğü gerçeği ile yüzleşiverdik.  Kafasında ne gibi planlar kurgulayıp ertesi gün neyi uygulayacaksa ister istemez sadece Daire Başkanını değil tüm personeli de olumsuz yönde etkiliyordu. Allah edecek tüm kurgu planları ayağına dolaşacaktır,   sen misin Ankara’da Biyoloji İhtisas Dairesini sıfırdan kurup yeşerten böylesi bir Başkanı yüzünü kara çıkarmaya kalkışan, bir gün bir baktık Daire Başkanımıza açtığı tüm soruşturmalar akamete uğrayıp asıl kendisinin geçirdiği soruşturmalık bir konunun muvacehesinde Grup Başkanlığı görevine son verilecektir. Hatta neredeyse memuriyetine son verilecek bir sürecin içerisinde kendini buldu dersek yeridir.  Hırs bu ya, görevden alındığında da Daire Başkanımızın yakasını bırakmayıp boş durmayacaktır.  Bir gün bir baktık bir zamanlar o günkü adıyla cemaat bugünkü adıyla FETÖ’cülerin sesi başta Samanyolu televizyonu olmak üzere bir kısım medya haber ajanslarında Daire Başkanımız hakkında DNA’sı olmayan Başkan yaftalamasıyla yalan yanlış uydurma haber yapılaraktan düğmeye basıldığını gördük.  Oysa DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumunda DNA laboratuvarı kuran ilk Daire başkanıydı o. Doğrusu olup bitenlere, ne oluyor dercesine tüm Adli Tıp personeli de bir anlam vermekte zorlanıyordu.  Derken benim kafamdaki düğümü ailece beraber görüştüğümüz hem benim hem de geçmişte kader birlikteliği yaptığım Daire Başkanımızın da arkadaşı Dr. Selçuk Bekar’la bu konuyu konuştuğumuzda insanın hiç aklına gelmeyecek bir tespitte bulunup kafamdaki soru işaretlerin düğümü çözülür gibi olurda.    Bize dediği şu oldu “Bana öyle geliyor ki, Adli Tıpta sizlerin başınıza gelen tüm alavere dalavere dolapların altında F tipi bir tezgâh söz konusudur.”   Ki, o zamanlar çoğu insan F tipi dendiğinde hizmet hareketi dedikleri o cemaate o yaftayı yakıştırmıyordu. Ama Selçuk Bekar arkadaşımız ister yakıştırsınlar ister yakıştırmasınlar hiç umurunda olmazdı doğru bildikleri gerçekleri her ortamda söylemekten imtina etmeyen ailece görüştüğümüz bir dostumuzdur. Gerçekten de köprünün altında çok sular aktıktan sonra o söz yerini bulur da. Şöyle ki,  sonraki gelişmeler muvacehesinde Adli Tıp Kurumu bünyesinde sık sık Grup Başkanlığı değişikliklerinin yaşanması,  birbiri ardına Daire Başkanlarının değişmesi, ne idüğü bilinmeyen dışarıdan tayinle aramıza katılan uzman kadrolaşmasına bakıldığında Grup Başkanıyla Daire Başkanımız arasında ki çekişmenin en çokta o zamanki adıyla hizmet hareketi dedikleri FETÖ’cülerin işine yaradığı görülecektir.  Kelimenin tam anlamıyla meydan onlara kalacaktır.  Nitekim gerek Grup Başkanının görevden alınıp yerine gelen Grup Başkanlarının 15 Temmuz soruşturmalarıyla ortaya çıkan sicillerine baktığımızda gerekse Daire Başkanımızın daha fazla baskılara dayanamayıp Sağlık Bakanlığına müşavir  olarak atanmasının ardından yerine gelen Daire Başkanlarının icraatlarına baktığımızda aile dostum Dr. Selçuk Bekâr’ın o söylediği sözün ne anlama geldiğini gayet net bir şekilde idrak etmiş oldum da.  Öyle ya, her kurumda olduğu gibi F tipiciler her kuruma sızdıkları gibi Adli Tıp gibi karanlıkta kalan olayları açığa çıkartmada gözde bir Kurumunu’da boş geçmeyeceklerdir. Muhsin Başkan’ın değimiyle Adli Tıp tarlasını da süreceklerdir. Kaderin tecellisine bak ki Muhsin Yazıcıoğlu bir cenazenin otopsisi için Daire Başkanımızı ziyaret edip bizimle de hasbihal ettiğinde sizde mi burda çalışıyorsunuz dediğinde bende cevaben:

        -Başkanım,  görev istenmez görev verilir düşüncesinden hareketle Daire Başkanımız beni Milli Eğitimden Adli Tıp’a gelmemi teklif etti bende gördüğün gibi şuan yaklaşık 8 yıldır beraber çalışıyoruz.

           O arada Muhsin Başkan, bana çocuklar nasıllar, iyiler mi şeklinde hal hatırda sormayı da ihmal etmez. Bende kızımın katsayı adaletsizliğinden dolayı İlahiyat okuduğunu söylediğimde, derin bir of çekip:

        -Bu bizim kanayan yaramız deyip beni teselli etmişti. Evet, Muhsin Başkan böyle bir başkandı, çocuklarımızın hali vaktini bile dert edinen vefakâr bir dost liderdi. Zaten o buluşma üzerinden 2 ay geçmedi Muhsin Başkanın kar beyaz dağlardan gelen o vefat haberi yüreğimizi burkmuştu da. İyi ki de o son buluşmamız olmuş, meğer o görüşme helallikmiş.  İlginçtir Muhsin Başkanın dairemize muhafaza etmek gönderilen gazlı beze emdirilmiş kurutulmuş kan örneğinin meslektaşım Ülker hanıma havale edilip 08/04/2009 tarih ve B031ATK4060200-2009/4158/408 sayılı çıkardığı muhafaza raporuna eşlik etmek bize de nasip oldu.  Hatta bir ara Daire Başkanımızdan meslektaşımla beraber muhafaza altına aldığımız gazlı beze emdirilmiş kan örneğinden bir parçacık da kendime hatıra olarak alsam mı dediğimde cevaben:

         -Sakın böyle düşüncelere kapılma, sakın böyle bir işe kalkışma,  kişisel hislerinle işi birbirine karıştırma,  unutma ki burası Adli Tıp, burada duygulara yer yoktur der.  Gerçekten de Daire Başkanımızın bu uyarısında haklıda. İşle duyguları birbirine karıştırmamak gerekir.             Evet, her ne kadar Muhsin Başkan’ın gazlı beze emdirilmiş kan örneğinde bir parçacık  kendime hatıra örneği ayırma isteği duygu yüklü hayalim suya düşse de Muhsin Başkan’ın aziz hatırasına olan bağlılığım benim için asla unutamayacağım unutulmaz bir anı olacaktır.

          Muhsin Başkan ebediyete göç edip aramızdan ayrılmıştı,  Daire Başkanımız ise DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumuna kurduğu DNA laboratuvarın Başkanlığını bırakaraktan o da Sağlık Bakanlığına giderek aramızdan ayrılacaktır.  Sıfırdan kurduğu Laboratuvarda bir zamanlar Grup Başkanının referansıyla sonradan aramıza katılan meslektaşımız Filiz hanım gibi birkaç arkadaşın dışında hepimiz tek yürek olup Adli Tıp Bahçesinin önünde Daire Başkanımızı uğurladığımızda doğrusu bundan sonra bizleri daha neler bekliyor tedirginliğini hep birlikte yüreğimizde hissettik de.  Hiç kuşkusuz Daire Başkanı gittikten sonra geçmişte Lise ve Üniversiteden arkadaşlığımız olması hasebiyle akabinde hedef tahtası ben olacaktım.  Nasıl mı? Bunu da inşallah haftaya ‘Adli Tıp Hatıralarım’ başlığı altında makalemde belgeler eşliğinde işleyeceğim konuda ne demek istediğim anlaşılacaktır.

          Haftaya görüşmek üzere,

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/saglik-egitim-merkezinden-adli-tipa-5077-kose-yazisi

GENETİK MUCİZE


 GENETİK MUCİZE

SELİM GÜRBÜZER 

       DNA başkanlığında hücre içi yürütülen faaliyetlerde canlıların dirlik kazanmasında en önemli hayati öneme haiz, aynı zamanda pürin ve pirimidin halkalarının en önemli aktörleri diyebileceğimiz dört dişli bazlar, şeker-fosfat ikilisine bağlanaraktan bir nükleotit oluşturup böylece genetik mucize tecelli etmiş olur. Öyle ki “Adenin, guanin, sitozin ve timin” olarak adlandırılan tek halkalı ve çift halkalı bazlar sınıfına ait bu söz konusu dört harfli şifreyle etiketlenmiş nükleotidlerin kendi aralarında eşleşmeleri neticesinde canlının biyolojik fotoğrafı ortaya konulmuş olur.  Hem nasıl ki telgrafın mors alfabesinin nokta ve çizgilerden oluşan şifreli kodlama sistemiyle ortaya çıkan yazılım ne anlam ifade ediyorsa,  canlı nükleotidlerini oluşturan dörtlü genetik alfabe kodlama sistemiyle ortaya çıkan çift ve tek halkalı bazlardan oluşmuş bilgi ağı kod formatı yazılımda o anlamı ifade eder. Hakeza Türk alfabesini oluşturan 29 harflik kod sistemini kullanaraktan ortaya konan hece, kelime ve cümlelerden oluşmuş bir metin, bir hikâye, bir roman ne anlam ifade ediyorsa, bir canlı hücrenin 4 harflik alfabetik nükleotid kod sistemini kullanılaraktan ortaya konan “ bir genom hece,  bir genom metin, bir genom hikâye, bir genom ansiklopedi” külliyatları da  o anlamı ifade eder. Hatta böylesi devasa büyüklükte 4 harflik nükleotid kod sistemini canlının bir “alın yazı külliyatı” kodu olarak anlamlandırabileceğimiz gibi DNA’nın bileşenlerini oluşturan bir “bilgi külliyatı” kodu olarak da anlamlandırabiliriz. Hem niye öyle anlamlandırmış olmayalım ki,  baksanıza hücre içerisinde DNA başkanlığında yürütülen tüm bilgi işlem faaliyetleri vücudumuzu oluşturan organlarca bir program dâhilinde harfi harfine uygulanmak üzere ya hormon denen salgılar kanalıyla ya da sinir sistemi ağı yoluyla ilgili organlara iletilmiş olur da.  Derken üst perdeden gelen talimatlar en küçük birimden en büyük birime kadar uzanan her bir halkada, gerek hücre birimleri nezdinde, gerek  doku birimleri nezdinde gerekse  organ birimleri  nezdinde karşılık bulur da.  

          Bilindiği üzere DNA, çift sarmallı merdiven bir yapı üzerine kurulu olup, her bir merdiven basamaklarının karşılıklı uçlarında yer alan nükleotidlerin eşleşmesiyle birlikte DNA’nın kopyalanması sağlanmaktadır. Hiç kuşkusuz DNA çift sarmal halkasında yer alan moleküllerin içeriğini analiz ettiğimizde içtiğimiz suyu oluşturan moleküllerle doğrudan ilişkisinin olduğunu görürüz. Öyle ki nötralleşmeyle asit maddeler, suya (+) yüklü Hidrojen iyonu verirken, bazlar ise (-) yüklü hidroksil iyonu verir. Bu demektir ki suyun yapısında artı (+) yüklü hidrojen iyonu içeren asitli bir madde ile eksi (-) yüklü hidroksil iyonu içeren bazlı bir maddenin varlığı söz konusudur. Böylece asit ve baz içeren maddelerin tepkimeye girmesiyle birlikte artı ve eksi iyonlar birbirlerinin etkisini yok eder ki, işte böylesi nötralleşme reaksiyonları neticesinde 2 hidrojen ve 1 oksijen bileşiğinden su molekülü meydana gelmiş olur. Şu da bir gerçek, su molekülü içerisinde konumlanmış bu söz konusu iyon içeren maddeler aynı zamanda DNA’nın yapısında yer alan riboz şekeri ve amino asidi oluşturan nükleotidler arasında biyomoleküllerin ayrışmasını ve nötralleşmesini de sağlayacak maddelerdir. Nitekim ayrıştırmayı ve nötralleşmeyi gösterecek bulguları DNA analiz ve izolasyon çalışmalarının yanı sıra PCR işlemlerinin ardından denatürasyonu takiben elektroforez yöntem ve uygulamalarıyla gösterilip tespiti yapılabiliyor. Derken iyonların birbirleri arasında cereyan eden karşılıklı tepkimeler bir noktadan sonra meyvelerini verip canlılık daha da bir fonksiyonel hale gelebiliyor. Hele bilhassa  (+) yüklü hidrojen iyonlarının geçişi sırasında oluşan “Adenin-riboz-fosfat ~ fosfat ~ fosfat” bileşiği  denen ATP enziminin, amino asit ve riboz şekeri üzerinde doğrudan oluşturduğu tepkime hızı  etkisi, DNA’ya dirlik kazandırdığı gibi canlı hücrelere de dinamizm kazandırmakta. Ve ortaya çıkan bu dinamizmden öyle anlaşılıyor ki, hidrojen ve hidroksil iyonlarının (yüklü parçacıkların)  sadece su molekülünün dirliğine değil, DNA molekülüne de dirlik kazandırmakta. Derken bu noktada dirlik hadisesi bize ister istemez Kur’an’da geçen şu ayet-i kerimeyi de hatırlatmaktadır:

       -“O inkâr edenler bilmediler mi ki,  muhakkak gökler ve yer bitişik halde iken Biz onları birbirinden yarıp ayırdık ve her diri şeyi sudan yarattık, hala iman etmezler mi?” (Enbiya, 30).  

         İşte Yüce Allah’ın yukarıda kelamında beyan buyurduğu ‘Her diriyi (hay) sudan çıkarttık’  şeklinde bizlere hatırlattığı bu ilahi mesaj,  üstelik günümüzden ta 14 asır öncesinden tüm insanlığa duyurulmuş bir ilandır. Bu ilan aynı zamanda mukaddes kitabımızın “Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan” olduğuna delil teşkil eder zaten. Gerçekten de tüm insanlığa duyurulan adeta cana can katan bu mucizevi dirlik ilanı denen hadisenin şifre kodlarını irdelediğimizde yaratılış ve diriliş kodlarımızın ipuçlarını bir nebzede olsun yakalayabiliyoruz. Madem yaratılış ve diriliş kodlarımızın şifrelerinden bir şeyler sezinleyebiliyoruz, o halde içtiğimiz suyu sadece susuzluğumuzu giderecek bir memba kaynak olarak değil, aynı zamanda DNA’mızı iri ve diri kılan ab-ı hayat can suyu kaynağımız olarak da bakmak gerekir. Nitekim bulut tohumlama geliştirmekle ünlü Amerikalı kimyager Vincent Joseph. Schaefer tarafından General Electric Araştırma Laboratuvarlarında yaptığı çalışmalarla su zerrelerinin molekül düzeyde ne kadar çok küçük, ne kadar saf ve temiz olursa o ölçüde eksi (-) 40 santigrat derecede bile donmadığı gözlemlemiştir. Bu demektir ki, Yüce Allah’ın “Gökten ölçülü olarak su indiren de O’dur. Bununla ölü bir beldeye yeniden hayat verdik, işte sizde böyle diriltilip çıkarılacaksınız” (Zuhruf, 110)  diye beyan buyurduğu ilahi mesaj gereği su zerrelerini sıfır santigrat derecede donmasını etkileyen esrarengiz sırrın arka planında hava kirliliği ve su zerrelerin büyük olmasıyla alakalı bir ölçü tayini bir durum söz konusudur. Ne diyelim, işte görüyorsunuz ya,  bu ölçü tayini yağmur damlasına kodlandığı gibi DNA moleküllerinin içerisine de kodlanmış bir ölçü tayinidir bu. Zira yağmur damlaları içerisindeki zerreler önce donma çekirdeği etrafında oluşmaya başlayıp, ardından büyüyen zerreler halinde yeryüzüne yaklaştıkça havanın kaldırma kuvvetiyle birlikte denge kazanıp yumuşak bir iniş yapabiliyor. Belli ki yeryüzüne yağmurun inmesinde ince bir matematiksel hesabın varlığı söz konusu olup, Fizikçiler bu mucizevi ölçüm hadisesini denge hız formülüyle izah ederekten açıklığa kavuşturmuşlardır. Öyle ya, ortada bir ölçü tayini olmasa yağmur damlacıkları ne mümkün ki ölü beldeye dirlik verip toprak bereketlilik kazanabilsin.  O halde bu noktada bize düşen ölçü ise ahir ömrümüzde bir gün toprağa düştüğümüzde kıyamet günü ‘Haydi olun (kün)’ emri ile bir su misali ölü toprağımızdan yeniden dirileceğimize olan inancımızdan zerre miskal taviz vermemek olmalıdır.  Aksi halde maazallah bizimde ölçü mölçü de nedir deyip her şeyi tesadüfe bağlayan ateistlerden hiçbir farkımız kalmaz. Dedik ya bizim yapacağımız tek ölçümüz;  Rabbü’l âleminin kıyamet günü  ‘Haydi kalkın ve dirilin’ emriyle vereceği fermanı her daim ruhumuzda hissedip gereğini yapmak olmalıdır.  

                                                              YARATILIŞ

          Anne rahminde ki cenin başlangıçta toplu iğne ucundan bile küçük mikro düzeyde döllenmiş bir zigotken sonra ki aşamalarda bir bakıyorsun insan vücudunu oluşturacak tüm azaları kendinde toplayacak bir şekilde ete kemiğe bürünmüş halde doğuma hazır nur topu bebeğe dönüşebiliyor.  Ve bu hususta Yüce Allah Teâlâ bakın ne buyuruyor: “Onu (yaratan) hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu biçimine koydu. Sonra (anne rahminden çıkmak için) onun yolunu kolaylaştırdı” (Abese,80/18-20).

           Evet, ayet-i kerimenin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere bir damla sudan yaratılan insanın nükleotid kodlarının biçimlenmesiyle birlikte yaklaşık 26 binlik sayfayı kapsayacak devasa büyüklükte adına genetik külliyat diyebileceğimiz şahika eser ortaya çıkabiliyor. Hiç kuşkusuz şahika eserin ortaya çıkmasında yüz binlerle ifade edilebilecek sayıda gen dizilimlerinin kayda değer katkı sağladığı muhakkak. Zaten protein sentezi dediğimiz olay DNA üzerinde yer alan genetik bilgi aracılığıyla, yani nükleotidlerden meydana gelen bir dizi kısa tekrar gen kombinasyonu dizilimleriyle gerçekleşen bir hadisedir. Ki, bu dizilere gen denmektedir.  Bilindiği üzere, insan genomu yarı anne, yarı babadan gelen gametlerin kendi cinsiyetine ait üreme kanallarından mayoz bölünmeye uğrayaraktan döllenmeye hazır hale gelmiş haploid kromozomlardır.  Ta ki erkek ve dişi eşey hücreleri bir araya gelip döllenme hadisesi vuku bulur, işte o zaman Yüce Allah’ın şah eserim dediği diploit canlı oluşumunun temeli atılmış olur. Hiç kuşkusuz temeli atılan bu canlı nüvesi zigot oluşumundan başkası değildir.  Tabii şu da bir gerçek zigot oluşumu hiçte öyle bir çırpı da gerçekleşen bir süreç değildir. Bikere bu sürecin başlangıcında bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kart şifrelerinin kilidini açacak olan ya da kendi genetik kartında eksik kalan kısımları tamamlayacak olan 200-300 milyon sayıda sperm hücre arasından yalnızca bir tanesini seçmesi gerekir ki, zigot oluşumu gerçekleşebilsin. Aslında bu olaya ilk etapta düz bir mantıkla baktığımızda çok sayıda onca sperm arasında sadece bir tanesinin kilidi açması bize imkânsız gibi gelse de biiznillah Yüce Allah’ın  ‘ol’ deyince “olduran” fermanı devreye girdiğinde bir anda iradi güçle kilit açılıvermiş olur.  İşte, ‘ol’ deyince oluveren ferman bu ya,  Yüce Allah (c.c) bakın bu hususta   “(Kıyamet ve öncesi Mehdiyet, yani İslami adalet ve hâkimiyet vakti) Saatinin ilmi O’na döndürülür (Allah’a havale edilir), O’nun ilmi (izni ve iradesi) olmaksızın, hiçbir meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. (Bu nedenle Allah’ın inkârcılara) Onlara: “Hani benim ortaklarım nerede?” diye sesleneceği gün, (kâfirler, daha yeni aklımız erdi ve) “Sana arz ederiz ki, bizden (Senin şerikin olduğuna dair) hiçbir şahit yok” diyeceklerdir” (Fussilet, 47)  diye beyan buyurduğu vuslat fermandan maksat hâsıl olur da. 

         Evet,  yumurta hücresinin kendi eksik kartlarını 250 milyon sperm arasından yalnızca bir tanesine tamamlattıracak Yaratılış mucizesinden öyle anlaşılıyor ki,  ovaryum hücresi insan genomunda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısını taşıyan amolegen yapıda bir karttır. Öyle ki ovaryum hücresi mayoz bölünmeyle ortaya çıkan bir ünite olup, kendi 46 kromozomlu vücut yapısı içerisinde 23 kromozoma indirgenmiş bir eşey hücresi olarak kendi üreme koridorunda karşı cinsten baba adayının vücut hücrelerinin üreme koridorlarından süzülerek gelen 23 kromozomlu eşey hücresini ağırlayaraktan kodlayan bir karttır. Böylece kendi genetik kartıyla babadan gelen 250 milyon sperm hücresini karşılayıp kendi genetik kartının kilidini açacak olan onca sperm hücresi arasından tek bir tanesinin seçimini belirleyebiliyor. Seçilen sperminde giriş yapabilmesi için illa ki yumurta hücresinin genetik kartıyla uyumlu şifre koduna da sahip olması gerekir ki, döllenme hadisesi vuku bulmuş olsun. Gerçekten de bir yumurta hücresi düşününüz ki onca sperm hücreleri arasından kendi kartını çözecek bir adet spermatozoidin seçimini nasıl belirleyebiliyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Belli ki ferman yücelerden gelince  “Ol” emrin gereği yerine getirilip bir anda yumurta hücresi kendi zekâ algoritmasını kullanaraktan kara kutunun kilit şifresi açılmış olunmakta.  Hani zaman zaman haber bültenlerinde  “düşen uçağın kara kutusunun şifresi çözüldü” şeklinde haberlere şahit oluruz ya,  aynen öyle de bir çocuğun anne rahmine düştüğünün haberi de tamamen hamile kalan anne adayının kara kutu şifresinin çözülmesiyle alakalı bir durumdur.  Hiç kuşkusuz Allah dilerse ancak hamile kalınır,  dilemezse ne kara kutunun şifreleri çözülür ne de hamile kalınır.  Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle açıklık getirir: “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler” (Fussilet, 47).  Aslında Yüce Allah (c.c) beyan buyurduğu bu ayet-i kerimeyle şu çağrıda bulunup anlamak isteyene demek istiyor ki "Ey kulum!  Sakın ola ki bu akıl almaz kara kutunun şifrelerini kendi marifetinmiş gibi çözdüğünü sanma, şunu iyi bil ki, dişinin yumurta hücresinin şifre çözümlenmesi ancak benim irademle olmakta,”   

        Öyle ya, madem her şey “Ol” emri şifre koduyla vücut buluyor, o halde bu noktada bize  “Amenna ve Saddakna” demek düşer.  Gerçekten de ayet-i kerimeyle verilmek istenen mesajdan da anlaşıldığı üzere döllenme hadisesi öyle sıradan basit bir hamile kalma olmayıp bilakis üzerinde inceden inceye düşünülüp tefekkür edilmesi gereken mucizevi hamile kalma hadisesidir. Sadece hamilelik mi? Hiç kuşkusuz hamilelik sürecinin akabinde gelen kutlu doğum sancısı da akıllara durgunluk veren mucizevi bir hadisedir. Hani her bir sıkıntının ardından pembe şafaklar doğar denir ya hep, aynen öyle de beynin arka hipofizden salınan oksitosin hormonu da (adına aşk hormonu da denen)  bu noktada doğum sancısının muştucusu pembe şafaktır. Hem nasıl pembe şafak olmasın ki, düşünsenize hamilelik süresince rahim ağzı kapalı haldedir hep.  Ne zaman ki oksitosin hormonu yana yana tutuşup aşk ile vecd ile doğum sancısının muştusunu verir,  işte verilen bu müjdeli haberle birlikte kapalı haldeki rahim ağzı, amnion ve karyon sıvı akışkanlığının tesir gücüyle rahim ağzı açılıverip böylece kuvvetli kasılma ve gevşemeler eşliğinde bir anda pembe şafak ferahlık doğuvermiş olur.  

İSA (A.S)’IN BABASIZ DÜNYAYA GELİŞ MUCİZESİ

       Rabbül âlemin dileseydi arada baba olmaksızın da annenin üreme hücrelerinin şifre kilidini  “Ol” fermanıyla açıp nur topu bebeğin dünyaya gelmesini halk ederdi. Zira O her şeye kadirdir.  Hem bilimsel çalışmalar bize gösteriyor ki; insan genomu şifre kodlar üzerine kuruludur, şifre kodunu açacak şifre kodu da cinsiyet hücrelerinin anahtarında gizlidir.  Nitekim Hz. İsa (a.s)’ın arada baba olmaksızın dünyaya gelmesi tamamen Yaratıcı gücün Meryem annemizin cinsiyet kilit kodunu açacak anahtar şifreyi halk eylemesiyle alakalı bir durumdur.  Öyle ki Yüce Rabbimiz bu hususta “Muhakkak ki Allah yanında İsa’nın babasız dünyaya geliş hali de, Allah katında Âdem’in hali gibidir. Allah Âdemi topraktan yarattı, sonra durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “ insan ol” dedi, o da, hemen insan oluverdi” (Ali-İmrân, 59) diye beyan buyurmak suretiyle Cebrail aracılığıyla Meryem anamızı ışınlayıp (nefh), böylece halk eylediği genetik anahtar şifre kodunun açılış mucizesi vuku bulmuştur. Kaldı ki Kur’an’da beyan edilen her bir mucize aynı zamanda insanoğlunun gelecekte keşfedeceği buluşlar için de bir işaret taşı hükmündedir.  Ki; günümüzde genetik alanda yapılan bir takım çalışmalar sayesinde gerek klonlama, gerekse yumurta hücrelerini çözecek laboratuar ışınlama yöntemlerinin kullanıldığı bir vaka. Öyle ya, mademki Allah-u Teâlâ “Ona ruhumdan nefh ettim” beyan buyuruyor, hem madem yine ‘hiçbir canlı kendi kendine üreyemez’  diye beyan buyuruyor, o halde günümüz laboratuar teknik ve ışınlama yöntemleriyle bir canlıdan yeni bir canlı kopya edilebilir mi sorusunun cevabı klonlamanın keşfiyle birlikte cevabı verilmiş olur da.  İşte bu tür sorulan sorular eşliğinde cevabını bulmak adına genetik çalışmalar daha da hız kazanıp, gelinen nokta itibariyle canlılar genetik programı üzerinde yapılan çalışmalarla birçok sonuçlara varılabiliyor.  Yeter ki genetik alanda uygun şartlar oluşturulsun genetik kartların veya şifrelerin dili çok rahatlıkla çözülebiliyor. Nitekim bazı virüs ve bazı bakteriler, mesela toprakta ki bakteriler anormal şartlarda faaliyet gösteremezlerken, fakat uygun şartlar bulunca da bir bakıyorsun fonksiyonel hale gelebiliyorlar. Keza bir virüsün canlının dışında inaktif halden canlı üzerinde konuk olduğunda bir bakıyorsun aktif hale gelip çoğalaraktan hastalık oluşturabiliyor. Tüm bu örnekler insanoğlunun zihninde hayvanlar üzerinde yapılacak klonlamayla arada döllenme olmaksızın herhangi bir canlıya ait genetik kartın aynısının kopyalanabileceğinin ufkunu açtı.  Her ne kadar ilk başlangıçta genetik kartların açılamayacağı yönünde bir umutsuzluk havası ağır bassa da gelinen noktada bioteknolojik gelişmelerin hız kazanmasıyla birlikte bir anda umutlar yeşerip tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirine tıpa tıp aynı olan canlı topluluğun klonlanmasına yönelik genetik şifrelerin bir kısmının ipuçlarına ulaşılabilmiştir. Yine de her şeyde olduğu gibi klonlama işinde de ihtiyatlı olmakta fayda var, aksi halde klonlama işinde de kaş yapıyım derken göz çıkarılmış olacaktır.  Hem kaldı ki yaratılış kodlarıyla pek oynanmaya gelinmez, gelişigüzel oynandığında malum, biyolojik hayatın tehlikeye girmesi an meselesidir diyebiliriz.  Tabii tüp bebek hadisesi bundan istisnadır.  Zira tüp bebek olayı denilen hadise tamamen evli çiftlerin çocuk sahibi olmalarının şartlarını oluşturmakla alakalı bir yöntemdir. Öyle ki, bu yöntemde babadan alınan meniyle döllenilmiş yumurtayı anne rahmine yerleştirilip sonrasında dışarıdan bağlanan mekanik cihazlar ve uyarılmalar eşliğinde tıpkı anne karnında geçirilen embriyonik safhalarının laboratuvar şartlarında gerçekleştirilmesine dayalı bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Tüp bebek yöntemine ışık tutan hadise ise malum İngiliz Bayan Lesley Brown’un fallop tüplerinin (yumurta kanallarının) tıkalı olması nedeniyle yapılan başarısız ameliyatın nedenleri üzerinde durulmasıyla başlayan bir kafa yorma girişimi hadisedir bu. Derken Jinekolog Dr. Steptoe bu işe el attığında önce tüp kalıntıları temizleyiverir, sonrasında Bayan Brown’ın yumurtalıklarından alınan olgunlaşmış bir yumurta hücresinin tüp içerisine aktarılma işlemlerine start verir. Akabinde baba John Brown’un sperm hücresini tüp içerisine bırakılıp beklemeye koyulur. Böylece çocuk sahibi olmanın heyecanıyla 3 gün beklemenin ardından birde ne görsünler tüp içerisinde yer alan yumurta hücresi dölleni vermiş.  İşte bu noktada ümitler büsbütün yeşermeye başlamış, derhal oluşan zigot anne rahmine yerleştirilerek embriyolojik gelişim izlenmeye alınmıştır. Derken tarihler 25 Temmuz 1978’i gösterdiğinde tüp bebek çocuğun dünyaya gelişiyle birlikte o gün bugündür tüp bebek yöntemi evlat sahibi olmak isteyen ailelerin tutunacak dalı olmuştur. Anlaşılan o ki; tüp bebek olayı aslında anne karnında gerçekleşen Yüce Allah’ın ferman buyurduğu “Ol” emir programının sadece bir bölümünün laboratuvar şartlarında gerçekleştirilmesi yönteminden başka bir şey değildir. Diğer geri kalan kısım bölümler zaten insanoğlunun ufkunu aşan bir boyut olduğundan her halükarda embriyolojik gelişim evreleri anne rahmine muhtaç durumda.  Hadi diyelim ki embriyolojik safhaların tamamının anne rahmi ve karnı dışında laboratuvar şartlarında gerçekleştirecek buluş bulunsa bile bu hiçbir zaman asla yaratılış mucizesinin inkârı anlamına gelmeyecektir. Zira yaratılış mucizesi döllenme hadisesinin ötesinde zerre miskal hata kabul etmeyecek derecede mükemmel matematik programlamanın neticesi bir yaratılış kanunudur. Ki, ilk insan Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla birlikte bu kanun sayesinde şu anda yeryüzünde yaşayan 6 milyarı aşkın insan nüfusu bu kanuna tabii olarak dünyaya gelmişlerdir. Dolayısıyla yaratılış kanununun yanında insan eliyle ortaya konmak istenen tüm suni tasarımlar sadece kıyas kabul etmeyecek derecede girişimlerden öte bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü biri kanun, diğeri ise kanundan esinlenmiş tasarım boyutunda bir buluştur.  Asla kanun yaratmak değildir.

ÂDEM VE HAVVA

      Topraktan geldik toprağa gideceğiz söyler dururuz hep. Hatta bazen cansız sandığımız toprak nasıl oluyor da cana can olmaya vesile olur diye kendi kendimize düşünmekten de geri kalmayız elbet. Oysaki bunda düşünecek var,  bikere toprakta eksi (-) değerde karbon ve azot molekülleri varlığı bize bir şeyleri hatırlatmaya yetiyor zaten.  En başta hatırladığımız şey DNA’mızın içeri yapısıdır. Zira DNA’nın yapısında eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden müteşekkil bir kurulu düzen vardır. Şimdi diyebilirsiniz ki DNA molekülünün toprakla ne ilgisi var diye. Basbayağı ilgisi var. Şöyle ki; toprağı incelediğimizde oksijen, fosfor ve hidrojen, eksi (-) yüklü karbon ve azotla birleşerek pekâlâ insan bedenini oluşturabiliyor. Yeter ki toprakla özdeş diyebileceğimiz DNA kod şifrelerine  ‘Ol’ emri verecek olan Yüce Rabbimiz ferman buyursun diriliş mucizesinin olmaması için hiçbir sebep yoktur diyebiliriz.  Bakınız Yüce Allah (c.c) bu hususta ne buyuruyor; “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun; 23–12). Hakeza Yüce Allah bir  başka  ayeti celile de ise; “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37, ayet-11)  diye  buyurmakla bu yaratılış mucizesine işaret etmiştir.

       İşte ayet-i kerimelerden de işaret edildiği üzere Rabbü’l Âlemin Hz. Âdem (a.s)’ın yaratılışında eksi (-) değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı bu şekilde gözler önüne seriyor, tabii anlaya bilene.  Dahası toprağın doğurgan bağrında saklı olan yaratılış sırrına işaret buyrulan bu ayet-i kerimeler aynı zamanda ateistlerin ikide bir dillendirdikleri  ‘canlı canlıdan çıkar’  hevesliğini de kursaklarında bırakıp iddialarını çürüten sır dolu mucizevi ayetlerdir. Onalar iddiaların sürdüre dursunlar, yaratılış mucizesinden anlaşılan o ki, toprağın bağrında kodlanmış bileşenlerin her biri bir anda ‘Ol’ emri doğrultusunda diriliş moduna geçebiliyor. Hakeza Havva annemizin Âdem’in eğe kemiğinden yaratılış mucizede toprağın bağrındaki bileşenlerin dirilişinin aynısı mucizevi bir hadisedir.  Hele moleküler biyolojinin ortaya koyduğu verilere baktığımızda genetik şifreleri adeta barkod okuyucudan geçirerek yazgıya çeviren tek hücrenin kemik iliği hücresi olduğu gerçeğinin ortaya konması bu mucizevi hadiseyi teyit eden bir durumdur. Nitekim genetik laboratuvarlarda bir takım yöntemlerle kemik iliği hücreleri alınarak başka ortamlarda da tekrardan üretebiliyor zaten kodonlarına girilip şifrelerin dili çözülebilse bir insan yazgısının nasıl kayda geçirildiğini de pekâlâ görmek mümkün. Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga kemiklerini ihtiva eder. Nasıl ki; karbon ve azot artı (+) değerli iken toprak ölü (cansız) olup, eksi (-) değerdeyken bir anda toprak canlılık kazanabiliyorsa, aynen genetik şifreleri yazgıya geçirebilen kemik hücreleri de ‘ol’ emri olmaksızın cansız halde nötr kalabiliyor. Yani bu demektir ki kemik hücreleri Allah’ın ‘Ol’ emri talimatıyla yazgıya geçmesi sonucu Âdemin kaburgasından Havva anamız hayat bulmakta. Dolayısıyla buna şaşmamak gerekir. Allah her şeye kadirdir çünkü.  İşte bu yüzden Havva anamızın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin ince şifrelerinde gizlidir diyebiliriz. 

BİOTEKNOLOJİ

     Bioteknoloji kesinlikle kanun yaratma değil, bilakis buluştur. Çünkü kanun başka bir şeydir buluş başka bir şeydir,  bu yüzde buluş yaratma gücü fiilinin karşısında her daim aciz kalışın ifadesi olarak tanımlarız. Düşünsenize insanoğlu birçok buluşlar keşfetmesine keşfetti ama her hangi bir canlıya ait hücreyi yaratmaya güç yetiremeyeceği malum. Çünkü yoktan var etme Allah’a mahsus yaratılış mucizesidir, bu durumda insanoğlu bir canlıyı yoktan nasıl yaratabilsin ki?  Her ne kadar embriyona ya da üreme hücrelerine müdahale fikri bazı çevreleri apar topar heyecanlandırsa da bu konu daha çok su götürecek gibi, çünkü daha henüz ortada netlik bir durum yoktur.  Ancak şu da var ki; evlenecek çiftler önceden irsi (genetik) hastalık geni taşıyıp taşımadıklarını DNA analiz çalışmalarıyla öğrenebiliyorlar artık. Şimdilik insanın kopyalanması başarılamadı,  ama varsayalım ki bu kopyalama işi de gerçekleşiverdi, peki bunun tüm beşer boyutunda meydana getireceği travma nasıl önlenebilecek? Malum olduğu üzere atom kötü ellerde Hiroşima ve Nagazika, iyi ellerde ise enerji santrali, gerektiğinde tedavi aracı. Aynen öyle de biyolojik materyallerde art niyetli ellerde AIDS gibi başa bela musibet, ya da genetik şifresi değiştirilmiş bir bakteri veya virüsün her an patlamaya hazır bomba veya en iyimser tahminle kanser gibi amansız hastalığa belki de çaredir. Belli ki bu durum kullananın insafına ve niyetine kalmış bir şeydir dersek yeridir.  

        Genetik kopyalama özetle; önce yumurta hücresinden çıkarılmış çekirdeğin aynı canlının meme bezi üzerindeki hücrelerle birlikte doku kültüründe çoğaltılması, sonra bu doku besi yerinden bilgi taşıyan çekirdekleri izole edilip yumurta hücresine yerleştirilmesi, en nihayet yerleştirilen yumurta hücresinin dışarıdan elektroforez uyarması yardımıyla yeni bir canlının kopyalanma hadisesidir. Kelimenin tam anlamıyla sperm hücrelerinin yerine meme hücrelerinin fonksiyon üstlenmesi sonucu kilidi (genetik kodları) açabilmenin adıdır klonlama. Dolayısıyla Meryem’den babasız Hz. İsa’nın dünyaya gelmesi; klonlama olayının, ya da koyunun kopyalanmasının değişik bir örneği dersek yeridir.  Üstelik biyoteknolojik çalışmalarda uygulanan programın tamamı dişi hayvanın hücresinden alındığı için yavruda ister istemez dişi olacaktır. Hz. Meryem olayında ise erkek olup,  bu olay Allah’ın yaratılış bir mucizesidir. 

       Evet, Hz. İsa (a.s)  babasız dünyaya gelmiştir. Bundan hareketle materyalistler ön yargıları gereği; kendi kendine üreme olmaz itirazında bulunurlar. Oysa anne ve baba çocuk için vasıtadır sadece. Nasıl ki; arada iletken madde olmadan manyetik dalgalarla televizyon, radyo veya telefondan yararlanabiliyorsak, vasıta olmaksızın yaratıcı tarafından yeni bir canlı yaratılabilir pekâlâ. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Aynı zamanda yaratılan her şey çift yaratılmış da.  Belli ki kainatta yaratılan daha nice bilmediğimiz çiftler vardır, sonuçta hangi çift olursa olsun ilahi programın gereği ne ise o doğrultuda misyon üslenmiş durumdalardır.  Nitekim Kur’an’ı Mucizü’l Beyan; ‘O Allah ki, her şeyden münezzehtir. Arzın bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha nice bilmediklerinizden bütün çiftleri yaratmıştır’ (Yasin suresi, ayet–36) diye beyan buyurarak bütün pozitif bilimlere ta yıllar öncesinde ışık vermiştir.  Malum olduğu üzere maddeler iletkenlik yönden metal ve ametal diye ikiye ayrılır. Biyoloji bilim dalında gerek bitki, gerek hayvan,  gerekse insan üreme yönünden incelerken karşımıza dişi ve erkek türleri çıkar. Yine fizik bilimi atomu incelerken, ya da elektriği analiz ederken artı (+) ve eksi (-) iyon denen çiftleri görmezden gelmez, gelemez de.

         Her neyse, asıl konumuza gelirsek malumunuz c anlılar âleminde kopyalanma hadisesinin destekleyen daha birçok benzer örnekler var elbet. Bazı canlılar âleminde sıkça rastladığımız;  ortada hiç erkek kalmasa da dişi canlılar döllenmeden üreyebiliyorlar. Mesela kertenkelenin kuyruğunun kopmasıyla veya bir başka ifadeyle; regenerasyon dediğimiz hadise sonucu kopan parçadan yeniden bir kertenkele meydana gelebiliyor. Hakeza termitler, karıncalar, arılar da partenogenetik (eşeyli çoğalmanın değişikliğe uğrayarak meydana getirdiği bir eşeysiz üreme şekli) yoluyla üreyebiliyorlar.

         Peki, insan kopyalanır mı? Henüz bu konuda bir şey söylemek erken, bir kere ruh bakımdan insan diğer canlılardan farklı, bitki ve hayvani ruh gibi değil. Bu yüzden bitkilerde ışığa yönelmeyi tropizmle, hayvanlardaki birtakım envai çeşit hareketleri ancak içgüdüyle açıklanmaya çalışılabiliyor. Ya insanı neyle açıklayacağız?  Bu konuda bildiklerimiz cüzi de olsa nefislerimizin sadece iki zıt karakterlerde yaratıldığını biliyoruz. Çünkü Mevlana ‘İnsan ruhunu emdiren iki kuvvet olduğunu, birinci kuvvetin şeytani ve nefsi telkinlerden ibaret olduğu, ikincisinin ise melek-i kuvvetler olduğunu’  buyuruyor. Dolayısıyla melek-i ilhamlara kulak veren insanoğlu iyiye yönelir, şeytani telkinlere eğilim gösterenler ise kötülük karakterler sergiler. Allah-ü Teâlâ insanı en mükemmel bir şekilde yaratmış, yani insan maddi ve manevi donatılarla donatılmış mükemmel bir varlık. Bu yüzden bunun böyle bilinmesinde fayda var diye düşünüyorum.

DOLLY

          İskoçya’da Dolly denilen koyunla başladı bu tartışma, oradan hareketle pekâlâ insanda kopyalanabilir denildi. Tabii bu durumda bu olayın Allah’a karşı bilimin meydan okuması addedenler oldu. Oysa insan küçük bir âlem, yani kâinatın özü mesabesinde bir varlık,  hatta insana büyük âlem diyen bilge âlimlerde var. İşte bu nedenledir ki eşrefi mahlûkat olan insanı değerlendirirken sıradan bir canlı veya sadece biyolojik varlık gözüyle bakamayız. Zira biyolojik gerçekler farklı bir şey, değerler manzumesi farklı bir şeydir. Kaldı ki hayvanda bile 277 adet genom fizyolojisi elde edilmiş, üstelik yumurtadan sadece bir tane koyun dünyaya getirilebildi. Hayvana papağan varı ruh verilebilir, ama bu mantıkla insan ruhu aynı kategori kapsamına almaya kalkışırsanız çıkmaza girersiniz. Ruh âlemi insan bilgisinin çok ötesinde, eşya gibi değil. Ne kadar hücre varsa her birinde ayrı genetik bilgi mevcut.  Allah-ü Teâlâ her canlı için başka bir nakış işlemiş, dolayısıyla her hücrede bu programın belli bir kısmını ancak okuyabilme imkanı vardır,   daha nice bilmediğimiz kısımlar içinde çok daha efor sarf etmek gerektir ki okunabilsin.  Malum döllenmiş yumurta zigot olarak addedilir.  Ki addedilen bu durum daha başlangıç safhasıdır, devamında zigotun ikiye bölünme aşamasıyla birlikte okunabilen bir kaç sayfa daha vardır.  Diğer geriye kalan okunamayan sayfalar da yeni bölünmeler eşliğinde aşamalar kat ederek yeni sayfalara evrilmiş halde karşımıza çıkar. Yani bu demektir ki  bölünme safhaları arttıkça yeni hücreler oluşmakta..  Dolayısıyla her bir yeni hücre aynı zamanda yeni bir bilgi veya eklenen sahifeler demektir. Böylece sahifeler ilerledikçe canlının sureti ortaya çıkıyor. Zaten Allah-ü Teâla; “O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır. İşte Rabbiniz Allah Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?” beyanıyla insan embriyonunun geçirdiği safhalarının varlığına işaret etmiş bile. (Zümer suresi, 6)

        Bilindiği üzere hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar oluşmakta. İşte bu değişime benzer evreler ayette geçen üç karanlık safhanın birincisi hücre aşamasıdır. İkinci karanlık evre doku aşamasıdır. Üçüncü karanlık safha ise organlaşma safhasını oluşturur. Bu safhaların arasında cereyan eden evreler embriyonun geçirdiği ayrıntıları teşkil eder. Genel itibariyle bu olayda ilk evvela sperm ve yumurta hücresinin birleşmesiyle zigot oluşmakta. Tabii zigot, zigot haliyle kalmayıp,  o da kendi içinde bölünerek morula, blastula, gastrula, embriyon ve fetus gibi bir dizi hücre safhası dönüşümlere kapı aralar. Yani Kur’an’ın işaret ettiği üç karanlık safhası ana başlıklarının detayları bilimsel çalışmalarla tespit edilerek değişik isimler altında sınıflandırıldığına şahit oluruz. Belli ki; embriyolojik gelişimde planlı ve programlı bir ölçünün olduğu gün gibi aşikâr.

       Özetle canlılık en küçük temel birim olan hücreyle start alıp, akabinde hücrelerin birleşmesiyle dokular, dokuların bir araya gelmesiyle organlar, organların birleşmesiyle canlı denen varlık ortaya çıkıyor. Nasıl ki; tarihin sayfalar arttıkça tarihi külliyat meydana geliyorsa, aynen öylede canlının her sahifesinin bilgi kompartımanlarının birikimiyle oluşan varlık ansiklopedisi ortaya çıkmaktadır.

          Biyoteknoloji aynı zamanda bazı bakterilerde olmayan bazı özellikleri bir başka canlının genetik programından bakteriye transfer edip yeni bir karakteristik özellik kazandırma işleminin adıdır. Belli ki insanlar yıllarca bilmeden de olsa yoğurdu, turşuyu, peyniri bakterilere yaptırdıklarına benzer bir durum var ortada. Şimdi aynı yöntemle insandaki insülini sentezleyecek genetik bilgiyi bakteriye aktarılarak insülin elde edilebiliyor. Böylece ucuz bir şekilde şeker hastalarının kan şekeri ayarlanması sağlanmış olunuyor. Demek oluyor ki; gerçek anlamda biyoteknoloji rast gele gelişi güzel genlerle oynamak değilmiş, tam aksine Rabbü’l âleminin Sani sıfatının tezahürü olan programı beşeri planda uygulama çabasıdır.  Gen dizilimlerine ilaveler yapmak ya da program şifrelerini çözme çabalarıyla bir takım neticeler elde etmek asla yaratmak fiili değildir, yapılan iş aslında elde edilmeye çalışılan proteini sentezlemeye uygun olan canlı üzerine eklemenin ta kendisi hadisedir bu. Yani cümle içindeki bazı kelimelerin (genlerin) yerlerini değiştirmek gibi bir şeydir bu. Mesela insan sütünde var olan proteinler koyunda yok. Şayet insan sütünde yer alan proteinleri sentezleyen şifreyi çözmek mümkün olsaydı belki koyuna da aynısından enjekte edip, koyun sütünden pekâlâ insan sütü kalitesinde süt elde edilebilirdi.

                              AHİRET PROĞRAMI

        Dünyadaki genetik programımızı dilimizin döndüğü kadarıyla aktarmaya çalıştık, peki ahiret programımız nasıldır acaba?

       Bilim adamları dünya kabuğunun başlangıçta yekpare bir halde bitişik olduğunu,  zaman içerisinde bir takım sıcaklık farklarından doğan konveksiyon akımlarıyla birlikte arz kabuğunda kırılmalar ve çatlamalar oluşmasının neticesinde ayrılan parçaların kıtaları oluşturduğu yönünde görüş belirtmişlerdir.  Böylece dünya haritamız üç kıtayla son şeklini almış oldu.  Gerçekten de tüm yeryüzü sathı iyi incelendiğinde bütüncül yapıdan ayrılan parçalardan oluşan üç kıtanın çatlak izlerini görmek pekâlâ mümkün. Bakın Kur’an-ı Kerim’de  “O çatlayışlarla/ yarılışlarla dolu arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık,12)  diye beyan buyurulan ayetle de bu hususa işaret bir hüküm söz konusudur. Ama galaksiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü galaksilerin oluşumu dünyamızın oluşumu kadar uzun bir zaman diliminde vuku bulmadı. Nitekim uzmanların belirttiklerine göre kıtaların oluşumu milyonlarca yılda tamamlanmasına rağmen,  galaksilerin oluşumu altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde tamamlanmıştır.  Bir kısım Fizik bilginleri de hemen hemen tüm oluşumların arka planında Bing-bang hadisesinin olduğunu, yani büyük bir patlama ile gerçekleştiğini hatta zaman boyutunun da patlamayla oluştuğunu belirtmekteler.  Kâinatın oluşumuyla ilgili hangi görüş ileri sürülürse sürülsün,  sonuçta bizim açımızdan hiç şüphe yoktur ki vücut bulan her var oluş, Kün (ol) emriyle gün yüzüne çıkmakta. Nitekim Yüce Allah (c.c)  Kur’an’da  “O’nun işi bir şeyi istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin, 82)  diye beyan buyurmakla buna işaret etmekte zaten.  Hakeza zikrolunan ayet-i kerime kıyamet gününde ‘kün’ emriyle dirilişe geçeceğimizi de muştulamakta.  Hem nasıl muştulamasın ki,   nasıl ki Bing-bang denen patlamayla galaksi ve zaman boyutu biranda oluverdiği söyleniyorsa aynen öyle de kıyametin kopması denen büyük patlamayla da yeniden dirilişe geçeceğimiz haydi haydi söylenmesi gereken mucizevi bir hadisedir.

        Vesselam. 

 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-mucize-5937-kose-yazisi


4 Temmuz 2022 Pazartesi

GENETİK KOD DÜNYAMIZ


 

GENETİK KOD DÜNYAMIZ

      SELİM GÜRBÜZER

       Kalite kontrol kavramını sıkça duyar olduk artık. Peki, iyi hoşta kalite kontrol sistemi sadece dünyevi beşeri ilişkilere has bir olgu mudur? Elbette ki hayır. Çünkü mikro âlemde de İlahi güç tarafından tanzim edilmiş bir kontrol sistem ağının varlığı söz konusudur.  Ki, Yüce Allah’ın  “Ol” emri doğrultusunda üreme hücrelerinde mevcut genler vasıtasıyla kalıtım olayının kontrol edildiği malum. Zaten kontrol edilmesi de gerekir. Çünkü Yaratıcı güç böyle murad etmiş ve üreme olayı da bu şekilde kontrol altında tutulmuştur.  Nitekim Mendel, bezelyelerle yaptığı çalışmalarla genetik karakteristik özelliklerin en az bir çift gen tarafından kontrol edilip belirlendiğini bildirmiştir. Bu yüzden her bir gen çifti aynı karakteristik özelliklere sahip allel genler olarak da adından söz ettirmiştir hep. Belli ki kâinatta hemen her şey çift yaratılmış, dolayısıyla her bir çift genin bir araya gelmesiyle birlikte birbirini tamamlayan “homozigot” veya  heterezigot” lokus aleller olarak sahne almakta. Zaten genlerin kromozomlar üzerinde konumlanıp ve bir hücrede her bir kromozomdan iki adet bulunması hasebiyle her bir hücrede genlerin bir çift halde bulunması son derece gayet tabii bir durumdur. Ancak şu da var ki; yumurta ve sperm hücrelerinin kendi üreme organlarında eşsiz bir şekilde değim yerindeyse bekâr olarak konumlanması tek başına bir anlam ifade etmez,  illa ki evlenecek çiftlerin bir araya gelip izdivaca girmesi gerekir ki üreme olayından beklenen maksat hâsıl olsun. Aksi halde insan neslinin devamından söz edemeyiz.  Bu arada insanoğlu, tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş, yoksa yumurta mı tavuktan meydana gelmiş diye düşüne dursun, sonuçta katkı sunmak bakımdan tavuk cenine değil, yumurta cenine (embriyon)  hem besin kaynağı olmak bakımdan hem de üremeyi gerçekleştirecek olan döl hücresine aracılık yapmak bakımdan katkı sağlamaktadır.  Böylece yumurtanın bu aracılık fonksiyonu üstlenmesi sayesinde gen dünyasının gayet koordineli bir şekilde harekete geçmesiyle birlikte “zigot” oluşumu vuku bulmaktadır. Hatta biyoloji bilim dalında zigot oluşumu hadisesi spermin ve yumurta hücresinin vuslatı anlamında diyebileceğimiz  gametogenezis” olarak karşılık bulur da. Kur’an’da ise bu anlamın karşılığı “Şüphesiz biz insanı çamurdan bir sülâle yarattık” (Müminun, 23/12) diye beyan buyrulan ayetin mana ve ruhuna uygun olarak embriyonun birinci safhasının akabinde oluşan zigot safhasına karşılık gelen bir anlamlanmadır bu.  Nitekim Müfessir Hamdi Yazır, Kur’an’da “Sonra onu kararı mekinde nutfe yaptık” (Müminun, 23/13) diye beyan buyrulan ayette geçen  “kararı mekin” ibaresi ve yine bir başka ayette geçen “hamei mesnun” ibarenin aslında insan tohumuyla eş anlamda olan ‘nutfe’ olduğunu tefsir eder.

            İşte yukarıda zikrolunan “siyah, kokar cıvık çamur” ibareleriyle tefsir edilen Kur’an ayetlerin mana ve ruhundan öyle anlaşılıyor ki:

           -İlk yaratılış kodlarımız “toprak ve çamur” ibarelerine karşılık geldiği, 

           -Toprak ve çamurdan sonra organik gıda maddeleri temsilen  “kokuşan et-sallelahm” anlamına gelebilecek “salsal” ibaresi koduna karşılık geldiği,  

           -Salsal’dan yaratılan hücre kodunun da   hamei mesnun” ibaresi koduna karşılık geldiği yönünde çok açık işaretler vardır  (Bkz. Hicr Suresi, 15/28, 33).   Öyle ya, madem Kur’an’da zikrolunun ayetlerde yaratılış kodlarıyla ilgili birçok ibareler ve işaretler var,  o halde bu durumda yaratılış mucizesini bir tek “nutfe” koduyla sınırlı tutmayıp, icabında daha kapsamlı bir şekilde  Âdemi zigot yaratılış’ kodu hücresi olarak da telakki edebiliriz pekâlâ.  Zira insan tohumuna karşılık gelen  “nutfe”   ibaresi çok hücreli döneme geçişi temsil eden embriyonik aşamanın en ileri safhasıdır.

         Her neyse başta zikrettiğimiz tavuk mu yumurtadan meydana gelmiş, yoksa yumurta mı tavuktan meydana geldi konusuna döndüğümüzde, sonuçta Kur’an’da geçen yaratılışla ilgili işaret ibareler bize gamet hücrelerinin bir araya gelip döllenmesiyle oluşan zigotun akabinde gelişecek olan genetik hücre bölünme süreçlerinin tamamlanmasının neticesinde yumurtadan tavuğun (civciv) çıkmasını daha çok ön gördürmekte. Tabii yaratılış sürecini sadece yumurta kabuğunun çatlayıp tavuğun ortaya çıkması hadisesiyle de sınırlı tutmak doğru olmaz,  Yaratılış sürecini icabında yumurta kabuğunun çatlaması hadisesinin bir başka versiyonu diyebileceğimiz anne karnında gelişen embriyonun 9 ay sonrası insan yavrusu olarak dünyaya gelmesi gibide düşünmek pekâlâ mümkün. Nitekim anne karnında embriyo hayatı yaşayan bir cenin veya fetüs ne zaman ki göbek bağı kordonuyla irtibatını keser işte ancak o zaman amnion kesesinden çıkıp dünyaya nur topu bebek olarak gelivermiş olur. Şöyle ki; yumurta ve spermlerin her biri tek bir gene sahiplerdir. Dolayısıyla döllenme denen hadise spermatozoit ve ovaryum hücrelerinin bir araya gelip genetik kodların buluşması sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Demek oluyor ki, canlı neslin devamı için elzem olan sperm ve yumurta hücrelerinin üretimi rast gele bir şekilde tesadüfen oluşmamakta. Tam aksine kendi bulundukları üreme tesislerinde  (üreme organlarında) belli bir sistematik program dâhilinde entegre bir şekilde gamet üretimi gerçekleşmektedir. Öyle ki kendi üretim tesislerinde üretilen gamet hücreleri değişik aşamalardan geçtikten sonra izdivaca hazır bir şekilde üretim gerçekleşmekte. Bu yüzden ekonomi alanında entegre tesis kavramı denince bir ürünün üretimden itibaren tüm süreçlerin kontrol edildiği tesislere verilen ad olarak akla gelir. Biyolojik alanda da malum entegre tesis deyince  “vücut (somatik) hücrelerini üreten üretim tesisleri ve cinsiyet (eşey-gamet)  hücrelerini üreten üretim tesisleri akla gelir. Madem öyle, hazır üretim tesislerinden söz etmişken üreme hücreleri ile vücut hücreleri arasındaki en temel farkı ortaya koymakta fayda vardır.  Neymiş o fark denildiğinde hiç şüphesiz aralarında en belirgin farkın vücut hücrelerinin (2n) kromozoma sahip olması, üreme hücrelerinin ise tek bir (n)  kromozoma sahip olmasıdır. Bu demektir ki anneden gelen tek bir (n) kromozom, babadan gelen tek bir (n) kromozomu karşılayıp, böylece yeni bir canlının temeli atılmış olunmakta. Tabii anne karnında tüm bu olup bitenlerden habersiz bir şekilde dünyaya geliveren nur topu bebekler, neyse ki dünyaya geldiklerinde bu kez dünyada ne olup biteceğinden haberdar olarak yaşayıp ömür sürecelerdir. Derken dünyada ki ömrü tamamlandığında bu kez tıpkı anne karnında geçirmiş olduğu hayat sürecinde olduğu gibi yine sil baştan öteki âlemde başına neler gelip gelmeyeceğini bilemediği ahiret yurduna göç etmiş olacaktır. Hele her doğan çocuğun dünya yurdunda kalacağı konaklama süresi bir yana, asıl doğduğunda annenin şefkat kollarında nasıl ki kendini korunaklı kıldıysa aynen buluğ çağında da bu kez kendi kendini kontrol edecek mekanizmaların kollarında her türlü haramlardan ve çirkinliklerden kendini amel-i salih koruma zırhıyla korunma becerisini gösterebilmek çok mühimdir.  

         Dikkat edin kendi kendini kontrol edecek mekanizmaları oluşturmak ve geliştirmek dedik,  bu da ancak kulluk bilincine varmak ve İslami hayat yaşamakla mümkün, dolayısıyla bu noktada kulluk bilincini genetik kodlardan beklemek abesle iştigal olur. Çünkü gen dünyası bambaşka bir dünyadır. Bu yüzden gen dünyasına iyiyi kötüyü birbirinden ayıran herhangi bir mekanizma ya da herhangi bir ilham verici olgu gözüyle bakmak yerine bir “bilgi programı paketi” olarak bakmak en doğrusu. Nitekim gen dünyasının bilgi koduyla yüklü bilgi paketi programı olduğu şundan besbellidir ki maddenin en küçük temel birimi olan atomları kendinde toplayabilmiştir. Şayet kendinde toplamamış olsaydı bilinçsiz maddenin kendi kendine bilgi üretecek ne paket programların varlığından söz edebilirdik ne de hücre içerisinde DNA başkanlığında yürütülen paket programlardan. Hele ki işin içinde bir de hücre âlem söz konusu olunca işin boyutu daha da değişip bambaşka bir hal almakta.  Öyle ki hücre içi faaliyetler organizmanın belirli bir hiyerarşik düzen içerisinde işlerlik kazanabilmesi için bilgi yüklü DNA ve RNA denen paket programın varlığına ihtiyaç vardır. İşte adına bilgi yüklü paket programlar dediğimiz genler bu noktada devreye girerek bir noktada canlı hayatına dirlik kazandırmaktalar. Hem nasıl dirlik kazandırmasın ki, bikere her şeyden önce gen dünyası DNA moleküllerinden teşekkül etmiştir.  Dolayısıyla yarı anne ve yarı babadan gelen genetik karakterlerin yavrulara geçmesini sağlayan genetik dizilimin lideri hiç kuşkusuz DNA olup organizmanın şekillenmesinde rol oynayan hücre içi tüm hayati faaliyetler onun başkanlığında gerçekleşmektedir.   

         Düşünsenize 46 kromozomlu bir zigotta 2 ila 3 milyon arası bir sayıda gen bulunup kullanılan ya da kullanılmayan bu kadar sayıda gen topluluğu zigot içerisinde adeta adrese teslim bir şekilde beyin, akciğer, mide, rahim, göz, kol ve bacakları oluşturacak hücreler halinde vücut azalarına dönüşümünü belirleyebiliyorlar. Böylece adrese teslim herhangi bir organa ait hücrenin gen sayısına baktığımızda dile kolay 10.000’li rakamlarla telaffuzu zor sayıda gen dünyasıyla karşılaşabiliyor. Her ne kadar rakamların dilini telaffuz etmekte zorlansak ta sonuçta dünyaya gelecek insan vücudunu oluşturan organlar ne bir eksik, ne bir fazla tam da dengi dengine denk gelen rakamlarla şekillenmekte. Öyle ki vücudu oluşturan tüm organların şekillenmesinde etken rol oynayan genler, her organın hücre yapılarında bulundukları konum ve özelliklerine göre ya dominant gen (baskın gen) halde ya da resesif gen (çekinik) gen halde konumlanmaktalar.  Örnek mi? Mesela siyah gözlülük baskın gen olarak sahne alırken, mavi gözlülük resesif gen olarak sahne alır. Bu nedenledir ki genetik kodlamalarda dominant genleri büyük harflerle kodlanırken, resesif genlerde küçük harflerle kodlanır. Tabii burada genlerin baskın ve resesif oluşumları üzerinde dikkat kesilmek yerine asıl gen dünyasının akıl almaz sırlarına ve gen diziliminde ki mükemmeliyetine dikkat kesilmek daha doğru bir tutum olur. Gerçekten de gen dizilimindeki mükemmeliyete dikkat kesildiğimizde kromozomları oluşturan nükleotidlerin çift sıra halde dizilim gösterdiklerini müşahede etmiş oluruz.  Derken bu sayede kromozomlar üzerinde oluşan STR DNA gen bölgelerini (kısa tekrar dizilimi)  genetik okuma cihazlarında lineer bir diziliş şeklinde gözlemlemiş oluruz. İşte bu gözlemleyebildiğimiz birbiri ardı sıra dizilen STR DNA gen bölgelerinin bulunduğu özel konuma “lokus” denmektedir. Nitekim genetik okuma cihazların monitörlerinde pik şeklinde izlediğimiz yarı anne ve yarı babadan çocuğa geçen kromozomlar aslında aynı lokus bölgelerinde konumlanan allel genlerden başkası değildir.  Ki;  her bir lokus allel genin kodu belli bir sekans sayıda atomik döngüyle belirlenir. Mesela pürin gurubundan azotlu bir bileşik diye addedilen adenilik asit “Adenin-Pentoz-Fosfat”dan oluşan bir nükleotid olup 39 atomdan meydana gelmiştir. Üstelik bu 39 atomluk yapı DNA’nın yapısını oluşturan dört nükleotid bazdan sadece bir tanesini teşkil eden bir yapıdır.   Bir başka ifadeyle 13 karbon, 11 hidrojen, 9 oksijen, 5 azot ve 1 fosfor içeren pürin yapıdır. Hele birde bunu insan DNA’sını tümüyle birlikte düşündüğümüzde vücudumuzun yaklaşık 210 milyar kadar atomla donatıldığı bir dünya ile yüzleşmiş oluruz. Tabii bu zahiri yüzleşmedir, birde bir başka daha yüzleşeceğimiz dünya vardır ki, o da vücudumuzda mevcut atomların çekirdek etrafında dönen elektronların seyriyle her biri her an her salise Allah’ı zikretmekte olduklarını idrak ettiğimizde biliniz ki batini dünya ile yüzleşmiş oluruz.  Ama ne var ki,  kahır ekseriya bundan bihaberiz. Her ne kadar bihaber olsak bile bu atom dünyasında kurulan zikir halkası tâ kalubeladan beri levh-i mahfuzumuz kader kitabı diyebileceğimiz DNA’mızda kodlanıp Mevlana’ca dönmekteler de zaten.

         Evet, her şeyin bir zahiri yönü var, bir de manevi yönü. Dış ve iç birbiriyle ilişkilidir zaten. Bu yüzden dış âlem, iç âlemin bir nevi fotoğrafı sayılmaktadır. İç âlemse dış kalıbın ruhu mesabesinde, yani dışın görünmeyen yüzü olarak yansır hep. İşte zahir ve batın ilişkisinden hareketle bir organizmanın sahip olduğu genlerin iç görünüşüne “genotip”, genotipin dışa yansıması veya bir organizmanın dış görünüşüne de  fenotip” dersek maksadımızı aşmış sayılmayız, pekâlâ böylede tanımlayabiliriz dersek yeridir. Tabii genetik dünyasında tanımlamalar bunlarla sınırlı değil elbet, dahası var. Nitekim kromozomların sayıca, şekilce ve büyüklük yönünden tespitine “karyotip” denirken sınıflandırılmasına da “idiyogram” denmektedir. Hakeza canlı olan ve kendine benzer eşlerini yapabilen kalıtım birimleri de Pangen (DNA) diye tarif edilir. Dahası pangenler gruplanarak “id” denen genleri meydana getirir, id’lerde linear tarzda dizilip idantları oluştururlar. Bir başka ifadeyle kalıtım materyali “idioplazma” olarak addedilirken, kromozomlar “idant”, genler ise   “id” olarak addedilirler.  Tüm bu adlandırmalar eşliğinde mesela DNA, değim yerindeyse halk dilinde gen kimliğimiz olarak karşılık bulur. Böyle karşılık bulması da gayet tabii bir durumdur,  Çünkü DNA yaratılış kodlarımızı da akla düşürüp hatırlatan bir kimliktir bu.  Hatta DNA sayesinde ışığa karşı hassas göz hücreleri, acıyı tatlıyı ayırt edebilecek dil hücreleri, hatta sıcağı soğuğu hissedebilecek sinir hücreleri, ses dalgalarını duyacak kulak hücreleri, yediğimiz besinleri sindirecek sindirim hücreleri gibi tüm oluşumlar vücut bünyemizde işlerlik kazanmış olur da. Dahası hücreler anne karnında zigot haldeyken göz, kalp ve beyine dönüşmesi ve dönüşen bu yapıların dünya şartlarına göre dizayn edilmesi aklın kavrayamayacağı işler gibi gözükse de bu noktada Yüce Allah’a teslim olup kalben ve dille Amenna ve Saddakna demek düşer bize.  Hem Allah’a teslim olalım ki Allah Teâlâ’nın Kuran’da; “O, Sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa yaratıp (diğer yaratılışa çevirip kemale erdiriyor) duruyor. İşte Rabbiniz Allah O’dur. Mülk O’nundur, O’ndan başka ilah yoktur. O halde nasıl halktan çevrilirsiniz” (Zümer Sûresi (39),  6. Ayet)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilenin mana ve ruhu karşısında boyun büküp aciz kullar olduğumuzu idrak etmiş olalım. Hem nasıl idrak etmeyelim ki, baksanıza Kur’an’da adı geçen  “üç karanlık” denen safhalar bir bakıyorsun Müminin suresinin üç ayetinde insanın yaratılış kodlarının çamurdan start alıp; birinci safhasındaki yaratılışının çamurdan bir sülâle şeklinde diyebileceğimiz ilk insan hücresine yaratılış kodu olarak kodlanılması, ikinci safhada bu yaratılış kodunun ‘kararı mekin’de (özel ortamda yaratılan yumurtadan)  nutfeye evirilerekten bir yaratılış kodu olarak çok hücreli embriyonal safhaya evrilmesi (Müminun, 23/13), üçüncü ayette ise tesviye safhası Müminun, 23/14) zikredilmeksizin onun “nutfe, alâka ve mudga” ibareleriyle zikredildiğini müşahede etmekteyiz.

      Hadi diyelim ki yukarıda zikredilen ayetlerin mana ve ruhundan bihaber kaldık, okullarda bize öğretilen ve adına “Pangenezis”  denen teoriye bir bakıyorsun icabında Yüce Yaradanı hatırlatmaya vesile olabiliyor.  Her ne kadar okutulan teoriler okullarda yaratılış gerçeğini hatırlatacak şekilde okutulmasa da bir şekilde ileri sürülen teoriler sayesinde en azından genetik kodlarımızın araştırılmasına yönelik genetik biliminin doğmasına vesile oldu diyebiliriz.  Hele ki genetik dünyasında hızlı ilerlemeler bize gösteriyor ki,  basit bir proteinde olsa kendi kendine çoğalması asla mümkün değildir. Çünkü protein enzimlerini oluşturmak için DNA ve RNA’ya ihtiyaç vardır. Yetmedi genler arası koordinasyonun sağlanmasına da ihtiyaç vardır. Hele Jacques Monod’in ileri sürdüğü teoriye göre meseleye baktığımızda regülatör (düzenleyici) genlerin repressör madde göndererek operatör genlerin faaliyetini durdurup askıya aldıklarını gözlemlemiş oluruz. O halde teoride olsa içinde hakikat payı olacağını düşünerekten es geçmemek gerekir, İşte bu ileri sürülen tezlerden hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; operatör genler ancak repressör madde gelmediği zamanlarda strüktürel genlere işlerlik kazandırabiliyor. Böylece işlerlik kazanan strüktürel genler mesajını mRNA vasıtasıyla ilgili yerlere ulaştırıp, ribozom üzerinde protein sentezi gerçekleştirilmiş olur. Ama gel gör ki evrimciler materyalizmi desteklemek adına bir bakıyorsun hücre içerisinde son derece kompleks yapıda protein moleküllerinin kendiliğinden var olduğundan dem vurup ateizme kol kanat germekteler habire. Hâlbuki bir protein ve çekirdek asidinin kendiliğinden oluşabilme ihtimali, tıpkı Stokrom-c’nin dizilimini meydana getirme ihtimalinin daha üst fevkinde astronomik rakamlarla ifadesi zor bir ihtimal hesabıdır bu.  Belli ki protein oluşumu insan ufku ötesinde yaratılış gerçeği ile alakalı bir husus olup, her protein molekülün şifresini taşıyan yapısal genler (strüktürel genler)  tek kodluk ferman (Ol emri) için özel bir görev üstlenmiş olurlar. O halde bu durumda  Ferman padişahındır” demek düşer bize.

          Genetik dünyasına şöyle baktığımızda insan DNA’sı 46 kromozomlu bir donanıma sahip olmakla aslında her bir hücrenin yaklaşık 20 bin sayfalık bilgi külliyatına denk düştüğünü gösterir. Üstüne üstük her bir sayfada özellikleri belirtilen her bir hücre bileşeni belli bir misyon üzerine faaliyet gösterip birbirlerinin görev alanlarına kesinlikle müdahil olmazlar.  Nasıl mı?  Mesela pankreas hücrelerinin insülin salgılama işine bir diğer hücre müdahil olmadığı gibi bu iş için kendi kendine gelin güvey olup üstüne vazife edinmez de. Çünkü üstüne vazife karar verici merci DNA'dır. Bu yüzden hiç bir hücre bileşeninin,  hücre içi faaliyetlerde ne kraldan çok kral kesilmesine müsaade edilir ne de kendi başına buyruk kesilmesine. Dile kolay 46 ciltlik dev bir ansiklopedik bilgi külliyatından söz ediyoruz, az buzda değil,  elbette ki bu durumda her bir hücre bileşenlerinin faaliyetlerini DNA’nın direktifleri ve bilgisi doğrultusunda gerçekleştirmesi son derece anlamlı ve yerinde bir karardır. Gerçekten de insan bedenin oluşturan devasa büyüklükte böylesi külliyatın her bir sayfası incelendiğinde bu iş için kendini protein üretmeye adayan amino asitlerin belli bir tertip üzere sıralandığı görülecektir. Zaten genetik kod dünyasında tüm bilgilerin proteinlere çevrilme işleminde esas olan da hücre içi faaliyetler için bilgi kümesi oluşturmaktır. Aslında bilim dünyası terminolojisinde kodon olarak adlandırılan üç nükleotitlik diziler ile amino asitler arasındaki ilişkiden doğan bilgi koduna dayalı bir bilgi kümesi oluşturma işlemi faaliyeti kod oluşturma işlemcisi olarak karşılık bulan bir işlemdir. Nitekim bilgi işlem kodu oluşturulurken de malum her bir nükleik asit dizisindeki üçlü kodon genelde tek bir amino asidin belirleyicisi durumda bir bilgi kodonu olarak işlem görür. Ancak öyle durumlarda vardır ki; bilgi işlemcisinin hücre içi faaliyetlerde nükleotid sırası yer değiştirdiğinde veya herhangi bir yol kazasına uğradığında her bir kodonun (diziliminin)  karşılığı olan amino asitler bir başka protein molekül yapışana dönüşebiliyor.  Ve sonradan oluşan bu tür arızi dönüşümlere dış faktörler neden olabileceği gibi iç faktörler de olabilir. Nitekim her bir faktörün neden olduğu etken unsurları irdelediğimizde mesela ultraviyole ışınları,  toksik maddeler, radyasyon,   elektrik şokları gibi daha pek çok dış faktörlerin amino asit denen bant varı bileşikler üzerinde kırılmalara ve bozulmalara sebebiyet teşkil etmektedir.  Derken bu arızı kırılmalar ve bozulmaların neticesinde “mutasyon” hadisesi vuku bulmakta. Ancak bu demek değildir ki mutasyon hadisesi vuku buldu diye mutasyona uğrayan canlı türün orijinalinden farklı olaraktan bir başka canlı yaratık türeyiverecektir.  Bikere orijinalinden farklı bir başka türden canlı yaratığın türemeyeceği şundan besbellidir ki,  mutasyon denen hadise aynı canlı türün sınırları içerisinde gerçekleşebilen bir arızı değişikliktir, bu durumda nasıl türeyiversin ki. Dolayısıyla canlının kendisiyle sınırlı kalacak böylesi bu tarz arızı değişikliklerden sınır ötesi yeni bir tür yaratığın türeyeceğinin hayaline kapılmak abesle iştigal bir tutum olur. Ama gel gör ki evrimciler,  her şeyde olduğu gibi bu hususta da sınıfta kalmaya mahkûmdurlar.  Hem kaldı ki mutasyon denen hadise bir takım dış kaynaklı diyebileceğimiz kimyasal maddeler, X ışınları, ultraviyole ışınları ve kozmik ışınların etkisiyle DNA üzerinde kısmi kırılmalara yol açacak değişiklikler olarak karşımıza çıkmakta. Yani işi tersinden düşündüğümüzde asla ve kat’a bir başka canlı türün çıkmasına yol açacak değişiklikler olarak karşımıza çıkmaz.  Hani kel derman bulsa başına sürer deriz ya hep,  aynen öyle de mutasyonda derman bulsa kendi bozunumuna (kel başına)  sürüp çare olacaktır, ne var ki değil çare olmak kendisiyle beraber hasar verdiği organlarda zarar görmektedir. Şimdi bu durumda evrimcilere sormak gerekir;  mutasyon bu zavallı haliyle nasıl olurda yeni bir canlının türemesine çaredir diyebiliyorsunuz doğrusu şaşmamak elde değil.  Oysaki mutasyonun bizatihi kendisi başlı başına kısır döngü bir hadisedir.  Dolayısıyla bu haliyle kalıcı bir döngü oluşturamayacağı gibi yeni bir türde oluşturamayacaktır. Varsayalım ki oluştursa bile ömürleri pamuk ipliğine bağlı diyebileceğimiz hayata dayanıksız varlıklar olarak karşımıza çıkacaktır.  Zira katır örneği bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten.  

          DNA ve RNA’nın bütün çeşitleri ve diğer kompleks moleküller inanılmaz bir düzen içerisinde hücre içerisinde yer almışlardır. Hatta Evrimci Prof. Ali Demirsoy bile bu müthiş düzen karşısında;  Yaşam için mutlaka var olması gereken temel proteinlerden Stokrom-C’nin tesadüfen oluşma ihtimali bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır” itirafında bulunabilmiştir. İtirafta bulunması iyi hoşta, yine de ifadelerinde insan aklının alamayacağı bu durumu ilahi güce dayandırmayıp sadece kendi aklının alabileceği zihin dünyasında ki imkânsızlık gücüne havale ederek itirafnamede bulunmayı yeğlemiştir. Yani bu itirafname canı gönülden söylenilmiş ifadeler gibi pek durmuyor.  Ne diyelim evrimcilik bu ya, evrimcilerin hemen hepsi oldu olalı öteden beri her ne hikmetse bir türlü lafı eğip büktürmeden doğrudan İlahi gücün varlığını dilleri söylemeye pek varmıyor,  daha çok hayatın tesadüfen oluştuğu noktasında fikir serdetmeye dilleri varıyor. Zaten Evrimcilerin lafına bakılırsa ilk canlının oluşumunda birtakım amino asitlerin kendiliğinden oluşup böylece bu şekilde protein oluşumu gerçekleşmiş güya. Hatta daha da hızlarını alamayıp canlıların başlangıçta tek bir hücreden evrimleşerek birbirinden silsile halinde zincirlemesine meydana geldiğini ileri sürecek derecede hemen her şeyi tesadüfe ve tabiata havale etmiş durumdalar. Şayet bu işi tabiata ve tesadüfe havale etmekle işin içerisinden çıkacaklarını sanıyorlarsa çok büyük yanılgı içerisindedirler,   tüm çabaları kuru bir gürültüden ve ispatlanmamış teori bazında bir görüş olarak ve ortada kral çıplak olarak kala kalacaklardır. Hadi teori faslını görmezden gelip geçtik diyelim,  baksanıza her kafadan ses çıkıp gemi azıya alınca adamlar bu kez hızların daha da alamayıp evrim faraziyesini faraziye olmaktan çıkarıp suni dini inanç haline getirmiş durumdalar bile. Bu yüzden temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp öne sürerekten habire tek hücrenin cansız maddelerden meydana geldiğini söylenip durmaktalar. Bu arada kendi farazi görüşlerine dayanak bulmak için de bir başka canlı türünden bir başka canlı türe tedrici olarak geçişi gösterecek cinsten ortada olmayan hayali fosillerin varlığından dem vurup güya canlıların basit formadan kompleks yapılara doğru evrilip kademe kademe evrimleştiğini dillendirmekteler. Bu noktada bizim diyebileceğimiz şudur ki; bırakın hayali fosillerle avunmayı da,  asıl kayıtlara geçmiş olan mevcut fosiller içerisinde ne var ne yok onlara bir bakında da bakalım iddialarınızı doğrulayacak ortada bir canlıdan diğer canlı türüne geçişi gösterecek ara form fosil yaratıklar var mıymış yok muymuş bir görelim. Tabii kendilerince boşa kuru kuruya sıkılmış hayali fosillerden söz etmek iyi hoşta, iş gerçeğe dönüştüğünde gerçek fosillerle yüzleştiklerinde bir anda işin rengi değişip kırk dereden su getirecek şekilde bir başka bahanelerin ardına sığınmakta mahirler de.  Onlar hayal dünyalarıyla avuna dursunlar,   gerçeği ortaya koyacak bu güne dek keşfedilmiş mevcut fosil kayıtlarına bakıldığında basit bir canlıdan yüksek bir canlıya doğru geçişi gösterecek ortada ara form niteliğinde elle tutulur gözle görülür ortada net bir fosil kayıt yoktur. Böylece sadece söyledikleriyle kala kalmaktalar. Aslında habire kendilerince bahaneler üretip bahaneler ardına sığınmakla kompleks hayatın birden bire çıktığı gerçeğini örtbas edeceklerini zannetmekteler. Ya da gerçekleri itiraf ettiklerinde bu kez de yaratılış gerçeğinin ayyuka çıkmasından endişe ediyorlar.  Ne diyelim, evrimciler hayali resim ya da maket çizimlerle gerçekleri örtbas etmeye dursunlar,  oysaki yapılan fosil arama ve tarama çalışmalarında ortaya konan kayıtlar en eski fosil bulgularının kambiyon tabakaları arasında yer aldığını gösteriyor. Üstelik bu tabakalar arasında çok sayıda fosil kayıtları tespit edilip tespit edilen fosil kayıtların hemen hepsi birbirinden bağımsız karmaşık yapıya sahiplerdir.  Öyle anlaşılıyor ki fosil kayıtları evrimcilerin şematize edip ortaya koydukları şekliyle bir canlıdan başka bir canlıya dönüşünü gösteren hayali geçişleri reddeden kayıtlar olarak karşımıza çıkmakta. İşin daha da ilginç yanı evrimciler ortaya konan fosil kayıtlar karşısında zora düştüklerinde bu sefer de böyle bir geçiş sürecinin oluşması için en azından 1,5 milyar yıllık devreye tekabül eden bir zaman diliminin geçmesi gerektiği bahanesine sığınıp gerçekleri ört bas edecek kurnaz rollere bürünmekteler. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  bu kadarına da pes doğrusu. Üstüne üstük o bahsedilen 1,5 milyar yıllık zaman dilimine ait çok hücreli fosillerden bugüne kadar bir tane dahi olsun bulunmuş da değil.  Görünen köy kılavuz istemez, hiçbir bahanenin ardına sığınmaya gerek yoktur,   besbelli ki yaratılan canlıların her biri geçiş süreci yaşamadan kendi türü içerisinde yeryüzünde görünüvermişlerdir. Evrimcilerin beklentilerin tam aksine jeolojik devirlerin hiçbir kademesinde bir canlı türünden bir başka canlı türe geçişi gösteren geçit formlara (ara form)asla rastlanılmamıştır.

             Her neyse, genetik dünyamıza döndüğümüzde, değim yerindeyse şu bir gerçek genetik dünyamızın gıdası diyebileceğimiz protein sentezi  hadisesi öyle sıradan bir iş değil elbet. Sıradan iş olmadığı şundan besbelli; DNA başkanlığınca verilen emir ve direktifler mRNA vasıtasıyla sitoplazmaya ve oradan da ribozoma geçmek suretiyle tüm protein sentezi işlemleri gerçekleşebilmekte.  Nitekim DNA başkanlığında emir ve direktifler ilk etapta mRNA’nın  “5”  no’lu ucundan geçirilerekten protein sentezi için gerekli olan kodu içeren genler üçer nükleotidden oluşan kodonlar halde işlemleri start almakta.  Akabinde genomun bir protein ya da RNA molekülünün yapılması için gerekli şifreyi içeren genlerin tek seferde rıbozom düzleminden geçme işlemi gerçekleşir. Yani bu demektir ki protein sentezi için yola koyulmuş tüm yüklenmiş kodlu mesajlar ribozom barkodundan okutturulup tRNA’nın kodon ucuyla da birleştirilmesi gerekir ki DNA düzleminde amino asit oluşumu ve ardından protein sentezi gerçekleşebilsin. Böylece DNA direktif kodu emrinu yüklenen mRNA bir kodon boyu ilerleyip tRNA’nın kodon ucuyla buluştuğunda bir yandan ribozom içerisinden hızla yol alırken, diğer yandan da kendine has bir yöntemle tRNA moleküllerinin aracılığıyla üretilen aminoasitlerden en tepede olanını serbest bırakaraktan aminoasit zincirinin birleşimini sağlar. Derken amino asit zincirinin boylu boyunca mRNA’nın 64 çeşit versiyonuna karşılık gelen bileşenlerle birlikte tRNA’nın elçilik yapmasının neticesinde ribozomlarda 10 ve 100 arasında polipeptid yazgısına çevrilecek aminoasit zincir oluşumu veya birleşimi gerçekleşir ki, işte böylesi bir yöntemle çok sayıda peptit bağı kuraraktan teşekkül eden bu müthiş birleşim “polipeptit sentezi  zincir dizilimi olarak adından söz ettirip anlam kazanır. Şayet ortamda 100’den fazla amino asit bir dizilim yazgısı bulunursa bu durumda proteinler devreye girip bu kez anlamca bir başka amino asit zincir oluşumu vuku bulurdu ki böylesi bir zincir dizilimi de daha sonra   etkin protein” olarak adından söz ettirip anlam kazanmış olur. Ne diyelim, sizde görüyorsunuz ya, polipeptit sürecinde tüm bu yaşananlar başlangıçta bize karmaşık gibi görünse de aslında tüm bu süreç 20 harfli bir yazılım programıyla gerçekleşmektedir. Ki,  bu yazılım programda yer alan her bir harf kodonu aynı zamanda amino asitleri oluşturacak kodonlar olarak vazife görmektelerdir. Tabii böylesine mükemmel bir bilgi enformasyonunun baş mimarisinin sadece amino asit zincirinin maharetine bağlamakta doğru değildir. Hiç şüphe yoktur ki aklı melekesi olmayan aminoasit zincirinin oluşumunda görev alan her bir bilgi enformasyonu unsurlar belli ki yücelerden emir almış, emrin gereğini yapmaktalar.  Bu durumda elbette ki bütün maharet sonsuzluğun sahibi Yüce Allah’a aittir. Baksanıza neredeyse bir tatlı çay kaşığına sığdırılabilecek tüm bilgilerle tam teşekküllü iç ve dış uzuvlarımız donatılmıştır.  Öyle anlaşılıyor ki ete kemiğe bürünmemizin arka planında Yüce Allah (c.c) “Ol” emri doğrultusunda misyon yüklenmiş DNA ve DNA’yı oluşturan amino asit gerçeği vardır.  Nitekim 1970 yıllarında dünyaya düşen bir gök taşının incelenmesiyle DNA’yı oluşturan amino asitlerin 17 tanesinin tespit edilmesi bu gerçeği teyit ediyor zaten.

          Tabii bu arada tüm bu işlemler için gerekli enerji nereden karşılanıyor dendiğinde bu sorunun cevabı için şöyle biyoloji kitaplarını karıştırdığımızda aminoasitler için gerekli olan enerjinin ATP tarafından karşılandığın görürüz. İyi ki de karşılanmakta, aksi halde protein sentezine yönelik yapılan işlemler için seferber olmuş tam bilgi kodu yüklenmiş bileşenler, kendilerine çeki düzen verecek olan enzimler eşliğinde fermente olup hücre içerisinde tRNA’ya tutunup taşınamayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, aminoasit zincirinin oluşumunda hem rRNA’nın üretkenliği ile hem de GTP (Guanozinn trifosfat) üretkenliği ile elde edilen enerjinin çok büyük rolü vardır.  Her neyse az gittik uz gittik derken protein sentezi denen hadiseyle en nihayetinde dört başlıklı diyebileceğimiz;  “sitoplazma, mitokondri,  kloroplast ve granüller endoplazmik retikulum”  hücreler üzerinde gerçekleşen işlemlerden beklenen amaç hedefine ulaşmış olur.

            Vesselam.      

       https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/genetik-kod-dunyamiz-5913-kose-yazisi