SAĞLIK
EĞİTİM MERKEZİ’NDEN ADLİ TIP'A
SELİM GÜRBÜZER
Üniversiteden mezun olduktan sonra meslek hayatımın
yarısı dirilerin sağlığıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim
Merkezi laboratuvarlarında çalışmakla geçti, diğer yarısı da daha çok ölülerin
DNA analiz işlemleriyle ilgili Adalet Bakanlığına bağlı Adli Tıp Ankara Grup
Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesi laboratuvarında çalışmakla geçti dersek
yeridir. Dahası dirilerle geçen bölümün
ilk iki yılını İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde, iki yılını Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezinde,
en son on üç yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde biyolog olarak mesleğimi
yürüttüm. Ölülerle olan kısmın on beş yılını ise Ankara Adli Tıp Kurumunda yine
biyolog olarak DNA analiz çalışmalarını yürüterek mesleğimi icra ettim.
Dile kolay meslek hayatımın tam
tamına otuz beş yılı aşkın laboratuvar analiz çalışmaları içerisinde şöyle
geriye dönüp baktığımda pek çok bir dizi hatıralarla baş başa kaldığımı
gördüm. Hiç kuşkusuz mesleki hayatın ilk yıllarının
heyecanı bir bambaşkadır, hele ki İstanbul gibi bir yerde göreve başlamak
apayrı bir duygu selidir. İlk göreve başladığımda bekârdım, sağ olsunlar o zamanki yöneticiler Anadolu’dan
gencecik bir fidan olarak ayağımı attığım İstanbul’un o koca keşmekeşliğinde telef
olmayım diye bir yılını çalıştığım laboratuvarın iç kısmında ki bir odada
kalmam yönünden bana kolaylık sağladılar. Böylece çalıştığım laboratuvarla içli dışlı
olup birbirinden ayrılamayan ikiz kardeşler gibi olduk. Bu bir anlamda benim
için ” gece yat laboratuvar, sabah kalk laboratuvar, gündüz çalış laboratuvar” üçgeninde
nevi şahsıma münhasır bir hayat modeli oldu. Ta ki mesleğe başlamanın ikinci yılında
evleninceye dek bu böyle devam etti.
Evlenince de ister istemez bu kez günün çoğu yollarda geçen bir hayat
modeli alacaktır. Öyle ya, hayat hep
tozpembe olacak değil ya, hele ki meslek hayatına İstanbul’dan başlamışsan
hayatın tozpembe olması ne mümkün. Nitekim
İstanbul’un Anadolu yakasının ta ucu diyebileceğim bir yerden, yani Pendik
tarafından bir ev tutmuştum ki buradan benim Sultanahmet’te ki işyerime varmam
yaklaşık iki saati buluyordu. Olsun sonuçta görev aşkı bu ya, mesleğimi icra etmenin mutluluğu bu zahmeti
çekmeye değerdi. Düşünsenize sabahleyin erken vakitlerinde Anadolu’nun yakasındaki
Güzel Yalıdan trenle Haydarpaşa’ya, oradan vapurla Karaköy’e geçip Galata
köprüsünden Cağaloğlu’nun yokuşlarına yürüyerekten Sultanahmet’teki Sağlık
Eğitim Merkezine bir gün değil iki gün değil haftanın tam beş gününü bu tempoda
mesleği devam ettirmek her babayiğidin taşıyacağı yük olmasa gerektir. Gerçekten de meslek hayatının ilk
başlangıcında yaşayanlar çok iyi bilir ki,
her işin başlangıcında ki görev aşkı üst düzeydedir hep. Hele birde İstanbul gibi yerde o üst düzey
heyecan olmalı ki tren, vapur ve otobüs vs. bilumum üç vesait ile kat edilen yolun
çilesine katlanılabilsin. Derken daha sakin bir yere tayinimi aldırmak
gerektiği düşüncesi hafızama yer ettiğinde bu kez soluğu Balıkesir Sağlık
Eğitim merkezinde aldım. İlginçtir Balıkesir
Sağlık Eğitim Merkezine atandığımda laboratuvar filan yoktu, sanki gel de
laboratuvar kur diye atamışlardı beni,
nitekim öyle de olup sıfırdan laboratuvar kuraraktan İstanbul’da olduğu
gibi görev aşkım burada da aynen devam edecektir. Hele ki tedavi olmak için gelen öğretmenler
laboratuvarın kurulduğunu gördüklerinde gelişime pek sevinmiş olsalar gerek ki
soranlara en basit bir kan sayımı ve idrar tahlili için bile hastaneye gitmek
zorunda kalmadıklarını dile getirmekten kendini alamamışlardır. Aslında bir şeyler yapma gayreti ve heyecanı
oldubitti çocukluktan beri bende meleke hale gelmiş bir haslettir. Öyle ki
üniversiteden mezun olup İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezine atamamı beklemeye
koyulduğum aylarda bile boş durmayıp Ankara’daki Beşevler Sağlık Eğitim
Merkezinde deneyim kazanmak maksadıyla staj türünden laboratuvar çalışmasına
koyuldum da. İyi ki de ön hazırlık babından laboratuvarda gönüllü olarak
çalışmışım, bu sayede Sağlık Eğitim Merkezi yöneticilerinin bendeki o çalışma heyecanı
ve gayreti yerinde görmekle İstanbul’a atanmamın üzerinden tam dört yıl geçtikten
sonra bir şekilde akıllarına düşüp bana Ankara’ya naklen tayinimi aldırmak
istediklerini bildirdiler. Bende bu teklife kayıtsız kalıp hayır diyemezdim
elbet. Hem ne de olsa ardımdan Balıkesir’de
dört dörtlük olmasa da en azında kurulu bir laboratuvar düzeni bırakacağım ve benden
sonra hangi meslektaşım gelirse gelsin rahatlıkla yürütebileceği bir sistemde oturtmuştum.
Madem öyle, bu durumda artık gönül rahatlığıyla Ankara’ya gidebilirdim. Hem
kaldı ki o an böylesi bir teklifle karşı karşıya kaldığımda başkente tayinimi aldırmakla
mesleki hayatımda daha da ilerlemeler kaydedeceğimi düşündüm. Nitekim düşündüğüm
gibi de oldu. Derken İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve Balıkesir
Sağlı Eğitim Merkezinde yürüttüğüm toplamda dört yıllık hizmet sürecimin en son
halkasında ki 13 yılını da Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinin Hematoji
laboratuvarı ve Biyokimya laboratuvarında canla başla çalışaraktan geçirip son
üç yılım hariç çok büyük tecrübe kazanmış oldum.
Evet, Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde ki
son üç yılım iş tecrübesi açısından pek iyi geçmeyecektir. Neden mi? Zira tüm
Laboratuvar çalışanları olarak Biyokimya laboratuvar şefimizin yeniliğe açık
olamamasından kaynaklanan birtakım dalgalanmaların üzerimize sineceği bir
huzursuzluğun ortasında kendimizi buluverdik de ondan elbet. Nitekim Biyokimya laboratuvar çalışanları
olarak manüel tekniklerden otomasyona geçelim dediğimizde Biyokimya laboratuvar
şefimiz Gülten Erkut’un inadım inat manüel sistemde ısrarcı davranması hem kendisine
bağlı çalışan personelle hem de idareyle arasının açılmasına yol açıp bir başka
sağlık kuruluşuna sürgün edilmesine varacak bir dizi dalgalanmalara sahne olur
laboratuvarımız. Hatta o yıllarda hiç unutmam laboratuvar şefi
bu hususta bana ne düşünüyorsun dediğinde, bende cevaben “Gülten
hanım, bak onca yıldır manüel tekniklerle biyokimya analizlerini çalışacağımız
kadar çalıştık, gayri artık tenekeden de olsa oto analizörle çalışmak zamanıdır”
diyerekten tavır koydum da. Zaten laboratuvarda çalışma aşkı statik kalmayı
değil sürekli yenilenmeyi gerektirir. Ve
böylece kazanan statükocu laboratuvar anlayışı değil geçte olsa değişimden yana
ve yeniliğe açık egemen laboratuvar anlayışı kazandı. Derken MEB Ankara
Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde oto analizörle çalışmak nasip olurda. İşte Laboratuvar alanında bitip tükenmek
bilmeyen bu söz konusu azim ve gayretimi çok iyi fark edenlerden biri de hiç
şüphesiz ki, tâ Lise ve Üniversite yıllarından
beri kendisini her daim abi kardeş olarak bildiğim, aynı zamanda kendisi Ankara
Adli Tıp Kurumu Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesini ilk kuran Daire
Başkanından başkası değildi elbet. Kendisi
tıpkı benim gibi laboratuvardan yoksun MEB Balıkesir Sağlık eğitim Merkezine tayin
olduğum yıllarda sıfırdan kurduğum laboratuvara benzer hamleyi o da Ankara Adli
Tıp Kurumu Grup Başkanlığı bünyesinde Biyoloji İhtisas Dairesinin kurulumunda
gösterecektir. Böylece bu sayede DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumu DNA’sına
kavuşmuş olacaktır. Öyle ki, bizatihi kendisinin büyük emek sarf
edip kuruluşuna vesile olduğu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin Başkanı olur da. Tabii Daire Başkanı olunca da ilk işi beni
yanına almak olur. Her ne kadar kurup faaliyete geçirdiği DNA analiz
laboratuvarı benim için bilmediğim alan olsa da bir şekilde laboratuvar
çalışmalarında azim ve gayretime güvenerekten aynı tempoyla Adli Tıp Kurumunda da
çalışmam devam edecektir. Öyle ki Adli
Tıp Kurumuna biyolog olarak daha atanır atanmaz yeni kurulan laboratuvarın
imini cimini öğrenme aşkım gözlerden kaçmaz da. Ancak laboratuvarın kuruluşunda
emeği geçen oradaki meslektaşlarımın bir kısmı bilgi paylaşımında pek cömert
davranmayıp dosya almamda gecikmeme sebep olurlar, beni daha çok bilgisayar
başında chat’le oyalayarak ancak hızımı keseceklerini düşünmüş olsalardı gerek.
Oysa bilmedikleri bir şey vardı ki, o da
Adli Tıp’a atanmadan önceki yıllarda Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Sağlık Eğitim
Merkezlerinde her çalışanın masasında bilgisayar olmadığından daha doğru dürüst
bilgisayara girmeyi ve çıkmayı dahi bilmiyordum. Dolayısıyla o arkadaşlar beni chat’e
alıştırıp oyalaya dursunlar bilakis chat sayesinde benim işime yarayacak bilgisayar
kullanımı yönümdeki eksikliğimi fırsata çevirip ilerisinde dosya aldığımda on parmak
kullanaraktan bilgisayar üzerinden en erken rapor çıkaran eleman olarak adımdan
söz ettirecek konuma geldim. Sadece erken rapor çıkarmak mı, gerek koli açmada, gerek mikroskobik incelemede gerekse
izolasyonda hızıma kimse yetişemeyecek konumda oldum da. Ancak ne var ki dedim ya, koli açma, mikroskoba bakma, DNA izolasyonu ve PCR gibi işlemlerinin
dışında birde diğer teknik alanlar vardı ki,
adeta kozmik odaymışçasına kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Bu alanlar
hiç kuşkusuz genetik analizör cihazının kullanımının olduğu ve sonuçların
değerlendireceği cihaz okumaların yapıldığı bölümlerden başkası değildi elbet.
Ki, bu alanlarda bizden bilgi paylaşımı ve pratik uygulamalar esirgenip daha
çok teorik bilgilendirmelerle iş geçiştiriyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla bir
kısım arkadaşlar bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde tekelinde tuttukları bu alanların
kullanımında ben ve benim gibi birkaç arkadaşımın GenMapper gibi kapiller
elektroforez genetik analizör okuma cihazların kullanım kabiliyetlerinin gelişmesinde
ve öğrenmesinde geri kalmalarına sebep oldular. Oysa Daire Başkanımız laboratuvarın
kuruluşunda izlediği stratejiyi personeliyle bir toplantıda paylaştığında bizden
bilgi paylaşımını esirgeyen bu arkadaşlara “hiç çekinmeden cihazlara dokunun,
gerekirse söküp parçalayın yeniden kurun” dediğini biliyorum. Böylece işin
teknik kısmının dokunaraktan kavranabileceğini, yani uygulayaraktan
öğrenileceğinin mesajını vermiş oldu. Tabii ben ve benim gibi laboratuvarın taa
ilk kuruluşunda bulunmayıp da sonradan dâhil olan arkadaşlar, bizden önce
bulunan arkadaşlarla aramızda tatsızlık olmasın diye hiçbir zaman bu hususu
şikâyet konusu yapmadık. Kaldı ki şikâyet etmek karakter sahibi bir insan için
tevessül edeceği bir yol yordam olamazdı. Ne de olsa zamanla DNA analiz çalışmalarıyla
birlikte işin geriye kalan diğer teknik kısmının tüm detayını da bir şekilde
kavrayacağımız muhakkaktı. Bu yüzden ben ve benim tıynetimde olan arkadaşlar şikâyet
etmek yerine işi doğal akışına bırakmayı yeğlerler hep. İşte bu nedenledir ki
bir yerlerde herhangi birisinin ağzından şikâyet lafı çıksa bu tip şikâyeti huy
edinmiş arkadaşlar yüzünden başka kurumlara tayin aldıran arkadaşlarımızın hal
ve ahvalleri aklıma düşüverir de. Hem nasıl
aklıma düşüvermesin ki, öyle böyle değil,
sanki şikâyetin biri bin para ettiği bir süreç yaşıyorduk. Bir bakıyorsun laboratuvar
çalışanlarından biri en ufak hata yaptığında, hatayı yerinde çözmek yerine şikâyeti
meslek edinen birkaç meslektaşımızın yaptıkları hem Adli Tıp gibi gözde bir
kurumda çalışmanın onuruna gölge düşürüyordu, hm çalışma hevesimizi söndürüyordu,
hem de arkadaşlar arasında ki çalışma barışını bir anda yerle yeksan edici bir
durum yaşıyorduk. Mesela mikroskopta nadir görülebilen örneklerde bir
arkadaşımın görebildiği diğerinin göremediği durumlarda bir bakmışsın spermi
gören arkadaş soluğu başkanın yanında alıp ‘ben gördüm partnerim göremedi’
türünden şikâyete koşanlar oluyordu. Oysaki partnerlik birbirini şikâyet etmek
için kurulmuş bir çalışma düzeni değil bilakis birbirinin eksiklerini tamamlamaya
yönelik çalışma birlikteliği düzenidir. Bir gün hiç unutmam partnerimle
birlikte frotti örneğinden sperme bakmak üzere santrifüj ettiğim maserasyon
sıvısını ters yüz edip lavaboya boşalttığımda partnerimin bir anda çığlık
çığlığa “eyvah eyvah!” nara sesleri
kulağımda çınladığında doğrusu o an benimde rengim benzim soluverdi. Oysa
ortada telaşlanmaya mahal bir durum yoktu ki, bikere Adli Tıp’a gelmeden önce çalıştığım
Sağlık Eğitim Merkezi laboratuvarlarında idrarda lökosit, eritrosit, epitel ve sperm
bakmak için santrifüje ettiğimizde de lavaboya boşaltıp tüpün dibine çöken pelletten
hiçbir hücre kaybı olmaksızın mikroskop altında çok rahatlıkla hücrelerin
varlığını tanımlayabiliyorduk. Nitekim
burda da aynı mantıktan hareketle süpernatanttan geriye kalan tüpün dibindeki
pelletin (çökeltinin) mikroskobik incelemesinde hem spermi gördüğümüz gibi hem
de tüpün dibinde geriye kalan sıvıdan şüpheli şahsa ait DNA profilini tespit
ettik de. Böylece partnerim neticeyi
idrak etmiş oldu.
Her neyse şikâyeti huy edinen
arkadaşların ilginç bir yönleri daha vardı ki, o da malum kendileri bir hata yaptığında
hatasını partneriyle paylaşmak yerine bunu büyük bir ustalıkla gizleyebiliyor
kabiliyete sahip olmalarıdır. Dahası
kendisi dışında arkadaşının herhangi bir hatasını gördüğünde hatayı yerinde
telafi edip problemin üstesinden gelmek yerine birde üstüne üstük Daire
Başkanını da işin içine kataraktan pişmiş aşa su katmış oluyorlardı. Oysaki
çalışma arkadaşlığı o dur ki, Daire Başkanına
problemleri taşıyarak pişmiş aşa su kataraktan yük olmak değil, tam aksine
pişmiş aşa su katmayıp Daire Başkanının omuzlarındaki yükü alıp işi hafif kılandır. Nitekim bir gün Adli Tıp Grup Başkanı,
şikâyet etmeyi kendine meslek edinmiş aramızdan bir arkadaşımızı hafta sonu
telefonla çiçek sulamak için Kuruma çağırdığında gururuna yedirememiş olsa
gerek ki ilk evvela bu gurur meselesini kendisi halletmek yerine işi Daire
Başkanına intikal ettirerek meseleyi halletmeyi yeğleyecektir. Allah var Daire
Başkanımızda bir babanın evlatlarına sahip çıktığı gibi Grup Başkanıyla karşı
karşıya gelme pahasına da olsa personeline sahip çıkacaktır. Zaten Grup Başkanının
da canına minnet bu olayı bahane ederek bundan sonraki bir takım ufak tefek
meselelerde Daire Başkanımıza olan husumetini daha da ileri boyutlara
taşıyacaktır. Öyle ki Daire başkanımıza ardı ardına açtığı bir dizi
soruşturmalarla Biyoloji İhtisas Dairesinde tüm çalışanları da içine kataraktan
polisiye dizilerini aratmayacak yöntemlere başvuracaktır. Zira Daire Başkanımızın ameliyat olup bir süre
Dairenin başında olmayacağından odasının kapısını kilit tutup anahtarını
üzerinde taşımasını yokluğunda fırsat bilip tüm personelinin gözü önünde
kameralar eşliğinde odanın kapısını çilingirle açtırıp çekmeceleri arattırması nasıl
bir karaktere sahip olduğunun bariz tipik bir göstergesidir. Daire Başkanının odasını tutanak tutturaktan
arattır da ne oldu aleyhine kullanacağı herhangi bir şüpheli evrak bulamayıp
hevesi kursağında kalacaktır. Tabii
bitmedi dahası var, başkanımız hastalığın atlatıp işine döndüğünde eften püften
meselelerde hep sürekli baş ağrıtacaktır, günlük imza sirkülerinden tutunda
yemekhanede yemek kuyruğuna tutma teşebbüslerine kadar daire başkanımızın sinir
uçlarına dokunacak mobbingle huzur bozacaktır.
Daha da hızını alamayıp kurum içi
açtığı soruşturmalarla güya Daire Başkanımızın kurumumuzda korku imparatorluğu
oluşturduğuna dair ipe salmaz gelmez mesnetsiz iddialarla bizlerin şahitliğine
başvuracaktır. Oysaki personelde gayet
iyi biliyordu ki Daire başkanımız Biyoloji İhtisas Dairesinin kuruluşunda emeği
geçenlerin en başında gelen bir başkan olduğu gibi aynı zamanda başkanlığı
süresince işlerini hep haftalık olarak personelinin istişaresine başvurarak hal
yoluna koyan bir başkandı. Bu yüzdende
aramıza sonradan katılan kendi referansıyla aramıza dâhil ettiği Filiz Ustabal
gibi birkaç personel dışında şahit bulamayacaktır. Yani çoğunluk Daire Başkanımızın lehinde
şahitlik yapacaktır. Derken bu hadiseyle
birlikte ailecek görüştüğünü bildiğimiz kendisine referans olup sonradan aramıza
katmasına vesile olduğu Filiz Ustabal arkadaşımızı Daire Başkanlığına hazırlamak
niyetini güttüğü gerçeği ile yüzleşiverdik. Kafasında ne gibi planlar kurgulayıp ertesi
gün neyi uygulayacaksa ister istemez sadece Daire Başkanını değil tüm personeli
de olumsuz yönde etkiliyordu. Allah edecek tüm kurgu planları ayağına
dolaşacaktır, sen misin Ankara’da
Biyoloji İhtisas Dairesini sıfırdan kurup yeşerten böylesi bir Başkanı yüzünü
kara çıkarmaya kalkışan, bir gün bir baktık Daire Başkanımıza açtığı tüm
soruşturmalar akamete uğrayıp asıl kendisinin geçirdiği soruşturmalık bir konunun
muvacehesinde Grup Başkanlığı görevine son verilecektir. Hatta neredeyse
memuriyetine son verilecek bir sürecin içerisinde kendini buldu dersek yeridir. Hırs bu ya, görevden alındığında da Daire
Başkanımızın yakasını bırakmayıp boş durmayacaktır. Bir gün bir baktık bir zamanlar o günkü
adıyla cemaat bugünkü adıyla FETÖ’cülerin sesi başta Samanyolu televizyonu
olmak üzere bir kısım medya haber ajanslarında Daire Başkanımız hakkında DNA’sı
olmayan Başkan yaftalamasıyla yalan yanlış uydurma haber yapılaraktan düğmeye
basıldığını gördük. Oysa DNA’sı olmayan
Ankara Adli Tıp Kurumunda DNA laboratuvarı kuran ilk Daire başkanıydı o. Doğrusu
olup bitenlere, ne oluyor dercesine tüm Adli Tıp personeli de bir anlam
vermekte zorlanıyordu. Derken benim kafamdaki
düğümü ailece beraber görüştüğümüz hem benim hem de geçmişte kader birlikteliği
yaptığım Daire Başkanımızın da arkadaşı Dr. Selçuk Bekar’la bu konuyu
konuştuğumuzda insanın hiç aklına gelmeyecek bir tespitte bulunup kafamdaki
soru işaretlerin düğümü çözülür gibi olurda.
Bize dediği şu oldu “Bana öyle geliyor ki, Adli Tıpta sizlerin başınıza
gelen tüm alavere dalavere dolapların altında F tipi bir tezgâh söz konusudur.”
Ki, o zamanlar çoğu insan F tipi
dendiğinde hizmet hareketi dedikleri o cemaate o yaftayı yakıştırmıyordu. Ama
Selçuk Bekar arkadaşımız ister yakıştırsınlar ister yakıştırmasınlar hiç
umurunda olmazdı doğru bildikleri gerçekleri her ortamda söylemekten imtina
etmeyen ailece görüştüğümüz bir dostumuzdur. Gerçekten de köprünün altında çok
sular aktıktan sonra o söz yerini bulur da. Şöyle ki, sonraki gelişmeler muvacehesinde Adli Tıp Kurumu
bünyesinde sık sık Grup Başkanlığı değişikliklerinin yaşanması, birbiri ardına Daire Başkanlarının değişmesi,
ne idüğü bilinmeyen dışarıdan tayinle aramıza katılan uzman kadrolaşmasına
bakıldığında Grup Başkanıyla Daire Başkanımız arasında ki çekişmenin en çokta o
zamanki adıyla hizmet hareketi dedikleri FETÖ’cülerin işine yaradığı
görülecektir. Kelimenin tam anlamıyla
meydan onlara kalacaktır. Nitekim gerek
Grup Başkanının görevden alınıp yerine gelen Grup Başkanlarının 15 Temmuz
soruşturmalarıyla ortaya çıkan sicillerine baktığımızda gerekse Daire Başkanımızın
daha fazla baskılara dayanamayıp Sağlık Bakanlığına müşavir olarak atanmasının ardından yerine gelen
Daire Başkanlarının icraatlarına baktığımızda aile dostum Dr. Selçuk Bekâr’ın o
söylediği sözün ne anlama geldiğini gayet net bir şekilde idrak etmiş oldum da. Öyle ya, her kurumda olduğu gibi F tipiciler
her kuruma sızdıkları gibi Adli Tıp gibi karanlıkta kalan olayları açığa çıkartmada
gözde bir Kurumunu’da boş geçmeyeceklerdir. Muhsin Başkan’ın değimiyle Adli Tıp
tarlasını da süreceklerdir. Kaderin tecellisine bak ki Muhsin Yazıcıoğlu bir
cenazenin otopsisi için Daire Başkanımızı ziyaret edip bizimle de hasbihal
ettiğinde sizde mi burda çalışıyorsunuz dediğinde bende cevaben:
-Başkanım, görev istenmez görev verilir düşüncesinden
hareketle Daire Başkanımız beni Milli Eğitimden Adli Tıp’a gelmemi teklif etti
bende gördüğün gibi şuan yaklaşık 8 yıldır beraber çalışıyoruz.
O arada Muhsin Başkan, bana çocuklar nasıllar,
iyiler mi şeklinde hal hatırda sormayı da ihmal etmez. Bende kızımın katsayı
adaletsizliğinden dolayı İlahiyat okuduğunu söylediğimde, derin bir of çekip:
-Bu bizim kanayan yaramız deyip beni
teselli etmişti. Evet, Muhsin Başkan böyle bir başkandı, çocuklarımızın hali
vaktini bile dert edinen vefakâr bir dost liderdi. Zaten o buluşma üzerinden 2
ay geçmedi Muhsin Başkanın kar beyaz dağlardan gelen o vefat haberi yüreğimizi
burkmuştu da. İyi ki de o son buluşmamız olmuş, meğer o görüşme helallikmiş. İlginçtir Muhsin Başkanın dairemize muhafaza
etmek gönderilen gazlı beze emdirilmiş kurutulmuş kan örneğinin meslektaşım
Ülker hanıma havale edilip 08/04/2009 tarih ve B031ATK4060200-2009/4158/408
sayılı çıkardığı muhafaza raporuna eşlik etmek bize de nasip oldu. Hatta bir ara Daire Başkanımızdan meslektaşımla
beraber muhafaza altına aldığımız gazlı beze emdirilmiş kan örneğinden bir parçacık
da kendime hatıra olarak alsam mı dediğimde cevaben:
-Sakın
böyle düşüncelere kapılma, sakın böyle bir işe kalkışma, kişisel hislerinle işi birbirine
karıştırma, unutma ki burası Adli Tıp,
burada duygulara yer yoktur der. Gerçekten
de Daire Başkanımızın bu uyarısında haklıda. İşle duyguları birbirine
karıştırmamak gerekir. Evet, her ne kadar Muhsin Başkan’ın gazlı
beze emdirilmiş kan örneğinde bir parçacık kendime hatıra örneği ayırma isteği duygu
yüklü hayalim suya düşse de Muhsin Başkan’ın aziz hatırasına olan bağlılığım
benim için asla unutamayacağım unutulmaz bir anı olacaktır.
Muhsin Başkan ebediyete göç edip
aramızdan ayrılmıştı, Daire Başkanımız
ise DNA’sı olmayan Ankara Adli Tıp Kurumuna kurduğu DNA laboratuvarın
Başkanlığını bırakaraktan o da Sağlık Bakanlığına giderek aramızdan
ayrılacaktır. Sıfırdan kurduğu
Laboratuvarda bir zamanlar Grup Başkanının referansıyla sonradan aramıza
katılan meslektaşımız Filiz hanım gibi birkaç arkadaşın dışında hepimiz tek
yürek olup Adli Tıp Bahçesinin önünde Daire Başkanımızı uğurladığımızda doğrusu
bundan sonra bizleri daha neler bekliyor tedirginliğini hep birlikte
yüreğimizde hissettik de. Hiç kuşkusuz
Daire Başkanı gittikten sonra geçmişte Lise ve Üniversiteden arkadaşlığımız
olması hasebiyle akabinde hedef tahtası ben olacaktım. Nasıl mı? Bunu da inşallah haftaya ‘Adli Tıp Hatıralarım’
başlığı altında makalemde belgeler eşliğinde işleyeceğim konuda ne demek istediğim
anlaşılacaktır.
Haftaya görüşmek üzere,
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/saglik-egitim-merkezinden-adli-tipa-5077-kose-yazisi

