KENDİNİ ARAYAN İNSAN
SELİM GÜRBÜZER
Aslında akıl; mat ve donuk bir melekedir.
Belki de akıl donuk olmaktan çıkıp kendini akl edebilseydi insanın kendisini bilmesine
ve aramasına gerek kalmayacaktı. Bu yüzden Sokrates “insan bilgilerini doğuştan
getirir” der. Hatta Sokrates “Şayet insan kendi haline bırakılırsa kötülüğe
meyledeceğini, dolayısıyla birinci önceliğimiz insana kendini tanıtmak
olmalıdır” demekten kendini alamaz da. Keza Alexi Carrel’de
buna benzer ifadelerle kendini arama noktasında akıl yoluyla bilmeyi öngörmüştür.
Peki, bu arada bizim Yunus ne diyor, birde
ona bakalım:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır.”
İşte bizim Yunus’un gönül penceresinden
meseleye baktığımızda ‘kendini bil’
hakikatiyle bir kez daha yüzleşmiş oluruz.
Ama nasıl yüzleşilir denildiğinde ise bu kez Mevlana Hz.leri imdadımıza
yetişir. Ve bu hususta son noktayı şöyle koyar: “O akıl ki, onun aklı (bağı)
vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl
olur.”
Evet, şimdi gel de bu müthiş sözler karşısında şapka
çıkarma, son derece deruni ve bu mana yüklü sözler aklımızı başımızdan aldı
dersek yeridir. Hem akıl bu durumda firar
etmekten başka ne yapabilir ki, Mevlana tam akıldan söz ediyor çünkü. Yani kendini
bilmeyi idrak edecek marifetullah aklıdır bu. Dolayısıyla aklın başımızdan
firar etmesi gayet tabiidir. En iyisi mi biz aklımız hazır firar etmişken,
başımızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp bari şöyle güneşe bakıp oradan bir anlam
çıkarmaya çalışalım. Gerçektende Güneşe baktığımızda tıpkı o da akıl gibi
kendinden bihaber dışı aydınlık içi karanlık bir hal vaziyette gözüküyor. Besbelli
ki iç aydınlık sadece insan ruhunda var. O halde kendimizi ruhun derinliklerinde
aramamız icab eder. Ancak dedik ya, aramak içinde marifet ilmine ihtiyaç
vardır. İlim olmadan sırf kuru aklımızla
yola koyulursak yolda haramilere yem olacağımız besbelli. Muhakkak ki hak ve hakikat yolunda bir
bilenin rahle-i tedrisatından geçmeli ki ‘kendini bil’ ilminden maksat ve gaye hâsıl
olmuş olsun. Öyle ki kendini bilen insan
eşyanın tabiatına vakıf olurda.
Evet, insan
olarak büyük bir arayış içerisinde yola koyulduğumuzda, bu arada bizimle
birlikte bu dünyada soluklayan cemadat, nebatat ve hayvanatın bizden farkını da,
yani kendilerine biçilen hududun dışına taşmadıklarını da fark etmiş oluruz. Belli ki bizim farkımız kendi kabımızın dışına
taşabiliyor olmamızdır. Neyle,
marifetullah ilminde ifade edilen ‘kendini bilme ve tanıma’ ilmiyle
elbet. Yeter ki bu ilme talip olunsun insan kendi ten kafesini aşabileceği gibi
fizik ötesi âleme kanat çırparda. Bu demektir ki kendini bilme ilmi insana
eşrefi mahlûkat bir varlık olduğunu hatırlatıp kendini aşmaya teşvik ediyor. Hani
tasavvufta dört kapı üç makamdan bahsedilir ya, insanın kendini aşması da aynen bu kabilden
dört kapıdan geçip üç makamlık aşmayla kemale erer. Malum bu dört kapı şeriat,
tarikat, marifet ve hakikat kapılarından başkası değildir. İşte kendini aşmak budur. Ki, kendini aşma insanın
dışında hiçbir mahlûkta yoktur, yüklendiği misyon neyse o çerçevede hareket
edecektir. Hakeza madde içinde öyledir, asla kendi kabını aşamaz. Hem maddenin iç gözü
mü var ki kendi kabını aşsın, kaldı ki
tabiatın işlenmesi insan eliyle işlenmek suretiyle ekonomik değer kazanmakta. Bakmayın
siz öyle maddenin mineral bakımdan zengin bir rezerve sahip olmasına, bu kadar
zenginliğine rağmen diğer varlıkların gerisinde makamı temel seviyededir (alt
katmandadır). Yani bu temel seviyesinin üstüne çıkıp da bina olamamaktadır. Çünkü
kendi üstünde bitki hayvan ve insan var olup değim yerindeyse onlara mineral
seviyede vitamin olmaktadır. Dahası kendisinde açlık ihtiyacı var mıdır yok
mudur bilinmez ama şu bir gerçek fayda bakımdan tüm üst katmanlara can suyu
oluyor ya, bu yetmez mi? Hazır açlıktan
söz etmişken, mesela bitkilerde açlık fizyolojik bir ihtiyaç olarak baş
gösterirken hayvanlarda adeta içgüdüsel bir izdırap şeklinde kendini gösterebiliyor.
Malum insanda ise ya kıtlık hallerinde ya da farz mahiyetinde gönüllü oruç
tutmakla kendini hissettirebiliyor. Neyse ki fizyolojik ihtiyaçlar aynı besin
zinciri halkası üzerinde alt birimden üst birime doğru canlı cansız varlıklar
birbirinden istifade ederek ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.
Anlaşılan
o ki kâinat sır yüklü bir âlem. Şu da var ki gün gelip bu sır yüklü elemde
tükenişe geçecektir, çünkü baki olan sadece Allah’tır. Nasıl tükenişe geçmesin
ki, bikere gıda ihtiyacı canlı ya da
cansız hiç fark etmez geriye doğru işlemektedir. Çünkü her çırpınış ve
kıpırdayış sarfiyat demektir. Her canlı ayakta kalabilmek için kendi altında ki
zayıf halkadan bir canlıya muhtaç olabiliyor. İnsan ise ya avlayarak, ya ekip
biçerek, ya da tabiatı işleyerek ihtiyaçların giderebilmektedir. Öyle
anlaşılıyor ki canlılar âleminde ileriye doğru hamle sadece insanda var. Üstelik İnsan hem kendini yenileyebildiği gibi
hem de tabiatı işleyip üretime dönüştürebiliyor da. İcabında maddeye şekil verip kültürel varlık
hale dönüştürebiliyor. Örnek mi? İşte Mimar Sinan’ın elinde taşın kültürel
varlık hale gelmesi bunun tipik göstergesi zaten. Gün gelir kültürde insana yetmez, bu kez bir üst aşamaya sıçrama arzusu saracaktır,
böylece bu iştiyakla medeniyet mertebesine sıçrarda. Derken gün gelir medeniyette
insan ruhun doyurmaz, bu kez insanda sonsuzluğa kanatlanmak arzusu bürür. Tabii insanın sürekli olarak yerinde
duramayışı gayet tabii bir durum, çünkü tüm yaratılanlar içerisinde sonsuzluğa vurgun
olan tek varlık insandır. Aksi takdirde geriye doğru yaşamak insan için büyük
bir işkence ve çile olacaktır. Şimdi gel
de insan bu durumda sonsuzluğu vurgun olmasın. Zira hayatın gerisinde eşya, ilerisinde ruh
vardır. Dolayısıyla insanın sonsuzluğu vurgun olmasında, ya kim olsun.
ZEKÂ
Zekâ her ne kadar beyni çağrıştırsa da aslında
o şuur altı bir melekedir. Yani zekânın beyinde tezahür etmesi beynin bir
parçası olduğu anlamına gelmez. Tıpkı bu monitör ile bilgisayar hard diski arasındaki
ilişkiye benzer bir irtibat söz konusudur. Bu ilişkide monitör beyin vazifesi görürken,
bilgisayar hard diski de zekânın görevini üstlenmiş olur. Keza aynı benzer yapı televizyon ekranı ile
verici ve alıcı sistemleri arasında da söz konusu. Sonuçta hangi örnekleri
verirsek verelim beynin bir et parçası bir monitör olduğu gerçeğini
değiştiremeyecektir. Öyle anlaşılıyor ki tüm objektif ve sübjektif veriler
beyne ait değil, kalbin kumandasında
üretilen fıtri zekâya ait verilerdir. Beyin sadece gelen verileri akıl süzgecinden
geçirip görüntü görevi yapmakta. Nitekim Peygamberimizin “Her doğan çocuk
Müslüman doğar” sözü bunu teyit ediyor. Zira Müslüman olmak zeki olmayı
gerektirir. Zaten Yüce Allah insanın içine iyilik ve kötülük duygusunu birlikte
verdiğini beyan etmiştir. İşte bu
noktada yaratılıştan var olan fıtri zekâmız dünyaya mümin olarak gelmeyi tercih
edecektir. Akıl ise tercih edemez, çünkü akıl melekesi doğduktan sonra ancak
buluğ çağında olgunlaşıp sahne alabiliyor. Dolayısıyla zekâ sayesinde doğuştan
Müslüman olmamız gayet tabii bir durumdur.
Başta da belirttiğimiz gibi akıl mattır, fonksiyon kazanabilmesi için buluğ çağına
kadar epey yoğrulması icab eder. Yani epey yoğrulduktan sonra gerek fıtri zekâmızın
ürettiği verileri, gerekse dış dünyadan
yansıyan verileri kendi süzgecinde mukayese ederek ancak görünmeyenleri akl
edebiliyor. Dedik ya, akıl doğuştan değil
sonradan biçimlendiği içindir aklı başına gelmesi çok zaman alabiliyor. Zaten aklı
başına geldiğinde de akıl baliğ olmuş oluyor.
Burada mühim olan aklı başına gelmesi değil, önemli olan fıtri zekâ
melekesiyle barışık olması çok mühimdir. Malum sırf akılla bir yere kadar yol
alınabiliyor, mutlaka özüne ruhta
katmalı ki kendi kabımızı aşabilelim. Ki buna mecburuz da. Aksi halde eşyalaşır, donuklaşır ve diğer
canlılardan hiçbir farkımız kalmaz. Farkımızı fark ettirmek için kalbin
kumandasında görev ifa eden fıtri zekâmızdan destek almamız icab eder. Hatta destekte yetmez, marifet ilmine de ihtiyaç vardır. Ama nasıl? Elbette ki, bir Gönül Sultanının rehberliğinde seyr-i süluk
idmanına talip olmakla bu ihtiyaç giderilir de. Şayet eşyanın esaretinden kurtarıp gerçek
manada özgürlüğü tatmak diye bir derdimiz varsa bu ilme talip olmaya mecburuz da.
Talip olduğumuzda görülecektir ki biz maddenin peşinden değil, madde bizim
peşimizden koşacaktır. Nitekim Miraç mucizesi bunun bariz göstergesi de. Zira
binek olan ruh değil Burak’tı. Dahası Burak, ruha tutunarak ötelere
kanatlanabildi. Her ne kadar insan görünürde cismani varlık olarak görünse de
marifet ilmine vakıf olduğunda kendi kabını aşıp enginlere sığmam taşarım
misali fizik ötesi âleme yol alabiliyor. Besbelli ki marifet ilmini idrak
edebilecek donanım sadece insanda var.
Bu idrak ve kabiliyeti elde etmek için de illaki bir irfan ehlinin rahle-i
tedrisatından geçmek gerekir. Aksi halde sonradan edindiğimiz çok güvendiğimiz kendi
aklımızla bir arpa boyu yol bile kat edemeyiz.
Evet, her doğan çocuk Müslüman doğsa da çocuk
büyüdükçe fıtri yapısına sadık kalabileceği gibi fıtri yapısının tam zıddı bir
yola da kayabiliyor. İşte buna meydan
vermemek için bunu kimi zaman biz nerden geldik nereye gidiyoruz kendimize
sormakla, kimi zamanda olan bitenin ne
anlama geldiğini tefekkür etmekle anlam kaymamızı önleyebiliriz. Derken en nihayetinde bir irfan ehlinin
dizinin dibinde diz çöküp marifet ilmini tahsil ederekten fıtratımızla barışık
Müslüman’ca yaşayaraktan ömrümüzü tamamlayabiliriz pekâlâ. Dahası
aklın robotlaşmasına izin vermeyip fıtri yapımızda var olan zekâ güdüsüyle
Müslüman’ca ömrümüzü tamamlamakta fayda var. . Hele tercihini Allah’a ‘abd’ olmaktan yana kullanan bir insan eşyaya
tamah etmeyip kalbin kumandasında zekânın güdüleriyle hareket ettiğinde kendi
kabına sığmayıp ötelere kanat çırparda. Hatta bunu sanat dünyasında bile görebiliyoruz.
Tabii ki sanat dünyası derken müsbet manada
gerek güzel sanatlarla iştigal edenler, gerek edebiyatçı yazarçizerler, gerekse müzisyenleri kast edip üzerlerinde
ince bir ruh seciyesinin varlığı gözlerden kaçmaz da. Öyle anlaşılıyor ki, müsbet
manada tüm icra edilen sanat dallarının beslendiği ilham kaynağı kalbin
derinliklerinde kodludur. İşte bu kodlara dalındıkça bir bakmışsın sanat ve
estetik dünyasını üç boyutun dışına çıkma arzusu bürüyebiliyor. Bunun tersi
durumunda ise bir bakıyorsun sanatkârlar sansar, dâhiler şebek olabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla gerçek sanatkâr insanın
yaratılış mayasıyla özdeş eser ortaya koyabilendir, bunun dışında bütün çabalar
kuru gürültüden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Her ne varsa o ruhta gizli.
Azcık bir gayretle insan, icra ettiği sanatında bir şekilde ‘ruh’ gerçeğiyle yüzleşebiliyor. Öyle
ya, eşyanın köle olmuş sırf kuru mantık kurgusuyla ancak eşyanın sadece dış
kabuğu idrak edilebilir. Satıh üstünün ötesine bir adım ileri geçilemeyeceği muhakkak.
Madem öyle mutlaka neydik edip fıtri kodlarımıza dönmemiz gerekir ki kendi
kabımızı aşabilelim. Bu arada bizi özümüzle
buluşturacak kapı ise irfan ehlinin işaret ettiği şeriat-tarikat-marifet ve
hakikat ilminin tahsil edildiği kapılardır. Yok, ben kapı mapı bilmem, kendi bildiğim
yoldan giderim deniliyorsa biliniz ki bu kafada olanlar kendilerini eşyanın
boyunduruğu altında ya bir robota, ya makineye ya da bir otomatik cihaza
bağlamış olur. Ne diyelim bu düşüncede olanlar kendi yoluna devam ede dursun
bize ise bir irfan ehlinin kapısına bağlanıp kendi kabımızı aşmak yaraşır. Öyle
ya, madem sırf kuru mantıkla sonsuzluğu kanat çırpılamıyor, o halde bizi özümüze döndürecek irfan
kapılarına yönelmekte fayda var. Çünkü ben kendi kendime yeterim mantığının
değil kendi kabını aşmayı kendi önünü bile görememe gibi bir açmazı söz konusudur.
Kendini aşacak istidad ancak marifet ilmiyle hemhal olanlara has bir durumdur. Dolayısıyla
ben kendi kendime yeterim demekle aslında kendi öz fıtri yapısına ters bir
tavır içerisine girilmiş olunuyor. Maalesef böyleleri bir bakmışsın bir arpa
boyu yol kat edemeden arkalarından hiçbir hayra vesile olacak eser bırakmadan virane
halde bu dünyadan göçüp giderler de.
Malum günümüzde pozitivist akım sırf aklı
rehber alarak vakıaları değerlendirdikleri için Allah’a ve dine ihtiyaç
duymazlar. Dahası Yaratıcıya güç
atfetmezler akla güç atfederler. Şimdi sormak gerekir, bunun anlamı “Ey Yaratıcı!
Sen sus, eşya -madde konuşsun, robotlar
konuşsun” demek değilse peki ya nedir? Allah korusun pozitivist anlayışa kapılsak her
şeye materyalist gözle bakıp iç gözden mahrum kalacağız demektir. Bakın şöyle
tarihimize, medeniyet olarak dünya tarihine mührümüzü vurmuşsak bunu pozitivist
bir akılla değil fıtri zekâmız ve ruh köklerimizle başardık. Zira “Medeniyetler madde ile değil manevi ruhla
kurulur” gerçeği bunu teyid ediyor. Teyitten öte,
ruh köklerimiz sayesinde cihangir devlet olmuşuz da.
Anlaşılan o ki; Allah Teâlâ insanı hem
madden hem ruhen mükemmel yaratması boşa değil. Öyle ki insan zekâsı tarih boyunca, kutsal kitaplardan, Peygamber tebliğinden ve
Evliya-i kiram sohbetlerinden aldığı muhabbeti ve desteği hiç bir kaynaktan
alamadı da. Şayet fıtri zekânın keyif
aldığı bu muhabbet sürdürülebilirse, biliniz ki Allah’tan gayrı tüm sahte
mabutlardan sıyrılmak çok kolay olacaktır.
BİLGİ
Eşyanın dilini
insan diline çevirmenin adıdır bilgi. Bilgiyi
böyle tarif ettik ama şu bir gerçek, donuk olan eşyaya mana kazandırmak maharet
gerektirir. Yani eşyaya anlam katmak marifet ilmine haiz olmayı gerektirir. Zaten
marifet ehlinin kıymeti de eşyanın tabiatına vakıf olmasından ileri gelir. Bu
yüzden kendilerinden dahi ve deha olarak söz ettirirler de. Nasıl söz
ettirmesinler ki, medeniyetlerin oluşumunda deha şahsiyetlerin çok büyük rolü
vardır. Öyle ki, Mimar Sinan çapında bir
dehanın elinde taş bir anda mana kazanabiliyor. İşte bu ve buna benzer
örnekleri pekâlâ çoğaltabiliriz de. Demek oluyor ki maddeye ruh yüklendiğinde
büyük bir medeniyet bilgi birikim perspektifi ortaya çıkabiliyor. Madem öyle bilgiyi
maddeyi sübjektifleştirmenin ham verisi olarak da tanımlayabiliriz. Hem bilgi
nasıl ham veri olmasın ki, bikere bilginin kaynağı yüce Allah’tır. Elbette ki
böylesi kaynaktan beslenen bilgiyi ham veri olarak tarif ettikten sonra çok rahatlıkla
bilgiyi objektif bilgi, sübjektif bilgi ve mutlak bilgi diye kategorize ederiz
de. Zira objektif bilgi eşyanın dış yüzünü oluştururken, sübjektif bilgide
maddenin iç yüzünü oluşturur. Mutlak bilgide hiç kuşku yoktur ki Allah’a has
ilim sıfatının tecellisi bilgidir. Mutlak bilginin dışında beşer planında bilgiyi
ele aldığımızda bilgiden maksadımız ansiklopedik bilgi edinmek temel gaye olmamalıdır.
Aksine insanın temel gayesi bildiği ile amel edip Marifetullah şuuruna ermek
olmalıdır. Bakın Necip Fazıl bu manada Şeyhi Seyyid Abdülhâkim Arvasi Hz.lerine
olan bağlılığını Efendim şiirinde şöyle dile getirir de: “Ölmemek neymiş; senden öğrendim. Kayboldum sende, Sende tükendim.
Sordum aynaya, Hani ya kendim? Benim Efendim.” İşte görüyorsunuz Necip Fazıl’da bir arayış
içerisine koyulduğunda aynada kendini değil marifet irfan ehlini görüyor. Böylece
Efendisini rabıta etmekle ‘Marifet’ ilmi
nedir, bu bilince ererde. Nasıl bu bilinçte olmasın ki, objektif ve sübjektif veriler hakikate perde
olmak için değil bilakis ayna olmak için vardır. Ki; marifetullah ilmi insanı hakikat
deryasına daldırır bile. Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan buyurur da:
“Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde sakınacak bir kavim için elbet
birçok ayetler vardır” (Yunus, 6).
İnsanoğlu yaratılışından buyana şöyle
geriye dönüp baktığında hep bir arayış içerisinde kendinde bir şeylerin eksik
olduğunu fark edecektir. Öyle ya insanoğlu geçmişten bugüne onca teknolojik
hamle kat etmesine rağmen ruhundaki eksikliklerin giderilememesi bir yana
bunalımlardan bir türlü başını alamıyor da. Demek ki teknoloji de insanı huzura erdirecek
bir güç değildir. Oysa asıl huzura erdirecek gücün sırrı Mevlana’nın “Hamdım,
yandım, piştim” dediği dört kapı üç makamda gizlidir. Öyle ki huzura
giden yolda ‘şeriat, tarikat, marifet ve hakikat’ dört kapımız olurken, ‘İman, İslam ve İhsan’ üçgenimizde üç
makamımız olur. Demek oluyor ki, insanoğlu sırf teknolojiye odaklanıp kuru
akılla yol alırsa kendisinde bir şeylerin eksik olduğunu hissetmesi gayet
tabiidir. Bilhassa bu yaşadığımız çağda
huzura ermek için hem madden hem de manen çift kanatlı olmayı gerektiriyor. Kaldı ki teknolojinin içine ruh
üfleyemedikten sonra kalkınsan ne, kalkınmasan ne, bunların hiçbir kıymeti
harbiyesi olmayacaktır. Gerçek değişim ve dönüşüm kendi özümüzü keşfetmekle kıymet
ifade edecektir. Yinede az gittik uz gittik derken geçte olsa eksizliğimizi sezebilmişiz
ya, hiç yoktan en azından bazı aklı evveller gibi ‘benim aklım bana yeter’
demiyoruz, buda bir gelişme sayılır
elbet. Madem kendi eksikliğimizin farkına vardık, şimdi artık bunun üzerine bir
şeyler katmak zamanıdır.
Peki, sadece eksikliğimizi mi fark
ettik, bunun yanı sıra zekâ’nın fıtri bir sübjektif kavram olduğunu, bu fıtri güdü sayesinde Allah’ın varlığını
idrak etmiş olduk. Ancak burada dikkat edilmesi
gereken husus zekâ içgüdüsünü hayvan güdüsüyle karıştırmamak gerektiğidir. İşte
bu noktada karışıklığa meydan vermemek adına hayvan için dış güdü demek daha
uygun olur. Aksi halde Allah tarafından
insanın fıtratına yerleştirilen zekâ melekesinin objektif ve sübjektif
kuşatıcılığını atlamış oluruz. Nasıl ki mekanizm denilince madde, tropizm denince bitkiler, güdü deyince hayvanat akla geliyorsa, zekâ deyince de insan akla düşer ki, bu da
kuşatıcılığına işaret eder. Şayet madde, bitki ve hayvan için bir akıl izafe ya
da atıfta bulunacaksak madde içinde mekanizm neyse, bitki için tropizm neyse, hayvan
için dış güdü neyse, insan içinde akıl odur diyebiliriz. Fakat zekâ bundan istisnadır, çünkü zekâ ne
mekanizme (atom içerisindeki elektronların seyreylemesi gibi) ne tropizme (ışığa yönelme refleksi)
ne de dış güdüye benzer, bunların
üstünde bir melekedir. Kaldı ki insan
diğerlerinden farklı olarak doğuştan zekidir.
Şu da var ki yaratılan canlı cansız
her mahlûk ister mekanizm güdüsüyle, ister tropizm güdüsüyle, ister dış güdüyle,
ister zekâsıyla hareket etsin sonuçta birbirine muhtaç şekilde var olma
mücadelesi vermekteler. Ama nasıl? Hiç
kuşkusuz kendi altındaki varlıktan istifade etmek suretiyle varlığını devam
ettirebilmekte. Ancak bu istifade ediş
ateistlerin sık sık dile getirdiği sömürme şekliyle tezahür etmez, tam aksine birbirinin ihtiyacının gidermeye
matuf bir yardımlaşma faaliyeti şekliyle vuku bulur. İnsan ise diğer
varlıklardan farklı olarak bir gün gelip öleceğinin bilinciyle yardımlaşma
zincirine katkıda bulunur. Şayet insan
ölümsüz varlık olsaydı beslenme zincirin halkasında hiçte gelecek kaygısıyla
hiçte yaşama endişesi taşımasına gerek kalmayacaktı. Yine de unutmayalım ki asl
olan bu dünyada karın doyurmak değil, asl olan yaratılış gayemizin gereği Allah’ın
bahşettiği nimetlerine şükretmek mühimdir.
Öyle ya şükretmezsek bizim diğer yaratıklardan ne farkımız kalır ki.
KALP
Sanıldığının aksine bilgiyi üreten akıl
değil kalptir. Akıl için değim yerindeyse sadece yaratılıştan var olan zekânın
ürettiği verileri yorumlamada aracı bir kurum dersek yeridir. Yani bu demektir
ki müşahhastan mücerrede geçiş ancak kalbin kumandasında zekâ marifetiyle akl
edilmekte. Beyinin burada rolü ise beş duyu organından gelen bilgileri kayd edip
aklın yorumlamasına kapı aralamak olsa gerektir. Dikkat edin akıl için sadece yorumlama
melekesi dedik, çünkü bilgi üretme yeteneği
kalbin kumandasında zekâya has bir keyfiyettir Kaldı ki zekâ, aklıda akl eden bir meleke. Kumanda kalbin
elinde olunca akl etmesine şaşmamak gerekir.
Malum kalbe ait en önemli olgu sezgidir. İşte kalbin bu sezgi gücüdür
ki duyular aracılığıyla beyne sürekli
veri aktarımı sağlanabiliyor. Bir
bakmışsın veri aktarımının varlığı bir gözyaşı şeklinde ya da bir sevinç
şeklinde kendini hissettirir de. Oldu ya duygularımızı bastıramadık, bu kez
aklıselim devreye girip üzerimize sükûnet hali sinecektir. Sakın duyguda neymiş
deyip geçmeyelim, biliniz ki tâ kalbin derinliklerinden
kopup gelen tutku selidir o. Hani bazen duygulandığımızda gözyaşımızı tutamayız
ya, aslında o tutamamak hali daha henüz beyne yazılmamış kalbe ait önseziden
başka bir şey değildir. Keza bazen “Benim
altıncı hissim kuvvetlidir” deriz ya, bu da öyledir elbet. Örnek mi? İşte gerek mutluluk hormonu denen
serotonin salgısı olsun, gerek stres
hormonu denen noradrenalin salgısı olsun, gerekse değişik türden salgılar olsun
hiç fark etmez sonuçta tüm bunlar da kalbin önderliğinde gerçekleşen salgı
faaliyetleridir.
Peki ya, hormon salgıları dışında sezgilerimiz
nasıl yansır derseniz, mesela varsayalım ki beyin ekranında yansıyan sezgi bir
nağmeyse bu noktada biliniz ki dil ve kulak duyuları aracı olacaktır. Yok, eğer
yansıyan sezgi beğeni türünden bir şeyse bu kez aracı ekranımız göz olacaktır. Oldu
ya ortada beş duyumuzu da kapsayacak sezgi seli söz konusu, bu kez göz, kulak, burun, dil, deri hepsi birden aracı olacaklardır. Şöyle ki
sevdiğine bir çift sözü olan bir âşık insanı düşünün, hemen kalbin derinliklerinden kopan sevgi önsezisi
yetisi beyin ekranında sevdiğine ilanı aşk etmiş halde yansıyacaktır. Ne diyelim aşk bu ya, kalbin önderliğinde gönlün
kaynayıp beyin süzgecinde dile gelişi denen hadise bu olsa gerektir.
Evet, akıl sadece araçtır, asla gaye
değildir. Nitekim Kur’an doğrudan akla değil, kalbe hitap etmesi bunun teyidi
zaten. Bilhassa vahyi ancak kalp önsezisiyle hissedip tasdik edebiliyor, aklın bu derece hissetme gücü yoktur ki hemen
tasdik edebilsin. Yukarıda da belirttik ya, akıl sadece beş duyudan gelen
verileri ya da evrende olup bitenleri 'her şey zıddı ile bilinir' kuralı
çerçevesinde kıyas yapıp harmanlayarak insana bir yere kadar rehber olabiliyor.
Dolayısıyla bunun dışında akla olağan üstü misyon yüklemek abesle iştigal olur.
Bir yere kadar rehber olduğu şundan besbelli ki, ekser ulemamız aklı en son delil
olarak görmüştür. Çünkü aklen mukayese edilen bir olgu doğruda çıkabilir, yanlış da.
İlla ki vahiy ve sünnet süzgecinden geçmesi gerekir ki delil olarak
kabul görsün. Demek ki ismiyle müsemma aklın akl edemeyeceği çok hususlar söz
konusu. Mesela Allah’ın zıddı bir şey olmadığından, akıl bu durumda Yüce
Yaradanı hiçbir varlıkla kıyas edemeyeceğinden firar etmek zorunda
kalacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Yüce Yaradanı
hiçbir varlıkla kıyas yapmaksızın ‘Amenna ve saddakna' diyerekten tasdik
edecek tek melek-i kuvvet kalptir. Nitekim Dr. Haluk Nurbaki Kur’an’da
zikredilen ‘Ki, Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir
perde inmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır’ (Bakara suresi ayet:17) ayetini; “Sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. Onu imanla ve
sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim” diye yorum getirmekten kendini
alamazda.
Hâsılı kelam
Rabbul Âlemin; “Yere göğe sığmam Mümin kulumun kalbine sığarım” beyanı
her şeyi izah etmeye yeter artar da.
Vesselam.