FIKHÎ KAVRAMLAR
SELİM GÜRBÜZER
Istılah: Bir kelimenin
sözlük anlamı dışında özel anlam yüklenmiş terim manasına gelen bir kavram.
Fıkıh: Sözlük anlamı derinlemesine bilmek
manasına gelirken ıstılahı anlamı ise şer’i bilgiler içeren İslam Hukuku
demektir. Hiç kuşkusuz İslam hukukunun oluşmasında müctehid âlimlerin katkı payı
çok büyüktür. Nitekim fıkıh kaidelerini derleyip, toplayıp, bab’lara (bölümlere)
ve fasıllara ayırmak suretiyle öğrencilerine takdim eden ilk bilge âlim zat İmamı
Azam’dır. Öyle ki; bir rivayete göre Ebu Hanife’nin şer’i kaynaklardan
çıkardığı fıkhî hükümlerin sayısı seksen üç bin olup, bu rakamın otuz sekiz
bini ibadet oluştururken, kırk beş binini ise muamelat konuları kapsar. İşte
İmamı Azam'ın bu çok yönlü bilgi donanıma sahip bir bilge şahsiyet olduğunu
bilenler ona şu soruları sorma ihtiyacı duymuşlardır:
—
Efendim, içtihat ettiğiniz bir hususta Allah'ın kitabına aykırı bir
durum gördüğünüzde nasıl bir yol izlersin?
Ebu Hanife:
— Kendi görüşümü terk ederim.
Tekrar sormuşlar:
—Peki, Allah Resulünün sözlerine
görüşün ters düştüğünde nasıl bir yol izlersin?
Ebu Hanife:
— Kendi içtihadımı hadis-i şerif için
terk ederim.
Yine tekrar sormuşlar:
— Peki,
beyan ettiğin görüş sahabenin görüşüne aykırı düştüğündü ne yaparsın?
İmam-ı Azam:
— Kendi görüşümü sahabenin fikri için
terk ederim.
Ve en son şu soruyu sormuşlar:
— Peki, görüşün Tabiîn’in görüşüne
aykırılık teşkil ettiğinde ne yaparsın?
Ebu Hanife:
— Tabiîn insansa bende bir insanım, o
halde benimde görüş belirtmem gayet tabii bir durum diye cevap vermiştir.
İşte
yukarı satırlarda geçen bu müthiş soru cevap diyaloğundan ister istemez bizimde
aklımıza acaba fıkıh sahasında sadece İmamı Azam mı otoriter suali düşüyor. Hiç
kuşkusuz İmam-ı Azam bu sahada yalnız değildir, en az onun kadar veya ona yakın
düzeyde daha nice fıkıh otoriteleri var elbet. Mesela bu düzeyde imamlar
arasında fıkıh konusunda ilk kitap ortaya koyma şerefine nail olmuş İmam Şafii
bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, böyle bir şerefe nail olmak için fukaha (fakih) olmak gerekir. Ki; bu özelliğinden dolayı
kendi adını taşıyan Şafii ekolünde mezhep doğar da. Hakeza bu vasıflara sahip
İmam Hanbelî, İmam Maliki’de öyledir.
Şurası
muhakkak İslam fıkhî başka milletlerin hukukundan kopya değil, tam aksine
ilhamını edille-i şer’iyye ve istihsan, istishab, örf ve teamül gibi
kaynaklardan alan hükümler dizisidir. Bakın, Peygamberimizde (s.a.v) kendi sünnetinin kayıt altına alınması hususunda
bile Abdullah b. Amr’ı görevlendirmek suretiyle kaynak hamlesi başlatmış bile. İşte
bu hamle ilerisi için örnek teşkil ettiğinden Hz. Osman (r.anh)'da elde ki
mevcut tek Mushaf’ı çoğaltmak suretiyle sınırlar ötesine taşımıştır. Derken Halife Ömer b. Abdülaziz’de Tabiîn
ulemasından Zühri ve Medine Valisi Ebubekir Muhammed b. Ömer b. Hazm’ı
sünnetlerin tedvini hususunda görevlendirip hadis külliyatının doğmasına vesile
olmuştur.
Asl:
Kıyas edilen temel nitelikte kök kaynak manasınadır. Çoğulu ise ‘usul’ olarak anlam kazanır.
Fer': Asl kaynaktan ayrılan ikinci
derece öneme haiz kıyaslanan şey veya şube manasına gelen tali yan dal kol olup
çoğulu ise fürû olarak bilinir. Zira
buğdaya göre darı ne ise asl'a göre fer’i de o dur.
Fer’i:
Şer’i hükümler noktasında asl’ın zıddı bir kavram olmakla birlikte icma ve
kıyas yoluyla açıklanabilecek meselelerdir. Bilhassa fıkhın fer’i kaynaklarından
hüküm çıkarmak için tüm gücüyle çaba sarf eden âlim bir zat ‘müçtehit’ diye anılırken, şer'i hükme mevzuu
olan her ne usûl bilgi var ise o da ‘müctehidün
fih’ olarak ad alır. Elbette bir mesele hakkında hüküm çıkarmak her yiğidin
harcı değil, tıpkı kuyudan su çıkarmak kadar çaba gerektiren bir iş olduğundan adına
‘istinbat’ denmiş bile. Her şeyden
önce herhangi bir ilim talebesinin hüküm çıkarma ehliyetine erişebilmesi için Kur’an
diline vakıf olması lazım gelir. İcabında
bu da yetmez has, amm, mücmel, müfesser,
mensuh gibi temel kavramların ana içeriklerini bilmek gerektiği gibi
sünnet metni ve senedlerinin hangi aşamalardan geçerek aktarıldığına dair ana kaynağa
esas teşkil edecek bilgilere de vakıf olmak gerekir. İşte bu vasıfta böylesi
bir bilge zatın vereceği hükümde hata yapması ona bir sorumluluk yüklemez, tam
aksine hükmün açıklığa kavuşması yolunda gösterdiği azami gayretten dolayı
takdir görür de. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v)
Amr b. As’a hitaben; “Hüküm ver, isabet edersen on sevap, hata edersen bir sevap vardır” müjdesini
vermiştir. Oldu ya yolunuz bir gün bir âlimin eşiğine düştüğünde ona
arzuhalinizi arz ettikten sonra bir şey sorma ihtiyacı duyup sorduğunuzda şayet
‘bilmiyorum’ cevabını alırsanız sakın şaşırmayınız. Çünkü Şa’bi’nin dediği güzel bir söz var ki
meramımız dile getirmeye yetiyor. Bakın,
Şa’bi diyor ki, ‘Bilmiyorum demek ilmin yarısıdır.’ Evet, görüyorsunuz bu ifadede anlaşıldığı
üzere bir müçtehit ister tevazu gereği, isterse bilmediğinden olsun fark etmez,
onun “bilmiyorum” demesi bilge zatlığına
gölge düşürmeyecektir. Kaldı ki İmam Şa’bi de bir gün kendisine yöneltilen
sorular karşısında; bilmiyorum cevabı verdiğinde etraftan bir kısım insanlar
şaşkın bakışlar arasında demişler ki:
— Yahu şu koskocaman Irak fakihi
nasıl olur da bilmiyorum der, bu ona yakışır mı?
Ve İmam Şa’bi Kur’an diliyle şöyle
karşılık vermiştir:
—Melekler Allah’a; Ya Rabbi! Senin bize bildirdiğinden başka
bizim bilgimiz yoktur (Bakara–32).
Gerçektende Yüce Allah’ın (c.c) bir
ayeti kerimede ; “Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme. Şüphe yok ki
kulak, göz, kalp bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği
şeyden sorumlu olacaktır” (İsra, 36) beyanıyla bu husus
kendiliğinden açıklık kazanır da.
Tabii
şu da bir gerçek, yukarıda adından söz ettiğimiz imamlar bizim bildik türden camii
imamı değillerdir, tam aksine onlar gerektiğinde
kimi zaman bir ayet, kimi zaman bir hadisle bile muhatabın sorularını bir
çırpıda açıklığa kavuşturacak nitelikte imamlardır. İşte bu nitelikte şer’i
hükümlere vakıf, fıkhın usul ve kaidelere hâkim İmamı Azam, İmam Şafii, İmam
Malik gibi kendi tarzında fıkıh hüküm (mezhebi) ortaya
koyan zatlar 'Müctehid-i fi’ş-şer'îa’ olarak adından söz ettirmişlerdir. Bunların
rahle-i tedrisatından geçmiş İmam Yusuf,
İmam Muhammed gibi, ya da İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi müntesip
müctehid zatlar da 'Müctehid fil
mezheb’ olarak anılırlar. Düşünebiliyor musun kendileri Müctehid derecede
zat oldukları halde Müctehid-i fi’ş-şer’îa ehline tabii olmakta beis
görmüyorlar. Ne mutlu işin ehline tabii olup yol alanlara. Keza yine bu
kapsamda Tahavi, Kerhi, Halvani,
Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi mensup olduğu mezhebinde yer almayan yeni
oluşmuş meseleler hakkında ictihad edebilecek zatlar da 'Müctehid
fi’l mesail' ulema olarak altın halkada yerini
almışlardır. Yine, müctehid olmamakla birlikte kapalı bir hükmü mezhebinin usul
ve kurallarından çıkarabilen Ebu Bekr Ahmed Razi gibi bilge zatlarda 'Eshabı tahric veya Tahric ehli' ulema diye taltif edilmişlerdir. Yine, Ebul Hasan Kuduri ve Hidaye gibi
bir mezhepte var olan değişik görüşleri analiz edip sahih olanı ya da evla
olanları seçme tercihine muktedir zatlar hakkında ise 'Eshabı tercih veya Tercih ehli' ulema diye adını duyurmuşlardır. Bu arada Kenz, Muhtar, İhtiyar,
Vikaye kitap yazmış kuvvetli,
zayıf, zahir ve nadir haberler arasındaki en ince ayrıntısına kadar ayırt
edebilecek düzeyde muktedir olmuş Nesefi gibi mukallid zatlarda 'Eshabı temyiz' ehli olarak ulema taifesi
tablosuna adını altın harflerle yazdırmışlardır. Yetmedi ulemanın
kitaplarından karşılaştırmalı bilgiler aktaracak düzeyde Alaüddin Haskefi, Tahtavi,
İbn-i Abidin, Dürr-ül-muhtar sahibi ve aynı zamanda kendi mensup olduğu mezhebe
ait hükümleri hıfz etmiş zatlar da Mukallid
(ler) ulema olarak dikkat
çekmişlerdir.
Deliller;
malumun sıhhat derecesini ispat etmeye namzet rehber vasıta diyebileceğimiz
akli ve şer’i delil olmak üzere iki kategoride incelenir. Şer’i deliller Edille-i şeri’ye kapsamında
değerlendirilip bunlar kitap, sünnet, icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha
başlıklarıyla tasnif edilir.
Burhan; Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan
ayıran şüphe götürmeyecek derecede kuvvetli delil demektir. Emare ise burhanın zıddına kesinlik kazanmayan
ancak karine teşkil edebilecek ipucu nitelikte bilgi demektir.
Sünnet: Takip edilen
yol, yani Peygamberimizin söz ve fiilî davranışlarını tümünü içine alan bir
kavramdır. Ki, Peygamberimizin beyan buyurduğu malumat içeren sözler ‘hadis’
olarak tanımlanırken, hüküm içeren sözlerde ‘kavli sünnet’ olarak ad alır. Tüm hal ve hareketleri ümmete örnek
teşkil eden fiili uygulamaları fiilî sünnet adını alır. Ancak Peygamberimiz (s.a.v)’in fiilen
uygulamasını tam net olarak ortaya koymayıp da birtakım haberdar olduğu söz ve
hadiseler karşısında red ve inkâr etmeksizin susma veya ikrar modun da kalması ‘Takrir-i
sünnet’ olarak tanımlanır. Tabii bitmedi dahası var, mesela ameli açıdan sünneti
Seniye'ye uyulması hidayet, terki delalet olan sünnet 'Sünnet-i Huda' olarak karşılık bulurken, uyulması hoş ve terki
mubah olan Peygambere has ve adet hale gelmiş sünnet ise 'Sünnet-i
Zevaid' diye karşılık bulur. Nitekim Rasulullah önceleri altından bir yüzük
edinmişti, ama bir zaman sonra Resulü Ekrem (s.a.v); “Artık onu ben ebediyen takmayacağım” beyan buyurmasıyla
birlikte erkeklerin gümüş yüzük takması sünnet-i zevaid olacağından bu sünneti terk
etmeleri durumunda günah olmaz.
Haber kavramı sünnet
ve hadisle eş anlamda kullanılsa da şu bir gerçek haberlerin doğru haber, yalan haber ve fasık kişilerce aktarılan haber
türleri de söz konusudur. Tabii herkes yayınladığı haberin doğruluğunu tartışa dursun
bizim için aslolan; ‘Peygamberin size
getirip (haber verdiği)
şeyleri kabul ediniz, nehy ettiği şeyleri de terk ediniz’ (Haşr/7) ayetinin
mana ve ruhuna uygun olan haber kayda değerdir. Bu öyle kayda değer bir kriter
ki, haberin doğruluk derecesine her hangi en ufak gölge düşmesin diye akıl
baliğ olmamış çocukların, bunak ve gayrimüslimlerin aktardıkları haberlere
itibar edilmez de. İşte bu ve buna benzer kriterler için fıkhın altın kuralları
dersek yeridir.
Eser;
Hadis usulü ilminde haberle aynı manada kullanılan bir terim olsa da daha çok
sahabeden gelen mevkuf rivayetler manasınadır. Zaten Horasanlı fakihler haberle
eser arasında karışıklığa meydan vermeyecek ayrımı yapmaları sayesinde; haber
denildiğinde hadis akla gelir, eser denildiğinde ise selefin aktardığı söz anlaşılır.
Bir nesilde bir tek raviden sadır olan
haber haber-i vâhid olarak
addedilirken, birkaç nesil boyunca birer raviden aktarılmış
haberler ya da sınırlı sayıda insanın yine sınırlı sayıda ki bir insan
grubundan aktarılan haberler de 'Haber-i âhâd' olarak nitelenir. Tabii ki ravilerin sınırlı sayıda
olması şüphe doğuracağından ister zahiren,
ister ruhen olsun bu tip haberlere her daim ihtiyatla yaklaşılır. Ancak şu
da var ki, ahad haber rivayet zinciri mütevatir derecede olmamak kaydıyla etki
derecesinde çoğaldığında 'Haber-i meşhur' adını alır. Bir başka ifadeyle
öncesinde aktarılan haber sınırlı sayıda bir
iki kişi tarafından rivayet edilmişken sonrasında ikinci ve üçüncü
asırlarda şöhret derecesine ulaşıp asla yalan söylemesi ihtimal dışı
topluluklar tarafından aktarılan haberler
'Haber-i meşhur' olarak hak kazanır. Hatta bu tür haberlerin
meşhurluğu o kadar kendini belli eder ki,
ümmetin büyük çoğunluğunca çokça dillendirildiği içindir ruhen şüphe
duyulmaz da. İşte Peygamberimiz (s.a.v)'in; ‘ameller niyetlere göredir’ hadis-i şerifi ve mestin caizliği ile alakalı hüküm bunun tipik misalini teşkil eder.
Doğru haber vereceğinden şüphe
duyulmayan topluluğun verdiği kuvvet derecesinde haberler 'Haber-i mütevâtir' diye tanımlanır. Zira Peygamberimiz (s.a.v)'in;
‘Mallarınızın kırkta birini zekât
olarak veriniz’ hükmü, ‘Bana yalan yere bir şeyi isnat eden ateşten
oturağını hazırlasın’ hadis-i şerifi ve namaz rekâtlarını sayısı ile ilgili beyanları mütevatir haber
niteliğindedir. Adil, sözüne itimat
edilir kimseler tarafından problem teşkil etmeyen, yine kendileri gibi güvenilir kimselerden
tarafından bir ucu tâ peygamberimize kadar dayanan ardışık senedle aktarılan haberler
'sahih hadis' olarak bilinir. Bir başka ifadeyle ravilik şartlarına haiz
baştan sonuna kadar pürüzsüz, bitişik (muttasıl) bir senetle rivayet
edilen illetsiz haberler 'sahih hadis' adını alır. İşte sahih
hadisin pürüz içermemesi, yani şaz ve illetten uzak olması bilhassa helal, haram
ve muamelat konularında başvurulacak en birinci kaynak olmaya yeter artar da.
İlmiyle meşhur hadis imamlarımızdan veya
tek bir ravinin aktardığı haber 'garip
hadis' olarak tanımlanırken, iki veya üç ravinin aktardığı rivayet haber ise 'aziz
hadis' olarak tanımlanır. Peki ya zayıf hadis! Malum, adı
üzerinde zayıf, dolayısıyla, muhteviyatında birçok kusurları bağrında taşıyan,
güvenilirlik yönünden adiliyetten uzak, ya da cehaleti koyu olan kimseler
tarafından aktarılması muhtemel arızalar bu hadisin zayıf olarak nitelenmesine yeterli
sebep teşkil edebiliyor. Bu yüzden ümmetin büyük çoğunluğunca bu tür haberlere
itibar edilmez. Elbette itibar edilmez; bir kere ravinin her şeyden önce akıl
baliğ İslam’la şereflenmiş adil ve haber zabt’ını hakkıyla yerine getirme
ehliyete haiz biri olmalı ki, aktardığı haberden şüphe duyulmasın. Ki, bu özelliklere haiz olmakta kifayet
etmeyebiliyor. İcabında böyle bir ravinin aktardığı haberin kendisinden önceki
ravinin aktardığı haberle uyumlu olup olmadığı da araştırılır. Nitekim
güvenilir bir ravinin kendinden daha güvenilir ravilerin naklettiği rivayetlere
ters düştüğünde ya da uyum sağlamadığı durumda bu hadis 'şaz
hadis' adını alır. İşte Musa b. Uleyy’in babasından, o da Ukbe b. Amir’den
aktardığı; “Arefe günü ve teşrik günleri
yeyip içme günleridir” hadisi, bütün
rivayetlerde sadece teşrik günleri (Kurban bayramının ilk dört günü)
yeme içme günüdür şeklinde geçtiğinden Uleyy’in naklettiği metin şaz adını
alırken, diğer ravilerin ki mahfuz olarak değerlendirilir.
İkinci
nesilden sahabe ile karşılaşmış ve onlardan ilim almış Tabiînden birinin senedinde
sahabe adını anmaksızın isnadları atlayarak sanki kendisi dünya gözüyle
Peygamberimizi görmüşçesine rivayet edilen haber 'mürsel hadis' adını alır. Emin güvenilir ravilerin aktardıkları
haberlere tezat düşmese de, kendisinden günahkâr, yalancı diye bahsedilen zayıf
bir ravinin tek başına aktardığı haber 'metruk hadis' adını alır.
Hakeza sahabe, tabiin yahut sonraki nesillerin doğrudan Allah Resulüne nisbet
etmek suretiyle ister bitişik olsun veya olmasın bir senetle dile getirilen
haberler 'merfû hadis' olarak
tanımlanırken, en son ravisinden en baş kaynağına
inip sırasıyla senedini belirterek aktarılan kopuksuz haberler 'muttasıl
hadis' diye tanımlanır. Değişik maksatlarla Rasulüllah (s.a.v) söylemediği halde o’na izafe edilerek takdim edilen
uydurma türünden haberler ‘mevzu hadis’
adını alır. İşte burada izafe edilmişlik hadisin doğruluğunu ortaya koymaz,
hatta mevzu haberlerde galip zan söz konusu olsa da öncelikle hadisin mevzu
hadis olduğunu belirterek zikretmek gerekir. Kaldı ki bu tür mevzu hadislere
hadiste denmez, dense de mecazî dir denmekte.
Hadisin senedinde veya metnin başına,
ortasına ya da sonuna yapılan eklemeler
'mudrec hadis' olarak
tanımlanırken, birbirine tezat teşkil
etmekle beraber aralarında tercih imkânı bulunmayan yani sağ elin verdiğini sol
el görmeyecek yerine, sol elin verdiğini
sağ el görmeyecek türünden aktarılan bir haberler 'muzdarip
hadis' olarak karşılık bulur. İsnadında yahut metninde ravinin adı açıkça
belirtilmeyen 'bir adam bana nakletti'
türünden haber 'mübhem hadis' olarak isimlendirilir.
Muhaddis: Hadis
ilmine vakıf bilge insan demektir. Bir görüşe göre bin kadar hadis-i şerifi
senetleriyle hıfz etmiş bilge şahsiyete
'hafiz’ül hadis'
gözüyle bakılır. İşte İmam Buhari bu özelliğinden dolayı kendisinden hadis
ilminde 'hakim’ül hadis' olarak söz ettirmiştir. Öyle ki, “Buhari’nin bilmediği bir hadis, hadis değildir” sözü âlimlerin ortak kabulü
olmuş bile. Şu da bir gerçek; muhaddisler tüm ilmi gayretlerini hadisler
üzerine yoğunlaştırdıkları içindir içtihat davasına kalkışmamışlardır, yani fetva kısmını fıkıhçılara
bırakmışlardır. Nitekim meşhur Muhaddis Şa’bi'nin; “Biz fukaha değiliz biz
ancak işitmiş olduğumuz hadisleri fukahaya ve işiteceği şeyler ile amel edecek
kimselere rivayet etmiş bulunuyoruz” sözü bu düşünceyi doğrular
niteliktedir. Yani, hadisleri rivayet
etmek bize düşer demekle hadisi şeriflerin ne manaya geldiğine dair içtihatta
bulunmanın fukaha ehline ait olduğunu vurgulamıştır.
Hadis-i şerif rivayet eden ravilerin
tümüne sened (dayanak)
denilirken, hadis-i şerifleri ortaya koyan
ravilerin isimlerini sırasıyla zikredip sened halinde sunulması ise ‘isnad’ diye tanımlanır. Bu yüzden ravi
zincirinin Peygamberimize kadar uzanan halkasından gelen haberler; 'müsned' ya da 'muttasıl' (bitişik) olarak anlam kazanır. Şayet arada geçen
ravilerin isimleri tamamı söylenmişse bu haber 'müsned', kısmi
söylenmişse 'munkati' (kopukluk) haber diye ad alır. Dolayısıyla “Hepiniz
çobansınız, hepiniz emriniz altındakilerden sorumlusunuz” diye zikredilen
İbn-i Ömer haberi müsned hadis kapsamında değerlendirilir.
Ravi; hadis-i şerif
rivayet edip aktaran (nakil) demektir. Şayet hadis rivayet eden ravi
sayısı az ise bu haber 'al-i sened', çoksa
'nazil sened' adını alır. Bir
başka ifadeyle ravi sayısı Rasulullah’a kadar uzanan halka da üç veya dört
sayıya tekabül ediyorsa bu sened al-i sened olup rivayet edilen isnat ise 'al-i
isnad' olarak karşılık bulur. Aksi
takdirde 'cerh' adını alır. Malum cerh; ravinin rivayet ettiği isnadı inkâr etmek
demektir.
İcma-i ümmet:
Müctehidlerin şer’i konularda hemfikir ve mutabık kaldığı hükümlerdir. Yukarıda
da belirttiğimiz gibi; müctehid içtihat yapabilecek düzeyde âlim demektir. İşte
bu özellikte ki bir müçtehidin ortaya koyduğu fikri ürün ise ‘içtihat’
diye tanımlanır. Burada unutulmaması gereken husus, içtihadın ameli konularda
olabileceği, itikadı konularda içtihatta bulunulmayacağı hususudur. Elbette icma Allah Resulü hayattayken ihtiyaç
duyulacak bir delil değildi. Nasıl ihtiyaç duyulsun ki, bir kere Peygamberimizin varlığı kaynak
olmaya yetiyordu. Vatka ki Peygamberimiz (s.a.v) ahrete irtihal eyledi işte o zaman böyle bir
kaynağı destekleyecek yeni bir kaynak ihtiyacı iyiden iyiye kendini
hissettirmeye başlar bile. Çünkü ortada
asıl kaynaktan uzak kalış gerçeği söz konusudur. Derken icma Müctehidlerin
ittifakıyla delil kaynaklar arasında yerini alır da. Dikkat edin icma ismini telaffuz ettiğimizde
bilhassa 'Müctehid' vurgusu yapıyoruz,
avam (halkın genel seviyesi) demiyoruz. Sebebi gayet net, bir kere ilim havas ehlinin kapsam alanına
giren bir değer, dolayısıyla halk reyinin icma'dan sayılmaması gayet tabii bir
durum. Anlaşılan içtihat akıl yürütmekle olmuyor, ilim gerektiriyor. Hele şer'i konular söz
konusu olunca hüküm çıkarmanın hiçte kolay olmadığını idrak etmiş oluruz. Belli
ki bu sahada söz sahibi olmak için müctehid olmak icab eder. İşte bu yüzden
hükmü ortaya çıkarma işlemine ‘tahric’,
hüküm çıkaran şahsa da ‘mahric’ denmiştir.
İcma adı üzerinde şer'i hususlarda
ulemanın hemfikir olması demek,
dolayısıyla müçtehitlerin bir kısmının ittifak ettiği, bir kısmının
ittifak etmediği hususlarda icma gerçekleşmez. Keza çoğunluğun aldığı kararda
bir iki kişinin aksi görüş bildirmesi de icma’ya engel değildir. Nitekim Resulü
Ekrem (s.a.v); ‘En büyük topluluğa tabii
olunuz’ beyanı bunu teyid ediyor. Hatta icma hususunda bir başka dikkat
çeken bir ayrıntı ise fıkıh âlimlerin büyük çoğunluğunca icma’nın tam teşekkül
oluşması için üzerinden bir asrın geçme şartı aranmasıdır. Hatta yine bir husus
daha var ki, o da önceki asır müctehidlerin ittifak etmediği bir meselede,
sonraki asır Müctehidlerince itiraz etmenin uygun olmayacağı hususudur. Tabii
önceden kabul görmüş icmâyı dışlamakta buna dâhildir. Peki, herhangi bir
meselede hiçbir yorum yapılmayıp sükût halde karşılık vermeyince hüküm ne olur
derseniz, bir kere sükût her halükarda
kabul anlamına geldiğinden müctehidlerden bir kısmının ittifakla hüküm verip
diğerlerinin sükût etmesi icma’dan sayılacaktır. Böylece sükût ikrardan sayılır sözü daha bir
anlam kazanmış olur.
İcma’nın delil olduğunu inkâr etmek
tercih edilen görüş gereği küfrü gerektirir. Fakat sükûtu icma'yı inkâr eden
böyle itham edilmez. Tevatür yoluyla gelen icma'yı kabul etmemek bidattir.
Ancak icma edilen meselenin sırf âlimlerce bilinenin inkârı söz konusu olduğunda
küfrü gerektirmez, sadece o kişinin gafletine ve sapıklığına hükmedilir. İyi ki
de icma gibi bir şer’i delilimiz var.
Sonuçta böyle bir delilin birçok meselede Ümmet-i Muhammed’e kolaylıklar
sağladığı muhakkak. Ki; Resulü Ekrem
(s.a.v) bu hususta; “Ümmetim delalet
üzerine birleşmez” beyan buyurmakla
bu noktaya işaret etmiş bile. O işaret
ederde icma oluşmaz mı elbette oluşur. Bakın
şöyle tarihi süreç içerisinde nice yüz binlerce mesele icma sayesinde çözüme
kavuşmuş ta. Bu gün geldiğimiz noktada ise
icma’nın ortaya koyduğu o paha biçilmez külliyata baktığımızda ulemanın hangi
hususlarda ittifak ettikleri ve hangi hususlarda ihtilaf ettiklerini analiz
ederek ten pekâlâ kendimize rota çizebiliyoruz. Yeter ki o zengin külliyat
kütüphanelerimizin tozlu raflarında kendi haline bırakılıp terk edilmesin, bak o zaman yeni içtihatlara pekte ihtiyaç
hissetmeyiz de. Madem öyle böylesi mühim
kaynağın ayet ve hadislerle taçlandırmakta fayda var. Malum, bu hususta ayet ve
hadislere baktığımızda:
— “Her
kim kendisine hak açıkça belli olduktan sonra Peygambere karşı bir tutum
takınır ve müminlerin yollarından başkasına girerse biz onun kendi haline
bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü gidiştir” (Nisa/115) ayette geçen ‘Müminlerin yollarından başkasına girerse’
ifadesi bir icmadır.
—“Sizler insanlar için çıkarılmış doğruluğu
emreden kötülükten sakındıran en hayırlı ümmetsiniz” (Al-i İmran/110)
ayetinde geçen ‘Kötülükten sakındıran’
ifadesi bir icmadır.
—“İşte
sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlar üzerine şahitler olasınız” (Bakara/143)
ayetinde geçen ‘Şahitler’ ibaresi bir
icmadır. Ancak şahitlik hususunda bir istisna durum var ki, o da Rasulullah
(s.a.v)’in; “Huzeyme kime şahitlik ederse yeterlidir” beyanı şerifinde
zikredilen durum Huzeyme’ye has bir ayrıcalıktır. İşte bu istisnai durum dışında
İslam’da herhangi birinin tek başına şahitliği kabul görmez.
Maslahat:
Bir işin hayırlara vesile olabilecek uygulaması manasınadır, bunun zıddı
mefsedattır (bozukluk). Madem işin içerisinde hayırlara vesile olmak
var, o halde söz konusu maslahatın ilerisinde
fesat ve fitne oluşturmaya meydan vermeyecek milletin faydasına çözüm odaklı
maslahat olması gerekir. Nasıl ki nikâh neslin devamını sağlamaya yönelik meşru
bir maslahatsa cihadda dini koruma ve yüceltme açısından tercih edilebilir bir
meşru maslahattır. Hakeza zihin dünyamızı her türlü hurafelerden arındırmakta
öyledir. Hatta sosyal hayata çeki düzen vermeye yönelik girişimlerde bu
kategoride değerlendirilir. Hele hele
öyle zaruri durumlar var ki, ceza vermek bile maslahat olabiliyor. Bilhassa bununla
alakalı aklı, dini, canı, soyu, malı korumak adına verilen kısas cezaları,
tazminat ve ta'zir cezaları zaruri maslahat olarak karşılık bulur da. Bakın, bu
hususta Ubade b. Es-Samit; ‘Evlenmemiş
kimselerin işlemiş oldukları zinadan dolayı yüzer değnek ceza ve bir sene
sürgündür’ hadisini rivayet etmiş, ancak dört halife bir senelik sürgün
cezasına gerek görmeyip sadece yüz değnekle sınırlı tutmuştur. Hatta bir ara
Hz. Ömer maslahat gereği zina eden bir kadını sürgüne göndermişse de sonrasında
bunun getirdiği bir takım mahzurları dikkate alarak bu uygulamadan
vazgeçmiştir.
Hırsızlıkla itham edilen birinin suçunu
itiraf etmesiyle birlikte kendisine darp uygulanması ‘mürsel maslahat’ kapsamında değerlendirilir.
Avlanmanın maslahattan sayılması bir
tür rızk kapısı olması hasebiyledir. Yine
evcil hayvanların boğazlanmasında kesim işlemi uygulaması hayvanın vücudunda
olaşan kirli kanı arındırdığından maslahat olarak addedilir. Hakeza Yüce
Allah'ın beyan buyurduğu “Allah çirkin
şeyleri haram kılar” (A’raf,157) ayetinden hareketle bilhassa
haşerelerin yenilmesi yasak kapsamında maslahat addedilir.
Her insanın tek başına iş yapma
becerisi sergileyememe durumuna binaen şirketleşmeye geçit verilmesi meşru
görülmüş bir maslahattır. Hakeza yine
sosyal hayatı kolaylaştırma yönüyle vekâletin,
yardımlaşma yönüyle kefaletin,
sadaka-i cariye yönüyle vakıflaşmanın,
karanlıkta kalan birçok olayın aydınlığa kavuşması açısından şahitliğin vs.
esas alınması beşeri hayatı kolaylaştırıcı maslahatlar olarak yerini alır.
Zaten dinimiz beşeri münasebetleri kolaylaştıracak bazı örf ve geleneklere de
maslahat gereği dokunmamıştır.
Mücmel: Özünde kapalılık olmakla birlikte
ancak bir izah edenin açıklamasıyla anlaşılan nassdır.
Müteşabih: Özünde anlaşılması zor veya açık olmayan
şifre niteliğinde mecazi ibareler diyebiliriz. Elif, lam, Mim, Yasin vs.
başlayan ayeti kerimeler bunun en çarpıcı örneğini teşkil eder.
Sarih: Gayet açık,
net ve apaçık anlaşılır ifadeler demektir. Mesela kira, hibe, vakıf gibi kavramlar açık
ve anlaşılır sözcüklerdir. Nitekim ‘Şu
buğdaydan yemem veya şu tencereden yemem’ demekle buğdayın un, tencerenin ise
yemek olduğu anlaşılır. Ki; bu türden
ifadeler sarih mecaz olarak karşılık bulur. Yine, şu adamın kapısı açıktır
demekle misafirperver olduğu manasına gelen sarih mecazdır. Ancak ‘Falan falanla düşüp kalkmış, falan falana
yaklaşmış’ ifadeleri şüphe oluşturması bundan istisnadır. Yine de bu tür
ifadeler kullanan bir şahsa iftira cezası uygulanmaz, zira bu tip ifadeler zina fiilinden başka
anlamları da çağrıştırmaktadır.
Beyan: İlan etme ve
bildirme demektir. Şayet beyan edilen ilan sarih (açık) olmayıp kapalı
ise bu beyan ancak açıklığa kavuşturulduğunda
'Beyan-ı tefsir' adını
alabiliyor. Nitekim Kur’an’da ‘Zekâtınızı
veriniz’ veya ‘Namazınızı kılın’
emri Peygamberimizin uygulamalarıyla açıklık kazanmıştır. Tabii beyanın da kendi içinde açılımı
var. Şöyle ki, kullanılan ifadelerle neyin amaçlandığını
diğer bir ifadeye dayanarak değiştirilip ortaya konulması 'Beyanı
tağyir' adını alır. Bunun tam tersi durumda bir ifadeyi
açıklarken diğerine gerek duyulmaksızın yapılan açıklamalardır ki, işte bu tip
beyanlar 'Beyan-ı zaruret' olarak karşılık bulur. Mesela sadece hayatta
annesi ve babası bulunan bir kişinin öldüğünde ardından bırakacağı malın 1/3’i
annemindir demesiyle geriye kalan malın 2/3’ü babanın olduğu anlaşılır. Yine
Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; ‘Ellerinizi
dirseklerinize kadar yıkayınız’ (Maide, 6) ayetinde geçen 'dirsekler' ibaresi kol olarak görüldüğünden burdaki
yıkama fiili dirseklerin bitimiyle sınırlandırıldığı anlaşılır. Hakeza yine
Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Muhakkak Allah katında din İslam’dır” (Al-i
İmran, 19) ayeti kerimesinde geçen ‘katında’
ibaresi hüküm manasınadır. Hiç kuşkusuz Allah her türlü zaman ve mekândan
münezzehtir.
Nehiy: Yasaklama,
engelleme, men etme manası taşıdığından her Müslüman’ın “emri bil maruf nehyi
anil münker”in gereğini yerine getirmesi şarttır.
Farz-ı ayın: Allah'ın emrettiği her ne varsa
Müslümanım diyen her kulun yerine getirmesi gereken vecibelerdir.
Farz-ı kifaye: Öyle yerine getirilmesi
gereken vecibeler vardır ki,
Müslümanlardan bir kısmının yapmasıyla diğerlerin üzerinden bu sorumluluğun
kalktığı amellerdir. Mesela bir belde de ölen bir insanın cenaze namazı
kılınmasıyla diğerleri üzerinden bu farziyetin düşmesi bunun en güzel misalini
teşkil eder.
Vacip: Farz kadar kesin olmamakla birlikte ulema
tarafından Allah tarafından emredildiği kuvvetli zanna dayalı yapılması gereken
amel manasınadır. Mesela namazda Fatiha okumak bunun en güzel misalini teşkil
eder.
Mubah:
Yapılmasında ve yapılmamasında mahzur görülmeyen dinen eşit sayılan fiillerdir.
Buna misal olarak haram olmayan bir yiyeceği yemek ve yememek verilebilir. Yani
her iki alternatif durum mubah olarak karşılık bulur. Zaten Yüce Allah'ın; ‘O bir yaratıcıdır ki, yerde bulunan her
şeyi sizin için yaratmıştır’ (Bakara, 29) ayeti yaratılan birçok nimetin mubah olduğunu teyit ediyor. Ancak
şu var ki, başkasının mülkünde bulunan
altın ve gümüş gibi ziynetlerden faydalanmak nimet sayılmaz, tam aksine hak
ihlali söz konusu olduğundan haram olarak nitelenir.
Mekruh:
Hakkında kat’i haram hükmü bulunmamakla birlikte bizden yapılmaması ikaz edilen
fiiller olup kendi içinde ‘tenzihi
mekruh’ (harama yakın mekruh) ve ‘tahrimi mekruh’ (helala
yakın) olarak tasnif edilir. Örnek:
ayakta tuvalette bevl etmek tahrimen mekruhtur.
Azimet: Allah'ı yapılması ve yapılmamasını istediği hususlarda
titizlik ve kararlılıkla uymak manasına ıstılahı fıkhı bir kavramdır. Mesela Ramazan orucunu yolculukta tutmak bu
kapsamda değerlendirilen bir azimet ameldir. Malum, azimetle amel yapmayı
bilhassa takva sahibi zatlar düstur edinmişlerdir hep. Zaten öyle olmasalardı
gönülleri fethedemezlerdi.
Ruhsat: İhtiyaç olmaksızın caiz niteliğinde birtakım
sıkıntıları bertaraf etmek ya da bir takım özre bağlı olarak kolaylık sağlanan
ameller manasınadır. Ramazan orucunu seferi durumda tutmama yönünde izin
verilmesi bu kapsamda değerlendirilir. Zira sıkıntı kolaylığı getirir bir fıkhı
kuraldır. Kaldı ki; ‘Hak Teâlâ size
dinde bir zorlukta kılmamıştır’ (Maide,6) ve ‘Allah
Teâlâ sizin için kolaylık diler sizin hakkınızda güçlük dilemez’ (Bakara,185)
ayeti kerimeleri ile ‘Şüphe yok ki din bir kolaylıktır, dininizdeki
işlerin en hayırlısı en kolay olanıdır’ ve ‘Kolaylık ve adalet olan bir şeriatla gönderildim’ hadis-i şerifleri
ruhsatla amel edilebileceğinin iznidir.
Ancak bu ruhsata rağmen yinede bir kısım ulema bilhassa tasavvuf ehli
azimetle amel etmeyi tercih etmiştir.
Akit: Mukavele ya
da sözleşmek manasınadır. Şayet usulüne uygun
akit gerçekleşirse bu akit sahih akit
adını alır. Mesela nikâhlı evliliği zinadan ayıran tek unsur akdin varlığıdır. Dahası
icap ve kabul şartın vuku bulması bir nikâhtır. Şayet dinimiz nikâhın helal, zinanın
haram olduğunu belirtmeseydi, her ikisi arasındaki ayrımı yapmak veya ikisi arasındaki
farktan söz edemeyecektik. Anlaşılan o
ki, nikâh hem dinen, hem de dünyevi maslahat içerdiğinden bir tür ibadet
sayılır da. Bu yüzden nikâh; hüsn (güzel)
olarak kabul görürken zina ise kubh (çirkin) fiil olarak karşılık bulur. Zinanın çirkin
bir eylem olduğu o kadar net ve açık ki, bu konuda asla taviz vermeksizin zina yapana
bedeli ağır cezai işlem uygulanmaktadır. Böylece verilen bu ağır cezanın toplum
üzerinde caydırıcılık etkisi yaptığı gibi bu arada soy ve namus gibi değerlerde
korunmuş olur.
Cihat
kavramı özü itibariyle değil de sırf yalın haliyle bakıldığında savaşı çağrıştırdığından
ilk etapta çirkin (kubh) bir fiilmiş
gibi görülebiliyor. Oysa hiç kimse durduk yere kan dökülmesini istemez, ama
dinin yaşatılması ve vatan söz konusu olduğunda yücelik kazanır bile. İşte bu
ve buna benzer örneklerden hareketle kendine has çirkinlik içeren olgular kabih liaynihi, başka nedenlere bağlı olarak
oluşan kerih ise kabih ligayrihi olarak tanımlanır.
Mesela oruç tutmak Allah’a yakın olmak bakımdan çok güzel bir amel omasına amel
ama haram aylarda bilhassa Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramı
tamamı süresince tutulmasına sıcak bakılmaz, yani nefse kerahetlik addedilir.
Bu arada şunu belirtmekte fayda var; bir insan Ramazanda nafileye niyetlenmiş
olsa da o ayda oruç tutmuş olması farz olarak karşılık bulur.
Nisap:
Dinimizin belirlediği mülk sahibi birinin uhdesinde bulundurduğu malın zekât
değerine ulaşıp ulaşmadığını gösteren bir şer’i ölçüdür. Mesela kırkta bir mala
sahip olan bir insanın edindiği mülk üzerinden bir yıl geçmesi zekât için bir
nisap müddetidir. Ancak yine de edinilen
mülkün üzerinden bir sene üzerinden az bir zaman geçtiğinde zekât vermekle de
maksat hâsıl olur, yani gecikmeden dolayı kaza gerektirmez. İşte bu
yüzden, farz ve vacip olan her ne amel varsa
şartlarına riayet edilene 'kâmil
eda', eksik yerine getirilene de 'kasır eda' denmektedir. Keza namazı cemaatle kılmayıp tek başına
kılmakta kasır eda olarak
nitelenir.
Amir: Emir veren, memur ise adı üzerinde emre amade olmak
demektir. Ancak duada emir kipi kullanmak bundan istisnadır. Mesela dua ederken;
Ya Rabbi! Bizi affeyle, türünden dualar
emir kipi olarak düşünülemez, sadece yalvarma, yakarış dilek ve temenni olarak
değerlendirilir.
İllet: bir şeyin
vuku bulmasına ya da değişmesine etken sebep manasınadır. Örneğin satış akdiyle
mülkiyetin başka şahsın tasarrufuna geçmesi bir illettir. Çünkü buradaki etken sebep
satış akdidir. Keza bazı hadislerde geçen ifadelerin arka planında yatan
sebebini ortaya koyulduğunda o hadisin gerçek anlam kazanmış olur. İşte bu çerçevede ortaya konan illet içeren
hadisler 'ilel'ül-hadis' olarak
addedilir. Nitekim ‘Kedi murdar değildir. Çünkü o
ev içerisinde dolaşıp duranlardandır’ hadis-i şerifte geçen kedinin necis addedilmemesinin
illeti (sebebi) onun ev içerisinde dolaşıyor olmasıdır. Mesela çocuğa ait
malın velayetini üstlenmek nedeni buluğ çağına erişmemişliği ve ehliyetsiz
olmasıdır. Yine ‘Âlimlere ikram ediniz’ beyanının arak planında yer alan illet âlimin
ilmiyle amil olma özelliğidir. Hakeza; ‘Hanımlarınıza
temizlenecekleri zamana kadar yaklaşmayınız’ (Bakara, 222)
ayetinde 'yaklaşmayınız’a karşılık gelen illet temiz
olmamama durumudur. Yüce Allah'ın “Zinaya yaklaşmayın” emrin arak planında
yer alan illetin açıklaması ise bir başka buyrukta “O bir
fahiş suçtur” ifadesinde karşılık bulan illettir. Buradan şu anlaşılıyor ki, bir nass tek
başına da açıklık kazanamıyor, icabında tüm isnatlar tarandıktan sonra illet
nedeni açıklık kazanabiliyor.
Hıyar: Karşılıklı anlaşmayla serbest kalma
halidir. Mesela akdi dilediği günde kabul veya bozma konusunda özgür olmak
bunun en tipik misalidir.
Bey’i: alışveriş
demektir.
Amm: Canlı cansız fark
etmez geneli kapsayan bir kavramdır. Örneğin; ‘Erkek ve kadın hırsızların ellerini kesiniz’ (Maide,38)
ayetinde geçen genelleme çeyrek dinarın altında hırsızlık yapanların
kapsamayacağı bir hadisle sınırlandırılmıştır. Hakeza yankesicilik ve kefen
soyuculuğu aynı hırsızlık kapsamında olup olmadığını ayırmak için şöyle bir yol
izlenir; yankesicilik kişinin kapsam alanında malını almak büyük bir maharet
gerektiren bir iş olduğundan hırsızlık olarak nitelendirilir, ama kefen
soyuculuğu böyle değildir, çünkü mezarda karşı koyacak durum söz konusu
değildir. Amm için bir başka misal
ise ‘Savaşta küffarın hepsini öldürmek’ emri ilahisidir. Tabii bu ayette
emận dileyenler (Müstemin-güvence isteyenler) vurgulanan genellemenin dışındadır. Çünkü emận dileyenler için kesinlik kazanmış
belirlenmiş hüküm vardır.
Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı” (Bakara,
275) ayetiyle faizsiz olmak şartıyla alışveriş helallik kayıt altına
alınmıştır.
Yüce
Allah'ın beyan buyurduğu; “Allah her
şeyin yaratıcısıdır” (Ra’d,16) ayeti kerimesindeki genelleme (amm)
Rabbül Âlemin dışındaki yaratılanlar için bir genellemedir.
Bir kişi yemin billâh edip; ‘Ben baş yemem’ dese serçe başı yemekle
yeminini bozmuş olmaz, buradan ancak örf adet gereği koyun başı eti yenen
hayvanları kapsayan bir genelleme olduğunu anlarız.
Yine
bir kimse meyve yememeye yemin etse üzüm yemekle yeminin ihlal etmiş
sayılmaz, zira üzümün meyve olmanın yanı
sıra besleyici gıda özelliği de söz konusudur.
Genellemeler (amm) çeşitlidir,
mesela; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ey insanlar Rabbinizden korkun” (Nisa,1) ayetinin muhatabı inananları
kapsayan genelleme olduğundan bu genelleme ‘kendileriyle sınırlama amaçlanan ammlar’ olarak değerlendirilir.
Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ölü
eti haram kılındı” (Maide, 3) ayeti celilesi hayatta kalmakla
kalmamak arasında durumlarda hayatta kalacak kadar yemekle; ‘sınırlandırılmış
amm’ kategorisine dâhil olur, böylece bu fiil haramlık teşkil etmez.
Resulü Ekrem’in ‘Meçhul alışverişten sakınınız’ hadisi
havadaki kuş ya da denizdeki bir takım canlıları satmak bu kapsamda yer
alır. Hakeza; ‘Allah insanlara zulmetmez’ ayeti de ‘sınırlandırılmayacak ammlar’ olarak değerlendirilir.
Cariye:
Köle kadın demek, hatta gemi manası da içerir. Kölelik bir kişinin geçmişte ki
küfür hayatına karşılık bir bedel ödeme olarak düşünüldüğünden meşru bir
uygulama addedilir. Bu yüzden kölelik
bölünme kabul etmez. Bir kişi ya köle ya da değildir, asla kısmi köle, kısmi
hürlük diye bir tasnif söz konusu olamaz. Kaldı ki kölelik mal mülk edinmeye de
engeldir, ama ameli konular öyle değildir, namaz ve oruç gibi ibadetlerin
yerine getirilmesi lazım gelir. Hatta
bir köle efendisinin iznine bağlı olarak Hacca gidebilir. Keza kölelerin cihada
katılıp katılmaması da sahiplerinin iznine bağlıdır. Bir köle iki kadından fazlasını nikâh
edemez, bu kapsamda bir cariye hür bir
kadın üzerine nikâh edilemez. Yine bu kapsamda köle ve cariyelerin diyetleri
hür insanın diyetlerinden eksiktir. Hakeza cezalarda öyledir. Bu yüzden bir insan köle de olsa ve cariye de
olsa haksız yere kasten öldürene kısas uygulanır.
Bain:
Hem duygusal anlamda, hem de fiziki olarak yani nikâh bağından ayrılık
demektir. Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;
“Boşanmış kadınlar üç kuru (üç
iddet, üç temizlik, üç aybaşı)
beklerler” (Bakara, 228) ayetinde geçen ‘kuru’ ifadesini Hanefiler
ay olarak tanımlamışlar, Şafiiler ise temizlik olarak adlandırmışlardır. Mesela
Allah Resulünün; “Zamanlarının
yarısını evlerinde oturarak geçirsinler, namaz kılmasın, oruç tutmasınlar”
beyan buyurduğu hadis-i şerifte geçen 'yarı' ifadesi bayanların ayın on beş
gününde adet göreceklerine işarettir. Nitekim hayız en az 3 gün, en fazla 10
gün ile sınırlandırılmıştır.
Talak:
Boşama anlamına karşılık gelen bir kelimedir. Ancak bu ifade edilen kelime yoruma
açık kapı bırakmayacak kadar net olmalıdır. Öyle ki bir kimse eşine; “Sen
benden boşsun” dediğinde bu söylemden
‘ben seni boşamışımdır’ ya da ‘bu yüzden sen boşsun’ gibi kapalı anlam
çıkabiliyor. Dolayısıyla talakta şer'i hüküm gereği net ifadeler kullanılması
şartı aranır. Mesela bu hususta fıkhı
kaynaklarda geçen örneklere bir göz attığımızda;
—Bir
kimse hanımına ‘Sen boşsun’ demekle
üç boşamaya niyetlenmiş olsa da bir boşama gerçekleşir.
—
Bir kimse eşine ‘Sen bir kere boşsun,
999’u hariç’ dese bir boşama gerçekleşir. Zaten 1000 boşama tarzı bir şer’i
kural söz konusu olamaz.
Dolayısıyla ‘Sen her gün boşsun’ sözüyle ancak 3 gün içerisinde her bir boşamaya
karşılık gelen üç boşama gerçekleşir. Bu arada üç talak ile boşanan bir kadın
iddet süresince nafaka ve barınmadan mahrum edilemez.
Hani derler ya bir binayı yapmak zor,
ama yıkmak kolaydır. Ama aileyi yıkmak öyle kolay değildir, zira boşama fiili
hata ve şaka kabul etmez. Dolayısıyla bir insan şakayla karışık eşini
boşadığına dair ağzından bir kelam çıkarmamalıdır, aksi takdirde telafisi zor
bir sürece girmiş olur. Dahası hata
yoluyla meydana gelen boşama sahih boşama gibidir.
— Bir
kimse hanımına ‘Eğer bana kin besliyorsan boş ol’ derse hanımı da buna
karşılık; ‘Evet’ cevabı verirse boş olur. Çünkü bu sözle bir şekilde
kalbindeki düşmanlığı izhar etmiş olur.
—Bir
erkek hanımına ‘Filan kişiyle görüşürsen benden boş ol’ dese, o da görüşmüş olsa boş olur.
—Bir
adamın büyük karısı henüz çocuk yaşta hanımına süt emzirse iki eşi de haram
olur.
Mecaz: Gerçeğin tâ
kendisi olmasa da varisi diyebileceğimiz ifadelerdir. Herhangi bir kişiye ‘Aslanım
benim’ demekle o kişiye hayvan muamelesi yapılmış anlamına gelmez, bilakis
bu ifade de güçlülük iltifatı vardır.
Keza Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Kadınlara yaklaştığınızda..” (Nisa/43) ayeti celilede geçen
yaklaşma fiilinin Arapça karşılığı lems olduğundan elle dokunmak manası
içermez, ilişki manasınadır.
Müteşabih:
Açık olmayan hüküm manasınadır.
Mesela; “Allah’ın eli onların
elleri üstündedir” ayetinde geçen ‘el’ ilahi kudret anlamında olup, hâşâ Yaratıcıya “el” isnat etmek
manasına değildir. Zaten böyle düşünülmesine izin verilmez de. Çünkü O her şeyden
münezzeh, eşi ve benzeri olmayan tek
yaratıcıdır.
Salât: sözlük anlamı
dua olup şer'i anlamı ibadettir. Nitekim Allah'ın, ‘Salât edin, zekâtı verin’ hükmü, ‘Beni
nasıl namaz kılıyor gördüyseniz öyle kılın’ hadisi şerifin ışığında salâtın
namaz olduğu açıklık kazanır.
Mücmel: Açıklamaya ihtiyaç duyulan
sözcüklerdir. Nitekim salât, zekât ve riba sözcükleri bunun tipik misalidirler.
Belki de bu tip kavramların her biri âlimlerce açıklanmasaydı her biri müzelik
sözcük olarak geçiştirilecekti. İyi ki de bilge âlimlerimiz var, onlar
sayesinde her bir sözcüğün bir kitap dolu bilgi hazinesi içerdiğini fark etmiş
olduk.
Nass: Mutlak kelam
manasına, yani Kur’an ve hadis'in orijinal halidir. Bu yüzden müfesser nassdan daha açık bir kelamdır.
Nitekim Allah'a aşkla vecle teslim olmuş bir mü'min “Bütün
meleklerin hepsi secde ettiler” (Hicr, 30) ayet-i kerimesini
okuduğunda zihninde “acaba ayrı ayrı mı
secde ettiler” kuşkusu doğurmuyorsa bu demektir ki bu müfessir bir ayettir.
Muhkem: Müteşabihin tam zıddı manada bir kavramdır.
Mesela; Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘cünup olursanız temizlenin’ (Maide/6) ayeti ağza su alıp alamama
noktasında muhkem (kapalılık) içerdiğinden açıklamaya muhtaç bir husustur. Dolayısıyla ulema bu tip durumlarda müteşabih
verilerden hareketle ağza alınan suyla orucun bozulmayacağını hükmettiği gibi
gusül abdesti alırken de yine ağız içine su almakla bedenle aynı eşdeğer vacip
olduğu hükmünü çıkarmıştır.
Nasıl ki müfessir nass’dan daha net ve açık
bir kelamsa muhkem de müfessir’e göre daha açıklayıcı bir kelamdır. Nitekim
Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;“İçinde
sonsuza kadar kalacaklardır” (Yunus, 26) ayeti uzun süre kalınacak
ihtimalini bile düşündürmeyecek kadar sonsuzluk vurgusu bir muhkem bir ayettir. Kelimenin tam anlamıyla cennet inananlar için
ebediyen yaşayacağı bir mekân olduğu şüphe götürmeyecek kadar muhkemdir. Zaten
insanın özünde sonsuzluk duygusu kodlanmış bile. Bu yüzden Bediüzzaman;
küçüklüğümde şöyle hayal ettiğimde kendi kendime sordum:
—Sana
bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra âdemi ve
hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa baki fakat adi ve meşakkatli bir vücudu mu
istersin?”. Tabii bu soru karşısında ruhuma baktım, ikincisini arzulayıp
birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.
İşte bu sözlerden de anlaşıldığı üzere
insan cehennemde olsa sonsuzluğu vurgundur.
Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu;; “Cihat kıyamete kadar zaman zaman devam
edecek” hadis-i şerifi de öyledir.
Hakeza yine; “Allah her şeye Kadirdir” (Tegabün, 1) buyruğu ile “Allah sizi ve
yaptıklarınızı yaratandır” (Saffat, 96) beyanlar da Allah Teâlâ’nın
sıfatlarını ortaya koyan en net muhkem ayetlerdir.
Yine Yüce Allah'ın
beyan buyurduğu; “İçinizden adil
olanları şahit tutun” (Talak, 2) ayeti nass olmasına nass ama bir
bakıma müfessir bir ayettir. Bu nedenle Yüce Allah'ın beyan buyurduğu ‘İffetli ve namuslu kişilere zina
suçlamasında bulunup, sonra dört şahit getirmeyenlere seksen değnek vurun,
onların şahitlikleri ebediyen kabul etmeyin. İşte onlar yoldan çıkmış kimselerdir’ (Nur, 4) ayeti nass’a
göre öncelik arz ettiğinden, talak
ayetinde geçen hükmü sınırlamıştır. Öyle ki, zina isnat edenler ancak tövbe
ederek fasık olmaktan kurtulabiliyor.
Malum, şer'i meselelerde şahitlikte en az iki şahit geçerli olmakla
birlikte, gayri meşru durumlarda bu sayı dörttür.
Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ondan başka bir eşle nikahlanıncaya
kadar..” (Bakara, 230) ayeti de tıpkı “kocasından ayrılan kadının
velisinden izin almaksızın evlenebileceği” hükmü kadar gayet net ve açık bir
kelamdır.
Yine Yüce Allah'ın beyan buyurduğu; “Ulu'l-emr gayrimüslimlerin mallarına
saldırmamalıdır” hükmüyle bu mesele sadece Ulu’l-emri ilgilendiren bir
hüküm olduğundan Müslümanların mallarına saldırılabileceği anlamı çıkmaz, tam
aksine zimmîlerin haklarına riayet esastır.
Had:
Bir takım şer’i hükümleri ihlal edip haddi aşanlara yönelik dönüşü olmayan ağır
cezayı müeyyidedir. Had cezaları ancak şüpheyle düşer. Nitekim bir Müslüman’ı hatayla öldürene had cezası
uygulanmaz, sadece kefaretle yetinilir. Derken bu kefaret bir köleyi azat
etmek, buna gücü yetmiyorsa ardı ardına iki ay oruç tutmakla giderilir. Zira “Kim
mümin bir kişiyi hatayla öldürürse Müslüman bir köle azat etsin ve öldürülenin
velilerine diyet ödesin” (Nisa/92) ayeti bu babtandır. Hakeza; “Kim bir Mümini kasten öldürürse onun cezası
cehennemdir” (Nisa, 93) ayeti diyete tabi olmadığına
delalettir. Birkaç kişi bir şahsı hata sonucu
öldürse her biri için ayrı ayrı diyet gerekmez, bir diyet kâfidir. Belli ki,
kısas haksızlığı giderici sen nihai cezai müeyyide olduğu içindir Yüce Allah; ‘Kısasta hayat var’ (Bakara, 179) buyurmuştur. Şöyle ki; ister adam öldürme
olsun, ister fuhuş olsun, ister içki
içmek olsun, ister iftira etmek olsun, ister hırsızlık olsun ve isterse yemin
ihlali olsun tüm bu suçların kabarmaması açısından en caydırıcı ceza ancak had
cezasıyla mümkün olmaktadır. Aksi halde suçların biri bin edip toplum nizam bulamayacaktır.
Nesih:
Bir hükmü hükümsüz kılmak veya değiştirmek manasınadır. Dolayısıyla bir sonraki
delil nasih (nesh eden) adını
alırken, iptal edilen hüküm ise mensuh (nesh
edilen) adını alır. Belli ki, Allah Teâlâ
kullarını bir dönem için başka hükme diğer bir dönemlerde farklı hükme tabi
tutmaktadır, gerektiğinde kulunu sınar da. Elbette mülk O’nundur dilediğini
yapmak yaratıcıya has bir haktır. Bu yüzden tüm müminler hikmetinden sual
olunmaz der. Bakın, Hz. Âdem (a.s)
döneminde kız kardeşle evlenmek caizken,
sonraki dönemlerde yasaklanmıştır (nesih edilmiştir). Hz. Yakub
(a.s) döneminde iki kız kardeş nikâh edilebiliyordu. İşte bu ve buna benzer
hükümler İslam'ın doğuşuyla birlikte nesh edilmiştir. İlginçtir Hristiyanlar
neshi reddetmezken, Yahudiler tam tersi
tutum sergileyip inkâr etmektedirler.
Yahudiler inkâr ede dursunlar şu bir gerçek sadece akli ve itikadı mevzularda
nesh olunmaz. Mesela “Ateş
yakıcıdır” akli bir delildir, dolayısıyla aksi durum düşünülemez. Kaldı ki neshin kendine has belirli kuralları
var. Her şeyden önce neshin kitap ve sünnetle teyit edilip sabit olması
gerekir. Bu da yetmez nesh eden delilin nesh edilenden sonra olması icap eder.
Şurası muhakkak; kitap sünnetle, sünnet sünnetle, ya da sünnet kitapla, kitapta mütevatir ve
meşhur sünnetle nesh edilebiliyor. Ancak sünnetle nesh sadece kitabın hükmüne
uygulanabiliyor, metnini asla nesh
edemez.
Nesh konusunda fıkhı kaynaklarda geçen
örneklere baktığımızda:
—“Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet etmesi
size farz kılındı” (Bakara, 180) ayeti celilesi, “Allah
çocuklarınız hakkında size şöyle vasiyet eder” (Nisa, 11) ayetiyle
nesh edilmiştir.
— Rasulüllah (s.a.v) önceleri kabirleri
ziyareti yasaklamıştı, sonrasında ise; “sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, şimdi
ziyaret edebilirsiniz. Çünkü o ölümü hatırlatır” hadisiyle nesh etmiştir.
— Malum namazlar önceleri Mescid-i
Aksaya doğru kılınıyordu, bu hususta Mescid-i Kıbleteyn de namaz kılma
esnasında nüzul olan “Yüzünü Mescidi Harama çevir (Bakara, 140)
ayetiyle birlikte fiili sünnet nehy edilmek suretiyle değişmez kıblemiz Kâbe
olmuştur.
—
Yüce Allah'ın “Zina eden kadınlara dil
ile eziyet etme ve evlerine hapsedilmeleri” hakkında nüzul eylediği ayetin
hükmü nesh edilip sadece metni kalmıştır.
—
Hz. Ömer'den (r.anh) rivayetle Yüce Allah'ın; “Erkek ve kadın zinada bulunurlarsa ikisine de Allah Teâlâ tarafından
bir ceza olarak recmediniz” ayeti
celilenin hükmü esas alınıp metni nesh edilmiştir.
— İslam'ın ilk evrelerinde Ramazanda
uyuduktan sonra sahur vaktine kadar yemek içmek ve cinsel ilişkide bulunmak
yasaktı, sonrası malum sahur sonuna kadar mubah addedilip bir önceki hüküm nesh
edilmiştir. Hakeza yine ilk önceleri inananlar oruç tutmakla fidye vermek
arasında tercih yapmakta serbestiler, daha sonra oruç tutmak farz olunca bir
önceki uygulama nesh edilmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Yüce
Allah'ın beyan buyurduğu “Orucu geceye
kadar tamamlayınız” (Bakara,187) ayette geçen 'geceleyin'
ifadesinden gece oruç tutulacağı anlamı çıkmaz.
— Yüce Allah'ın beyan buyurduğu “Başlarınızı mesh ediniz” (Maide, 6)
ayetinde geçen 'mesh ediniz” hükmünün tüm başı içermeyeceği manasına gelen bir
neshdir.
— İslam'ın
ilk evrelerinde meninin gelmesiyle gusletmeme ruhsatı vardı, fakat ilerleyen
dönemlerde şehvetle gelen meni için gusül alınması farz kılındığından bir
önceki uygulama nesh edilmiştir.
—Hicri
8. yılında Şeddad’dan rivayet edilen;
‘Kan alan da veren de iftar açmıştır’ hadis-i şerifi, daha sonra İbn-i Abbas’ın rivayetle
Allah Resulünün Veda haccında hicri 10. yılında söylediği bildirilen oruçken
kan aldırmanın orucu bozmayacağı hükmüyle nesh edilmiştir.
Tabii neshle ilgili hususlar bu kadarla
sınırlı değil elbet. En son şunu diyebiliriz ki; Fahrettin Razi gibi nice büyük
bilge âlimlerin çalışmaları neticesinde nasih ve mensuh ayetlerin yekûn sayısı
20-21 arasında olduğu tespit edilmiştir.
Müddei:
İddia makamı (sahibi-davacı) müddei demek olurken, aksini iddia eden makamsa
müddeialeyh (dava edilen) adını alır.
Demagog:
Konuşma adabına aykırı davranarak tan, sadece karşısındakini susturmak maksatlı
lafebeliği yapan şahıs manasınadır. İşte böyle bir şahsın ortaya attığı içi boş
ifadeler ise demagoji (lafazanlık)
adını alır. Oysa Selef demagogun (laf ebesi) tam aksine her türlü laf ola
beri gele türü ifadelerden uzak, gerçeğin ortaya çıkması için konuşurdu. Kaldı ki sahabe döneminde istisna kabilinden
de olsa lüzumsuz sarf edilen sözlere meydan verilmezdi. Nitekim bir gün Resulü Kibriya Efendimiz
(s.a.v);
—Bu gün bana her ne soracak olursanız
cevabını açıkça alacaksınız.
Cemaatten biri:
— Ya Rasulüllah! Benim babam kimdir?
Resulü Ekrem (s.a.v):
— Senin baban Hüzafe dedi.
Tabii bu tür sorulara canı sıkılan Hz. Ömer
(r.anh):
—Fitnelerin şerrinden Allah’a
sığınırım, bu gibi sorulardan dolayı af dileyerek tepkisini ortaya
koymuştur. Derken bu olay üzerine ayet
nüzul olur da:
“Size açıklanacak olursa
fenalık verecek olan birtakım şeylerden sorup durmayınız” (Maide, 101).
Nikâh-ı
fasıt; Sıhhat derecesi düşük geçersiz nikâh demektir.
Nikâh-ı
batıl; Muvakkat zaman için yapılan ve kat’i hükümleri bulunmayan nikâhtır.
Nikâh akdi- Tarafların icab ve kabulüyle gerçekleşen akitleşme
işlemine denir.
İcabı
nikâh; Velinin 'kızımı seninle evlendirdim', kocanın da
'kızını nikâhladım' ifadesinde evlenme teklifinin yerini bulmasıdır.
Kabul-ü
nikâh; Evlilik teklifine evet ya da olumlu karşılık vermekle nikâhın
tamamlanması demektir.
Bikr; el
sürülmemiş bekâr kız demektir.
Seyyib;
kadın görmüş erkek demektir.
Seyyibe;
erkek görmüş kadın demektir.
Eyyim;
dul anlamındadır.
Mahrem;
nikâhı haram olan, yani nikâh düşmeyen evlilik yoluyla(sıhrî) akraba, kan bağı
akraba ve süt yoluyla akraba ve üç talakla boşanmış kadınlar vs. demektir.
Hürmet-i
musahare; meşru evlenmekle ya da gayri meşru münasebetle meydana gelen haramlık
demektir. Yani meşru evlenmenin dışında bile bir başkasına şehvetle dokunmakla
ön avret yerine bakmakla da haramlık hâsıl olur.
Hürmet-i
raza; sütlükten dolayı haramlık demektir.
Taaddüd-ü
zevcat; çok evlilik demek olup, ama sınırı dörttür.
Mihir;
nikâh akdi ile kazandığı bir nevi evlilik tazminatı demektir.
Akir;
hamile kalmayan kadın demektir.
Duhul; kocanın
eşiyle cinsel birleşmesi demektir.
Velhasıl;
Hanefi ekolü fıkhı kitaplardan özetle kendi üslubumca fıkhı kavramları
açıklamaya çalıştım, sürçü lisan olduysa affola.
Vesselam.