9 Şubat 2018 Cuma

VAKTAKİ BİR ZAMAN PAPA 16. BENEDİKTUS’UN BİZİ DÜŞÜNDÜREN ZİYARETİ


             PAPA 16. BENEDİKTUS’UN BİZİ DÜŞÜNDÜREN ZİYARETİ

                                                                                                           SELİM GÜRBÜZER


          Slavlar hakkında hem siyasi teşkilat hem de devlet kurma yönünden yeteneksiz ırk dersek yeridir. Esclave (slav) köle demektir zaten. Düşünebiliyormusunuz Slavlar adına uygun davranıp tarihin belli dönemlerinde Türk ve Cermen idaresi altında yaşayarak ancak varlıklarını koruyabilmişlerdir. Yinede devletsiz himaye altında yaşamalarına rağmen ileriki dönemlerde coğrafyanın getirdiği bir takım avantajları kullanaraktan iyi bir konuma gelebilmişlerdir. Bilhassa Rus Prenslerinin Bizans’tan hem Ortodoks Hıristiyanlığını, hem kültür yazıtlarını kapmaları hem de bu arada Altınordu Hanlığının parçalanmasıyla birlikte kuvvet kazanacaklardır.  Hele bir kuvvet kazanmaya görsünler hemen doğu ve güneye doğru yelken açaraktan eski Türk ülkelerini istila edecek fırsatını yakalarlar bile. Derken bizim açımızdan Moskof çizmesi altında yaşamanın getirdiği sancılarla baş başa kalma bir durum ortaya çıkar.  Hatta bu arada Slavlaşan bir kısım Türkler, Balkanlarda Bulgar devleti kurar kurmasına da bu da bir başka yeni sıkıntılara kapı aralayacaktır. 
          Hele ki Çarlık Rusyası gücüne güç kattıkça Çarlarda o ölçüde sıcak denizlere inme ülküsü şuuru ile hareket edeceklerdir. İcabında ülküleriyle de yetinmezler kendilerini Moskof Patriğinin eliyle taçlandırırlarda. Böylece giydikleri tacın İsa’nın tacı olduğunu,  dolayısıyla İsa’nın temsilcisi olduklarını ilan etmekte beis görmeyeceklerdir. Tabii hal vaziyet böyle olunca,  Moskof Patriğinin’de canına minnet Hıristiyanlığa öncülük etmenin Çarların hakkı olduğu savını devamlı işleyecekdir.  
            Ne diyelim işte görüyorsunuz Patrik, cihan hâkimiyeti yolunda Çar'ları Hıristiyan âleme böyle takdim ederken bizde maalesef Lozan koridorlarında boza pişirip misakı milli sınırları içerisinde kalmayı zafer olarak addetmişiz. Yetmedi hilafetin ilgası kararını alaraktan İstanbul’un artık İslam âlemine yönelik birleştirici dini merkez özelliğini kendi elimizle boğmuş oluruz. Yetmedi Ortodoks patrikhanesinin statü kazanmasına ses çıkarmayıp gönüllerini hoş tutmuşuz da Bu durumda bağımsızlığına kavuşan tüm Ortodoks milletler Fener Rum Patrikhanesinden ayrılıp milli Patrikhanelerini kurar hale gelmişlerdir. Şimdi gel de tüm bu olup bitenler karşısında eseflenme.  Düşünsenize bir zamanlar Katolik baskılar karşısında soluğu Osmanlı şemsiyesi altında alıp dini ayinlerini özgürce yapar hale gelen Ortodokslar, bir bakıyorsun Osmanlı hasta yatağına düştüğünde ahde vefasızlık bir tutum içerisine girebiliyorlar Kaldı ki onlar Alman Protestanlarını bağrımıza basıp kucaklayışımızı da unutmuş gözüküyorlar.  
            Aslında Hıristiyan Papalık başlangıçta maddeperest Roma’ya karşı dini hassasiyetle kurulmuş müesseseydi. Ne zamann ki kilise otoritesine güvenerekten dünyevi olan her şeye müdahale eder hale gelir işte o zaman toplumun tüm kesimlerin tepkisini çekeceklerdir. Zira kilisenin bu tutumu Avrupa’nın sefalet bataklığı içerisine düşmesine yol açan bir durumdu. Öyle ki Avrupa o yıllarda kilisenin bu tutumu yüzünden karanlık ortaçağını yaşayacaktır. Bilim hak getire,  bilimden söz eden derhal giyotine kurban giderdi.  Tabii Giyotine kurban verilenler çoğaldıkça o ölçüde de yeni arayışlarda beraberinde gelecektir. Neyse ki batı daha öncesinde bize karşı düzenlediği Haçlı seferlerle cephede İslam medeniyetiyle yüzleşme imkânı bulmuşlardı. Böylece bizden aldığı aşılar ortaçağ karanlığından çıkmalarına yetecektir. Derken kilise ile olan çatışmadan akıl galip çıkıp Rönesans doğacaktır. Ancak Avrupa bu kez pozitif aklın esiri olacaktır.  Yani ruh köklerinden yoksunluk batı insanını ruhi bunalıma sürükleyecektir.  İşte bu noktada ruhi bunalıma düşmüş batı toplumu şimdilerde kurtuluşu yeniden Papalık müessesinde görecektir.  Öyle ki Papalığa sadece dini lider sıfatı gözüyle değil aynı zamanda devlet başkanı bir merci gözüyle bakılır artık. Nitekim bu durumu İstanbul Fener Rum Patriğinin Papayı davet ettiği yıllarda tüm çıplaklığıyla gördük bile. Zaten o günleri yaşayanlar çok iyi bildiği gibi görünürde nazik davetmiş gibi gözüken hadise Türk kamuoyu nezdinde kuşku uyandıran hadise olarak karşılık bulacaktır. Bu durumda elbette ki Türk Dışişlerimiz kamuoyunun bu endişelerini dikkate alamazlıktan gelemezdi. Öyle ya bizim devlet anlayışımız gereği devlet başkanı sıfatı taşıyan bir kişi ancak devlet düzeyinde çağrılmasını gerektirirdi. Dolayısıyla böyle bir durumda sessiz kalmak Fener patriğinin ekümenik iddialarını onaylamak anlamına gelirdi ki,  Allah’tan Hariciyemiz kamuoyunun hassasiyetine ters bir tutum içerisine girmedi. Hiç kuşkusuz böyle durumlarda kılı kırk yarıp kırk düşünmek zorundaydık.  Olayı bütünüyle baktığımızda ise bu meselede kim bilir belki de Patrikhane konumuna güç katmak amacıyla Papayı davet etmiş olabileceği gibi bir taşta iki kuş vurmanın hesabıyla Ortodoks ve Katolik âleminin birlikteliğine yönelik bir amaçta gütmüş olabilir. İşte bu yüzden her ihtimali düşünerek hareket etmeye mecburuz da. Hele ki günümüzde kim dost kim düşman belli değil artık. Tarihten bugüne baktığımızda sureti haktan görünüp de bizi arkadan hançerleyenlerin haddi hesabı yoktur dersek haddimizi aşmış sayılmayız. Şimdi gel de tüm bu yaşananlardan sonra Papanın gelişinden kuşkulanma. Kaldı ki bizi asıl düşündüren bir başka husus ise Papa 16. Benediktus’un Türkiye ziyaretinin evvelinde Batı ve İslam dünyası arasında mevcut husumetin zirveye ulaştığı noktada gerçekleşmiş olmasıydı. Zaten Time dergisinin bu meseleyi kapak konusu yapması endişe etmekte haklılığımızı ortaya koyuyordu da.  Nitekim Papanın daha önce İslam Dinine yönelik sarf ettiği sözlerin hesaba kattığımızda,  o malum derginin Papa 16. Benedictus’un ilk kez Müslüman ülkeye gittiği algısını ballandıra ballandıra habire zihinlere işlemesi ve dünya gündemine taşıması bize pek de hayra alamet bir ziyaret gözükmemesi normal bir durumdur.  Kaldı ki Avrupa’da bile Papa’nın daha öncesinden İslam karşıtı dile getirdiği sözler tasvip görmezken biz nasıl olurda ansızın böyle bir ziyaret kararı karşısında endişe duymayalım ki.  Derken bu endişeler eşliğinde yediden yetmişe hemen herkes artık bu ziyaretin İslam âleminde nasıl karşılanacağı merak konusu olur da. Malum bu endişelerin bir öncesi var birde sonrası var. Öncesinde Salman Rüşdü’nin Şeytan ayetleri kitabı skandalı var, sonrasında ise Danimarka krizi patlak vermişti ki doğrudan Peygamberimizi hedef alan bir çirkin hadiseydi.   İşte Danimarka krizinin gerginliği daha henüz soğumamışken birde bunun üstüne kendisinin papalığa gelmesi endişelerimizi daha da artıracaktır.  Hele ki Peygamberimize yönelik hakaret içeren cümleleri de düşündüğümüzde öyle yenilir yutulur cinsten unutulacak sıradan hadiseler değildi elbet. Hiç kuşkusuz böyle portre çizmiş bir insanın Papalık rütbesiyle topraklarımıza adım atıyor olacak olması Müslümanlarca hoş karşılanmasını beklemek hayal olurdu.  
           Artık olan olmuştu bikere, bu noktadan sonra iç ve dış kamuoyu Papanın Türkiye’ye ziyaretine çevirmişti ki;  o yıllarda bir de baktık ki tüm beklentilerin aksine sanki eski papa gitmiş, yerini başka bir papa almıştı. Yani bu kez bambaşka bir portreyle karşılaştık.  Değim yerindeyse her bakımdan kemale ermiş, sempatik tavırlara bürünmüş yeni bir Vatikan lideri vardı karşımızda.  Tabii,  bu gördüklerimiz bir oyun mu yoksa geçmişte sarf ettiği sözlerinden pişmanlık duyup özür dileme görüntüsü mü veriyor pek bilinmez ama iç ve dış kamuoyunu şaşırtan vaka olduğu muhakkak.   
        Öyle ya,  bayram değil seyran değil,  Vatikan ne oldu da 180 derecelik ani bir dönüşle, ülkemize yaptığı ziyaretle Müslümanlarla Hıristiyanların sıcak temas içerisine girercesine göz kırpabiliyor, doğrusu şaşmamak elde değildi. Hiç kuşkusuz Sultanahmet camisinde Papanın saygı duruşu bir tutum sergilemesi de bizi şaşırtacak cinsten bir hadisedir. Görünen manzaranın arka planını bilmesek de sonuçta daha öncesinden kamuoyunda birikmiş olumsuz havanın dağılmasına yeten örnek bir tutum diyebiliriz. Ama yine de ihtiyatı elden bırakmamak gerekti.  Zira o yıllarda zihinler hala pek berrak sayılmazdı.  Nasıl berrak olsun ki, bikere Papanın yanında en yakın danışmanlarından biri vardı ki,  o isim Ortadoğu ilişkileriyle alakadar Henry Kissinger'den başkası değildi elbet. Ki,  bu adam bir zamanlar Nazi soykırımından kaçmış Musevi bir ailenin çocuğudur. Tabii Papanın bir diğer başka danışmanı daha vardı ki, o da medeniyetler çatışması teziyle isim yapmış şu meşhur Bernard Levis'ti elbet.  İşte tüm bu örnekler hala ortada orta da dururken Papa hakkında nasıl ihtiyatlı olabilirdik ki.  Malum, nice Papalar, nice Hıristiyan misyonerler bizim olan diyarlardan gelip geçmişler ve bu geçişlerin çoğu da beli bir planın yürürlüğe konuluşu geçişlerdi. Bize ait olan topraklarda önce ellerinde İncil sonra tüfeklerle geldikleri bir sır değil artık. Ardından bıraktıkları içi boş kilise taş bir kule ve bronzla yaptıkları karalama kampanyalarda işin cabasıydı elbet. Öyle anlaşılıyor ki yaptıkları tahribatların izleri öyle kolay kolay silinecek gibi gözükmüyor.  Hele bir de buna içimizde yıllar boyu batının Truva atı olarak sızmış FETÖ ihanet çetesinin Papa ile kol kola girip dinler arası diyalog çağrısıyla altımızı oyan planın 15 Temmuz darbe girişimiyle ayyuka çıkması o çağrıların ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.
            Evet,  her ne kadar Papa o yıllarda Ortodoks ve Katolik dünyası arasında konsensüs sağlanmasına hizmet olsun diye topraklarımıza ayak basmış olsa da,  halk değimiyle ağzıyla kuş tutsa bile sırf geçmişte İslam âlemine yönelik sarf ettiği o çirkin sözlerden dolayı yaptığı bu ziyaret Müslümanlara pek inandırıcı gelmeyecektir. Bize sadece tarihler 2013’ü gösterdiğinde Papa’nın görevinden istifa etmesi inandırıcı gelecektir. Çünkü kendi içinde patlak veren bir hadisedir bu.  Umarız bundan sonraki adımlarda bu kez oyun kuran biz oluruz. Nitekim bugünlerde Fırat Kalkan ve Zeytin Dalı harekâtımızla ezanlarımız, salalarımız Suriye’de, Şam’da,  Bağdat’ta,   yankılanıp batı dünyasını tedirgin etmiş durumda.  Varsın birazda onlar bizden endeşelene dursunlar. Kaygı duysunlar ki,  bizimle oyun oynanamayacağını bilsinler. 
          Velhasıl;  onların bir hesabı varsa,  Yüce Allah’ında Müslümanların lehine değişmez hesabı vardır. 

         
Vesselam. 
http://www.bayburtpostasi.com.tr/vaktaki-bir-zaman-papa-16-benediktus-un-bizi-dusunduren-ziyareti-makale,7531.html 

3 Şubat 2018 Cumartesi

ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI



           ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI
                                                                   
                                                                                                          SELİM GÜRBÜZER

           
             Îlây-ı Kelîmetullah’ın anlamı  ‘Allah adını yüceltmek’ demektir. Hele bir insan iç ve dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını)  zikriyle cilalamaya dursun bir anda eşrefi mahlûkat olarak yücelir de. Hele birde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak kala dursun, Allah korusun esfeli safilin mertebesine düşmesi an meselesidir.   Öyle ya, kalp Allah’ı zikretmezse iç ve dış âlem Allah’ın nurundan yoksun kalacaktır. Hele ki yaşadığımız şu fani dünyada maneviyattan uzaklaşıp maddeleştikçe Allah’ın zikrinden gafil kalınabiliyor. Ama her şeye rağmen yinede ümitsizliğe kapılmamak lazım gelir,  olur ya Allah adını hayatta birkez olsun canı gönülden andığımızda işte o anımız kurtuluşumuz olurda.  Şayet hayatta bir kez değil de bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kaldığımızda, biliniz ki Allah’ın huzuruna sıratı müstakim üzere varacağız demektir. Böylece  “Velinin kerameti müminin istikametidir” sözü ruz-i mahşerde tecelli etmiş olur.  Hem nasıl tecelli etmesin ki,  melun şeytan kesin kes gayret edip istikamet üzere yaşayan müminin ferasetinden kaçmakta, gaflet içerisinde olandansa kaçmamakta. O halde neydik edip Allah yolunda gayret edip şeytanı ferasetimizle kaçırmak gerekir.
             Madem beşer planında Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna uygun gayret edildiğinde melun şeytanı iç ve dış dünyamızdan söküp atılabiliyor,  o halde devlet bazında da iç ve dış mihraklı şeytani ihanet odaklarını aynı azim ve kararlılıkla gayret ederekten söküp atabiliriz pekâlâ. Yeter ki davamız ulviyet kazansın gerisi gelir elbet. Malum İslam öncesi ve İslam sonrası mefkûrelerimiz söz konusuydu. Birincisinde, yani İslâm öncesi Türklükte ‘Cihan hâkimiyeti mefkûresi’ uğruna savaşmak varken,  ikincisinde yani İslam sonrası Türklükte ‘Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûresi’ uğruna savaşmak vardı. Anlaşılan o ki; İslam öncesi cihan hâkimiyeti mefkûremizle aslında bir kuru cihangir dava gütmüş oluyorduk. Oysa asıl arzu edilen davaya İslam sonrası Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûremizle kavuşmuş olduk.  Çünkü iç ve dış şeytani odakların planlarını böylesi cihat karakteri kazanan mefkûremizle ancak alt edebildik. Zaten Allah adını tüm cihanda yaymak davası gütmeseydik ne mümkün ki cihana bir güneş gibi doğup İslam’ın adalet kılıcı bir payeyle şereflenebilelim.
              Hiç kuşkusuz böylesi bir şeref tablosunda yer almamızda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün ruhuna üflediği nefes çok mühimdir. Öyle ki bu nefes Orta Asya’dan bizi alıp Anadolu’ya,  Anadolu’dan bizi alıp Balkanlara, Balkanlar’dan da bizi alıp Îlây-ı Kelîmetullah uğruna Nizam-ı âlem’e doğru kanatlandırmıştır. Böylece gazadan gazaya, seferden sefere, cepheden cepheye koştukça yeryüzünde ‘Allah adını yüceltmek’ kadar ulvi bir dava olmadığının idrakine varmış olduk. Besbelliydi ki bu koşu sıradan bir koşu değildi, bilakis Allah Resulünün beyan buyurduğu “Yeryüzünde Allah diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır”  hadis-i şerifin sırrınca gayret sarf edilen bir koşuydu bu. Ve bu koşuda durmak yok çileyi göğüslemek vardı. Malum, çile çekmeden asla zafer gerçekleşmiyor. Ceddimiz dün nasıl ki büyük çilelere göğsünü gerip Haçlı ittifakı karşısında tek yürek olup büyük zaferler elde etmişse bugünde aynı duygular eşliğinde Mehmetçiğimiz cümle şer ittifaklara karşı Fırat Kalkan ve Zeytin Dalı harekâtıyla göğsünü siper edip yeni bir tarihi destan yazmakta.  Tarih yazmaya mecburuz da. Zira düşman dün olduğu gibi bugünde hiç boş durmuyor. İnsan haklarıymış, özgürlükmüş, adaletmiş bunların hepsi birer işin kılıfı. Şüphesiz şimdiye kadar yakıp yıkıp döktüklerini ört bas için kullandıkları palavra sözlerdir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmakta ve zulmetmekte sınır tanımıyorlar hala. Her defasında başka isimler ve kılıflar altında üzerimize gelmekler. Nasıl mı? İşte Çeçenistan, işte Bosna, işte Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte Suriye’de yaptıkları zulüm çeşitlerinden sadece birkaçı,  daha nice sayısını bilmediğimiz yüz karası zulüm örneklerinin gırlasını yaşattılar bize hep. Düşünsenize yeryüzünde tüm milletler güya kendi kaderlerini kendileri belirlesin maksadıyla Birleşmiş Milletler diye bir örgüt kuruluyor,  ama gel gör ki ortada sadece adı var şanı yok bir örgüttür. Yani birkaç beyandan öte herhangi bir hamle yaptıkları yok.  Hadi her defasında balkondan seyretmelerine alıştık diyelim,  peki ya dünyada nerede it-kopuk-ihanet ve terör örgüt sürüsü odaklar varsa hemen hepsi koro halde soluğu Avrupa’da alıp yuvalandıklarında sessiz kalınmasına ne demeli. Besbelli ki ortada bir plan var ve o şer plan gereği Avrupa topraklarında damızlık olarak besiye alınmaları söz konusudur.
              Her neyse Avrupa kendine yakışanı yapa dursun biz bu arada tarihten bugüne ne yapmışız ona bir bakalım. Bilindiği üzere Söğüt’te alev alan Îlây-ı Kelîmetullah davamız Türk’ün Alp’ini alperen hüviyetine kavuşturmakla kalmamış Viyana kapılarına kadar dayandırmışta. Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir davadır ki, Osmanlı’da her kim olursa olsun Kelime-i şehâdet getiren derhal tüm hukuki ve siyasi haklarına kavuşur da.  Daha da yetmedi devletin en üst kademelerinde yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim etnik kökeni farklı pek çok vezir-i azamın devlet kademelerinde yer alması bunun göstergesi zaten.  Düşünsenize Hıristiyanlar kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişken biz tam aksine hiçbir ırk ayrımı yapmaksızın mevki ve makam verebiliyoruz. Hele tarihler 1848’i gösterdiğinde Ruslar Macar ihtilalinden istifade Hıristiyan Macarları kılıçtan geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına basan tek devlet yine Osmanlı olmuştur.  İşte İslam’ın merhamet ve adalet kılıcı budur.  Düşünsenize tam sekiz asır önce Müslümanlar İspanya’ya kadar uzanan halkada adaletle hükmederken düşüşe geçtiğimizde ahde vefa hak getire,  gelinen noktada İspanya’da tek bir Müslüman’a hayatta bırakmayacak şekilde İslam medeniyetini linç etmişlerdir. İşte aramazdaki fark budur.  
         Peki ya biz geldiğimiz noktada ne yaptık? Malum, yükselişimizin en tepe noktasında rehavete kapılıp heyecanımızı yitirince en son geldiğimiz nokta Sakarya’dır. İşte bu nedenle Necip Fazıl “Sakarya ayağa kalk”  demekten kendini alamayacaktır. Aslında üstadın dillendirdiği bu şiir olmanın bir şiir olmanın ötesinde ahvalimizi özetleyen diriliş feryadımızdır. Hani dünden bugüne nasıl ki oluklar çift akıp birinden nur diğerinden kir aktıysa bugünde, yarında yatağında öyle akacaktır elbet. Madem öyle, bir an evvel aslımıza ve özümüze dönüp  “Ayağa kalk Sakarya”  diyerekten haykırma zamanıdır. Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; anaların gözyaşları sel olmasın, yine Sakarya ruhu ayağa kalmalı ki yürekleri dağlanan babaların, bacıların ve kardeşlerin feryatları gök kubbeyi çınlatmasın. Bundan daha da ötesi Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; mazlumların ve yetimlerin ahı figanı yüce makamları incitmesin.
             Şu da bir gerçek; zulüm ne kadar azarsa azsın asla payidar olamaz,  er geç mazlumun ahını dindirecek bir ‘Hızır’ ortaya çıkabiliyor. Yine adımız gibi biz biliyoruz ki; zalimin zulmü varsa mazlumunda Allah’ı var. Ancak bu demek değildir ki sebeplere yapışmayalım, Yüce Allah (c.c)  illa ki bulutu yağmura vesile kıldığı gibi mazlum içinde pek çok merhamet abidesi vesileler halk edip un ahını dindirmekte. Bakınız Yüce Allah ‘Mazluma umut zalime korku salmak için’ Osmanlıyı üç kıtada cihangir devlet kıldı.  Niye derseniz,  sebebi gayet net açık ortada;  Osmanlı Rıza-i Bari üzere hareket ettiği içindir yeryüzüne hakim kıldı.. Hiç kuşku yoktur ki temel gaye Rıza-i Bari olunca gayrimüslim azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani muameleyi Osmanlının şemsiyesi altında görmüşlerdir. Zaten Osmanlı’nın mayası sevgiyle yoğrulmuş, nasıl zulmedebilirdi ki. İşte Söğüt’te Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin birlikte toprağa ektiği ulu çınar tohumu ilahi adaletin tecellisi için yeşerip hep var oldu.  Öyle ki bu ulu çınarın gölgesi altında Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar,  Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi nice padişahlarımız gölgelenip üç kıtaya Allah’ın adaletini hâkim kılmak için uzandılar. İyi ki de tutundukları bu ulu çınarın dallarından serpilen bin bir türlü lezzette ki meyvelerle insanlığa soluk oldular.  Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz meyveler olgunlaştıkça “Ordu-Medrese-Tekke” üçlü teşkilatlanmamız bize medeniyet kazandırdı.  Fakat sonrasında bu soylu ağaca her ne haller oluyorsa bir baktık yapraklar yavaş yavaş solmaya yüz tutup artık uluçınar dallarından meyve vermez oldu. Öyle ki ne artık medreselerimizden, ne dergâhlarımızdan,  ne de ordumuzdan söz eder olduk. Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı çünkü. Zaten alafrangalaştıkça da Sakarya’da kala kaldık. Neyse ki eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize rağmen şimdilerde, yeniden Sakarya’dan başlayacak bir diriliş ruhu hamlesi içerisine girmiş bulunuyoruz.  İşte Aliya İzzet Begoviç’in; “Türkiye bir ayağa kalkarsa, dünya ayağa kalkar” sözlerindeki o müthiş tespit, batı âlemini içten içe kuşkulandırmaya yetiyor.  Oysa korkunun ecele faydası yok,   vahşi batı şunu iyi bilsin ki; Allah ismi yeryüzünde anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Zira Esma-i İlahiye tüm varlıkları kuşattığı gibi tüm insanlık İsmi Azam’ın tecellisi yüzü suyu hürmetine hayatını idame edebiliyor. Madem öyle, ‘Allah’ adını sıkça kalbimizde anıp Esmâ’ül Hüsna’nın mânâ ve ruhuna mazhar olmak gerekir. Buna mecburuz da.  Çünkü Resûlullah (s.a.v.)  “Bedende bir et parçası vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten bozulur. Dikkat edin o da kalptir”  diye beyan buyurmuştur.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s.)’de buyurulan hadis-i şerifin ışığında; “Kalp’te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş küsur başı vardır. Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye çeker. Kalpte zikir yoksa nefsin başları hücum eder” demek suretiyle kalbin ancak ‘İlây-i Kelimetullah’ zikriyle dirileceğini belirtmiştir.  Hakeza Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s.)’de bu manada hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi olduğunu vurgulayaraktan,  kalbin ruhani yüreğe bağlı bir hakikati camia olduğunu ve et parçasının aynası olduğunu beyan etmişlerdir.  Öyle anlaşılıyor ki;  ruhun ayinesi kalp, kalbin ayinesi yürek, kalbin vasıtası ise akl-ı selimdir.  Hiç kuşku yoktur ki asıl marifet kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizli. Şayet kalbi “Lafza-i Celâl” zikriyle donatırsak işte asıl o zaman ‘İlây-i Kelimetullah davası’  iç ve dış dünyamızda etkisini gösterip âlem nizam bulacaktır. Aksi halde gaflet deryası içerisinde karanlığa mahkûm kalıp ışığa hasret kalırız. O halde Evliyaullah’ın öğütlerine kulak vermekte fayda var, bakın ne diyorlar:  kalbin iki yüzü olduğunu ve birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de ruha baktığını beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı “kalp”  ruhun arşı da “Âlem-i emr”’ olduğunu belirtmişlerdir.
                Evet, Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; “Gerçek müminler Allah anıldığı zaman kalpleri titrer” (Enfal- 2) beyan buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’ım korkmayan kalpten sana sığınırım” niyazında bulunup kalbin önemini ortaya koymuştur. Demek oluyor ki; kalpler ancak Îlây-ı Kelîmetullah ışığıyla, yani Allah adını yüceltmekle aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah öyle ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası bu davaya sıdk ile teslim olanları satın alamaz. Nitekim  “Onlar ticaretle meşgul olsa dahi Allah’ın zikrinden alıkoyamaz” ilahi kelam bunun teyididir.  Öyle ki sıdk ile Allahın ipine sarılmış o gönül erleri Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; “Onların ticaretleri, alışverişleri, Allah’ı hatırlamalarına mani olmaz” (Sûre-i Nur 37) ayetinde ki o ince mana doğrultusunda hareket edecektir. Misal mi? İşte bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina pazarındayken bir genç dikkatini çeker o an.  O genç nasıl dikkat çekmesin ki, o esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu ki,  Şah-ı Nakşibendî (k.s.) o gencin kalbine nazar ettiğinde kalbi “Allah, Allah...” diye atıyordu, yani bir an olsun Allah’ın zikrinden gafil kalmıyordu. Tabii bu durumda Şah-ı Nakşibendî (k.s.)  “Maşallah el kârda gönül yâr’da”  demekten kendini alamaz da.  Şah-ı Nakşibend (k.s.) yine bir başka günde Kâbe’nin eşiğinde aksakallı ağlamakta olan bir yaşlı ihtiyar dikkatini çeker. Öyle ya, Kâbe’nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki Allah için ağlanır. Ama ne var ki Şah-ı Nakşibend (k.s.) ağlamakta olan ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde, birde ne görsün Allah’tan gayri (dünyalık) şeyler istiyor. İşte bu misalden de anlaşıldığı üzere her şey göründüğü gibi olmayabiliyor.  Murad edilen o dur ki,  zahirimizin  (dışımızın) halkla, batınımızın (içimizin) Hakk’la olmasıdır.  Ki, arifler her müminde olması arzu edilen bu hale “Halvet der encümen” demişlerdir.  Dahası bu kutlu yolda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.
             Malumunuz kalple tasdik dil ile ikrar eylemek ilmi tevhid’dir. İlmi tevhid üzere yaşamak ise ameli tevhid olarak anlam kazanır.  Zaten bir insanda tevhid bilinci oluşmaya görsün Îlây-ı Kelîmetullah davası son nefesimizde ‘Kelime-i Şehadet’ ikrarıyla taçlandırılır da.  Böylece Kelime-i Şahadet getirerek çenesini kapayan mümine cennetin kapıları üç dişli anahtarla açılır. Hiç kuşkusuz cennet kapılarını açan bu üç dişli anahtar (Üç Tuğlar); ihlâs, teslimiyet ve muhabbet tuğlarından başkası değildir. Ne diyelim işte görüyorsunuz Tevhid sancağı böyle bir meşale, hem bizi bu dünyada üç kıtaya kanatlandırıyor hem de öteki dünyada cennete uçuruyor. Nasıl ötelere uçurmasın ki,  her şeyden önce İhlâs, Allah’a kullukta samimiyetin ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmak demektir. Muhabbet’te tevhid meşalesine can-ı gönülden bağlanmak demek. Bakın Resulü Ekrem (s.a.v.) bu hususta ne buyuruyor: “Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe İllallah’tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir kefesine, Kelime-i Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.” Gerçektende kelime-i tevhidin önemi şuradan belli ki Evliyaullah’ın bir kısmı saliklerine bu zikri başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra vermekteler. Yani başta Lafza-i celal ve letaif zikri verilip akabinde vücut zikirle tam kıvama geldikten sonra ancak  “Nefy-i İsbat” zikri talimatı veriliyor. Bir başka ifadeyle kalp Lafza-i Celal zikirle alevlenerekten tüm vücuda letaif zikriyle yayılmanın akabinde âlem-i emirle bağlantılı letaifler asıllarına döndükten sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat) dersi verilebiliyor. Yani kıvama gelen salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid zikri uygulanır.
               Evet,  Hak yolunda bir salik, önce Lafza-i Celâl (Allah Lafzı)  zikrini kalpte talim eyler, akabinde vücudun altı noktasında letaiflere (kalp, ruh,  sır, hafi,  ahfa, nefs-i natıka) geçiş yaparak zikr eyler.  Böylece zikir letaiflerde etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır. Derken o vücut adeta kimya ve altın olup artık zikirleşir de. İşte tüm bu aşamalardan sonra en nihayet zikirlerin en efdalı tevhid zikri, yani nefy-i isbat dersi verilir. Böylece salikin seyr-i süluk idmanı tamamlanmış olur.  Besbelli ki seyr-i süluk idmanı bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kalmakla tamamlanabiliyor. Yeter ki bu süreçte niyet hayır, akıbet hayrolur elbet. Madem öyle, samimiyetle Lafza-i Celal zikrine devam etmeli ki kalp kirlenmişlikten arınabilsin.  Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v): “Kul günah işlediği zaman, bu onun kalbinde siyah bir nokta olur” beyan buyurmakla kirlenmeye karşı en etken ilacın kalbi zikirle paklandırmak olduğunu vurgulamakta.  İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek)  tamda kalbi pak kılmak için vardır. Ancak bunu yaparken sözde değil özde yapmalı ki kalp huzura erebilsin.  Kalp huzura erdiğinde biliniz ki Lafza-i Celal zikri âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edip Nefy-i isbat  (kelime-i tevhid) zikri bir hayal değil hakikatın kendisi olacaktır. Böylece zikirden murad edilen maksat hâsıl olup Kur ‘an-ı Kerim’de belirtilen Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna uygun: “(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur 24 -27)  ayet-i celilenin müjdesine erişilir.  İşte Allah Resulü (s.a.v.)’de bu ayeti celile’den hareketle bu yüce makama erişmiş insanı şöyle müjdeler; “Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah’ı çokça ananlardır.”  Ne diyelim ne mutlu o insana ki,  ömrü boyunca sürdürdüğü seyr-i süluk idmanı sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kalarak huzura ermekte.  Sadece Nefy-i isbat zikriyle huzura eren insan mı,  hiç kuşkusuz minarelerde okunan Ezan-ı Muhammedi’yelerle tüm kâinat her saniye tevhid zikrinden nasibini almakta. Bakın Şair ne de güzel dile getiriyor :  “Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” diye.  Gerçekten de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’yeler sayesinde ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ meşalesi ebediyen sönmez de. Nitekim Yüce Allah (c.c.) Habib’i için İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim”  beyan buyurmakla bu gerçeği işaret etmiştir.  Nasıl mı? İşte bilimsel çalışmalar ortada,  garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikmekte. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmakta. Böylece yeryüzünün tamamı bir saniye olsun Ezân-ı Muhammedîyeden yoksun kalmaz.
           Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah mana ve ruhundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmakta. Böylesi bir ulvi davayı mutlaka kalbimize işlemeliyiz. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle beyan buyurmakta: “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar.”  Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde ise; “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir”  beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat çekmiştir.
       Velhasıl;  kalbimizi  ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ nuruyla aydınlatmadıkça felah bulamayız.   
        Vesselam. 

7 Ocak 2018 Pazar

MİKRO NİZAM-I ÂLEM


                      MİKRO NİZAM-I ÂLEM
                                       
        SELİM GÜRBÜZER
      
        İnsanoğlu amansız düşman addettiği kansere çare buluyum derken bu arada hücrenin nice bilinmeyen sis perdelerini aralar hale geldi. Öyle ki bu amansız hastalık insanlığın başına musallat oldukça çalışmalar daha da hız kazanmış oldu.  İyi ki de hız kazanmış,  öncesinde hücre âlemi bir birinden kopuk anlamsız yığınlar ya da kümeler olarak algılanıyordu. Üstelik bu algı yanılgısı daha çok ateistlerin işine yarıyordu. Ne zamanki bu sis perdeleri aralanmaya başladı, işte o zaman bu malum çevrelerin heveslerinin kursaklarında kalmasına yetmiştir.  Çünkü yığın sandıkları hücre müthiş bir matematik program çerçevesinde işleyen bir Mikro Nizam-ı âlemdir. Nasıl mı? İşte genel itibariyle hücre âlemine baktığımızda merkezinde bir çekirdek,  etrafında ise yaklaşık 50 kloroplast, 500 kadar mitokondri, 5000 ribozom ve bir o kadarda enzim moleküllerinden oluşan bir mikro âlem olduğunu görürüz.
       Hücreler ekseriyetle renksiz görünüm arz eder. Ancak lipoid ihtiva edenler sarımtıraktırlar. Hücre morfolojik yapı itibariyle dış kısmında zar,  iç kısmında ise sitoplâzma ve çekirdek vardır. Malumunuz,  hücre zarı ile çekirdek zarı arasındaki sıvı sitoplâzma olarak addedilirken, hücre çekirdeğini oluşturan sıvı ise karyoplazma olarak addedilir. Bu arada nasıl ki dünyamızın küre şeklinde kapladığı bir alanı varsa aynen öyle hücrenin de kendine has kıta sahanlığı söz konusudur. Tabiî ki her şey kıta sahanlığıyla sınırlı değil, bu sahanlığın içerisinde konuşlanmış pek çok mikro yapılarda kendi içerisinde birer âlemdir. Madem öyle,  mikro âlemlerden hareketle on sekiz bin âlemin yaratıcısı Yüce Allah’ı ne kadar ansak azdır. Zaten eşrefi mahlûkat insana da Allah’ı zikretmek yaraşır. 
       Hücre zarı canlı bir maddenin (protoplazma)  kale surları gibidir. Ve bu surların ortasında lipid katmanı, iç ve dış yüzeyinde ise protein katmanı vardır. Ancak bu surlara katman gözüyle bakıp geçiştiremeyiz,  bikere söz konusu katmanlar mimari sanat sahibinin varlığını ortaya koyan işaret tuğları olarak dikkat çekmekte. Hele mikroskobunun başında bir insan bu surların içerisini dalmaya görsün, bir bakmışsın o insan içten içe doğru uzanan sarnıçlı kanallarda adeta kanal turu yapar da.  Hatta bu kanallarda tur atmanın ötesinde çok büyük işlerde çevrildiğine şahit olunur. Tahmin etmişsinizdir hangi kanallardan söz ettiğimizi, hiç kuşkusuz bu kanallar Endoplazmik Retikulum kanallarından başkası değil elbet. Endoplazmik Retikulum bağrında taşıdığı sıvı havuzu yardımıyla çekirdek veya sitoplâzmadan aldığı maddeleri transfer etmenin yanı sıra nükleus (çekirdek)  içerisinde konuşlanmış ribozomlarca imal edilen salgıları golgi cihazına transfer etmekle de meşhurdur.  İyi ki de Endoplazmik Retikulum var,  bu sayede golgi aygıtında analize tabii tutulan salgıların zararlı olanları paketlenip tahliye edilirken bu arada faydalı olanlar da veziküller halinde sitoplâzmaya aktarılma işlemi gerçekleşir.  Ayrıca çekirdek etrafında ağ görünümün de yapı içerisinde, yani sarnıçlar arasında kesecikleri andıran yapılarda söz konusu. Anlaşılan bu karmaşık yapı boşuna dizayn edilmemiş,  bilakis hücre içi ve komşu hücreler arası ilişkilerde Mikro Nizamı âlem-i sağlayacak işlev için vardır.  
·                              Hele ki sitoplâzma zarının hücre içi fonksiyonlarını iyi analiz ettiğimizde: Osmoz basınç ve geçirgenlikle madde aktarımının sağlandığı ve solunum işleminin sağlanması gibi bir dizi yükümlülükleri sırtlandığı gerçeği ile yüzleşiriz. Yetmedi bu arada stokrom ve oksidatif enzimlerin hücre içi faaliyetlerde çok büyük ölçekte katkı sunduğunu fark ederiz. Tabii bu katkı sunuş birtakım moleküllerin hücre içine geçişini sağlayacak şekilde parçalara ayırma işlemini yürüten hidroliz enzimleri içinde geçerlidir
·                            Sitoplâzma zarı ile hücre çeperi arasındaki aralığa periplazma adı verilirken sitoplâzma zarından içe doğru kese şeklinde oluşumlara da mezozom denmektedir. Ayrıca mezozomlar fonksiyonel olarak mitokondrilere benzediklerinden kondroid olarak tanımlanırlar.
·                           Malumunuz mezozomlar;
·                          —Septal mezozomlar.
      —Lateral mezozomlar olmak üzere iki tiptirler. Septal mezozomlar daha çok mitoz hücre bölünmesinde rol oynarlar.
         Ribozomlar
          Bilhassa ribozom; protein ve rRNA’lardan teşekkül edip ribozomal RNA olarak adıyla sahne alır. Ancak genel itibariyle RNA’dan söz edeceksek kendi içerisinde;
—rRNA (Ribozomal RNA),
         —mRNA (Messenger RNA),
         —tRNA(taşıyıcı RNA) olmak üzere üç başlıkta ele almamız gerekir. İşte bunlardan rRNA’nın fonksiyonuna baktığımızda çekirdek zarının surları hükmünde olan porlar vasıtasıyla sitoplâzmaya geçerek Endoplazmik Retikulum membranına bağlandıklarını görürüz.  Tabii bu bağlanıştan ötürü granüller Endoplazmik Retikulum olarak tanımlanır. Peki ya diğerleri!  İşte bunlardan   mRNA  hücre içerisinde  fonksiyon itibariyle tıpkı rRNA gibi çekirdekte imal edildikten sonra  aldığı direktifler doğrultusunda Endoplazmik Retikulumun izlediği  yola benzer bir yol  takip edip  hücre için ne tür protein molekülü üretileceği, ya da  hangi amino asitlerin nasıl bir kalıp ile sıralanacağının mesajını iletmekle görev ifa edecektir. Derken bu üstlendiği misyon sayesinde midemizde asit salgılama işlemlerinden tutunda steroid (testis, ovaryum ve böbrek üstü bezleri) faaliyet, kasılma ve gevşeme işlemlerine kadar bir dizi faaliyetlere imza atmış olur. Keza karaciğer hücreleri de boş durmayıp safra yapımı, glikojen dönüşümü gibi hayatsal olaylara imza atar. İşte insan bu noktada ister istemez acaba tüm bu işlemler olmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu demekten kendini alamaz da. Gerçekten de Mikro Nizam-ı âlem olmasaydı ne böbreğimiz, ne karaciğerimiz, ne de diğer organellerin hiçbiri çalışmazdı. Her şeyden öte vücudumuzda ne hormonal dengeden ne de protein üretimi olacaktı, böylece tüm vücut iflas edip ölüm kaçınılmaz olacaktı.  Madem öyle hücre çekirdeğinde imal edilen RNA’nın kıymetini bilmek gerekir.
         Ribozomlar çekirdekten gelen elçilik vazifesi üstlenmiş mRNA’ların getirdikleri kalıplara göre protein imal edip,  imal edilen ürünlerin taşıma işlemlerini de Endoplazmik Retikulum vasıtasıyla gerçekleştirir. Yani bu demektir ki protein sentezi çekirdekte DNA formatından mRNA formatına ve bu formattan da ribozomlar üzerinde polipeptit formatına çevrilen bir yazılım hadisesiyle vuku bulur. Şimdi gel de böylesi müthiş bir yazılım karşısında hayretler içerisinde ‘Allah’ deme,  ne mümkün.  Düşünsenize hücre ve hücreye ait her bir elemanın hafızası olmamasına rağmen imal edilen tüm genetik kod ürünler nesilden nesile aktarılabiliyor. Ne diyelim işte görüyorsunuz hücre temel taşı olarak hayat verdiği canlıya Allah dedirttirmek için vardır. Yani temel taşı olarak Mikro Nizam-ı âlem’in gereğini yapmaktalar.  Şurası muhakkak canlının temel yapı taşları da kendi aralarında yaratılış kodları itibariyle farklıdırlar, ama görünüş itibariyle farklılıkları pek fark edilmez. İlginçtir her bir temel taşı hücre âlem yüklenmiş olduğu paket programlarla kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılamaktalar. Nasıl mı? İşte her türden madde imalının mitokondrial âlem program çerçevesinde veya mikro âlem paketi içerisinde gerçekleşmesi bu gerçeğin tipik göstergesi zaten. Dahası bizi hayretler içerisinde bırakan tüm mikro âlemde olan biten her ne varsa biliniz ki her şey Mikro Hücre Nizam-ı âlem programını oluşturan kodlarda gizli.  
         Evet, hücre âlemini anlamlı kılan paket programın dışında bağımsız hareket edebilme yeteneği ile de anlam ifade eder. Öyle ki mecbur kalmadıkça hormonal kontrole pek ihtiyaç duymazlar. Çok daraldıklarında sadece hormonal sistemden (salgı bezleri sistemi) talepte bulunurlar. Böylece Mikro Nizam-ı âlem’in tesisi için arz talep dengesi üzerinde hayat dengesi idame edilmiş olur.
        Canlı âlem esas itibarıyla tek hücre sistem üzere kurulu bir yapıdır.  Kaldı ki tek hücreli canlı âlemde tek düze değil, alt kademelerinde riketsialar, virüsler, bakteriyofajlar gibi subvarlıkların varlığı artık bir sır değil. Şu an bildiğimiz bu tür varlıklarda tipik bir hücre çekirdeğinin olmamasıdır. Dolayısıyla bunlar hücre yapısından uzak, hatta cansız yapıya daha çok benzeyen varlıklar olup ayrı bir inceleme konusudur. Mesela hücrelerin birleşmesiyle dokular meydana geldiği halde mikroplarda böyle bir oluşum söz konusu değildir. Ayrıca mikroplar bir araya geldiklerinde koloni oluşturup, başıboşturlar da. Bu demektir ki bildiğimiz hücre yapılarda kendi aralarında birliktelik sayesinde sistemleşmeye yönelik bir nizamilik göze çarparken, mikroplarda tam aksine gayri nizamî refleks sistem göze çarpar. Aslında ister çekirdekli hücre olsun ister çekirdeksiz hücre olsun hiç fark etmez mikro aleme bir bütün olarak baktığımızda üstlendikleri misyon gereği vazifelerini icra etmekle mükellef oldukları göze çarpmakta.
          Peki ya hücreler arası iletişim nasıl sağlanmakta? Hiç kuşkusuz iletişim hücre zarı vasıtasıyla icra edilir.  Tabiî ki bu sıradan iletişim değil,  el sıkışıp muhabbetle kucaklaşmayı andıran bir iletişimdir. Şöyle ki hücre zarından çıkan bir takım uzantıların komşu hücrenin çöküntülü bölümüne yerleşmesiyle birlikte karşımıza ortaklaşa bir yapıya dönüşen bir tablo ortaya çıkar.  İşte ortaya çıkan bu yapı doku diye adlandırılır. Derken bu aşamada doku için gerekli olan kan, oksijen, besin vs. maddeler hücre yönünden değil doku açısından değerlendirilip öyle işlevlik kazandırılacaktır.  Nitekim golgi aygıtı hücre için çok önemli salgı yapan bir aygıt olmasına rağmen doku safhasına geçildiğinde adeta benim görev alanım buraya kadar deyip bu noktada daha üst fonksiyonlar için başka üniteler devreye girecektir. Anlaşılan o ki hücre aşamasında aktif olan unsurlar doku safhasına geçtiğinde resesif kalmaktalar. Ancak resesif kalmaları yok olmak anlamına gelmemekte, icabında istisnai kabilden diyebileceğimiz onarım veya üreme faaliyetleri söz konusu olduğunda veya doku harabiyeti durumlarda tekrardan teyakkuza geçip gün yüzüne çıkabiliyorlar.
         Hücre âlemini oluşturan bileşikleri tasniflediğimizde organik ve inorganik olmak üzere iki ana başlıkta toplayabiliriz. Bilhassa hücrenin en önemli anorganik bileşiğini su oluşturur, daha sonra tuz ve kalsiyum gibi maddeler sıralanır. Hücrenin organik bileşiklerini ise protein ve türevleri, karbonhidrat ve türevleri, lipit ve türevleri kapsar. Hücre âlemin dış çerçevesi, yani hücre zarı protein ve lipit yapısındadır. İşte bu yapı sayesinde hücre içerisine giriş çıkışlar yaklaşık 7–8 Angström (Â) çapında por diye adlandırılan özel geçiş tüneller veya sırlarına eremediğimizi birçok özel taşıyıcılarla gerçekleşir.  Bunlardan mesela 3,6 Â çapında Üre,  3Â çapında su molekülleri zarlardan kontrolsüz geçebiliyorlar. Sadece suda erimeyen bir takım glikoz gibi 8,6 angström çapında hücre yapısından daha iri birçok maddeler por gümrüğü kapısından ancak kontrollü bir şekilde kısmi giriş veya çıkış yapabilmekteler. Bu demektir ki hücre zarı geçişi milimetrenin yüz binde yedisi kadar dar bir alanda cereyan etmekte olup, öyle herkesin elini kolunu sallayıp rahatça geçebileceği yolgeçen hanı değildir. Zaten aksi durumda böylesi bir hücre yapının kendi kendine intiharı demektir.  Belli ki giriş ve çıkışlar gayr nizami yapıda olsaydı bu durumda hücre âlem zararlı maddelerin yoğun bombardımanına uğrayarak kendi sonunu hazırlayacaktı. Her ne kadar hücrelerin hafızası olmasa da bir şekilde ihtiyacı olan besin maddelerini çevrelerinde kontrollü bir şekilde elde edebiliyorlar. Şayet alınacak madde zararsız, aynı zamanda küçük çapta atom, iyon ve molekül içeriyorsa hiçbir denetime tabii tutulmadan girişler basit bir difüzyon yoluyla gerçekleşebiliyor. Başka bir ifadeyle Oksijen ve CO2 gibi moleküller basit difüzyon metodu yoluyla,  glikoz molekülleri özel taşıyıcı mekanizmayla, Na+   iyonları,   iyot (I-) iyonları ve Ca+ iyonları ise enerji gerektiren taşıyıcı sistemlerle ancak hücre zarından geçiş yapabilmekteler.  Difüzyonla geçemeyen dev moleküller ise sindirim sisteminde olduğu gibi ağız yoluyla değil,  tıpkı fagositoz ve pinosotoz yönteminin aynısı diyebileceğimiz membran yoluyla (aktif yutma)  geçiş gerçekleşir. Bilindiği üzere fagositoz hadisesi ışık mikroskobunda görülebilecek molekülleri yutan operasyon olup, pinositoz hadisesi ise ancak elektron mikroskobuyla görülebilen daha çok minimal moleküler seviyedeki cisimleri sindirme operasyonudur. İşte bu fagositoz ve pinositoz operasyonları sayesinde sindirilmesi güç olan büyük parçacıklar paketlenerek stoplazmaya transfer edilmiş olurlar. Sitoplâzmaya geçiş yapan maddeler ister fagositoz ister pinositoz yöntemiyle alınsın fark etmez sonuçta sarılmış paket halinde bağımsız olarak konuşlanıp hücrenin beslenmesi sağlanır. Tabiî ki sadece beslenme değil zararlı maddeler ve bakterilerin bertarafı içinde yutma fonksiyonu icra edilir. Mesela Retikülo endotelial sistem hücreleri her türden yabancı hücreleri, bakterileri, hatta ölmüş hücre döküntülerini fagosite ederek sitoplâzmalarında eritip imha etmek için vardır.  Şayet eritemezlerse bu kez sitoplâzmalarında haps ederek vazifesini deruhte etmiş olur.        
       Mitokondrium
       Sanmayın ki sadece canlılar solunum yapmakta, canlıların temel taşı olan hücrelerde solunum yapmaktalar. Üstelik her bir hücrenin solunumu birbirinden bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Şöyle ki her hücrenin ihtiyacı olan oksijen akciğer solunumu vasıtasıyla elde edilip kan yoluyla kendilerine iletilmektedir. Nasıl ki her bir hücre için solunum söz konusu ise yine her bir hücre için mitokondrium içerisinde enerji odalarının yanı sıra bu odalar içerisinde konuşlanmış yaklaşık 15000 kadar enzim ünitesi bu iş için vardırlar. Ayrıca bu odalarda Krebs devresi, solunum zinciri ve ATP oluşumu için özel bölümlerde yer alır.  Ve bu özel bölümler sayesinde bir dizi enzim faaliyetleri cereyan edip nihayetinde ATP enerji kaynağı üretilebiliyor. Malum ATP üretim maddesinin hammaddesi oksijen ve besinler olup işlenen hammaddelerden açığa karbondioksit ve su çıkabiliyor. İşte bu nedenle mitokondrilere hücrenin enerji ocakları denmektedir.  İyi ki de enerji ocakları var, bu sayede hücrenin % 95 enerjisi mitokondrial faaliyetlerle sağlanır. İcabında sağlanan bu enerji ilerisinde kullanılmak üzere lüzumu halinde gerek hücre içi, gerekse hücre dışı faaliyetlerde mitokondri içerisine konuşlanmış ATP (Adenozin trifosfat) bünyesinde depo edilebiliyor. Böylece bir sonraki aşamada ATP’nin parçalanmasıyla birlikte açığa çıkacak enerji daha çok kas kasılması, madde taşınması, sinir ağı iletişim, hücre kalori ihtiyacının karşılanması ve birçok kimyasal reaksiyonlarda kendini gösterecektir. Unutmayalım ki şu da bir gerçek besinlerin parçalanmasıyla teşekkül eden Hidrojenin oksidatif fosforilasyonla (enerji değişimi) yakılma işlemi bile mitokondrilere ait bir faaliyetin eseri olarak karşımıza çıkmaktadır.  Nasıl mı?  İşte Asetil koenzim-A’nın enzimden enzime geçtiği işlemler sırasında CO2 ve H2O’yun açığa çıkmasıyla birlikte ATP enerjisi meydana gelmesiyle elbet. Esas itibarı ile mitokondriler glikozu yakıp ait olduğu her bir hücre için enerji üretmekle vazifeli ocağımızdır. Bu arada enerji üretimi ocağından arda kalan küllerin (artık maddelerin) atılması ise su ve karbon dioksit şeklinde hücre dışına tahliye edilerek gerçekleşir.
         Peki, mitokondrilerin yapısı nasıldır derseniz, morfolojik olarak yağ ve protein moleküllerinden yapılmış çift ünit zarla çevrili olup iç kısmı ise kıvrımlı kristalarla kaplıdır. Bu kristaların aralarında Krebs devresine ait enzimlerin bulunduğu özel bir sıvının yanı sıra çözelmiş lipid ve proteinlerde mevcut olup aynı zamanda mitokondrinin yapısında %1’den az da olsa RNA belirlenmiştir.  Hatta nevi şahsına münhasır türden diyebileceğimiz DNA’nın varlığı da tespit edilmiştir. Bunun anlamı nukleusun dışında bile birtakım genetik bilgi doküman işlemlerinin mitokondri âlem bünyesinde de gerçekleşiyor olmasıdır.
          Lizozom
         Lizozomlar tek ünit zarla çevrili olup fagozom denilen oluşumlar sayesinde hücre içi ve hücre dışı kaynaklı maddeleri sindirerek zararsız hale getirmekle vazifelidirler. Lizozomlar hakkında kısaca bir tür sindirim mekanizma işlevi olan yapılar dersek yeridir.
       Mikrocisim
       Mikrocisimler tek ünit zarla çevrili olup iç kısmı daha çok peroksidaz içeren enzimleri kapsamaktadır. Bünyesinde  taşıdığı belli başlı enzimler katalaz, ürik asit, oksidaz ve D-amino asit oksidazlarla sahne alır hep. İşte bağrında taşıdığı bu enzimler sayesinde oksijen hidrojen perokside, hidrojen peroksit ise suya dönüşebiliyor.
        Mikrotubulus
        Mikrotubuluslar da tek ünit zarla çevrili olup borucuklu ışıksal bir görünüm arz ederler.  Bunlar daha çok hücre içi iletişimde rol aldıkları düşünüldüğü gibi kromozomların bölünme evreleri esnasında kutuplara çekilmelerine yardımcı oldukları tahmin edilmektedir. Mikroskobik incelemeler sonucunda tahminlerin ötesinde sentriyollerin üçerli gruplar halinde hücre bölünmesinde kromozomların kutuplara doğru yol almasında rol oynadıkları gözlemlenmiştir.
        Nükleus
        Yukarıda da belirttiğimiz üzere hücre âlem yapı bakımdan çekirdek, protoplazma ve hücre zarı diye üç ana bölümden oluşup, bunların en gözde çarpanı hiç kuşkusuz çekirdektir. Çekirdekte malum protoplazmanın ortasında konuşlandırılmıştır. Besbelli ki merkezde konuşlandırılması boşuna değilmiş, bir üs kulesi rolü üstlenmiş gözüküyor. Tüm hücre faaliyetleriyle ilgili kararlar bu merkez sayesinde alınabilmekte. Nitekim hücrenin asıl genetik haritasını ortaya koyan yapı nükleustur. Böylece  merkeze bağlı  hücre elemanların  her biri  gelen direktiflere göre   hareket etmektedirler
        Nukleuslar genelde oval olup merkezde çoğunlukla tektir. Fakat istisnai olarak yetişkin insanların karaciğer hücreleri, testislerin leydig hücreleri (spermleri harekete geçiren hücreler) ve osteoklastlar (kemik hücresi) içerisinde çekirdek sayısı artabiliyor, hatta aralarında çekirdek sayısı yüzü bile bulan var.
         Nukleuslar dışta çekirdek zarı, içte ise çekirdek plazması, çekirdekçik (nukleolus) ve kromatin ipliklerinden ibaret bir yapıdır. Bu yapıya sırasıyla şöyle göz attığımızda çekirdek zarının tıpkı hücre zarı gibi bir misyon yüklendiğini fark ederiz. Zira tüm kontrol mekanizmalarını çekirdek zarında bulunan porlar vasıtasıyla gerçekleşmekte. Böylece çekirdek ve sitoplâzma arasında geçişlerde tüm maddeler diffuzyona tabii tutulurlar. 
        İkinci yapı konumunda çekirdek sıvısına (karyoplazma)  baktığımızda da içerisinde çözülmüş maddelerin bulunduğu karmaşık kimyasal bileşenlerden oluşan bir alanı temsil ettiğini fark ederiz.
       Üçüncü yapı diyebileceğimiz çekirdekçik yapıda ise kromatin ağı ve iplik taneciklerinden meydana gelmiş olup içerisinde ribonükleik asitin sentezlendiğini fark ederiz. Öyle ki,  sentez edilen bu ürünler RNA’nın işbirliği öncülüğünde rRNA (ribozomal RNA) ve mRNA (messenger RNA) ve tRNA (taşıyıcı RNA) olmak üzere üç tip halde sitoplâzmaya aktarılırlar. Derken aktarılan bu misafirler aminoasitlerce karşılanarak protein yapımı gerçekleşir. Hiç kuşkusuz hücre içerisinde gerçekleşen bu protein yapımının baş öncüsü veya çekirdek içerisinde tüm kalıtsal faaliyetlerin baş mimarisi DNA’dan başkası değil elbet.  Zira DNA minarenin spiral merdivenleri misali bir çift sarmal zinciri şeklinde taşıdığı bir takım özel enzimlerle kendi kendine bölünüp kendi cinsinden iki polimeraz zincir üretmekle mahir minaremizdir. İşte bu müthiş dönüşüm ve kopyalama olayına Reduplikasyon denmektedir. Böylece ikileşme hadisesi,  yani reduplikasyon olayı sayesinde ortaya çıkan kopyaların sitoplâzmaya geçmesiyle birlikte beraberinde protein sentezi yapımına yönelik genetik kodlar aktarılmış olur.  Bilhassa bu bilgi akışında şunu unutmamak gerekir ki;  tüm bu faaliyetlerin başlangıcı noktası çekirdektir. Ancak bu noktadan başlayan her bir talimatın yerine getirilmesi içinde sitoplâzmaya kadar uzanan uzun yorucu bir maraton koşu için belli bir güç ve enerji gerektirmekte. Öyle sanıldığı gibi her şey kendi kendine olmuyor, mutlaka efor sarf etmeye ihtiyaç vardır. Nitekim çekirdek yapı bunca efor için ihtiyaç olan enerjiyi ATP enerji kaynağından karşılamakta. Şayet enerjinin tükenme noktasına gelip alarm verirse bu kez gerekli olan enerji ihtiyacı sitoplâzmadaki ATP’den karşılanır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz küçücük sandığımız bir âlemde akılları hayrette bırakacak derecede birbirinden ilginç bir dizi Nizam-ı âlem söz konusudur. 
         İşte bu hücre içi ve dışı Nizam-ı âlem faaliyeti içerisinde tüm büyüme ve gelişme gibi faaliyetlerini protein molekülleri sırtlanmaktadır. Nitekim proteinler aminoasit moleküllerin birbirleriyle peptit bağları oluşturmak suretiyle 20 değişik biçimde sahne alırlar. Keza canlı organizmalarda bir takım kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan enzimlerin (fermentler)  katalizör (hızlandırıcı) etkisiyle var olmaktalar. Böylece enzimler bir yandan katalizör rolüyle hücre içi moleküllere hayatiyet verici etki yaparken,  diğer yandan düzenleyici rolüyle de tıpkı bir anahtarın kilitle buluşması görevi ifa eyler. İlginçtir katalizör ve düzenleyici rolünü tamamladığında benim işim buraya kadar bana evvellah demeyip bu kez bir başka alanda Mikro Nizam-ı âlem faaliyeti için işe koyulacaktır. Üstelik başka bir iş için yola çıktığında enzim yapıların başına herhangi bir zeval gelmeyecek şekilde Allah’a emanet edip oradan öyle ayrılacaktır.  
        Nasıl ki bedenimiz her yıl kendi kendini yeniliyorsa hücrelerde her saniyede kendi kendine 50 milyon kez doğarak, gelişerek ve yaşlanarak deveran olmaktalar. Zaten her doğuş, her diriliş, her zeval oluş hücre âlem içinde kaçınılmaz alın yazısıdır. Tabii kaderden kaçış olamaz. Bikere yazılan kader yazgısı gereği bir yandan yaşlı ana hücrelerin ölümü gerçekleşirken diğer yandan ana hücrenin bağrından kopan iki genç hücrede yeniden diriliş için var olmaktalar. Böylece ölenle ölünmez mesajı sunulmuş olur. Şu da var ki yaşlı hücrenin insan ölümünden farkı cesetsiz ölüm vuku bulmuş olmasıdır.         
Şurası muhakkak tüm canlı cansız âlemin doğuşu,  gelişimi, yaşlanması ve ölüm evreleri canlının temel yapı taşı hükmünde olan hücre âlem içinde geçerlidir. Öyle de olması gerekir.
       Velhasıl her şey fani, baki olan sadece Allah’tır.

       Vesselam. 
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1888/mikro-nizam-i-lem.html

6 Aralık 2017 Çarşamba

ZAFERLE DEĞİL SEFERLE YÜKÜMLÜYÜZ


    ZAFERLE DEĞİL SEFERLE YÜKÜMLÜYÜZ 
SELİM GÜRBÜZER 
        Şimdiye kadar yaşadığımız bunalımların bir hastalık seyri değil bir aşk nöbeti olduğunu idrak etmeli ki zafer peşinde değil, seferle yükümlü olduğumuzun bilincine varabilelim.  Tabii bu da yetmez,  üzerimize sinen ölü toprağı bir an evvel atıp köklerimizle buluşmalı ki yeni ufuklara kanatlanabilelim. Bunun içinde mutlaka kararlı adımlar atmak mecburiyetindeyiz. Bikere omuzlarımızda taşıdığımız tarihi misyonumuz bunu gerektiriyor. Öyle ki, bu uğurda önümüze dikenli taşlar döşense de, bin bir türlü tuzaklar kurulsa da ülkemizin meseleleriyle dertlenmek birinci önceliğimiz olmalıdır. Malum,  aşk nöbeti dertlenmek demektir.  Zaten dertlenmek gerekir ki; Ferhat olup dağları delelim, Yunus olup ‘durmak yok, yola devam’  edebilelim.  Yola devam deyip gayret edenden şeytan kaçar da.
          Allah korusun yerimizde sabit kalıp durduğumuzda haramiler derhal yattıkları pusudan kuyumuzu kazmak için çıkacaklardır. Her an boş anımızı yakalamak için fırsat kollamaktalar zaten.  Onlar pusuya yata dursun,  bize düşen yılmadan usanmadan gönül seferberliği için Yunusça yola devam etmek olmalı. Ancak bu kez durum vaziyet bambaşka gözüküyor,  yola koyulduğumuzda kimin dost kimin düşman olduğu pek anlaşılmayan bir yoldan geçiyoruz habire. Artık geçtiğimiz yollardan karşılaştığımız manzaralarda gördüğümüz mide bulandırıcı durumlar yetti gayri diyecek noktada sabrımızı zorlamakta bile. İşte o mide bulandırıcı nahoş havaları yakamızdan düşürdüğümüz zaman biliniz ki o özlediğimiz bu büyük buluşma bir hayal değil hakikat olacaktır.  Ümit varız da.  Nitekim 15 Temmuz Direniş Destanımız bu ümidimizi kavileştirmiş durumda. Hiç boşa heveslenmesinler, milli heyecanımız sönmediği müddetçe milletçe ele ele gönül gönüle verip nice destanlar yazaraktan bilgi çağının ötesine sıçrayacağımıza inancımız tamdır. İşte bu inanç doğrultusunda “Ölürüm Türkiye Sevdası”  beyaz kefenimiz olur da.
          Şu bir gerçek, sevdamızı kefenlemekle kalmayıp inişli çıkışlı çizgimizi istikamet seyrine çevirecek çözümler üretmekte de fayda var. İstikamet üzere olalım ki, gel-git halimizden fırsat kollayıp da bizi arkadan hançerlemeye kalkışmasınlar. Baksanıza aklını kiraya vermiş paralel ihanet çete artıklarının kökü daha tam manasıyla kazınmış değil. Madem öyle, istikametimizi Cennet Vatan Türkiye’mizde farklılıklarımızla bir arada birlik ve dirlik içerisinde yaşamak üzere kurgulamalı.  Birlik ve dirlik içerisinde olalım ki, ihanet çetelerinin sinsi emellerini boşa çıkartıp Rabia’mızla ‘Hep Birlikte Türkiye’ olabilelim. Zaten bugüne dek onca yaşadığımız elim hadiseler sürekli Rabia’ca  ‘sefer der vatan’  olmamız gerektiğini ortaya koyuyor da.
            Düşünsenize bir zamanlar ülkemizde topluma giydirilmeye çalışılan tek tip düşünce, tek tip insan profili dayatmasıyla zulüm yaptıkları yetmemiş gibi şimdi de kalkmışlar başka bir taktikle bizim tonumuza benzeyen cinsten adamları aramıza sızdıraraktan operasyon çekmekteler. İşte devletin kılcal damarlarına kadar sızmış yeni versiyon hain güruhların varlığı topyekûn hepimizi  ‘sefer der vatan’ olmaya mecbur kılıyor da.  Her ne kadar milletimiz 15 Temmuz’da hain çetelere gereken cevabı verse de bu demek değildir ki boş duracaklar, baksanıza hiç iflah olmuş değiller,  habire dış mihrakların değirmenine su taşımaktalar. Devletin sırlarını bile dışarıya servis etmekten en ufak hicap duymuyorlar.  Anlaşılan ihanet çetelerinin kökünü kazımadıkça sular hiç durulmayacak gibi. O halde bir yandan farklı kimlikte farklı meşrebde insanlarla bir arada kültürel zenginliğimizi artıracağız bir yandan da ihanet çetelerinin sinsi oyunlarını boşa çıkartacak hamleler için seferber olacağız. Buna mecburuz da. Unutmayalım ki devlet ve milletimiz birtakım hadiseleri unutabilir ama asla ihaneti unutmaz. Hatta 15 Temmuz İhanet Darbe girişimin üzerinden asırlar geçse de asla bu ihanet unutulmayacaktır. Unutulmaması da gayet tabiidir. Sonuçta ortada vatanımızı arkadan hançerlemek denen bir hadise yaşandı,  nasıl unutulsun ki.  Unutmayacağımız gibi hak ettikleri cezaya müstahak olacaklar da.  Asla kahpeliklerini ört bas etmeye yönelik mağdur edebiyatlarına kanıp merhamet edilmeyecektir,  zaten acırsak acınır hale düşeriz. Ki; biz bu Cennet Vatan Türkiye’mizi sokakta bulmadık,  şehit katında Rabia’mızla var olduk hep.  Elbette ki kendi içimizde bir takım açmazlarımız olabiliyor. Önemli olan küçük meseleleri büyülterek bir yerlere varamayacağımızı anlamaktır. O halde ‘Kökü mazide ati olmak’tan başka çaremiz yoktur.
          Şu da var ki, dönüşüm ve yenilenme ancak katılımcı demokrasi zeminde yeşerebiliyor. Herkes kendi fikrini dayatmacı yöntemlerle karşı tarafa dayatmaya çalışırsa gerilim doğar, Allah korusun bu kez fikirler yerine silahlar konuşur.
          Bilindiği üzere coğrafyamız çok zengin nakış kilimi üzerine kurulu bir coğrafya, yine bir o kadarda dinamik insan potansiyeline sahip doğurgan topraklardır. Madem öyle bu doğurgan topraklarda her kimlikten unsura yer var, her cinsten ihanet şebekesine yer yok deme zamanıdır. Yeter ki karşılıklı saygı çerçevesinde birbirimizi anlamaya çalışıp birliğimizi ve dirliğimizi güçlendirelim bak o zaman ‘sefer der vatan’ hüviyete kavuşuruz da.  Birbirimize karşı hoşgörülü olmakla ihanet odaklarının tekerine çomak sokacağımız muhakkak. Zira hoşgörü kültürümüz farklılıklar arasında zenginliği sağlayan tek yegâne çimentomuzdur. Bundan dolayı herkesin kendi iç dünyasında faşizan ve dayatmacı düşüncelerden arınması lazım gelir. Nitekim faşizan duygularımızı kendi iç dünyamızda söküp atmadıkça bir başkasına tavsiyede bulunma hakkımız olmaz. Laf icabı demokrat görünmek kolay elbet, önemli olan hem iç dünyamızda, hem de dışta faşizan tavırlardan kurtulup kendimize söz geçirebilmektir. Zaten kendimize söz geçirdiğimizde biliniz ki çok renkli ve çok zengin düşünce ortamının kendi ruh dünyamızda temellerini atmışız demektir Aksi halde hem kendimize hem de etrafımıza zararlı mahlûkat oluruz.
         Unutmayalım ki her türlü düşünce ve fikir ancak hür bir ortamda seyr-i âlem eylemekle mümkün.  İslam’ın doğuşu’da seyri âlem üzere doğmuş ve bu sayede özgür bir zeminde yeşermiştir. Asla baskıyla din dayatılmamıştır. Dayatmacı din öğretisi Müslümanlıkla şereflenmeye mani olabiliyor.  İşte bu yüzden İslam’ın militarizme değil İnsan-ı kâmile ihtiyacı vardır diyoruz. Geleceğimizi öfke, kin ve terör kurgusu üzerine değil tefekkür kurgusu üzerine kurmalı. Kim şiddet ortamından ne bulmuş ki, militan Müslüman anlayışı da bulsun.  Her kim ki İslam’ı şiddet ortamına çekme çabası içerisine girerse bilinsin ki bu tavır dine hizmet değil tam aksine Yüce dinimize hıyanet olacaktır. Bakın Ortadoğu’da bitmek tükenmek bilmeyen kavgaların ardında umumiyetle çatışmadan yana tavır sergileyenlerin tertiplediği dümen oyunları vardır.  Bizim coğrafyada ise kimi zaman sağ sol kavgalarını körükleyerekten her on yılda bir askerimizi kışkırtaraktan yapılan darbeler var,  kimi zaman hoş görü kılıfıyla sanki çatışmadan yana değilmiş gibi gözüküp karşımıza hıyanet odağının tertiplediği oyunlar olarak çıkabiliyor. Ki; biz onları Gezi olaylarından,  MİT Tırlarını durdurma hadisesinden, Yargı Darbesi teşebbüsünden, 15 Temmuz Darbe girişiminden biliriz.  Gerçektende önce hoşgörü kisvesi altında bize şirin gözüküp, sonrasında arkamızdan hançerleyen bu hain güruhu iyi kavradık. Madem bu ihanet şebekesini imini cimini iyi kavradık, o halde bir daha bu ihanet şebekesinin gün yüzüne çıkmaması için kökünü kurutmak hepimizin boynu borcu olmalı. Aksi halde fitne fücurlukları yeniden hortlayıp İslam’a zarar vermeye devam edeceklerdir.  
           Bu arada tüm enerjimizi sırf ihanet odaklarına sarf ederekten tüketmemekte gerekiyor.  Daha fazla oyalanmadan tez elden bu belayı başımızdan def edip pembe şafaklara seyr-i sefer eylemek gerekir. Birliğimizi ve dirliğimizi bozacak her ne akım varsa adalete teslim etmeli. Zira adalet gecikmez tez verilmeli. Neydik edip adaletin tecellisiyle ihanet şebekelerini yakamızdan düşürüp geleceğe kanatlanmalı. Birliğimizi dirliğimizi güçlü kılacak projeleri hayata geçirerek yol almalı. Bakın ceddimiz kendi devrinde farklı kültüre sahip insanlarla bir arada nasıl yaşanacağının projelerini tüm cihana ispatlayarak yol aldı.  Madem ceddimiz Osmanlı altı yüzsene bu uğurda seyri sefer eyleyerek ayakta durmayı başarabilmiş,  pekâlâ Osmanlının bakiyesi hükmünde Türkiye’de el ele gönül gönüle vererek birlik ve dirlik içerisinde ilelebet payidar kalabilir, neden olmasın ki.
            Ne ilginçtir Osmanlı dış mihrakların tertiplerinden daha çok iç entrikalarla çökertilmiştir. Ne zaman ki kendimiz olamadık, yolumuzu yol bilmeyip batının güdümüne girdik, işte o zaman düşüşümüz kaçınılmaz olmuş. Tabii ki bir yönümüzle batıya yöneleceğiz, ama batının hayat tarzına değil, teknolojisine elbet. Hele bu yönelmek Nizam-ı âlem ülküsü çerçevesinde bir yöneliş olursa, o zaman değme keyfine, yeniden tüm insanlığa mührümüzle soluk oluruz da. İşte bu noktada dünyaya açılmak zarar vermez, bilakis maddenin köleliğine son verecek ekonomik zenginliği beraberinde getiri bile.  Malum, artık kendi yağımızla kavrulur anlayışı gerilerde kaldı. Hatta bir lokma bir hırka anlayışıyla da bir adım ileri varamayacağımız besbelli.  Öyle ya hem madem günümüzde sınırları kol kuvveti ve bilek gücü çizemiyor, o halde şimdi sınır ötesi Seyr-i âlem strateji hamlelere girişmek zamanıdır. Bikere yapmamız gereken şey önce kim olduğumuzu tüm âleme ispatlamak sonrasında ise misyonumuza yakışır tarzda yerellikten evrenselliğe uzanan bir seyir takip etmek olmalıdır.
            Sakın ola ki; dünyaya açılmakla yerellikten vazgeçtiğimiz bir anlam çıkarılmasın. Tam aksine kendi değerleriyle yoğrulmuş modernliği (teknoloji ve bilgi üretimi) ön plana alan anlayıştır bu.  Şu iyi bilinsin ki seyri seferimiz hem yerellik, hem de müspet manada evrensellik ekseni üzerine kurulu bir seyri seferdir. Böylesi bir seferde yükümlülük bize ait, zafer ise Allah’a aittir. Belli ki çok uzun ve ince bir yoldayız, olsun sonuçta bu kutlu yolda Gönül erleri var oldukça kıyamete vahyin soluğundan soluklanacağız demektir.  Zira Allah’ın Habib-i tek başına yola koyuldu,  bir baktık bir iken iki, iki iken üç, üç iken dört oldu derken bugün dünyamızda milyonlarca insan artık İslam’la şereflenir hale geldi.  Bu demektir ki işin başlangıcında kemmiyet değil keyfiyet esastır, sonrası malum her ikisi de gereklidir. Hele bu hususta Türkiye çağlar üzerinden sıçrama seferine koyulurken hem doğulu, hem batılı, hem de kendisi gibi olmalı ki;  kemiyetçe ve keyfiyetçe yükselebilsin. Zira zengin coğrafyamızın bağrında kâh doğululuk, kâh batı tarzcılık ve kâh kendin kalmak gibi pek çok iz düşümlerimiz mevcut.  Belki bu iz düşümlerimiz görünürde çelişki gibi görünse de aslında Nizam-ı âlem’e giden yolda gerekli olabilecek iz düşümlerdir. Unutmayalım ki Nizam-ı âlem farklılıkları zenginliğe dönüştürebilen harekâttır. O halde sömürge olmadan misyonumuzun gereği olarak gül dalında kopmadan dünyanın o özlediği adalet için var olmalı.  
             Velhasıl; insanlık düştüğü bunalımın girdabından kurtulmak için kendine uzanacak muhabbet elleri arar durumda.  Madem öyle,  bu uğurda zaferle değil seferle yükümlülüğün zamanı geldi geçti bile.  
              Vesselam.
    http://www.bayburtpostasi.com.tr/zaferle-degil-seferle-yukumluyuz-makale,7506.html 

2 Aralık 2017 Cumartesi

ANARŞİ ÂLEM Mİ, NİZAM-I ÂLEM Mİ?


    ANARŞİ ÂLEM Mİ, NİZAM-I ÂLEM Mİ?
                                                                                                        
                                                                         SELİM GÜRBÜZER

        Bossuet anarşi ile otoriteyi şöyle karşılaştırır: “Herkesin istediğini yaptığı yerde hiç kimse istediğini yapamaz; efendinin olmadığı yerde herkes efendi; herkesin efendi olduğu yerde herkes köle.” İşte anarşi budur. “Saule, meşru iktidarın kumandasında tek insan gibi yola çıktı. Kırk bin kişiydiler ama tek vücut gibiydiler. İşte her ferdi kendi iradesinden vazgeçirip, onu hükümdarına devreden, hükümdarında birleştiren bir kavim böyle yekparedir.”  İşte otorite bu.(Bkz. Kırk Ambar. Cemil Meriç, Sh. 312)
         Evet, bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere; anarşi denilince bozgunculuk, otorite deyince de ‘Nizam' akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle anarşi;  zihinlerde başıboşluk ve kargaşa olarak algılanırken, otorite ise özgürlüklere saygı duymak kaydıyla nizami disiplin olarak algılanmaktadır. Anarşizmin öyle algılanması gayet tabii bir durum, çünkü intizam ve disiplinden yoksun bir toplumu, şarlatanların ve anarşistlerin idare edeceği muhakkak. Nasıl ki başıbozukluk ve kargaşa ‘Anarşizm’le özdeş bir kavramsa, otorite de ‘Nizam’la özdeş bir kavramdır. Bu yüzden müspet manada otorite şart diyoruz. Yani otoriteden kastımız karşılıklı sevgi ve güvene dayalı bir otoriterliktir.  Asla korku imparatorluğunu çağrıştıracak bir otoriterlik bizim ölçümüz olamaz.
          Biz ki; bir zamanlar Devlet-i Aliye olarak yedi düvele karşı şefkat ve merhamet kollarımızı açaraktan gittiğimiz yerlere adalet götürmüş milletiz, o halde aynı ruh ve heyecanla yeniden tüm dünyanın ümidi ve ışık kaynağı olabiliriz pekâlâ. Yeter ki; Nizam-ı âlem ülküsünün bir adalet meşalesi olduğu anlaşılsın, gerisi gelir elbet. Zira tüm insanlık medeniyet nedir sorusunun cevabını Osmanlının ‘Nizam-ı âlem’  fütuhatında görmek mümkün. Bu gerçeği gördüğümüzde cümle âlemin bizim hilalimizle, hak hukuk anlayışımızla ve adalet uygulamalarımızla nizam bulan bir fütuhat olduğu gerçeği ile yüzleşiriz. Ama ne var ki geldiğimiz noktada o Nizam-ı âlem adaletimizden eser kalmadı artık, kalmayınca da bizi hem bizi biz yapan kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaşır hale geldik, hem de tüm insanlığı bitip tükenmek bilmeyen anarşi ve buhranlarla baş başa bırakır olduk.  
          Evet,  insanlık perişan haldedir. Ve içler acısı bir tabloyla karşı karşıyadır. Zira küfür küfürle, hilal hilalle, küfür hilalle birbirinin kıyasıya kuyusunu kazar hale girmiş durumda.  Yani insanlık tam bir kaotik hal ve ‘Anarşi âlem’ hali yaşıyor. Ülkeler kendi içlerinde çatırdadığı yetmezmiş gibi, birde bunun üstüne kendi iç çatırdayış artıklar diğerlerine de sıçrayıp onları da ateş sarmalına dolamakta.  Baksanıza Avrupa daha şimdiden kendi içinde çöküş emaresi sinyaller vermeye başladı bile. Hani her inişin bir yükselişi olduğu gibi her yükselişinde bir zevali var denilir ya hep, aynen öylede Avrupa’da kredisini doldurup inişe geçmiş durumda. Öyle ki, Avrupa denilince artık zihinlerde çağdaşlık, özgürlük algısı çağrıştırmıyor, daha çok eroin, uyuşturuculuk, alkol, fuhuş ve şimdiye kadar işlemiş oldukları sayısız cinayetleriyle çağrışım yapmakta. Belli ki bu gidişat iyi bir gidişat değil, Yenidünya düzeninin kurucu patronlarının da başını ağrıtıp her tarafı kasıp kavuracak alev topu bir gidişattır bu. Bir zamanlar Osmanlıya hasta adam gözüyle bakan zinde güçler,  şimdi kendileri hasta yatağa düşecek haldeler. Zaten olayları objektif açıdan bakan aklı başında aydınlar da bizim gibi düşünüp beyaz adamın düştüğü bu halini batı medeniyetinin artık son çırpınışları olarak görmekte.  Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez insanlık yeniden Osmanlı’nın Nizam-ı Âlem modelini hatırlayaraktan  “Ah! Yeni Osmanlı doğa gelse” de bizi bu hal vaziyetten kurtar” dercesine haleti ruhiye içerisinde yolunu beklemekte adeta.  Öyle anlaşılıyor ki insanlık yeniden Osmanlı’nın adaletine hasret duymakta.  Elbette ki Osmanlıyı hatırlamak ve o’nu özlemek güzel bir haslet, ancak şu da var ki geç kalınmış bir özlem duymaktır bu. Bir kere Avrupa öteden beri uygulamaya çalıştığı özgürlükçü politikalarına anarşizmin değirmenine su taşıyacak felsefeleri baş tacı edinerek işe koyulursa olacağı buydu, başka ne beklenebilirdi ki.  Sen misin Makyavelizm’i rehber kabul edip kendini ‘Hükümdar’ gören, işte böyle görürsen “Hiç kimse Şah değil, Hükümdar değil” ya da “Dünya 5’ten büyüktür”  tepkisiyle yüzleşmeye müstahak olursun. Hiç kuşkusuz kılavuzu karga olanın geleceği hazin nokta budur. Bakın, Machiavelli batıya nasıl kılavuz olmuş: “Suçlarında faydalısı, faydasızı var... Tabiatın tek kanunu var: En kuvvetlinin hakkı yalan, hıyanet, sahtekarlık dünyanın her ülkesinde geçer akçe.. Hükümdarlar da halk da kan döker. Sokakta her insan katil adayıdır... Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir..  İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil vazife. Halk yalnız neticeleri görür, vasıtalar ne olursa olsun hoş görülür ve alkışlanır...”  Ne diyelim,  işte görüyorsunuz bu sözler içten pazarlıklı vahşi batının gerçek yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.
           Bilhassa içten pazarlıklı oldukları şu 15 Temmuz İhanet Darbe Girişimi sonraki gelişmelerde o kadar net kendini belli etti ki;  meğer batının bir zamanlar ‘Yenidünya düzeni’ sloganına sarılmasının arka planında yatan sis perdesinde, bugüne dek sayısız işlenen cinayetlerin örtbas etmek için bir kılıfmış.  Ama bu kılıfla ört bas edemediler, şimdi ise bir başka taktikle Türkiye’den kaçan hainlerin ürettikleri sahte deliller üzerinden saldırmaktalar. Dedik ya, meğer  ‘Yenidünya düzeni’ söylemi Makyavelizm siyaset modelini esas alan bir kılıf söylemmiş. İşte tüm dünyada bir türlü kan ve gözyaşının dinmemesinin ardında bu Makyavelist yaklaşım yatmaktadır.  Malum çıkarları uğruna çoluk çocuk, yaşlısı genci ayırmaksızın kan dökmeyi mubah gören bir yaklaşımdır. Dahası vahşi batı ruhudur bu.  Batı bu çirkin makyavelist alışkanlığından kurtulamadığı müddetçe ne kendilerine ne de insanlığa huzur getirebilir. Huzurun adresi asla Makyavelizm olamaz, bilakis Osmanlı’nın Nizam-ı âlem modeli insanlığa huzur kaynağı soluk olabilir. Madem öyle,   insanlık iki seçenekten birini seçmek durumdadır;  ya batının aldatıcı oyunlarına aldanıp kendini ‘Anarşi âlem’de bulacak, ya da Osmanlıyı yeniden keşfedip ‘Nizamı âlem’inde huzur bulacaktır.
          Komünizm, kapitalizm, faşizm vs. hepsi Avrupa’nın icadı suni ideolojilerdir. Oysa suni  “izm”lerin temelinde anarşi âlem mayası vardır. Mesela komünizmin mayası icabı insanı üretim aracı yani proletarya görüp burjuvaziye karşı kalkan olarak kullanmak vardır. Kapitalizm’in mayasında ise “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” mantığıyla saldım çayıra mevlam kayıra misali habire kargaşalığa çanak tutmakla işi kotarmaya çalışmak vardır.  Peki ya Faşizm’in mayasında ne var? Malum Faşizmin mayasında Mussolini’nin “Bizim doktrinimiz eylemdir”  sözleri her halinden kendini belli ediyor zaten. Kaldı ki faşizmin düşünceye de ihtiyacı yoktur,   tek ihtiyacı polisiye kuvvetlerdir.
            Allah aşkına Batı cenahından şimdiye kadar insanlığın hayrına şöyle adam akıllı bir ideoloji çıktı mı ki şimdi de çıksın.  Bu kafayla nasıl çıksın ki,  baksanıza tarihten bugüne tüm ürettikleri ‘izm’ler kan, gözyaşı ve anarşizm doğurdu hep. Üstelik bu ideolojiler ekonomik darboğazlığı ve işsizliği fırsat bilip birde bunun üstüne sanayileşmenin doğurduğu bir takım sancılardan da yararlanıp öyle ortaya çıkmışlardır. Gerçekten de sahneye çıktıklarında geçici bir süreliğine de olsa meşhur olmuşlarda. Hele insanlık zeril sefil hale bir düşmeye görsün, bir bakmışsın denize düşen yılana sarılır misali umudunu ideolojilere bağlayıp onları kurtuluş simidi görebiliyor. Besbelli ki sisli havalar kanla beslenen ideolojilerin işine yarayıp icabında kitleler nezdinde baş tacı olabiliyor. Tıpkı bir zamanlar komünizmin bir dönem bizim toprağımıza sıçrayıp baş tacı edilerekten başımıza bela olduğu gibi durum yaşanılabiliyor.  Nitekim o günleri yaşayanlar çok iyi bilir ki;  ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı gençlerimizi avlayan kapan olmuştur. Neyse ki, komünizm Rusya’da dokuz doğurmasıyla birlikte kominizim tarihin sayalarına gömülüp tamamen paçavra hale dönüştü.  Her ne kadar solcuların elinden bu oyuncak gitse de yinede boş durmayacaklardır.  Hani derler ya çıkmamış candan ümit kesilmez diye, aynen öyle de bu kez sol tüfekler 12 Eylül sonrası kendilerini oyalayacak ‘laisizm'  oyuncağına sarılıp kurtuluş reçetesi olarak göreceklerdir.  Öyle anlaşılıyor ki solcular, başka ellerinde avuçlarında bir şey kalmayınca bir şekilde avunacak suni, sentetik bir şeyler bulabiliyorlar. Adamlar ne yapsınlar baksanıza hayatlarında vahyin soluğundan soluklanmak hiç nasip olmamış ki.  Bu durumda elbette ki suni putlara sarılacaklardır. Nizam-ı âlem ülküsünden bihaber sığ beyinler, akıllarını başlarına toplamadığı müddetçe dün olduğu gibi bugünde suni kavramların kurbanı olup anarşi âlem bataklığında habire debelenip duracaklardır. Ve bu yaşadıkları hazin durum kıyamete dek kaçınılmaz alın yazıları olacak gibide.
           Batı geçmişten ders alır mı bilinmez ama şu bir gerçek sonuçta kendilerinin ürettikleri “izm”ler dönüp dolaşıp kendilerini vurabiliyor. Bir bakmışsın Brüksel’in tam merkezinde bombalar patlayıp can evinden vurulabiliyor. Bakın, ne zaman ki Avrupa aklını başına toplayıp karşı devrim hareketlerinin üzerine şiddetle değil sosyal adalet projeleriyle gitmesini bildi, işte o zaman pek çok meselelerin üstesinden gelebilmişlerdir. Hem şiddetle kim ne bulmuş ki onlarda bulsun.  O halde Machiavelli’nin anarşiyi önlemek için üç beş kelle koparmak sözlerinin pek kıymet harbiyesi yoktur diyebiliriz.  Belli ki nizam ve asayişi sağlamanın en kalıcı çözüm yolu sosyal adalet uygulamalarına ağırlık vermekten geçmekte. Aksi halde anarşi âlem her yerde kol gezmesi kaçınılmazdır.  
         Belki anarşistin, baş kaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde haklı olduğu yanlar olabilir. Fakat bu haklılık ona yakıp yıkma ve kan dökme hakkı vermez,  bunun adı düpedüz anarşizm olur. Her yakıp yıktığı yer,  her akıttığı oluk oluk kanlar ona meşruiyet kazandırmayacaktır,  tam aksine alınlarına kara leke bir hüviyet olarak kazınacaktır. İnsan olmanın onuru olarak meşru yoldan hak talep etmek varken illegal yollardan hak talep etmekte neyin nesi bunu anlamış değiliz.
          Evet,  anarşist tarihin hiç bir döneminde insanlığa nizam getiremedi, getiremez de.  Kaldı ki her bir anarşist ardından sadece içi boş yaldızlı ve parlak sloganlar bırakarak bu dünyadan göç etmekte.  İşte bu noktada uyanık olmak mecburiyetimiz vardır. Hiç kuşkusuz anarşistlerin eline tutuşturulmuş sloganları boşa çıkartacak “Bir elde Kur’an, bir elde Bilgisayar” donanıma haiz nesil yetiştirerek uyanık olacağız. Bunu yapmak varken maalesef geçmişte iş bilmez iktidarlar anarşistin elindeki propaganda malzemeleri almak yerine kanı kanla yıkamak suretiyle daha da kanayan yarayı kangren hale getirmişlerdir. Öyle ki özgürlükleri kısıtlayıcı bir takım uygulamalarla meseleleri daha da çıkmaz hale sokup illegal örgütlerin değirmenine su taşımışlardır. Derken bu tip iş bilmez idareciler birliği dirliği sağlamak yerine, ayrımcı ve ötekileştirici uygulamaları yüzünden anarşi âlemle yüzleşmiş olduk. Hâlbuki iktidar olmuş bir parti ya da liderin yapacağı tek şey öncelikle anarşistin propaganda yoluyla istismar ettiği kaynaklara yasaklayıcı kurallar koymak değil,  demokratik ve nizam-ı âlem çerçevesinde bir dizi kurallarla birliği ve dirliği sağlamak olmalıydı.  Zaten adil iktidar,  adil lider o dur ki;  bu topraklarda yaşayan her insanı Allah’ın mukaddes emaneti görüp ona göre icraat sergileyendir. Kelimenin tam anlamıyla basiret sahibi bir lider, bu doğurgan topraklarda farklılıkları ayrılık değil tıpkı bir kilim üzerine işlenmiş desenler gibi zenginlik olarak görebilen demektir. Nitekim bunun ilk meyvelerini bilhassa 2002 sonrası milletiyle bütünleşen iktidarın icraatında gördükte.  Bu sayede liderinin bir işaretiyle 15 Temmuz Diriliş destanı yazdıkta.  
           Pekâlâ, bizde biliyoruz olağan üstü güvenlik önlemlerin kısa vadede işe yaradığını, ancak bizim asıl aradığımız uzun soluklu, uzun vadede işe yarayacak çözümlerdir. Her şeyden önce şu gerçeği zihnimize iyi kazımak gerekir, düşüncelere pranga vurmakla asla anarşizm önlenemez. İş bilen yöneticinin dikkat etmesi gereken husus düşüncelere pranga koymak değil, düşüncelere açıklama fırsatı tanıyıp anarşizmin elinden silahı alma becerisi göstermek olmalıdır. Zaten bu toprakların insanı öteden beri yasakçı uygulamalardan hep nefret etmiştir. Bu gün olmuş hala necip milletimiz milli şef döneminin o jandarma dipçiği ile yönettiği yılları unutmuş değil. Şayet o dönemlerde özgürlükçü sosyal adalet projelerine ağırlık verilseydi gelinen noktada anarşizm bu denli mesafe kat edemeyecekti.  O dönemlerde Jandarma dipçiği ile toplumu yönettiler de ne oldu, sonunda tıpkı Rusya’da olduğu gibi hem kendileri çöktüler,  hem de yürüttükleri despot politikalar çöktü. Bu demektir ki; faşizan ve milli şef uygulamalar asla payidar olamaz uygulamalardır. Er geç pılını pırtıların toplayıp şeflikleri sona erebiliyor. Bakın örnek aldıkları Avrupa bile epey şeflik ve kanlı ihtilallar geçirmiş bir tarihi dönem yaşadı.  Ta ki,  meselelerin üzerine kaba kuvvetle değil,  sosyal adalet uygulamalarıyla gitmiş, işte o zaman ancak özgür ülke hale gelebilmişlerdir. Çözümü sosyal adalet ve özgürlüklerde görmekle de iyi yaptılar, çünkü anarşizmin istismar kaynakları ancak bu yöntemle kurutabiliyor. Böylece elinde avucunda hiçbir istismar malzemesi kalmayan anarşist, kitleleri harekete geçirmekten aciz hale düşebiliyor.           
         Malum olduğu üzere dünyada bir tek ölüme çare yok,  her şeyin bir çaresi var elbet, o halde çıkmaz kuyularda çözüm aramayalım,  bizim çözüm reçetemiz Nizam-ı âlem’in kültür kodlarında ziyadesiyle mevcut. Bu yüzden avrupayı örnek almamıza da lüzum yoktur.  Nasıl ki, Fatih’in kendini elinde gül ile resimletmesi Nizam-ı âlem sembolü demekse, batılının elinde Roma ruhu baltasıyla kendisini heykeltıraş büst halde göstermesi de anarşi âlemi çağrıştıran bir semboldür. Batı, Roma ruhu baltasıyla nice kıydığı canları unutmuş gözükse de biz unutmuş değiliz. Dolayısıyla ikide bir kalkıp bize özgürlük dersi vermeye kalkışmasınlar,  önce giyotine verdikleri kurbanların hesabını versinler sonrasında gelip insan haklarından ve özgürlükten dem vursunlar. Onların özgürlük, eşitlik, barış,  hümanizm dedikleri şey sadece kendi coğrafi sınırları için geçerli umdelerdir. Hiç kuşkusuz kendi sınırlarının dışına çıktıklarında kazın ayağı hiçte öyle değil,   tam aksine etrafta vahşi batının akıttığı kanları görüyoruz.  Başta da dedik ya,  meğer yenidünya düzeni dedikleri ucube şey,  sayısız işledikleri vahşi cinayetleri gizlemek için söylenmiş bir kılıfmış. Dolayısıyla batılı içinde saklı tuttuğu Roma kılıfı baltasını, yani barbar ruhunu ıslah etmedikçe hiçbir zaman özgürlük, yenidünya düzeni gibi kavramlar içi boş bir balon olmaktan öte bir anlam içermeyecektir.  
         Velhasıl, insanlığın kurtuluşu Roma baltası anarşi âlemde değil, Osmanlıyı üç kıtada adalet güneşi kılan İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü gülfidanın kokusundadır. O halde gün ümit tazeleme günü deyip, Nizam-ı âlem için kolları sıvamalı.
            Vesselam.

 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1756/anarsi-lem-mi-nizam-i-lem-mi.html

28 Kasım 2017 Salı

İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE


         İMPARATORLUKTAN KÜRESELLEŞMEYE 

SELİM  GÜRBÜZER        

              Genellikle imparatorluk denilince farklı ırk ve dine mensup toplulukların belirli hanedan mensubu liderince yönetilen devlet akla gelir. Böyle bir devletin dizginlerini elinde tutan liderse imparator olarak karşılık bulur. Karşılık bulması da gayet tabii bir durumdur.  Çünkü gücünü bağlı olduğu dine dayanarak imparatorluğunu sürdürmekte. İşte Bizans hanedanının imparatorluğunu Patrikhaneye dayandırarak sürdürmesi, keza Roma Germen hanedanının da imparatorluğunu Roma kilisesine dayandırarak sürdürmesi bunun en çarpıcı örnekleridir. Malum, İngiliz Kraliçesi de Anglikan kilisesine olan bağlılığıyla imparatoriçeliğini taçlandırmakta. Tüm bunların dışında icabında batıda aynı hanedan mensubu içerisinden kendi soy kütüğüne yakın bir başka topluluğun başına geçip imparator olmakta vardır.
             Peki ya Osmanlı hanedanında durum nasıldı? Malum,  Osmanlı hanedanlığının batıdan en belirgin farkı, sistemini Müslim ve gayrimüslim ekseni üzerine kurmuş olmasıdır. Öyle ki Osmanlı farkını bir yandan maiyetine aldığı Müslim tebaayı halifelik esasına göre idare ederek, diğer yandan da maiyetine aldığı gayrimüslim tebaayı millet-i hâkime esasınca yöneterek ortaya koyacaktır. Zaten farkı fark ettirende bağrında beslediği onca milletin dinine, diline, mezhebine ve meşrebine karışmadan adil yönetmesidir.  İster adına halifelik, ister millet-i hâkime denilsin hiç fark etmez,  sonuçta Devlet-i Aliyye’nin üç kıtada altı yüzsene adalet kılıcı olarak kalış gerçeğini değiştiremeyecektir. Tâ ki Fransız ihtilaliyle tüm dünyada uluslaşma rüzgârları esmeye başlar,  işte o zaman adalet kılıcımız işlemez hale gelip artık bir arada yaşamanın hiçbir esprisi kalmaz da.  
            Hele Osmanlı düşmeye görsün bir anda toprağımızdan mantar sürüsü ulus devletler ve uluslararası paktlar türerde. Türedi de ne oldu sanayileşmenin hız kazanmasıyla birlikte uluslaşma süreci küreselleşme kıskacı altına girecektir. Derken sınırların pek önemsenmediği bir sürü bölük pörçük devletçikler ağıyla örülü bir dünya ile kala kalırız. Zaten vahşi batıdan başka bir şey beklenmezdi, çünkü onların cemaziyülevvelini çok iyi biliriz. Hani huylu huyundan vazgeçmez ya,  aynen öyle de tarihe şöyle bir göz attığımızda batı dünyasının kınında hiç durmadığı görülecektir. Bir bakmışsın sistemini toprağa bağlı feodalite üzerine kurmuş görürsün, bir bakmışsın Ümit Burnunun keşfi ve deniz aşırı ticari zenginliğinin iştah açıcılığıyla sermayeye dayalı derebeylik ve krallığın müşterekliğine dayalı bir yönetim modeline geçiş yaptığını görürsün. Yine bir bakmışsın ticari sömürgecilikten akan finansmanla burjuva sınıfı doğup hızla sisteme dâhil olduğunu görürsün. Bilhassa bu süreçte tarihler 1869’u gösterdiğinde Süveyş kanalı yoluyla doğu ve batı hattı üzerinde sömürgecilikten akan sermayenin getirdiği zenginlikle dünyamız küresel baronların ticari rekabetine sahne olur bile. Hele ileriki yıllarda birde bunun üstüne Ortadoğu’daki petrollerin kokusunu aldıklarında adeta keyiflerine diyecek yok süreçte kan ve gözyaşı üzerine kurulu bir küresel sistemin dizginlerini ellerinde tutacaklardır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz petrol kokusu böyle bir şeydir pastadan pay kapma uğruna icabında I. Dünya savaşı kopartılabiliniyor.
             Evet, I. Dünya savaşı petrol uğruna göze alınan bir savaştı. Aç gözlülük, servet hırsı budur.  Ne hazindir ki altı yüzsene adaletiyle kendilerine kol kanat geren Osmanlı’yı arkadan hançerleyecek derecede savaş çıkartılabiliyor. Zaten çıkartmasalar şaşardık, buna el mahkûm,  dünyanın en verimli petrol yatakları Osmanlı coğrafyası içerisinde yer alıyordu. Yok, efendim Araplar bizi arkadan vurmuş,  yok şuymuş, yok buymuş bunlar hep işin kılıfı, işin asıl arka planında İngiliz Lawrence oyununun gördükten sonra bizi artık kandırıp yutturamazlar elbet. İşte, İngiliz oyunu bu ya, içimizde ve dışımızda tertipledikleri bin bir türlü entrika ve kışkırtmaların neticesinde bir sabah uyandığımızda bir baktık ki asırlardır huzur içerisinde birlikte yaşadığımız topluluklar avucumuzdan uçuvermiş, yani bizden kopartılıp kendi devletlerini kurmuş gördük. Tabii bu kopuş kervanına Müslim tebaadan Lübnan civarına konuşlandırılan Suriye ve gayrimüslim tebaadan Ermenilerde katılır.
            Her neyse,  vahşi batı feodalite, derebeylik,  krallık derken bu kez kozu postuna soyunup J.J. Rousseau’nun sesine kulak verecektir. Yani otoriter karşıtı bir fikri anlayışı egemen kılmak için uluslaşma sürecine girecektir.  Her ne kadar bu süreçte Fransızlar beş cumhuriyet deneyimi yaşasa da en nihayetinde Krallık idaresine son vermesini bileceklerdir. Hiç kuşkusuz bunda Rönesans ve sanayileşmenin etki payı çok büyüktür.  Hatta 1877 Fransız ihtilalı sonrası bu değişim ve dönüşümden bütün dünyada payına düşeni alıp uluşlaşma süreci hız kazanacaktır. Yukarıda da belirttik ya batı hiçbir zaman kınında durmaz, malum öncesinde üzerimize tüfeklerle geldiler, sonra ticaret yoluyla yayıldılar, daha sonrasında kültürlerini yerleştirerek üzerimize geldiler ve en nihayetinde İsrail’i içimize çıbanbaşı olarak yerleştirip onun kontrolünde Ortadoğu’da bir sürü bölük pörçük devletler kurarak geldiler.         
             Kültürüyle ve sistemiyle üzerimize geldiklerinde maalesef Fransız modeline kendimizi kaptırmışız. Bari kaptırmışken hiç olmazsa mevcut sistemler içerisinde Osmanlı sistemine en çok benzerlik gösteren İngiliz Anglo-Sakson modeline kaptırsak fenamı olurdu.  Öyle ya,  Anglo-Sakson modeli madem ucundan kıyısından da olsa Osmanlı modeline benzerlik göstermekte, o halde ne diye Fransa’nın Napolyon kodlarına daldık ki. Napolyon kodlarına daldıkta sanki başımız göğemi erdi,  tam aksine kendimizi bir türlü sonu gelmez suni laiklik tartışmaların ortasında bulduk. Şayet Anglo-Sakson kodlarına dalsaydık kısır tartışmalardan uzak bir halde usuletle suhuletle birey devlet için değil, devlet birey için düsturunu ilke edinecektik.  Ve bu ilke doğrultusunda “sadece devlet laiktir, asla birey laik olamaz” deyip yarınlarımızı boşa heder etmeyecektik. Tabi Fransız modelini körkütük örnek alınca ister istemez sesimizde kısılıverdi. Yetmedi insanımızı kendi öz yurdunda parya durumuna düşürülüp can evinden vurdular. Tabii Osmanlı modeline daha yakın gözüken Anglosakson kodlara dalmayıp Fransız kodlara dalınca olacağı buydu.  Düşünsenize yıllardır Devlet baba bildiğimiz devletimize bile Fransız kalıp buyurgan devlet yapısıyla yüzleşiverdik. Tahmin etmişsinizdir bu tabloda yüzleştiğimiz o devletlû zevatı, malum buyurganlıkta onların eline hiç kimsenin su dökemeyeceği cinsten diyebileceğimiz Jön Türkler, İttihat Terakki ve ulusal sol zihniyetten başkası değil elbet. İşte sıraladığımız bu yüzler devletimizle milletimiz arasında derin uçurumlar açarak yarınlarımızı çaldılar.
              Hadi yarınlarımızı alınlarının akıyla çalsalar belki gam yemeyiz,  içimize yılan gibi sokulup bin bir türlü hile ve dolaplarla bizi kandırıp yarınlarımızı çaldıkları içindir hala gamlıyız ve öfkemiz dinmişte değil. İşte bu yüzden deriz ki; İslam’ın çöküşü diye bir şey yoktur, bizim bin bir türlü nice hile ve oyunlara aldanışımızdan kaynaklanan batının uyanışı söz konusudur.  Ancak Batı’nın uyanışı İslam medeniyeti sonrası bir uyanıştır. Her ne kadar tarih Hilal ve Salibin birbiriyle kıyasıya kapışmasına şahitlik yapsa da,  bu sadece görünen yüzü bir şahitliktir. Birde bunun görünmeyen bir yüzü vardı ki,  o yüzde Haçlının İslam medeniyetiyle yüzleşme gerçeği vardır.  
             Evet, her Haçlı seferi aynı zamanda medeniyet kodlarımızla yüzleşmek demektir. Ve bu yüzleşme uyanışlarını beraberinde getirecektir. Ancak bu uyanış bildiğimiz uyanış olmayacak,  tam aksine gözleri para hırsı bürümüş bir uyanış olacaktır. Yani insanlığın susuzluğunu gideremeyecek maneviyattan yoksun maddi uyanıştır bu. Madden uyandılar da ne oldu,  dünya metası uğruna birbirlerine düşeceklerdir. Nitekim Kur’an’da bu hususta mealen zikredilmiş ayette var:  “Ehli küfür İslam’a karşı ittihat eder, kendi arasında tefrikaya düşer” diye. Gerçekten de Osmanlı hazır hasta yatağına düştüğünde I. Cihan savaşıyla birbirlerine girip imparatorlukların sonu gelir de.
            Tabii ortada elde avuçta kayda değer imparatorluk kalmayınca ulus devlet fikri batının çıkarları doğrultusunda görücüye çıkacaktır. Ama bu görücü fikir pek uzun sürmez küresel söylemlerin gölgesinde kalacaktır. Ne de olsa Ortadoğu’ya İsrail çıbanbaşı devlet olarak yerleştirilmiş durumda lüzum hissedilmezde. Artık bundan böyle dünyayı beş büyük devletin kontrolünde bir küreselleşme fikri için start verilecektir. Tabii bu yeni karşılaştığımız küreselleşme dalgası bizim o bildik Osmanlının Nizam-ı âlem türü bir küreselleşme dalgası olmayacak elbet, tam aksine yaşadığımız dünyayı küresel baronların insafına terk edecek, yani devasa şirketlerin avuçlarında dünyayı cehenneme çevirecek bir küreselleşme dalgası olacaktır. Bilhassa 1980 yıllarına gelindiğinde küreselleşme dalgası tam manasıyla pik yapıp ulus devlet anlayışının pek önemi kalmaz da. Tabi küresel baronların aç gözlülüğünde biricik değer para olunca milli söylemlerin hiçbir kıymeti harbiyesi kalmayacaktır. Nitekim bunu 1999 yılında katıldığımız Helsinki Zirvesi diplomatik görüşmelerde adeta Türkiye’ye git ev ödevini yap öyle gel dercesine gösterdikleri tavırlarda görmek mümkün. Kelimenin tam anlamıyla Türkiye’ye verilmek istenen mesaj milli gömleğinizi çıkarınızda öyle gelin şeklinde bir mesajdı bu, demokrasi filan sadece işin kılıfıydı.  Doğrusu o günkü konjonktürel şartlarda demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar cilalanmış olarak sunulmuş olsa bile epey zamandır bu kavramlara hasret kaldığımız içindir kulağa hoşta geliyordu. Ama ne var ki patenti bize ait hasret çektiğimiz kavramlar üzerinden bam telimize basıp ayar çekeceklerdir. Öyle ya bir zamanlar dünyaya insanlık nedir, medeniyet nedir, özgürlük nedir dersi veren milletken,  bu kez bize Batı ders vermeye kalkışır pozisyon alır. Yinede her şeye rağmen biz hiçbir komplekse kapılmadan bu kavramlara dört elle sarıldıkta. Her ne kadar küresel aktörlerin bu kavramları insanlığın iyiliğine değilde kendi çıkarları uğruna kullansalar da biz bize yakışanı yaparaktan içi boşaltılmış bu kavramların içini doldurmaya yönelik ilk adımda Avrupa Birliği ile uyum yasaları çerçevesinde yürüttüğümüz müzakerelerle samimiyetimizi ortaya koydukta. İyi ki de samimiyetimizi ortaya koymuşuz, bu sayede kendi içimizde köşe başlarını tutmuş özünden kopmuş vesayetçi odakların manevra alanların daraltmış olduk. Samimiyetimizi ortaya koyarak çıkardığımız yasalar bizim faydamıza oldu diyebiliriz. Öyle ki bundan böyle köşe başlarını tutmuş vesayet odakları insan hakları ve demokrasi gibi kavramların hayata geçmesi noktasında ayak diretip her on yılda bir darbe yapamayacaklardır.  
            Aman Allah’ım neydi o kara kâbuslu yıllar. Seçilmişlerin hiçbir hükmü olmadığı, atanmışların ali kıran baş kesilip borusunun öttüğü yıllardı. Ta ki 2002 yılında Tayyip Erdoğan tek başına iktidara gelir, işte ilk icraat olarak Avrupa Birliği kartını kullanaraktan çıkarılan özgürlükçü yasalar heveslerini kursaklarında bırakmaya yetecektir. Derken yeniden ‘kökü mazide ati olmak’ doğrultusunda ümitler yeşerip vesayetçi zihniyetten kurtulmanın yolu açılır da. Hele ilerleyen yıllarda hükümet Avrupa Birliği uyum yasalarını tek tek yürürlüğe koydukça o nispette vesayet odaklarının beli kırılır bile. İyi ki de hükümet başlangıçta Maastricht ve Kopenhag kriterlerine vurgu yaparaktan vesayet odaklarının canına ot tıkamış. Bu sayede ülkemiz git gide küresel ölçekte inisiyatif üstlenen konuma yükseldiği gibi dünya beşten büyüktür diyecek noktaya gelir.  Derken Avrupa Birliğine ihtiyacımız kalmaz da. Artık inisiyatif ortaya koyacak noktadayız.
                  Evet,  şimdi kara kara düşünme sırası Avrupa da. Artık Avrupa’da işler tamamen sarpa sarmış durumda gözüküyor. Üstelik düştükleri kuyudan Türkiyesiz çıkmaları da pek mümkün gözükmüyor. Sanki bu kez küresel ibre Nizam-ı âlem’den yana işleyecek gibi. O halde daha ne duruyoruz, şimdi Nizam-ı âlem ibresine omuz verip çağlar üzerinden sıçrama zamanıdır.  Nizam-ı âlem ibresine ivme kazandıralım ki bir an evvel tüm insanlık manevi susuzluğunu giderebilsin.
                     Vesselam.