15 Mart 2026 Pazar

Hz. Ali Ve Hariciler


 

Hz. Ali Ve Hariciler

       SELİM GÜRBÜZER

       Her neyse Cemel vakasıyla olanlar olmuştu bir kere, öyle ya üst üste gelen acı kayıpların telafisi mümkün olamayacağına göre en iyisi mi ümmetin birliği ve dirliğine yönelik çaba sarf etmek daha akla mantığa uygun yerinde bir tutum sergilemek olurdu. Nitekim Hz. Ali  (k.v) bu düşünceler eşliğinde Basra'daki işlerini hal yoluna koyar koymaz Kufe'ye döndüğünde ilk iş olarak Şam’a yakın bir yere konaklayıp Muaviye’ye ince gözdağı bir göndermeyle sıra sana da geldiğinin mesajını vermek olur. Öyle ki Cemel vakasından bir sene sonra Muaviye’nin başında bulunduğu ordusuyla Sıffın’de karşı karşıya gelinir de. Amma velakin savaşın tamtamına Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan  Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” teklifiyle savaşın seyri bir anda değişiverir. Hz. Ali (k.v)  her ne kadar kendi tarafına  Kur’an’ın hakemliğine başvurulma teklifinin bir hile olduğu” yönünde önceden gerekli uyarıları yapmış olsa da ordusu içerisinde patlak veren bir kısım kural tanımaz kerameti kendinden menkul bir guruba kendilerini ne görüyorsalar bir türlü söz geçiremeyecektir. İster istemez bu durumda hakeme gitmeyi kabullenmek zorunda kalır. Muaviye’de bu arada son derece kıvrak zekâsından emin olduğu Amr İbn-i As’ı hakem tayin ederek er meydanına sürmüş olur.  Hz. Ali (k.v)  ise tam aksine kendi tarafının zoraki dayatmasıyla zekâ seviyesinin kıtlığından şüphe duyduğu Ebu Musa El Eşari’yi karşısına hakem olarak çıkarmak mecburiyetinde kalır.

        Peki ya,  öteden beri kerameti kendinden menkul başsızlığa alışmış bu kural tanımaz güruhun Emir’ül Mümin’e tahkime gitmeyi kabul ettirip Ebu Musa El Eşari’yi hakem olarak tayin ettirdiler de ellerine ne geçti?   Maalesef karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın kıvrak zekâsıyla ortaya koyduğu daha ilk hamlede Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Müminin sıfatını anlaşma metninden kaldırmasıyla birlikte sıfıra sıfır, elde var sıfır bir sonuçla karşı karşıya kalınmış oldu. Bu durumda Muaviye’nin başına talih kuşu kondu dersek yeridir. Zaten hakem olarak ortaya çıkan Amr b. As’ın da canına minnet.  Ne de olsa işin ucunda yıllardır hiç aklının ucundan çıkaramadığı Mısır valisi olma hayali vardı ki,  hemen alelacele önüne gelen bu fırsatı değerlendirmekle kendince büyük bir iş kotarmış oldu. Derken  Cemel Vakasının ardından geçen yüz onuncu günün akabinde gerçekleşen Sifin  savaşın bilânçosunda Şam ordusu  45 bin zayiat verirken Iraklılar ise 25 bin zayiat vermiş olurlar.   Birde tüm bunların üstüne üstük her iki taraftan esir düşenlerin sayısı da işin bir başka ayrı cabası.  Neyse ki Hz. Ali  (k.v)  kendi tarafına düşen esirleri serbest bırakınca Muaviye’de aynı şekilde kendi tarafındaki esirleri serbest bırakmak mecburiyetinde kalır.

       Tüm bu yaşananların ardından öyle anlaşılıyordu ki, Şam ordusunun Muaviye’ye son derece bağlı ve disiplinli olduğu gözlerden kaçmazken, Hz. Ali (k.v)’in ordusu da tam aksine Hicaz, Basra ve Kufe halklarından müteşekkil karma birlikler olmaları hasebiyle emirlerinin sözünü dinlemeyerekten tahkime gitmekle son derece disiplinsiz ve itaatsiz olduklarını göstermişlerdir.  Hadi emirlerini tahkime gitmeye zorlamaları neyse de gidilip müzakerede kaybeden taraf olunca da ordu içerisinden Temim kabilesinden bir gurup pişkince tahkime (hakem heyetine)  niye gidildi işgüzarlığında bulunup akla ziyan bir tutum sergilemelerine ne demeli? Hatta işi daha da ileri boyutlara taşıyıp kendi kabahatlerini örtme pahasına Hz. Ali (k.v)’i suçlayarak onu tekfir edeceklerdir.  Sonrasında da haydi bize eyvallah diyerekten topluca soluğu ‘Harura’ köyünde alıp huruç etmiş olurlar.  Zaten bu asi guruba “Harici”   denmesinin sebebi Emir’ül Müminin Hz. Ali’ye başkaldırıp ayrılmalarına binaen verilen bir isimlendirme olmasıdır.  İşte bu isimle ‘Harici” yaftası yiyen bu malum tayfa, aslında yaftayı yemedikleri önceki dönemlerinde toplum nezdinde hep “En iyi Kur’an okuyucular” anlamında “Kurra ehli” ismiyle bilinip anılırlardı hep.  Ancak ne var ki huylu huyundan vazgeçmezmiş ya,  aynen öyle de zaten o dönemlerinde de Kuran’ın mana ve ruhundan uzak okuyucu olmaları hasebiyle her önüne geleni imanını sorgulayan tıynette huyları vardı.  Öyle ki sorguladığı kişi küçük ya da büyük hiç fark etmez günah işlemişse çok rahatlıkla hemen onu kâfirlikle itham edebiliyorlardı.  Nitekim geldikleri noktada ise bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’i bile tekfirlikle suçlayabilmişlerdir. Ve Sıffin’de niye ondan ayrıldıkları suali sorulduğunda ise cevaben:

       -Hakeme başvurmasından dolayıdır demişlerdir.

       Oysa Hz. Ali (k.v) onlara başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızrakların uçlarına takılmasının bir tuzak olduğunu telkin etmiş olmasına rağmen bir türlü onları inatlarından vazgeçirememişti. Üstelik Hz. Ali (k.v)’e tahkime gitmeyi kabul etmeye de mecbur bırakmışlardı. Derken Hz. Ali’yi tahkime gitmeye zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhilleri olmamışçasına “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” ayetini sloganlaştırarak ayaklarına gelen tarihi fırsatı geri tepmiş oldular.

      Hz. Ali (k.v)  her şeye rağmen yine de kendisine başkaldıranların ön yargılarını yıkma azminden geri durmayacaktır. Öyle ki bu hususta önce Abdullah b. Abbas söz alıp daha sonra da Hz. Ali (k.v)’in yaptığı etkili konuşmalar etkisini göstermesiyle birlikte Haricilerin yarıdan çoğu Hz. Ali (k.v)’in safında yer alırken, dört bin kadar Harici gurubu da Harure köyünde kalmayı yeğleyeceklerdir.  Diğer geriye kalan Haricilere de ne anlatılırsa anlatılsın yine her zamanki gibi bildiklerini okuyup ümmetin birliğini ve dirliğini bozmak için uğraş vereceklerdir.  Nitekim bu bozguncu gurup güya akıllarınca Hz. Ali (k.v)’i alt edeceklerinin zannıyla İbnül Kevva’yı karşısına münazara etmesi için çıkaracaklardır. Netice malum karşılıklı geçen söz düellosunda İbnül Kevva’nın alnından damlayan boncuk boncuk terler eşliğinde köşeye sıkıştığını gördüklerinde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına:

       -“Ey İbnül Kevva!  Dön gel,  zaten onunla konuşulmaz  çağrısıyla pişkinliklerini sergilemekten imtina etmeyeceklerdir. Derken Hz. Ali (k.v)’in İbnül Kevva’yı münazarada mağlup etmenin ardından aralarından 500 Hariciyi kendi safına çekmiş olurken geriye kalan Harici grubuna da belki ikna olurlar düşüncesiyle son kez uyarılarda bulunmayı ihmal etmez. Ancak onlar yapılan bu son uyarılara da kulak asmayıp güya Hz. Ali'nin ağzında sarf ettiği “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle (hâşâ) kâfirliğini ikrar etmiş oldu iftirasıyla ortalığı velveleye vereceklerdir. Neyse ki karşı karşıya gelinen Nehrevan savaşında bu haddini bilmez son derece başıboş,  hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bir kısım Harici tayfasının yaptıkları iftiralarının bedelini hayatlarıyla ödeyeceklerdir. Ve savaşın sonunda içlerinden sadece 9-10 kadarı firar edip canını zar zor kurtaracaktır. Malum kaçıp kurtulanlar gittikleri yerlerde de boş durmayıp ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza Kuzey Afrika’ya giden kimi Haricilerde bir başka Harici fraksiyon topluluğunu oluşturacaklardır.

           Evet, Hz. Ali (k.v) Haricilerin hadlerini bildirmesine bildirmişti ama savaş sonrası harp meydanında cesetler arasında yürürken çok üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Zira ona savaşmaktan başka bir alternatif çıkış yolu bırakmamışlardı. Yine de ölenle ölünmeyeceğine göre bu tür şeylerin bir daha tekrardan yaşanmamasına yönelik bir şeyler yapmak gerekirdi.  Nitekim Hz. Ali (k.v) bir ileri adım için bu kez Muaviye’yi itaati altına almaya yönelik Şam üzerine yürümeyi hedefler. Ancak bu amaç doğrultusunda seferber olduğunda yolda başka bir Harici fraksiyonunun ayaklandığının haberini alır. Hiç kuşkusuz onlara da aynı uyarılar yapılır. Fakat yapılan uyarılara aldırış etmediklerinden dolayı ister istemez onlar içinde aynı acı akıbet kaçınılmaz olur. Derken o acı akıbetten sıyırılıp kaçabilenlerde gittikleri yerlerde boş durmayıp hem valileri katledeceklerdir hem de işin ucu Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr’a kadar uzanacak bir dizi eylemlerin hazırlığını yapıyor olacaklardır. Hatta Hac mevsimi sonunda kendi aralarında plan yapıp Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr üçlüsüne suikast düzenlenmesi kararını alırlarda.  Böylece bu düşünceler eşliğinde Mısır’lı Abdurrahman b. Mülcem ileri atılıp;

       -Ben Ali’nin hakkından gelmeye talibim çıkışında bulunur.      

       O arada  Temim kabilesinden Burek bin Abdullah da galeyana gelip:

       -Bende Muaviye’nin hakkından gelmeye talibim der.

        Hakeza Amr b. Bekir'de aynı şekilde:

        -O halde Amr b. As’ın hakkından gelmekte bana düşer diyerekten kendi aralarında söz birliği yapıp Ramazan ayının yirmi yedisinde aynı saate denk gelecek bir zaman diliminde suikastı gerçekleştirmeye ant içeceklerdir.  

         Derken nefeslerin tutulduğu o an gelip çatmıştı ki, Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasanla birlikte sabah namazına hane-i saadetinden çıkıverdikleri saatte pusuya yatmış halde mevzi alan Abdurrahman b. Mülcem haini, ansızın üzerine üşüşüp hunharca hançeriyle yaptığı darbeyle başından derin bir yara açar.  Ve o an yaka paça kendini ele verdiğinde huzura getirilir. Başka ne diyelim bir bakıyorsun bilgisi, hikmeti ve adaletiyle ilmin kapısı olmak bu ya,  Emirül Mü’minin son nefesini teslim etmekte iken bile ilmini konuşturup şöyle vasiyet eylediğini görüyoruz:

       -Şayet Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek sakın ola ki Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olunur.  

          İşte suçların şahsiliği prensibini ortaya koyan bu müthiş vasiyetnamenin üzerinden çok geçmeden Allah Resulünün ahirete intikal ettiği yaşta, yani 63 yaşında şehitlik makamıyla vefat etmiş olur.  

          Diğer Harici suikastçı Burek ise Muaviye’nin tam sabah namazına geliş saatinde suikast tertibi için pusuya yatar. Ancak Muaviye’nin yönetim biçimi saltanat ve mülke dayalı kurulu bir sistem olduğu için adeta yanında etten duvar örmüş yaverlerin koruma engeline takılacaktır. Nitekim Muaviye’nin yanı başında bulundurduğu yaverler suikastçının tertibini boşa çıkartacak karga tulumba varı bir hamleyle hakkından gelinip hemen oracıkta katline ferman verilerekten defteri dürü verilmiş olunur.

         Hakeza Mısır valisi de Ramazan’ın yirmi yedisinde namaz için o gün evinden çıkmayıp da kendi yerine gönderdiği vekilini Amr sanıp oracıkta öldürüverirler. Olay sonrası Amr suikastçı hakkında yakalama emri vermesi üzerine derhal idam edilir.  

         Peki, suikast girişiminden kurtulmayı başaran Muaviye, tüm bu olan biten hadiselerden ders aldı mı derseniz maalesef Hz. Ali (k.v)’in şehit olmasıyla birlikte kendisinde herhangi değişik bir tutum oluşmadığı gibi mescitlerde Hz. Ali (k.v)’e lanet okuyaraktan irad edilen hutbeler eşliğinde saltanatının devamı için uğraş verecektir. Düşünsenize Muaviye saltanat içtihadıyla böyle bir tutum sergilerken Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hz. Hasan ise tam aksine ümmetin birliği ve dirliğini düşünerekten halifeliğinden feragat edip ümmetin idaresini ona devredecektir. Ne diyelim ehlibeyt neslin her türlü dünyevi makam düşkünlüğüne tamah etmeme feraset yanı bu ya,  Hz. Hasan (r.a)’da gayet iyi biliyordu ki Muaviye’nin asıl derdinin Hz. Osman’ın katillerinin intikamının almak değil saltanat derdi olduğudur. Nitekim bu bilinçten hareketle kendi halifelik hakkından feragat edip bu dosyayı kapatacak bir irade ortaya koymuş olur.  Böylece Allah’ın Habibi (s.a.v); “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili (yorumu-içtihadı) üzerine harb edeceksin  diye beyan buyurduğu mülklü (saltanatlı) dönemlerinin kapısı aralanmış olur. 

           Cevdet Paşa bu noktada ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini ise tarihe not düşerek şöyle bağlar:

          Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh) kıldırır.”               

          Hâsıl-ı kelam, Hz. Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir.  Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.

         Vesselam. 

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_ali_ve_hariciler-8088.html

14 Mart 2026 Cumartesi

Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi


 Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi

  SELİM GÜRBÜZER                                             

       Malumunuz Hz. Ali (k.v), Allah Resulü (s.a.v)’in Allah’a vuslatının akabinde hilafet meselelerinin kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğünden hareketle bir süre Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’a beyat eylememişti. Besbelli ki, şayet vuslatın hemen akabinde beyat etmiş olsa, sevgili eşi Fâtıma annemizin üzüleceğini düşünerekten bu konuda altı ay sessiz kalmayı yeğlemiştir.  Sonrasında ise malum Hz. Ali  (k.v),   daha fazla bu işi uzatmaksızın Ebû Bekir-i Sıddîk’in huzuruna varıp;

       -“Elbette ki bu göreve en layık olan sensin. Doğrusu şimdiye kadar Allah Resulünün cenazesi daha henüz ortada iken halifelik görüşmelerinin benden habersiz yürütülmesinden dolayı beyat eylemeyi geciktirmiş oldum. Ama artık vakti zamanı gelmiştir, yarın inşallah mescitte herkesin huzurunda size beyat edeceğim” sözünü vermekle kendine yakışır bir tutum sergilemiş olur. Hatta Hz. Ali (k.v)   sadece beyat etmekle kalmayıp gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halifelik döneminde olsun, gerekse Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde olsun her ikisinin de devlet hizmetlerinde yar ve yardımcısı olmuştur. Hatta buna Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi de dâhildir. Hem kaldı ki Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi çok çalkantılı geçmesine rağmen yine de ümmetin birliği ve dirliği için elinden ne geldiyse ona destek olmaktan geri durmamıştır. Ancak ne var ki, tüm bu iyi niyetli çabaları halifenin etrafını saran sıkı Emevi dayanışmasına dayalı asabiyet ağına takılıp bir türlü bu örgü ağını aşıp da fitne ateşinin alev almasına mani olamayacaktır. Zira O’nun her defasında fitne ateşini söndürme girişimleri Halife Osman (r.a)’a karşıt tavır olarak algılanmıştır hep.  Ne diyelim Hz. Ali (k.v)  sabrı bu ya, yine de hakkındaki dedikodulara hiç aldırış etmeksizin Hz. Osman (r.a)’ın şehadet şerbeti içtiği ana kadar meselelerin üstesinden gelebilmek için tüm gayretini seferber etmekten ondan esirgemeyecektir.

        Tabii Hz. Osman (r.anh)’ın şehadet şerbeti içmesinin ardından bile sular bir türlü durulmayacaktır. Ama bu arada suların durulmasına yönelik bir an evvel halifenin tayin edilmesi gerekiyordu ki,  bu hususta Basra’lılar Talha b. Zübeyr'in, Kufe'liler Zubeyr b.  Avvâm’ın, Mısır'lılar ise Hz. Ali’nin halife olması için kapılarını çalmayı deneyeceklerdir. Ancak halife olmaları yönünde hiçbirini ikna edemeyeceklerdir. Bu durumda ister istemez bu kez Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’in halife olmaları yönünde kapıları çalınır. Maalesef bu denemelerinden de bir netice alınamaz. Derken en son çare olarak isyancılar, bu işi zorbalığa döküp;

       -“Her kim ki yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife olarak ortaya çıkmazlarsa şunu iyi bilsinler ki boyunlarını vuracağız” tehdidinde bulunurlar.  

         Ashabın ileri gelenleri baktılar ki, işler iyice kızışıp sarpa saracak, ister istemez tüm bu kaotik keşmekeşlik hava içerisinde Ensar-Muhacir grubundan oluşan bir dayanışma topluluğunun aracı olarak tayin ettiklerinde,   Hz. Ali (k.v) en nihayetinde halifeliği kabul etmek mecburiyetinde kalır. Nitekim ertesi gün herhangi bir fazla hır gür çıkmadan mescitte ashabın Hz. Ali (k.v)’e biat etmesiyle birlikte halifelik meselesi halledilmiş olunur. Ancak halifelik meselenin halledilmiş olmasından sadece Mervan ve onun şahsında bir takım Emevi gruplar hazmedemediklerinin işaretini hemen alelacele Medine’yi terk etmekle göstermiş olacaklardır.  

        Peki ya Hz. Ayşe validemiz? Malumunuz o da, Hac dönüşü Hz. Osman (r.a)’ın şehit düştüğünü ve yerine Hz. Ali (k.v)’in halife olarak seçildiğini öğrendiğinde pekte sevindirik olmadığını etrafında Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin cezalandırılmasına yönelik and içmiş gruplarla birlikte hareket ettiğini hissettirerek gösterecektir. Besbelli ki Hz. Ayşe validemiz otuz yıl öncesinde kendisine yapılan bir iftiranın acısını halen içinden söküp atamamış gözüküyordu.  O yıllarda malumunuz Hz. Aişe annemize yapılan bir iftirada Hz. Ali (k.v)’in bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurunda ağzından çıkan bir cümlesinde;

      -“Boşa gitsin, Allah sana daha hayırlı kısmet açar” sözlerini işittiğinde çok incinmiş olsa gerek ki, ona olan kırgınlığını halife oluşunun akabinde yapacağı bir takım hamlelerle hissettirecektir.  

        Birde meseleye Hz. Ali (k.v) açısından bakıldığında ise o artık seçilmiş ümmetin halifesi olması hasebiyle ümmetin menfaatine ne yapılması gerekiyorsa içinde taşıdığı o ulvi vazife duygusunun sorumluluğuyla hareket edecektir hep. Ancak ne var ki, halifelik makamına oturur oturmaz ashabın ileri gelenleri tarafından Muaviye’ye şimdilik ilişilmemesi ve vali olarak yerinde kalması yönünde hemen kendisine sıcağı sıcağına teklif sunulur. Halifelik makamının sorumluluk bilinciyle cevaben şöyle der;

       -Şunu iyi bilesiniz ki,  halifelik makamına itaat etmediği müddetçe kılıçtan başka bir çözüm yolu yoktur.

       Böylece ortada ümmetin birliği ve dirliği söz konusu olduğu için halifelik içtihadıyla yeni tayin edeceği valileri elçi olarak görevlendirmek suretiyle yola çıkarır da.  Nitekim Sehl b. Huneyf görev tebligatını alır almaz Tebük topraklarına doğru yol alır. Fakat onu yola revan olmuş halde görenler hemen kafasını karıştıracak ilk hamlelerini yapıp:

       -“Ey yolcu! Nereye böyle,  yoksa gideceğin yerde kanına mı susadın sen?” ikazında bulunurlar. Nitekim bu kafa karıştırıcı çağrılar etkisini gösterince, Sehl b. Huneyf o anda Muaviye’nin yerine vali olma kararından vazgeçip epey mesafe kat ettiği yoldan geldiği gibi gerisin geri dönecektir. Hakeza Kûfe valisi de kararından vazgeçenler arasına dâhil olur. Ne diyelim, kararsızlık denen illet hastalık bu ya, bu durumda Şam ve Kûfe şehirlerini itaat altına almak hiçte öyle kolay bir iş gibi gözükmüyordu. Besbelli ki, Hz. Ali (k.v)’in önünde daha çok uzun soluklu halletmesi gereken bir yığın meseleler daha vardı. Öyle ki Talha ve Zübeyr’in de aralarında bulunduğu bir heyet;  Hz. Ali (k.v)’in huzuruna vardığında önce Yüce Allah'ın ahkâmını yerine getirmek için biat edeceklerini dile getirirler, sonra da asıl ağızlarında baklayı çıkarmak istedikleri mesele için Hz. Osman (r.a)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesi talebinde bulunurlar. Oysaki hemen aceleye getirilecek meseleyle alakalı talep ettikleri düşüncelerinin aynısını Şam’daki Muaviye’de habire etrafa tehditler savurarak dillendiriyordu. Neyse ki Hz. Ali (k.v)   daha yeni işe koyulduğu patırtılı gürültülü kaotik bir ortamda oldubittiye getirilmek istenen böylesi bir talebin dolduruşuna kapılmayacaktır. Onların dile getirdikleri talep ve düşüncelerinin tam aksine hemen alelacele cezalarının kesilmeleri yoluna gitmenin usul açısından doğru bir yöntem olmayacağını beyan buyurur. Hakeza bu hususta ortalığın iyice sakinleşeceği vakte kadar beklemekte fayda olduğunun yanı sıra devlet işlerinin tam takır rayına oturmasının akabinde hep birlikte bu meseleyi istişare yoluyla halledilmesi gerektiği kanaatini ortaya koyar. Ancak ne var ki, huzuruna gelen heyet bu sarf ettiği akıl dolusu sözlerden pekte hoşnut kalmayacaktır. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) Şam ve Kufe şehirlerini itaat altına almak maksadıyla gönderdiği valilerden daha henüz göreve başlamadan geri dönenler karşısında en ufak bir yılgınlığa düşmeksizin inandığı yolda meseleyi uhuletle ve suhuletle çözme cihetine gitmeyi yeğleyecektir. Öyle ki, her seferinde elçiler kanalıyla gönderilen mektupların hiçbirine valilerin cevap yazmaya bile tenezzül etmemelerine rağmen yine de o sanki ortada hiçbir şey olmamış gibisine her daim kendinde görülen o azim ve sağlam duruşuyla yılmadan, usanmadan mektup üzerine mektuplar göndererekten zerre miskal olsun meselenin üzerine gitme kararlılığından asla vazgeçmeyecektir. Hani atalarımızın “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz”  diye söyledikleri bir veciz söz var ya, aynen öyle de geçte olsa eline ulaşılan tek satırlık cevabı bir mektup eline ulaşabilmiştir.  Ancak mektup açıldığında içinde sadece; “Muaviye b. Ebu Süfyan'dan Ali b. Ebi Talib’e…”  diye başlayan tek satırlık bir ifadeyle halifelik makamını hafife almaya yönelik ince bir gönderme vardı ki,  Hz. Ali (k.v) kendisini hiç sayan bu gelen mesajı okur okumaz moralinin büsbütün bozulduğu gözlerden kaçmaz da.  Ayrıca üstüne üstük bu arada tüm bu moral bozukluğunun üzerine bir zamanlar aynı ulvi gayeler uğruna birlikte omuz omuza mücadele verdiği iki dava arkadaşı Talha ve Zübeyr, huzuruna çıka gelmezler mi?  Öyle ya, bayram değil seyran değil, güya umreye izin almak için huzuruna çıka geldiklerini söyleyeceklerdir.  Tabii Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi hiç islimini bozmadan hoş beş sohbetin ardından kendisinden izin alınmasını son derece mütevazı bir davranış olarak karşılayıp arkadaşlarını umreye öyle uğurlayacaktır. Oysaki nezaketle uğurladığı arkadaşları bir daha Medine’ye dönmemek için uğurlanmış oluyorlardı. Nitekim kafalarında kurguladıkları plan gereği ilk etapta Mekke’de Hz. Aişe validemizle umre esnasında buluştuklarında; önce Hz. Ali (k.v)’e isteksiz bir şekilde beyat sözü verdiklerini, ardından da verdikleri sözden cayıp saf değiştirdiklerini arz etmek olacaktır.

      Evet, tüm bu yaşananlardan öyle anlaşılıyordu ki, her geçen gün durum vaziyet git gide Hz. Ali (k.v)'in aleyhine işlerken, Hz. Aişe validemizin etrafında oluşan kümelenmeyle de muhalif kanadın lehine işleyen uygun bir zemin oluşuyordu.  Nitekim güç gösterisine dönüşen böylesi bir ortamda hazır fırsattan istifade “Her kim Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrıları yapılır da. Her ne kadar Resulullah (s.a.v)’in hanımı Ümmi Seleme böylesi kaotik bir ortamda, Aişe annemize yazdığı bir mektupla yapılan bu çağrıları doğru bulmadığını kendisine bildirse de bir türlü onu kararından vazgeçiremeyecektir.

         Derken Hz. Ali (k.v) ise fırtına öncesi yaşanan bu hadiselerin pekte hayra alamet gelişmeler olmayacağını Abbas b. Abdülmuttalib’in oğlu Kusem’in kendisine ilettiği mektupla işin vahametini öğrenmiş olur. Yani mektup eline ulaştığında umre için uğurladığı dava arkadaşlarının Hz. Aişe’nin safında yer alarak kendisine karşı sefer düzenlemek için Mekke’den Basra’ya birlikte hareket ettiğinden haberdar olup bu duruma içten içe çok üzüntü duyar.

        Hem nasıl içten içe üzülmesin ki, bir kere her şeyden önce işin varacağı son noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in hanımıyla karşıya kalmak gibi son derece sıkıntılı bir durumun varlığı söz konusuydu.  Nitekim Hz. Aişe annemiz ordusuyla birlikte Hayber yakınlarında Evtâs denilen yerde konakladıklarında Said b. As;

       -Ey Müminlerin annesi! Hayırdır nereye böyle?

       Hz. Aişe annemiz cevaben:

       -Elbette ki, Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum deyince,

       Said b. As:

       -Osman’ın katillerini uzaklarda aramana hiçte gerek yoktur, hemen yanı başındakilere bakman kâfidir der.

       Said, aslında bu sözlerle doğrudan Zübeyr ve Talha’yı kastedip, onların hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmalarıyla birlikte güya görünürde Hz. Osman’ın akıtılan kanının derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.  Ancak Hz. Aişe annemiz bu sözlere hiç oralı olmayıp inandığı davada hala kararlı bir şekilde yoluna devam edecektir. Ta ki Aişe annemiz ordusuyla Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumaları kulağını çınlatır, işte o zaman Efendimiz (s.a.v)’in bir zamanlar hanımlarına yönelik;

          -“Bana öyle geliyor ki sizden birinize Have’b köpekleri uluyacak” diye sarf ettiği sözleri aklına takılır takılmaz bu kez  “Aman Allah’ım ben ne yaptım” pişmanlığıyla kendi kendine hayıflanıp böylece kendi iç dünyasında o an için geri dönüş duygusu ağır basar.  Ancak tam o esnada hiç hesapta olmayan bir gelişmenin yaşanıyor olması o anlık pişmanlık duygu selini bertaraf edecektir. Öyle ki o esnada Abdullah b. Zübeyr’in;

     -“Ali b. Ebi Talib geldi,  Basra’ya yetişin,  kendinizi kurtarmaya bakın”  şeklinde avazının çıktığı kadarıyla bağıraraktan attığı çığlıklar bir anda işin seyrini değiştirmesiyle birlikte tehlike çanlarının çaldığı Basra yakınlarındaki Hufeyr’e doğru hareket edilmiş olunur.

      Tabii Basra valisi Osman b. Huneyf,  yaklaşmakta olan kafilenin geliş gayelerini sezer sezmez kendince hemen tedbiri elden bırakmayaraktan gelenlere karşı güç kullanınca her iki taraftan da yaralananlar olur.  Fakat her iki tarafta baktılar ki,  durum vaziyet git gide daha da karmaşık bir hal alacak gibi gözüküyor bu durumda ister istemez kendi aralarında  analışıp barışıvermek zorunda kalırlar. Ancak bu barış hali de pek uzun sürmeyecektir. Zira Bedeviler; Talha ve Zübeyr’in ileri gelen adamlarının uyudukları kanaatine vardıkları bir gece vaktinde Osman b. Huneyf’in evine ani baskın yaparaktan tüm barış umutlarını suya düşürmüş olurlar. Hadi barış umutlarının suya düşmesi neyse de,  Mervan’ın ansızın baskın yaptığı o gecede Osman b. Huneyf’in sakalının tutamından çekerekten tartaklamasına ne demeli.

        El insaf! Neyse ki Huneyf'i serbest bırakılıp bırakılmayacağı hususunda Aişe annemize danışırlar da en nihayetinde salıvermek zorunda kalırlar. Derken Osman b. Huneyf darp edilip hırpalanmış bir şekilde Kufe'ye doğru yola koyulurken Basra’ya doğru ilerlemekte olan Hz. Ali  (k.v) ile yolda karşılaştığında durum vaziyeti şu sözlerle dile getirir:

        -“Ey Emirel Mü’minin! Beni Basra’ya sakallı gönderdin göndermesine ama şimdi ise şu an gördüğünüz üzere sakalsız dönmüş durumdayım.”

       Aslında bu sözler bir anlamda Basra’nın Aişe annemizin kontrolüne geçmiş bulunduğunun itirafnamesi sözlerdi.

        Her neyse olanlar olmuştu bir kere,  bari bundan sonra hiç olmazsa Kufe halkının başına herhangi bir musibet gelmemesi için bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim bu hususta Hz. Ali (k.v) tez elden kervanıyla birlikte Kufe’ye vardığında kendisine buraya geliş gayesinin ne olduğu sorusuna muhatap kalır. Hz. Ali (k.v) bu sual üzerine Kufe halkına cevaben şöyle seslenir;

      -Her geçen gün etrafı saran fitne ateşini söndürmekten başka buraya geliş gayem ne olabilir ki?

       Gerçekten de Hz. Ali (k.v)’in buraya geliş gayesinin birliği ve dirliği sağlamaya yönelik olduğu şundan besbelliydi ki, son bir hamleyle daha muharebe öncesinden barış girişiminde bulunmak üzere görevlendirdiği Ka’ka b. Amr ile birlikte çaba sarf edişiyle tüm samimiyetini ortaya koyacaktır.  Ancak gel gör ki Emirül Mümininin gösterdiği tüm bu iyi niyetli barış girişimi çabaları her daim anlaşmamaktan yana ısrarcı tutum içerisine giren İbn-i Sebe ve taraftarlarınca bir gece vaktinde ansızın her iki tarafa da aynı anda baskın yaparaktan devreye soktuğu sinsi planlarıyla sabote edilmiş olunur. Nitekim ansızın bir gece baskınıyla sinsice yürüttükleri o provokatif eylem planı tutar da. Öyle ki, o gece her iki tarafta derin uykularından uyanıp gördükleri o hazin manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde birbirlerinin oyununa geldiklerinin zannıyla kılıçlar çekilip böylece tarihlerin Cemel vakası diye kaydettiği ve on bin insanın ölümüne mal olan o kanlı savaş vuku bulmuş olur.  Her ne kadar sinsi bir oyunla sulh girişimleri akamete uğrasa da sonuçta Hz. Ali (k.v) vuku bulan bu savaştan zaferle çıkmasını bilmiştir. Hatta savaş sonrası bu kez ganimet paylaşımı bahse konu olur ki,  bu meselenin üstesinden gelmek içinde hemen yerinde bir müdahale söylemle:

        -“Şimdi sorarım sizlere: Müminlerin annesi Aişe’nin ganimetleri kime isabet edecek” sualini sormak suretiyle bu yersiz ganimet paylaşımı isteklerinin önüne de geçmesini bilmiştir.

        Öyle ya, madem savaşın kazananı da, kaybedeni de Müslümandı, o halde Emir’ül Müminin bu sorduğu soruyla savaş ganimetinin sadece gayrimüslimlerden alınabileceğinin mesajını vermiş oluyordu. Ganimet paylaşımının dışında birde meseleye savaşan taraflar açısından baktığımızda, Cemal vakası aynı zamanda hem galibinin hem de mağlubunun pişman olduğu bir savaş olduğu anlaşılır. Dahası Hz. Osman (r.a) döneminde isyan boyutunda sınırlı kalan hadiselerin Hz. Ali (k.v)  dönemiyle birlikte yürekleri dağlayan iç savaşa dönüşen elim bir tabloyla yüzleşilmiştir.  Üstüne üstük yaşanan bu elim hadisenin neticesinde Talha (r.a)  ve Zübeyr (r.a) gibi çok büyük yıldız kayıplarının da ölenler arasında olması kat be kat yürekleri daha da bir derinden dağlamıştır.

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_alinin_calkantili_halifelik_donemi_-8073.html

                                                                                                                        Devam edecek

7 Mart 2026 Cumartesi

Hz. Ali Kerremallahu Vechehu


 

Hz. Ali Kerremallahu Vechehu

       SELİM GÜRBÜZER

       Hz. Ali (k.v), Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Ebû Talib’in oğludur. Fâtıma bint Esed annemiz evladına kendi babasının adı “Esed” ismini koymuştu koymasına ama Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)   kızı Fatıma’ya Ali ismini telkin etmiş ve ömrün sonuna kadar da bu isimle anılmıştır hep.

        Hz. Ali (k.v)  çocuk yaşta, Allah Resulünün Hatice validemizle birlikte ibadet ederken gördüğünde merakından bu yaptığınız nedir diye sorduğunda bu hususta önce kendisine bilgi sunulduktan sonra bu yola öyle davet edilmiştir. O da cevaben şöyle der.

        -Hele bir babama danışayım öyle karar veririm.

        Allah Resulü (s.a.v) aldığı bu cevap üzerine kendisine; 

       -Ey Ali! Olur ya, karar vereceğin aşamada, şayet bu dini kabul etmeyecek olursan yine de bu işi gizli tutmanda fayda var diye tembihler.

       Tabii Hz. Ali (k.v) kendisine yapılan bu daveti babasına söylemekten vazgeçip ertesi gün Allah Resulünün huzuruna vardığında yaşından büyük akıl dolusu şu sözlerle:

       -Ey Allah’ın Resulü! Yüce Allah (c.c)  beni yarattığında babama mı danıştı ki şimdi ben kalkıp da din hususunda ona danışacak olayım demek suretiyle çocuk yaşta ilk Müslüman olma şerefiyle şereflenen ilk isim olur.

        Peki ya babası Ebu Talib? O da malum, Müslüman olmaz ama oğluna da bu hususta niye Müslüman oldun diye de her hangi bir telkinde bulunmaz,  tam aksine yeğeni Muhammed (s.a.v)’in “el emin” olduğunu telkin edip itaat etmesini öğütler.

       Ne diyelim, çocuk yaşta iman etme şerefine nail olmak hasleti bu ya,  işte kendisi bu duygu seli içerisinde  kerremallahu vecheh” sıfatına haiz halet-i ruhiye içerisinde bu kutsi dava için koşturur da. Nitekim ister tanıdık olsun ister yabancı hiç fark etmez, günlerden bir gün Gıfar kabilesinden bir yabancıyı Mekke’de görünce onu üç gün evinde misafir etmeyi kendine vazife edinir.  İlginçtir misafir edeceği kişi tıpkı kendisi gibi cömert ve ilerisinde sahabe halkasının en önemli simalarından biri olarak ismini yazdıracak olan Ebû Zer el-Gıfârî (r.a)'den başkası değildir elbet. Malumunuz Arap geleneklerine göre üç gün boyunca misafire ne için geldin diye sual edilmez. Ta ki Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) üçüncü günü dolar işte o zaman kendiliğinden buraya geliş gayesinin Peygamberliğini ilan eden Muhammed (s.a.v)’i görmek olduğunu söyler. Zaten Hz. Ali (k.v)’inin de canına minnet tam da ağzından duymak istediği cümlelerdi bu. Ve hemen bu dileğini yerine getirmek için tez elden misafirini Hane-i Saadette Allah Resulü ile görüşmesini sağlayıp Müslüman olmasına vesile olur da.

       Tabii ki Hz. Ali (k.v)’in yaşadığı ilkleri sadece bunlarla sınırlı değil, kendine özgü yaşadığı daha birçok ilkleri yaşamışlığı da söz konusudur.  Şöyle ki; Allah tarafından Müslümanlara hicret izninin vahiyle bildirilmesiyle birlikte müşrikler Darünnedva’da Allah Resulünün (s.a.v) katline ferman verip öyle karar almışlardı.  Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine hemen tedbir almayı elden bırakmayıp;

        -“Ey Ali! Bu gece benim yerime yatağımda yat, daha sonrasında da Medine’ye gelirsin” diye beyan buyurduğunda hiç tereddüt etmeksizin hemen emrin gereğini yerine getirerekten ilk can yürek isim olur. Böylece korkusuzca gül kokulu yatağında mışıl mışıl uyumaya koyulacak derecede cesaret örneği sergileyebilmiştir. Hatta akabinde o da yalın ayak halde uzun bir yürüyüşün ardından ayakları şişmiş bir halde Medine’ye hicret için yola revan olup kafilenin mola verdiği yere yetiştiğinde Resul-i Ekrem (s.a.v) mübarek tükürüğünü ayağına sürüverip böylece o an yorgunluğunu üzerinde atmanın mutluluğunu tatmış olur da.  

        Allah Resulü  (s.a.v)  Medine’ye vardığında ise kendisiyle birlikte hicret edenleri en güzel bir şekilde karşılayıp bağırlarına basan Ensar halkıyla muhacir arasında ikili kardeşlik bağı kurmayı ihmal etmezken bu ikili kardeşlik bağından sadece Hz. Ali (k.v)’i  muaf tutacaktır. Zira Allah Resulü (s.a.v)  Ensar ve muhaciri birbiri arasında kardeş kıldığı Medine’de, yediden yetmişe hemen herkesin huzurunda Hz. Ali hakkında “Sen benim dünya ahiret kardeşimsin” diye beyan buyurmak suretiyle onun ileride ehlibeyt ocağını tüttürecek ilk damat olacağının işaret nişanı olsa gerek kendine has kardeş kıldığını ilan ediverir.  Nitekim ileriki günlerde Allah Resulünün gül kokulu sevgili kızını nikâhına almak için önce Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) talip olurken sonrasında ise Hz. Ömer (r.a) talip olur. Ancak Allah Resulü (s.a.v)  her ikisinden gelen talebe karşılık susmayı yeğler. Daha sonrasında Hz. Ali (k.v) talip olduğunda ise bu kez suskun kalmayıp bizatihi kendi onayı ile ehlibeyt neslinin devamına vesile olacak nikâhların en güzelini kıymış olur.  

       Hakeza Hz. Ali (k.v)’in yaşadığı ilklerden bir başka hatırasına baktığımızda her girdiği savaşta er meydanına çıkıp Zülfikar kılıcıyla rakiplerini bir bir devirip alt edişiyle de dikkatleri üzerine çeken isim olduğunu görürüz. Öyle ki, Hendek savaşında Amr’ın Hendeği aşıp birkaç kez 'Yok mu karşıma çıkan” diye meydan okuyuşu karşısında, o da her defasında yerinde duramayıp öne atılacak derecede gözü kara yiğitlik örneği sergileyecektir. Amma velakin onun öne atılma isteği Allah Resulünce; 

     -“Ey Ali! Hele bir yerinde dur, karşındaki kişi Amr!” diye beyan buyurmasıyla kendisi dizginlendiğinde verdiği cevap son derece manidardır:

      -“Ya Resulullah! O Amr ise bende Ali’yim” der.

      Efendimiz (s.a.v)  ister istemez bu durumda Hz. Ali (k.v)’in ortaya koyduğu bu gözü kara deli yürek cesaretine kayıtsız kalmayıp bu kez kendi eliyle zırhını ve Zülfikar kılıcını kuşandırıp er meydanına öyle salar.  Hiç kuşkusuz Allah’ın Aslan’ı Ali (k.v) bu ya, er meydanına çıktığında hemen rakibi Amr’a kılıcıyla yaptığı üst üste ani darbelerle alt edip böylece rüştünü ispatlamış olur. Hatta rüştünü ispatlamanın bir başka kahramanlık abide örneğini Hayber’in fethinde de kendini gösterir. Öyle ki, Hayber’in fethi hiçte kolay olmamıştı.  Tâ ki fethin muştusu olarak Tevhid sancağı Hz. Ali (k.v)’e teslim edilir ancak o zaman Fethi mübin gerçekleşmiş olur. Derken uzun süren muhasaralar neticesinde Hayber fethinin gerçekleşmesinin akabinde Hz. Ali (k.v) artık bundan böyle Allah’ın Aslan’ı anlamında “Haydar unvanıyla adından söz ettirir bile.  

        Sadece kendisine Haydar unvanı mı layık görülür? Elbette ki bunun yanı sıra kendisine özgü verilen daha birçok unvanlar da var. Şöyle ki günlerden bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v)  mescide geldiğinde Hz. Ali’yi toz toprak içerisinde uyur halde gördüğünde mübarek eliyle üzerindeki toz toprakları silkeleyip;

        -Ey Turab! Artık uyan diye seslenir. Derken arkadaşlarınca bundan böyle kendisi toz topraklı anlamında Ebu Turab künyesiyle çağrılacaktır.  

         Peki ya,  Allah Resulü (s.a.v)  evlendirdiği kızı Hz Fatıma annemiz ve amcasının oğlu Hz. Ali (k.v)’in izdivacından doğan torunlarına hangi isimleri layık görmüştür?  Malumunuz Hz. Ali (k.v)  hem ilk doğan oğlu için hem de ikinci doğan oğlu için Harb ismini vermişti ki, Allah Resulü (s.a.v)  her ikisine de bu isimleri uygun görmeyip torununun birine Hasan (güzel) ismini layık görürken diğer torununa ise Hüseyin (küçük güzel) ismini layık görmüştür.  Hatta Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) torunlarına sadece isim koymakla kalmayıp hem Fatıma annemizi hem de torunlarını abasının altına alarak  Onlar benim ehli beytimdir’ deyip böylece manevi şemsiyesi altında kızıyla birlikte sarıp sarmaladığı torunları bundan böyle kıyamete kadar “Cennet Gençlerinin Efendisi” olarak yâd edilmiş olacaklardır hep.  

       Evet, bu öyle şerefli bir yâd edilmedir ki ‘ehlibeytim” dediği torunları kanalıyla kıyamete kadar Seyyid ve Şerif nesli her devirde neslini devam ettirerek yâd edileceklerdir. Hem üstüne üstük tıpkı bu Kerbelâ’da yaşanan çileyle yoğrulmuş o dramatik acı olayın ardından şehit tacıyla taçlandırılmış yâd edilişin ta kendisi zişândır bu. Düşünsenize Hz. Ali (k.v)  ve Fâtıma annemiz Ehl-i beyt neslinin iki gülfidanı ebeveynleri olarak bile bir bakıyorsun mütevazı bir şekilde aynı baş yastıkta kıt kanaat içerisinde ehlibeyt ocağını bir ömür boyu tüttürmeyi başarabilmişlerdir. Üstelik kendileri aç kalma pahasına da olsa kapıyı çalan her fakiri eli boş göndermeyip elde avuçta ne varsa onların ihtiyaçlarını gidererekten sevindirebilmişlerdir. Derken günlerinin çoğunu Allah'a şükrederek geçirip böylece fakirlerin gözlerinden yansıyan o sevinç ışıltıları açlıklarını unutturmaya ziyadesiyle yetmiştir. Hatta gün gelir Allah Resulü (sa.v)’in; “Cennet hanımlarının Seyyidelerinden ilk defa kendisine kavuşacak olanın Fâtıma’dır” diye dile getirdiği beyanının tecelli ettiği gün ‘Muhsin’ adlı torunu da dünyaya geliverir. Ancak ne var ki, Fâtıma annemizden doğan bu çocuk fazla yaşamayacaktır.  

                 https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_ali_kerremallahu_vechehu-8057.html                                                            

                                                                                Devam edecek

22 Şubat 2026 Pazar

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSININ İKİ ANA KOLU


 

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSININ İKİ ANA KOLU

       SELİM GÜRBÜZER                                                   

       Evet, Nizâri taraftarlarının, imametin Nizâri Muntansır’ın büyük oğlu Nizâr’ın hakkı olduğundan dem vurmalarına binaen, ismiyle müsemma Nizâriyye ekolü günümüze dek İsmâilliyye Şiâsı’nın en büyük kolu olarak gelebilmiştir.  Her ne kadar Nizâr, Fâtımî geleneğince hilafetin gerçek varisi olarak tabanına hâkim olamayıp hükmedemese de bir bakıyorsun babasının sağlığında Mısır’a gelen Hasan Sabbah’ın nezaretinde bindirilmiş kıta taraftar kitlesi kendisine destek çıkabiliyor. İlginçtir kendisine destek veren Hasan Sabbah, hayatının bir döneminde İmâmiye Şiâsı müntesibi iken, sonraki hayat dönemlerinde Irakta dâilerinin telkinleriyle İsmâilliyye Şiâsı’na intisap edip Nizâr’in imameti safında yer alır. Bu arada ihtilalci ve İran Alamut merkezli kurduğu intihar timlerinden oluşturduğu milis teşkilatıyla birlikte bâtınî akidelerin yayıcı lideri olarak da dikkatleri üzerine çeker.  Hele bilhassa Mustansır’ın ölümünün ardından imamet konusunda birçok dargınlıkların gün yüzüne çıktığı ortamda başta Hasan Sabbah olmak üzere bir kısım askeri İsmâilîler, Nizâr ve soyunu hilafetin gerçek hak sahibi kabul edip Mısırda resmi hüviyet kazanmış dailerle ilişkilerini koparmış olurlar da. Hatta bir rivayete göre Hasan Sabbah, Nizâr ve oğlunun ölümü sonrası nesline sahip çıkmayı da ihmal etmez.  Nitekim Nizâr’ın küçük yaştaki torununu efsunlanmış bir Haşhâşî fedai lider olarak yetişmesi için onu İran’a götürür bile.  

        Peki, ileriye dönük efsunlanmış bir fedai lider olarak yetiştirilen sadece Nizâr’ın torunu mu?  Elbette ki hayır, Alamut kalesini muhasara altına alındığı yıllarda her gidenin ardından gelen efsunlanmış halde yetiştirilmiş daha nice Haşhâşî fedai liderlerde tarihler 483/1090 yılını gösterdiğinde İran’da Kazvin’in kuzeybatısında Elburz dağlarının üzeri bir yerde konuşlandırılırlar. Derken buralarda Haşhaşi olarak yetiştirilen İsmâilliyye Şiâsı Haşhâşî fedai liderlerinin öncülüğünde Alamut’un haricinde birçok kalelerin zaptıyla birlikte hâkimiyet alanlarını genişletmiş olurlar. Öyle ki efsunlanmış olarak yetiştirilen her bir Haşhaşi lider, dâiler ve Haşhâşî casuslar ağıyla Nizâriyye’nin vurucu timi olarak etrafa korku salacaklardır. Zaten Hasan Sabbah’ın kurduğu ve adına “Haşhâşîn” denilen intihar timlerinden oluşan bu gizemli teşkilat ağı, sızdıkları yerlerde başta Büyük Selçuklular olmak üzere daha birçok hanedanların ve devlet adamlarının başlarını ağrıtacak bir şekilde tehdit unsuru olmuşlar da.

           Ne diyelim, Hasan Sabbah’ın yetiştirdiği Haşhâşî intihar timleri hanedanların ve devletlerin baş belası olarak ağrıta dursunlar, o arada yeni bir gelişme yaşanıp Dördüncü Alamut hakimi Hasan’alâ Zikrihi’s-Selâm, 17 Ramazan 559/8 Ağustos 1164 tarihlerinde kendisinin Nizâr’ın soyundan gelen gizlenmiş imam olduğunu ilan ederekten bulunduğu yerden gizlice Alamut’a gelip kendince adına “kıyâmet günü” dediği yeni bir döneme girildiğini ve bu yeni dönemde asla geleneksel mistik bir yapıyla yola devam edilemeyeceğinden dem vuracaktır.  İşte duyurusunu yaptığı yeni dönemde geleneksel Şiî fıkhını yürürlükten kaldırıp namaz, oruç gibi dini vecibeleri reddetmenin yanı sıra haramı helal kılmak adına içki yasağının kaldırıldığının talimatını da verir. Ve ilan ettiği yeni dönemde üst üste yağdırdığı bir dizi talimatlar doğrultusunda geleneksel mistik yapı rafa kaldırılıp yerine sapkın ibâhî fikriyat akımı ikame edilir. Böylece yenilenen Nizâriyye ekolünün kalıcılığı sağlanmış olur. Ancak tarihler 561 (1166)  yılını gösterdiğinde bu kez yürürlüğe koyduğu sapkın düşünce fikriyatına karşı çıkan kayınbiraderi tarafından kendisi öldürülmüş olur. Derken ölümünün ardından yerine geçen oğlu II. Muhammed Nizâri, kıyamet fikriyatının (kıyamet imamın ruhi hakikatinde Allah’ı görmekle vuku bulduğu fikriyatı)  yürütücü misyonunu yüklenip babasının izinden yürüyecektir.  

    Peki, Alamut’un Moğollar tarafından işgali sonrasında Nizâri imamları nerelerde konuşlandılar derseniz, bu hususta tam netlik kazanmayan bilgi kırıntılarından hareketle Azerbaycan ve civarında bir yerleri mesken tutup varlıklarını sürdürdükleridir. Böylece Alamut hakimlerinden Hasan ve oğlu Muhammed’in sistemleştirdiği Kıyamet senaryosu fikriyatı doğrultusunda Nizâri imamet ekolü oralarda da devam ettirilmeye çalışılmış olur. Malumunuz kıyamet nazariyesine göre; muhtelif devirlerde Allah’ın elçisi olarak gelen her bir peygamber, hâzır imam Ali’nin bedenine hulul ederek fenafil olduğunu,  güya onun gerçek ruhi hakikatinde Allah’ın en nihai nurunun iman edenler üzerine tecelli ettiğidir. Ve bu noktada ulûhiyet isnad edilen Hz. Ali’nin ruhi hakikatinde Fenafillah’ın gerçekleştiğine iman getirenler de güya Selman ile ruhen Fenafişşeyh olarak bütünleşip böylece silsilede yer alan imamlar ile inanan müntesipler arasındaki ta’lime dayalı hiyerarşik mertebelerin perde perde kendiliğinden ortadan kalkmış olduğudur.

    Safeviler devrine gelindiğinde ise İran’da İmâmiyye-İsnâaşeriyye kültün baskın başat ekol olması hasebiyle Nizari İsmailîlerin manevra alanlarının kısıtlanmasının neticesinde mensuplarının kahır ekseriyeti daha çok Orta Asya ve Kuzeybatı Hindistan’da soluğu alacaklardır. Bu arada göç edemeyip İran’da kalanlar da 13/19. Asra dek kendileri sanki Nimetullâhiyye tarikatı müridiymişçesine takiyyeci bir tutum içerisine girerek varlıklarını sürdürmüş olacaklardır.

       Nizârîyye’nin imamı Hasan Ebû’l Şah’ın bu dünyadan göç etmesinin ardından imamlık postuna oturan oğlu Halîlullah Ali, imamet merkezini önce Mahallât sınırına yakın Kâhâk’a taşır, daha sonrasında ise Yezd şehrine… Ancak tarihler 1233/1817 gösterdiğinde Nizârîyye imamının müntesipleri ile Yezd şehrinde ki İsnâaşeriyye müntesipleri arasında cereyan eden sert mezhebi tartışmaların neden olduğu gerilimin sonucu çıkan kavgada Halîlullah Şah öldürülmüş olur. Bunun üzerine yerine geçen Hasan Ali Şah Nizârîyye’nin 46. İmamı olarak posta oturur.  Hatta çiçeği burnunda yeni imam olarak posta oturur oturmaz da Feth Ali Şah’ın kızı Serv-i Cihân Begüm ile evlenip saraya intisap etmenin mükâfatı olarak kendisi  “Ağa Han” unvanıyla da taltif edilir. Derken edindiği bu unvan sayesinde kendi vefatından sonra sırasıyla yerine gelen Nizârîyye imamlarından Ali Şah, Sultan Muhammed Şah ve İmamı Kerim’in şahlığında Hanlık unvanı devamlılıkta arz eder. Nitekim bu söz konusu devamlılık sayesinde bu gün gelinen noktada Nizârî İsmâilîlerin dünyanın çeşitli ülkelerine cemaat yapılanması şeklinde yayılmış toplamda takriben 20 milyon civarı bir sayıda oldukları düşünülmektedir. Hakeza İsmâilîlerin 1970’li yıllarda Hindistan, Pakistan ve Afrika’yı mesken tuttukları, başta Kuzey Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı ülkelerine göç ettikleri de artık bir sır değil.  Hem kaldı ki Nizârî İsmâilîleri; Hindistan’da “Hocalar, Nur Şâhîler ve İmam Şâhîler isimleriyle kendilerinden söz ettirirken, Suriye’de “İsmâiliyye” ismiyle, İran’da “Ağa Han müridleri” ismiyle, Afganistan’da “Ali İlahiler” ismiyle, Orta Asya’nın doğu bölgelerinde ise “Mollalar ve Mevlâîler” ismiyle kendilerinden söz ettireceklerdir hep.  

          Bu arada unutmayalım ki İsmâiliyye ekolleri değişik isimler altında tanınmalarının yanı sıra itikadı ve ameli görüşlerinin daha çok zâhir ve bâtın ekseninde sistemleştiği yönleriyle de tanımaktalar.  Öyle ki İsmâiliyye ekollerine göre zâhiri ve bâtınî hakikatlere erişmek sadece havâs ehli İsmâilîler için mümkün iken, İsmâilî olmayanlarsa sadece zahiri manalarına vakıf olmakla yetinebilmekteler. Ayrıca avâmdan İsmâilî bir müntesibin takip ettiği yolun bâtınî manasına vakıf olabilmesi için de mutlaka havâs ehli İsmâilî bir imamın rahle-i tedrisatından (ta’lim) geçmesi gerekir ki hakikat sırrına erebilmiş olsun.

        Özetle değişik isimler çatısı altında sistemleşmiş İsmâiliyye ekollerine göre:

        -Zahirde olan biten her ne varsa gelmiş geçmiş her devrin peygamberine göre değişkenlik arz ederken, bâtınî hakikatler ise tek değişmeyen hakikat olarak yoluna devam etmektedir.

        -Her İsmâiliyye mensubunun “Her zahirin mutlaka bir bâtınî yanı vardır” ilkesini düstur edindikleri içindir İsmaili ekolüne bu nedenle “Batınîyye ekolü” de denmektedir.

        -İsmâiliyye ekolüne göre insanlığın dini yönden tarihi süreci 7 devirden ibaret olup her devre ait şeriatın tesisi Allah’ın vazifeli elçileri olarak gelen peygamberlerin eliyle start alır. Böylece tarihi sürecin ilk altı dönemi adına nâtıklar denen Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed adıyla bilinen 6 ulü’l-azm peygamberler eliyle temsil olunmuştur. Aynı zamanda bu söz konusu nâtıklardan her biri kendi şeriatlarının bâtınî kodlarında gizli olan hakikatleri tevil ve yorumlanması için bir vekile de (vasi imama) sahiptirler.

      -Yine İsmâiliyye ekolüne göre her devrin yedinci imamı bir sonraki devrin nâtıkı konumuna yükselir de. Derken en son peygamber olarak gelen Allah Resulü (s.a.v) ve İslam’ın devri diyebileceğimiz altıncı devrin yedinci imamı, İsmâililerin ölümünü inkâr ederek Kâim-Mehdi olarak zuhur etmesini bekledikleri Muhammed b. İsmail olduğu yönünde bir inancı ikame etmişlerdir.

     -Muhammed b. İsmail, İslami kanunları nesh ederek (yürürlükten kaldırarak) yedinci ve son devri başlatacak ve böylece dini hükümlere ihtiyaç kalmayacaktır. Kâim ve nâtıkların sonuncusu olarak dünyayı adaletle yönetmesinin akabinde zahiren gözle görülür cismani dünyanın deveranı böylece sona ermiş olacaktır. İşte İsmailliye ekolünün mevzubahis ettiği bu yedili devir inanç akidesini ileri sürmesi sebebiyle kendilerine yediciler anlamına gelen “Seb’iyye” denilmiştir.  (bkz. Kutlu, s.109-110)                                                        

       Evet, anlaşılan o ki, tevil yöntemini aşırı bir şekilde kullanarak günümüze dek değişik aşamalardan geçen bu söz konusu İsmâiliyye ekolü inanışın, Nizârî ve Musta’li olarak ikiye ayrılmasından bugüne yansımaları farklı bir şekilde gün yüzüne çıkmıştır.  Nasıl mı?  Mesela Musta’lî İsmâililerce de esasta bâtınî inancı ve daîlik sistemi kabul görmekle birlikte Nizârîler’e nazaran kendilerine daha ılımlı bir yol belirleyerek bugünlere gelmişlerdir. 

                                                           Musta’lî İsmâililer

        Musta’lî İsmâililerin kendilerine ılımlı bir yön tayin ettikleri şundan besbellidir ki; gerek Allah’ın (c.c) zatı hakkında,  gerek Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında,  gerekse Kur’an ve sünnet hakkındaki görüşleri,  tıpkı Ehl-i Sünnet akaidin ki gibi olup İsmâililer takip ettikleri yolu bütünüyle günümüze dek taşıyabilmişler de. Nitekim Musta’lî İsmâililer’in dünden bugüne tarihi süreç içerisinde takip ettikleri inanç değerlerine göre:

       -Dinin esasları bütünüyle velayet, namaz, zekât, oruç, hac ve cihaddan ibarettir.

       -Velayet İslam’ın ilk direği olup kelime-i şehadetle şöyle yansır: “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedun Resûlullâh ve ‘Aliyyun veliyullâh ve vasiyyu’n-Nebi (Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed O’nun resulüdür ve Ali Allah’ın dostu ve Nebi’nin vasisidir)”

      - Farz olan beş vakit namazı günde üç vakitte birleştirmek (cem etmek) suretiyle eda edilir. Abdest Sünnilikteki gibidir. Caferi Şiilerin yaptığı gibi namazın kıyamında eller yana salınır.

      -Zekât, ayni ve nakdi türden ya da besili hayvanlardan olmak üzere âmiller ve daîler denen görevliler tarafından toplanarak cemaatin işlerinde harcamak üzere Dâî Mutlak’a teslim edilir.

       - Oruç, Ramazan ayında 30 gün tutulur. Mekke’yi ziyarette hac mecburi vazife olduğu gibi ayrıca Kerbela ve diğer meşhur daîlerin medfun olduğu türbelerin de ziyaret edilmesi lazım gelir.

      -Nefislerini, mallarını ve hayatlarını koruma ve kollamaya yönelik mücadele için imam veya daî istediğinde cihat etmek Müsta’lîler üzerine farzdır.

      -Hakeza Musta’lî İsmâililer’ de Sünniler ve Zeydîler gibi mut’a nikâhını kabul etmemekle mükelleftirler.

                                                        Nizârî İsmâilîler

         Nizârî İsmâilîler de İsmâilîyye ekolünün temel inanışı olan bâtınî ve gizli hakikatlere özel bir önem verip takip ettikleri yolun zaman içerisinde temel akidelerini bütünüyle namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetlerin zahiri ve bâtınî anlamlarıyla tevil etmek suretiyle söz konusu dini kavramların içini âdete boşaltmış durumdalardır.  Kelimenin tam anlamıyla Nizârîler’in tarihi süreç içerisinde tahrip ederekten geldikleri noktada takip ettikleri inanç değerlerine göre:

       -İslam’ın şartını iman (velayet), taharet,  namaz, zekât, oruç, hac ve cihat olmak üzere yedi esas olarak tayin etmişlerdir.

       -İman sadece imama velayet ile mümkün olur denmiştir. 

       -İmama giden yol huccetten geçer denmiştir.

       -Nizârîlerce huccet, imamın yokluğunda (gaybet) daveti yürütür denmiştir.  Öyle ki Nizârîlerce Allah’ı tanımanın zamanın imamını tanımak olarak dile getirilip onun kelamının Allah’ın kelamı olduğunu inanç felsefesi olarak ortaya koymuşlardır.  

      -Nizârîlere göre  “Mademki Ramazan ayı bin aydan daha hayırlı, o halde zamanın imamı da bin peygamberden daha büyüktür” denmekte.

     -Nizârîlerce İmamı reddeden kimselere, Sünnilerin helal kıldığı şeyler bile haramdır denmenin yanı sıra İmamı reddetmeyip tanıyan kimse için ise, şarap içmek gibi Sünnilerin haram kıldığı şeyler dahi helaldir denmekte.

     -Nizârîlerce taharet, adet ve örften geçmek; şeriatın zahirine uyanlardan kendini korumaktır denir de.

      -Nizârîlerce namaz, imamın bilgisine ve gerçek dine ulaşmaktır denir. Dua adını verdikleri namaz için ise özel vakitleri belirlenmiştir. Yapılan dualar sabah, akşam, yatsı ve gece duaları olarak kategorize etmişlerdir

     -Nizârîlerce namazda Mekke’ye doğru yönelinmez denilip kıblenin manasını zaruri olarak herkesin huccete karşı dönmesi olarak belirlenmiştir.

     -Nizârîlerce oruç, imamın söz ve fiilleri karşısında sükût edip sırrı ifşa etmemek şeklinde belirtilip Ramazan ayında sadece bir gün tutulur şeklinde kutsal addedilir.

     -Nizârîlerce Hac, imama gidiş ve onun görüşüne işaret teşkil eden olarak belirtilir.

     - Nizârîlerce cihad insanın kendini Allah’ın varlığı karşısında yok kılması ve kişinin kendi nefsiyle savaşmasından ibarettir denmekte.

      -Nizârîlerce takiyye (inancı gizleme) yapmak önemli olduğundan zaruri durumlarda diğer Müslüman topluluklarla kaynaşarak kendi inançlarını gizleyebilmek olarak kabul görür. (bkz. Fığlalı, s.134-9, Kutlu, s.113-4)

        Vesselam.

 https://enpolitik.com/kose-yazilari/ismilyye_sisinin_iki_ana_kolu-8041.html

 

 

 

17 Şubat 2026 Salı

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSI


 

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSI

       SELİM GÜRBÜZER                                                     

       Ehl-i Beyt İmamı Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinden sonra imâmetin, küçük oğlu Musâ Kâzım’a değil de, büyük oğlu İsmail’in ve onun soyundan gelenlerin hakkı olduğundan hareketle 2/8. Asrın ikinci yarısından itibaren İmâmiyye’den ayrılanların “Ta’lîmiyye, Bâtıniye, Melahide ve Şeb’iyye” türü isimlerle oluşturulan Şii mezhebin adıdır İsmâiliyye.

        Ayrıca değişik isimler altında oluşturulan bu söz konusu İsmâiliyye Şiâ fırkasının bir de kendi içinde gruplara ayrıldığı da bilinen bir gerçekliktir.  Örnek mi? İşte kendi içinde bir kısım İsmâiliyye kesimin, güya İsmail’in babasından önce vefat etmiş olmasının imametine herhangi bir mani teşkil etmediğini, zaten İsmail’in gerçekte vefat etmediği, vakti geldiğinde yeniden imam olarak geri döneceğinin (rec’at)  iddiasıyla ortaya grup olarak çıkmaları bunun bariz ilk örneğini teşkil eder. Bir diğer çoğunluk teşkil eden İsmâiliyye kesim ise tam aksine İsmail’in vefat ettiğini, dolayısıyla vefat eden bir kimsenin imam olamayacağını, bu sebeple imamet hakkının Ca’fer-i Sâdık’tan sonra torunu Muhammed b. İsmail b. Cafer’e ait olduğunu ileri süren bir başka grup olarak ortaya çıkıvermişlerdir.  Ve ortaya çıkan bu grubun İsmail b. Cafer’e olan derin samimi bağlılıklarından dolayı da kendileri  Hâlis İsmailîler” olarak adından söz ettirmişlerdir. Derken zaman içerisinde Musta’liyye ve Nizariyye isimler altında kollara ayrılmak suretiyle de varlıklarını günümüze kadar sürdürebilmişlerdir.

          Hem nasıl varlıklarını sürdürmesinler ki,    bir kere İsmâililerin var olma ve yok olma mücadeleleri tarihi süreç içerisinde çok eskilere dayanan Şiâ oluşumların doğuşuna dayanmakta. Nitekim tarihi süreç içerisinde Emevilerin çok kötü yönetim sergileyip Hâşimiler üzerinde sürekli baskı kurmaya kalkışmaları ister istemez halk nezdinde Hz. Ali (k.v)’in evlatlarına olan ilgi ve muhabbetini daha da kat be kat artırıp bu yönde isyancı Şiâ oluşumların temelleri atılmış olunur.  Hakeza Abbasoğullarının Emeviler’den sonra iktidara gelmesiyle de yine aynı baskı ve zülüm politikalar devam etmiştir hep.  İster istemez bu durumda zulme rıza göstermeyen her vicdan sahibi insanın isyancı duyguları kabarıp Şii oluşumlarla beraber tepkilerini göstereceklerdir.  Aynı zamanda bu demektir ki İsmâiliyye akımının isyancı bir hareket olarak ortaya çıkışında sosyal yapıda çürümüşlük, git gide kanayan sosyal yaranın derinleşmesi, ekonomik bunalım ve halkın işbaşına gelen yönetimler tarafından dışlanmasının da çok büyük etki payı vardır. Hatta Müslümanların fethettikleri yerlerde konuşlanmış Zerdüşt, Maniheist, Hermesçi, Deysanî, Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla bir arada yaşanmışlığın sosyal kültürel dokuda oluşturduğu yozlaşmışlığın yanı sıra Emeviler ve Abbasilerin asabiyet damarıyla ümmetin idaresini işin ehli olanına değil de kendi soyundan akrabalarına özel imtiyazlar tanımalarının etki payı da çok büyüktür.  Böylece ekonomik bunalım içerisinde kıvranan geniş halk kitleleri bir anda kendilerini hükümetleri devirmeye yönelik faaliyetler içerisinde bulmuşlardır.   Öyle ki kahır ekseriyetinin çiftçiler ve tarlalarda ücretli çalışan ırgatlardan oluşan geniş halk kitlesinin Ali İbn Muhammed önderliğinde hem Abbasilere karşı girişilen Zenc isyanında hem de hükümete karşı isyana kalkışan Karmatîler’e destek çıkmalarıyla katılım göstermişlerdir.  

        Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde malumunuz Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin “İsmail, Abdullah, Musa ve Muhammed” adında üçlü oğlu vardı ki, evlatları arasında hilafetin kendinden sonra en büyük oğlu İsmail’e intikal etmesi gerekiyordu.  Ancak kaderi ilahi denen alın yazısı bu ya, İsmail’in babasından önce vefat etmesi imamiyet tartışmalarını da beraberinde getirecektir.  Nitekim bu söz konusu çıkan tartışmalardan ortaya çıkan rivayetlerden birkaçına madde madde baktığımızda aşağıdaki satırlarda şu ileri sürülen iddiaları görürüz:

      -Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin oğlunun ölümü hakkında muhtemel ileri sürülebilecek iddialar ve naaşı üzerinde çıkabilecek istismara açık dedikodu kazanının kaynatılmasını önlemeye yönelik iddialar arasında ilk iş olarak cenazesini Medine’ye getirilip öldüğünü belgelemek adına burada bulunanlara imza tasdiki zabıt tutturulup Baki mezarlığına defnedildiğidir.

     -Bir başka iddia edilen rivayette Ca’fer-i Sâdık Hz.leri kendi oğlunun karşılaşacağı pek çok meselelerin üstesinden gelemeyip altından kalkamayacağı zayıf karaktere sahip tıynette olması hasebiyle huzurunda tard edilip ileriye dönük tedbir babından imametten mahrum bırakıldığıdır.

     -Bir başka iddia edilen rivayete göre ise imametin İsmail’den sonra oğlu Muhammed b. İsmail tarafından devam ettirildiğidir. Ve Medine’de babasının ölümü sonrası, dedesi Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin uhdesinde Meymun el-Kaddâh ve Abdullah b. Meymûnun gibi iyi hocaların elinde iyi yetişmesi için gönderilip eğitildiğidir. Ancak dedesinin ölümü sonrası yıllarda Abbasi idaresinin sıkı takibinden bunaldığı, ayrıca amcası Musâ Kâzım’ın imametini kabullenen müntesiplerinin git gide çoğunluk teşkil etmesiyle birlikte artık kendi imametinin savunulamaz noktaya gelişinin vermiş olduğu içten içe buruk duygu seliyle insanlardan kendini soyutlayaraktan Medine’den İran’ın güneybatısındaki Huzistan bölgesine göç eylediğidir. Hatta göç edip mesken tuttuğu yerlerde Mübârekiyye Şii fırkalarıyla irtibata geçip imametini gizlice devam ettirdiği de rivayet edilir. İşte Medine’den göç edip insanlardan uzaklaştığı için kendisine gizlenmek manasına gelen   Mektum’ lakabı ve  Muhammed Mestur” ismiyle İsmâiliyye’nin gizli imamlarının ilki gözüyle bakılmıştır.  Hakeza rivayet edilen odur ki, Muhammed Mestur sonrası gelen İsmâilliyye imamları, Ubeydullah el-Mehdi’nin Fatimîler devletini kuracağı tarihe dek setr (gizlenme) dönemini devam ettirmiş olduklarıdır.

      Şu da var ki, İsmâilliyye ekolünün kuruluş döneminden itibaren posta oturan imamların sırasıyla Abdullah el-Veli, Ahmed b. Abdullah et-Taki, Hüseyin b. Ahmed er-Radî isimler üzerinden imamet silsilesinin kesintiye uğramaksızın devam ettirildiğidir.  Öyle ki,  İsmaili davetçisi (dai) Ebu Abdullah eş-Şii, 280/893 yılında Kuzey Afrika’ya geldiğinde ilk iş olarak İsmâiliyye yolunun temel akidelerini yayıp Fatımi devletinin kuruluş temellerini atmak olur.  Ve buralara ayak bastığında hemen hâlihazırda yakın ilişkiler içerisine girdiği Kütâme kabilesinin kendisine verdikleri desteklerle Cezayir’in batısında Sicilmase ve civarında devlet kurabilecek potansiyel güce de erişir. Her ne kadar İsmâili lideri Ubeydullah el-Mehdi’nin imametin kendi ailesine ait bir hak olduğunu iddia ederekten ortaya çıkıp İsmâilliyye mezhebi bünyesinde bölünmelere yol açmışsa da, Fatımi devletinin kuruluşuna onun da katkı verdiği muhakkak.  Nitekim İsmaili lider Ubeydullah, Suriye’nin Selemiyye’de ortamın kendi lehine dönüşememesi, Bahreyn’deki Karmâti İsmâililerle arasının açılması ve Abbasi idaresinin kötü yönetiminden kendisine gına gelmesi gibi mezkûr sebeplerle 289/902 yılında Ebu Abdullah eş-Şii’den gelen davet üzerine uzun meşakkatli bir yolculuğun ardından Kuzey Afrika’daki Sicilmase’ye göç edip buralara öyle gelebilmiştir. Derken 40 gün bir süreyle konaklamanın ardından Rakkade’ye yol alıp burada 297/709 tarihi itibariyle kendisini İsmâiliyye imamı ve mehdi olarak ilan edip hazır kurulmuş olan devletin başına da geçer.   Oysaki eski İsmâiliyye kadim Şia ekolü akaidince mehdi olarak ortaya çıkması gereken imamın Muhammed b. İsmail’den başka bir ismin olmaması gerekiyordu. Ancak gelinen noktada bu ne perhiz bu ne lahana turşusu misali bu kez Fatımi ekolünce yeni oluşturulan bir sistemle Ubeydullah mehdiliğini ilan ederek sahne almış oldu. Böylelikle mevcut sistemin yenilenmesiyle birlikte imametin setr (gizli) aşamasından aleni aşamasına geçilmiş olunur. Dahası Ubeydullah,  Kuzey Afrika’da İsmâilliyye yolunu yayan davetçi (dâi)  Ebu Abdullah’ın temellerini atıp kurduğu Fâtımî devletinin başına hazıra konaraktan kendi emîrü’l-müminliğini ve mehdiliğini pekiştirecek fırsat ortamını da yakalamış olur. Hatta bunla da yetinmeyip aradan bir yıl geçtikten sonra ne de olsa kendi otoriterliğini sağlama almış oldu ya,  tıpkı Fransız ihtilalinden miras kanun hale gelmiş “ihtilaller evlatlarını da yer” gerçeğinde olduğu gibi,  bir zamanlar davetçi (dâi)  olarak adından söz ettiren Ebu Abdullah’da sistemin acımasız dişli çarklarına kurban verilmiş olur.

        Peki ya, Karmâti İsmâililer?

        Karmatî İsmâililer de malum Muhammed b. İsmail’in kıyamete yakın mehdi olarak döneceği inancına canı gönülden sadık kalıp Ubeydullah’ın mehdiliğini kabul etmeyeceklerdir. Hatta kabul etmeyenler arasında Irak, Rey ve Deylem’de bulunan diğer mezhep müntesipleri de red cephesi Fâtımî İsmâilliyye müntesiplerinden daha da aşırıya kaçan bâtınî görüşler doğrultusunda hareket edeceklerdir. Öyle ki A’dan Z’ye değişmez denen şer’i hükümlerden mesela ibadetlerin adedini kısıtlayıp haramı helal, helali haram sayan ibâhîlik akımının sapkın fikri cereyanına kendilerini kaptırmalarının yanı sıra Bağdat halifesi Abbasi hilafetini bir hayli rahatsız edecek eylemlere de girişeceklerdir. Hele ki mevcut fırkalar arasında en popüler konumda olan Karmâti lider Ebû Tahir Cennâbî’nin 317/930 yılı itibariyle hac mevsiminde gözü kara giriştiği eylemlerine baktığımızda:

       -Mescidi Haramı basması,

       -Binlerce hacının kanına girmesi,

       -Hacerü’l-esved taşını yerinden söküp Bahreyn’e nakletmesi gibi bir dizi yaptığı aşırılıklar bardağı taşıran son damla babından etrafa korku salan bir tablo ortaya koyacaktır. Neyse ki 20 yıllık bir aradan sonra Fatımiler vasıtasıyla Hacerü’l-esved taşı getirilip yerine konulabilmiştir. İşte bu tür bardağı taşıyan son damla niteliğinde ortaya konulan korku imparatorluğuna dayalı aşırılıklar aynı zamanda Karmatîlikin tarihi süreç içerisinde 470/1077’e dek sürdürdükleri varlığının sonunu getirecektir. Hakeza Batı Afrika’da epey bir zamandır yayılma faaliyeti içerisinde bulunan Fâtımîler, bu kez hızlarını alamayıp Mısır’a göz dikeceklerdir.  Derken buralarda kurdukları devletin üzerinden yaklaşık yarım asır sonrasında 358/359 yılında dördüncü Halife Mu’iz öncülüğünde göz diktikleri Mısır’a çıkarma yapıp Kahire şehrini başkent yapmak suretiyle Karmatîlerin buralarda esamesi okunmayacak bir şekilde hedeflerine ulaşmış olacaklardır. Hatta Mu’iz, tez elden Karmatîler dışında diğer İsmaili grupları da kendi imameti etrafında toparlar. Ancak bir süre sonra Karmatîler’in bir bedevi kabile ile yaptığı savaşta mağlup olmalarıyla birlikte bir anda Fâtımîlerin lehine oluşan bir tablo oluşacaktır. Derken ortaya çıkan böylesi bir tabloda Fâtımîlerin, neredeyse İsmailiyye mezhebinin tek temsilcisi konuma yükselmelerini beraberinde getirecektir.

        Şu da bir gerçek; Fâtımî İsmâilliyye Şiâsının temel inanç değerlerinde apayrı bir çizgide kendilerine yol belirleyip diğer Şia gruplarıyla ilk kez ihtilafa düşmeleri hiç şüphesiz altıncı halife Hâkim-Biemrillah döneminde vuku bulmuştur.  Öyle ki Hâkim-Biemrillah, sadece imamet ve hilafet makamıyla yetinmeyip güya Yüce Allah’ın ruhu, (hâşâ)  kendi bedenine hulul ettiği manasına gelen “tecessüd-i ilahi denen bir inanç sistemini de oluşturur. Hatta kendisine ulûhiyet isnad edilerekten oluşturduğu ulûhiyet sistemin başına da veziri Hamza b. Ali’yi getirip böylece adına Dürzîlik ekolü denen sistemin temelleri atılmış olunur. Ancak Hâkim-Biemrillah’ın vefatı sonrası Zâhir döneminde Dürzîler sıkı takibe uğrayıp cezalandırıldıklarından dolayı kahır ekseriyeti Mısır’dan firar etmek zorunda kalmışlardır.  Ayrıca Fâtımî halifesi Mustansır’ın epey süren hilafetinin sonunda İsmâilliyye Şiâsı, tarihin en büyük bölünmesiyle yüzleşir. Nitekim Fâtımî fıkhınca usulen Mustansır sonrası büyük oğlu Nizâr’ın imam olması gerekirken daha babası vefat etmeden öncesinde bazı tedbirleri alamamanın getirdiği zaafiyetten doğan boşluktan istifade küçük kardeşi Ahmed, ordu komutanı kayınpederi Efdal b. Bedr el-Cemâlî’nin telkinleri doğrultusunda el-Müsta’lî ismiyle imamlığını ilan edivermiş olur. Bu arada imamlığına herhangi bir halel gelmemesi için de ağabeysi Nizâr’ı yaka paça yakalattırıp mahkûm ettiği İskenderiyye hapishanesinde öldürtmeyi de ihmal etmez. Böylece bu elim hadiseyle birlikte İsmâilliyye Şiâsı kendi içinde birbiriyle didişen Nizâriyye ve Musta’liyye adlı iki ana kola ayrılmış olur. 

                                                                                                         Devam edecek

https://enpolitik.com/kose-yazilari/ismilyye_sisi-8028.html