10 Ekim 2026 Cumartesi

MİRACA SEYRÜ SEFER


 

MİRACA SEYRÜ SEFER

         SELİM GÜRBÜZER

        Taif dönüşü semadaki meleklerden tutunda yeryüzündeki beşeriyetten hemen her vicdan sahibi insan,  hatta cemadattan dağ, taş, toprak ve sular,  hayvanat ve nebatattan daha nice akla gelebilecek yaratılmış her ne mahlûkat varsa Allah Resulünün taşlanmasına çok üzülüp incinmişlerdi. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de kendisinin taşlanmasına değil de tam aksine Taif halkının olası kahru perişan olmalarına sebep teşkil edecek taşlamalarına çok üzülüp incinmişti. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v) Taif dönüşü onların hal ve ahvaline üzülerekten “Allah’ım kavmimi bağışla, çünkü onlar hak ve hakikati bilmiyorlar”  diye dua ettiği yalvarışı ve yakarışı eşliğinde kendi hane-i saadetine gitmek yerine Kâbe’nin Hatim denen bölümüne gidip bir köşeye çekilmeyi yeğler.  Çekildiği bölümde uyuya da kalır.

      Dile kolay,  O (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini zar zor attığında yorgunluktan kan revan içinde bir köşede kendi kabına çekilmişti.  Yüce Allah (c.c),  hiç şüphe yoktur ki, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini o halde kendi haline bırakmazdı. Nitekim Cebrail aracılığıyla önce üzerinden yorgunluğunu alacak seyahat için uyandırılır, sonrasında ise Efendimiz (s.a.v)’in göğsü açılarak zemzem suyu ile yıkamanın ardından Burak adlı bineğe bindirilip Mekke’de ki Mescid-i Haram’dan Kudüs’te ki Mescid-i Aksa’ya birlikte yol kat ederler.

        Malumunuz gelmiş geçmiş nice peygamberlere beşiklik etmiş Kudüs’te ki o meşhur Beytülmakdis külliyesi, yani diğer ismiyle Mescid-i Aksa; Müslümanlara ilk kıblegah vazifesi ifa etmiş kutsi bir külliyedir.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  bu kutsi mekânda konakladıktan sonra yine Cibril Eminle birlikte Burak bineği eşliğinde yedi kat göklere de yükselir. Üstelik yükseldiği göklerde seyrü sefer eylerken de her bir gök katmanında peygamber kapıları kendisine açıldığında her bir peygamber onu  'Hoş geldin Ya Resulullah!'  sevgisiyle karşılayıp hürmet gösterilir de. Yedinci kata gelindiğinde ise orada ne mekân var ne de zaman.  Zira gelinen kat Sidretü’l Münteha’nın bulunduğu son sınır hattıydı. Öyle ki o son sınır hattından içeri ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın “Sen olmasaydın, Ey Habibim, bütün felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye beyan buyurduğu hadis-i kudsi sırrınca sadece Allah Resulü girebilirdi. Nitekim Cibril Emin Sidretü’l Münteha sınır hattına vardığında eşlik ettiği yol arkadaşı Allah’ın Habibine şöyle der:

        -Ey Allah’ın Habibi! Benimle yol arkadaşlığın buraya kadardır,  bundan ötesine asla adım atamam, zaten adım atsam da yanar kül olurum,  bundan ötesine girme müsaadesi sırf sana has bir şeref Zişan’ıdır.

         Böylece Allah Resulü (s.a.v) tek başına Miraca yükselmiş olur.  Hakeza Allah’ın Habibine Miraçta cennet ve cehennemin yanı sıra mahşer gününde tüm insanların dünyada iken yaptığı amellere karşılık kimler mükâfatlandırılacak, kimler affedilecek, kimler cezaya müstahak olacak hemen hepsinin ahvali durumu kendisine gösterilir de.  Hatta Allah Resulüne Miraçta Yüce Allah’ın Cemalini müşahede etme ve O’nunla vasıtasız kelam eyleme lütfu bahşedilir bile.  Derken Allah Resulü (s.a.v)’e özgü kılınan “Makam-ı Mahmud”  makamıyla yükseldiği yedi kat göklerde Mirac mucizesinin tüm tezahürlerini en ince ayrıntılarıyla birlikte yakinen seyr-i âlem eylemiş olur.

        Peki ya Miraç dönüşü? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) Miraç dönüşü Yedi kat göklerden yeryüzüne eli boş dönmez de.  Zira Yüce Allah (c.c),  Habibine eli dolu olarak ümmetinin beş vakit namaz kılmaları yönünde gönderdiği manevi hediye paketiyle yeryüzüne uğurlar. Nitekim yeryüzüne iner inmez de dönüş yolculuğunun ilk basamağında Mescidi Aksa’dan Mekke’ye doğru hareket ettiğinde yolun bir kenarında yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalmış bir kafileye denk gelir. Ve orada biraz soluklanıp kafilenin yanlarında bulundurdukları su kabından bir yudum su içtikten sonra kapağını kapatıp öyle yola koyulur.  Derken yolculuğunun en nihayetinde Miraç öncesi uyandırıldığı mekânına dönüş yapmış olur. Ancak şu da var ki, İslami kaynakların bazılarında geçen kıssadan hisse türünden haberlere göre de Miraç yolculuğunun Ümmü Hâni Fâhite bint Ebî Talib’in evinden başlayıp yine aynı eve dönüş yaptığı rivayet edilir.  

       Her neyse,  Efendimiz (s.a.v)  Mirac dönüşü yoluculuğunun bitimine ramak kala sabaha doğru tan yerinin ağardığı vakitte avdet ettiği mekânın yanı başında mescitte oturuyordu ki,  o ara yanına destursuz bir şekilde gelen Ebu Cehil;

      -Ey Muhammed! Anlat bakalım ötelerden bize ne haber getirdin? Diye seslenir.

       Ebu Cehil, her ne kadar bu soruyu alay edici üslupla sorsa da, Resul-i Ekrem (s.a.v)  hiç islimini bozmadan Miraca yükseldiğini, sabah vaktinde ise Mekke’ye geldiğini dile getirir.

        Evet, Ebu Cehil iş olsun babından sormuştu sormasına ama aldığı bu cevap karşısında kendisine anlatılanları güya aklınca fırsata çevireceğinin zannıyla şu teklifte bulunur:

          -Ey Muhammed! Madem ötelere gidip geldiğinden dem vuruyorsun, o halde cesaretin varsa birde dışarı çıkıp bu anlattıklarını herkesin yanında söyle de bir göreyim, bakalım insanlar senin hakkında ne düşünüp ne diyecek.

         Resulullah (s.a.v)  gayet soğukkanlı bir şekilde şu karşılığı verir:

         -Olan biteni söylemekte tereddüde mahal hiçbir çekinecek durumum yoktur,  elbette ki söylerim, neden olmasın ki.  

          Bunun üzerine Ebu Cehil tez elden etrafa haber salıp ahali toplandığında, Allah Resulü (s.a.v)  toplanan kalabalığa bir gecede yaşadıklarının aynısını şu şekilde dile getirir:

          -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, bu gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Miraç’a götürülüp getirildim.

          Ahali bunun üzerine şu karşılığı verir:

          -İyi hoş söylüyorsun da, bizler seni çok iyi biliyoruz ki hayatı boyunca hiçbir zaman Mescidi-i Aksaya gidip gelmişliğiniz asla söz konusu değildir.  Hadi varsayalım ki gitmiş olsan bile hele bize şu Mescidi-i Aksa’yı şöyle anlatıver de bir bakalım söylediklerinin doğru olup olmadığı ortaya çıkmış olur.

          Allah Teâlâ (c.c)  bunun üzerine Habibine anlık manevi âlemden Mescid-i Aksay’ı gözü önüne getirdiğinde,  tıpkı izleyicilere televizyonda naklen canlı yayın izletircesine Habibinin dilinden dökülen anlatımla oraların şekli şemalını en ince ayrıntısına kadar tasvir ettirir de.  Derken dinleyiciler bu anlatılanlar karşısında hayretler içerisinde kalıp hakkını şu sözlerle teslim eder:

         -Vallahi Senin anlattıkların ne bir eksiklik söz konusu ne de bir fazlası, şekli şemalı tamı tamına aynısıdır.

         Tabii Ebu Cehil ahalinin bu tasdik edişi karşısında bir kez daha neye uğradığının şaşkınlığı ile ikna olmuş ahaliden tam umudunu kesmişken o an kalabalık arasından kafasını çıkaran bir adamın seslenişi bir nebze olsun kendine gelmesine ziyadesiyle yetmişti. Ve o adam şöyle seslenir:

         -Ey Muhammed! Görüyorum ki Mescidi Aksaya gidip geldiğinizi söylüyorsun. Madem öyle,  o gidip geldiğini söylediğin Şam yolu güzergâhında bizim kervanlarımız vardır,  mutlaka onları yolda görmüş olmalısınız. Hele kervan hakkında bize malumat veriniz bir bakalım anlattıkların ne derece doğru sizi test etmiş olalım.

        Ebu Cehil, adamın bu seslenişiyle umutlana dursun, Yüce Allah (c.c),   Habibinin sözünü hiç boşa çıkarır mı,  elbette boşa çıkarmaz.  Nitekim Allah Resulü (s.a.v),  hem adamın olan biteni sorgulayışını hem de Ebu Cehil’in umutlarını yerle yeksan edecek çıkışını şu sözlerle beyan eder:

        -Şunu iyi bilesiniz ki sefer halde yolda giderken kaçan develeri görmüştüm, az ileride konaklayan kervancılara develerin bulunduğu yeri söyleyip yardımcı oldum, dönüşte de aynı kervanın uyur halde gördüğümde yanlarında bulunan bir ağzı kapalı kırbayı açıp bir içimlik suyu yudumladım. Akabinde kabın ağzını kapatıp tekrar yoluma devam ettim.

        O adam bu kez:

        -Peki, o bahsettiğin kervan ne zaman buraya gelecek diye sorgular.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:

       -Hiç meraklanmayın sabah ola hayrola, gün doğar doğmaz burada olacaklardır.

       Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı ki herkes o anı bekliyordu. Hiç kuşkusuz o anı bekleyenler arasında en meraklılardan olanı Ebu Cehilden başkası değildi.  Öyle ki büyük bir heyecanla gözlerini bir an olsun yoldan ayırmıyordu.

         Derken, güneşin doğmasının ardından gelen kervana olan biteni sorduklarında ise aldıkları cevaplar yine harfi harfine Resulullah (s.a.v)’in anlattıklarının aynısı olarak ortaya çıkar. Ancak gel gör ki gerçeklerle yüzleşen Ebu Cehil lakabına uygun bir şekilde cahilliğini şu sözlerle ortaya koyar:

        -İşte görüyorsunuz ya, O yine her zamanki gibi herkese sihirbazlığını göstermiş oldu.

        Ne diyelim, kendince güya işi sihirbazlığa dökmekle miraç mucizesinin aydınlığını karartacağını sanır. O güneşin aydınlattığını karartacağını sana dursun, oysaki Miraç mucizesinin ardından beş vakit namaz kılma hediyesiyle şereflenen müminlerin halis niyetle kılacakları namazlar miraç olmanın yanı sıra kılınacak namazla birlikte Yüce Allah’a bağlılıklarını her dem ve her vakitte tazelenmişte olur.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/miraca-seyru-sefer--8414

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder