MİRACA SEYRÜ SEFER
SELİM GÜRBÜZER
Taif dönüşü semadaki meleklerden
tutunda yeryüzündeki beşeriyetten hemen her vicdan sahibi insan, hatta cemadattan dağ, taş, toprak ve sular, hayvanat ve nebatattan daha nice akla
gelebilecek yaratılmış her ne mahlûkat varsa Allah Resulünün taşlanmasına çok
üzülüp incinmişlerdi. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de kendisinin taşlanmasına
değil de tam aksine Taif halkının olası kahru perişan olmalarına sebep teşkil
edecek taşlamalarına çok üzülüp incinmişti. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v) Taif dönüşü
onların hal ve ahvaline üzülerekten “Allah’ım
kavmimi bağışla, çünkü onlar hak ve hakikati bilmiyorlar” diye dua ettiği yalvarışı ve yakarışı
eşliğinde kendi hane-i saadetine gitmek yerine Kâbe’nin Hatim denen bölümüne
gidip bir köşeye çekilmeyi yeğler.
Çekildiği bölümde uyuya da kalır.
Dile
kolay, O (s.a.v) doğup büyüdüğü topraklara kendini zar zor
attığında yorgunluktan kan revan içinde bir köşede kendi kabına çekilmişti. Yüce Allah (c.c), hiç şüphe yoktur ki, âlemlere rahmet olarak
gönderdiği Habibini o halde kendi haline bırakmazdı. Nitekim Cebrail aracılığıyla
önce üzerinden yorgunluğunu alacak seyahat için uyandırılır, sonrasında ise
Efendimiz (s.a.v)’in göğsü açılarak zemzem suyu ile yıkamanın ardından Burak
adlı bineğe bindirilip Mekke’de ki Mescid-i Haram’dan Kudüs’te ki Mescid-i Aksa’ya
birlikte yol kat ederler.
Malumunuz
gelmiş geçmiş nice peygamberlere beşiklik etmiş Kudüs’te ki o meşhur Beytülmakdis
külliyesi, yani diğer ismiyle Mescid-i Aksa; Müslümanlara ilk kıblegah vazifesi
ifa etmiş kutsi bir külliyedir. İşte Allah
Resulü (s.a.v) bu kutsi mekânda
konakladıktan sonra yine Cibril Eminle birlikte Burak bineği eşliğinde yedi kat
göklere de yükselir. Üstelik yükseldiği göklerde seyrü sefer eylerken de her
bir gök katmanında peygamber kapıları kendisine açıldığında her bir peygamber
onu 'Hoş
geldin Ya Resulullah!' sevgisiyle karşılayıp
hürmet gösterilir de. Yedinci kata gelindiğinde ise orada ne mekân var ne de
zaman. Zira gelinen kat Sidretü’l
Münteha’nın bulunduğu son sınır hattıydı. Öyle ki o son sınır hattından içeri
ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın “Sen
olmasaydın, Ey Habibim, bütün felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye beyan buyurduğu hadis-i kudsi sırrınca sadece
Allah Resulü girebilirdi. Nitekim Cibril Emin Sidretü’l Münteha sınır hattına vardığında
eşlik ettiği yol arkadaşı Allah’ın Habibine şöyle der:
-Ey Allah’ın Habibi! Benimle yol
arkadaşlığın buraya kadardır, bundan ötesine
asla adım atamam, zaten adım atsam da yanar kül olurum, bundan ötesine girme müsaadesi sırf sana has bir
şeref Zişan’ıdır.
Böylece
Allah Resulü (s.a.v) tek başına Miraca yükselmiş olur. Hakeza Allah’ın Habibine Miraçta cennet ve
cehennemin yanı sıra mahşer gününde tüm insanların dünyada iken yaptığı
amellere karşılık kimler mükâfatlandırılacak, kimler affedilecek, kimler cezaya
müstahak olacak hemen hepsinin ahvali durumu kendisine gösterilir de. Hatta Allah Resulüne Miraçta Yüce Allah’ın Cemalini
müşahede etme ve O’nunla vasıtasız kelam eyleme lütfu bahşedilir bile. Derken Allah Resulü (s.a.v)’e özgü kılınan “Makam-ı
Mahmud” makamıyla yükseldiği yedi kat
göklerde Mirac mucizesinin tüm tezahürlerini en ince ayrıntılarıyla birlikte yakinen
seyr-i âlem eylemiş olur.
Peki
ya Miraç dönüşü? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) Miraç dönüşü Yedi kat
göklerden yeryüzüne eli boş dönmez de. Zira
Yüce Allah (c.c), Habibine eli dolu
olarak ümmetinin beş vakit namaz kılmaları yönünde gönderdiği manevi hediye paketiyle
yeryüzüne uğurlar. Nitekim yeryüzüne iner inmez de dönüş yolculuğunun ilk
basamağında Mescidi Aksa’dan Mekke’ye doğru hareket ettiğinde yolun bir kenarında
yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalmış bir kafileye denk gelir. Ve orada biraz soluklanıp
kafilenin yanlarında bulundurdukları su kabından bir yudum su içtikten sonra
kapağını kapatıp öyle yola koyulur. Derken
yolculuğunun en nihayetinde Miraç öncesi uyandırıldığı mekânına dönüş yapmış
olur. Ancak şu da var ki, İslami kaynakların bazılarında geçen kıssadan hisse türünden
haberlere göre de Miraç yolculuğunun Ümmü Hâni Fâhite bint Ebî Talib’in evinden
başlayıp yine aynı eve dönüş yaptığı rivayet edilir.
Her neyse,
Efendimiz (s.a.v) Mirac dönüşü
yoluculuğunun bitimine ramak kala sabaha doğru tan yerinin ağardığı vakitte avdet
ettiği mekânın yanı başında mescitte oturuyordu ki, o ara yanına destursuz bir şekilde gelen Ebu
Cehil;
-Ey
Muhammed! Anlat bakalım ötelerden bize ne haber getirdin? Diye seslenir.
Ebu
Cehil, her ne kadar bu soruyu alay edici üslupla sorsa da, Resul-i Ekrem
(s.a.v) hiç islimini bozmadan Miraca
yükseldiğini, sabah vaktinde ise Mekke’ye geldiğini dile getirir.
Evet, Ebu Cehil iş olsun babından sormuştu
sormasına ama aldığı bu cevap karşısında kendisine anlatılanları güya aklınca fırsata
çevireceğinin zannıyla şu teklifte bulunur:
-Ey Muhammed! Madem ötelere gidip geldiğinden
dem vuruyorsun, o halde cesaretin varsa birde dışarı çıkıp bu anlattıklarını
herkesin yanında söyle de bir göreyim, bakalım insanlar senin hakkında ne
düşünüp ne diyecek.
Resulullah (s.a.v) gayet soğukkanlı bir şekilde şu karşılığı
verir:
-Olan biteni söylemekte tereddüde
mahal hiçbir çekinecek durumum yoktur, elbette
ki söylerim, neden olmasın ki.
Bunun üzerine Ebu Cehil tez elden
etrafa haber salıp ahali toplandığında, Allah Resulü (s.a.v) toplanan kalabalığa bir gecede yaşadıklarının
aynısını şu şekilde dile getirir:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, bu gece
Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Miraç’a götürülüp getirildim.
Ahali bunun üzerine şu karşılığı
verir:
-İyi hoş söylüyorsun da, bizler seni çok iyi biliyoruz
ki hayatı boyunca hiçbir zaman Mescidi-i Aksaya gidip gelmişliğiniz asla söz
konusu değildir. Hadi varsayalım ki
gitmiş olsan bile hele bize şu Mescidi-i Aksa’yı şöyle anlatıver de bir bakalım
söylediklerinin doğru olup olmadığı ortaya çıkmış olur.
Allah Teâlâ (c.c) bunun üzerine Habibine anlık manevi âlemden
Mescid-i Aksay’ı gözü önüne getirdiğinde, tıpkı izleyicilere televizyonda naklen canlı
yayın izletircesine Habibinin dilinden dökülen anlatımla oraların şekli
şemalını en ince ayrıntısına kadar tasvir ettirir de. Derken dinleyiciler bu anlatılanlar karşısında
hayretler içerisinde kalıp hakkını şu sözlerle teslim eder:
-Vallahi
Senin anlattıkların ne bir eksiklik söz konusu ne de bir fazlası, şekli şemalı tamı
tamına aynısıdır.
Tabii Ebu Cehil ahalinin bu tasdik
edişi karşısında bir kez daha neye uğradığının şaşkınlığı ile ikna olmuş ahaliden
tam umudunu kesmişken o an kalabalık arasından kafasını çıkaran bir adamın
seslenişi bir nebze olsun kendine gelmesine ziyadesiyle yetmişti. Ve o adam
şöyle seslenir:
-Ey Muhammed! Görüyorum ki Mescidi
Aksaya gidip geldiğinizi söylüyorsun. Madem öyle, o gidip geldiğini söylediğin Şam yolu
güzergâhında bizim kervanlarımız vardır, mutlaka onları yolda görmüş olmalısınız. Hele
kervan hakkında bize malumat veriniz bir bakalım anlattıkların ne derece doğru sizi
test etmiş olalım.
Ebu Cehil, adamın bu seslenişiyle
umutlana dursun, Yüce Allah (c.c), Habibinin sözünü hiç boşa çıkarır mı, elbette boşa çıkarmaz. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), hem adamın olan biteni sorgulayışını hem de Ebu
Cehil’in umutlarını yerle yeksan edecek çıkışını şu sözlerle beyan eder:
-Şunu iyi bilesiniz ki sefer halde
yolda giderken kaçan develeri görmüştüm, az ileride konaklayan kervancılara
develerin bulunduğu yeri söyleyip yardımcı oldum, dönüşte de aynı kervanın uyur
halde gördüğümde yanlarında bulunan bir ağzı kapalı kırbayı açıp bir içimlik
suyu yudumladım. Akabinde kabın ağzını kapatıp tekrar yoluma devam ettim.
O adam bu kez:
-Peki, o bahsettiğin kervan ne zaman
buraya gelecek diye sorgular.
Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:
-Hiç meraklanmayın sabah ola hayrola, gün
doğar doğmaz burada olacaklardır.
Artık güneşin doğmasına az bir zaman
kalmıştı ki herkes o anı bekliyordu. Hiç kuşkusuz o anı bekleyenler arasında en
meraklılardan olanı Ebu Cehilden başkası değildi. Öyle ki büyük bir heyecanla gözlerini bir an
olsun yoldan ayırmıyordu.
Derken, güneşin doğmasının ardından
gelen kervana olan biteni sorduklarında ise aldıkları cevaplar yine harfi
harfine Resulullah (s.a.v)’in anlattıklarının aynısı olarak ortaya çıkar. Ancak
gel gör ki gerçeklerle yüzleşen Ebu Cehil lakabına uygun bir şekilde
cahilliğini şu sözlerle ortaya koyar:
-İşte
görüyorsunuz ya, O yine her zamanki gibi herkese sihirbazlığını göstermiş oldu.
Ne diyelim, kendince güya işi
sihirbazlığa dökmekle miraç mucizesinin aydınlığını karartacağını sanır. O
güneşin aydınlattığını karartacağını sana dursun, oysaki Miraç mucizesinin
ardından beş vakit namaz kılma hediyesiyle şereflenen müminlerin halis niyetle
kılacakları namazlar miraç olmanın yanı sıra kılınacak namazla birlikte Yüce
Allah’a bağlılıklarını her dem ve her vakitte tazelenmişte olur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/miraca-seyru-sefer--8414
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder