1 Kasım 2026 Pazar

MÜŞRİKLERİ SARSAN AHİRETLE İLGİLİ AYETLER


 

MÜŞRİKLERİ SARSAN AHİRETLE İLGİLİ AYETLER

        SELİM GÜRBÜZER

       Ardı arkası kesilmeyen toplantılar, Darünnedva da yine kahkahalar,  alaylı tavırlar ve ipe sapa gelmez bildik yorumlar. Üstelik kendi aralarında nüzul olan ayetleri kafalarınca irdeleyip her defasında ise inkâr ediyorlardı. Hatta içlerinden biri bu alay edici konuşmalar arasında şunları da dile getirir:

        -Ne dersiniz arkadaşlar? Sadece Muhammed’in peygamberliğine inananlar gidecekmiş Cennete, hem de cennetin en başköşesine oturacaklarmış güya.

        Arkadaşlarından cevap gecikmez ve şöyle derler:

       -Dert etme, nasıl olsa cennette masal, cehennem de. Hepsi hayal türü şeyler. Kaldı ki doğru dürüst bir din olsa fakruzaruret içerisinde yaşayan biçare insanlar bizden önce hemen koşup Muhammed’e tabii olmazlardı.

       Nitekim Allah Teâlâ müşriklerin dine olan alay edici tutumlarını şöyle ifşa eder de: 

       -O kâfirler iman edenler hakkında dedi (ler) ki: Şayet bu din hayır ve saadet getiren bir din olsaydı, fakirler, köleler, biçareler bizden evvel davranıp ona koşmazlardı. (Bunu söyleyenler)  Onunla hidayeti eremediklerinden:  “Bu eski bir yalandır diyeceklerdir.” Ondan evvel de, bir rehber, bir rahmet olarak, Musa’nın kitabı vardı.  İşte bu Kur’an’da Arapça bir dil ile zulmedenlere azap haberini vermek, iyilik yapanlara müjde olmak üzere gönderilen bir kitaptır. Onlar mahzunda olmazlar. Onlar cennetin ashabıdırlar.  (Ahkaf 11-14).    

       Tabii her ne kadar ayetler ardı ardına nüzul olsa da müşrikler işi sıkı tutmayı ihmal etmeyeceklerdir. Hatta Hac mevsimi gelip çatmıştı ki; Hacıların Allah Resulünün söylediklerine inanmaması noktasında Darünnedve’de bu konu ele alındığında:

      -Kimi; O’nu yalancı diye tanıtalım der.     

     - Kimi; Deli diyelim der.    

     - Kimi; Kâhin demek daha şık düşer der.      

     - Kimi de; Şair desek olmaz mı der.

     Derken en nihayetinde sihirbaz yakıştırmasında karar kılınıp Resul-i Ekrem (s.a.v)'in Hacılar üzerindeki etkisini kırmaya yönelik sihirbaz algı operasyonu için girişimde bulunurlar.    

      Hiç kuşkusuz onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında değişmez bir hesabı vardı elbet. Öyle ki müşriklerin toplantılarda aldıkları kararlar Yüce Allah (c.c) tarafından Habibine şu ayeti celilerle anında şöyle bildirilir de:          

         -Nakur denilen Sur’a üfürüldüğü zaman işte o gün kâfirlere pek çetin, pek zor bir gündür... Hayır, umduğu gibi olmayacak.  Çünkü o bizim ayetlerimize karşı alabildiğine inatçı bir kâfir kesilmiştir. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: ”Bu ancak nakledile gelen bir sihirdir.”

          İşte ben onu Sekar cehennemine sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini yakıp kavuran bir ateştir. Üzerinde vazifeli on dokuz bekçi (melek) vardır (Müdessir, 8-30).

         Evet, Allah’ın Habibi müşriklerin tüm bu menfi propagandalara aldırış etmeksizin nüzul olan ayeti celilerden moral ve güç tazeleyerek yüklenmiş olduğu misyon gereği tebliğ görevini ihmal etmez de. Derken vahy olunan bu ayetler müşriklerin Darünnedva toplantılarının konusu da olup alay varı sözler ve kahkahalar eşliğinde;

        -Vay be, 19 melek cehennemde hazır vaziyette bizi bekliyormuş şeklinde karşılık bulacaktır.

        Onlar güle oynaya alay ede dursunlar, hele bilhassa ahrete iman konusuyla ilgili ayetler hız kesmeden üzerlerine sağanak sağanak şöyle yağar da:  

         -Biz o ateşin (Cehennemin) muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki,  kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, iman edenlerinde imanı artsın.  Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirler: “Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini saptırır,  dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu insanlar için ancak bir hatırlatma ve öğüt vesilesidir (Müddesir,31).

       İşte müşrikler üzerlerine üst üste yağan ahiretle ilgili ayetlerin bomba etkisinden etkilenmiş olsalar gerek ki en nihayetinde Resulullah (s.a.v)'in komşusu Adiyy b. Rebia’da kendince şöyle sorgulamaya başlar:

      -Hey! Anlat bakalım öldükten sonra dirilmek nasıl bir şeymiş?

      Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v)  gayet serinkanlı bir şekilde nüzul olan ayetlerin ışığında ahirette dirilişi tane tane anlatmaktan geri durmazken Adiyy b. Rebia’da küfründe inad edip şu suali sormadan da sorgulamalarından vazgeçemez:

       -Ey Muhammed! Şimdi Sen bizlere diyorsun ki, sözünü ettiğin Rabbin şu birbirinden ayrılmış kemikleri bir araya getirip diriltecek, ya öyle mi?

       Tabii Resulullah (s.a.v)  onca laubali sorulara uhulet ve suhuletle cevap vermesine rağmen en nihayetinde oradan ayrılmak zorunda kalır. Zira ne söylese ciddiye alınmıyordu.

        Ve Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur:

       -İnsan zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz.             Doğrusu biz onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız. Elbette buna gücümüz yeter. Sanki hiç ölmemişler, hiç toprakta çürümemişler gibi onları karşımıza dikeriz. Dönüp dolaşıp varılacak, durulacak yer Rabbinedir… (Kıyâme 1-15)

       Müşrikler her ne kadar nüzul olan bu ayetleri alay konusu etseler de yine de akıllarının ucundan “Ya, bu söylenen kelam doğru çıkarsa” şüphesi zihinlerine çoktan için için işlemişti bile. Ne diyelim müşrikler şüphecilik girdabında zihinleri bulana dursun,  gerçekten de biz müminler olarak şöyle düşündüğümüzde dünyaya gelen her insanın parmak izlerinin birbirinin aynısı olmadığını görüyoruz. Belli ki parmak izi aynı zamanda kişinin kimliğini belirleyen bir nişanedir. Nitekim yukarıda ayet mealinde geçen “parmak uçlarını tesviye ederiz” ifadesinin ne anlama geldiğini günümüz kriminal laboratuvarlarının ortaya koyduğu analiz çalışmalarıyla parmak izi mucizesi daha da bir aydınlığa kavuşmuş durumdadır zaten.

       Her neyse asıl konumuzun bağlamına döndüğümüzde müşrikler üst üste gelen ayetlerden artık öyle bunalmış halde oldukları o kadar net bir şekilde yüzlerinden okunuyordu ki; bari hiç olmazsa vahy olunan bu ayetler iki şehrin ileri gelenlerinden iki kişiden birine indirilseydi bizim için daha uygun olurdu der hale gelirler. Malum iki büyük insandan kastettikleri şahıslarda Mekke’de Velid b. Muğire ve Taif’te Urve b. Mesud Sakafi’den başkası değildi.

      Ve Yüce Allah (c.c) bu hususu Habibine şöyle bildirir de:

      -Şu Kur’an iki memleketten bir adama indirilseydi ya dediler. Rabbi'nin rahmetini onlar mı taksim ediyor?  Dünya hayatında onların rızıklarını bile aralarında biz bölmüşüz (taksim ettik). Kimi derece derece diğer kiminin üstüne çıkardık ki bir kısmı bir kısmını iş adamı edinsin. Rabbinin rahmeti onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır (Zuhruf 31-32).

       İşte yukarıda mealen zikredilen ayet-i celilerin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere müşriklere açıkça çok büyük bir ihtar vardır. Ancak gel gör ki yapılan  tüm bu uyarılara rağmen yine aynı bildik teranelerini sürdürüp şu karşı mukabilde bulunurlar:

     -Peygambere verilen tüm nimetler bize de verilmedikçe asla iman etmeyiz.

     Bunun üzerine Allah-u Teâlâ şöyle beyan buyurur:

     -Bunlara bir ayet geldiği zaman bize vahiy inmedikçe inanmayız dediler. Allah peygamberlik vazifesini nereye ve kime vereceğini en iyi bilendir, hilekâr düzenbazlıklarından dolayı öyle mücrimlere yarın Allah yanında hem küçüklük hem pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır (En’am 124).

       Evet, müşrikler cenahında nüzul olan ayetlerin ne gibi yankı bulduğu gayet net açık ortada.  Peki ya nüzul olan ayetlerde Müslümanlara yönelik ne gibi mesajlar verilmek isteniyor derseniz bilhassa aşağıda zikredeceğimiz ayetlere bakmakta fayda vardır elbet. Nitekim Yüce Allah (c.c):

       -Nice yüzler vardır kıyamet günü nurlarla pırıl pırıl olmuştur. Rabbine nazar edicidir (Kıyame 22-23).

       -O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki,  yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam” derler (geçerler). Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek, O’nun huzurunda ayakta durarak (kıyamlar yaparak) geçirirler. Onlar harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik yapmazlar. Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler. Zina yapmazlar. Kimde bunları yaparsa günahının cezasına kavuşur. (Furkan 63-69)  diye beyan buyurduğu ayet-i celilerle hem övgüye mazhar olurlar hem de ömür boyu Kur’an ahlakı üzerine nasıl yaşanması gerektiği hususları açıklığa kavuşturulmuş olur.

      Hatta Furkan suresini ilk ağızdan dinleyen Müminler:

       -Ya Resulullah!  Biz cahiliye döneminde zina yaptık, adam öldürdük, putlara secde ettik, bu durumda ne yapacağız şimdi, bizim halimiz nice olur dediklerinde,  Resul-i Ekrem (s.a.v) endişelerini şu ayeti celilenin ışığında giderir:

       -Ancak tövbe eden ve Salih amel işleyen insan böyle değil. Çünkü Allah onların kötülüklerinizde iyiliğe çevirir. Kim tövbe ederde Salih amel işlerse muhakkak ki tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner. Orada ebedi kalıcıdırlar onlar. O cennet ne güzel bir karargâh, ne güzel bir makamdır.  (Furkan 70 -77)         

    Velhasıl-ı kelam; bu son gelen ayetle Müminler rahatlayarak derin bir nefes almış olurlar. Hiç kuşkusuz Müberra dinimiz zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı bir dindir. Hem kaldı ki tevbe kapısı kıyamete dek kapanmayacakta. 

      Vesselam.   

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/musrikleri-sarsan-ahiretle-ilgili-ayetler--8445