MÜŞRİKLERİ
SARSAN AHİRETLE İLGİLİ AYETLER
SELİM GÜRBÜZER
Ardı arkası kesilmeyen toplantılar,
Darünnedva da yine kahkahalar, alaylı
tavırlar ve ipe sapa gelmez bildik yorumlar. Üstelik kendi aralarında nüzul
olan ayetleri kafalarınca irdeleyip her defasında ise inkâr ediyorlardı. Hatta
içlerinden biri bu alay edici konuşmalar arasında şunları da dile getirir:
-Ne dersiniz arkadaşlar? Sadece Muhammed’in
peygamberliğine inananlar gidecekmiş Cennete, hem de cennetin en başköşesine
oturacaklarmış güya.
Arkadaşlarından cevap gecikmez ve şöyle derler:
-Dert
etme, nasıl olsa cennette masal, cehennem de. Hepsi hayal türü şeyler. Kaldı ki
doğru dürüst bir din olsa fakruzaruret içerisinde yaşayan biçare insanlar
bizden önce hemen koşup Muhammed’e tabii olmazlardı.
Nitekim Allah Teâlâ müşriklerin dine
olan alay edici tutumlarını şöyle ifşa eder de:
-O
kâfirler iman edenler hakkında dedi (ler) ki: Şayet bu din hayır ve saadet getiren
bir din olsaydı, fakirler, köleler, biçareler bizden evvel davranıp ona
koşmazlardı. (Bunu söyleyenler) Onunla hidayeti eremediklerinden: “Bu eski bir yalandır diyeceklerdir.” Ondan evvel de, bir rehber, bir rahmet
olarak, Musa’nın kitabı vardı. İşte bu Kur’an’da
Arapça bir dil ile zulmedenlere azap haberini vermek, iyilik yapanlara müjde
olmak üzere gönderilen bir kitaptır. Onlar mahzunda olmazlar. Onlar cennetin
ashabıdırlar. (Ahkaf 11-14).
Tabii her ne kadar ayetler ardı ardına nüzul
olsa da müşrikler işi sıkı tutmayı ihmal etmeyeceklerdir. Hatta Hac mevsimi
gelip çatmıştı ki; Hacıların Allah Resulünün söylediklerine inanmaması
noktasında Darünnedve’de bu konu ele alındığında:
-Kimi; O’nu yalancı diye tanıtalım der.
- Kimi; Deli diyelim der.
- Kimi;
Kâhin demek daha şık düşer der.
- Kimi
de; Şair desek olmaz mı der.
Derken en nihayetinde sihirbaz
yakıştırmasında karar kılınıp Resul-i Ekrem (s.a.v)'in Hacılar üzerindeki
etkisini kırmaya yönelik sihirbaz algı operasyonu için girişimde bulunurlar.
Hiç
kuşkusuz onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında değişmez bir hesabı vardı
elbet. Öyle ki müşriklerin toplantılarda aldıkları kararlar Yüce Allah (c.c) tarafından
Habibine şu ayeti celilerle anında şöyle bildirilir de:
-Nakur denilen Sur’a üfürüldüğü zaman işte o
gün kâfirlere pek çetin, pek zor bir gündür... Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o bizim ayetlerimize karşı alabildiğine
inatçı bir kâfir kesilmiştir. Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle
dedi: ”Bu ancak nakledile gelen bir sihirdir.”
İşte ben onu Sekar
cehennemine sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nereden bileceksin? Bırakmayan ve terk
etmeyen bir ateştir. İnsanın derisini yakıp kavuran bir ateştir. Üzerinde vazifeli
on dokuz bekçi (melek) vardır (Müdessir, 8-30).
Evet, Allah’ın Habibi müşriklerin
tüm bu menfi propagandalara aldırış etmeksizin nüzul olan ayeti celilerden
moral ve güç tazeleyerek yüklenmiş olduğu misyon gereği tebliğ görevini ihmal
etmez de. Derken vahy olunan bu ayetler müşriklerin Darünnedva toplantılarının konusu
da olup alay varı sözler ve kahkahalar eşliğinde;
-Vay be, 19 melek cehennemde hazır
vaziyette bizi bekliyormuş şeklinde karşılık bulacaktır.
Onlar güle oynaya alay ede dursunlar,
hele bilhassa ahrete iman konusuyla ilgili ayetler hız kesmeden üzerlerine sağanak
sağanak şöyle yağar da:
-Biz o ateşin (Cehennemin) muhafızlarını
hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan
kıldık ki, kendilerine kitap verilenler
kesin bilgi edinsinler, iman edenlerinde imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve müminler
şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ile kâfirler: “Allah
bu misalle ne demek istedi?" desinler.
İşte böyle, Allah dilediğini saptırır,
dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin
bilir. Bu insanlar için ancak bir hatırlatma ve öğüt vesilesidir (Müddesir,31).
İşte müşrikler üzerlerine üst üste yağan
ahiretle ilgili ayetlerin bomba etkisinden etkilenmiş olsalar gerek ki en
nihayetinde Resulullah (s.a.v)'in komşusu Adiyy b. Rebia’da kendince şöyle sorgulamaya
başlar:
-Hey! Anlat bakalım öldükten sonra dirilmek
nasıl bir şeymiş?
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) gayet serinkanlı bir şekilde nüzul olan
ayetlerin ışığında ahirette dirilişi tane tane anlatmaktan geri durmazken Adiyy
b. Rebia’da küfründe inad edip şu suali sormadan da sorgulamalarından
vazgeçemez:
-Ey
Muhammed! Şimdi Sen bizlere diyorsun ki, sözünü ettiğin Rabbin şu birbirinden
ayrılmış kemikleri bir araya getirip diriltecek, ya öyle mi?
Tabii Resulullah (s.a.v) onca laubali sorulara uhulet ve suhuletle cevap
vermesine rağmen en nihayetinde oradan ayrılmak zorunda kalır. Zira ne söylese
ciddiye alınmıyordu.
Ve Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur:
-İnsan
zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz. Doğrusu biz onun parmak uçlarını
bile tesviye etmeye hazırız. Elbette buna gücümüz yeter. Sanki hiç ölmemişler,
hiç toprakta çürümemişler gibi onları karşımıza dikeriz. Dönüp dolaşıp
varılacak, durulacak yer Rabbinedir… (Kıyâme
1-15)
Müşrikler her ne kadar nüzul olan bu ayetleri
alay konusu etseler de yine de akıllarının ucundan “Ya, bu söylenen kelam doğru çıkarsa” şüphesi zihinlerine çoktan
için için işlemişti bile. Ne diyelim müşrikler şüphecilik girdabında zihinleri bulana
dursun, gerçekten de biz müminler olarak
şöyle düşündüğümüzde dünyaya gelen her insanın parmak izlerinin birbirinin
aynısı olmadığını görüyoruz. Belli ki parmak izi aynı zamanda kişinin kimliğini
belirleyen bir nişanedir. Nitekim yukarıda ayet mealinde geçen “parmak uçlarını tesviye ederiz”
ifadesinin ne anlama geldiğini günümüz kriminal laboratuvarlarının ortaya
koyduğu analiz çalışmalarıyla parmak izi mucizesi daha da bir aydınlığa
kavuşmuş durumdadır zaten.
Her neyse asıl konumuzun bağlamına
döndüğümüzde müşrikler üst üste gelen ayetlerden artık öyle bunalmış halde
oldukları o kadar net bir şekilde yüzlerinden okunuyordu ki; bari hiç olmazsa vahy
olunan bu ayetler iki şehrin ileri gelenlerinden iki kişiden birine
indirilseydi bizim için daha uygun olurdu der hale gelirler. Malum iki büyük
insandan kastettikleri şahıslarda Mekke’de Velid b. Muğire ve Taif’te Urve b.
Mesud Sakafi’den başkası değildi.
Ve Yüce Allah (c.c) bu hususu Habibine
şöyle bildirir de:
-Şu
Kur’an iki memleketten bir adama indirilseydi ya dediler. Rabbi'nin rahmetini
onlar mı taksim ediyor? Dünya hayatında
onların rızıklarını bile aralarında biz bölmüşüz (taksim ettik). Kimi derece
derece diğer kiminin üstüne çıkardık ki bir kısmı bir kısmını iş adamı edinsin.
Rabbinin rahmeti onların toplaya geldiklerinden daha hayırlıdır (Zuhruf 31-32).
İşte
yukarıda mealen zikredilen ayet-i celilerin mana ve ruhundan da anlaşıldığı
üzere müşriklere açıkça çok büyük bir ihtar vardır. Ancak gel gör ki yapılan tüm bu uyarılara rağmen yine aynı bildik teranelerini
sürdürüp şu karşı mukabilde bulunurlar:
-Peygambere verilen tüm nimetler bize de verilmedikçe
asla iman etmeyiz.
Bunun üzerine Allah-u Teâlâ şöyle beyan
buyurur:
-Bunlara
bir ayet geldiği zaman bize vahiy inmedikçe inanmayız dediler. Allah
peygamberlik vazifesini nereye ve kime vereceğini en iyi bilendir, hilekâr
düzenbazlıklarından dolayı öyle mücrimlere yarın Allah yanında hem küçüklük hem
pek şiddetli bir azaba uğrayacaklardır (En’am
124).
Evet, müşrikler cenahında nüzul olan
ayetlerin ne gibi yankı bulduğu gayet net açık ortada. Peki ya nüzul olan ayetlerde Müslümanlara
yönelik ne gibi mesajlar verilmek isteniyor derseniz bilhassa aşağıda
zikredeceğimiz ayetlere bakmakta fayda vardır elbet. Nitekim Yüce Allah (c.c):
-Nice
yüzler vardır kıyamet günü nurlarla pırıl pırıl olmuştur. Rabbine nazar
edicidir (Kıyame 22-23).
-O çok merhametli Allah'ın (has) kulları
onlardır ki, yeryüzünde vakar ve tevazu
ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam” derler (geçerler). Onlar ki, gecelerini Rablerine secde
ederek, O’nun huzurunda ayakta durarak (kıyamlar
yaparak) geçirirler. Onlar
harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik yapmazlar. Allah'ın öldürülmesini
haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmezler. Zina yapmazlar. Kimde bunları
yaparsa günahının cezasına kavuşur. (Furkan 63-69) diye beyan
buyurduğu ayet-i celilerle hem övgüye mazhar olurlar hem de ömür boyu
Kur’an ahlakı üzerine nasıl yaşanması gerektiği hususları açıklığa
kavuşturulmuş olur.
Hatta Furkan suresini ilk ağızdan dinleyen
Müminler:
-Ya Resulullah! Biz cahiliye döneminde zina yaptık, adam
öldürdük, putlara secde ettik, bu durumda ne yapacağız şimdi, bizim halimiz
nice olur dediklerinde, Resul-i Ekrem (s.a.v)
endişelerini şu ayeti celilenin ışığında giderir:
-Ancak tövbe eden ve Salih amel işleyen
insan böyle değil. Çünkü Allah onların kötülüklerinizde iyiliğe çevirir. Kim
tövbe ederde Salih amel işlerse muhakkak ki tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a
döner. Orada ebedi kalıcıdırlar onlar. O cennet ne güzel bir karargâh, ne güzel
bir makamdır. (Furkan 70 -77)
Velhasıl-ı kelam; bu son gelen
ayetle Müminler rahatlayarak derin bir nefes almış olurlar. Hiç kuşkusuz
Müberra dinimiz zorlaştırıcı değil, kolaylaştırıcı bir dindir. Hem kaldı ki
tevbe kapısı kıyamete dek kapanmayacakta.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/musrikleri-sarsan-ahiretle-ilgili-ayetler--8445
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder