23 Ekim 2026 Cuma

EBU CEHİL VE MÜŞRİKLER


 

EBU CEHİL VE MÜŞRİKLER

     SELİM GÜRBÜZER

      Bir gün Abdullah b. Cid’an’ın evinde verilen bir ziyafette Amr b. Hişam, pervasızca Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’i itmeye kalkışır. O yıllarda her ikisi delikanlı yaştaydılar. Muhammed b. Abdullah (s.a.v) önce aldırış etmez. Fakat o, iki üç kez itiş kalkışmayı tekrarlayınca bir anda birbirleriyle kapışıverdiler. Tabiî ki bu itiş kakış esnasında “Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v)” bir darbede Amr b. Hişam’ı yere seriverdi.  Hatta sırf yere serivermekle kalmayıp aynı zamanda Amr b. Hişam’ın ömür boyu unutmayacağı bir şekilde bacağına aldığı darbeyle kan lekesi izi oluşur da. Oysa şimdiye kadar o hiç böylesine yenilgiyi tatmamıştı. Her ne kadar araya girip onu teskin etmek olayı yatıştıranlar olsa da onun açısından aldığı ilk mağlubiyet ve bacağından aldığı darbe izi ölene kadar hafızasından silinmeyecektir. Besbelli ki bu iz İlahi bir güç tarafından ona ibretlik vesikası olsun diye verilmiş bir kan lekesi izidir bu.

       Ancak ne var ki Amr b. Hişam (Ebu Cehil) başına gelen bu hadiseden hiç ibret almaksızın ileri ki yıllarda şirretliğine devam etmekten geri durmayacaktır. Şöyle ki; Resulullah (s.a.v)’e peygamberlik geldiği dönemlerde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’de namaz kılarken kendince;

        -“Ey Muhammed! Burada namaz kılamazsın” ikazında bulunmuştur.  

        Tabii o ikaz ede dursun,  Efendimiz (s.a.v)’in hiç aldırış etmeksizin tam namaza duracağı sırada Yüce Allah’ın kalbine vahy ettiği:

        -“Bu tür davranışlarda bulunanın azıp kudurduğunu,  namaz kılındığı zaman engellemeye çıkar ve ısrar eder bu huyundan vazgeçmezse cehennem zebanileri çağırırız, sakın ona boyun eğme”  ayet-i celileyle namazlarını eda etmekten geri adım atmayacaktır.  Zira Yüce Allah (c.c)  Habibinin en büyük moral kaynağı ve koruyucusuydu.

        Derken her defasında Allah Resulüne vahiy olunan ayetler Ebu Cehil’in kulağına da çaldığında sinir krizleri geçirircesine kendi kendine efelenip;     

       -Bir daha namaz kılarken onu görürsem ayağımla çiğneyeceğim çıkışı yapar.

        Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v),  günlerden bir gün yine Kâbe’de namaz kıldığında Amr b. Hişam adım adım ilerlemeye başlar, ama o an ne gördüyse irkilip geri çekilmek zorunda kalır, etraftan seyredenler sebebini sorduklarında;  

        -Ateşle dolu bir çukurun önüme çıkıverince bir anda sarsıldım, ister istemez nevrim döndü, bundan dolayıdır ki üzerine doğru ilerleyemedim cevabını verir.

        Tabiî ki verdiği bu cevap dinleyenleri tatmin etmediği gibi yine her zamanki gibi o bildik cümleleri dile getirirler:

       -Ey Amr b. Hişam! Ya Sen hayal görmüşsündür ya da sana sihir yapıp büyülemiş olsa gerektir.

       Ebu Cehil’de gördüğü o ateşle dolu çukurun şokunu atlatır atlatmaz, arkadaşlarının artık kendisinden endişe duymalarına gerek kalmayıp, zaten eski şirretliklerini sürdürmeye devam eder de. 

       Yine bir gün Resulullah  (s.a.v) namaz kılıyordu ki, bu seferde komşusu Ukbe b. Ebi Muayt kendi giydiği ribasını boğazına dolayarak boğmaya kalkışır. Bu durumu yerinde gören Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)  derhal müdahale ederek onu omuzlarından tutup bir hamlede yere savurur. Derken Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) yaşadığı bu elim hadisenin içinden hafif sıyrıkla çıkıp ve onu mat etmiş olur.

       Başka bir gün ise Allah Resulü (s.a.v) namaz kılarken çirkince deve işkembesini üzerine bırakıverdiler. Tabii Efendimiz (s.a.v) böylesi alaysı gülüşmelerin ve kahkahaların karıştığı bir ortamda bekliyordu ki birileri gelip üzerinden işkembeyi alıversin, ne mümkün hiç kimse gelip de işkembeyi üzerinden alma cesareti gösteremez. Neyse ki Müslümanlardan bir adam kızı Fatıma’ya durum vaziyeti haber salınca, annemiz derhal doğrudan babasının yanına varıp üzerindeki pislik dolu işkembeyi atıvermiş oldu. Allah Resulü (s.a.v) secdeden doğrulduğunda o an ve gül kokulu kızıyla göz göze gelip onu tebessümle selamlar. Ki, o gül çiçek kızı olmanın ötesinde ilerisinde ehlibeyt neslinin baş tacı olacak Fatimat’üz Zehra annemizdir de.

        İşte o gül kokulu Fatimat’üz Zehra annemiz bir nebze olsun babasının üzüntüsünü üzerinden almıştı almasına ama, besbelli ki Allah Resulü  (s.a.v)  yaşanılan bu elim hadiseden çok incinmişti.

       Peki, sadece incinen Allah Resulü miydi? Hiç kuşkusuz yerle gök arası tüm kâinat ve arş-ı alâ da incinip titrer hale gelmişti. Öyle ki, Efendimiz (s.a.v) cümle âlemlerin bu titreyişine karşılık Kâbe’ye doğru ellerini açıp üç kez Yüce Allah’a şöyle dua ve niyaz eyler:

       -Yüce Allah'ım, Sana her şey ayandır, onları Sana havale ediyorum.

       Duanın akabinde kahkahalar ve gülüşmeler biranda kesiliverir. Zira o an herkesi   “Ya bu dualı sözler tutarsa” kaygısı sarar. Nitekim Rabbül Âlem'in: “Allah’a ve Resulüne eziyet vermeye çıkanları Allah dünyada da ahirette de lanetlemiştir” (Ahzab, 27)  diye beyan buyurduğu ayeti celilenin hikmeti mucibince Amr b. Hişam, bundan böyle “Ebu Cehil” takma ismiyle lanetlenir olacaktır. Dahası bundan böyle Amr b. Hişam ismi insanların zihninden unutturulup kıyamete kadar kendisine isimce cehaletin önderi anlamında EBU CEHİL denilecektir hep.

       Resulullah (s.a.v)’in huşu içerisinde kılacağı namazlarına tahammülsüzlük gösterenler bu defa Kur’an’a dil uzatıp nüzul olan ayetleri uydurduğu yalanını yayacaklardır. Müşrikler yalanlarıyla oyalanıp yaya dursunlar,  oysaki Allah Teâlâ onların yalanlarını Habibine vahy eylediği ayetlerin hükmünce şöyle meydan okur: 

        -De ki; “Eğer ins ve cinn (toplulukları) bu Kur’an’ın benzerini (meydana) getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini ortaya getiremezler” (İsra, 88. Ayet).

         İşte müşrikler üzerinde bomba etkisi yapan bu ayet-i celiler ve meydan okumalar karşısında seslerini kısmak zorunda kalırlar. Ancak yine de boş durmayacaklardır. Nitekim Ebu Cehil,  habire zihinleri bulandırmaya devam ederekten ortaya şöyle bir fikir atacaktır;

        -Hadi Ay’ı ortadan ikiye ayırıp da tekrar eski haline döndürsün de bir görelim bakalım savunduğu davası ne derece doğruymuş asıl o zaman maskesi düşüp kendisinin yalancı olduğu ortaya çıkacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine şu suali tevdi eder:

       -Peki, madem öyle Ay ikiye ayırılıp tekrar eski haline döndüğünde Allah’a iman edip O’nun elçisi Peygamber olduğuma inanacak mısınız?

       Ebu Cehil cevaben:

       -Ancak bir şartla, tez elden bu akşam Ay’ın ikiye ayrıldığını bize gösterirseniz elbette ki inanırız der.

       Artık yediden yetmişe hemen herkesin nefesleri tutulmuş ve pür dikkat gözler gökyüzüne çevrilir bir halde havanın kararmasını bekliyorlardı ki, nihayetinde beklenen an gelip çattığında birde ne görsünler gerçekten de tıpkı bir bıçağın gireceği kadar Ay ortadan ikiye ayrılıp tekrar birleşerekten eski haline dönüşüvermiş.  Derken yaşanan bu mucizevi olayın ardından Ebu Cehil hariç herkeste bir hayranlık hali yaşanır. Ancak gel gör ki, şakk’ul-kamer (Ay’ın yarılması) mucizesini hemen herkes hayranlıkla karşılarken, Ebu Cehil ise tam aksine kınında duramayıp:

      -Bak, gördünüz mü?  O yine her zamanki gibi bizi sihriyle ayakta uyutup büyüledi diyerekten olayı çarpıtmaya yeltenir. Ve şöyle çıkış yapar:

      -Lat ve Uzza adına yemin ederim ki dışarıdan gelecek yolculardan bu olayın aslı astarını soruşturup onun büyücülük yapan yalancı biri olduğunu ortaya çıkaracağım.  

      Ne diyelim küfürde inat etmek bu ya, bu kez herkesi gelecek olan kafilenin ne diyeceği merakı sarar. Nitekim uzaktan toz bulut yükselerekten yanlarına gelen yolcu kafilesine bu hadisenin yaşanıp yaşanmadığı sorulduğunda dediler ki;

     -Evet, o gece ayın ikiye ayrıldığını ve sonra da eski halini aldığına şahit olduk.

     Malum müşrikler herkesin gözü önünde cereyan eden bu apaçık mucizevi hadiseye şahitlik edenlere de itibar etmeyip yine her zamanki gibi ipe un sermek türünden isteklerini şöyle sıralamaya devam edeceklerdir:

      -Dağları yürütsün,

      -Yurdumuzu genişletsin,

      -Irmaklar akıtsın,

      -Geçmiş atalarımızı diriltsin,

     - Peygamberliğini tasdik edecek melek göndersin,

      -Göğü üzerimize parça parça indirsin,

      -Allah’ı ve melekleri karşımıza çıkarsın vs.

      Hatta daha da yetmedi Mekkeli Müşriklerin ileri gelenlerinden Utbe bin Rebia İslam davetini engellemek ve Allah Resulünü davasından vazgeçirmek maksadıyla kendince Mescid-i Haram’da mal ve servet, makam ve liderlik, evlilik,  tedavi olması gibi bir dizi teklifleri sunmayı da kendince dener, ama her defasında hevesi kursağında kalıverir.  Öyle ki Allah Resulünden aldığı şu cevap onu sükûtu hayale uğratır bile:

       -Benim görevim sizlerin bu anlamsız isteklerini yerine getirmek değildir, benim asıl görevim tebliğ ve irşattır.

        Böylece Allah Resulü (s.a.v)’e rüşvet babından sunulan tüm dünyevi teklifler herkesin gözü önünde reddedip oradan tam ayrılacağı sırada bu kez halasının oğlu Abdullah b. Ebi Ümeyye önünü kesip:

      -Kavmin sana onca teklifte bulundu, sen ise tekliflerin hiç birine aldırış etmedin, Şunu bilesin ki sana asla inanmayacağım çıkışında bulunur.

       Tabii Resulullah (s.a.v) ona tek kelam etmeksizin doğrudan Hane-i Saadetine gittiğinde Yüce Allah (c.c)   kalbine vahy eylediği ayetlerle Habibini şöyle rahatlatır:

       -“Dediler ki, bizim için şu yerden bir pınar fışkırtıp akıtıncaya kadar, sana asla inanmayız… Ortasından da bol su nehirler akıtasın… Semayı parça parça halde üstümüze düşüresin… melekleri şahit getiresin.. semaya çıksın, ona çıktığında asla inanmayız, ta ki bize okuyacağımız bir kitap indirsin.. De ki suphanallah.. Ben ancak bir insanım, bir peygamberim.. De ki benimle sizin aranızda şahit olarak Allah'ın bulunması yeter. Hiç şüphe yok ki, O kullarının yaptığından haberdardır” ( İsra: 90-98).

       Evet, üst üste yücelerden akıp gelen ayetler Allah Resulüne moralmen nefes aldırırken, müşrikler cenahında ise bunalıma yol açıp kendi aralarında şöyle hayıflanırlar:

      -Keşke Kur’an toptan indirilmiş olsaydı da bu mesele üzerinde durduk yere başımız ağrımasaydı.

      Bu arada Ebu Cehilde etrafındakilerinin kuşkularını gidermek için onlarla şu görüş alışverişinde bulunmaktan kendini alıkoyamayacaktır:

      -Adama baksanıza, amcası Ebu Talib’e gidip durum vaziyeti anlattık da ne oldu, sonuçta hepimizi bir güzel oyalayıp işi sürüncemeye bıraktı. Oysaki yeğeni müthiş bir sihirbazın ta kendisidir. Üstelik Ay’ı bile ikiye bölecek kadar da hepimizin gözünü boyadı da. Artık bu kadarı da yeter gayrı.  Bence bu iş sürüncemeye bırakılmamalı.   Gelin tez elden işini bitirmek için ortaya 100 deve ödül koyalım ki hepimiz rahat etmiş olalım.    

      Oradakiler:

     -O zaman işini bitirmek kolaysa sen yap dediler.

      Ebu Cehil bu sözler karşısında alnından soğuk terler dökülüp yutkunmak zorunda kalır. Neyse ki daha fazla ter dökmeden orada bulunan bir adam imdadına yetişip:

     -Bu işi yapsa yapsa Hattab'ın oğlu Ömer halleder deyince derin bir oh çekip kendine geliverir.

     O derin bir oh çekip rahatlaya dursun, bu arada Resulullah (s.a.v)’de zaman zaman Yüce Allah’a ellerini açıp:

      -Allah’ım bu dini ya Ömer’le ya da Amr’la (Ebu Cehil) aziz kıl dua ve niyazında bulunup Müminler her defasında  “âmin” diyerekten yapılan duaya icabet etmiş olurlar.   

       Hem kaldı ki, Allah Resulü (s.a.v)  dua ederde karşılık bulmaz mı,  elbette ki bulur. Nitekim Allah Resulünü öldürmek niyetiyle yola koyulan Hattab oğlu Ömer, yolda kız kardeşinin de Müslüman olduğunu duyunca biranda hırsından küplere binip öncelikle kız kardeşinin evine gitmeye karar verir. Fakat eve yaklaştığında şimdiye kadar hiç duymadığı kelama kulak kesilir.  Sonrası malum eve girdiğinde okunan ayetler hem kendini kendinden geçirir,  hem de kendine getirir. Derken Kur’an tilaveti ruhunda dalgalanmalar oluşturduğunu hissedince:

     -Bu ne hoş bir kelamdır, çok etkileyicidir deyip gönlü yumuşayıverir. İşte gönül dünyasının ruh ikliminde yaşadığı o iç fırtınanın akabinde Allah Resulü (s.a.v)’in yanına varıp imanla şereflenir. Böylece o gün Erkam Bin Ebi’l-Erkam’ın evi bayram sevincine boğulur. Hem nasıl bayram havası esmesin ki, bir kere her şeyden önce Allah Resulünün duası yerini bulmuş oldu. Gerçekten de Hz. Ömer (r.anh)’ın Müslüman olması çok mühim bir hadiseydi. Zira Mekke’de iki insanın sözü geçerliydi ki, bunlardan birinin İslam’la müşerref olması sıradan es geçilebilecek cinsten bir hadise değildi. Dahası İslam’la buluşması etrafın dikkatinden kaçmayıp çok büyük yankı buldu da. Ki; o güne kadar gizli gizli kılınan namazlar Ömer (r.anh)’ın Müslüman olmasıyla birlikte açıktan kılınır hale gelinir bile.

       Düşünsenize adından söz ettiğimiz Hattab oğlu Ömer, bu işin şakası yoktu elbet, en ufak sataşmanın kendilerine getireceği bedelin pahalıya mal olacağını düşünen müşrikler, müminlerin bir sonraki kılacak namazlarını engelleme cesareti gösteremeyeceklerdir.

      Müşrikler artık son çarelere başvurmaya başladılar. Hatta Kureyş’in ileri gelenleri görüşme talebinde bulundular.

        Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v);

       -Buyursun gelsinler der.  

       Geldiklerinde Allah Resulünün yanındakilerini inceden inceye süzmelerinin akabinde burun kıvırıp üstenci bir tavırla:

       -Onlarla bir arada oturamayız dediler.

      Tabii kendilerini elit tabaka sanan bu tayfaya Allah Resulünün vahyi cevabı gecikmez:

     -Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam ona dua eden fakirleri huzurunda sakın kovma. Onların hesabından hiçbir şey sana ait değildir (Enam:51-52, Müslim:4/1878).

       Öyle ya,  hidayet nasip olmayınca Allah Resulünün yanındakilerini hor görüp baldırı çıplaklar mı, açlıktan nefesi kokanlar mı Allah’ın ikramına layık olacaklar demekten geri durmayacaklardır.  Resulullah (s.a.v)  yine de her şeye rağmen hiç metanetini bozmadan ardı sıra vahy olunan ayetleri tane tane okumaya şöyle devam eder:

       -Böylece biz insanların bir kısmını diğer kısmıyla imtihan ettik. Bunlar mı Allah Teâlâ’nın aramızdan seçip ihsan ettiği kişiler desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil mi? (Enam: 53-54)

       Müşrikler birbiri ardına ayetler okundukça hiç tınmayıp Bilal, Ammar, Yasir vs. ile aynı terazinin kefesine koyulmalarına hazımsızlık gösterip Kur’an ayetlerini inkâr edeceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle beyan buyurur:

      -Kâfirler şöyle dediler: Eğer O Peygamberin getirdiği din hayırlı, doğru olsaydı bizden önce biçare kâfirler koşup ona sarılmış olmazlardı. Onlar… Maksatlarına ulaşamayınca bu defada: Bu Kur’an eskiden uydurulmuş bir yalandan ibarettir (Ahkaf, 11).

      Her ne kadar Kur’an ayetlerini inkâr etseler de bu arada bir başka teklifte bulunmayı da ihmal etmezler. Dediler ki:

      -O halde bize Rabbi'ni tanıt.

     Peygamberimiz (s.a.v)  bunun üzerine kısa ve özlü olarak İhlâsı Şerife’yi yüzlerine karşı şöyle okur:

       -De ki o Allah tekdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.

       Tabii müşrikler okunan bu ayet üzerine:

       -Kısa ve özlü söylediğin bu tariften böyle İlah mı olur diye söylenirler.

       Resulullah (s.a.v) işi sürekli yokuşa sürmelerine binaen bu kez onlara karşı şu ayetle meydan okur:

       -Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir,  şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler bir tek sineği bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyende istenen de aciz!” (Hacc, 73)

      Müşrikler baktılar okunan ayetlerin ardı arkası kesilmeyecek, hatta nüzul olan ayetlerin bomba etkisinden ürpererekten daha fazla bunalıma girmeden hemen alelacele:

      -Bir yıl bizim putlarımıza, diğer yılda senin Rabbine ibadet ediverelim şeklinde dönüşümlü ibadet teklifinde bulunurlar. 

     Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine vahyolunan şu ayetlerle tekliflerini reddeder:

      -Ben sizin Allah'ı bırakarak taptığınız putlara ibadet etmekten nehy ederim (Enam: 56).

       -De ki… Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmem.. Sizin dininiz size aittir, benim dinimde bana aittir (Kâfurun suresi).

         İşte ardı sıra okunan bu ayetler en nihayetinde müşrikler üzerinde bomba etkisi yapıp bu kez daha bambaşka yollar denemeye kalkışarak inkârlarını sürdüreceklerdir.  Nitekim Ubeyy b. Halef elindeki kemiği Resulullah (s.a.v)’e göstererek:

      -Bunları kim diriltecek?

       Resulullah (s.a.v):

       -O’nu yaratan diriltecek elbet ve hayat verecek, senide cehenneme tıkayacak deyiverir.   Ve oradan tam ayrılacağı sırada Cibril Emin Allah Resulüne Yasin suresini vahy eyler:

        -İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki  biz onu bir damla sudan nasıl  yarattık.. Çürümüş kemiklere kim hayat verecek dedi… O Allah ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da siz şimdi onları yakıp duruyorsunuz. Allah’ın emri bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ dediği zaman, o oluverir. Dönüş ancak O’nadır (Yasin.77- 83).

        Tabii Ubeyy b. Halef (Ümeyye) iyiden iyiye sinir krizleri geçirip şöyle ahd eder:

       -Bir atım var, onu özel olarak besliyorum, bunu bilmiş ol ki seninle mücadeleye kararlıyım ve seni öldüreceğim.

      Allah Resulü (s.a.v) hiç metanetini bozmadan cevaben şöyle der:

      -Aksine ben seni öldürürüm ya Übeyy!

      Gerçekten de ileri ki yıllarda bir savaşta bu söz yerini bulur da. Zira Allah (c.c)  sevgili dostunu yalancı çıkarmaz.

       Velhasıl-ı kelam; Müşrikler küfürlerinde inat edip iman getirmeseler de en nihayetinde Allah nurunu tamamlayacağına inancımız tamdır.      

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ebu-cehil-ve-musrikler-8427

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder