2 Haziran 2016 Perşembe

KÂLÙ BELÂ’DA VERİLEN SÖZ



  KÂLÙ BELÂ’DA VERİLEN SÖZ

   SELİM GÜRBÜZER
       Düşünsenize beşeri münasebetlerde sözleşme olurda Yüce Yaradan ile mahlûkat arasında sözleşme olmaz mı?  Elbette olur,  bikere her mahlûk boşa yaratılmadığına göre Yüce Allah’la arasında ilahi sözleşmenin olmasından gayet tabii ne olabilir ki.  Hele bu mahlûk insansa bu sözleşmenin apayrı bir anlam kazanacağı muhakkak.  Zira Yüce Allah ilahi emaneti dağa, taşa, toprağa yüklemeyi teklif etmiş ama gel gör ki tüm cemadat bu sorumluluğu üstlenmekten imtina etmiştir. Neden imtina ettiklerini şu ayet-i kerimenin mana ve ruhundan anlayabiliyoruz da: “Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve parçalanmış görürdün”(Haşr suresi, 21).
          Tabii söz konusu insan olunca İlahi emaneti hiç tereddütsüz üstleniverecektir. İşte insanın diğer yaratıklardan en farklı bu yönü sayesinde cümle eşrefi mahlûkat olarak ilan edilir de. Tabii bitmedi dahası var, Yüce Yaradanın ruhlar âleminde insanla yaptığı ilahi sözleşmede diğer mahlûkata göre daha bir önem kazanıp bezm-i eleste  (kâlù belâ’da) yankı bulurda. Üstelik bu sözleşme kâlù belâ’dan başlayıp kıyamete dek sürecek bir süreci kapsar bile. Yani bu demektir ki, daha insanoğlu dünyaya gelmeden Yüce Allah’ın kâlù belâ’da ruhlarla yaptığı ahit ezelden ebede akan bir sürecin ötesinde bir ahitleşmedir. Zaten dünyaya gelişimizin asıl sebebi bezm-i eleste verilen sözün ne derecede yerine getirilip getirilmemesine yönelik imtihan olmak içindir.  Ta ki bu dünyada ebed müddetimiz son bulur işte o zaman maksat hâsıl olur da. Nasıl mı? Ruz-i mahşerde mizan kurulduğunda sözümüzü yerine getirip getirmediğimizin izhar olmasıyla birlikte elbet.  Madem öyle,  bu işi mizana bırakmadan bir mümine yaraşan dünyada iken kâlù belâ’da verilen sözün gereğini yerine getirmek yaraşır. Aksi takdirde o gün geldiğinde ilahi emaneti yüklenmekten imtina eden dağa taşa toprağa gıpta ederekten kendimizi değersiz kılıp   ‘keşke bizde dağ taş toprak olsaydık’  demek durumuna düşeriz.  
           O gün geldiğinde ‘Ne de olsa dağ taş görünürde cansız varlıklar canı acıyacak değil ya’ diye düşünüyor olmak zorunda kalsak da, sonuçta kıyametin dehşetinden canımız sıkıştığında kendimizi muhtaç hissedip cansız addettiğimiz dağa taşa toprağa bile gıpta edeceğimiz gerçeğini değiştiremeyecektir. Öyle ya, gerçekten de şöyle düşündüğümüzde özü itibariyle dağ, taş, toprak statik, durağan ve hareketsiz görünüm verdiği için akla cemadat âlemi akla gelmekte iken,  bitkilerde dağa taşa göre daha bir büyüme istidadı gösterdiği içindir akla nebatat âlemi akla gelmekte. Hayvanlar söz konusu olduğunda ise zaten artık canlılığın hemen hemen tüm emarelerinin üzerinde görüldüğü içindir akla hayvanat âlemi düşmesi gayet tabiidir. Şimdi burdan nereye varacağımızı az çok tahmin etmişsinizdir elbet, işin özü şu ki, her ne kadar cemadat görünürde bize cansız gibi görünse de aslında görünmeyen yüzü iyi analiz edildiğinde gayet dinamik yapıda oldukları görülecektir. Nitekim maddenin en küçük temel taşı atomun yapısına baktığımızda çekirdeğin içerisinde proton, nötron çekim gücü oluştururken etrafında dizilmiş elektronların ise harekât halinde deveran olduklarını müşahede ederiz. O halde şimdi tamda kendi kendimizi sorgulamak zamanıdır,  hani cansız sandığımız cemadat durağandı, hareketsizdi, demek öyle değilmiş. Neyse ki, Kur’anı Mucizül Beyan tâ asırlar öncesinden “Sen dağları görür de onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” (Neml suresi ayet 88)  diye bildirdi de hareketsiz sanılan cemadatın hareketli olduğunu idrak etmiş olduk.  Tabii dahası var. Bakın Rabbü’l Âlemin “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) diye beyan buyurmakla maddenin en küçük biriminden tutunda buna en büyük birimde dâhil tüm mahlûkatın durağan olmadığını bilakis kendine özgü bir yapı içerisinde ölçülü ve ahenkli bir şekilde hareket ettiğini idrak etmiş olduk. Şimdi gel de bu müthiş kâinat nizamının dinamizmi karşısında Yüce Allah’ın azametini ruhunda hissetme,  ne mümkün. İyi ki de Kur’an’ı Muciz’ül Beyan varda bu sayede bu müthiş nizamın işleyişinden haberdar olabildik. Bu müthiş hatırlatma olmasa kim bilir kaç yüz yıl daha dağı taşı, toprağı hep böyle hareketsiz camid varlıklar olarak niteleyip yerinde çakılı zannedecektik.  Kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer hareket halinde deveran oldukları gibi kolon-sütun görevi yapıp dünyanın dengesini de sağlamaktalar. Kim bilir dünya dengemiz olmasaydı halimiz nice olurdu. Allah bilir ya,   dünya her an, her saniye, her salise depremlerden, sel felaketlerinden, fırtınalardan, geçilmeyecekti. Besbelli ki bir ilahi güç tüm mevcudata ‘denge içerisinde olun’ diye talimat vermiş olsa gerek ki, milim sapmadan ilahi talimatın gereğini yerine getirmek için deveran oluyorlar.  Örnek mi? İşte dünyamız 23,5 derecelik bir eğimle bir yandan kendi ekseninde deveran olurken diğer yandan da güneş etrafından seyr-i âlem eylemekte. Böylece bu sayede dünyamız kendi ekseni etrafında yirmi dört saatlik yaptığı bir turluk deveranla hem günlüğümüz hem de namaz vakitlerimiz belirlenirken,  güneş etrafında 365 gün dönmesiyle de hem yıllığımız hem de bir yıllık yaşımız belirlenmekte. Ne diyelim işte görüyorsunuz ilahi sözleşme nedir diye sorulduğunda bunun cevabı tüm kâinat okumalarında gizlidir elbet. Yeter ki kâinatta olan biteni doğru okumaya çalışalım bak o zaman ezelden ebede yapılan tüm ilahi sözleşmelerin idrakine ve bilincine ermiş oluruz da.  Öyle ya, madem tüm mevcudat Rabbi ile olan sözleşmenin gereği eşrefi mahlûkat insana hizmet için deveran olmuşken,  bu arada bize de bu müthiş kâinat nizamını doğru okuyup nimetlerinden faydalanmak düşer.
           Evet, tüm dengeler eşrefi mahlûkat insan için ayarlanmış. Allah korsun şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı kutuplardaki buzullar birkaç yüzyıla kalmadan erimeye yüz tutup denizleri buzla kuşatacaktı.  Ya da dünyanın eğimi 22 derece olduğun varsayalım,  bu kez ekvatora yakın bölgeler hariç Avrupa kıtasının tamamına yakını buzul kütleleri istila edecekti.  Haydi, eğimden vazgeçtik, varsayalım ki dünyamız kendi ekseni etrafında 24 saatte değil de 30 saatte turunu tamamlamış olsa bak o zaman gümbürtüyü,  fırtınalar ve kasırgalardan başımızı alamayacaktık. Peki, 20 saatte tamamlamış olsa ne olur? Allah korusun bu kez dünyamız kuraklık baş gösterip açlık sefalet diz boyu olacaktı.  İşte tüm bu ihtimali örnekler bize gösteriyor ki; kâinat dengesi bir ilahi sözleşmeyle bir kurala ve bir nizama bağlanmıştır.  Dolayısıyla Yüce Rabbimize bize bahşettiği tüm nimetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır.
      Öyle anlaşılıyor ki kâinat dengemiz iş olsun diye dengelenmemiş, belli bir gayeye yönelik dizayn edilmiştir. Hatta başlangıçta insanın dünyaya teşrif edeceği güne ön hazırlık niteliğinde bir dizayn olduğu içindir galaksilerin yaratılışı dünyanın yaratılışına nisbeten pek uzun sürmez de. Çünkü ortada daha henüz insan yoktur. Öyle ya, İnsan varsa bir şey anlam kazanabiliyor, yoksa hiçbir kıymeti harbiyesi olmayabiliyor. Dolayısıyla dünyanın oluşumu daha bir zaman alacaktır. Nitekim bilimsel çalışmalar ışığında bu demektir ki dünyamızı oluşturan kıtalar bile milyonlarca yılda tamamlanırken, bir bakıyorsun galaksiler altı saniye gibi kısa bir zaman diliminde tamamlanmış olduğu gözüküyor. Dahası Fizik bilginleri bu gerçeği büyük patlama anlamına gelen  ‘bing-bang’ hadisesiyle izah etmeye çalışırlar. Hatta ‘zaman’  denen olguda bing-bang kapsamında değerlendirilir.  İşte bing-bang teorisinin özüne baktığımızda dünya kabuğunun başlangıçta yekpare yapışık bir yapıda (bitişik) olduğu,  zaman içerisinde konveksiyon akımlarının etkisiyle arz kabuğunda kırılma ve çatlakların oluşmasıyla birlikte kıtaların oluştuğunu görürüz. Böylece dünya haritamız son şeklini almış olur. Gerçektende dünya haritası iyi incelendiğinde çatlakların izlerini görmek mümkün. Kaldı ki  mümkünü olmasa da Yüce Allah kullarına “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık suresi ayet:12) ayetiyle o haritanın oluşumuna çoktan işaret etmiş zaten. Başta da dedik ya,  her şey Kün (ol) emriyle var olmakta. Aynen öyle de Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur da: “O’nun işi bir şeyi istedi mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin suresi ayet,82). Hiç kuşkusuz kıyamet gününde de dirilişimiz  ‘Kün’ emriyle vuku bulacaktır. Nasıl ki Bing-bang hadisesiyle galaksiler, zaman, mekân her ne varsa bir anda var olduysalar, aynen öyle de bu dünyadan göç edip kıyamet koptuğunda yine ilahi program ve ilahi sözleşme gereği büyük patlamayla (kıyametin kopmasıyla) dirilişe geçeceğimiz muhakkak. Buna inancımız tam da.  Hem nasıl inancımız tam olmasın ki,  baksanıza kâinatta öyle müthiş plan ve program işliyor ki; bir bakıyorsun yılın hemen hemen bütününde değişik türde cephe sistemlerinin oluşturduğu tüm rüzgâr esintilerinden istifade edebiliyoruz. Sadece istifade eden insan mı, elbette ki diğer mahlûkatta istifade emektedir. Nitekim bitkilerin tozlaşarak döllenmesi için aracılık yapmak suretiyle polenlerin taşınmasında en büyük etken unsur rüzgârdır. Ki; Kur’an’da bu mucize şöyle vurgulanır da: “Rüzgârı (değişik yönlerden) estirmesinde aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye suresi ayet–5). Anlaşılan o ki,  evrende insan aklının alamayacağı ölçüde müthiş bir matematiksel nizam söz konusudur. Ve bu mükemmel nizam,  ilahi sözleşmenin mana ve ruhuna uygun olarak ezelden ebede bir su misali akıp giderken hiç aksamadan belli bir program dâhilinde işliyor da. Tabii ki anlayana. Yok, eğer tüm bu kâinat okumalarına ya da dünyamızın hem kendi ekseninde hem de diğer gezegenlerle birlikte güneş etrafında ne için döndüğüne bir anlam veremiyorsak vay halimize. Hem de ne vah,   hiç kimse kusura kalmasın bu saatten sonra bakacağımız her ne nesne varsa biliniz ki öküzün trene baktığı gibi bakmak olacaktır. Oysa bizim diğer canlılardan en bariz farkımız tefekkür melekesiyle donatılmış olmamızdır. Zira düşünen varlığız. Dolayısıyla farkımızı fark ettirmezsek bakar kör olmamıza şaşmamak gerekir.  O halde Yüce Rabbimizin “Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar. Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler” (Nahl,32) müjdesine bugün kulak vermeyeceksek peki ya ne zaman? Hiç kuşkusuz bunun için zaman ve mekân kollanılmaz, bir an evvel Hak Teâlâ’nın müjdesine mazhar olmak için ezelde verdiğimiz sözün gereğini yerine getirmemiz icab eder.  
       Evet, bu öyle bir müjdedir ki,  müminlerin dünyada iken ayağına pranga olan tüm ağırlıklar giderilip zaman ve yer çekim kuvvetinin olmadığı adeta kuş tüyü hafifliğinde cennet yurdunun dört bir yanında dolaşıp nimetlerinden faydalanılabileceğimiz bir müjdedir bu. Zira cennet yurdu öyle narin, öyle hafif bir yurttur ki, orada enerjiye ihtiyaç duyulmayacaktır. Malum dünya hayatında yer çekim kuvvetinin varlığı enerji sarf etmemizi gerektiriyor. Nitekim ne kadar enerji sarf edersek o nisbette bedenimizde birtakım yıpranmalar ve arızalar çıkıp ağırlaşabiliyoruz. Derken ecel kapıya dayandığında da bize bahşedilen enerjiyi nerelerde tükettiğimizin hesabını vermek üzere ahirete doğru yol alırız da.  Şayet enerjimizi tasarruflu kullanıp sıratı müstakim yolunda harcadıysak üzerimizdeki tüm ağırlıklardan kurtulacağımızın müjdesi ayeti celilede; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15)  diye belirtilen cennet yurdunun eşiğine geliriz de. Öyle anlaşılıyor ki ayette zikredilen sidretü’l münteha sıradan bir had hudut değil, zaman ve mekânın bittiği sınır hattıdır dersek yeridir. Nitekim Cibril Emin Peygamberimiz (s.a.v) ile birlikte Mirac’a doğru yükselirken Sidretü’l Münteha’nın kapısına geldiğinde duraklayıp “Ya Resulullah! Ben ancak buraya kadar yoldaş olabilirim. Bundan ötesini ancak sen geçebilirsin” demekten kendini alamazda. Derken Peygamberimiz (s.a.v),  Allah’ın izniyle zaman ve mekânın ötesine geçip cenneti cehennemi gördüğü gibi daha nice sırlara da vakıf olmuştur. Tabii İslam uleması bu sırlar âleminden ancak sekiz adet cennetten bir nebze olsun söz edebilmiştir. Mesela bunlardan Cennetü’l Meva, ulemamız tarafından maddi sınırın bittiği ilk basamak olarak tanımlanır. Yani bu demektir ki Cennetül Meva, dünyadaki tüm ağırlıkların geride bırakılacağı ilk basamağın adı yurttur. Zira Yüce Allah (c.c) cennet yurdundan bahsederken “Altından ırmaklar akan cennet” diye beyan buyurmakta, dikkat edin “içinden ırmaklar akan cennet” denmiyor, altından ırmaklar akan denmekle bir fiziki gerçek ortaya konuluyor. Yani Kur’an’da ağırlık ve çekim etkisinin giderildiği bir yumuşaklıktan bahsediliyor. İşte bu nedenle  “altından ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılmıştır. Öyle ya, “içinden ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılsa ağırlık ve çekim olurdu ki,  bu durum dünyadaki fiziki olayı hatıra getirirdi. Ama işin içinde cennet söz konusu olunca fizik ötesi hadiseyi hatırlatacak  ‘altından ırmaklar akan cennet’ ifadesi son derece isabetli bir ifadededir. Derken Rabbul âlemin bu ifadenin mana ve ruhuna uygun olarak narin mi narin hafif mi hafif diyebileceğimiz cennet yurdunu hak eden müminlere hediye olarak sunarda. Hiç kuşkusuz bu hediye sıradan bir hediye değil, bilakis on sekiz bin âlemin içerisinden en seçkin bir yurttur. Öyle ki bu yurd ölümsüzlük ve ebediyet iksirini de bağrında taşır. Nasıl mı?  Yine bilim adamlarının ortaya koydukları verilerden mesela ölümlü dünya ile ölümsüz ebedi cennetin farkını gravidasyon (çekim) kanunundan bunu çıkarabiliyoruz. Zaten bundan ötesini de çokta fazla kurcalamaya gerek yoktur. Çünkü cennet yurdu bilgimizin dışında bir âlem,  bizi aşar da.  Bizi daha çok kâinatta cereyan eden hadiselerin arka planından yatan gerçekler alakadar etmeli. Alakadar olduğumuzda her şahika eser bezm-i eleste yaptığımız ilahi sözleşmenin aynası olacaktır. Nitekim her bir aynaya baktığımızda ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerinden hareketle ilahi sözleşmemizin ipuçlarını şu üç kategoride yakalayabiliriz.        
    Malumunuz birinci sözleşme Allah’ın bezm-i elest’te ruhlarla yapılan sözleşmesidir ki;
     -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?  İlahi hitab karşısında ruhların; 
     -Evet, Sen bizim Rabbimizsin denmesiyle gerçekleşmiştir. Yani bu durum ruhlar âleminde vuku buldu.  Daha henüz topraktan gömlek giymediğimiz bir dünyadır bu. Tâ ki hamurumuz toprakla yoğrulur akabinde ruhta ten kafesimize girdiğinde ben-i âdem oluruz da. Şimdi belki şunu kendi kendimize nasıl olurda cansız toprak hayat bulur diye söylenebiliriz. Oysa yine günümüzün ilerlemiş teknolojik bilimsel çalışmalara şöyle göz attığımızda; toprağın bağrında eksi (-) değer içeren karbon ve azot moleküllerinin var olması bunun basbayağı olabileceğini gösteriyor. Hakeza DNA içinde bu geçerlidir, çünkü DNA’nın yapısında eksi (-) azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzen vardır. Dolayısıyla bu demektir ki doğurgan toprak incelendiğinde içerisinde var olan oksijen, fosfor ve hidrojenin, eksi (-) değerde ki karbon ve azotla birleşip insan bedeninin oluşturacak hamur olabiliyor pekâlâ. Yeter ki bu bileşenlere haiz DNA kodlarına ‘ol’ emri verilsin biliniz ki Yüce Allah (c.c)’ın tıpkı Hz. İsa (a.s) ve Hz. Adem (a.s)’ın yaratılışında olduğu gibi “Allah nezdinde İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona  ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun23-12)  ve  yine “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat suresi 37 ayet11) diye beyan buyurduğu  ayetin sırrınca    şifreler hayat  bulacak demektir.
        Evet, ayet-i celilerden de anlaşılacağı üzere Rabbul Âlemin Hz. Âdem’in yaratılışında eksi değerli azot ve karbonu taşıyan toprakla DNA arasında ki bağı adeta gözler önüne sermekte ve böylece ateistlerin iddia ettikleri ‘canlı canlıdan çıkar’ tezi çürütülmüş olur da. Dahası cansız gibi görünen şifreler bir anda ‘Kün-ol' emri doğrultusunda canlılık kazanabiliyor. Kaldı ki ateistler Havva annemizin Âdem’in eğe (us) kemiğinden yaratıldığına da bir anlam vermekten acizdirler. Oysa bunda anlamamakta ne var, moleküler biyolojinin ortaya koyduğu bilimsel çalışmalara bir baksalar genetik kemik iliği hücresinin şifreleri adeta barkod okumasından geçirilircesine yazgıya çevrildiğini görür olacaklardı. Nitekim günümüz teknolojisinde laboratuar şartlarında alınan kemik iliği hücrelerinin bir başka uygun laboratuar şartlarında tekrardan üretilebildiklerini görebiliyoruz. Elbette ki Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, ama şayet yaradılış şifrelerini açmak mümkün olsaydı insanın kader yazgısı neymiş belki de daha bu dünyadan göç etmeden idrak etmiş olacaktık.  
         Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga kemiklerinin özü mesabesinde bir kemiktir. Nasıl ki karbon ve azot artı (+) değerli iken ölü (cansız) halde olup eksi (-) değere geçtiğinde ise toprak canlılık kazanıyorsa, aynen öyle de kıyamet gününde de bu öz sayesinde ‘Ol’ emri doğrultusunda toprak olmuş tüm cansız bedenlerin yeniden hayat bulacağına inancımız tamdır. Öyle ya, madem toz toprak olmuş bedenimiz canlılık kazanabiliyor, hem madem Allah her şeye kadir’dir, o halde bunda şaşılacak ne var Havva anamız niye Hz. Adem (a.s)’ın kaburga kemiğinden hayat bulmasın ki.  Besbelli ki Havva anamızın yaratılış sırrı bu derin moleküler biyolojinin şifrelerinde gizlidir. Her ne kadar şifreleri çözemezsek de şifrelerin varlığına inanıyoruz ya, bu yetmez mi? Elbette şeksiz şüphesiz iman getirmek insana artı değer kazandırıyor da.  Hatta kulun Rabbi ile ezelde yaptığı şifre niteliğinde ilahi sözleşmeye inanması da artı değer katacaktır.  Dolayısıyla sırf inanmak bile bize kazanç olarak yeter artar da. 
          Bir çocuk düşünün ki, yarı anneden yarı babadan gelen kromozomlarla embriyolojik evrelerini tamamladıktan sonra dünyaya gelebiliyor. Ancak şu da var ki genetik alanda hızlı gelişmeler bize üreme hadisesinin hiçte basit olmadığını gösteriyor. Bikere her şeyden önce bir yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kartlarında eksik kalan genetik şifresini ya da kilidini açacak yaklaşık 250 milyon adet sperm hücresi içerisinden sadece bir tanesinin genetik koduna ihtiyaç vardır. Bu özel genetik kodu bulması gerekiyor da. Şimdi bu durumu normal mantık kuralları çerçevesinde düşündüğümüzde aslında döllenmenin gerçekleşmesi imkânsız gibi bir şey gözüküyor. Oysa bir bakıyorsun imkânsız gibi görünse de bir şekilde dişi hücresinin kendisiyle uyumlu, aynı zamanda kendisiyle bütünleşecek bir sperm hücresiyle ilkahı (döllenmesi) vuku bulabiliyor. Elbette ki erkeğin yaklaşık 250 milyon sperm hücresi içerisinden sadece bir tanesine denk gelebilecek genetik koda Yüce Allah'ın ‘ol’ emri sayesinde imkânsız görülen şey imkân hale gelmektedir.  Derken “Kùn Feye kùn- ol der ve olur”  emriyle birlikte dişide ki ovaryumun eksik kalan kartına karşılık gelen kodu tamamlanıp böylece nur topu bir bebeğin oluşumu vuku bulur. Bakınız bu hususta Yüce Yaradınımız şöyle beyan buyurur da: “Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah’a havale edilir. Keza O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de bir dişi gebe kalıp doğurur” (Fussilet suresi ayet 47).  Gerçektende Yüce Allah’ın iradesi dışında hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz da.  Zira konuyu matematiksel olarak açıklık getirmeye çalıştığımızda ovaryum hücresi insanda bulunması gereken 60.000 civarında genetik karakterin yarısına karşılık gelmekte. Yani bu demektir ki 46 kromozomluk yapı içerisinde sadece 23 kromozomluk ünit olarak yerini alacaktır. Nasıl mı? Elbette ki Allah’ın lütfu mayoz bölünme sistemi sayesinde yerini alır. Aynı şekilde babanın sperm hücreleri de 46 kromozomluk yapı içerisinde 30.000 kompleks şifrelerden oluşan kartlara tekabül eder.  Dolayısıyla babadan gelen 250.000.000 sperm hücresi, anneden gelen tek bir ovaryum hücresinin (yumurta hücresinin) etrafında adeta etten duvar örüp üşüştüğünde birbirlerini tamamlamak için can atacaklardır. Tabii bu noktada akıllara durgunluk veren bir başka olayda akla gelmez değil, yani dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdirip de onca sperm hücresi adayı arasından sadece bir tanesine kendi kilidini açacak kabiliyette ki sperm adayını bulabildiği doğrusu merak konusudur. Hiç şüphe yoktur ki, bu kilidin şifresi Allah Teâlâ’nın külli iradesi doğrultusunda belirlediği adayca açılacaktır.  Nitekim Yüce Allah bunun gibi pek çok şifrelerin esrarını şöyle ortaya koyar da: “Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz derler”  Fussilet ayet 47)  İşte bu ayetin ışığında ehlisünnet âlimleri kıyamet günü dirilişimiz Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen suyun kırk gün müddetle yağmur misali bereket kaynağı olmasıyla vuku bulacağını bildirmekteler.  Böylece bu bereket kaynağı insan DNA’sının kodlandığını varsaydığımız us kemiğine hayat verip vücut buluruz da. Sözün özü İsrafil (a.s)’ın içerisinde tüm mahlûkatın bulunduğu sur’a üfürdüğünde her ruh kendi DNA kodundaki bedene taşınıp hayat bulacak dersek daha doğru olur.  
           Evet, Yüce Allah insanı bir damla sudan halk etti, kıyamet koptuğunda da buna benzer bir şekilde Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen suyun bereketiyle ilahi sözleşmenin gereği dirileceğimiz şüphe götürmez derecededir.  
       Şimdi buraya kadar birinci sözleşme ya da ahitleşme her neyse karınca kaderince dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık, peki ya ikinci ahitleşmemiz nasıl oldu derseniz, malum o da ana rahminde tüm embriyonik aşamaların nihayetinde vücut bulduğumuzda gerçekleşir. Öyle ki Mevla’mız, ana rahminde embriyonik safhalarla kulunu tam tekmil donattığında, adeta ‘Bak kulum tüm azalarını Yaradanını tanıyasın ve unutmayasın diye sana lütfettim’ dercesine ikinci ahitleşmemiz gerçekleşir. Sakın ola ki, ceninle ahitleşme nasıl olur diye şaşmayın,  bakın Yüce Allah (c.c): “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir, hayvanlardan da sizin için sekiz eş lutfetti. Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır…” (Zümer suresi ayet: 6)  beyan buyurmak suretiyle bir yandan vücut donanımızın oluşum evrelerine dikkatimizi çekerken öte yandan da ‘Rabbiniz Allah’tır’ kelamıyla ikinci ahitleşmemizin gerçekleştiğini hatırlatmakta. Bu arada hatırlatma derken bizde kendi çapımızda bir hatırlatmayı yapmakta fayda var diye düşünüyorum.  Maalesef bir kısım insanlar İtalyan heykeltıraşçı Mikelanj’ın üç yıllık bir çalışmanın neticesinde ortaya koyduğu Musa heykeline büyük bir gıptayla bakarken, söz konusu yaratılışımızın mutlak mimari Yüce Allah olunca maalesef teğet geçmekteler. Doğrusu ortada bizi yoktan var eden Yüce Allah’ın zerreden hücreye, hücreden dokuya, dokulardan organa, organlardan vücut saray haline gelişimiz gibi devasa bir eser dururken teğet geçilmesi şaşmamak elde değil.  Öyle ya,  hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların birleşmesinden organlar, organların birleşmesinden vücut şahikası bir eser ortaya çıkıyor, ama gel sen bunu görmezden gelip elin adamının yaptığı eserlere övgüler dizeceksin. Olacak iş mi?  Oysa insanın anne karnında 9 aylık geçirdiği embriyonik değişim evreleriyle birlikte oluşan vücut şahikası eser, az buz iş mi? Ki, bu şahika eser Kur’an’da üç karanlık dönüşümün yaratılış öyküsü olarak insanlık iyice düşünüp ibret alsın diye zikredilir de. Malum bu üç karanlık oda günümüz bilim adamlarının çalışmalarıyla birinci odanın hücre aşaması, ikinci odanın doku aşaması,  üçüncü odanın organlar aşaması olarak açıklık kazanmıştır. Tüm bu aşamaların bütününe ise embriyoljik safhalar denilmiştir. Aslında embriyolojik aşmalar başlamadan bu süreç başlangıçta sperm ve yumurta hücresinin birleşiminin sonucu, yani zigotun oluşumuyla start alacaktır.  Derken ikinci evrede zigotun bölünüp blastula, morula ve gastrula aşamalarını tamamlamasıyla birlikte en son embriyo safhası adını alacaktır. O halde embriyo için zigotun bölünüp değişikliğe uğraması neticesi ortaya çıkan safhanın adı dersek yeridir. Anlaşılan o ki; embriyolojik safhalar belli bir plan ve program dâhilinde anne karnında 9 aylık süreç içerisinde Allah’ı hatırlatmaya yönelik ikinci bir sözleşmemiz olur. Nasıl anne karnı sözleşmemiz olmasın ki, bakın ehlisünnet kaynaklarında da belirtildiği üzere anne karnında 120 günlük cenine ruh üfleyen Yüce Rabbimizdir. Dahası ruhun üflenmesiyle birlikte akabinde kalp, akıl, fikir, hafıza, şuur, sevgi gibi melekelerde beraberinde gelip böylece yaratılışımız kemal bulacaktır.  Madem kemal bulduk, bize düşen hem bezm-i eleste, hem de anne karnında yaptığımız sözleşmelerin mana ve ruhuna sadık kalıp her daim andımızı hatırlamak düşer. Her şeyden öte asıl bizden insani özelliklerimizin de hatırlanması istenmektedir. Nedir istenen o özellikler derseniz, bizden ilk etapta Allah’a hakiki manada kul olmamız istenmektedir elbet. Zaten buluğa erdiğimizde kul olmanın gerekliliklerini yerine getirme noktasında yükümlülük altına gireriz de. Bu nedenledir ki akıl baliğ olmayan ölüden mahşer günü hesap sorulmaz da. Hatta İslam davetiyle karşılaşmayanlar, ya da İslam’ı duymayanlarda öyledir. Ama yine de ihtiyatlı olup bu hususu araştırmakta fayda vardır. Her neyse sonuçta her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğuyor ya, bu bizim için önemli ipucu bilgi olsa gerektir. Dolayısıyla tüm mesele bu fıtratın iyi işlenip işlenmemesinde gizlidir dersek yeridir. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle beyan buyurmakta; “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Ne var ki anne babası onu ya Yahudileştirir, ya Hıristiyan yapar ve Mecusiliği aşılar, aynen hayvanlarda olduğu gibi. Hani bir hayvan bütün azaları derli toplu bir halde doğar fakat insanlar onun ya burnunu keser, ya kulağını deler, ya da kısırlaştırır. Böylece hayvan başka bir şekle girer” (Buhari). Keza bir başka kutsi hadiste ise; “Ben bütün kullarımı bana kulluk etsin diye yarattım, fakat onlara şeytanlar geldi, kendilerini dinlerinden uzaklaştırdılar” (Müslim)  diye beyan buyurur.
        O halde hazır fıtrattan söz açılmışken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanın Allah ile üçüncü sözleşme niteliğindeki ilahi mukavelesi;  hiç kuşkusuz Peygamber çağrılarıdır. Öyle ki Peygamber çağrıları hem insanın fıtratı gereği yaptığı tüm ilahi sözleşmeleri hatırlatmakta hem de Peygamber kavlince yapılan biatle Allah’a kul olmanın sorumluluğunu da hatırlatmaktadır. Dolayısıyla kıyamet gününde böyle bir davet ya da çağrı duymadım deyip hiçbir sorumluluktan kaçma şansımız yoktur. Öyle ya, madem ezelden ebede bir dizi akit süreçlerinden geçiriliyoruz, o halde Yüce Allah tarafından her kavme geldiği bildirilen Peygamber kavlince yapılan sözleşmelerin ömür boyu hatırlanması icab eder. Zira kulun Allah’la yaptığı her ilahi sözleşme hiçbir itiraza mahal bırakmayacak derecede levh-i mahfuzda kayıt altında saklı tutuluyor da. Öyle ilahi sözleşmelerimiz vardır ki hatırlayamıyor olmamız gayet tabiidir. Ama hatırlamıyoruz diye bu demek değildir ki böyle sözleşmelerin varlığı inkâr edilsin. Bilakis Allah’la olan sözleşmelere inanıyor olmamız çok önem arz edecektir. Elbette ki zaman ve mekânı unutmak beşer olmamız hasebiyle biz kullar içindir. Ancak unutmak kula inkâr etme lüksü vermiyor. O halde ilahi andımızı unutmuş olsak bile iman getirmekle mükellef olduğumuzun bilincinde olmak bize yeter artar da.  Bakınız, Allah-ü Teâlâ Habib’ine bu hususta ne diyor;
      “Ey Resulüm! Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine şahit tutarak: ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlarda: Evet sen bizim Rabbimizsin dediler Şahitlik ettik ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, bizde onlardan sonra gelen bir nesildik, onların izinden gittik. Batıl’a dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksiniz? Şeklinde küfrünüze mazeret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık (A’raf 172–173).
         Zira Hz. Ömer (r.anh) bu ayeti kerimeyi Allah Resulünün dilinden:
        “Allah Âdem’i yarattı, sonra Âdem’in belinden zürriyetini çıkardı ve bunları cennet için yarattım, onlar cennetlik amelleri işlerler. Sonra tekrar Âdem’in belinden bir grup zürriyetini çıkardı ve bunları cehennem için yarattım, onlar cehennemliklerin amellerini işlerler” diye aktardığında orada bulunanlardan biri: 
-Ya Rasulullah! Madem öyle biz ne için amel ediyoruz ki?
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Allah bir kulu cennet için yaratınca kendisini cennetliklerin ameli ile meşgul edip ölünce cennete girer. Allah bir kulu cehennem için yaratınca cehennem ameli ile baş başa bırakıp kul ölünceye kadar bu hal üzere gider ve ölünce cehenneme girer”  diye buyurmak suretiyle zihinlerdeki şüpheleri gidermiş olur.
         Hem şüphede ne oluyor,  imanda zafiyet doğurduğu gayet açık. Dolayısıyla imanda sorgusuz sualsiz teslim olmak esastır. Bize akaidimiz gereği gerek kâlù belâ da, gerek anne karnında,  gerek Peygamberler vasıtasıyla yaptığımız tüm ilahi sözleşmelere inanmak ve teslim olmak düşer.  Yok, ben tüm bunları şüpheyle karşılıyorum denilecekse, biliniz ki iman şüphe kaldırmaz, bilakis iman teslimiyet ve sebat gerektirir. Sebat edelim ki kurtuluşa erenlerden olabilelim.  
             Evet, şeksiz şüphesiz iman etmek bu derece önemli husustur. Öyle ya,  amel noktasında yapılan hataların telafisi olabiliyor, ama işin içinde iman söz konusu olunca bunun şakası olamaz,  telafisi zor bir husustur.  Bir adamda amel olmaya bilir, ama o adam şeksiz şüphesiz iman ediyorsa onun için bir kurtuluş ümidi vardır elbet.
        Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu manada ashabına şöyle bir kıssa anlatır da:
        Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı ki, yüreğinde taşıdığı imandan başka hiç bir ameli yoktu. Bu adam bir gün aile efradını başına toplayıp şöyle vasiyette bulunur:
       -Öldüğüm zaman beni mutlaka yakınız,  hatta kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını da denize atınız.
       Derken vasiyet yerine getirilirde.
        Ancak Yüce Allah (c.c)  rüzgâra:
       -Derhal dağıttığın tozları topla diye emir buyurur.
   Tabii emir yerine getirilip tozlar ilahi huzura getirildiğinde, Hak Teâlâ adama:
-Neden böyle vasiyette bulundunuz ki?
Adam cevaben şöyle der:
 -Ya Rabbi! Senden hayâ ettiğim için elbet.
 Bu durumda Yüce Allah (c.c) adama:
 -O halde Bende fazlımla seni mağfiret ettim deyip adamı affedecektir.(Buhari).
 Hakeza bir başka ilgi çeken örnek ise Ashabtan Hakim b. Hizam ile Allah Resulü arasında yaşanan soru cevap ilişkisinde yaşanacaktır. Öyle ki Hakim b. Hizam:
-Ya Rasulüllah! Acaba ben cahiliye devrinde yaptığım iyiliklerin karşılığını görecek miyim diye sorar.
      Tabii Efendimiz (s.a.v) sorulan suale kayıtsız kalmayıp çok manidar bir cevap verir de:
       -O iyiliklerin karşılığı olarak Müslüman oldun ya.
       Böylece bu cevap karşısında maksat hâsıl olur da.
       Velhasıl; ilahi sözleşme ezelden ebede vardır ve haktır. Bu böyle biline.
         Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3305/kl-belda-verilen-soz.html



1 Haziran 2016 Çarşamba

NİYET HAYIR AKİBET HAYIR




NİYET HAYIR AKİBET HAYIR
      SELİM GÜRBÜZER
         Evet, bir mümin niyetini hayreylediğinde akıbeti de hayrolacak demektir. Zaten hak ve hakikat yolunda vuslat denen hadise ancak ömrün başlangıcındaki iyi niyetin kemale ermesine bağlı olarak vuku bulabiliyor. Hiç şüphesiz ömür boyu halis niyet üzere yaşayan bir müminin son nefesini hüsn-ü hatimeyle (güzel sonla) nihayetlendireceği muhakkak. Bir mümin düşünün ki, ömür boyu kötü niyet üzere bir hayat idame etmiş elbette ki böylesi bir müminin son nefesini su-i hatimeyle (kötü sonla)  nihayetlendirmesi kaçınılmazdır. Umut edilir ki,  tüm müminler olarak son nefesini hüsnü hatimeyle sonlandıranlardan oluruz. O halde ya nasib deyip tez elden halis niyetle Allah’ın ipine sarılaraktan yola koyulmak gerekir. Şayet tez elden halis niyetle yola koyulmazsak bizi avlamak için pusuya yatmış haramilere yem olmaktan kendimizi koruyamayız.  En iyisi mi biz, hayırlı işlerde acele ediniz hükmünce halis niyetle yola koyulalım ki, haramiler bizi daha avlamaya fırsat bulmadan yolun sonunda ışık göründüğünde beratımızı almış olalım.  Ne de olsa şu fani dünyada maddi âlemin bize sunacağı aş, ekmek, su, ziynet gibi her an tükenmeye mahkûm sınırlı metalardan başka vereceği bir şey yoktur. O halde bize Mevlana’nın deyişiyle “Bend-i sim ü bend-i zer-altın ve gümüş bendileri,  bağları…”  çözüp ayağımıza dolaşabilecek her türden dünyevi prangalardan kurtulup ebediyete mal olacak hayırlı işlere talip olmak düşer. Malumunuz, ebediyete mal olacak hayra tebdil olacak işler Allah’a abd olmayı gerektirir. Ki, Allah’a kul olmak özgürlüğün ta kendisidir. Ve bu özgürlük,  yine Mevlana’nın o güzel deyişiyle vuslat vakti geldiğinde Şeb-i Arus olarak anlam kazanır da.  Madem öyle, vuslat vaktine dek haramiler yolumuzu kesmeden ebediyete ve hayırlara kapı aralayabilmemiz için Resul-i Ekrem (s.a.v)’in ümmetine:   
     “Beş şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin; 
     -Ölüm gelmeden önce hayatın
      -Hastalık gelmeden önce sağlığın,
     -Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,
     -İhtiyarlık gelmeden gençliğin,
     -Fakirlik gelmeden önce zenginliğin”(Buharì, “Rikak”,3; Tirmizi, “Zühd”,25) diye öğütlediği bu beş nimetin kadri kıymetini ömür boyu kulağımıza küpe eyleyip gereğini yapmamız gerekir. 
       Gerçektende Peygamberimizin beyan buyurduğu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olduğumuzda halis niyetle ömrümüzün her karesini iyi yönde değerlendirmeye işaret vardır.  Dikkat edin her cümlenin arasında ısrarla halis niyet diyoruz, çünkü İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle der:  “Her kulun ilk vazifesi önce niyeti öğrenmek, sonra onu (niyeti)  Salih amelle sağlam bir hale getirmek gerekir.
        İşte İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu müthiş sözlerinden anlaşıldığı üzere hayatımızın her safhasında Allah’ın (c.c) rızasını kazanmaya yönelik niyetimizi halis kılmak gerekir ki, yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine oturtabilelim. Yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine inşa ettiğimizde görülecektir ki bilhassa bu inşa faaliyeti süreci içerisinde ısrarla üzerinde durduğumuz halis niyet gerçeğinin çıkış yerinin dil değil kalp olduğu anlaşılacaktır. Madem öyle,  vuslat yoluna koyulurken ilk evvela kalpten başlamak gerekir. Öyle ya, kalpteki niyetimizi sağlama almadan yola çıkmışız neye yarar ki. Vira bismillah deyip yola koyulurken azmimizi yitirmeyelim gerisi gelir elbet. Malum,  azmetmek ya da halis niyetli olmak hiç fark etmez her iki haslette ruhu ikizi kardeş gibidirler. Nitekim namaz kılmaya azmettiğimizde iftitah tekbiri öncesi namazın ismini, farzını, vacibini ve sünnetini bilmekten tutunda imama uymak gibi bir dizi kural ve kaidelerin farkında olmakla niyet moduna geçmiş oluruz, aksi halde neye azmettiğimizin hiçbir anlamı kalmayacağından niyet etmişte olmayız. Bu arada oldu ya, namaz içi veya namaz dışı gayri ihtiyarı bir takım hal havâtırlar akla takıldığında sakın ola ki ümitsizliğe düşmeyelim, asla ne niyetimiz ne de namazımıza ziyan olur. Ama yinede bunlardan kurtulmak için istikamet üzere yaşamayı elden bırakmamak gerekir.  
        Şu bir gerçek, dille niyet akla ait bir meleke faaliyetidir, ne yaptığını bilmek ve farkına varmak denen kalbi niyet ise adı üzerinde kalbe ait bir meleke faaliyetidir. Nitekim gerçek anlamda niyet kalbin karar kılmasıyla sahne alır. Dolayısıyla namaza dille niyet ettiğimizde dilin burada ki fonksiyonu kalpte üretilip karar kılınana sadece aracılık etmiş olmasıdır. Anlaşılan o ki,  kalb bilgi üretmenin ötesinde karar kılma merkezidir. İşte bu noktada niyette kalbin karar kıldığı bir veri parçası olarak dikkatimize sunulur. Nasıl mı?  Hani bazen duygu yüklü olduğumuzda hislerimize hâkim olamayıp gözyaşı seline kapılırız ya, aslında bu gözyaşı damlaları gözün bir marifeti olarak salınmaz, bilakis kalbin marifeti bir salınımdır bu. Göz sadece bu noktada sadece aracılık görevi yapmış olur. Hani bazen de pişmanlık hissine kapıldığımızda yüzümüze utangaçlık hali yansır ya, aslında bu da yüzümüzün marifeti bir yansıma değildir,  kalbin marifeti bir utangaçlık halidir bu. Aynen niyette öyledir,  yani kalbe ait melek-i veri marifeti bir keyfiyettir.
             Tabii kalbin marifetiyle gerçekleşen daha pek çok veri örnekleri verilebilir elbet,  ama burada asıl üzerinde durmamız gereken husus kalb dünyamızda kodlanmış olan  ‘niyet’ gerçeğinin farkına varmaktır. Hani kalbimizde bir şeyler doğduğunda, doğulan şey vuku bulduğunda “Benim altıncı hissim kuvvetli” deriz ya hep, aslında o altıncı his algısı kalbimizin maharetiyle üretilen önseziden başkası değildir. Ki, bu tür önseziler iç sıkıntı ya da neşe şeklinde tezahür ettiği gibi Allah’a ibadet etmeye karar kıldığımızda niyet olarak da tezahür etmekte. Zira kalbe ait en önemli melek-i sezi niyet gerçeğinde gizlidir. Derken bu sezi sayesinde kılacağımız namazların ve diğer ibadetlerin adı konulmuş olur da.
              Bir yerde niyet varsa ibadet vardır, yani niyet yoksa ibadet yok hükmündedir. Hani bir güzel söz var ya, dervişin fikri neyse zikri de o dur diye, aynen öyle de bir müminin yaptığı amelin adı neyse niyeti de o dur. Teşbihte hata olmasın kalpteki niyetin vücut bulup dile gelmesi sayesinde Yüce Allah’a ibadet ederken hangi vaktin namazının ve o namazın farz mı, sünnet mi, vacip namaz mı olduğunu ancak o zaman fark edebiliyoruz.  Böylece  fark ettiğimizde Yüce Allah’a niyet beyanımızı  takdim etmiş oluruz. Değil midir ki, Yüce Allah Kur’an’da kullarına hitap ederken akla değil doğrudan kalbe seslenmekte, o halde niyetinde doğrudan kalpten kopup Yaradan’ıyla ünsiyet kurması son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Kur’an ayetlerinin nuraniyetini, yani vahyin soluğunu ancak kalp hissedebiliyor. İşte bu hissiyattır ki Allah’tan gelen mesajları niyet ederekten bizi ibadete motive eder. Akla kalsa ibadet filan hak getire, o Allah’tan gelen mesajları yorumlamanın peşindedir habire. Bu yüzden ayetleri yorumlamaktan başını kaldırıp ta ibadeti akl edebilecek gücü kendinde göremez. İşte bu gerçeklerden hareketle ibadetleri akıl yoluyla değil, Peygamberimizin uygulamalarına bakaraktan icra ederiz. Zaten akıl melekesi etrafımızda olan biteni var olan bir şeyi zıddıyla kıyas ederek akl edebilmekte, zıddın dışında asla idrak etme gücü yoktur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın zıddı olmadığına göre,  akıl bu noktada Allah’ı idrak etmekte aciz kalıp kalbin önsezisi marifetiyle  ‘amenna saddak’ diyecektir.
            Evet, şu bir gerçek, akıl sübjektif olanı kavramaktan acizdir,  hiç kuşkusuz vahyin soluğunu ancak kalb hissedebiliyor.  Ve kalbin vahyin nefesini hissedişiyle birlikte Allah’a ibadet edeceğimiz zaman niyette beraberinde soluklanır. Böylece halis niyetle ibadet edildiğinde o ibadet Miraç olur da. Yani bu demektir ki, ibadetten maksat Allah’a yatıp kalkmak şeklinde tazimde bulunmak değildir,  ibadetten maksat Allah için ibadeti Miraç eylemektir. İşte, bu maksadımızı hayırlara tebdil eyleyecek olanda hiç kuşkusuz halis niyettir elbet. Çünkü niyetin en belirgin özelliği ibadete anlam katmasıdır.
            Malumunuz, objektif bilgiler eşyanın dış kısmıyla alakalıdır, sübjektif bilgiler ise doğrudan kalble alakalıdır. Hayatın gerisinde madde, ilerisinde ise ruh gerçeği vardır.  Yeter ki, bu gerçeğin farkına vararaktan kalb penceremizden ruhun engin deryalarına dalmak arzusunu ve niyetini taşıyalım dinin direği namazlarımızı miraç eyleriz de.  Ki,  kalben miraç eylemek sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v) miraca yolculuk yaptığında ‘Burak’ adlı maddi binek bile ruha sarılarak ancak yükselebilmiştir. Ruha sarılmasa ötelere kanat çırpmak ne mümkün ki Peygamberimize binek taşı olabilsin. Zira akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır,  aklında girmeyeceği sahalar var elbet. Dolayısıyla aklı aklıselim kılmak gerekir ki tıpkı Burak gibi ruha sarılıp ruhla birlikte ötelere yol alabilsin. Nitekim Mevlana Hz.leri bu hususta bakın ne buyuruyor: O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.”  Gerçektende akıl ayak bağı olmaktan çıkıp kalbin önsezine ve ruha tutunduğunda, Burak misali hakikat gerçeğine yolculuk yapacak demektir.
               Bir kez daha belirtmekte fayda var, objektif bilgiler eşyanın dış kısmını oluştururken sübjektif bilgiler de içini oluşturur. Mutlak bilgi ise insan idrakinin ötesinde Allah’a has sıfattır zaten.  Objektif ve sübjektif veriler Yüce Allah’ın varlığını idrak etmek için vardır.  İdrak etmek içinde Allah’tan gelen tüm enfüsi ve afakî tecelli dairelere anlam katmak gerekir. Bu da sözde değil özde niyetimizi halis kılmakla mümkündür. Çünkü özde niyetin yeri kalptir, dil değildir. Dolayısıyla kalbi niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih değildir. Ancak insan hali dalgınlıkla niyetini hatırlamazsa dil ile ikrar etmesi kâfidir. Ama yine de dil ile ikrar etmek niyette şart unsuru değildir. Hatta ulemadan dil ile niyetin bidat olduğunu dile getirenlerde vardır. Aslında hem kalben, hem de dil ile söylemek şöhret derecesinde bugüne kadar yol edinildiği içindir kahır ekseriya bu şekilde niyet edilmekte. Bu nedenle bir kısım ulema böylesi niyeti müstehab görmüştür.  Fakat buradan şu anlam çıkmasın,  bir kısım ulema dille niyeti mustehab kapsamında değerlendirdi diye bizimde adet haline getirmemiz gerekir.  Kaldı ki bu hususta ne Resul-i Ekrem (s.a.v)’den, ne Sahabeden, ne de Tabiûndan böyle bir hüküm nakledilmiş değildir. Bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’den ümmetine yansıyan tek uygulama namaza başladığında sadece tekbir aldığıdır.  Madem öyle, kalbi niyetimizi her halükarda sağlam tutmakta fayda var, aksi halde tüm ifa edeceğimiz ameller fasit olabilir.  Çünkü Allah Resulü “Şüphesiz Allah sizin dış şekillerinize ve cesetlerinize bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim) buyurmakta. 
             Evet, niyetimizi halis kılmak çok mühim bir adaptır,  nasıl ki süte su katıldığında süt saflığını yitiriyorsa, aynen niyeti sulandırmak da öyledir. Şayet gayri ihtiyari aklımıza takılan bir takım hayali düşüncelerden dolayı niyetimizi halis tutamıyorsak yapacağımız tek şey  Yüce Allah’ın merhametine sığınıp bunlar içinde af dilemek olmalı.. Neticede kalpleri evirip çeviren sadece Yüce Allah’tır, o dilerse mümin kuluna tüm hidayet kapılarını açar da.  Bakınız bu hususta Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) “Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Rabbim!  Benim kalbimi senin dininde sabit kıl” niyazında bulunmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Tabi Allah Resulü böyle dua edince sahabe sormadan edemezdi:
-Ya Rasulullah! Kalbinden sende mi endişe edip durursun?
Habib-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der;
-Beni hangi şey emin kılabilir? Hâlbuki kalp Allah Teâlâ’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir.      
      Hiç kuşkusuz Müberra dinimizde amel olmazsa olmaz şarttır. Ancak pişmiş aşa su katmamak kaydıyla amel olmazsa olmaz derecede bir şarttır.  Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Bir adam insanların gözünde cennetliklerin amelini işler gözükür, hâlbuki o, cehennemliklerdendir. Cennete ancak gerçek Müslüman olanlar girecektir. Şüphesiz Allah bu dini facir bir adamla da kuvvetlendirir.” (Buhari)
          Hatta Rasulullah (s.a.v) ahirette bunun nasıl olacağını misal getirerek ümmetine şöyle açıklar da: 
        Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki savaşta öldürülen kimsedir. Allah Teâlâ o gün dünyada kendisine verdiği nimetleri hatırlatır ve:
-Verdiğim nimetle ne yaptın diye sorar.
   Kul cevaben:
  -Senin uğruna savaştım, şehit oldum der.
Allah Teâlâ:
       Yalan söylüyorsun, sen rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın diye karşılık verip akabinde yüzüstü sürülerek cehenneme atılır.
Keza yine sırasıyla hesap çekilecek kesimlerden ilim öğreten ve Kur’an okuyan kimse olacak.     
Allah Teâlâ ona da:
 - İlminle ne yaptın diye sorar.
 Cevaben:
  -Senin için ilim tahsil ettim der.
  Allah Teâlâ:
         -Hayır, sana âlim veya iyi bir Kur’an okuyucusu desinler diye ilim tahsil edip okudun cevabını almasıyla birlikte o da yüz üstü cehenneme atılır.
     Şayet sırada hesaba çekilen zengin kesimden biriyse o da yukarıda zikredilen örneklere benzer cevap verdiğinde, Allah Teâlâ:
         -Hayır, sen sana cömert desinler diye malından mülkünden harcamalar yaptın buyurup o da aynı muameleye tabii tutulur.
     Anlaşılan o ki, ahirette insan ne ettiyse ona göre muamele görecektir. Zira Rasulullah (s.a.v)’in bir hadis-i şerifinde   “Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür..” diye beyan buyurması bunun teyididir. Nitekim Arabî’lerden bir adam Rasulüllah (s.a.v)’in risaletini tasdik edip iman ettikten sonra;
    -Ya Resulüllah! Sizinle hicret etmek istiyorum der.
    Bu kararlı sözler üzerine Efendimiz  (s.a.v) onu ashaptan birisine havale edip bu sana emanettir, ona göz kulak ol der.  Tabii bir zaman sonra savaş olduğunda söz konusu o kişi ashabın arkasından geliyordu. Çünkü yolda düşen ve kalanları gözetiyordu. Derken orduya yetiştiğinde ona kendi payına düşen ganimeti takdim ettiler. O da derhal Efendimizin huzuruna çıkıp;
    -Ya Rasulullah! Bu nedir?
   Efendimiz (s.a.v):
   -O senin için ayırdığım ganimet payı.
   Adam:
        -Ama ben sana dünya malı için tabii olmadım ki,  sadece şu boğazıma bir ok atılıp saplansın da öyle ölüp cennete gideyim diye biat ettim der.
 Resulü Ekrem (s.a.v):
      -Şayet bu niyetinden sadıksan Allah tasdik edip muhakkak seni yalancı çıkarmaz buyurdu.
Vakta ki düşmanla karşı karşıya gelindiğinde tamda dediği şekilde boğazına bir ok saplanmış halde şehit düşer.
       Öyle ki Resulü Ekrem (s.a.v) onun hakkında;
       “Allah’a karşı sadık oldu. Allah'ta onu doğru çıkardı. Allah’ım Senin yolunda hicret edip şehit oldu. Bende bunun şahidiyim” şeklinde kanaat ortaya koymuştur.
             Bir başka ilginç örnekte müşrikleri ilk olarak ok yağmuruna tutan bir adamdan söz edilir ki, o adamın Peygamberimiz (s.a.v)’in bulunduğu mecliste ismi anıldığında Allah Resulü onun hakkında;  cehennemliktir buyurmuştur. Tahmin etmişsinizdir bu isim şan ve şöhret tutkunu Kuzmân’dan başkası değildir. Nitekim kendisi Uhud’da yapılan kıyasıya savaşta okçuların yerini terk etmesiyle birlikte savaşın seyri müşriklerin lehine dönüştüğünde dağılmakta olan arkadaşlarına:
           -Ey Evs topluluğu! Ölmek kaçmaktan hayırlıdır deyip kükremiş aslan kesilmiştir adeta. Hakeza bir cenk esnasında ağır yaralı halde tüm gücüyle dokuz kadar müşriki devirecek kadarda kahramanlık örneği sergilemiştir. Ancak tüm bu kahramanlıklar tek başına bir değer kazanmayacaktır. Çünkü savaş sonrasında kendisini tebrik için gelenlere gerçek niyetinin ne olduğunu şu itirafla ortaya dökülür;
        -Ne tebriki ya, bu işi bizatihi şan ve şeref için yaptım.  
         Gerçektende niyetinin Allah için cihad olmadığını savaşta aldığı ağır yaraların acısına dayanamayaraktan kolunun bir damarını kesip kendi canına kıymasıyla ele verir. Tabii durum vaziyet Allah Resulüne bildirildiğinde, o cehennemliktir sözü yerini bulup:  
       -Allah-u Ekber! Şahadet ederim ki; Allah’ın Resulüyüm diyerek şükredecektir. Ki, bu ibretlik olay aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, münafığın ameli ise niyetinden hayırlıdır. Herkes kendi niyetine göre amel işler. Mümin bir amel işlediğinde kalbinde bir nur uyanır”  hadis-i şerifini hatırlatması bakımdan da ibret verici hadisedir elbet. O halde sakın ola ki ucuz kahramanlıklara tav olup niyette neyin nesidir deyip hafife almayalım. Tam aksine her daim niyetimizi her alanda kontrol edip şartlarını yerine getirmek için ne gerekiyorsa onu yapmak için titiz davranmak gerekir. Nedir hassas olmamız gereken o şartlar denildiğinde:
      -Bikere niyetin kabulü için en başta Müslüman olmak en öncelikli şarttır. Yukarıda hadis-i şerifte zikredildiği üzere müminin niyeti münafığın amelinden üstün tutulmakta.  Çünkü Allah rızasına yönelik yapılan bir niyettir bu.
      -İyi ile kötüyü ayırt edebilecek (temyiz) yaşta olmak niyetin sıhhati için şarttır.
      - Azmedilen niyetin kalbin karar kılması şarttır.  
      - Sırf abdest almak için  “Niyet ettim abdest almaya” niyet etmeli, şayet farz namazı için alınacaksa “Niyet ediyorum farz namazı için abdest almaya” diye farz namazı ibaresini ilave etmek gerekir. Bu arada abdest alırken misvak kullanmak sünnettir, misvak yoksa misvak niyetine parmaklarımızla dişleri ovalamak kâfidir.
      -Gusül için ‘Niyet ettim gusül abdesti almaya’  diye niyet etmek kâfidir.
      -Farz namazı için ‘Niyet ettim Allah Teâlâ’nın üzerime farz ettiği namazı kılmaya’ niyet etmek kâfidir.  Şayet farz namaz cemaatle kılınacaksa ‘Uydum imama’ ibaresin ilave etmek gerekir.
     -Kaza namazı için niyet ederken mutlaka kaza namazı olduğunu belirtmek gerekir.
     -Tekbir aldıktan sonra niyet ederek namaz kılmak sahih değildir.  
      -Kalbin üzerinde karar kıldığı niyet ifadesinin içerisinde ki bir sözcük ve kelimenin sehven farklı bir şekilde dilden çıkmış olması ya da dil sürçmesi bir ifadenin vuku bulması durumlarda niyet bozulmaz.  Mesela niyet ederken öğle namazı diyecek yerde sehven ikindi olarak telaffuz edildiğinde o niyet yine öğlen vakti niyeti olarak kabul görür.   
       -Niyetle tekbir arasına dünyevi bir meşgalenin girmemesi şarttır. Bu demektir ki iftitah tekbiriyle niyetin bitişik olarak gerçekleşmiş olması gerekir.  Ancak bazı durumlarda, mesela namazda abdest bozulduğunda abdest tazeleyip akabinde namaza devam edileceği sırada ve cemaate yetişme esnasında mescid içerisinde yürümek gibi durumlarda bitişiklik şart değildir, yani ara verilebilir.
      -Farz namazı, bayram ve vitir namazlarına niyet ederken “Bugünkü cuma”, “Bugünkü vitre” diye namazın vaktini belirlemek gerekir. Bir kimse farza niyet ederek yetiştiği cemaatle kıldığı namaz teravih olduğu ortaya çıktığında, o kılınan namaz nafile yerine geçer. Ki, yatsı namazından önce teravih namazı kılınmaz zaten.
       -Bir kimse vakit çıkmamıştır düşüncesiyle öğle namazını kılmış olsa o kıldığı namaz kaza yerine geçer,  ya da o kimse öğle vakti içinde hem öğle, hem de ikindi namazına niyet etse o kılınan namaz ancak vakti girmiş olan namaz için geçerli bir niyet olur.  
     -Cuma namazına niyet ederken vaktin farzı diye niyet edilmez, çünkü asıl vakit öğlenindir.
     -Rekâtların sayısını belirleyerekten niyet etmek gerekmez, 
        -Nafile namaz için “Namaza niyet ettim” demek kâfidir. Hakeza sünnetler içinde öyledir. Yine de şu vaktin ilk sünneti veya son sünnetine niyet edilebilir, ancak yinede teravih bundan istisna olup  “vaktin sünnetini kılmaya”  diye niyet etmek gerektir.
       -İmamın imamlığa niyet etmesi ancak kadınlarında cemaatle namazda bulunması durumunda şarttır. Peki ya cemaat? Adı üzerinde cemaat (topluluk), madem her topluluğun bir lideri var, o halde cemaat olan bir kişinin niyet ederken  “Uydum İmama” demesi şarttır. Aksi takdirde namaz sahih olmaz. Ayrıca  ‘uydum imama’ ibaresi yetmez kılınan namazın cinsini belirtmekte niyetin şartıdır.  Şayet imama uyan bir kişi, imam daha Allah-u Ekber demeden imamdan önce tekbir getirirse imama uymuş sayılmaz. Ancak hatasından dönüp ikinci kez tekbir alırsa imama uymuş sayılır.
       -Kıbleye niyet etmek şart değildir. Sadece kıbleye dönmek şarttır. Demek oluyor ki, “Döndüm kıbleye” diye niyet etmeye gerek yoktur, namaz kıbleye yönelik kılınır zaten.
       -Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek gerekmez. Şayet şahıs ismi belirtip, namazı eda ettikten sonra imam olarak niyetine aldığı şahıs değilse o kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü böylesi bir niyette kayda bağlanmışlık söz konusudur. İmam açısından baktığımızda ise; “Bana uyanlara imam oldum” diye niyet ettiğinde bu niyet kadınları da kapsayan niyet olur.
        -Cenaze namazı kılan kimse “Allah için namaza meyyit için duaya” diye niyet etmesi kâfidir. Malum, cenaze namazı namazdan öte hakikatte duadır. Çünkü cenazede kıraat, rükû ve sücut yoktur. Her ne kadar cenaze namazı hakikatte duada olsa fark etmez cenaze namazı için erkek ya da kadın adına niyet tayininde hata varsa o namaz sahih değildir. 
       -Hac için önceden niyet etmekte bir sakınca yoktur. Örneğin bir insan evinde Hacca niyet edip yola çıktığında, niyet etmeksizin ihrama girerse bu Hac caizdir.
       -Bütün ibadetlerde bir işi Allah’a nisbet etmek şart değildir. Zaten namaz Allah için kılınır, Allah için oruç tutulur. O halde “Senin rızan için oruç tutmaya” demeye gerek yoktur.
       -İbadetin dışında, mesela dünyalık işlerimiz içinde Allah için niyet edilirse hiçbir mahzur yoktur. Bilakis Gavs-ı Sani (k.s); “Bir insan sabahleyin işine giderken; Ya Rabbi senin vermiş olduğun rızkı kazanmak için işe gidiyorum demiş olsa o gün çalıştığı mesaisi ibadet olur” diye buyurduğu veçhiyle ibadet o dünyevi iş ibadet olur.
       -Hakeza ibadetin dışında yine mesela ilim içinde niyet söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) ilim hakkında ''Kim evden ilim okumak için, ilmi talep ederek evden evinden çıkar veya çıkmaya niyet ederse Allah-u Teâlâ bir melaike-i kiramı onun kapısının önüne gönderir,  benim kanatlarımın üzerinde ilim okumaya git diye, Allah-u Zülcelâl o meleği gönderir”  buyurmakta. İşte görüyorsunuz ilim bu denli Allah katında çok değerli bulunmakta. Öyle kii hiç bir amel için böyle iltifata tabi tutulmamıştır. Düşünsenize bir insan hacca gittiği halde, namazını her daim camide cemaatle kılmış olduğu halde, icabında cihad için yola koyulduğunda meleklerini göndereceğine dair hiçbir kelam edilmezken ilim söz konusu olduğunda en yüce makamdan kelam edilmekte. İlmin önemi şundan belli ki ilimsiz ibadetlerde tam olmayabiliyor.  İlla ki, ilimle amelin bir arada olması gerekmekte, ne tek başına ilim, ne de tek başına amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususta  “Sırf ilim sahibini fasık yapar, amelsiz ilim de sahibini zındık yapar” beyan buyurmakla ilimle amelimizi taçlandırmaya vurgu yapmakta. Aksi halde yapılan amellerden netice alınamayabilir.  Bir insan düşünün, öğrendiği ilmi Allah rızası için değil de dünyalık elde etmek için öğreniyorsa, o ilim neye yarar ki?  Kaldı ki; Allah Resulü “Kim, ilmi sırf dünya elde etmek için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz” beyan buyurmakta (Ebu Davud).  Neden cennetin kokusunu koklayamayacağının cevabı ise malum yine Allah Resulünün beyan buyurduğu bir başka hadisi şerifte şöyle açıklık kazanır: “Allah-ü Teâlâ kıyamet günü kendisine ortak koştuğu kimse için; Git! Kim için amel ettin isen karşılığını ondan iste diyecektir” (Tirmizi).
       Velhasıl-ı kelam niyet bir dizi şartları kapsar ki, şayet bir dizi bu şartlar yerine getirildiğinde biliniz ki işleyeceğimiz amellerden maksat hâsıl olacak demektir.
         Vesselam.



31 Mayıs 2016 Salı

İLİM GERÇEĞİ




İLİM GERÇEĞİ

SELİM GÜRBÜZER

            İnsan, daha dünyaya ilk adım atar atmaz ilimle tanışır. Nasıl mı? Bakınız, hayat yolculuğunda ilk ders, kulağa ezan ve kamet okunmayla start alır. Müslüman bir anne ve babadan dünyaya gelen çocuğun kulağına ezan ve kamet okuması, ilmin bir gereğidir. Daha doğrusu kundaktaki bebeğe ezan ve kametle sarılması ilmin ilk kapısıdır. Zaten Peygamber (s.a.v.)'e ilk gelen vahiy "oku" emridir. Demek oluyor ki; ilim her şeyin başı, onsuz bir hedefe ulaşmak çok zor.
            Selman-ı Farisi Hz.leri "Dünyada mal çokluğu ve evlat çokluğu ile övünmek marifet değildir. Asıl marifet ilmin faydası ve ilmin çokluğudur" diyor. O halde insan zahiri ilmi bitirir bitirmez, hemen yeni bir sayfa açıp batini ilmi geçmeli. Dahası ilim deryasında olanca gücümüzle yüz yüzebileceğimiz kadar yüzmek gerekir. Zira ilim tahsil eden bir insan, eninde sonunda kâmil âlim olamasa bile âlim olma vasfına aday sayılır.  
        Evet, kâmil rabbani âlimler Resûlüllah (s.a.v.)’in  "Âlimlerin eti zehirlidir"  hadisi şerifine muhataptırlar. Gerçekten de, âlimlerin eti öldürücü etki yapıp iç dünyaları ise felah ve nur kaynağıdır. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s.) büyük bir âlimdi, aynı zamanda Evliyaullah'ın pirlerindendir ve şöyle der: "Biz ümmeti Muhammed'e zarar vermeyiz, ama ne var ki kınından çıkmış kılıç gibiyizdir; onlar kılıca gelip çarparlar."  İşte Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in sözlerinden de anlaşıldığı üzere, âlimler (ilmiyle amil olmuş âlimler) kınından çıkmış kılıç misali duruş sergileyip, kimseye zarar vermezler. Fakat şayet onlara münkirlik yapıp, ya da aleyhlerinde dedikodu kazanı kaynatılıp haklarına tecavüz edilirse, artık bir noktadan sonra bu tip fitne fücurlar için acı akıbet kaçınılmazdır. Yani onlar adalet kılıcına çarpmışçasına kendi kendine belasını bulmuş olurlar.  Bu yüzden Hadisi Kutsi'de, "Benim dostlarıma savaş açana savaş açarım" buyruluyor. İşte Evliyaullah etinin zehir olması bu anlamda değerlendirilmeli. Çünkü onlar Allah için seferber olmuş kılavuzlardır. Kim bu seferle yükümlü rehberler derseniz, bu soruya verilecek cevap elbette ki;
            - Enbiya,
            -Evliya,
            - Ulema'dır.
            Mutlaka her yüzyılın başında, dini diriltici ve ihya edici bir "müceddid" vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) "Allah bu ümmet için her yüzyılın başında dini ihya için müceddid gönderir" beyanıyla bu gerçeğe işaret etmiştir. Hz. Mevlâna da bu anlamda şöyle der: "Her asırda bir söz söyleyici, halkı irşat edici vardır."
            Unutmamak gerekir ki;  tüm insanlığın âlim ve yöneticilere her daim ihtiyaçları vardır. Çünkü onlar ilmi yayan, insanları karanlığa düşmekten kurtaran ışık fenerleridir. Onun için arifler derler ki; "Âlimler ve emirler bozulunca milletin teati bozulur. Sofiler bozulursa milletin ahlâkı bozulur."  Hiç kuşkusuz çok yerinde söylenilmiş doğru bir söz, şüphe götürmez. Hakeza Peygamberimiz (s.a.v) "Âlimler Peygamberlerin varisleridir" derken, kendisinden sonra başvurulacak tek mercii kaynağın âlimlerin eşiği olduğu anlamı çıkar. Ama hangi âlim? Elbette ki ilmi ile amil olmuş âlimleri kastediyoruz.  Zira Rasülullah (s.a.v.)  böyle âlimler için; "Benim ümmetimin âlimleri Ben'i İsrail’in Peygamberleri gibidirler" diye övmüşte. Dikkat edin, Resulü Ekrem Efendimiz onlar için, hâşâ peygamber demiyor, ‘gibidir’ buyuruyor. Anlaşılan o ki; gerçek manada bilge âlimler fazilet yönünden değil, ümmetin hidayetine vesile oldukları için "Ben-i İsrail'in Peygamberleri gibidir" sözüne muhatap kılınmışlardır.
            Malum; ilimden maksat Allah'a ulaşmaktır. Sırf kuru bilgilerle Allah'a ulaşılmaz. Elbette ki atom ve termonükleer enerji (hidrojen bombası), uzay çağı, otomatik üretim gibi faaliyetler kayda değer gelişmelerdir. Fakat teknolojik faaliyetler ruhtan bihaber gelişmekte, had hudut sınır tanımamakta. Öyle ki;  hızla yayılan baş döndürücü teknolojik gelişmelerin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda insanoğlu iki kavşak noktasında sıkışıp muzdarip kaldığını görürüz.  Dolayısıyla bu teknolojik döngüde ya teknolojiye ruh katıp şahsiyet bulacağız, ya da tam tersi vahşi bir makine kılığına bürünüp robotlaşacağız. Şayet yaşadığımız hayatı zehir etmek istemiyorsak tercihimizi şahsiyet kazanmaktan yana kullanmamız icap eder. Şurası muhakkak;  Allah'a giden yolda ilim vasıta olmadığı müddetçe, öğrenilen bilgiler sırtına kitap yüklü merkebin durumu gibi bir durumla karşı karşıya kalırız. Günümüzde sözde kendini âlim sananların kitap yüklü merkeb misali zillete düşmelerinin sebebi; ilmi kendi heva ve heveslerine esir etmelerinin ortaya koyduğu bir neticedir. Oysa faydalı ilim, bildiği ile amel etmek demektir.
             Evet, cahiliyet, çok kötü bir hastalıktır. Madem öyle, insanın cahil dostu olacağına, akıllı düşmanı olması daha yeğdir. Çünkü cahilin her zaman ne yapacağını kestirmek zordur. Her an etrafa zarar vermesi muhtemeldir. Bakın, bu konuda Hz. İsa (a.s) "Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötümsere İsmi Azam okurdum, onlar iyi olur, dirilirdi. Ama cahile bir İsmi Azam okusan fayda vermez, dirilmez" buyurarak bir gerçeğe dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bu noktadan hareketle cahillikten şeytandan kaçar gibi kaçıp, ilme yönelmek en doğrusu.  Elbette ki âlim olan bir insan da hata yapabilir. Ama o hatasını ilmi sayesinde telafi etme avantajına sahiptir. Bu yüzden İbrahim En-Nahi "Âlim'in hatasını dile getirmeyin, çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde düzeltir" buyurur. İşte ilim bu derce mühim. Niye mühimdir diyorsanız, durum gayet açık, Peygamberimiz (s.a.v.) "İlmi aramak her Müslüman’a farzdır" buyurduğu için elbet.  O halde bize düşen cami ile okul hayatını, müspet manada bir arada yaşatmak olmalıdır. Şayet bunun başarabilirsek gerçek manada bir elde Kur’an,  bir elde bilgisayar gençliğin doğması an be an mümkün.  Hele kol gücü ile beyin gücü bir araya gelmeye görsün bak o zaman İslam toplumunun dinamizm kazanacağı muhakkak. Nasıl kazanmasın ki; Allah’ın Sani sıfatının tecellisi hükmünde ilmin maddi veçhesi teknolojidir. Maalesef Müslümanlar ilimden uzak kaldıkça, süper güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamıyorlar. O halde fikir ve aksiyon beraberliğini esas almalıdır.  Zira Müberra Dinimizde ilim ve amel,  bilmek ve yapmak birbirinden etle tırnak misali ayrılmaz ikili unsurlardır. Ve bu durum sünnetullah, yani adetullahın gereğidir. Kaldı ki sebeplere başvurmadan netice beklemek kuru bir temenniden öteye geçmez, öyle olsaydı Allah (c.c.) bulutu yağmura vesile kılmazdı, belli ki her şeyi bir sebebe bağlamış. Dolayısıyla Sünnetullah üzerine hareket etmek gerekir, aksi halde eşyanın tabiatın aykırı ilimle taban tabana zıt bir hale düşeriz.  Sünnetullah varsa eşya mana kazanır, sünnetullah yoksa neye yarar ki. O halde sünnetullah yolunda bilgi edinmek, eşyanın analitik verilerini insan diline tercüme edip, hakikate giden yolun kapısını aralamalı.
             Tabi sadece ilim tahsil etmekte yetmez,  bilgilerimizi pratiğe geçirmekte lazım. Şu bir gerçek; pratiği olmayan bir ilim kuru meşe odunu gibidir ve güdük kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden İmam Şarani (r.a.); "İnsanların çoğu ilim ezberliyor, amel etmiyor" diye sitem etmiştir. Hiç kuşkusuz talebe okutmak, vaazı nasihatte bulunmak güzeldir, hatta bu tür faaliyetler farz-ı kifayedir. Fakat öğreten nefsinde yaşamıyorsa, ya da vaaz veren söylediklerini bizatihi kendi nefsinde yaşamıyorsa bunların hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakın, Sahabenin ilmi "nefsi terbiye" ilmiydi. Onlar öğrendiklerini bizatihi nefsinde yaşayarak insanlara ışık saçıyorlardı. Zaten onlar İslâm’ı kendi nefsinde yaşamasalardı bu din bu denli kısa zamanda dal budak salıp gelişebilir miydi? Demek ki, ilim amelle taçlanınca kıymet kazanıyor. İşte tasavvuf okulu bunun için vardır.  İşte dergâhlar bu manada şer’i ilimleri tatbik etmeye yönelik ocaklardır. İyi ki de varlar. Çünkü Zekeri (r.a.) bu hususta; "Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir" beyan buyurarak ilmin pratiğe dökülmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Hakeza İmam-ı Gazali de bu anlamda; "Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır" buyurarak konuya daha bambaşka anlam katmıştır.  
            Her ne kadar günümüz ilahiyat hocaları ilim adamı olarak tanıtılsalar da birçoğu sadece aydındırlar. Kaldı ki aydınında münevver olanı makbuldür, gel gör ki ortada münevverlikten yoksun bir sürü aydın tiplemeler söz konusudur. Zaten bu tipler münevver olsaydılar, hem kendileri aydınlanmış olacaklardı, hem de başkaları. Ne mümkün habire birilerine laf kavuşturmak için âdete yarışır haldedirler. Oysa gerçek aydın ışık saçandır laf kavuşturan değildir. Bu yüzden Gavs-ı Bilvanisi (k.s) “irşad olmayan irşad edemez” buyurmuştur. Malum,  irşad edicinin iki vasıf yönü vardır:
            - İlim sahibi olmak,
            - Bilgilerini bizatihi nefsinde uygulayan konumda olmasıdır.
            Madem öyle ilim uğruna gerçek irşad edicileri i ziyaret edip onlardan istifade etmeli. Nasıl olsa her asırda irşat ediciler mevcut. Zira Allah’ın hazinesi bol, söz konusu bereket geçmiş asırlarla sınırlı değil, her asrı kapsar.  Yeter ki onları arayalım ve bulmaya çalışalım, vuslat hâsıl olur da.  Kaldı ki Resûlüllah (s.a.v.); "Âlimleri sık sık ziyaret etmek ibadet yerine geçer"  beyan buyurarak onların eşiğine yüz sürmemizi teşvik etmişte. Hakeza yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimden yüksek hiç bir şey yoktur. Çünkü hükümdarlar yalnız faniler hakkında hüküm verirler, âlimler ise hükümdarları da muhakeme ederler" buyurmuşlardır. Üstüne üstük bu konuda bir değil pekçok beyan var, o halde hadisi şeriflerden birkaçını daha zikredebiliriz. Şöyle ki;  Resûlüllah (s.a.v.);
            "Âlime saygı gösteren Allah'ına saygı göstermiştir."
            "Âlimlere saygılı olan bana saygılı olmuştur."
            "Âlim, yeryüzünde kudret-i ilahi’yenin temsilcisidir; onun aleyhinde bulunan mahvolur" buyurmuşlardır.
            Hadisi şeriflerden anlaşılan o ki,  âlimler gerçek manevi hükümdarlardır. Ne hikmetse hükümdar deyince sadece padişah, hakan, lider vs. akla gelmekte. Oysa Osmanlı’da padişahlara yön veren âlimlerdi. Bu yüzden ilim erbabına manevi hükümdarlar dersek yeridir. Düşünsenize Yıldırım Beyazıt padişah olmasına padişah ama mahkemede şahitliğini kabul etmeyen Molla Fenari âlimimiz var,  yeri geldiğinde Fatih'i tenkit edebilen Molla Güran âlimimiz var, Yavuz'un tüm Hıristiyanların kökünü kazıma girişimine engel koyan bir Zembilli Ali Efendimiz ve daha nice tarihin parlak sayfalarına adını yazdıran âlimlerimiz var. Derken bu tip ışık saçan âlimler eşliğinde Yavuz’un; "Ulemanın atından (ayağından) sıçrayan çamur şerefimizdir" sözü daha da bir anlam kazanır da.  Bu anlam aynı zamanda Osmanlı’nın üç kıtaya hükmetmesinin sırrını da ortaya koyar.  
         Maalesef Osmanlı'nın kılıcını görüp ilmi yönüne bakmayanlar, tarihi değerlendirirken hep hataya düşmüşlerdir. Hiç bilmiyorlar ki pozitivizm dedikleri ilim de medreseden filizlenip dal budak salmış ve yükselişimize zemin hazırlamıştır.  Yetmedi bir takım aklı evveller Osmanlının düşüş nedenini bile medreseye yüklemişlerdir. Hele bir devlet düşmeye dursun elbette ki tüm kurumlar bundan yara alacaktır, bu kaçınılmazdır. İster istemez düşüşle birlikte ilimde gerileyecektir. Evet, bizde kabul ediyoruz, Osmanlının çöküşüyle birlikte doğulu medrese, batılı mektebe yenilmiştir. Bu yüzden Sait Halim Paşa şöyle der; "Şarkın düşünce alışkanlığında hep fikirlerin eşyaya yansıdığını, hâlbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere yansımasını da sağlamak gerekir."  
       Gerçekten de bu sözler kayda değer bir düşünce örgüsü de.  Madem öyle bu düşünce örgüsün bir irdeleyelim. Bilindiği üzere beynin sol lobu akla yatkın çalışmakta, daha çok sayısal, dil, mantık, sorgulama, araştırma, yazma vs. eylemler odağı olmakla dikkat çekmekte. Sağ lob ise sevgi, hayal, his, müzik, edebiyat dünyası gibi sübjektif değerlere odaklıdır. Belli ki batılılar beynin sol lobunu kullanmaya eğilim göstermekle ruhi bunalıma düşüverdiler. Hâlbuki gerçek manada hayatı anlamak beynin her ikisini birlikte kullanılmakla mümkündür. Zira eşyanın hakikatini bilmek, insanı hayvandan ayıran en belirgin özellik olarak sahne alır. Bu yüzden Mukaşefe ilmi, nurani rabbaniye olarak gönlümüzü ısıtır. Her şeyden öte rabbani ilimden haberdar olmak farz-ı kifayedir.
           Peki ya doğulu insan?  Malum, doğulunun her ne kadar ruhi zenginliği söz konusu olsa da onunda problemi meselelere analitik yönden bakmayı lüzumlu kılan beynin sol lobunu kullanmayı ihmal etmesidir. Nitekim deney ve gözlemden uzak, kısırlık, ölçüsüzlük, slogancılık üzerine kurulu hayat tarzı yeterince durumumuzu özetliyor zaten. Şayet bugünkü perişan halimizden kurtulup yeniden yükselişe geçmek istiyorsak, engin tarihi ve teknolojik bilgi birikimini tekrardan canlandırıp, bu yolda kararlı adımlar attığımızda ancak o zaman dirilişe geçebiliriz. Aksi takdirde üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayız. Dün nasıl ki ilmiyle amil olmuş âlimlerin omuzlarında büyük bir medeniyet kurmuşsak, bugün de yeniden kendi Rönesanssımızı gerçekleştirebiliriz pekâlâ.        Asla Ortaçağ Avrupa'sında görülen skolâstik mantık yürütme ile din arasında yaşanan çatışma İslâm için geçerli değildir. Nitekim Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba ve İstanbul gibi mümtaz şehirler, ilim sayesinde adından söz ettirmiştir.  Hakeza bedeviyetten hadariyete ilimle geçiş sağlanmıştır. Derken ilmin temelleri ilim merkezlerinde atılıp bugünkü teknolojik gelişmelere ayna olunmuştur.
         Evet, onlar geçmişte ayna olurken maalesef bugüne geldiğimizde Resûlüllah (s.a.v.); "Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanlarından üstündür" buyurduğu halde, biz hala "Kafdağı masalları" ve "Kesik Baş" hikâyeleriyle oyalanıp satıh üstü olana ilgi gösteriyoruz. Tabii hal vaziyet böyle olunca da ilmi zihniyetten uzak kalmamız gayet tabiidir.    
      Velhasıl;  "İlim Çin'de dahi olsa alınız" düsturunu canlandırmak gerekir.
      Vesselam.


30 Mayıs 2016 Pazartesi

İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR SELİM GÜRBÜZER İlim paha biçilmez değer bir hazinedir, pazarda sergilenmez, bu yüzden başköşedir hep. Şahıs bazında da öyledir. Mesela öyle insanlar vardır ki, görünürde bizim gibidirler, oysa son derece deruni baş tacı şahsiyetlerdir. Nitekim Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in halifeleri arasında Suriye’de bir köyün ismiyle müsemma Şah-ı Hazne (k.s) adında bir zat vardı ki, dışa yansıyan haliyle hiçte halife bir duruşu yoktu, bu yüzden pek çok insan o’nun deruni baş tacı âlim bir zat olduğunun hiç farkında bile olmazdı. Gavs-ı Bilvanisi de keza öyleydi, kendisi daha çok sofilerin arasına karışıp onlarla hep hasbıhal halde olduğu içindir âlim bir zat olduğu pek anlaşılmazdı. Hatta bu hususta kendi halini ortaya koyan şöyle bir sohbet ettiği de vakidir: “Ben sofilerden çok istifade ettim. Muhabbet noktasında Şah-ı Hazne’den alamadığımı sofilerden aldım. Sofilerle bulundukça onların muhabbeti, teslimiyeti ve aşkı ister istemez bize de sirayet edip benimki de artıyordu.” Malum, oğulları Seyda Hz.leri ve Gavs-ı Sani Abdulbaki Hz.leri de tıpkı kendisi gibiydiler. Yani her iki oğlu da Gavs’ın (k.s.) oğlu ve seyyid olduklarını belli etmeksizin çok halim bir halleriyle sofiler arasına karışıp dergâhın hizmetinde koşturmayı ihmal etmeyen isimlerdir. İşte yukarıda isim isim verdiğimiz Sadatların örnek davranışlarından anlaşılan o ki; Nakşibendî Tarikatı sırf muhabbet yolu olmakla kalmayıp yükte hafif pahada ağır ‘şeriat-tarikat-marifet- hakikat’ basamaklarını usul usul taliplilerine aştıran ilmi hal yoludur da. Tabii hal ilmi yolu olunca da Allah’a ulaşılan yollar arasında en kestirme yol olması son derece gayet tabiidir. Madem öyle bu yolun hem zahiri yönüyle hem de batıni yönüyle haşir neşir olmak gerekir. Aksi halde bu yolun ne zahiri veçhesinden ne de batıni veçhesinden istifade edilebilir. Nasıl mı? İşte Ubeydullah Ahrâr (k.s)’ın “Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir (haldir)” diye beyan buyurması bu gerçeğe işarettir. Böylece Ubeydullah Ahrâr (k.s) bu sohbetiyle bu yolun başında kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) hali olduğunu, nihayetinde ise ubu’diyyet ve mahrumiyet olduğunu vurgulamıştır. Zaten Nakşibendî tarikatının gücü etkisinde olmasının sırrı; tâ hafi zikrin önderi Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan beri ilmiyle amil sırat-ı müstakim üzere bir yol takip etmiş etmiş olmasıdır. Malumunuz insan yetiştirmek bağ bahçe ve tarla tapan işlerinde olduğu gibi ne ‘çiçek-bitki-tahıl’ yetiştirmeye benzer ne de ‘kırda bayırda ahırda’ hayvan yetiştirmeye. Bakınız günlerden bir gün Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’e sofilerden biri şöyle sual eder; -Kurban, yöremizden bir şeyh kırk günde icazet verip halifelik veriyormuş. Efendim bunda bir tuhaflık yok mudur, bu ne hızdır? Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) tebessüm edip hemen orada bulunan Molla Mezin’e (Büyük Hoca’ya) der ki: -Ey Molla Mezin! Söyle bakalım bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar? Molla cevaben: -Kurbanım! İki üç güne kalmaz annesiyle dolaşır bir halde ayağa kalkar der. Hazret (k.s): -Peki, ya insan yavrusu? Molla: -Efendim, malumunuz yeni doğan bir çocuğa en az iki yıl süt verildikten sonra ancak ayağa kalkabilmekte, Hazret (k.s): -Peki, madem öyle eşeğin yavrusuna ne denir? Molla: -Sıpa denir. Hazret (k.s): -O halde insan yavrusuna ne denir? Molla: -Elbette ki insan denir. Hazret (k.s) verilen bu cevaplar üzerine en nihayetinde oradakilere dönüp şöyle sohbette bulunur: -İşte bu demek oluyor ki; dünyaya gelen 2-3 günlük eşek yavru için zahmet çekilmeyince adı sıpa olurken, insan yavrusu içinse en az iki yıl zahmet çekilip emek verilince de adı yine insan olmakta. Tabii ki anlayana, Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in insan ve eşek yavrusu üzerinden getirdiği bu misaller aslında bir mesaj niteliği taşıyan misallerdir. Hele ki insan yavrusunun ayağa kalkıp birde kendini ilme verip ilmiyle amil âlimlik vasfı kazandığını bir düşünün böylesi bir zatı görenler o’na hürmet göstermeleri bir yana o’nda dirilir de. İşte gerçek anlamda bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten ihtiyarlığa bir ömür boyu ilimle geçirilerekten kemal bulmuş hız budur, öteki türlüsü ise malum acele eden ecele gider türünden satıh üstü kırk günde icazet alınmış bir hızdır. Bu yüzden ilim pazara kadar değil mezara kadar bir süreçtir deriz. Zaten bu yol uzun soluklu koşmayı gerektiren bir yoludur. Öyle ya, maratona hızla başlayıp da nefesi boşa tükettikten sonra yarı yolda nefes nefese kala kalmakta vardır. Oysa gerçek hız koşucusu o dur ki nefesini en iktisatlı şekilde kullanıp maratondan kazançlı çıkabilendir. Evet, ilim bir hayat boyu devam edecek sürecin adı diyebileceğimiz manevi kazanç kapısı bir nimettir. Yeter ki bu kapıda Yavuz Sultan Selim misali ilme hürmeten âlimin atının ayağından sıçrayan çamur olmaya razı olunsun gerisi gelir elbet. Hem nasıl gerisi gelmesin ki, bakınız Lokman Hekim’e: -Efendim, sizler ne yaptınız da bu denli bilgi donanımına sahip zat olabildiniz diye sual edildiğinde verdiği cevap çok manidardır: -Gözü görmeyen âmâ hafız sayesinde elbet. Zira o’nun bu âmâ haliyle pek çok şeyin hakkından gelmesi benim ufkumu ziyadesiyle açmaya yetti, arttı bile. İlim yolunda ziyadesiyle ufku açılan sadece Lokman Hekim mi, hiç kuşkusuz ulema sınıfının en meşhur âlimlerinden İbn-i Hacer’in ufkunun açılmasına da bir kaya parçası ilham olmuştur. Şöyle ki; günlerden bir gün İbn-i Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk bir kaya parçasıyla karşılaşır. O an kendi kendine şöyle tefekkür eyler: -Madem bu akan su zamanla sert bir kayayı oyaraktan mağara oluşturabiliyor, o halde bende kendimi ilme adayarak hakikat deryasında bir katre damla olabilirim pekâlâ. Hem damla olmadan derya olunmaz ki. Ve İbni Hacer’in bu tefekkürü işe yarar da. Derken ilme dört elle sarılıp hak ettiği ilmin zirve noktasına eriştiğinde asırlar boyu taş oğlu anlamına gelen İbn-i Hacer âlim bir zat olarak adından söz ettirir. Hakeza Abdullah b. Abbas (r.a)’da ilmiyle adından söz ettiren sahabelerimizdendir. Dile kolay 1660 hadis rivayet etmiş bir sahabemizdir o. Bundan dolayıdır ki kendisine ilmin çokluğundan ‘bahr-deniz’ dendiği gibi Kur’an ayetlerini tefsir eylemesi hasebiyle de ‘Tercümanü’l Kur’an’ denmekte hep. Öyle ki, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in o’nun bu ilmi çabası karşısında şöyle dua ettiği vakidir: “Allah’ım! Ona hikmet öğret.” Hatta bir seferinde de Allah Resulünün o’nun gıyabında; “Ya Rabbi! Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur” niyazında bulunduğu rivayet edilir. Gerçekten ilmin paha biçilmez kıymet değer bir cevher olduğu şundan besbelli ki; ilim sahibi bir mümin her halükarda Allah Resulünün dualarına katık olup baş tacı olabiliyor. Nasıl baş tacı olunmasın ki, bikere ilim öyle pazarda satıcıların bin bir türlü dil dökerekten satmaya çalıştıkları ne pazarlık malzemesi bir meta, ne bir reklam, ne de propaganda aracıdır. Şayet ilim reklam ve propaganda aracı bir malzeme olsaydı İmam Şafii; “Konuşmayı sükût lehçesiyle, ilmi bir araştırmayı ise düşünceyle destekleyiniz” tembihatında asla bulunmazdı. Zira dolu başaklar eğik olurmuş, boş başaklar da dik dururmuş. Keza boş tenekeden ses gelirmiş dolu tenekedense pek ses gelmezmiş. Aynen öyle de ilimde tıpkı dolu başak ve dolu teneke misali etkisi doluluğunda gizli bereket bir güçtür. Nitekim Tabiùn'un büyüklerinden Hasan-ı Basri bu hususta mealen şöyle der: “Hikmet taşımayan söz boşboğazlıktır. Düşünce içermeyen sükût lehçesi anlamsızlığın girdabına düşmüşlüğün ta kendisi yanılgıdır. İbret nazarı içermeyen bir bakış ise bu dünyada olan bitene boşu boşuna bakaraktan aval aval dolanmaktır...” Hatta bu hususta Tavus (r.a)’ın bildirdiği bir rivayette Havarilerden biri Hz. İsa (a.s)’a: -Ya Ruhullah! Yeryüzünde özü sözü bir sizin gibi var mıdır diye sorar. Hz. İsa (a.s) cevaben şöyle der: -Evet vardır. Onlarda malum; konuşması hikmet, susması tefekkür ve bakışı ibret nazar-ı üzere olanlardır. Evet, öyle anlaşılıyor ki, işin sırrı özü sözü bir olabilmekte. Çünkü ‘hikmet, tefekkür ve nazar ber kadem’ üzere âlim olmak bunu gerektirir. Ki; ruz-i mahşerde âlim bir müminle cahil müminin hesabı bir olmayacaktır. Öyle ki âlimin işlediği günaha bir yazılırken, cahile de iki günah yazılacaktır. Hatta bir hadis-i şerifin mealinde bu husus şöyle zikredilir: “Aynı günahı işleyen âlime bir, cahile ise iki günah yazılır. Âlim yalnız bir günahın cezasını çekerken cahil ise hem günahının hem de o meseleyi öğrenmemenin cezasını çeker” (Deylemi). Gerçektende âlimler, öğrendikleri ilminden ötürü yediden yetmişe hemen herkesin gözünde o kadar kıymet değer ifade eder ki; Peygamber kavlince âlimlere hürmette kusur edilmemesi yönünde “Âlimlerin eti zehirlidir” hadis-i şerifiyle dikkatli olunması gerektiği vurgulanmışta. Hele Allah muhafaza, ilmiyle amil olmuş âlim bir zata suizanda bulunulduğunda bunun bedeli çok ağır olup çok büyük bir zehir etkisi yapacağı muhakkak. Nitekim bir gün İmamı Azam talebelerine ders verirken bir akrebin üzerine doğru geldiği görülür. Talebeleri hemen müdahale edecekleri sırada İmam-ı Azam buna izin vermez. Ve talebelerine şöyle der; -Sakın ola ki müdahale etmeyesiniz, bırakın geliversin, Zira bizatihi kendim Resulullah (s.a.v)’in ‘âlimlerin eti zehirlidir’ hadis-i şerifini tecrübe etmek istiyorum, tecrübe edeyim ki bakalım ulemadan birimiyim? Eğer ulemadan biri isem biliniz ki akrep ölecektir demektir. Gerçekten de bu yaşanan hadiseyle birlikte büyük âlim olduğu tecrübe edilmiş olup akrep ölür de. Ki, ilmiyle amil âlimler Resulullah (s.a.v)’in “Ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” hadis-i şerifine ve övgüsüne de mazhar olmuşlardır. Tabii bu hadis-i şerifte geçen 'Peygamberler gibidir' ifadesi hidayet yönündendir, asla fazilet yönünden değildir. Delil mi? İşte tarih boyunca milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokça ilmiyle amil olmuş evliya-i kiramın tarihçe-i hayatları bunun bariz delilidir zaten. Madem elimizde böyle mühim tarihçe-i hayat külliyat delillerimiz var, o halde sadece onları isimce anmakla yetinmek olmaz. Bilakis izlerini iz sürmekte gerekir. Öyle ya, Hz. Nuh (a.s) dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmesine sürmüş ama, bir bakıyorsun karısı ve oğlu imana gelmediği gibi onca uzun bir zaman diliminde kırk kişi ancak hidayete gelebilmiştir. Şimdi belki diyebilirsiniz ki Hz Nuh (a.s) zamanında ki hidayeti anladıkta, peki ya günümüz insanının hidayet yönünden hali nicedir? Bikere şunu kafamızdan çıkarmayalım ki; artık ahir zamandayız, dolayısıyla bizim için şuan bugünden tezi yok derhal hem dünyamızı hem de ahretimiz kurtaracak ilme sarılmak olmalıdır. Nedir o ilim derseniz, zamanın ruhunu iyi okuyabilen pek çok ehl-i sünnet ulemamız bu hususta fıkıh öğrenmenin Kur’an-ı Kerimi ezberlemek ve nafile ibadet etmekten daha efdal olduğunu beyan etmişlerdir. Hele bilhassa bizim gibi avam insanlar için fıkıh öğrenmekten maksat ilmihal bilgisine vakıf olmaktır, ulema için ise fıkhın ta kendisi ilimdir elbet. Şayet bu maksadın dışında fıkıh bilgisi edinmeden ömür törpülersek biliniz ki sosyal hayatta ve beşeri münasebetlerde şaşkın ördek bir halde habire dolanıp durmuş oluruz. Ki, işin ciddiyetini bizatihi Hz. Ömer (r.a)’ın halife sıfatıyla umuma yönelik söylediği “Bizim çarşı pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt olan insanlar faize düşer” talimatlarından pekâlâ idrak edip anlayabiliyoruz da. Peki, idrakinde olmak iyi hoşta ilmihal bilgisi sadece bize çarşı pazar için mi gereklidir. Hiç kuşkusuz farz olan ibadetlerde buna dâhildir. Şöyle ki; Abdülkadir Geylani (k.s), Allah’a öyle halisane bir şekilde ibadet ederdi ki; bir gün ibadet halde iken gaipten bir ses işitir: -Ey zikirle meşgul kulum, artık bilesin ki senden bütün amel yükümlülüklerini kaldırdım! Abdülkadir Geylani (k.s) derhal bu sesleniş karşısında derhal tepki koyup şöyle der: -Ey lanetlenmiş şeytan! Bu da ne söz, derhal yıkıl karşımdan. Şeytan bu ya, hemen karşısından toz olmaz: -Eeeh yıkılmasına yıkılıyım da, ama bu arada merak ettiğim bir şey var ki, o da benim şeytan olduğumu nasıl bildiniz? Tabii Abdülkadir Geylani Hz.leri (k.s) ilmiyle amil büyük bir zat, elbette bilir. Öyle ki vereceği cevap melun şeytanın ipliğini pazara çıkarmaya ziyadesiyle yeter bile. Ve cevaben şöyle der: -İki şeyi dayanak kılarak bildim. Birincisi akaid ilmi, ikincisi de fıkıh ilmidir. Akaid ilmine dayanarak sesinin tek yönden geldiğini bildim. Eğer ses tek yönden değil de dört bir yandan etrafımı çepeçevre kuşataraktan gelseydi o zaman bu ses rahmanidir derdim. Fıkıh ilmine dayanarak da şunu söyleyebilirim ki; değil bizlerin ibadetten muaf tutulması peygamberlerin bile üzerinde asla ibadet mükellefiyeti kalkmış değildir. Öyle ya, ilim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeyin şeytani olup olmadığını nasıl anlayabiliriz ki. İşte bu nedenle ilim pazara kadar değil mezara kadar gerçeğini iyice hafızamıza kazımamız icab eder. Zira Müberra Dinimiz İslam, ilmin ta kendisi bir dindir. Nitekim Hıra mağarasında ilk inen oku ayetiyle ilim startının veriliyor olması bunun bariz bir göstergesidir. Yine bu hususlarda Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni Hz.lerinin üçüncü halifelerinden aynı zamanda kendisi yüz yaşlarında Medine’de şeb-i arusla vuslata eren Şeyh Molla Abdussamed Hz.lerinin Feyz dergisine verdiği röportajda bakın ne diyor bir görelim: “Herkese diyorum ki, hem sofi olun hem de tavizsiz olarak Allah'ın (c.c) emirlerine sımsıkı sarılsın. Nefis isterse istesin, istemezse istemesin. Allah'ın (c.c) emirlerine, Allah'ın (c.c) istediği gibi sarılın, nefsin istediği gibi değil. Allah'ın (c.c) ipine sarınılacak. Şah-ı Nakşibend Hazretlerine soruyorlar: -Bazılarının müridleri denizin üstünde yürüyor. Cevap veriyor: -Kurbağa da yürüyor. -Bazılarının müridleri uçuyor diyorlar. Yine cevap veriyor: -Kuş da uçuyor diyor. -Bazılarının müridleri buradayken bir bakıyorsun öğle namazını Mekke'de kılıyorlar diyorlar. Diyor ki; -Şeytan da Şarkta iken, bir bakıyorsun Garpta da bulunabiliyor. Bu kez oradakiler: -Peki, bu söylediklerinizin hikmeti nedir diye sorduklarında, -Bunun tek bir hikmeti vardır, o da istikamet üzere olmak gerektiğidir. İşte görüyorsunuz Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın sohbetinden de anlaşıldığı üzere keşif bazen insan da olur. İnsana bir his gelir, sanki ilham gibi bir şey olur. İşte bunların arkasına düşülmeyecek, bunların arkasına düşülünce istikamet gidiyor. Şayet bu haller, Allah'ın (c.c) emrine uygunsa o şekilde hareket edecek, o da kendi nefsinde duracak kimseye söylemeyecek. Bazı sofilerin keşfi açılıyor. Bu keşif cinden de olur şeytandan da olur, onun hal ve hareketlerine bakacaksınız, hal ve hareketi şeriata uygunsa, onu kabul edecek, değilse etmeyeceksiniz. Üstelik de o kişi iddia ediyor, benim şeyhim Gavs'dır, ben Gavs'ın müridiyim diyerek kendisini haklı gösteriyor. Hem de Allah-u Zülcelâl’ın Dinine darbe vuruyor. Bazı sofiler diyorlar ki ''Ben Seyda'yı gördüm, ben Gavs'ı gördüm, şöyle yapıyorlardı, bana söyledi'' derler. Bunların hepsi yalandır. Böyle şey yoktur, şeriata muhaliftir. Bir mürid, kendi şeyhinin hal ve hareketlerini bilemez, o yalandır. Bunu yapan kişi sofileri kandırıyor. Önemli bir husus da; bir mürid, yeri geldiği zaman, yani ihtiyaç olduğu zaman, nerede olursa olsun, insanlara bildiğini tebliğ edecek. Sorulduğu zaman söyleyecek. Tebliğ herkesin vazifesidir.” (Bkz. Feyz Dergisi Sayı 64 Ekim-1996) Peki, deminden beri ilim ilim diyoruz iyi hoşta ama günümüz dünyasında ilim bakımdan durum vaziyet hiçte iyi gözükmüyor. İlim hak getire, bikere ilim dendiğinde filim sanılmakta hep. Bakmayın siz öyle yaşadığımız çağa bilgi çağı denmesine, aslında bilgi çağından çok bilgi kirliliği çağı dersek daha yeğdir. Bilgi kirliliği o kadar zirve yapmış durumda ki kime ne sorsan kendi bilgisini ilim sanmakta. Hatta materyalistlere de ilim ne diye sorsak, verecekleri cevap fizik ve kimyanın birleşimlerinden ibaret hayata dair bilgi birikimidir diyeceklerdir. Oysa fizik ve kimyaya ait tüm bilgileri bir araya toplanıldığında laboratuar şartlarında yaşanılır bir hayat oluşturulamayacakları görülecektir. Kaldı ki; fizik-kimya-biyoloji ve matematik gibi pozitif bilimlerle ancak kâinatta var olan kanunlar ancak keşfedilebilmekte, bunun dışında fizik ötesi âlemi anlamak pek mümkün gözükmüyor. Nasıl mı? Her ne kadar görünür âlemde, mesela Fizikte çekim kanunu incelediğimizde gezegenlerin yörüngelerinin belli bir hesap planı içerisinde deveran olduklarını fark etsek de ama tüm bu hesaplamalar içerisinde yinede bir bakıyorsun çekim nedir sorusunun biri ucu açık soru olarak kalması kaçınılmazdır. Zira çekim kanunun fiziki bakımdan izah edilmeye çalışılması tam tamına özüne ve içeriğine de vakıf olunacak anlamına gelmez. Her halükarda Fizikçiler çekim kanununa gravitasyon demekle yetinip işi kotarmaya çalışmak durumda kala kalacaktır. Şu bir gerçek kâinatta var olan kanunları Allahın lütfettiği aklımızla keşfederekten teknolojik ürünler üretmek başka bir şeydir, üretilen teknolojik ürünlere asla yaratıcılık misyonu yüklenemeyeceğinin bilincinde olmak başka bir şeydir. Öyle ya, mesela en çok teknolojinin getirdiği en son model bilgi teknoloji ürünlerine baktığımızda asla kendi kendine ortaya çıkmış ürünler değil, bilakis insan zihninin tabiatta var olan kanunları keşfetmesi sonucu ürettiği ürünler olduğunu görürüz. Şayet her kim her üretilen teknolojik ürünlere yaratıcı gözüyle bakarsa bu büsbütün Yaratıcı kudretin indinde haddi aşmak olur ki bunun anlamı maddeyi ulûhiyet isnad etmekten başka bir şey değildir. Mülkün sahibi Allah’tır çünkü. Hem bilim maskesi altında Allah’ı inkâr etmek kimin haddine. Modern bilim dedikleri adı üzerinde modernlik taslamaktır, yani sonradan görmüşlüktür. Dahası modernlik kisvesi altında güttükleri bilim davası aslında bir kılıftır, tamamen mantık yürütme oyununa dayalı ruhtan bihaber bir kurgudur. Baksanıza bir takım aklı evvel materyalistler sırf fizik ve kimya üzerine kurguladıkları hayal âlemiyle oyalandıkları içindir ruhsuz bir hayat öykünün kurbanı olmaktalar habire. Her neyse onlar çıkmaz sokaklarda debelene dursunlar asıl Müslümanlar olarak bu hayat serüveni içerisinde bizim ne yapacağımız çok önem arz etmektedir. Yapacağımız şey aslında gayet basit, o da malum olduğu üzere beynimizi ve kalbimizi çağdaşlık maskarası altında maddenin aldatıcı cazibesine kaptırmaksızın farz ilme yönelmek olmalıdır. Çünkü mümin olana ilk evvela hem dünya çağdaşlığını hem de ahret çağdaşlığını kurtaracak farz-ı ayın ilmini bilmek yaraşır. Farzlardan sonra ise vacip, sünnet, mendup, müstehap, mubah, mekruh ve müfsid vs. tüm bunları bilmek gerekir. Kelimenin tam anlamıyla bu fani dünyada en acil öğrenmemiz gereken temel bilgilerin başında hiç kuşkusuz akaid gelir. Akaid ilminin akabinde hemen fıkıh ilminin en önemli rüknü olan namaz ilmini öğrenmek gelir. Namaz ilmi derken elbette ki namaz öncesi temel hazırlık alt yapı niteliğinde olan taharet, abdest, gusül ve kıraatin nasıl okunacağına dair tüm bilgilerde bu kapsama dâhildir. Daha sonrasında ise oruç, zekât, hac gibi diğer farz olan ibadetlerin öğrenilmesi icab eder. Böylece bu öğrenilen bilgiler eşliğinde ibadetlerimizi sağlama aldıktan sonra en nihayetinde sıra beşeri münasebetlerimize gelir ki, bunun için de: -Ana baba hukuku bilgisi, -Allah için kimleri sevip kimlere buğz etmemiz gerektiği bilgisi, -Hak ve hakikat yolunda ışık feneri kabul ettiğimiz âlimlere karşı vazife bilgisi, -Batini hastalıkların icabına nasıl bakılır bilgisi, -Neyin helal neyin haram olduğunun bilgisi, -Rızka teslimiyet ve helal kazanç gibi vs. bilgilerin öğrenilmesi gerekir. Şayet tüm bu bilgilerden yoksun halde hayatımızı idame edersek biliniz ki bir ömür boyu maazallah hem dünyamızı hem ahretimizi mahvı perişan etmiş olacağız demektir. Madem hal ilmi bu denli hayatımızı idame etmek için derde deva ilaç bir ilim, o halde neydik edip halimizi ilmihalle taçlandırmak gerekir. Zaten İslam ilmihali halimize güzellik katmak için vardır. Zira adı üzerinde hal ilmidir. Düşünsenize İslam ilmihalimiz olmasa kim bilir halimiz nice olurdu. Halimizin ne olduğunu ancak öldükten sonra kabrimizi ziyaret edipte başımızda bulunanlara vereceğimiz şu cevapla ortaya çıkacaktır: -“Ey kabrimizi ziyaret eden kardeşlerimiz! Sakın ola ki ölmeden önce ilmihalsiz bir hayatla ömrünüzü tüketmeyesiniz. Akıllı kişi o dur ki, kabre girmeden önce dünyada iken bir nefesini dahi ilmihalsiz geçirmeyendir. Siz siz olun dünyada iken ilmihali baş tacı edinenlerden olun ki aramıza Salih ameliyle birlikte katılanlardan olasınız.” İşte kabirlerinde yatan mevtaların inleyişinden anlaşılan o ki; dünyada ahlakımızın güzelleşmesi ve sünneti seniye’ye uygun bir hayat geçirmek için İslam ilmihali bilgisinin öğrenilmesinin şart olduğu gibi ayrıca emr olunan söz konusu şartların yerine getirilmesi de gerekir. Ki; Allah'ın (c.c) emirlerini yerine getirmek ve Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine uygun yaşayış bunu gerektirir. Öyle ki Allah Teâlâ Kur’an’da beyan buyurduğu; “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir” (Ali İmran/31) ayet-i celilenin mana ve ruhu aynı zamanda hal ilmiyle hâllenmek gerektiğine çağrıdır. Şayet bu ilahi çağrıya icabet etmezsek vay halimize, bir arpa boyu bile dahi asla yol alamayız. Velhasıl-ı kelam; hali olmayan halden ne anlar ki. O halde daha ne duruyoruz, tez elden kendi halimizi ilmihal ile halledelim ki hal ve ahvalimiz güzel olsun. Ki; Peygamber kavlince ilim beşikten mezara kadardır. Vesselam.



İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR

 SELİM GÜRBÜZER

       İlim paha biçilmez kıymettir, pazarda sergilenmez, o hep başköşedir.
      Şah-ı Hazne (k.s),  Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in yetiştirmiş olduğu halifelerin içinde dışa yansıyan haliyle en ednasıydı, bu yüzden birçok kişi onun âlim olduğunun farkında pek olmazdı.  Gavs-ı Bilvanisi de öyleydi, o da kendini gizlerdi. Derdi ki; “Ben sofilerden çok istifade ettim. Muhabbet noktasında sofilerden aldığım hazzı Şah-ı Hazne’den alamadım. Sofilerle bulundukça onların muhabbetini, teslimiyetini ve aşkını gördükçe benimki de artıyordu.”
       Öyle anlaşılıyor ki; bu yol yükte hafif, pahada kıymet teşkil eden ilim yoludur. Dahası Allah'a giden yolda en kestirme güzergâhtır. Onun için hakikat yolun zahir yönüne takılan ve zahir kısmından medet uman kimseler maneviyattan nasipsizdirler. Nasıl mı? İşte Ubeydullah Ahrâr (k.s) bu konuda; “Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir” (haldir)  buyurmakta. Böylece bu yolun başında kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) hali olduğunu, nihayetinde ise ubu’diyyet ve mahrumiyet olduğunu vurgulamıştır.  
        Malumunuz insan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzemez. Bir gün Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’e;
      —Kurban, bir şeyh kendisine geleni kırk günde icazetini tamamlayıp halifelik veriyor, buna ne dersiniz. Bunun üzerine Hazret (k.s) orada bulunan Mollayı Mezin’e (Büyük Hoca’ya) sorar:
      —Molla!  Bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar?
     Molla cevaben:
      —Kurban iki veya üç güne kalmaz ayağa kalkıp annesiyle dolaşmaya başlar der.
     Hazret (k.s):
     —Peki, insanın yavrusu ne zaman kalkıp dolaşır?
      Molla:
      —Efendim yeni doğan çocuğu annesi en az iki sene süt verdikten sonra ancak ayağa kalkabiliyor, üstelik ilk hamlede ayağa kalkamaz, birkaç sürünme ve emekleme döneminden sonra bu durum gerçekleşir.
      Hazret (k.s):
      —Peki, eşek yavrusuna ne,  insan yavrusuna ne derler?
       Molla:
       — Eşeğin yavrusuna sıpa, insan yavrusuna insan derler.
      Hazret (k.s):
       —İşte gördün ya,  zahmet çekilmeyince eşek sıpa, emek verilince insan oluyor deyip Gavs-ı Bilvanisi'nin şu sözünü hatırlamamıza vesile olur: İnsan öyle olmalı ki bütün âlem o insana çalışmalı.
        Yine bir başka misalde ise Lokman Hekimin verdiği müthiş cevapta görüyoruz. Şöyle ki;  Lokman Hekim’e sorarlar:
       —Sen bu ilmi, aklı ve bilgiyi nereden öğrendin?
       Lokman Hekim cevaben;
—Gözü görmeyen bir hafızdan elbet.. Gözü görmüyor amma elindeki asasıyla önünü kontrol edip yürümesi benim için ibret vesikası olmasına yetti, dolayısıyla o bu noktada rehberimdir.
     Tabii bitmedi dahası var, bir çarpıcı ilginç misalde;  ulema sınıfının en meşhur âlimlerinden İbn-i Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk mağara şekline bürünmüş kaya parçası ile karşılaşıyor. Kendi kendine; madem su bu kadar kıvrım kıvrım akıp  zamanla sert bir kayayı delip mağara oluşturabiliyor, o halde damlaya damlaya göl olur misali pekâlâ bende ilme sarılıp ilmi hakikat elde edebilirim der.  Gerçekten de bu tefekkürle birlikte ilme dört elle sarılıp hak ettiği zirveye gelir de. Bu yüzden kendisine taş oğlu anlamına gelen İbn-i Hacer denilmiştir.
    Abdullah b. Abbas (r.a)’da çok büyük ilim sahibiydi, öyle ki 1660 hadis rivayet etmiş ve ilmin çokluğundan dolayı ona ‘bahr–deniz’ denip, deruni ilminden dolayı da ‘Tercümanü’l Kur’an’ ismiyle yâd edilmiştir.  Öyle ki, Resulü Ekrem (s.a.v)  İbni Abbas hakkında;  “Allah’ım! Ona hikmet öğret” diye dua etmiş,  bir rivayette ise; “Ya Rabbi! Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur”  diye zikredilir.
 Şu da var ki ilim demek illa nutuk çekmek değildir.  Nitekim İmam Şafii; “Konuşmayı sükût lehçeyle,  ilmi araştırmayı ise düşünceyle destekleyiniz” der. Tabiin'in büyüklerinden Hasan-ı Basri ise; “Hikmet taşımayan söz, boşboğazlıktır. Susması düşünce olmayan insan yanılmıştır. Bakışının amacı ibret olmayan kimse boşu boşuna oyalanmıştır” der.
 Hatta Tavus (r.a)’ın bildirdiğine göre Havariler merak edip Hz. İsa (a.s)’a:
   —Ya Ruhullah! Yeryüzünde şu zamanda senin gibisi var mı?
   Hz. İsa (a.s):
                   —Evet var. Konuşması zikir, susması fikir ve bakış amacı ibret olanlar benim gibidirler diye cevap vermiştir.
         Evet,  Âlim olanla cahil olanın günahlarının hesabı bir değildir. Âlimin işlediği günaha bir, cahile de  iki sevap yazılır.  Bu yüzden âlimler o kadar kıymet ifade eder ki; Resulü Kibriya Efendimiz(s.a.v) “Âlimlerin eti zehirlidir” buyurmuştur, yani onların aleyhinde bulunanların zehir eti yemiş gibi olacakları manasınadır.   Nasıl mı? İşte bir gün İmamı Azam talebelerine ders verirken akrebin hücumuna uğrar, öğrencileri hemen müdahale etmek ister ama İmam-ı Azam;
        —Bırakın gelsin, müdahale etmeyin, ben Resulüllah’ın âlimlerin eti zehirlidir hadisini tecrübe etmek istiyorum bakalım ulemadan mıyım der. Eğer ulemadan isem akrep ölür. Gerçekten de büyük âlim olduğu ortaya çıkıp akrep ölür de. Kaldı ki Resulullah (s.a.v)’in “Ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” beyan buyurması onların önemini ortaya koymaya yeter artar da.  Tabii bu hadisi şerifte geçen  'Peygamberler gibidir' ifadesi fazilet yönünden değil, hiç kuşkusuz hidayet yönündendir. Ki; zaten tarih boyunca milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokça evliya-i kiramın varlığı bunun teyididir.  O halde evliya deyip geçmemek gerekir,   bakın,  Hz. Nuh (a.s)  dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmüş ancak kırk kişi hidayete gelmiş,  hatta karısı ve oğlu bile iman etmemiş.
           Evliyayı anladıkta, peki ya günümüz insanının hali nasıldır? Bikere ahir zamandayız, bizim önceliğimiz evliya olmak olamaz, bizim için acil olan ahretimiz kurtaracak ilme sarılmak olmalıdır. Madem öyle, önceliğimiz nedir sorusuna cevap olarak birçok ulema fıkıh öğrenmenin Kur’an ezberlemek ve nafile ibadet eda etmekten daha efdal olduğunu beyan ediyorlar. Belli ki fıkıh öğrenmekten maksat haram helalin bilinmesinden öte ahret için gerekli olan ihtiyacın fazlasını öğrenmek içindir. Zaten Hz. Ömer (r.a)  halife sıfatıyla “Bizim çarşı pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt olan insanlar faize düşer” beyan buyurması bu ihtiyacın gerekliliğini teyit ediyor da. Sadece çarşı pazar mı? Elbette ki hayır,  bu ihtiyaç ibadet içinde geçerlidir. Şöyle ki;
  Abdülkadir Geylani (k.s) Allah’a öyle ibadet ederdi ki; bir gün ibadet halde iken bir ses işitir:
—Ey zikirle meşgul kulum, artık senden bütün amel yükümlülüklerini kaldırdım!
Abdülkadir Geylani (k.s) derhal bu seslenişe;
—Ey lanetlenmiş şeytan defol deyip tepki gösterir.
 Şeytan:
—Peki; benim şeytan olduğumu nereden bildin ki?
Abdülkadir Geylani (k.s):
—İki şeyle; birincisi akaid ilmimle, ikincisi fıkıh ilmimle. Akaid ilmine dayanarak; sesin
tek yönden geldiğini hissettim, dolayısıyla bu hissin şeytani olduğunu anladım. Eğer ses her taraftan gelseydi rahmani olurdu. Fıkıh ilmine dayanarak şunu söyleyebilirim ki; değil ben,  peygamberlerden bile ibadet mükellefiyeti kaldırılmamıştır.
        İşte Abdülkadir Geylani'nin sözlerinden de anlaşıldığı üzere ilim bu. İlim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeylerin şeytani olup olmadığını anlayamayız. Dolayısıyla illa ki ilim şart diyoruz.
         İslam ilmin ta kendisidir zaten. Nitekim Hıra mağarasında oku diye ilk ilim startı verilmiş bile. Peki, günümüzde durum nasıl? Malum; yaşadığımız çağ için bilgi çağı denilip, bilgiden çok bilgi kirliliği dersek yeridir. Bilgi kirliliği o kadar zirve yapmış ki birçok faydalı sandığımız faydasız bilgiler çevremizi kuşatmış durumda. Öyle ki; kime sorsan kendi sunduğu bilgiyi doğru sanmaktadır. İster istemez bu durumda acaba hangisi doğru demekten kendimizi alamayız da.  Nitekim materyalistlere ilim ne diye sorsak, verecekleri cevap fizik ve kimyanın birleşiminden ibaret hayata dair bilgi diyeceklerdir. Oysa fizik ve kimyaya ait tüm bilgiler toplandığında laboratuar şartlarında hayat oluşturulamayacağı görülecektir. Kaldı ki; fizik, kimya, biyoloji ve matematikten sadece esinlenerek bir takım teknolojik gelişmeler kat edilebiliyor, ama asla hayata dair program ortaya konamaz. Mesela çekim kanunu ile gezegenlerin yörüngeleri hesap edilebilir, ama çekim nedir sorusunun cevabı her zaman açık kalacaktır.  Zira çekim kanunun biçim bakımdan izah edilmeye çalışılması özüne vakıf olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla çekim kanununa gravitasyon demekle sadece isimlendirmiş oluruz.
          Keza yine kâinatta keşfedilen kanunlar sayesinde en modern makineler üretilebilmesi başka bir şey, üretilen makinenin hayat sahibi olamayacağı başka bir şeydir.  Bu yüzden ne cep telefonu, ne de uçaklar hayat sahibidir. Anlaşılan hayat ilmini makinelerle izah etmek mümkün değildir,  ama belki bundan hareketle maddeye biçimsel varlık gözüyle bakabiliriz. Hele bunun ötesinde eşyaya misyon yükleme çabasına girmek büsbütün haddi aşmak olur. Modern bilimler daha çok mantık esasına dayanmaktadır, ruhtan bihaberdirler. Bu yüzden aklıevvel materyalistler salt fizik ve kimya üzerine kurdukları hayatın kurbanı olmuşlardır. Onlar çıkmaz sokaklarda dolaşa dursunlar bu keşmekeş içerisinde biz Müslüman’ların yapacağı tek şey, beynini ve kalbini maddenin esaretinde kurtarıp farz ilme yönelmek olmalıdır. Çünkü mümine ilk evvela ilim farz-ı ayını bilmek lazımdır.  Fazlardan sonra ise; vacip, sünnet, mendup, müstehap, mubah, mekruh ve müfsidi vs. bilmek esastır.           
         Şurası muhakkak farz olan ilmin başında akaid gelir. Akaitten sonra namazla ilgili farzlar gelir. Ancak bu arada unutmamamız gereken husus,  namazın öncesinde temizlikle ilgili taharet, abdest ve guslün farzları,  farz olan kıraati ezberlemek, ilmihal bilgilerini öğrenmek gerektiğidir. Sonrası malum ana baba hukuku, kimleri sevip kimlere buğz etmemiz icap ettiğini, Hak ve hakikat yolunda önder kabul ettiğimiz âlime karşı vazifeler, batini hastalıklar, oruçla ilgili bilgiler, hac, helal haram, rızık ve helal kazanç, zekât gibi konular bilinmesi zaruridir. Aksi takdirde ilimsiz yol kat edilemez.
      Kelimenin tam anlamıyla halini güzelleştirecek ilmi öğrenmeli ki hem kendimiz, hem aile efradı, hem çevremiz huzur bulsun. Zaten ilmihal kitapları bunun için vardır. Yani ilmihal;  hal ilmidir.  Belli ki; ahlaki güzelleştirmeye yönelik ilim olması dolayısıyla ilmihal denilmiştir. Sünnet-i Seniye'ye uygun yaşayış gerçekleştirmek ilmihal bilgisi ile mümkün. Zira Allah Teala “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir” (Ali İmran/31) beyan buyurmakta.
      Velhasıl; halini bilmeyen halden anlamaz. O halde tez elden hal ilmi pazara kadar değil, mezara kadar işleyen bir süreç olmalıdır.

       Vesselam.

29 Mayıs 2016 Pazar

SON NEFESTE PİŞMAN OLSAN NE OLMASAN NE



       
SON NEFESTE PİŞMAN OLSAN NE OLMASAN NE

                SELİM GÜRBÜZER

       Allah'a inanan her mümin hayatını ehlisünnet itikadı doğrultusunda amel işleyerek tanzim etmesi gerekir. Aksi halde son nefeste imanla göç etmek nasip olmayabilir. Dikkat edin nasip olmayabilir dedik. Çünkü son nefeste hiç kimsenin imanla göç etme garantisi yoktur. Dolayısıyla iman hususunda ümitle ümitsizlik arası bir konumda bulunmakta fayda var. Bu demektir ki ne ümitsizliğe kapılıp ibadet boşlansın ne de aşırı ümit var olup teat ve ibadetlerde gevşek davranılsın. Gerçektende imanda rehavete kapılmak ibadette gaflet ve gevşekliği beraberinde getirebiliyor. Şöyle bir etrafımıza dönüp baktığımızda:
      - Başlangıcı iyi ama sonu felaket,
      -Başlangıcı kötü ama sonu çok iyi,
      -Hem başlangıcı hem de sonu iyi olan insanlardan müteşekkil tasnifle karşılaşabiliyoruz.  
       Elbette ki bu tasnifin ikinci kısmı için Allah sonumuzu hayır etsin niyazında bulunmak temennisinden başka elimizden bir şey gelmez. Ama üçüncü kategoride yer alan temenniden öte çalışılarak elde edebilecek bir istikamet çizgisidir. Üstelik bu üçüncü şık hem ölmeyecekmiş gibi dünyaya hem de yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak gerçeği ile yüzleşmek de vardır.  Zaten yüzleşildiğinde ister dünyalık işler olsun isterse ahretlik hiç fark etmez işi son ana bırakmamış oluruz. Hele işin ucunda birde iman söz konusu olunca ha bugün ha yarın derken işi şansa bırakmak olur ki, bu bizim için bir felaket doğuracağı muhakkak. Ölümün ne zaman ne şekilde vuku bulacağı belli değil, her an kapımızı çalabilir de. Allah korusun ölüme hazırlıksız yakalandığımızda imanımız her an gümbürtüye gidebilir. Öyle ya, madem dinimiz akide üzerine kurulu,  o halde itikadımızın gereğini yapmakla mükellefiz.  Nasıl mı?  Mesela fıkhı konularda kafa yormuş bir ulema düşünün,  ibadet, ukubat ve muamelat gibi konularında hata yaptığında dinimizce hoş görülebiliyor, ama mevzu akaid konusu olunca asla hoş görülmez. Hatta dinimizde hoş görülmesi bir yana akaidin ihtilaf konusu edilmesi bile bidat kapsamında değerlendirir. Hem nasıl hoş görülsün ki,  iman parçalanıp dilimlere ayrılan bir nesne değil ki üzerinde ihtilaf edilsin.
           Anlaşılan iman hususu hassas bir konu, üzerinde pek ihtilaf edilmeye gelmez. Şayet ihtilaf konusu edilip hata edilirse bu küfürdür. Fakat elfaz-ı küfür türünden kasıtsız ve sehven söylenilmiş sözler bundan istisnadır. Yine de sehven söylenilmiş olsa dahi tövbe edilmesi gerekir.  Keza buna dil sürçmesiyle söylenen küfür sözlerde dâhildir.
          Bir mümin düşünün ki baskı altında küfür söz söylemek zorunda kalmış, peki bu duruma ne demeli, elbette ki bu kişi baskıya maruz kaldığı için kâfir olmaz.  Delil mi?  İşte Ammar bin Yasir’in başına gelenler bunun en bariz delili. Malumunuz müşrikler, Ammar bin Yasir’e işkence yapıp kafasını birinci ve ikinci daldırışlarda suya soktuklarında o yine Kelime-i Tevhidi ikrar etmekten geri durmayacaktır. Ta ki üçüncü daldırışa gelindiğinde artık takati kesilip diliyle:
         - O peygamber değildir demek zorunda kalacaktır.
         Tabii o anda Ebu Cehil’in gözlerinde zafer şimşeği çakıp şöyle der:
         - Ha! Şimdi oldu, yoksa sende tıpkı baban ve annen gibi pisipisine gidecektin.
          İşte çirkeflik bu ya,  müşrikler bununla da yetinmeyip bu kez Ammar bin Yasir’e ‘Lat ve Uzza Tanrıdır’ lafını da zorla söyleteceklerdir.
            Tabi Ammar bin Yasir ikrarın akabinde nefes nefese soluğu Habib-i Ekrem’in yanında alıp huzura çıktığında şöyle der:
       “ - Ya Rasulullah! Bu kelamı zorla söylettiler, şimdi düşünüyorum da benim halim nice olacak?”
          Habib-i Ekrem (s.a.v);
        “ - Ey Ammar! Hani takatinin kesildiği anda o sözleri sarf ettin diyorsun ya,  peki o esnada kalbinin sesi nasıldı?”
         Ammar bin Yasir tutku gözyaşları eşliğinde cevaben şöyle der:
        “ - Ya Rasulullah! İnanın kalbim hep seninleydi.”         
         Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) bu cevabı sözler üzerine:
        “ - Bak Bilal, şayet sana tekrar baskı yapıp zorlarlarsa yine söyle, sakın çekinme” der.
          Ammar bin Yasir bu sözleri işittiğinde derin bir oh çekip kendine gelirde. Nasıl kendine gelmesin ki, aksi cevap alsaydı sürekli kafası ‘acaba imanımı kaybettim mi’ saikiyle içten içe yanıp tutuşacaktı. Neyse ki Allah Resulünün sözleri hem kendisini hem de bu vesileyle tüm Ümmet-i Muhammedi bağlayacak hüküm hale gelir. Nitekim Yüce Allah bu hususta: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse, -kalbi iman ile dolu olduğu halde inkâra zorlanan müstesna- fakat kimin küfür ile gönlü seviniyorsa, işte onların üzerine Allah’tan bir gazap vardır ve ayrıca onlar için büyük bir azap vardır (Nahl 106)”  beyan buyurmakla hükme bağlanmış olur. Yani “her kim küfür hayatına dönerse…  Ancak kalp iman huzuruna ermiş olarak zor karşısında diliyle küfür kelimesini söyleyen böyle değildir” hükmünce hiç kimse çıkıp da bundan böyle Ammar dinden döndü ifadesini söyleme cesaretini kendinde bulamayacaktır.
          Keza bir mümin düşünün ki,  bir başkasına küfür söz söylemesi için telkinde bulunmuş,  elbette ki böyle bir kişinin savunulacak hiçbir tarafı yoktur,  küfre girmesi de gayet tabiidir. Düşünsenize el insaf, kendisi küfür söz söylemeyecek ama bir başkasına söyletmede beis görmeyecek. Oysa bu tutum düpedüz imanla dalga geçmek anlamına gelir ki,  bir bakmışsın imanı uçuruvermiş. Ki; ahır zamanda iman kor ateş olup elde tutması zor olacak ta.  Madem ahır zamandayız, o halde iman hususunda Ammar bin Yasir örneğinde olduğu gibi üzerinde bir değil, iki değil, üç değil,  belki bin kez düşünüp titrememiz gerekir.  
          Evet, Rabbul Âlemin, insanın önce kalbindeki imana bakar, amel defteri ise sonrasında açılır. Zaten iman olmayınca amelden sual olunmaz da.  İşte bu nedenledir ki, kâfirler ruz-i mahşerde sorgusuz sualsiz cehenneme atılacaklardır. Mizan sadece iman edenler içindir. Mizan bir anlamda müminlerin amelini ölçmeye yarayan bir terazi. Ve Allah’ın adil sıfatının tecellisiyle bu terazi milim sapmaz da. Şayet bir mümin dünyada iken Salih amel işlediyse ne ala,  işlemediyse hak ne ise terazide o tecelli edecek. Müminin mizandan sonra tek kurtulma ümidi var ki, o da sırasıyla ya peygamberler, ya âlimler ya da şehitler zümresinden birinin şefaatine nail olmak yoluyla olacaktır. Oldu ya şefaate nail olamadı en azından müminin kâfire göre bir şansı daha vardır ki o da cehennemde günahlarının bedelini çektikten sonra cennete girebilme avantajıdır. Hiç kuşkusuz bu dünyada iken iman etmenin getiresi bir avantajdır.  
           Bu manada dezavantaj kâfirler içindir elbet. Bu yüzden cehennem sadece kâfirlerin baki kalacağı yurttur. Cennet ise sadece Müminlerle beraber ona eşlik edeceklerin beka yurdudur. Madem öyle, “Ya Baki Ente’l-Baki” sırrınca fani olana değil baki olana tutunmak gerekir. Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım ki imanımızı muhafaza edebilelim. Ki, bu yönde gayret eden müminden şeytan kaçar da.  Yok, eğer gayret etmekten imtina edip gaflete düşersek şeytanın yakamızı bırakmayıp yapışacağı muhakkak. Allah korusun gafletten çıkamayıp can boğaza dayandığında pişman olsak da fayda vermeyecektir.  Ölüm meleği o esnada sadece ruhumuzu kabzetmek için değil aynı zamanda ahirette ki yerimizi göstermek içinde devreye girecektir. Dolayısıyla sekerat anında pişman olsak ne olmasak ne, artık bu noktada kurtuluş için geç kalınmıştır. Besbelli ki hayatını hüsnü hatime ile sonlandıranlar, sadece ömrünü boşa harcamayan mümin kullara has 'mutlu sonla çene bağlama' bir hadisedir. Ama gel gör ki maalesef biz zor olana değil kolay olana talip olduğumuz içindir şeytan için kolay lokma olabiliyoruz. İşte bu nedenle cehenneme girmek hem ucuz hem de çok kolay diyoruz. Fakat cennet öyle değil, bilakis çok büyük emek gerektirdiği için iman biletini almak her babayiğidin harcı değil gibi gözüküyor. Çünkü iman ne alınan ne de satılan bir değer,     gerçek manada kalben tasdik dille ikrar edilecek bir değer hazinesidir. Arifler bu nedenle iman akidesi için en büyük değer demişlerdir. İnkârcılar açısından imanın hiçbir kıymeti harbiye ifade etmediği akıbetlerinde gözleri fal taşı gibi açılıp hüsrana uğrayacaklardır İşte inkârcılık bu ya, inkârcılardan bir kısım kimseler güya İmam-ı Azam’ı köşeye sıkıştıracaklarını sanaraktan çok önceden hazırladıkları sorularla büyük bir hevesle yola koyulurlar bile. Ama hevesleri kursaklarında kalacaktır. Nitekim huzuruna vardıklarında daha söz söylemelerine fırsat vermeksizin inkârcıları şöyle karşılar:
      “- Şu gördüğünüz Dicle Nehrinde bir gemi var ya, bakın tek başına hareket edip sahile yanaşılmakta. Hatta gemi kendi kendine yiyecek, içecek vs. bir sürü malzeme alıp kaptansız yol aldığı gibi bir yandan da gideceği yerde yükleri boşaltıp geri dönüyor da. Bilmem sizler bu gemi hakkında ne dersiniz?”
       Adamlar cevaben:
      “ - Hiç öyle şey olur mu, hem nerde görülmüş tek başına bir geminin bunları yaptığına ki,  şimdi de görülsün” derler.
         İmamı Azam Ebu Hanife;
      “- Madem bir gemi tek başına bu işleri yapmaya muktedir değil,  o halde şu koca kâinat ne mümkün ki arkasında ilahi güç olmadan kendi kendini idare edebilsin“ diye karşılık verdiğinde sus pus kalacaklardır. Derken bu müthiş cevap karşısında imanla şereflenirler de.  Hakeza Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de bu manada iman hakikatlerini şöyle bir örnek vererek taçlandırır: “Nasıl ki bir köy muhtarsız olmaz, bir kitap kâtipsiz olmaz,  bir bina ustasız olmaz, bir ülke sultansız idare olmazsa, hiç kuşkusuz şu kâinatta sahipsiz ve idaresiz olamaz.” Gerçekten de teşbihte hata olmasın, işte görüyorsunuz verilen örnekler gayet yerinde müthiş tespitlerdir. Nitekim bu tespitlerin Kur’an’da desteği de var. Şöyle ki Yüce Allah (c.c) bu hususta “Size düşünecek bir kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcıda gelmişti. Şimdi tadın azabı, artık zalimler için bir yardımcı yoktur” (Fatır,37) beyan buyurmakla bu gerçeği teyid etmekte. Yok,  bir kısım aklı evveller tarafından biz sadece gördüğümüze inanırız deniliyorsa onlara biz elbet çare olamayız, bu noktada bize ancak  ‘Allah hidayet versin’ demek düşer.   
        Ne diyelim,  bir zaman aramızda olup da şimdi kabirde olan mevtalarımız var ya,  ah bir yerlerinden kalkıp bir dile gelseler bakalım o zaman ‘biz sadece gördüğümüze inanırız’ neymiş dediklerine bin pişman olacaklardır elbet. Hiç kuşku yoktur ki yüce makamlardan böylesi bir izin verilseydi mevtalarımız inanan inanmayan herkese şu gerçekleri dile getireceklerdi:
      “ Her nefes, her can kalıcı değil, bunu gerçek anlamda göçtüğümüzde anladık. Kaldı ki; dünyada hiç kimse durucu değil. Bir gün elbet sizlerde göçtüğünüz vakit dost bildikleriniz mezara kadar uğurlayacaklar, ondan ötesini dünyadakiler bilmeyecek. Hele ölüm iksirini kokladığımız vakitten itibaren neler yaşadığımızı bir bilseniz,  dünyanın ne kadar kıymetsiz olduğunu anlarsınız. Şayet bizi merak ediyorsanız tabutumuzu sarıp sarmaladığınız günden bugüne berzah âlemindeyiz.  O âlemde ne var ne yok diye sual edecekseniz,  cevaben deriz ki; burası öyle bir yerdir ki ‘kimine cennet bahçelerinden bir bahçe, kimine de cehennem çukurlarından bir çukurdur’ hadisi şerifi sualinizin cevabı olmaya yeter artar da. Zaten bundan ötesini anlatmaya izinde yoktur. Ey dünyalılar!  Bilmem meramımızı dile getirebildik mi?”
        Evet,  madem biz müminler olarak berzah âlemine, ahirete inanıyoruz,  o halde görünmeyen âlemden gelen hal lisanına kulak vermek bugün değilse peki ya ne zaman?   Gelin yol yakınken biz dünyalılar olarak berzah âlemine göçmeden evvel Allah Teâlâ’nın yarattıkları üzerinde tecelli ettiği dairelerinin her birini tefekkür ederek göç edelim.  Ancak tefekküründe bir adabı usulü var, şayet o usule riayet edersek bir anlam ifade edecektir. Nitekim Allah Resulü tefekkür hususunda şöyle bir usul ortaya koyar: “Allah’ın zatını düşünmeyiniz. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşününüz. Her ne akla geliyor, her ne hayal ve tasavvur ediliyor biliniz ki o Allah değildir.”  Keza İmam Şafii’de; “Bir kimse kendi fikrinde tasavvur ettiği varlığı Rabbi sansa Yaratanı varlıklara benzetmiş olur, fakat O’nu anlamaktan aciz olduğunu ikrar ederse Allah’ın birliğine iman etmiş olur” demek suretiyle konuya açıklık getirmiştir.  Maalesef bu açıklamalara rağmen, bir bakıyorsun Yüce Allah’ın beyan buyurduğu  “Allah gökleri ve yeri aydınlatandır” ayeti celilesinden (hâşâ) Allah’ı parıldayan nur şeklinde anlam verenler çıkabiliyor, Oysa söz konusu ayette ifade edilen ibare mecazidir, nur sadece Allah’ın tecelli dairesinden bir ışık veya bir renk olarak yorumlanabilir, bunun dışında zatına yorumlamak asla caiz değildir. Kaldı ki Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) Miraç’ta Allah’ı baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmüştür. Rabbani âlimlerde basiret gözüyle sadece Allah’ın sıfatlarının tecellilerini temaşa edebiliyorlar, bunun dışında anlam vermek adaba mugayirdir zaten. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v)’in; “Allah zatını nurlarla perdeledi. Eğer O perdeyi açsaydı zatının nurlarından cümle âlem yanardı” beyan buyurması buna işarettir. Malum müminlerde ancak ahrette Cemalullah’ı temaşa edebileceklerdir.
        Hele bir mümin düşünün ki, hayatı boyunca kibir abidesi bir halde bidatlerle hep iç içe yaşamış biri, elbette ki böylesi bir mümine hayatı boyunca Allah’ın sıfatlarının tecelli daireleri kapalı kalacaktır. Nitekim Allah (c.c)  bu hususta şöyle beyan buyurur da: “O kibir edenleri katiyen sevmez” (Nahl (16),123, “Yeryüzünde haksız yere kibr edenleri ayetlerimizi görmekten ve anlamaktan men edeceğiz. Bu durumda onlar bütün mucizeleri görseler yine iman etmezler.. Onların bu hali, ayetlerimizi yalanlamalarından ve ondan gafil olmalarındandır-” (A’raf 146). Peki, kibirli insanın halini nasıl anlarız derseniz,  gayet basit,  bikere boynun kasılmasından ya da yüzün kırışıp karşısındakini küçük görme şeklinde pekâlâ anlamak mümkün.
          Kibir edenler kibirleriyle dolaşadursun, şu bir gerçek Allah’ın mukarrebun kullarından olabilmek için birbirimizle dünya metasi için değil bilakis fazilet ve takvada yarışarak ancak mukarrebun kul oluruz,  bunun dışında dünya hırsıyla yapılacak tüm ameller kuru bir taklitçilikten öteye geçemeyecektir.  Zaten bir müminde erdem ve takva sahibi olmak diye bir dert tasa yoksa biliniz ki hayatı boyunca kulaktan dolma bilgilerle gününü gün edecektir. Dolayısıyla Allah’a yakınlığı artmış mukarrebun kullarla birlikte olmayacaktır.  Elbette birlikte olmaz. Zira Efendimiz (s.a.v) bakın bu hususta ne buyuruyor: “Kulakla duyulan haber, gözle görmek gibi değildir (Hakim). Hatta bir hadisi şerifte bunu şöyle örneklendirir de: “Allah-ü Teâlâ Tur-i Sina'da Musa (a.s)’a kavminin fitneye düşüp bir buzağıya taptığını haber verdi, Musa o anda oralı olmadı. Ta ki; Tur-i Sina'da dönüp gözüyle görünce Tevrat levhalarını yere fırlattı” (Buhari ).
           Bilindiği üzere peygamberler arasında sadece Hz. Musa (a.s),   Allah-ü Teâlâ ile arada ses, harf ve melek olmaksızın perde arkasında konuştuğu içindir kendisine  ‘Kelimullah’ denmiştir. Nitekim Rabbül Âlemin elçisini ‘Ve Allah Musa ile vasıtasız konuştu’ (Nisa/164) beyanıyla taltif etmiş bile.  Zaten ayetten öyle anlaşılıyor ki işitmek başka bir şey,  görmek başkadır. Asıl marifet Allah’ı bilmekte gizlidir. Marifetullah ilmi malum çalışarak elde edilebiliyor. Yeter ki Hak ve hakikat yolunda gayret edilsin Tevfik Allah’dan elbet.  Madem Tevfik Allah’dan, daha ne duruyoruz şimdi 'Gayret bizden Tevfik Allah'dan' niyazının gereğinin yapma zamanıdır.  İcabında bu da yetmez,  gün bugündür deyip tüm samimiyetimizi ortaya koyma vaktidir. Zaten samimiyetimizi ortaya koyup birinci adımda nefsin tepesine bastığımızda biliniz ki ikinci adımda Allah’da fenafil kul olduk demektir.  Zira Yüce Allah; hiçbir kuluma taşıyamayacağı yüklemem diye buyurmakta. Şu fani dünyada edindiğimiz ne kadar mal mülk varsa bunların hepsi Yüce Allah'ın bize lütfettiği nimetlerin neticesi bir mülk edinmedir.  İşte bu nedenle Yunus’un dile getirdiği malda yalan,  mülkte yalan, var birazda sen oyalan bilinciyle hareket edip Allah’a vasıl olmak gerektir.  O halde hiç yoktan yere dünya malı için birbirimizi kırmanın âlemi yoktur En iyisi mi biz can boğaza dayanmadan Gelin Yunuşça tanış olalım,  işin kolay tutalım,  sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz diyelim ki Rasulüllah (s.a.v)’in; “Merhamet ediniz ki merhamet olunasınız. Affediniz ki affolunasınız” (Heysemi) müjdesine mazhar olabilelim.
         Velhasıl; biz mümin kullar olarak acziyetimizin idrakiyle hayatımızı tahkiki iman ve Salih amel üzerine tanzim etmeli ki felaha erişebilelim.
          Vesselam.