KÂLÙ BELÂ’DA
VERİLEN SÖZ
SELİM
GÜRBÜZER
Düşünsenize
beşeri münasebetlerde sözleşme olurda Yüce Yaradan ile mahlûkat arasında
sözleşme olmaz mı? Elbette olur, bikere her mahlûk boşa yaratılmadığına göre Yüce
Allah’la arasında ilahi sözleşmenin olmasından gayet tabii ne olabilir ki. Hele bu mahlûk insansa bu sözleşmenin apayrı
bir anlam kazanacağı muhakkak. Zira Yüce
Allah ilahi emaneti dağa, taşa, toprağa yüklemeyi teklif etmiş ama gel gör ki tüm
cemadat bu sorumluluğu üstlenmekten imtina etmiştir. Neden imtina ettiklerini şu
ayet-i kerimenin mana ve ruhundan anlayabiliyoruz da: “Şayet biz bu Kur’an’ı
bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve
parçalanmış görürdün”(Haşr suresi, 21).
Tabii söz konusu insan olunca İlahi emaneti hiç
tereddütsüz üstleniverecektir. İşte insanın diğer yaratıklardan en farklı bu yönü
sayesinde cümle eşrefi mahlûkat olarak ilan edilir de. Tabii bitmedi dahası
var, Yüce Yaradanın ruhlar âleminde insanla yaptığı ilahi sözleşmede diğer
mahlûkata göre daha bir önem kazanıp bezm-i eleste (kâlù belâ’da) yankı bulurda. Üstelik bu
sözleşme kâlù belâ’dan başlayıp kıyamete dek sürecek bir süreci kapsar bile. Yani
bu demektir ki, daha insanoğlu dünyaya gelmeden Yüce Allah’ın kâlù belâ’da ruhlarla
yaptığı ahit ezelden ebede akan bir sürecin ötesinde bir ahitleşmedir. Zaten dünyaya
gelişimizin asıl sebebi bezm-i eleste verilen sözün ne derecede yerine
getirilip getirilmemesine yönelik imtihan olmak içindir. Ta ki bu dünyada ebed müddetimiz son bulur işte
o zaman maksat hâsıl olur da. Nasıl mı? Ruz-i mahşerde mizan kurulduğunda
sözümüzü yerine getirip getirmediğimizin izhar olmasıyla birlikte elbet. Madem öyle,
bu işi mizana bırakmadan bir mümine yaraşan dünyada iken kâlù belâ’da
verilen sözün gereğini yerine getirmek yaraşır. Aksi takdirde o gün geldiğinde ilahi
emaneti yüklenmekten imtina eden dağa taşa toprağa gıpta ederekten kendimizi
değersiz kılıp ‘keşke bizde dağ taş
toprak olsaydık’ demek durumuna düşeriz.
O gün geldiğinde ‘Ne de olsa dağ taş görünürde
cansız varlıklar canı acıyacak değil ya’ diye düşünüyor olmak zorunda kalsak da,
sonuçta kıyametin dehşetinden canımız sıkıştığında kendimizi muhtaç hissedip
cansız addettiğimiz dağa taşa toprağa bile gıpta edeceğimiz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Öyle ya, gerçekten de şöyle düşündüğümüzde özü itibariyle dağ, taş, toprak statik,
durağan ve hareketsiz görünüm verdiği için akla cemadat âlemi akla gelmekte iken,
bitkilerde dağa taşa göre daha bir büyüme
istidadı gösterdiği içindir akla nebatat âlemi akla gelmekte. Hayvanlar söz
konusu olduğunda ise zaten artık canlılığın hemen hemen tüm emarelerinin üzerinde
görüldüğü içindir akla hayvanat âlemi düşmesi gayet tabiidir. Şimdi burdan
nereye varacağımızı az çok tahmin etmişsinizdir elbet, işin özü şu ki, her ne
kadar cemadat görünürde bize cansız gibi görünse de aslında görünmeyen yüzü iyi
analiz edildiğinde gayet dinamik yapıda oldukları görülecektir. Nitekim
maddenin en küçük temel taşı atomun yapısına baktığımızda çekirdeğin içerisinde
proton, nötron çekim gücü oluştururken etrafında dizilmiş elektronların ise harekât
halinde deveran olduklarını müşahede ederiz. O halde şimdi tamda kendi kendimizi
sorgulamak zamanıdır, hani cansız
sandığımız cemadat durağandı, hareketsizdi, demek öyle değilmiş. Neyse ki, Kur’anı
Mucizül Beyan tâ asırlar öncesinden “Sen dağları görür de onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar
bulut gibi yürümektedirler. Bu her şeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O
yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır” (Neml suresi ayet 88) diye bildirdi de hareketsiz sanılan cemadatın
hareketli olduğunu idrak etmiş olduk. Tabii
dahası var. Bakın Rabbü’l Âlemin “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar
yerleştirdik. Orada her şeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr
suresi ayet19) diye beyan buyurmakla maddenin en küçük biriminden tutunda
buna en büyük birimde dâhil tüm mahlûkatın durağan olmadığını bilakis kendine
özgü bir yapı içerisinde ölçülü ve ahenkli bir şekilde hareket ettiğini idrak
etmiş olduk. Şimdi gel de bu müthiş kâinat nizamının dinamizmi karşısında Yüce Allah’ın
azametini ruhunda hissetme, ne mümkün. İyi
ki de Kur’an’ı Muciz’ül Beyan varda bu sayede bu müthiş nizamın işleyişinden haberdar
olabildik. Bu müthiş hatırlatma olmasa kim bilir kaç yüz yıl daha dağı taşı,
toprağı hep böyle hareketsiz camid varlıklar olarak niteleyip yerinde çakılı zannedecektik.
Kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer hareket
halinde deveran oldukları gibi kolon-sütun görevi yapıp dünyanın dengesini de sağlamaktalar.
Kim bilir dünya dengemiz olmasaydı halimiz nice olurdu. Allah bilir ya, dünya her
an, her saniye, her salise depremlerden, sel felaketlerinden, fırtınalardan, geçilmeyecekti.
Besbelli ki bir ilahi güç tüm mevcudata ‘denge içerisinde olun’ diye talimat vermiş
olsa gerek ki, milim sapmadan ilahi talimatın gereğini yerine getirmek için
deveran oluyorlar. Örnek mi? İşte dünyamız
23,5 derecelik bir eğimle bir yandan kendi ekseninde deveran olurken diğer
yandan da güneş etrafından seyr-i âlem eylemekte. Böylece bu sayede dünyamız
kendi ekseni etrafında yirmi dört saatlik yaptığı bir turluk deveranla hem günlüğümüz
hem de namaz vakitlerimiz belirlenirken,
güneş etrafında 365 gün dönmesiyle de hem yıllığımız hem de bir yıllık yaşımız
belirlenmekte. Ne diyelim işte görüyorsunuz ilahi sözleşme nedir diye
sorulduğunda bunun cevabı tüm kâinat okumalarında gizlidir elbet. Yeter ki kâinatta
olan biteni doğru okumaya çalışalım bak o zaman ezelden ebede yapılan tüm ilahi
sözleşmelerin idrakine ve bilincine ermiş oluruz da. Öyle ya, madem tüm mevcudat Rabbi ile olan
sözleşmenin gereği eşrefi mahlûkat insana hizmet için deveran olmuşken, bu arada bize de bu müthiş kâinat nizamını
doğru okuyup nimetlerinden faydalanmak düşer.
Evet, tüm dengeler eşrefi mahlûkat
insan için ayarlanmış. Allah korsun şayet dünyanın eğimi 25 derece olsaydı
kutuplardaki buzullar birkaç yüzyıla kalmadan erimeye yüz tutup denizleri buzla
kuşatacaktı. Ya da dünyanın eğimi 22
derece olduğun varsayalım, bu kez
ekvatora yakın bölgeler hariç Avrupa kıtasının tamamına yakını buzul kütleleri
istila edecekti. Haydi, eğimden
vazgeçtik, varsayalım ki dünyamız kendi ekseni etrafında 24 saatte değil de 30
saatte turunu tamamlamış olsa bak o zaman gümbürtüyü, fırtınalar ve kasırgalardan başımızı
alamayacaktık. Peki, 20 saatte tamamlamış olsa ne olur? Allah korusun bu kez
dünyamız kuraklık baş gösterip açlık sefalet diz boyu olacaktı. İşte tüm bu ihtimali örnekler bize gösteriyor
ki; kâinat dengesi bir ilahi sözleşmeyle bir kurala ve bir nizama bağlanmıştır.
Dolayısıyla Yüce Rabbimize bize
bahşettiği tüm nimetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır.
Öyle
anlaşılıyor ki kâinat dengemiz iş olsun diye dengelenmemiş, belli bir gayeye
yönelik dizayn edilmiştir. Hatta başlangıçta insanın dünyaya teşrif edeceği
güne ön hazırlık niteliğinde bir dizayn olduğu içindir galaksilerin yaratılışı
dünyanın yaratılışına nisbeten pek uzun sürmez de. Çünkü ortada daha henüz
insan yoktur. Öyle ya, İnsan varsa bir şey anlam kazanabiliyor, yoksa hiçbir
kıymeti harbiyesi olmayabiliyor. Dolayısıyla dünyanın oluşumu daha bir zaman
alacaktır. Nitekim bilimsel çalışmalar ışığında bu demektir ki dünyamızı oluşturan
kıtalar bile milyonlarca yılda tamamlanırken, bir bakıyorsun galaksiler altı
saniye gibi kısa bir zaman diliminde tamamlanmış olduğu gözüküyor. Dahası Fizik
bilginleri bu gerçeği büyük patlama anlamına gelen ‘bing-bang’ hadisesiyle izah etmeye çalışırlar.
Hatta ‘zaman’ denen olguda bing-bang
kapsamında değerlendirilir. İşte bing-bang
teorisinin özüne baktığımızda dünya kabuğunun başlangıçta yekpare yapışık bir
yapıda (bitişik) olduğu, zaman
içerisinde konveksiyon akımlarının etkisiyle arz kabuğunda kırılma ve çatlakların
oluşmasıyla birlikte kıtaların oluştuğunu görürüz. Böylece dünya haritamız son
şeklini almış olur. Gerçektende dünya haritası iyi incelendiğinde çatlakların
izlerini görmek mümkün. Kaldı ki mümkünü
olmasa da Yüce Allah kullarına “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin
bir hükümdür” (Tarık suresi ayet:12) ayetiyle o haritanın oluşumuna
çoktan işaret etmiş zaten. Başta da dedik ya, her şey Kün (ol) emriyle var olmakta. Aynen
öyle de Yüce Allah (c.c) şöyle beyan buyurur da: “O’nun işi bir şeyi istedi
mi ona sadece ol demektir, hemen oluverir” (Yasin suresi ayet,82). Hiç
kuşkusuz kıyamet gününde de dirilişimiz ‘Kün’ emriyle vuku bulacaktır. Nasıl ki
Bing-bang hadisesiyle galaksiler, zaman, mekân her ne varsa bir anda var
olduysalar, aynen öyle de bu dünyadan göç edip kıyamet koptuğunda yine ilahi
program ve ilahi sözleşme gereği büyük patlamayla (kıyametin kopmasıyla)
dirilişe geçeceğimiz muhakkak. Buna inancımız tam da. Hem nasıl inancımız tam olmasın ki, baksanıza kâinatta öyle müthiş plan ve program
işliyor ki; bir bakıyorsun yılın hemen hemen bütününde değişik türde cephe sistemlerinin
oluşturduğu tüm rüzgâr esintilerinden istifade edebiliyoruz. Sadece istifade
eden insan mı, elbette ki diğer mahlûkatta istifade emektedir. Nitekim bitkilerin
tozlaşarak döllenmesi için aracılık yapmak suretiyle polenlerin taşınmasında en
büyük etken unsur rüzgârdır. Ki; Kur’an’da bu mucize şöyle vurgulanır da: “Rüzgârı
(değişik yönlerden) estirmesinde
aklını kullanan topluluklar için pek çok ayetler (sırlar) vardır” (Casiye
suresi ayet–5). Anlaşılan o ki, evrende insan aklının alamayacağı ölçüde müthiş
bir matematiksel nizam söz konusudur. Ve bu mükemmel nizam, ilahi sözleşmenin mana ve ruhuna uygun olarak ezelden
ebede bir su misali akıp giderken hiç aksamadan belli bir program dâhilinde
işliyor da. Tabii ki anlayana. Yok, eğer tüm bu kâinat okumalarına ya da
dünyamızın hem kendi ekseninde hem de diğer gezegenlerle birlikte güneş
etrafında ne için döndüğüne bir anlam veremiyorsak vay halimize. Hem de ne vah,
hiç kimse kusura kalmasın bu saatten sonra bakacağımız
her ne nesne varsa biliniz ki öküzün trene baktığı gibi bakmak olacaktır. Oysa
bizim diğer canlılardan en bariz farkımız tefekkür melekesiyle donatılmış
olmamızdır. Zira düşünen varlığız. Dolayısıyla farkımızı fark ettirmezsek bakar
kör olmamıza şaşmamak gerekir. O halde
Yüce Rabbimizin “Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar.
Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler” (Nahl,32) müjdesine
bugün kulak vermeyeceksek peki ya ne zaman? Hiç kuşkusuz bunun için zaman ve
mekân kollanılmaz, bir an evvel Hak Teâlâ’nın müjdesine mazhar olmak için
ezelde verdiğimiz sözün gereğini yerine getirmemiz icab eder.
Evet, bu öyle bir müjdedir ki, müminlerin dünyada iken ayağına pranga olan
tüm ağırlıklar giderilip zaman ve yer çekim kuvvetinin olmadığı adeta kuş tüyü hafifliğinde
cennet yurdunun dört bir yanında dolaşıp nimetlerinden faydalanılabileceğimiz
bir müjdedir bu. Zira cennet yurdu öyle narin, öyle hafif bir yurttur ki, orada
enerjiye ihtiyaç duyulmayacaktır. Malum dünya hayatında yer çekim kuvvetinin varlığı
enerji sarf etmemizi gerektiriyor. Nitekim ne kadar enerji sarf edersek o
nisbette bedenimizde birtakım yıpranmalar ve arızalar çıkıp ağırlaşabiliyoruz.
Derken ecel kapıya dayandığında da bize bahşedilen enerjiyi nerelerde tükettiğimizin
hesabını vermek üzere ahirete doğru yol alırız da. Şayet enerjimizi tasarruflu kullanıp sıratı
müstakim yolunda harcadıysak üzerimizdeki tüm ağırlıklardan kurtulacağımızın müjdesi
ayeti celilede; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun
yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15)
diye belirtilen cennet yurdunun eşiğine geliriz de. Öyle anlaşılıyor ki
ayette zikredilen sidretü’l münteha sıradan bir had hudut değil, zaman ve mekânın
bittiği sınır hattıdır dersek yeridir. Nitekim Cibril Emin Peygamberimiz
(s.a.v) ile birlikte Mirac’a doğru yükselirken Sidretü’l Münteha’nın kapısına
geldiğinde duraklayıp “Ya Resulullah! Ben ancak buraya kadar yoldaş olabilirim.
Bundan ötesini ancak sen geçebilirsin” demekten kendini alamazda. Derken Peygamberimiz
(s.a.v), Allah’ın izniyle zaman ve mekânın
ötesine geçip cenneti cehennemi gördüğü gibi daha nice sırlara da vakıf olmuştur.
Tabii İslam uleması bu sırlar âleminden ancak sekiz adet cennetten bir nebze
olsun söz edebilmiştir. Mesela bunlardan Cennetü’l Meva, ulemamız tarafından
maddi sınırın bittiği ilk basamak olarak tanımlanır. Yani bu demektir ki Cennetül
Meva, dünyadaki tüm ağırlıkların geride bırakılacağı ilk basamağın adı yurttur.
Zira Yüce Allah (c.c) cennet yurdundan bahsederken “Altından ırmaklar akan
cennet” diye beyan buyurmakta, dikkat edin “içinden ırmaklar akan cennet”
denmiyor, altından ırmaklar akan denmekle bir fiziki gerçek ortaya konuluyor. Yani
Kur’an’da ağırlık ve çekim etkisinin giderildiği bir yumuşaklıktan
bahsediliyor. İşte bu nedenle “altından
ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılmıştır. Öyle ya, “içinden
ırmaklar akan cennet” ifadesi kullanılsa ağırlık ve çekim olurdu ki, bu durum dünyadaki fiziki olayı hatıra
getirirdi. Ama işin içinde cennet söz konusu olunca fizik ötesi hadiseyi
hatırlatacak ‘altından ırmaklar akan cennet’ ifadesi son derece isabetli bir
ifadededir. Derken Rabbul âlemin bu ifadenin mana ve ruhuna uygun olarak narin mi
narin hafif mi hafif diyebileceğimiz cennet yurdunu hak eden müminlere hediye
olarak sunarda. Hiç kuşkusuz bu hediye sıradan bir hediye değil, bilakis on
sekiz bin âlemin içerisinden en seçkin bir yurttur. Öyle ki bu yurd ölümsüzlük
ve ebediyet iksirini de bağrında taşır. Nasıl mı? Yine bilim adamlarının ortaya koydukları verilerden
mesela ölümlü dünya ile ölümsüz ebedi cennetin farkını gravidasyon (çekim)
kanunundan bunu çıkarabiliyoruz. Zaten bundan ötesini de çokta fazla
kurcalamaya gerek yoktur. Çünkü cennet yurdu bilgimizin dışında bir âlem, bizi aşar da. Bizi daha çok kâinatta cereyan eden
hadiselerin arka planından yatan gerçekler alakadar etmeli. Alakadar
olduğumuzda her şahika eser bezm-i eleste yaptığımız ilahi sözleşmenin aynası olacaktır.
Nitekim her bir aynaya baktığımızda ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerinden
hareketle ilahi sözleşmemizin ipuçlarını şu üç kategoride yakalayabiliriz.
Malumunuz birinci sözleşme Allah’ın bezm-i
elest’te ruhlarla yapılan sözleşmesidir ki;
-Ben sizin Rabbiniz değil miyim? İlahi hitab karşısında ruhların;
-Evet, Sen bizim Rabbimizsin denmesiyle
gerçekleşmiştir. Yani bu durum ruhlar âleminde vuku buldu. Daha henüz topraktan gömlek giymediğimiz bir
dünyadır bu. Tâ ki hamurumuz toprakla yoğrulur akabinde ruhta ten kafesimize
girdiğinde ben-i âdem oluruz da. Şimdi belki şunu kendi kendimize nasıl olurda cansız
toprak hayat bulur diye söylenebiliriz. Oysa yine günümüzün ilerlemiş teknolojik
bilimsel çalışmalara şöyle göz attığımızda; toprağın bağrında eksi (-) değer
içeren karbon ve azot moleküllerinin var olması bunun basbayağı olabileceğini
gösteriyor. Hakeza DNA içinde bu geçerlidir, çünkü DNA’nın yapısında eksi (-)
azot ve karbon, fosfor, hidrojen ve oksijenden kurulu bir düzen vardır. Dolayısıyla
bu demektir ki doğurgan toprak incelendiğinde içerisinde var olan oksijen,
fosfor ve hidrojenin, eksi (-) değerde ki karbon ve azotla birleşip insan
bedeninin oluşturacak hamur olabiliyor pekâlâ. Yeter ki bu bileşenlere haiz DNA
kodlarına ‘ol’ emri verilsin biliniz ki Yüce Allah (c.c)’ın tıpkı Hz. İsa (a.s)
ve Hz. Adem (a.s)’ın yaratılışında olduğu gibi “Allah nezdinde İsa’nın
durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve o da oluverdi” (Müminun23-12)
ve
yine “..Biz kendilerini yapışkan cıvık bir çamurdan yarattık” (Saffat
suresi 37 ayet11) diye beyan buyurduğu
ayetin sırrınca şifreler
hayat bulacak demektir.
Evet, ayet-i celilerden de anlaşılacağı üzere
Rabbul Âlemin Hz. Âdem’in yaratılışında eksi değerli azot ve karbonu taşıyan
toprakla DNA arasında ki bağı adeta gözler önüne sermekte ve böylece ateistlerin
iddia ettikleri ‘canlı canlıdan çıkar’
tezi çürütülmüş olur da. Dahası cansız gibi görünen şifreler bir anda ‘Kün-ol' emri
doğrultusunda canlılık kazanabiliyor. Kaldı ki ateistler Havva annemizin
Âdem’in eğe (us) kemiğinden yaratıldığına da bir anlam vermekten acizdirler.
Oysa bunda anlamamakta ne var, moleküler biyolojinin ortaya koyduğu bilimsel
çalışmalara bir baksalar genetik kemik iliği hücresinin şifreleri adeta barkod
okumasından geçirilircesine yazgıya çevrildiğini görür olacaklardı. Nitekim günümüz
teknolojisinde laboratuar şartlarında alınan kemik iliği hücrelerinin bir başka
uygun laboratuar şartlarında tekrardan üretilebildiklerini görebiliyoruz. Elbette
ki Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, ama şayet yaradılış şifrelerini açmak
mümkün olsaydı insanın kader yazgısı neymiş belki de daha bu dünyadan göç
etmeden idrak etmiş olacaktık.
Bilindiği üzere eğe kemiği insan kaburga
kemiklerinin özü mesabesinde bir kemiktir. Nasıl ki karbon ve azot artı (+)
değerli iken ölü (cansız) halde olup eksi (-) değere geçtiğinde ise toprak
canlılık kazanıyorsa, aynen öyle de kıyamet gününde de bu öz sayesinde ‘Ol’
emri doğrultusunda toprak olmuş tüm cansız bedenlerin yeniden hayat bulacağına
inancımız tamdır. Öyle ya, madem toz toprak olmuş bedenimiz canlılık kazanabiliyor,
hem madem Allah her şeye kadir’dir, o halde bunda şaşılacak ne var Havva anamız
niye Hz. Adem (a.s)’ın kaburga kemiğinden hayat bulmasın ki. Besbelli ki Havva anamızın yaratılış sırrı bu
derin moleküler biyolojinin şifrelerinde gizlidir. Her ne kadar şifreleri
çözemezsek de şifrelerin varlığına inanıyoruz ya, bu yetmez mi? Elbette şeksiz
şüphesiz iman getirmek insana artı değer kazandırıyor da. Hatta kulun Rabbi ile ezelde yaptığı şifre
niteliğinde ilahi sözleşmeye inanması da artı değer katacaktır. Dolayısıyla sırf inanmak bile bize kazanç
olarak yeter artar da.
Bir çocuk düşünün ki, yarı anneden
yarı babadan gelen kromozomlarla embriyolojik evrelerini tamamladıktan sonra dünyaya
gelebiliyor. Ancak şu da var ki genetik alanda hızlı gelişmeler bize üreme
hadisesinin hiçte basit olmadığını gösteriyor. Bikere her şeyden önce bir
yumurta hücresinin döllenebilmesi için kendi genetik kartlarında eksik kalan
genetik şifresini ya da kilidini açacak yaklaşık 250 milyon adet sperm hücresi
içerisinden sadece bir tanesinin genetik koduna ihtiyaç vardır. Bu özel genetik
kodu bulması gerekiyor da. Şimdi bu durumu normal mantık kuralları çerçevesinde
düşündüğümüzde aslında döllenmenin gerçekleşmesi imkânsız gibi bir şey gözüküyor.
Oysa bir bakıyorsun imkânsız gibi görünse de bir şekilde dişi hücresinin
kendisiyle uyumlu, aynı zamanda kendisiyle bütünleşecek bir sperm hücresiyle ilkahı
(döllenmesi) vuku bulabiliyor. Elbette ki erkeğin yaklaşık 250 milyon sperm
hücresi içerisinden sadece bir tanesine denk gelebilecek genetik koda Yüce
Allah'ın ‘ol’ emri sayesinde imkânsız görülen şey imkân hale gelmektedir. Derken “Kùn
Feye kùn- ol der ve olur” emriyle
birlikte dişide ki ovaryumun eksik kalan kartına karşılık gelen kodu tamamlanıp
böylece nur topu bir bebeğin oluşumu vuku bulur. Bakınız bu hususta Yüce Yaradınımız
şöyle beyan buyurur da: “Kıyametin zamanını bilmek sadece Allah’a havale
edilir. Keza O’nun bilgisi olmadan ne meyveler kabuklarını çatlatıp çıkar ne de
bir dişi gebe kalıp doğurur” (Fussilet suresi ayet 47). Gerçektende Yüce Allah’ın iradesi dışında hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz da. Zira konuyu matematiksel olarak açıklık
getirmeye çalıştığımızda ovaryum hücresi insanda bulunması gereken 60.000
civarında genetik karakterin yarısına karşılık gelmekte. Yani bu demektir ki 46
kromozomluk yapı içerisinde sadece 23 kromozomluk ünit olarak yerini alacaktır.
Nasıl mı? Elbette ki Allah’ın lütfu mayoz bölünme sistemi sayesinde yerini
alır. Aynı şekilde babanın sperm hücreleri de 46 kromozomluk yapı içerisinde 30.000
kompleks şifrelerden oluşan kartlara tekabül eder. Dolayısıyla babadan gelen 250.000.000 sperm
hücresi, anneden gelen tek bir ovaryum hücresinin (yumurta hücresinin) etrafında
adeta etten duvar örüp üşüştüğünde birbirlerini tamamlamak için can
atacaklardır. Tabii bu noktada akıllara durgunluk veren bir başka olayda akla gelmez
değil, yani dişi yumurta hücresinin nasıl akıl erdirip de onca sperm hücresi
adayı arasından sadece bir tanesine kendi kilidini açacak kabiliyette ki sperm adayını
bulabildiği doğrusu merak konusudur. Hiç şüphe yoktur ki, bu kilidin şifresi Allah
Teâlâ’nın külli iradesi doğrultusunda belirlediği adayca açılacaktır. Nitekim Yüce Allah bunun gibi pek çok
şifrelerin esrarını şöyle ortaya koyar da: “Kıyametin ne zaman kopacağı
bilgisi O’na aittir O’nun bilgisi dışında hiçbir şey kabuğundan çıkmaz, hiçbir
dişi gebe kalmaz ve doğurmaz, onlara: Bana koştuğunuz ortaklar nere de? Diye
seslendiği gün: sana buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını arz ederiz
derler” Fussilet ayet 47) İşte bu ayetin ışığında ehlisünnet âlimleri
kıyamet günü dirilişimiz Arş-ı Ala altında bulunan insan menisine benzeyen
suyun kırk gün müddetle yağmur misali bereket kaynağı olmasıyla vuku bulacağını
bildirmekteler. Böylece bu bereket kaynağı
insan DNA’sının kodlandığını varsaydığımız us kemiğine hayat verip vücut buluruz
da. Sözün özü İsrafil (a.s)’ın içerisinde tüm mahlûkatın bulunduğu sur’a üfürdüğünde
her ruh kendi DNA kodundaki bedene taşınıp hayat bulacak dersek daha doğru
olur.
Evet, Yüce Allah insanı bir damla
sudan halk etti, kıyamet koptuğunda da buna benzer bir şekilde Arş-ı Ala
altında bulunan insan menisine benzeyen suyun bereketiyle ilahi sözleşmenin
gereği dirileceğimiz şüphe götürmez derecededir.
Şimdi buraya kadar birinci sözleşme ya da
ahitleşme her neyse karınca kaderince dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık, peki
ya ikinci ahitleşmemiz nasıl oldu derseniz, malum o da ana rahminde tüm embriyonik
aşamaların nihayetinde vücut bulduğumuzda gerçekleşir. Öyle ki Mevla’mız, ana
rahminde embriyonik safhalarla kulunu tam tekmil donattığında, adeta ‘Bak kulum
tüm azalarını Yaradanını tanıyasın ve unutmayasın diye sana lütfettim’ dercesine
ikinci ahitleşmemiz gerçekleşir. Sakın ola ki, ceninle ahitleşme nasıl olur
diye şaşmayın, bakın Yüce Allah (c.c):
“O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de var etmiştir,
hayvanlardan da sizin için sekiz eş lutfetti. Sizi annelerinizin karınlarında
üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu
Rabbiniz olan Allah’tır…” (Zümer suresi ayet: 6) beyan buyurmak suretiyle bir yandan vücut donanımızın
oluşum evrelerine dikkatimizi çekerken öte yandan da ‘Rabbiniz Allah’tır’ kelamıyla
ikinci ahitleşmemizin gerçekleştiğini hatırlatmakta. Bu arada hatırlatma derken
bizde kendi çapımızda bir hatırlatmayı yapmakta fayda var diye
düşünüyorum. Maalesef bir kısım insanlar
İtalyan heykeltıraşçı Mikelanj’ın üç yıllık bir çalışmanın neticesinde ortaya koyduğu
Musa heykeline büyük bir gıptayla bakarken, söz konusu yaratılışımızın mutlak
mimari Yüce Allah olunca maalesef teğet geçmekteler. Doğrusu ortada bizi yoktan
var eden Yüce Allah’ın zerreden hücreye, hücreden dokuya, dokulardan organa,
organlardan vücut saray haline gelişimiz gibi devasa bir eser dururken teğet
geçilmesi şaşmamak elde değil. Öyle ya, hücrelerin birleşmesinden dokular, dokuların
birleşmesinden organlar, organların birleşmesinden vücut şahikası bir eser
ortaya çıkıyor, ama gel sen bunu görmezden gelip elin adamının yaptığı eserlere
övgüler dizeceksin. Olacak iş mi? Oysa insanın
anne karnında 9 aylık geçirdiği embriyonik değişim evreleriyle birlikte oluşan
vücut şahikası eser, az buz iş mi? Ki, bu şahika eser Kur’an’da üç karanlık dönüşümün
yaratılış öyküsü olarak insanlık iyice düşünüp ibret alsın diye zikredilir de. Malum
bu üç karanlık oda günümüz bilim adamlarının çalışmalarıyla birinci odanın
hücre aşaması, ikinci odanın doku aşaması,
üçüncü odanın organlar aşaması olarak açıklık kazanmıştır. Tüm bu
aşamaların bütününe ise embriyoljik safhalar denilmiştir. Aslında embriyolojik
aşmalar başlamadan bu süreç başlangıçta sperm ve yumurta hücresinin birleşiminin
sonucu, yani zigotun oluşumuyla start alacaktır. Derken ikinci evrede zigotun bölünüp blastula,
morula ve gastrula aşamalarını tamamlamasıyla birlikte en son embriyo safhası adını
alacaktır. O halde embriyo için zigotun bölünüp değişikliğe uğraması neticesi
ortaya çıkan safhanın adı dersek yeridir. Anlaşılan o ki; embriyolojik safhalar
belli bir plan ve program dâhilinde anne karnında 9 aylık süreç içerisinde
Allah’ı hatırlatmaya yönelik ikinci bir sözleşmemiz olur. Nasıl anne karnı sözleşmemiz
olmasın ki, bakın ehlisünnet kaynaklarında da belirtildiği üzere anne karnında
120 günlük cenine ruh üfleyen Yüce Rabbimizdir. Dahası ruhun üflenmesiyle
birlikte akabinde kalp, akıl, fikir, hafıza, şuur, sevgi gibi melekelerde
beraberinde gelip böylece yaratılışımız kemal bulacaktır. Madem kemal bulduk, bize düşen hem bezm-i eleste,
hem de anne karnında yaptığımız sözleşmelerin mana ve ruhuna sadık kalıp her
daim andımızı hatırlamak düşer. Her şeyden öte asıl bizden insani
özelliklerimizin de hatırlanması istenmektedir. Nedir istenen o özellikler
derseniz, bizden ilk etapta Allah’a hakiki manada kul olmamız istenmektedir
elbet. Zaten buluğa erdiğimizde kul olmanın gerekliliklerini yerine getirme
noktasında yükümlülük altına gireriz de. Bu nedenledir ki akıl baliğ olmayan ölüden
mahşer günü hesap sorulmaz da. Hatta İslam davetiyle karşılaşmayanlar, ya da İslam’ı
duymayanlarda öyledir. Ama yine de ihtiyatlı olup bu hususu araştırmakta fayda
vardır. Her neyse sonuçta her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğuyor ya, bu bizim
için önemli ipucu bilgi olsa gerektir. Dolayısıyla tüm mesele bu fıtratın iyi
işlenip işlenmemesinde gizlidir dersek yeridir. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle
beyan buyurmakta; “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Ne var ki anne
babası onu ya Yahudileştirir, ya Hıristiyan yapar ve Mecusiliği aşılar, aynen
hayvanlarda olduğu gibi. Hani bir hayvan bütün azaları derli toplu bir halde
doğar fakat insanlar onun ya burnunu keser, ya kulağını deler, ya da
kısırlaştırır. Böylece hayvan başka bir şekle girer” (Buhari). Keza
bir başka kutsi hadiste ise; “Ben bütün kullarımı bana kulluk etsin diye
yarattım, fakat onlara şeytanlar geldi, kendilerini dinlerinden uzaklaştırdılar”
(Müslim) diye beyan buyurur.
O halde hazır fıtrattan söz açılmışken şunu
rahatlıkla söyleyebiliriz ki, insanın Allah ile üçüncü sözleşme niteliğindeki ilahi
mukavelesi; hiç kuşkusuz Peygamber
çağrılarıdır. Öyle ki Peygamber çağrıları hem insanın fıtratı gereği yaptığı
tüm ilahi sözleşmeleri hatırlatmakta hem de Peygamber kavlince yapılan biatle
Allah’a kul olmanın sorumluluğunu da hatırlatmaktadır. Dolayısıyla kıyamet gününde
böyle bir davet ya da çağrı duymadım deyip hiçbir sorumluluktan kaçma şansımız
yoktur. Öyle ya, madem ezelden ebede bir dizi akit süreçlerinden geçiriliyoruz,
o halde Yüce Allah tarafından her kavme geldiği bildirilen Peygamber kavlince
yapılan sözleşmelerin ömür boyu hatırlanması icab eder. Zira kulun Allah’la
yaptığı her ilahi sözleşme hiçbir itiraza mahal bırakmayacak derecede levh-i
mahfuzda kayıt altında saklı tutuluyor da. Öyle ilahi sözleşmelerimiz vardır ki
hatırlayamıyor olmamız gayet tabiidir. Ama hatırlamıyoruz diye bu demek
değildir ki böyle sözleşmelerin varlığı inkâr edilsin. Bilakis Allah’la olan
sözleşmelere inanıyor olmamız çok önem arz edecektir. Elbette ki zaman ve
mekânı unutmak beşer olmamız hasebiyle biz kullar içindir. Ancak unutmak kula
inkâr etme lüksü vermiyor. O halde ilahi andımızı unutmuş olsak bile iman getirmekle
mükellef olduğumuzun bilincinde olmak bize yeter artar da. Bakınız, Allah-ü Teâlâ Habib’ine bu hususta ne
diyor;
“Ey Resulüm! Onlara o vakti hatırlat,
hani Rabbin Âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi
nefislerine şahit tutarak: ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlarda: Evet sen
bizim Rabbimizsin dediler Şahitlik ettik ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik,
haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu,
bizde onlardan sonra gelen bir nesildik, onların izinden gittik. Batıl’a
dalanların yüzünden bizi helak mi edeceksiniz? Şeklinde küfrünüze mazeret ileri
sürmeyesiniz diye böyle yaptık (A’raf 172–173).
Zira Hz. Ömer (r.anh) bu ayeti
kerimeyi Allah Resulünün dilinden:
“Allah Âdem’i yarattı, sonra Âdem’in
belinden zürriyetini çıkardı ve bunları cennet için yarattım, onlar cennetlik
amelleri işlerler. Sonra tekrar Âdem’in belinden bir grup zürriyetini çıkardı
ve bunları cehennem için yarattım, onlar cehennemliklerin amellerini işlerler”
diye aktardığında orada bulunanlardan biri:
-Ya Rasulullah! Madem öyle biz ne için amel ediyoruz
ki?
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Allah bir kulu cennet için yaratınca kendisini
cennetliklerin ameli ile meşgul edip ölünce cennete girer. Allah bir kulu
cehennem için yaratınca cehennem ameli ile baş başa bırakıp kul ölünceye kadar
bu hal üzere gider ve ölünce cehenneme girer” diye buyurmak suretiyle zihinlerdeki şüpheleri
gidermiş olur.
Hem şüphede ne oluyor, imanda zafiyet doğurduğu gayet açık. Dolayısıyla
imanda sorgusuz sualsiz teslim olmak esastır. Bize akaidimiz gereği gerek kâlù
belâ da, gerek anne karnında, gerek
Peygamberler vasıtasıyla yaptığımız tüm ilahi sözleşmelere inanmak ve teslim
olmak düşer. Yok, ben tüm bunları şüpheyle
karşılıyorum denilecekse, biliniz ki iman şüphe kaldırmaz, bilakis iman
teslimiyet ve sebat gerektirir. Sebat edelim ki kurtuluşa erenlerden
olabilelim.
Evet, şeksiz şüphesiz iman etmek
bu derece önemli husustur. Öyle ya, amel
noktasında yapılan hataların telafisi olabiliyor, ama işin içinde iman söz
konusu olunca bunun şakası olamaz, telafisi
zor bir husustur. Bir adamda amel olmaya
bilir, ama o adam şeksiz şüphesiz iman ediyorsa onun için bir kurtuluş ümidi
vardır elbet.
Nitekim Rasulüllah (s.a.v) bu manada ashabına
şöyle bir kıssa anlatır da:
Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı
ki, yüreğinde taşıdığı imandan başka hiç bir ameli yoktu. Bu adam bir gün aile
efradını başına toplayıp şöyle vasiyette bulunur:
-Öldüğüm zaman beni mutlaka yakınız, hatta kemiklerimi havanda döverek toz ediniz.
Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını da denize atınız.
Derken vasiyet yerine getirilirde.
Ancak Yüce Allah (c.c) rüzgâra:
-Derhal dağıttığın tozları topla diye
emir buyurur.
Tabii emir yerine getirilip tozlar ilahi
huzura getirildiğinde, Hak Teâlâ adama:
-Neden böyle vasiyette bulundunuz ki?
Adam cevaben şöyle der:
-Ya Rabbi! Senden hayâ ettiğim için elbet.
Bu durumda Yüce
Allah (c.c) adama:
-O halde
Bende fazlımla seni mağfiret ettim deyip adamı affedecektir.(Buhari).
Hakeza bir
başka ilgi çeken örnek ise Ashabtan Hakim b. Hizam ile Allah Resulü arasında
yaşanan soru cevap ilişkisinde yaşanacaktır. Öyle ki Hakim b. Hizam:
-Ya Rasulüllah! Acaba ben cahiliye devrinde yaptığım
iyiliklerin karşılığını görecek miyim diye sorar.
Tabii Efendimiz (s.a.v) sorulan suale kayıtsız
kalmayıp çok manidar bir cevap verir de:
-O iyiliklerin karşılığı olarak
Müslüman oldun ya.
Böylece bu cevap karşısında maksat hâsıl
olur da.
Velhasıl; ilahi sözleşme ezelden ebede vardır ve
haktır. Bu böyle biline.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3305/kl-belda-verilen-soz.html