6 Temmuz 2016 Çarşamba

KENDİMİZİ KEŞFETMEK


        KENDİMİZİ KEŞFETMEK
          SELİM GÜRBÜZER 
         Robert Bresson; hemen her şey gösterilseydi ardından görecek bir şey kalmazdı diyor.  Aslında dile getirdiği bu sözlerle belki de farkında olmadan insanın sübjektif dünyasının deryayı umman bir okyanus olduğunun ipucunu sunmuş oluyordu.
          Sanki hepimiz bir engin okyanusa açılmışçasına, hatta dalgalara meydan okurcasına bir meçhule doğru habire ilerleyip duruyoruz da. Ancak okyanusun sonunda gemimiz bir kıyıya yanaştığında karşılaştığımız liman meçhul olmanın ötesinde hakikatin ta kendisi limanmış meğer. Aslında şöyle bir düşündüğümüzde konuk olduğumuz dünyada bir gemi sayılır, üstelik konuklarını da beraberinde taşıyan bir gemidir bu. Ne zaman ki dünyada ahiret limanına demir atar asıl o zaman dünya ve dünya içindeki tüm konuklar kendi gerçeği ile yüzleşecek demektir. Böylece dünyanın fani ahretin baki olduğunu idrak edip sanki o dalgalara meydan okuyan biz değilmişiz gibi bir bakmışsın hepimiz dut yemiş bülbüle dönmüşüz. Öyle ki masumlaşıp duruluruz da. Nasıl masumlaşmayalım ki, burası çok farklı bir liman çünkü,  yani dünyada ki limanların hiçbirine benzemiyor. Farkı fark ettirende etkisinde gizli zaten. Düşünsenize daha limana yanaşır yanaşmaz etkisini “aklımız daha yeni başımıza geldi” dedirtecek derecede hissettirir de. Hani atalarımız ‘bin nasihatten bir musibet yeğdir’ der ya, aynen dünyada iken sıkıştığında firar eden aklımız ahret gerçeği ile yüzleştiğinde burada öyle kolay kolay kaçacak bir delik bulamayacaktır.  İşte mizan böyle bir şey,  insanın aklını böyle başına getirir. Gönül isterdi ki mizana çıkmadan önce aklımız başımıza gelseydi de hesabımızı kolay veriyor olsaydık. Mizan bir anlamda dünyada ne ekersek ahrette de onu biçeceğimizin bir göstergesidir.  O halde dünyada iken kendi hakikatimizi keşfetmeli ki, ruz-i mahşerde mizanımız yükte hafif pahada ağır değerde bir gösterge olsun.
            Şu bir gerçek ister dünya limanı ister ahret limanı olsun hiç fark etmez, asıl önemli olan her hal ve şartta kendi hakikat çizgimizden şaşmamak çok mühimdir.  Nasıl mı?  Şayet hakikate giden yolda arayışımız dış dünyamızla ilgili bir arayışsa biliniz ki bu elle tutulan, gözle görülen, yani objeye yönelik bir arayış ve maddi keşif olacaktır. Yok, eğer arayışımız iç dünyamızla ilgili bir arayışsa biliniz ki bu elle tutulmayan çıplak gözle görülmeyen, yani subjeye yönelik bir arayış ve manevi keşif olacaktır. Malum,  birde bunlardan ayrı rüya âlemimiz var ki,  uykuya geçtiğimizde bir bakmışsın hem objelere dokunuyor,  hem kokluyor hem de gözlemleyebiliyoruz da. Ancak bu olgular uykuda vuku bulduğu içindir bu noktada rüyalarımızda sübjektif kapsamında bir keşif olarak karşılık bulur. Oysa ister uyanık halde ister uyku halinde olsun sonuçta her iki halde de yaşanan hadiseler aynıdır. Yani ortada fark eden hiç bir şey yoktur. İlla da bir farktan söz etmek gerekiyorsa, birincisinde başımızdan geçen olaylar uyanık halde dış gözle vuku bulurken, ikincisinde ise uyurken iç gözle gerçekleşmektedir. Besbelli ki ayık ya da uyanık her ikisinde de yaşananlar beynin dışa ve içe açılan pencerelerinden bize yansıyan olgular gerçeğini değiştirmeyecek türden farklılıktır bu. Ancak şunu da unutmayalım ki, her şey beyin marifetiyle gerçekleşmiyor, beyne gelene kadar daha pek çok evrelerde söz konusu. O evrelerin neler olduğunun detayına girmeden ancak şunu diyebiliriz ki; bikere iç ve dış dünyamızda gördüğümüz her ne varsa biliniz ki bunlar bir takım bilinçaltı melekelerimizin maharetiyle üretilen ve harmanlanan marifetlerdir. Beyne bir misyon yükleyeceksek de beyin için sadece ruhi faaliyet ve kabiliyetlerimizin maddi veçhesini gösteren merkez üssü bir organ rolü üstlendiğini demek daha doğru olur. O halde kendisini bilmekten aciz bir et parçasına çokta abartılı paye yüklemenin bir anlamı yoktur, asıl arka planda bu maharet kalbin kumandasında faaliyet gösteren şuurumuza ait bir kabiliyettir bu. Öyle ya, asıl marifet beyinde olsaydı,  her hangi bir cerrahi operasyona maruz kaldığında kendisine ne için neşter vurulduğunu biliyor olması gerekirdi. Bilemez, çünkü beynin maddi cephesini oluşturan çekirdek atomlar ve hücreler, asla olan biteni biçimlendirecek bilinçte öğeler değildir. Bu öğeler sadece bilinçaltı şuur melekemizden gelen komutlara aracılık edip nesnellik kazandırmak için misyon yüklenmişlerdir.  Çünkü üretmek başka bir şey ürünü pazarda sergilemek başka bir şeydir, hakeza görüntü oluşturmak başka bir iş, görüntü almak başka bir iştir.  Madem durum vaziyet bu,  o halde gördüğünüz, duyduğunuz, dokunduğunuz her şeyi beyne bağlamak iç kaynak melekelerimize haksızlık değilse, peki ya nedir bu? Bu olsa düpedüz kendimizi inkâr etmekten başka bir şey değildir. Hem kalbe ait bu şeref ve önsezisi gerçeği ortada dururken dış kabukla oyalanmak niye doğrusu şaşmamak elde değil. Belli ki, her şey kalbin derinliklerinde kodlu şuur altı melekenin feraseti  (önsezi) marifetiyle gerçekleşmek de.  Marifet iltifata tabiidir elbet. Nitekim kalp bu iltifatı hak ettiği şundan belli, Yüce Allah (c.c); “Hiç bir şeye sığmam mümin kulumun kalbine sığarım” diyor,  dolayısıyla biz iltifat etmişiz çok mu?
         Peki, kalbi anladıkta beş duyu organımızın kendimizi keşfetmede rolü nedir denildiğinde cevaben görünmeyen âlemin görünür kılmak için aracılık ederler dersek yeridir. Her ne kadar dış dünyamız iç dünyamız gibi gizemli olmasa da en azından görünenden hareketle görünmeyen âlem hakkında fikir kanaati oluşturuyor ya, bu yetmez mi? Yeter artar da elbet. Mesela bazen bir insana kanımız kaynadığında iyi bir insan olduğu yüzünden besbelli deriz ya, aynen öyle de dış dünyadan beş duyumuz kanalıyla gelen veriler beyin süzgecine ulaşıp harmanlandıktan sonra ortaya çıkan olgularda aslında iç dünyamızın ürettiği olguların tezahüründen başkası değildir. Hani bazen ‘dışımız içimizin aynası’ deriz ya, yine aynen öyle de dış dünyamız da ahiretin aynasından başkası değildir elbet. İyi ki de iç âlemimiz hakkında kanaat oluşturacak dış dünyadan beş duyumuz vasıtasıyla veri girişini işleme alacak pek çok seyr-i afakî ve seyr-i enfüsi aynalar var da, bu sayede kendimizi keşfedecek hamlelerde bulunabiliyoruz. Zaten tüm mahlûkat içerisinde iç âlemi keşfedecek ruhi donanım ve kabiliyet sadece insanda mevcut. Öyle anlaşılıyor ki, Yüce Allah (c.c)  yarattığı kulunu sırf maddeye bağımlı kalıp muhtaç olmasın diye kendini keşfedecek bilinçaltı melekelerle donatmış. Madem kendimizi bilmeye yönelik meleki donanımlarla donatılmışız, o halde bize maddeyi kendi ulvi gayelerimiz doğrultusunda araç olarak kullanmak düşer.  Öyle ya, madde bizi kullanacağına biz maddeyi kullanıp hem eşyanın hem de kendi keşfimizi gerçekleştirsek fena mı olur. Bilakis böyle yapmakla madde bizim için artık uğruna ölecek bir değer olmaktan çıkıp her daim kontrolümüz altında tutabileceğimiz bir araç olacaktır. Dikkat edin gaye demedik araç dedik,  çünkü madde (dış obje) sadece yaratılış gayemize yönelik faaliyetlerde sadece bize binek taşı ve ayna olmak için vardır, dolayısıyla maddeyi gayeleştiremeyiz.  Ruh dünyamızın ise zaten böyle bir derdi yoktur,  olması da gerekmez. Çünkü ruhun kendisi zaten başlı başına iç ve dış âlemle irtibatlı seyri bir âlemdir. Dolayısıyla madde gibi binek taşı veya araç olmasına gerek yoktur. Hele bir insan kendi iç âleminde seyr-i âlem eylemeye görsün bir bakmışsın seyr-i sülûk yolunda ilerleme kayd etmiş görürsün.  Yeter ki,  seyr-i süluk yoluna talip olmuş bu insan Lefza-i Celal zikrin fitilini kalbinde ateşleyip kalpten letaiflere, letaiflerden de tüm vücuda yayıversin evvel Allah’ın izniyle o vücut artık zikirleşmiş halde artık ruhen kabına sığmaz olacaktır. Malum kabına sığmayınca da ötelere kanatlanmak için can atacaktır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz insanın kendini bilmesi ya da kendini aşması denen hadise bu can atış arzusunda gizlidir. 
           Evet, ruhun bir yüzü dünyaya bakar diğer yüzü de ahirete.  Ama şu da var ki ruhun bakan yüzlerine perde çekilmemesi gerekir ki, iç ve dış dünyamız kararmasın. Aksi halde ışıksızlıktan kendi kendimizi karanlığa mahkûm etmiş oluruz. Perde çekeceksek de ruh penceremize değil nefsimizin önüne sed (perde)  çekmek gerekir. Hadi diyelim ki ruh penceremizin önüne perde çektik neye yarar ki,  nasıl olsa bir gün mevta olup ten kafesimizden ruhumuz uçup gittiğinde istesek de artık ışığını kapatamayız. Böylece perdelenmemiş ruh penceremiz sayesinde Resulullah (s.a.v)’in beyan buyurduğu  “insanlar uykudadır ölünce uyanırlar’  hadis-i şerifin sırrınca   ‘Ya Baki Entel Baki’ olanın sadece Allah olduğunun idrak edip uykudan uyanışa geçmiş oluruz. Gerçekten de öyle değil mi, ölünce kafamız dank edip ancak o zaman Allah’tan gayri etrafımızı kuşatan her ne varsa hepsinin gölge mahlûklar olduğunu fark etmiş oluruz. Tabii yukarıda da belirttiğimiz gibi gönül isterdi ki yaşarken ruh penceremizi kapatmasaydık da ölmeden önce erken uyanabilseydik. Ne yazık ki, ruhumuz ten kafesinden uçup gittikten sonra ancak kabirde ruhun sesine kulak verebiliyoruz. Nitekim kabrimizin başında biri bize selam verdiğinde selamı alan çürümüş bedenimiz olmayacak, bizatihi selamı alan ruhumuz olacaktır. İşte dünyada iken görmezden geldiğimiz ruh gerçeği budur.
              Gerçektende ruh gerçeğine kayıtsız kalıp ruh penceremizi kapatmış olmasaydık hiç şüphe yoktur ki marifet ve hakikat ilminin sırlarına çoktan vakıf olmuş olacaktık. Tabii bu arada aklımızdan ruh penceresi neyle kapatılır diye bir soru geçmezde değil. Aslında sorunun cevabı çok basit,  ‘nefis, şeytan ve kötü arkadaş’ların çekim alanına girmekle ruhun penceresi otomatikman kendiliğinden kapanmış oluyor zaten. Bu demektir ki bizi etkileyen iki çekim alanımız söz konusu. Bu çekim alanlarından biri “nefis, şeytan ve kötü arkadaş” üçgeni, diğeri ise ruh gerçeğidir. Birincisinin sesine kulak verildiğinde ruh penceremiz kapanmakta,  ikincisinin sesine kulak verildiğinde ise  “nefis, şeytan ve kötü arkadaş” üçgeninden oluşan pencereler kapanmakta. Maalesef bu üçlü sacayağın oluşturduğu olumsuzluklar hem kendi gerçeğimizi keşfetmemize engel olduğu gibi yaradılıştan var olan fıtri yeteneklerimizin ortaya çıkmasına da mani oluyor. O halde ruh penceremizi sürekli açık tutmamız gerekir, buna mecburuz da.  Açık tutmazsak ne olur derseniz, olacak olan besbelli, ışıksızlıktan iç ve dış dünyamız karanlığa mahkûm olacaktır. Madem öyle,  neydik edip ruh penceremizin önünde ki tüm engelleri aşmamız gerekir. Aşalım ki hem dış hem de içimizde cereyan eden hadiseler karşısında şaşkın ördek durumuna düşmeyelim. Malum ‘şaşkın ördek’ ifadesi olanı biteni anlamamak manasına söylenen bir değimdir. Dolayısıyla gördüğümüz, duyduğumuz ve dokunduğumuz her ne varsa, biliniz ki tüm bunları anlamlandırabildiğimiz ölçüde ancak kendi gerçeğimizle yüzleşebiliyoruz. Sadece kendi gerçeğimizi mi,  elbette ki buna ilave olarak eşyayı da anlamlandırıp tabiatına vakıf olmuş oluruz. Derken bir taşta iki kuş vurmuş olup hem eşyanın tabiatını, hem de kendi iç aydınlığımızı keşfetmiş oluruz.    
              Peki,  anlama ve anlamlandırma süreci iyi hoşta anne karnında bir bebeğin 9 aylık sürecini anlayıp acaba anlamlandırabildik mi? Anlamlandıramadığımız şundan belli dünya hayatımıza şöyle baktığımızda fıtratımıza aykırı bir yol izlemekte olduğumuz aşikâr.  Şayet dünya hayatımızı fıtratımızla uyumlu bir çizgide düzenlemiş olsaydık tıpkı ana rahminde olduğu gibi dünya rahminde de kundağa sarılmış halde saf ve temiz Müslüman olarak yaşayacaktık. Böylece bu sayede ahret rahmine de lekesiz beyaz kefenimizle göç etmiş olacaktık. İşte Allah Resulünün “Her doğan bebek Müslüman olarak doğar”  beyanı bu gerçeğe işarettir. Bu demektir ki kalu beladan dünyaya gelişimize dek Müslüman’ız. Ancak bir çocuk sonradan anne baba ya da çevrenin etkisiyle bir başka eksene kayıp özünden uzaklaşabiliyor. Dolayısıyla insanı özüyle buluşturacak mekanizmaların devreye girmesi gerekir ki, tekrar kendi öz mayasına dönüş yapabilsin. Madem fıtratımızda Müslümanlık mayası kodlu, o halde olan biteni anlama merakımızı Allah'la buluşturacak kodlara yoğunlaşmamızda fayda var. Kaldı ki kodlarımıza yönelmesek de zihnimize takılan her merak konusu husus bir şekilde bize Allah’ı hatırlatıp beraberinde kendimize gelmemize vesile olacaktır.  Hatta buna ateiste dâhildir.  Sonuçta ateiste olsa Allah var mı yok mu sorular eşliğinde bir şekilde zihnen yaratılış kodlarıyla meşgul olmuş olur. İşte merak bu ya,  farkında olmasa da inkâr ettiği Allah’dan zihnen kaçamayacaktır.  Derken ateist açısından merak kâbus olurken,  bir mümin açısından ise merak ilmin yarısı olup kendini keşfetmeye götürecek iyi bir fırsat olur da. O halde merak deyip geçmemek gerekir, sonuçta merak ettiğimiz her ne varsa kendi gerçeğimizi bulmaya ve keşfetmeye araç olabiliyor. Yeter ki bu yönde azami gayret gösterilsin bir bakmışsın marifet ve hakikat ilminin kapılarının kendi ruh penceremizden açıldığını görürüz bile. Neden olmasın ki, “Gayret bizden Tevfik Allah’tan” elbet.    
            Evet, kendimizi anlamaya yönelik merakımızla kendi öz cevherimizi keşfedebiliyoruz. Keşfetme aynı zamanda anlama ve idrak etmek demektir.  İdrak ettiğimizde anlamlandırma denen hadisede beraberinde gelecektir. Derken bu anlama ve anlamlandırma yolculuğunda insanoğlu bir yandan kendi biyolojisinin sırrına vakıf olmaya çalışırken,  diğer yandan bitki ve hayvanatın biyolojik yapısını da çözmeye çalışır. Böylece insanoğlu tüm bu çabalardan ne keşfedebildiyse Allah’ın kudreti karşısında hayreti ve merakı bin misli daha artış kaydedecektir. Düşünsenize canlıyı oluşturan en basit bir hücre yapısından tutunda en küçücük virüs ve bakteriye,   yine en küçücük sinek, karınca ve arıdan tutunda en büyük fil, zürafa gibi devasa büyüklüğündeki hayvana kadar pek çok canlının basit bir donanımda olmadığı artık bir sır değil. Yani her biri karmaşık yapıda mükemmel bir donanıma sahipler. Şimdi gel de Allah’ın kudreti karşısında hayretler içerisinde kalma, ne mümkün. Anlaşılan o ki;  gerek mikro düzeyde, gerekse makro düzeyde olsun hiç fark etmez, yaratılan her canlının kendi biyolojik yapısı içerisinde kendine özgü tarzlarıyla karşımıza çıktığında bize Allah’ı hatırlatıyor da. Ancak bu kendine özgü tarzlar fıtri tarzlar olabileceği gibi sonradan kazanılmış tarzda olabiliyor. Malum sonradan kazınılmış olanlar canlının yaşadığı ömür süreciyle sınırlı kalıp nesilden nesile aktarılamazlar. Ama fıtri olan böyle değil, genetik olarak aktarılabiliyor. Nitekim bazı hayvanlar eğitilerekten sonradan kazanılmış ilginç yeteneklere sahip olabiliyor,  ama sonuçta bu sonradan kazanılan yetenek olduğu içindir kendi hem cinsine aktaramayacaktır, kendi yeteneği olarak kala kalacaktır. İlginçtir insan sonradan kazanılmış yeteneklerini genetik yoluyla olmasa da bir sonraki kuşağa aktarabiliyor. Öyle ya da böyle tüm yaratılmış mahlûkat içerisinde bilgi birikimini nesilden nesile aktarabilen tek donanım insanda gözükmektedir. Nitekim bugün kültür ve medeniyetten söz ediyorsak bunu büyük ölçüde yaratılış mayamıza kodlanmış olan fıtri donanımıza borçluyuz.  Anlaşılan o ki; kültür ve medeniyet insan için söz konusudur,  zaten bitkinin ve hayvanın kültürle medeniyetle ne işi olabilir ki,  olsa olsa kültür ve medeniyet yolunda sadece araç olabilirler. Zira kültür ve medeniyet olmadan da varlıklarını koruyabildiklerini görebiliyoruz.
          Her neyse diğer yaratıkların dışında şöyle kendi biyolojik nizamımızı incelediğimizde çevreden beş duyumuz vasıtasıyla gelen mesajların vücut içerisinde ilgili merkezlerce analize tabii tutulduğunu ve gelen mesajlara rastgele cevap verilmediğini, bilakis mükemmel donatılmış haberleşme ağımız sayesinde iletişim sağlandığını müşahede etmiş oluruz. Baksanıza vücudumuz öylesine mükemmel bir iletişim ağıyla örülmüş ki,  bir bakıyorsun gönderilen mesajların karşılık bulup bulmadığını kontrol eden bir sistem sayesinde anında haberdar edilebiliyoruz. Nasıl ki buzdolabı mühendislik marifetiyle iç sıcaklık donanımı  -1 ila +1 arasında rezistansla kontrol edilebilir bir şekilde dengede tutuluyorsa,  aynen öylede biyolojik nizamımızda tıpkı buzdolabının işleyişine benzer bir ısı ayar sisteminde olduğu gibi dengede tutulmaktadır. Sadece ayarı sağlanan vücut sıcaklığı mı,  daha nice bilmediğimiz fabrika ayarlarımız vücudun kendine özgü feed-back bağlantılarıyla kontrol edilip dengemiz sağlanmakta.  Mesela hipoglisemi atağı başladığında (şeker düştüğünde) derhal vücut alarm vaziyeti alıp kan şekerinin yükselmesi için böbrek üstü bezlerinin iç kısımlarında tarafından öz bölgede adrenal salgılayacaktır. Böylece bu salgı faaliyeti sayesinde dengemiz sağlanır. Kan şekerinin düşmesi durumunda ise tam tersi bir işlem devreye girip bu kez pankreastan salgılanana insülin ve glukagon hormonları imdadımıza yetişecektir. Yetmedi kaslarda depolanmış halde bulunan glikojen serbest bırakılıp şekerin % 90–110 miligram arasında düzeye çekilmek suretiyle dengemizin yerli yerine oturtulması sağlanır. Anlaşılan o ki; vücut sarayımızda öyle bir denge işletim sistemi var ki; kan şekeri yükseldiğinde düşmenin gerçekleşeceği, düştüğünde ise yükselebileceği bir hormonsal denge faaliyeti söz konusudur.
          Şu da var ki; biyolojik denge ayarımızla pek oynamaya gelmez,  çünkü sağlıksız beslenmeden tutunda bilinçsiz ilaç tüketimine kadar bir dizi dengemizi alt üst edecek hayata dair duyarsız alışkanlıklar sağlıklı yaşama mani olabiliyor. Dolayısıyla biyolojik dengemizin bakımı çok mühimdir. Aksi halde geçmekte olan lokomotif trene iki türlüde bakılabilir, malum bincisinde öküzün trene baktığı gibi bakmak vardır, ikincisinde ise bilinçli derinlemesine bakmak vardır. Tabii bizim tercihimiz ikincisinden yanadır. Kaldı ki derinlemesine bakmak eşyanın tabiatına vakıf olmayı da beraberinde getirebiliyor.  O halde deruni ve irfan sahibi olmakta fayda var. Deruni olmayıp vurdumduymaz ve duyarsız olmakla hadiselere ne analitik yaklaşabliriz ne de sübjektif bir yaklaşım sergileyebiliriz,  her iki durumda da bakar kör olacağımız muhakkak.
          Beşeriyetin şu an yaşadığı sıkıntıların en başında hayata yüzeysel bakmanın doğurduğu bir takım sancıların ortaya koyduğu sonuçlardır. Oysa bu âlemin bir dış aynası, birde iç aynası vardır. Dolayısıyla bu noktada zahir (dış) ve batın (iç) ilişkisini anlamlandırmadan analitik ve sübjektif yaklaşım sergileyemeyiz. Dahası kendi kendimizi kandırmış oluruz. Hem hayata yüzeysel bakmakla kim ne kazanmış ki biz de kazanalım. Kaldı ki yüzeysel ve içi boş işlerle oyalanmak kolaycılığa kaçmaktan öte bir anlam ifade etmeyeceği gayet çok açık bir durum. Çünkü hayatın dış yüzüyle oyalanalım derken bir bakmışsın kendi iç dünyamızı keşfetmekten alıkoyan bir tuzak olduğunu görürüz. Tabii gönül sultanları böyle değil, yani onların meşguliyeti anlamsızlıklar üzerine kurulu sathi oyalanmak değildir,  bilakis deryayı ummanda yüzme üzerine kurulu deruni oyalanmaktır. Bu yüzden onlar adından Gönül Sultanları olarak adından söz ettirirler. Madem öyle bizde feraset ehli Gönül Sultanlarını kendimize örnek alıp deruni bir bakış açısı edinmemiz icab eder. Dahası hem dış dünyamızın objektif verilerini hem iç dünyamızın sübjektif verilerini aynı potada harmanlamamız gerekir ki anlam kaybı yaşamamış olalım. Allah korusun anlamsızlığın girdabına düştüğümüzde kendimizi de anlamsız addedip intihar edecek noktaya geliriz bile. Unutmayalım ki hayatı anlamlandırmamız için bize gerekli olan en acil şey çok yönlü deruni bakış melekesi edinmekten geçiyor. Hele şöyle başımızı gömdüğümüz kumdan kaldırıp kendi ruh dünyamızla baş başa kaldığımızda işte o an hayatın gerçeklerini kavramak mümkün olabiliyor. Hatta buna bir de hayal gücümüzü katıp geriye doğru şöyle bir hayat serüvenimize baktığımızda şimdiye kadar tüm enerjimizi dünya metası için harcayıp ahiret azığımızı ihmal ettiğimizi görürüz.  Derken yaşadığımız hayatı kendi kendimize zehir zemberek ederek anlam kaybına uğradığımızın farkına varırız ama iş işten geçmiş olur. .              
           İşte, yaşadığımız hayatı okuyamama ve sırf görüntülerle oyalanmak; maneviyattan uzak yaşamaya neden olduğu gibi kendi var oluş gayemize bigâne kalışımız kimlik bunalımına da yol açtığı bir vaka. Madem öyle,  vakit bir an evvel duyarsızlığımıza son verip kendi özümüzle barışık kimlik edinme vaktidir. 
             Bakın,  kâinatta her şey bir sebebe bağlanmış, hem zahir hem bâtıni âlemde cereyan eden her döngü tesadüfe yer verilmeyecek şekilde milim sapmadan yörüngesinde seyri âlem eylemekte. Üstelik bu seyir iç ve dış bir bütün olarak birbiri ile ilintili olarak bir denge içerisinde yürümekte.  Yani bu demektir ki evrende meydana gelen her varoluş ve her yok oluş birbirini dengeleyecek şekilde vuku bulmakta. Nasıl mı? Mesela fotosentez olayının girdisi ve çıktısına baktığımızda bir bütünlüğün varlığını görürüz. Yani fotosentez hadisesinde güneş, bitki, su, oksijen ve glikoz bir bütün olarak işliyor. Hele bu sistemden karbondioksit, su ve ışıktan birinin el çektirildiğini düşünün asla fotosentez denen hadise vuku bulmaz. İlla ki sistemin işlemesi için tüm unsurların bir arada olması gerekir ki fotosentez kanunu yürürlük kazanabilsin. Sadece fotosentez mi,  kâinatta hemen her şey birbiriyle ilişkilendirilmiş bütünlük içerisinde bir nizama bağlanmış halde dengelenmekte. Yani bu demektir ki  “madde- hayvan-bitki- insan”  adeta iç içe geçmiş hepsinin bir diğeriyle ilişkisi söz konusudur.  Bu yüzden bilge insanlar hayat yardımlaşmadır demişlerdir.
         Evet, eşyanın dilini anlamak için analitik çaba yetmez subjektif deruni çabada gerektiriyor. Ancak bu durum eşyayı nasıl okuduğumuza ya da nasıl baktığımıza bağlı olarak bir anlam ifade edecektir. Öyle ya, hayatı okuma biçimimiz şayet analitik ve sübjektif bakma çerçevesinde gelişim kaydederse ancak o zaman kendi gerçeğimizin bilincine varabiliyoruz. Ama gel gör ki, her geçen gün etrafımızda analitik ve sübjektif anlayışta bize rehber olacak şahsiyetlerin sayısı azaldıkça artık kendi kendimize yetemez olduk. Derken pek çok meseleleri çözememekten bir yandan beynimiz fokur fokur kaynayıp alarm vermekte diğer yandan da gönlümüz. Düşünsenize insan beyni 1,3 kilogramağırlığında olup bu ağırlığın % 80’i sudur. Tek başımıza beynin ancak  % 10’unu kullanabiliyoruz. Dolayısıyla beyin fırtınası kapasitemizi artırmak için beynin nasıl kullanılacağını gösteren akıl insanların desteğine ihtiyaç vardır. Keza gönül kapılarının da nasıl açılacağını gösteren Gönül Sultanların desteğine ihtiyaç vardır. İşte bu ihtiyacı göz ardı edip akil ve bilge adamsız yola çıkmanın neticesinde 'benim beynim almıyor'  ya da Gönül Sultansız ‘benim gönlüm kapalı’  mazeretine sığınmak abesle iştigalden başka bir şey değildir. Nasıl ki akil adamın bilgeliğine başvurmaksızın gerçek manada beyin fırtınası yapılamıyorsa, Gönül sultanının rehberliği olmadan da gönül dünyamızı keşfetmek mümkün olmaz. O halde hem dış hem de iç dünyamızı hareket geçirecek vesilelere başvurmak gerekir ki hayatı okuyabilecek kapasiteye erişip anlamlandırmayı sergileyebilelim.
           Hele bir insan etrafında olan biteni bir araştıra dursun eninde sonunda kendi iç dünyasını da merak edip kendisini tanıma cihetine yönelmesi kaçınılmazdır. Nasıl kendine yönelmesin ki, kendi iç âleminde mükemmel bir potansiyel donanımın varlığı söz konusu, fakat o mükemmel donanımın kapılarını tek başına açmak her baba yiğidin harcı değil, büyük bir bilgi birikim sahibine ve insan-ı kâmilin rehberliğine başvurmayı gerektirir. Alıcılarımız zayıf olunca ister istemez tek başına derya-i ummana dalmanın üstesinden gelemeyeceğimiz aşikâr, mutlaka bir bilen eşliğinde iç dalmak icab eder. Yeter ki iç dünyamızın kilidini açmak yönünde azim ve kararlılık gösterelim geresi gelir elbet. Malum, azim ve gayret olmayınca da iç ve dış dünyamıza açılan pencerelere bigâne kalabiliyoruz.  Allah’tan bizler bigâne kalsak da ehl-i tasavvuf erbabı seyr-i süluk yolunda hiç geri durmuyor, sürekli ötelere yol almak için gayret ediyorlar. Öyle ya, madem kendi başımıza fıtriyatımızı harekete geçiremiyoruz, en azından hiç olmazsa iç gözleri de görmek için can atamaz mıyız?   İşte o noktada iç göz ve feraset ehli veliyi gördüğümüzde biliniz ki gönül gözünden bizim üzerimize de bir şeyler sirayet edip uyanışımıza vesile olacaktır.
        Evet, hiç kimse bu fani dünyada durucu değil,  dolayısıyla ebedi âleme göç ettiğimizde hazırlıksız yakalanmamak gerekir. Çünkü bizim diğer mahlûkattan farkımız iç âlemimizin derya-i umman olmasıdır. Şayet bu deryayı ummandan bir katre damla bile olsa istifade edip ahrete götürebilirsek ne ala,  götüremediysek vay halimize.  Bakın,  Allah Resulü bu anlamda; ‘Benim göğsüme Allah-u Teâlâ ne yükledi ise ondan Ebu Bekir’in göğsüne de o aktarıldı’ diye beyan buyurmakla aslında iç âlemimizin deryayı umman bir âlem olduğuna işaret ediyor. Tabii anlayana. Kuşkusuz anlayan için kendi varlığının küçük bir âlem olmadığı, bilakis büyük bir âlem olduğunu idrak edip bu yönde bir bakış açısı geliştirmesine yetecektir. Maalesef günümüzde bu bakış açısına sahip pek az insan kaldı dersek yeridir. Zaten günümüz insanından başka ne bekleyebilirdik ki, başta Peygamberimiz  (s.a.v) olmak üzere onun izini iz süren Rabbani âlimlerden uzak kalınırsa olacağı buydu. O halde günümüz insanının boş ve geçici hayallerine kapılmadan şimdi kendimize dönüp şunu sormak gerek, bilhassa Anadolu insanımızın sahiplendiği bizim Yunus, şayet Tabduk’un eşiğine yüz sürmeseydi gönlü çağlayıp:
           “İlim ilim bilmektir
             İlim kendin bilmektir
             Sen kendini bilmezsin
             Ya nice okumaktır” çizgisine gelebilir miydi? Gelemezdi elbet. Yunus’un öyle gönlü çağlar ki en nihayetinde ‘Malda yalan mülkte yalan, var birazda sen oyalan’ diyerekten kendi keşfini gerçekleştirir de. Sadece keşif sahibi Yunus mu? Malumunuz Mevlana’da Şems-i Tebriz’e olan deruni bir bağlılıkla o da kendi keşfini gerçekleştirmiştir. Madem öyle, şu fani dünyada kendimiz gibi olmak varken fıtri mayamızın aksi istikametinde boş hayaller peşinden koşup başkalaşmak niye? Şayet kendimiz gibi olmak diye bir derdimiz varsa mutlaka tasavvufi hayatın çekim alanına girmek gerekir ki iç göz olabilelim. Bakın cümle meşayih tasavvuf için İslam’ın iç gözü diyor. Öyle anlaşılıyor ki iç keşif ve kendimizi feraset sahibi bir kıvama getirebilmek ancak seyr-i süluk yolunda ter dökmekle mümkün gözüküyor. Nitekim Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in ‘Müminin ferasetinden sakının’ beyan buyurması iç gözün varlığına işarettir. Sakın ola ki iç göz deyip geçmeyelim, zira İmam-ı Gazali gibi bir büyük âlim zat bile tasavvufa girdikten sonra bakış açısı değişip bu sayede Hüccetül İslam olmuştur.
               Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3388/kendimizi-kesfetmek.html

4 Temmuz 2016 Pazartesi

TEFEKKÜR MÜ EYLEM Mİ?


 TEFEKKÜR MÜ EYLEM Mİ?
SELİM  GÜRBÜZER

         Eylem; ismiyle müsemma tahrik ve şiddet içeren, daha çok hissiyatıyla hareket eden gruplara atfen söylenilen bir kavram.. İcabında kavramdan çok bir kılıf, ama aklı başında olan bir insan bu kılıfla hareket etmez, hissiyle değil önce mantık süzgecini harekete geçirerek karar verir.  Bu yüzden mantık dışı her türlü eylem toplum nezdinde şiddet olarak karşılık bulur.
          Peki ya tefekkür!  Hiç kuşkusuz tefekkür düşünce içeren bir kavram ve toplum tarafından hürmet görür de. Ne var ki tefekkürü unutalı epey yıllar oldu,  sanki bu topraklara bir daha uğramayacak gibi.  Bikere kayıp nesil var ortada,  kaldı ki geçmişinden bihaber gençlik nasıl tefekkür abidesi nesil olsun ki.  Dolayısıyla tefekkür dağarcığından yoksun gençliğin eyleme sürüklenişine şaşmamak gerekir. Ama bu tablo hazin bir tablodur. 
        Düşünsenize daha düne kadar enbiya, ulema ve evliyanın soluğunda kültürü, tefekkürü ve medeniyeti idrak etmiştik. Her sıkıştığımızda her an başvuracağımız başucumuzda kaynak kitaplarımız vardı. Fakat gel gör ki şimdilerde başvuru kaynaklarımızı kütüphanelerimizin tozlu raflarına mahkûm etmiş durumdayız.  Ve hem kütüphaneler sessiz, hem biz.  İşte kayıp neslin hali bu... 
         Evet, İslam sosyal hayatın bütününü kuşatan âlem şümul bir din ama maalasef bu yaşantıdan yoksun halde yaşamaktayız. Bu din bir güneş misali doğduğunda Allah Resulünün tebliğ ve irşadıyla anlam kazanıp yaşanan bir dine muhatap olmuşuz.  Derken İbn-i Haldun'un ifadelerinde geçen “İslam kavimleri bedevi idiler, İslam’dan sonra hadari umran ve medeniyete yönelmişlerdir”  tespiti yerini bulmuşta. Gerçekten de insanlık bedevi hayat içinde kıskıvrak kıvrandığında, vahyin soluğu insanlığa derman olmaya yetmiştir. Ve İslam çöle inen nur olur da. Öyle ki bu nur sayesinde vahşiliğin yerini medenilik alırken bir takım cahiliye adetleri bir bir yıkılır da. Zaten Resulullah (s.a.v)'in “Bedeviliği bırakın medeni olun” sözü bu maksada yöneliktir.  Kaldı ki Müberra dinimiz, sık sık ifrat ve tefritten kaçınmamızı öğütlüyor. Çünkü aşırılığı ölçü edinme ya da uzlete çekilme hali, İslam’a zarar vermiştir hep.  Bu yüzden ifrat ve tefrite kaçan her hareket İslam’da tasvip görmez. Bakın,  Hudeybiye anlaşması başlangıçta Müslümanların aleyhine işleyen bir ahitname görünse de,  aslında izlenen akıl dolu bir itidali siyaset sayesinde Müslümanların lehine dönüşen bir ahitname olmuştur. Peygamberimizin bu akıl dolu siyasetinden zihnimize nakşetmemiz gereken husus; İslam’ın daha çok itidalliği düstur edinen ortamlarda yeşereceği gerçeğidir. Hakeza diğer peygamberlerde öyle yapıp yüklendikleri ilahi fermanla kavimlerinin beyin ve vicdanını harekete geçirmişlerdir. Böylece peygamber nefesinin değdiği kavimler sahte mabutlardan kurtulup gerçek hürriyeti tatmışlardır.       
           Anlaşılan o ki,  gerçek hürriyet huzur ve itidal ortamlarda yeşerebiliyor. Bilhassa savaş dönemleri kitlelerin en çok hürriyete susadığı dönemler olarak bilinir. Barış dönemleri ise erişilen hürriyet ortamıyla birlikte ilim ve tefekkür olarak adından söz ettirir. Tabii İslam’ın olduğu yerde kaba kuvvetin hükmü olmaz.  Çünkü İslam gönülleri fethederek bu günlere geldi ve kıyamete kadar bu ışık sönmeyecek de.
         Madem öyle; İslam’a dört elle sarılmamız lazım, baskıcı, zorlayıcı ve şiddete yönelik metotlara başvurmak bize yaraşmaz. Bize her türlü vahşilik ve iptidai (ilkellikten)  hareketlerin boyunduruğundan kurtulup medeni olmak yaraşır.  O halde ne duruyoruz,  nerede tefekkür abidesi bir hareket var orada olmak gerekir.  Zaten tefekkür abidesi olmak varken eylemci cengâver olmak niye?   Hem kaba kuvvetle kim ne bulmuş ki biz de bulalım.  Kaba kuvvetle İslam’a hizmet ettiğini sananlar, aslında dinimize en büyük zararı vermekteler. Bilhassa radikal gruplar kendi vehimlerini hakikat sanıp habire etrafa korku salmaktalar.  Oysa İslam korku imparatorluğu oluşturmak için doğmadı,  gönüllere ışık olmak için doğdu.   Şayet dert dava İslam’a hizmet etmekse bunun yöntemi itidali bir yol (orta yol) iz sürmekten geçer, asla etrafa korku salarak bir milim mesafe alınamaz.  Nasıl alınsın ki,  radikal grupların korkutma ve sindirmeye yönelik eylemleri yüzünden bir taraftan Müslümanlar zan altında kalırken diğer taraftan da İslam’a gölge düşürüp emperyalist güçlerin değirmenine sutaşınmış olmaktadır
         Dedik ya,  radikalleşmekten kim fayda bulmuş ki, bizde bulalım. Faydaysa bu fayda daha çok emperyal dış güçlerin işine yaramakta.  Ah! Eylem hastası bu tipler Dış güçlerin çirkin emellerine hizmet ettiklerinin farkına varıp bir uyanabilseler,  Batı dünyasının ikide bir başımızda demoklesin kılıcı olarak salladığı Fundamentalist İslam yaftası ve Devrimci İslam etiketlemesinin kurbanlık koyunları olduklarını anlayacaklardır elbet.  Batı bir kere insanlığı İslami fobi propagandasıyla esir almaya kafasına koymuş ve bunun gereği olarak da bilhassa körpe zihinlere habire İslam’ın bir şiddet dini olduğu algısını yerleştirme peşinde.  Tutar tutmaz bu bilinmez ama görünen şu ki stratejik oyun tüm hızıyla devam etmekte hala.  O halde bize düşen bu tür oyunları boşa çıkartacak akıl dolu hamlelerde bulunmaktır. Nasıl mı? Tabii ki eylemi ve şiddeti metot edinerek değil,  müesseseleşmekle, ilme ve tefekküre yönelmekle oyun bozmalı.  Yetmedi sivil toplum inisiyatif yanımızı ortaya koyarak bozmalı. Kaldı ki onların uluslararası oyun kurucuları varsa bizimde kültür kodlarımızda sevda yüklü yüreğimiz var, yani sevda yüklü yüreğimizle bu oyunu bozabiliriz pekâlâ. Çünkü sevginin fethedemediği kale yoktur.  Sevda yolunda yollar dikenli, çakıl taşlı olsa da bikere gönül ferman dinlemez ki. O halde gönül dilini dağa taşa, toprağa yazmak gerekir.  Yetmedi gönül sevdamızı beyaz gelinlikle kefenlenmek gerekir.  Çünkü beyaz kefen leke kaldırmaz.
         Evet, bu dünyaya bir kuru dava için gelmedik, gönülleri fethetmek için geldik. Ama gel gör ki aramıza sızmış bir takım mihraklar Humeyni, Kaddafi,  Saddam ve Esad gibi despot liderleri İslam’la özdeşleştirip  “İşte İslam budur” demeye çalışıyorlar. Onlar aramızda fitne çıkardıkça dış güçlerde fırsattan istifade oyununu kurgulayıp kontrolü elinde tutmakta. Onlar kontrol ede dursun, hiç kuşkusuz Allah’ında bir hesabı vardır elbet.  Gün ola harman ola, kontrolünde tuttukları bu oyun bir gün gelir ters tepip başlarına bela olur da. Kurguladıkları filme yabancı değiliz, çünkü daha önce bu filmi çokça izledik. Ama ne var ki bizimle alay edercesine tekrar tekrar sil baştan filmi geriye sarıp yeniden izlettiriyorlar.  Ancak şunu iyi bilsinler ki;  bir değil bin kerede izletseler bu tür sağ gösterip sol vurmak ya da sol gösterip sağ vurmak yöntemlerle İslam’a leke vuramazlar.  Dedik ya İslam leke kaldırmaz, her şeyden önce dinin sahibi Allah, bu yetmez mi?
           Bakın,  İslam tarihi süreç içerisinde incelendiğinde her türlü kaba kuvvete iyi gözle bakılmadığı gözlemlenmiştir. Hele biz Türkler göçebelikten yerleşikliğe geçiş safhasında kuru cihangirlik davasıyla yetinseydik medeniyet olamazdık.  İyi ki de yerleşik olup medeniyet olmuşuz.  Sadece biz mi? Hiç kuşkusuz İslam’la müşerref olan hangi topluluk olursa olsun bir şekilde kabilevi kültürün cahiliye adetlerinden kurtulup yerleşirlikten medeniyete geçmesini bilmiştir. Nitekim bu hususta Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; “Medenilere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” diyor.  Evet, üstad iknadan söz ediyor, kaba kuvvetten söz etmiyor.  Ancak iknayı önce kendi nefsimizde uygulamalı ki etrafımızı etkileyebilelim. Nitekim Bediüzzaman kendi nefsinde uygulayıp bu uğurda çilelere göğüs germişte.  Hatta etrafına Risale-i nur hakikatlerini anlatınca takibe alınmış bile.  Derken mahkemelere girmiş çıkmış, kendisine her türlü hakaretler yapılmış fakat o bildiği yoldan devam edip bir kez olsun talebelerini eyleme teşvik etmemiştir.  Üzerine çok gelindiğinde ise sadece “zalimler için yaşasın cehennem” demekle yetinmiştir. O daha çok tebliğ, ilim ve tefekkür metoduyla yola koyulup etrafı aydınlatmışta. İlla eylemden söz edilecekse fikri eylemden söz edebiliriz, bunun dışında eylemi kaba kuvvet olarak görürüz.  Hele Said Nursi’nin o engin fikri eylemi karşısında hangi rüzgâr durabilir ki.  Tüm sahte mabutlar sus pus olup boyun eğer de. İşte ilmin ve tefekkürün gücü budur. O halde olabildiğince her türlü ifrat ve tefrit hareketlerinden uzak kalıp itidali bir yol izlemek şiarımız olmalıdır.
          Şu bir gerçek radikal hareketler İslam’a yarardan çok zarar vermekteler.  Hakeza İslami siyasallaştırmakta öyledir. Hele siyasete birde Makyavelizm’in bulaştığını düşünün böyle bir siyasi kirlilikte hangi akıl dolu İslami siyaset izlene bilir ki, ne mümkün. İşte bu yüzden Bediüzzaman; siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım demiştir. Kaldı ki gelinen noktada ilmi siyaset rafa kaldırılmış, yerini siyasi kazanç hırsı, alavere ve dalavere almıştır. Siyasi kirlilik had safhadadır artık. Hatta böyle bir had safhalık her cinsten eylemcilerin işini kolay kılabiliyor. Tabii ortada temiz siyaset söz konusu olmayınca leş kargalarının cirit atması kaçınılmazdır.
            Evet, siyasi kirlilikle birlikte radikal grupların eylemlerine bakaraktan ‘işte İslam budur’ denilmeye getirildiğinde işin rengi değişebiliyor. Oysa İslam’ı en ufak karalayıcı bir imada bulunmak ya da sataşma tüm Ümmet-i Muhammed’i incittiği gibi tüm cemadat, tüm hayvanat, tüm nebatat,  tüm kâinat incinip titrer de. Bir kere İslam’la hesaplaşma içerisine girenler şunu kafalarına iyi kazsınlar ki,  bu yüce din her hangi bir gruba ait ya da bir şahsın tekelinde bir din değildir,  dinin sahibi bizatihi Allah’tır,  koruyacak olanda O'dur. Yani bu demektir ki çatlasalar da patlasalar da Hak gelince batıl zail olacaktır.  Çünkü Yüce Allah’ın vaadi var,  nurumu tamamlayacağım diye.  Bu yüzden herkim ki İslam’ı karşısına almayı göze alır,  bilsin ki Allah’ı karşısına almış olur. Tarihe şöyle baktığımızda Allah’a savaş açanların hiçbirinin iflah olmadıkları görülür. Akıbetlerinin ne olduğu malum, hepsi tarihin çöplüğüne gömülmüşlerdir.  Madem öyle,  şimdi nasıl olur da İslam bir gruba, bir zümreye,  bir partiye, bir kuruluşa, bir şahsa mal edilebilir ki. Asla hiçbiri İslam’ın temsilcisi olamaz,  ancak İslam’ın hadimi olunabilir, bunun ötesine geçmek haddi aşmak olur. Aşırılıktan, haddi aşmaktan kim ne bulmuş ki radikal gruplarda bulsun. İyi ki de Osmanlı devr aldığı kuru cihangirlik misyonunda karar kılmamış,  yoksa yüz seneyi geçmeyen bir hâkimiyetle ömrünü tamamlayacaktı. İşte Moğol kasırgası bunun en tipik misalini teşkil eder. Malum, Moğollar yüz seneyi aşmayan bir hükümranlık geçirmiştir. Dahası Cengiz, Hülagû gibi yıkıcı serdarlar insanlığa medeniyet değil barbarlık miras bırakmışlardır.  Bu yüzden gerçek manada devlet olma yolunda ilerleyememişlerdir. Belki ülkeleri kasıp kavurmakla,   taş üstüne taş koymamakla kısa bir hâkimiyet elde edilebilir ama bu yöntemle kalıcı olunamıyor, eninde sonunda varacağı doruk nokta tarihin harabelerine gömülmek olacaktır. İşte bu noktada Moğol serdarları ile çağ açıp çağ kapatan Fatih çok farklıdır. Farkı fark ettirende hiç kuşkusuz tefekkür gerçeğidir.
           Bir kere Müslüman’ım diyen her fert tefekkür abidesi olmaya kendini namzet görüp farkı fark ettirmeli.  Nasıl ki bir komünist farkını “devrim kanla yazılı” sloganıyla fark ettiriyorsa, aynen öyle de bir Müslüman’da farkını tefekkür abidesi olmakla ortaya koymalıdır. Şayet insanlığa soluk olmak diye bir derdimiz varsa önce işe kendi iç dünyamızdan başlayıp tefekkür soluğuyla soluklanmak gerekir.  Bırakın ihtilal, terör ve şiddet gibi kavramlar onların olsun, bize İslam’ın o engin tefekkür deryası yeter artar da.  İşte bu gerçeği gören Pakistanlı düşünür Fazlurrahman bakın ne diyor; ‘Bu aktivist gruplar zümreleşme, dar kafalı ve hoşgörüsüz olma temayülünü göstermektedir. Hatta onlar komünizme has usulleri almakta ve huzuru ihlal etmekteler.’  Evet, kayda değer müthiş tespit.  Öyle ya, madem kuru cihangir bir davayla medeniyet hamlesi gerçekleşmiyor. O halde yeniden Tuna boylarında Nizamı âlem için, ilim ve tefekkürü yaymak için koşturmak varken aktivist gruplara özenip zümreleşmeye, dar kafalı olmaya ve hoşgörüsüzlüğe talip olmak niye? Batıyı anlarız da,  bize ne oluyor. Kendimiz olmak varken başka metotlar edinmemiz bize yaraşmaz.  Bir mümin için “Allah'ım maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak”  düsturu en güzel metottur. Şayet gayemiz Allah’ın rızasını kazanmaksa gerisi teferruattır.  Yeter ki, İslam’a gönül verenlerin yaşayışı sıratı müstakim üzerine olsun,  bak o zaman pembe şafakların doğacağı muhakkak.  Zaten yaşanmayan bir din ya da fikir sloganik olmaktan öte anlam taşımaz.
         Velhasıl; İslam’da militan ve eylem baş tacı değil,  tefekkür abidesi insan-ı kâmil baş tacıdır.  
           Vesselam.     







3 Temmuz 2016 Pazar

FANATİZM Mİ DİRİLİŞ Mİ?



          FANATİZM Mİ DİRİLİŞ Mİ?

                                   SELİM GÜRBÜZER
          
                           Kendilerini mücahit sanan birtakım radikal Müslüman akımlar, aslında giriştikleri eylemlerle, anti medeni tutum sergilemekteler. Şu bir gerçek çağımızın bedevileri olduklarının ya farkında değiller ya da hüsnü kuruntu içerisindeler, her neyse kendilerini ne zannediyorlarsa çokta fark etmez,  sonuçta düşman bellediği kesimlere karşı güç gösteriminde bulunmakla İslâm toplumunu töhmet altına aldıkları besbelli. Tabi bu gerçekleri dile getirenlerin çok ağır ithamlara maruz kalacağı da işin bir başka hazin yanı. Bu yüzden radikal gruplarla çok kere fikri tartışma büyük bir risk teşkil edebiliyor. Çünkü hemen her şeyi kimlik kategorisinde sorgulayıp meseleyi iman konusu hale getirmekte pekte mahirler. Hele ehlisünnet yolunu düstur edinmiş bir Müslüman’la karşılaştıklarında hemen sorguya çekip kâfir ilan etmekten de beis görmezler. Hiç kuşkusuz Hariciler tarihte bunun en tipik misalini teşkil eder. 
                        Malum, Hariciler çöldeki başıbozuk ve nizamsızlığa duydukları özlemi, Kur'an ayetlerini kendi hüsnü kuruntularıyla yorumlayarak kendilerince bir görev addettiklerini sanmışlardı. Sadece görev üstlenseler gam yemeyiz, başta devlet başkanı olmak üzere kurumsallaşan tüm devlet mekanizmalarına başkaldıraraktan reddiye döşeyip kanda akıtmışlardır. Maalesef günümüzde de kırsal geleneksel kültürden gelen mankurtlaşmaya müsait bir kısım insanlar şehre yerleştiklerinde zinde güçlerin telkinlerine kapılıp Haricilere benzer bir tavır sergiledikleri görülebiliyor. Dahası kentin varoşlarına konuşlanmış bu tip insanlar bir bakmışsın bilgi çağının getirdiği birçok yeniliklere karşı uyum sağlayamamanın neticesi olarak terör odaklarının maşalığı rolünü üslenebiliyorlar.  Oysa sosyal ve ekonomik değişimlere ayak uydurabilselerdi maşa olmak yerine kendilerini Yusuf Yüzlü ocaklarda ya da beyin fırtınasının yapıldığı alanlarda bulacaklardı.  Ne var ki fanatizmin kucağına düşmüş pekçok insan,   tarihte yaşananlardan hiç ders almadıkları o kadar kendini belli ediyor ki bu çağda bile kol gücüne özlem duyulabiliyorlar. Zaten tarihte Haricilerin yaptığı eylemlere şöyle bir göz attığımızda şiddet hareketlerinin arka planında göçebeliğin yerleşik düzene karşı başkaldırışını ve fanatik bir bilinçaltı boşalmanın varlığını görürüz. İşte aynı bilinçaltı boşalma refleksi günümüzde de geçerli olup bilgi çağına gulyabani kalmaktalar.
                        Evet,  önümüzde ki bu tabloda şiddeti metot edinenlerin slogan varı eylemlerinde hamaset kokan fanatik duygu selinin dışa karşı deşarj olması hadisesi sözkonusudur.  Ve böyle bir tabloda yer alan radikal gruplar eline tutuşturulmuş reçeteleri okumakla ya da başkalarının bindirilmiş kıtaları olarak kullanılmakla adeta kendinden geçmekteler. Belli ki analitik düşünmek çok daha ciddi emek gerektiriyor, paspas olarak kullanılmak varken niye sağduyularını kullanıp analitik hareket etsinler ki.  Onlar için düşünmemek en büyük eylemdir zaten.
                       Her şey bir yana, bir kere Resûlullah (s.a.v.)'ın “Kim çölde oturursa katılaşır, kim av peşinde koşarsa yitirir ve kim saltanata geçerse bozulur” sözleri bedevi toplum yapısının ruhunu ortaya koyması açısından kayda değer mucizevî bir hadis-i şeriftir. Gerçekten de sosyologların olmadığı bu dönemde böylesi mucizevî hadis-i şerifin zikredilmesi İslam bilginlerine ışık saçmışta. İşte İbn-i Haldun bu hadis-i şeriften hareketle “İslâm toplumları İslâm’dan önce bedevi idiler, İslâm tarihinin gelişmesi sürecinde hadariyete geçtiler” tarzında görüş serdetmesi manidardır. Hiç kuşkusuz İslâm’ın metafiziği, ahlâkı, hukuku, edebiyatı, musikisi, siyaseti çok geniş bir çerçevesi vardır. Dolayısıyla İslam'ın bu geniş penceresinden hareketle, Resûlüllah (s.a.v.) ashabına yemek yiyişinden giyimine,  oturuşundan kalkışana kadar hemen her alanda bir dizi adap ve usulleri öğretmiş, derken bedevi toplum yapısı zaman içerisinde medeni oluşum ve diriliş hüviyetine kavuşmuş oldu.         
                       Neyse ki göçebelik, kabalık, yağmacılık vs. çok gerilerde kaldı, tarımdan ticarete doğru gelişme kaydedildikçe toplum sanayileşmiş bilgi toplumuna doğru evirilmekte. Derken toplum yapısı çok daha teşkilatlı bir yapı hale gelmektedir. Tabii bilinçli toplum örgütlenme yapısı gerçekleştikçe radikal grupların asabı bozulmaktadır. Nasıl asapları bozulmasın ki, öteden beri alışmışlar bölük pörçük dağınık yaşamaya,  bu yüzden değişmemekte ki kararlılıklarını eyleme dönüştürmekle diriliş ruhundan yoksun günümüzün yüz karası yeni Hariciliye soyunmaktalar. İşte böylesi gruplarda değişime karşı direnmek kronik bir vaka olarak devam eder durur da. Yani bir şekilde sert ve tepkici haletiruhiyeleri “kurallı yaşamaya” karşı direnişleriyle kendini ele vermekte. Sanki sanayileşmiş bilgi teknolojisine yabancı kalmak marifetmiş gibi bayat ve fosil kalmayı yeğlerler hep. Oysa çağımız, bilgi üretimine yönelik bir yapı arz eder. Öyle ki Harici türü bu tip militan akımlar sosyal değişmenin en hızlı olduğu alanlarda bir bakıyorsun kimi zaman Gezi eylemleriyle, kimi zaman Danıştay saldırısı sonrası gösterilerle, kimi zaman Diyarbakır Sur hadiseleriyle, Ankara Gardaki patlamalarla ve 15 Temmuz Darbe girişimiyle gün yüzüne çıkmaktalar. Hatta bu fosilleşmiş ve bayatlamış artıklar canlı bomba olarak ta sahne almaktalar. Ne diyelim, işte her şey gözümüzün önünde cereyan etmekte, elbette ki İslâm’ın evrensel hakikatlerini anlamak basiretinden yoksun her tür radikal oluşumlardan başka bir şey beklenmezdi. İyi ki Ehli Sünnet yolunu düstur edinmişiz de  “tepkiciliği” değil “etkiciliği” esas almışız. Zaten bir Müslüman’a da tepki göstermek değil etkilemek yakışır. İcabında bu da yetmez, bir mümin öyle etken güç olmalı ki onu gören onda dirilmeli. Aksi takdirde hamasi nutuklarla ve sloganlarla bir arpa boyu yol kat edilemeyeceği muhakkak. İşte bu nedenledir ki diriliş ruhumuzun gök kubbede yankı bulması için etkici olmak şart diyoruz.
                           Bakın, Gavs-ı Hizani (k.s.)’ın oğlu bir gün camii de vaaz verirken ne kadar bildik ayet ve hadis varsa cemaate döktürmüş. O sırada ezan okunduğunda Gavs-ı Hizani (k.s)’de camiye teşrif etmiş. Namaza durulacağı sırada Gavs-ı Hizani (k.s.) müezzine:
                   “-Haydi, kamet getirin” dediğinde cemaat cezbelenip adeta yerlere yıkılmış. Tabii namaz eda edildikten sonra oğlu:
                     “-Babacığım,   camiye teşrif etmezden önce ne kadar ayet ne kadar hadis varsa hararetle anlattığım halde cemaatin kılı kıpırdamadı, ama sen geldin sadece ‘kamet getirin’ der demez cemaat bir anda yerlere yıkılıverdi, bu ne iştir?”
                        Gavs-ı Hizani (k.s.) cevaben şöyle der:
                     “-Oğul iş lafın zahirinde değil manevi tasarrufattadır.
                       İşte bu müthiş veciz söz, etkili  (manevi tasarrufat sahibi ) olmanın gerekliliğini gösteren vurgudur.
                         Belki de slogan atmayı ve şiddeti metot edinenler iyi niyetli, İslâm’a gönül vermişte olabilirler, ama sırf iyi niyetli olmak ve gönül vermişlik tek başına yeterli kriter değildir, Yusuf Yüzlü olmaya ve bilgiye de ihtiyaç vardır. Hele ki toplumsal değişmenin hızla yaşandığı şu çağda meselelere satıh üstü ham kaba softa hükümler vermek yerine akl-ı selim düşünmek mecburiyeti vardır. Asıl bin düşünüp akl-ı selim hareket etmekle İslâm’a hizmet edilmiş olunacaktır. Nitekim nice kelimeler var dua, nice kelimeler var ki etrafımızı kan gölüne dönüştürebiliyor. Şöyle tarihte yaşananları bir düşünün; “Hüküm ancak Allah’ındır” ayetinden hareketle Müslümanların kanını helal sayan Hariciler değil miydi? Harici kavramı her ne kadar 'dışarıdan biri' manasına bir lügat olsa da,  aslında gerçek anlamı  “huruç eden”, yani “başkaldıran” ve  “isyan eden” demektir. Çağımızın Yeni Haricileri başkaldıra dursunlar bize ”müjdeleyen”, “kucaklayan” ilmi ve tefekkürü esas alan bir yol izlemek düşer. Dahası sırat-ı müstakim üzere bir yola izleyelim ki huzura erebilelim. Kaldı ki İslâm uleması da sürekli olarak Ümmet-i Muhammed’e kurallı ve isabetli görüşler sergilemeyi öğütlemekte. Öğütlemeleri de gayet tabidir, çünkü Sünni ulemanın bizatihi kendileri hayat boyunca reaksiyoner veya isyankâr davranmamıştır. Bakın İmam-ı Azam, yaşadığı dönemde yönetimin haksız uygulamaları karşısında asla ayaklanma fetvası vermemiştir. Zira o biliyordu ki Hz. Peygamber (s.a.v.)  Müslümanlara zulüm yapan Kureyş Şeflerinden herhangi birini öldürmediği gibi suikastta tertiplememiştir. Madem öyle militana değil İnsan-ı kâmile ve tefekkür sahibi insana ihtiyaç vardır. Her militarist akım öteden beri ilme, Yusuf Yüzlülük ve hürriyet gibi değerlerle barışık olmadı ki, gelecekte de olsun. 
                       Evet, bir kez daha söylemekte fayda var;  radikalizm, fanatizm ve sloganik söylemler gelinen noktada sanayileşmiş bilgi çağıyla taban tabana zıt değerlerdir.  İster adına militarizm, ister fanatizm, ister radikalizm diyelim farketmez insanlıktan nasiplenmemiş gulyabani akımlar anti medeniyet oluşum için varlardır. Bizim farkımız diriliş muştusu medeniyete sahip çıkmamızdır. Bize ne geziciler (Gezi zekâlılar),  ne kominist fraksiyonlar, ne el Kaide, ne İran’daki devrim muhafızlığı, ne IŞİD, ne FETÖ ne şu,  ne bu asla örnek model olamaz.  Modelimiz gayet net açık orta da,   kendi engin kültür kodlarımızda var olan alperen tipiyle özdeşleşmiş kökü mazide ati olmak modelidir. İmam-ı Azam, Yunus ve Mevlâna’nın yürüdüğü yolu yol bildiğimizden anti medeni unsurlarla bir ilişki kurmayız. Çünkü biri korku ve vehim salan, bir diğeri ise “iri, diri ve bir olmayı” müjdeleyen anlayıştır. Şu bir gerçek içi boş sloganlarla kitlelerin gönülleri fethedilemez. Ancak ve ancak Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol yine gel” anlayışıyla gönüller feth olunur. Zaten gönüller feth olunsun ki hayırlar feth ola şerler def olabilsin.  
                     Anlaşılan o ki; müjdeleyen anlayışın ortaya koyduğu kardeşlik bilinciyle militarizm ortaya koyduğu kin ve nefret tohumları taban tabana birbirine zıt bakış açılarıdır. Zira kültür mayamız diriliş muştusu sevgiyle yoğrulmuş, gaza gelip bir tek karıncayı incitmeyiz de. Düşünsenize Yavuz Sultan Selim gibi gözü kara bir padişahımız bile daha önceden kafasına koyduğu tüm dünyada küffarın kökünü kazıma düşüncesi Şeyhül İslam Zenbilli Ali Efendi engeline takılabiliyor. Bu demektir ki Osmanlıda bir insan padişahta olsa kendi başına buyruk kesilemez. Çünkü Şeyhülislamlık makamı kurallı davranmanın gücünü gösteren baş makamdır. İşte tüm bu gerçekler ortada iken halen birileri tarihimizi kılıç kalkan ve cengâver tarihi olarak nitelemekten dem vurabiliyor. Aklını karaya oturtmuş bu malum çevreler azcık bir arşiv taraması yapmış olsalardı tarihimizin sadece huduttan hududa, sadece seferden sefere, gazadan gazaya koşan tarih olmayıp aynı zamanda hak, hukuk, adalet ve medeniyet tarihi olduğunu görmüş olacaklardı. Hele birde tarihi köklerin biraz daha derinliklerine dalmış olsalardı Selçuklu, Osmanlı medeniyet oluşumunun temellerinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk'ün Alp’ini erenlikle buluşturup diriliş muştusu medeniyet hamurunun o gün yoğrulduğuna vakıf olacaklardı.  İyi ki de Türk’ün Alpleri, Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelmişlerde Alperen olmuşlar, bu sayede üç kıtaya hükmedecek bir Osmanlı’nın doğuşuna zemin hazırlamışlardır. İşte bu anlamda Söğüt bir otağ olmanın ötesinde Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin elinde ulu çınara dönüşen bir kutlu diriliş hamlesidir. Ve bu kutlu diriliş ruhu ve kutlu ulu çınar ağacı Fatih ve Akşemseddin elinde Nizam-ı âlem’e dal budak salar da. 
                      Dün nasıl ki Osmanlı; Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresini Îlay-ı kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüştürmüşse, bugün de her türlü radikal akımları İslâm’ın hoşgörü, sevgi, ilim ve tefekkür ikliminde eritip yeniden bir medeniyet hamlesiyle dirilişe geçebiliriz, neden olmasın ki.  Başta da dedik ya, tarihi süreç içerisinde şehirlerden uzak kızgın çöller ve çetin coğrafya şartları göçebe insanını sert ve isyankâr yapmaktaydı.  Ama öyle bir dönem gelmiş ki aynı göçebe insanı yerleşik hayata geçişle birlikte medeni olup müesseseleşmeye, hukuka ve kurallı davranmaya uyum sağlayabilmiştir. Madem sosyolojik değişim gerçeği var, o halde bizde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi çağına hatta bilgi ötesine tarihi kodlarımızda var olan diriliş ruhuyla yeniden çağlara ferman okumak zamanıdır.
                          Vesselam.

1 Temmuz 2016 Cuma

KAVGAMIZ KALEM OLUNCA



                              KAVGAMIZ KALEM OLUNCA                        
SELİM GÜRBÜZER

         Sanki hayatın kanunu kavga üzerine kurulmuş gibi. Zaten bir yerde hakikat varsa, bunun karşısında batıl da var demektir.  İşte bu yüzdendir ki Kabil’in Habil’i katletmesiyle başlayan kavga kıyamete kadar sürecek de. Çünkü Kabil nizamsızlığın, Habil ise nizamın kutbudur. O halde nizamsızlık ve kalem birbirinin zıddı kavramlardır. Onun için nizamla oynanmaya pek gelmez. Şayet oynanırsa toplumun denge ayarının bozulması kaçınılmazdır.  Hatta buna meydan vermemek için kavgamızı kalem üzerine kurmalı ve kuvvetimizi de Nizam-ı âlem üzerine inşa etmelidir.
       Bakın, Calvin ‘Tek meşru din uğruna yapılan savaştır’   diyor ve ekliyor; ‘Karşılık beklemeyeceksin, yaptıklarına üzülmeyecek sevinmeyeceksin, vazife en büyük ibadet.’   Gerçekten de bu akıl dolusu sözler karşısında şimdi İslam’ın neden din uğruna verilen mücadeleyi cihad olarak tanımladığını daha iyi anlıyoruz. Her ne kadar bir takım aklı evveller cihaddan maksat sadece kılıç olduğunu beyan etseler de kılıç kadar nefis ve ilim uğruna verilen mücadelede cihaddır. Bilhassa nefisle olan mücadele en büyük cihad olarak ilan edilmiş bile. İcabında kılıcın düzeltemediği nizamsızlığı nefisle mücadele ve hal ilmi (ilmihal)  düzeltebiliyor. Zaten el kalem tutmayınca kılıç bir yere kadar iş görür, illaki uzun soluklu bir medeniyet dirilişi için kalem şart.
          İdeolojik kavgalar genel itibariyle barışçıl değildir.  Nasıl barışçıl olsun ki,  insanlığa huzur yerine kan ve revan yaşatırlar hep.  Onların yemişi kanla beslenmektir, medeniyet dirilişçilerin gıdası ise Şeyh Edebalice “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıdır. Bundan öte insanlığa soluk olup nizam-ı âlemce yönetmektir. Şöyle Avrupa tarihine bir baktığımızda ehl-i salibin hak dediği şey aslında kaba kuvvettir, kuvvet dediği ise zulüm veya vahşet olduğu görülür. Oysa şiddet histerisi ne nizam ortaya koyabilir,  ne de medeniyet inşa edebilir. Bu yüzden bizim farkımız yıkmak değil inşa için var olmamızdır. Zaten farkı fark ettirende kalemimizin mürekkebinden damlayan sevda ruhuyla gönülleri nakşetmemizdir.  
        Şu an tüm İslam âlemi perişan halde zelil sefil bir durumda.  Hiç kuşkusuz bunun sebebi artık kalemlerimizden sevda yüklü mürekkebin akmaz oluşu,  bilgi eksikliği ve sevda ruhumuzu yitirmişliğimizdir.  Ne zaman ki kalemlerimizden sevda mürekkebi akmaya başlar işte o gün geldiğinde nice zifiri karanlık gecelerin pembe şafaklara dönüşeceği muhakkak,   bu konuda ümit varız da.  Yeter ki kaleme kalemce sahip çıkalım dirilişimiz   'niyet hayrola akıbet hayrola'  aydınlığında vuku bulurda.
         Evet;  kalemle yapılan mücadeleler topluma mal olurken,  bir hiç uğruna verilen kuru kavgalar bırakın topluma mal olmayı anlık saman alevi misali parlayıp sönmeye mahkûmdur.   Kaldı ki bir kuru dava uğruna verilen mücadelelerin sonucunda kazanılan pekçok zaferin daha üzerinden yüz sene geçmeden bir başka güç tarafından bertaraf edildiği malum.  Fakat fikir ve yazıyla verilen mücadeleler öyle değildir,  uzun soluklu olup tarihe mal olur da.  Dahası bu tip mücadeleler geçici değil kalıcı olmak için vardır.  Hele birde hem kalem hem pusat,  hem beyin fırtınası, hem de bilek gücünün bir araya geldiğini düşünün hiç kuşkusuz bu birliktelikten büyük bir aksiyon doğar da.   Her ne kadar kafa gücüyle kol gücünün bir araya gelmesi çok zor gözüksede bu birlikteliğin oluşumu için çaba sarf etmek gerekmez mi? Kuşkusuz gerekir, şayet muhteşem mazimizde olduğu gibi kalemle kılıcın birarada yürütüldüğü Nizam-ı âlem için seferber olduğumuzda biliniz ki diriliş muştumuzun yeniden vuku bulması an meselesidir diyebiliriz. Kaldı ki kültür kodlarımızda bu diriliş ruhu var,   yeniden Nizam-ı âleme kanatlanmak neden olmasın ki? Anlaşılan beyinle kolun bir arada olacağı aksiyon bir güce ihtiyaç vardır.  Dedik ya,  bu güçten yoksun bir devlet süper güç olsa bile bu güç Akif'in dile getirdiği içi boş tek dişi kalmış canavar medeniyet olacaktır.
          Artık tüm cümle âlem şunu iyi bilsin ki;  tarihte yaşanan bir takım kan ve ırka dayalı tüm kavgaların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. İnsanlığa itibar kazandıran ne şan, ne şöhret, ne fiziki görünüm, ne para, ne pul, ne de kandır, asıl değer katan eşrefi mahlûkat olmanın mayasına uygun medeni olmak hamlesidir. Madem öyle,  fıtratımızla barışık,  kültür kodlarımızla orantılı insani yönümüzü zenginleştirip biyolojik kavgalardan uzak kalmalıdır. 
      İnsani yönümüzü zenginleştirmek derken ister istemez akla bilge şahsiyetler gelmektedir. Nitekim İmam-ı Azam hem Emevi, hem Abbasi dönemi halifelerinin kadılık teklifini reddetmiş bilge bir şahsiyettir. Belli ki burada ortaya konan tavır kadılığın hakkında gelememek ya da yapamamak endişesi değildir asla,  onların tek kaygısı zulümlerine alet olma riskidir. Üstelik o kendisine yapılan onca zulme rağmen kalemini kırmamış, devlete karşı başkaldırmamış, tam aksine Müslüman kanı dökülmesin bir tavır sergilemiştir. Ama gel gör ki böylesi mümtaz bilge zat, Halife Mansur döneminde mahkûm edilip zindan da şehit edilmiştir. Zindanda ölüme terk edildi de ne oldu,  sonuçta o gönüllerde en büyük fıkıh âlimi olarak yaşayıp çağımıza ışık saçmış ya, bu yetmez mi? Kalemin gücü o kadar net açık ortada ki,  Müslümanlar bugün olmuş hala kalem erbabının bıraktığı ilmi mirasla meselelerini çözmeye çalışıyor. Nitekim bugün Halife Mansur konuşulmuyor,  konuşulan Ebu Hanife’dir. İşte kalemin gücü budur. Üstelik bu güç tarihe adını yazdırmakla kalmayıp hem bugüne, hem de geleceğe ışık saçmaya devam etmekte. Zulümden kim payidar olmuş ki Mansur gibilerde payidar olsun. Kelimenin tam anlamıyla O, “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” (Bkz. Nevevi, Müslim Şerki-Kitab İmaret)  hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun yaşayıp ve bu uğurda şehit olmuş bir fıkıh âlimimizdir. Tabii bitmedi bu uğurda daha nice ışık kandillerimiz var.  İmam Hanbelî’de hakeza Halifenin yanlışlarına itaat etmemiş bir bilge zattır. Tabii bu öylesine bir itaatsizlik değildi,   bakın bikeresinde Halife Mu’tasım Billâh,  İmam Hanbelî’yi Kur’an’ın mahlûk olduğuna dair bir fetva vermesi için zorladığında kabul etmez, sen misin kabul etmeyen kendisiyle birlikte yedi yüz âlim şehit edilir.
        Evet, İmamı Hanbelde tıpkı İmam-ı Azam gibi kavgasını isyan üzerine kurmamış, hak ve hakikati dile getirmekle bedel ödemiştir.  Ehlisünnet âlimleri için ölçü besbelli,  hak ve hakikat dışı her ne varsa ona itaat etmemek esastır. Başkaldırmakmış, isyankârlıkmış bu tür radikal tavırlar onların dünyalarında yer almaz. Onlar için her türlü zulüm ve işkenceyi sabırla göğüslemek esastır. Kaldı ki itaat başka bir şey,  isyan başka bir şeydir. Dolayısıyla her ikisini birbirinden ayırd etmek icab eder. 
       İslam’da sultana itaat emri vardır, ama bu itaati mutlak kılmamıştır. Zira Resulullah (s.a.v) “Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır”   diye beyan buyurmuştur.
      Hele fıkhı kıymet değeri tartışılmaz ölçüde diyebileceğimiz Fetava-i Hindiye adlı kitabının yapraklarını çevirdikçe Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker vazifesinin yerine getirilmesinde:
        “—Umera elle,
          —Ulema dil ve kalemle,
       —Avam-ı nas kalb ile yapar”  olarak karşılık bulduğunu görürüz. İşte bu müthiş tespit sayesinde  ‘Bir yerde kötülük gördüğünüz zaman dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa elinizle,   elinizle gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir’  hadis-i şerifte geçen Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker yetkisinin ulu orta herkese verilmediği gerçeğini öğrenmiş oluruz.
        Kuvvet, kanun hükmünde adil güç olursa anlam kazanır. Bu adil gücün tatbikinde devletin görevi esas alınır. Bireye kafasına göre bir adamı cezalandırma ya da öldürme yetkisi verilmemiştir,  devlete ait bir yetkidir bu. Şayet fertler kendini devlet yerine koyup güç koymaya kalkışırsa her tarafta anarşizmden kol gezilmeyeceği aşikâr. Hele bir cahilin âlimin yapması gereken görevi üstlendiğini düşünün, vay o ahalinin haline,   ortada ne ilim kalır ne de erdemlilik. 
          Evet,   İmam-ı Azam, İmam Hanbelî gibi nice âlimlerin kendilerine getirilen hak ve hakikat dışı teklifleri reddetmesi isyan etmek değildir, bilakis Allah’ın ahkâmını hâkim kılmaya yönelik bir tavırdır. Kaldı ki ortada 'haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır' peygamber buyruğu var.  Şayet söz konusu Allah ve Resulünün hakikatlarıysa itaati 'Emri’bil Marufta' görüp hayatlarına uygulamışlar da. Onlar isteseler bir küçük işaretle kitleleri isyana sürükleyebilirlerdi,  ama onlar öyle yapmayıp zulme uğrama pahasına da olsa tüm işkencelere karşı Allah’ın verdiği canı emanet bilip isyana girişmemişlerdir. İşte hakiki iman mücadelesi budur.
       Bediüzzaman yaşadığı dönemde nice sürgün ve çilelere maruz kalmış,  ama o bir an olsun hiçbir talebesini isyana teşvik etmemiştir. Üstelik kendisi dâhil,  yirmi sekiz yıl hapis hayatı yaşamış olmasına rağmen bir kez olsun başkaldırmamıştır, sadece fikir bazında “zalimler için yaşasın cehennem” demiştir. İşte bu noktada, şayet hukuki yollardan mücadele diye bir dert tasamız varsa işte hayatı boyunca kalemiyle mücadele veren Said Nursi’yi örnek almak en doğru tavır olacaktır. Peki, onun mücadele yöntemine sadece bizim mi ihtiyacımız var,  hiç kuşkusuz tüm insanlığında onun kocaman yüreğinden kopan o müthiş kaleminden alması gereken nice derslere ihtiyacı var. Öyle ki, onun kalemi bir tür sivil inisiyatif mücadelesidir. Canı pahasına ortaya koyduğu mücadelede önce inancını doğurgan toprağa savurmuş,  sonrasında sabahın o seher yelinde kaleme döktüğü Risaleyi Nur hakikatlerini ötelere taşır da. Peki, üstadın kalemini güçlü kılan gizem neydi?  Belli ki o gizem, kutbul aktab kabul ettiği Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani Hz.leri gibi zatların ruhaniyetinden aldığı feyiz ve bereketinde gizlidir. Ve bu bereket sayesinde kaleminden damlayan her mürekkeb önce tohum, sonra filiz,  en nihayetinde çiçek açıp tüm beşeri tabular ve sahte mabutlar sözün bittiği noktada sonbahar yaprakları gibi tel tel dökülmüşlerdir.  Nasıl dökülmesinler ki,  Risaleyi Nur hakikatleriyle her kim yüzleşirse üstadın yüreği ne yürekmiş demekten kendini alamaz. Çünkü Risale-i Nurun   'Sözler', 'Lemalar', 'Şualar' ve 'Mektubat'  olarak külliyata dönüşmesinde Bediüzzaman üzerinde kendinden önceki ehlisünnet âlimlerin himmet ve bereketlerinin tesir yapmışlığı söz konusudur. Bu yüzden kalem bu anlamda feyiz ve berekettir, içine ruh üflenmezse neye yarar ki.
         Madem kalemin gücü ortada, o halde durduk yere başımızı kuma gömüp karamsar olmaya gerek yoktur. Zira ümitsizlik en büyük felakettir. O halde daha ne duruyoruz, yeniden ümit tazelemek için Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani, Ahmed Yesevi,  Mevlana, Yunus, Said Nursi Hz.leri gibi daha nice ışık fenerlerin yolunu takip etmek yeterli olacaktır.
        Evet,  Bediüzzaman hayatı boyunca tüm sahte mabudlara karşı mücadele verip karanlığı ışığa çevirmiş bir deha örneğidir. Dünyada dikensiz gül bahçesinin olamayacağını bilinciyle hareket edip kendi doğurgan toprağımızdan çıkan yeni nesle örnek bir remzdir.  Bir an olsun hiç gözünü kırpmadan tüm sahte mabutlara ve deccallara (kalemsizlere)  karşı meydan okuyan tek yürek volkandır.  O önce susmuş, fakat sabrını deneyip zorlayanlar olunca da bir volkan misali patlayıp ihanetleri bala çevirmiştir. Adeta kalemiyle bütün kaleleri yıkmış ve adını Bediüzzaman olarak tarihe yazdırır da.  Derken Risale-i Nur çağımıza ışık saçmış olur.   Nasıl ışık saçmasın ki,  ‘kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım’ misali gücünde kalemi ateşten gömlek İbrahim-i Gül olmuşta.  İşte bu noktada Risale-i Nur hakikatleri için İbrahim-i Gül külliyattır diyebiliriz. Üstelik bu külliyat kıyamete dek ışık kaynağı olmaya namzette.  Sözün özü Risale-i Nur hakikatleri karanlığa ışık saçan İbrahim-i Gül bahçesidir.
        Bediüzzaman’ın canı pahasına ortaya koyduğu kalem mücadelesi kuru cihangir kavgası değildi elbet, bu yüzden onun verdiği mücadeleyle diğer beşeri kavgaları aynı kulvarda bir tutmak abesle iştigal olacaktır. Birkere birinde iman hakikatleri uğruna yapılan bir mücadele var,  diğerinde ise şan şöhret uğruna mideyi doyurmak vardır. Davası şan şöhret sahibi olmak olanlar midelerini tıka basa doyura dursunlar,  ardından bıraktığı iman hakikatlerini hayatın her alanına çoktan işlemiş bile. Başkaları için bir tılsım, bir sessiz harf yığını sanılan kelimeler Said Nursi’de patlamaya hazır ışık saçan volkandır. Bu volkan bildiğimiz yanardağ volkan lav değil, bilakis  “Zalimler için yaşasın cehennem” diye ifadelendirilecek bir iman ve bir mana bütünlüğünde gönlün ifadesi volkandır. Düşünsenize bir gayrimüslim Haşir Risalesini okumaya koyulduğunda:
      —Derhal şu Haşir risalesini yok edin. Az daha okusam ahret sokaklarında dolaşır olacağım dedirttirecek cinsten volkan patlaması bir kalemdir.
         Anlaşılan nice din mazlumu âlimler zulme uğramış,   canından olmuş ama bugün şunu daha iyi fark ediyoruz ki; şehit kanından üstün bir kalem gerçeğiyle karşı karşıyayız, bu şeref yetmez mi?  Onlar bu şerefe nail olurken kandan beslenen zalimlerde lanetlenmekte.   Nitekim bugün adından söz edilen zalimler değil, âlimler, adil sultanlar ve şehitlerdir.  Madem öyle, Peygamberimiz (s.a.v)'in “Âlimlerin mürekkebi şehit kanlarından üstündür” övgüsüne mazhar olan hakiki kalem erbabının yolundan yürümek demek düşer bize.

              Vesselam.

30 Haziran 2016 Perşembe

TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA


 TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA
                                                                                                          
SELİM GÜRBÜZER

        Bilindiği üzere 28 Şubat sürecinin tezgâhladığı Aczimendilik sahne aldıktan sonra Türk basınında ortaya çıkan irtica tartışmaları bütün hızıyla değişik yorumları beraberinde getirmişti.  Malum çok satan kartel medya gazetelerin olayı veriş şekli tezat teşkil etmesi bir yana mütedeyyin Müslümanları ve ehlisünnet tarikat ve cemaatleri karalamaya yönelik sinsi bir planın sahneye konuluş adımıydı. Öyle ki, Aczimendilik üzerinden aba altından sopa gösterilerekten ehlisünnet çizgisini takip eden tüm cemaatler mercek altına alınıp onları zan altında bırakma girişimi gözlerden kaçmaz da. Hatta bazıları işin tadını daha da kaçırıp sözde İslamcı yazarların ağzından televizyon ekranlarında cümle ehlisünnet itikadı üzerine hareket eden cemaatlere hakaretler yağdırmak ihmal edilmez bile. Böylece 28 Şubata çanak tutmuş oluyorlardı. Yetmedi sürekli televizyonlara konu manken olan bu sözde aydınların ağzından dökülen zehir zemberek ifadelerle hadiseler çarpıtılaraktan İslam’ın ana caddesinde yürümeyi ilke edinmiş mütedeyyin Müslümanlara gözdağı veriliyordu. Daha da yetmedi tankların gölgesinde insanımıza sürekli psikolojik korku salmış oluyorlardı.
          Aylarca gazetelerde sürmanşet olarak verdikleri Aczimendi ve diğer benzeri gruplar üzerinde verdikleri haberlerle asıl dert davaları ehlisünnet çizgisi üzerine hareket eden cemaatleri ve tarikatları irtica yaygarasıyla hedef tahtasına oturtmaktı. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla güya İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökten imha edeceklerini düşlemişlerdir. Dahası hem Müslüman kimliğini küçük düşürme hem de İslam’ın yükseliş trendini durduracak manevralara girişivermişlerdir. Tabii onların bir hesabı varsa, Allah’ın da mutlak değişmez bir hesabı vardı.  Nitekim onca irtica kategorisiyle tehdit kapsamında mağduriyete uğramanın ardından Türkiye 2002 yılına uyandığında 28 Şubat’ın post modern darbenin gün geçtikçe etkisini yitirecek sürece girdiğine şahit olduk.  İyi ki de 28 Şubat kalıntısı Anasol-M hükümeti düşüp yerine milli irade tecelli etti de, 28 Şubat bin yıl sürecek safsatasından kurtulup 2023 Türkiye’sinden söz eder hale geldik.          
          Gerçekten de o yıllar tam manasıyla felaket yıllardı,  sıkıysa o yıllarda 28 Şubat aleyhinde bir kalem oynatıla,  hemen ipe sapa gelmez suçlamalarla hakkından geliniyordu. Üstelik mesnetsiz suçlamalara maruz kalanlar cevap verse bir türlü vermese bir türlü,  her iki durumda da kapana alınmaktan kurtulamazdı.  28 Şubat denince zaten ölçüsüzlüğün tavan yapıp kendine direnenleri silindir gibi ezdiği, yalakalık yapanlara da paspas muamelesini layık gören bir sürecin adı olarak akla takılır. Hele o dönemde bir kartel medya vardı ki, evlere şenlik, 28 Şubat’a tam göbekten bağlıydılar. Sadece göbekten bağlı olsalar yine gam yemeyiz, brifing almaktan zevk alacak kadar zıvanadan çıkmışlardı. Nasıl bir medyaysa gece gündüz askeri paşaların talimatları doğrultusunda tuttukları günlüklerle milletin kuyusunu kazmışlardır. Keza bu nasıl gazetecilikse 28 Şubatın ortaya koyduğu psikolojik sindirme harekâtının baş aktörleri olmayı onurlarına yedirebilmişlerdir. Onlar kim onurlu duruş sergilemek kim, maalesef cibilliyetleri onursuzluğu kaldırabiliyor. Bu yüzdendir ki milletin baş tacı ettiği sevgi ocakları ve dergâhların varlığı onları içten içte rahatsız etmiştir. Düşünsenize daha şeriat, tarikat ve cemaat gibi kavramların ne manaya geldiğini sorup soruşturmadan habire karalama ciheti yoluna gitmişlerdir. Oysa söz konusu hedef tahtasına oturtulan cemaat ya da müntesiplerin kullandıkları kavramların tarifini yapacak ortam oluşturulsaydı asıl irtica şablonu tarifine bizatihi kendilerinin birebir uyum sağladığının tespiti zor olmayacaktı. Ne var ki böyle bir sağduyu bakış devreye girmediğinden anlı şanlı kartel medya her şeyi tersyüz gösterecek bir karalama cüretini sergilemeye yeğlemişlerdir. Zaten onlardan başka bir şey beklenemezdi.   
         Neyse ki feraset sahibi milletimiz var. Öyle bir millet ki hiç kimseden akıl almaksızın 28 Şubat zihniyetinin izlediği metodun ilim mi, yoksa bir senaryo mu olduğunu çözecek derinlikte feraset sahibi bir milletiz. İşte bu ferasettir ki aziz milletimizi 28 Şubat postmodern darbe zihniyetinin değirmenine su taşımaktan alıkoymuştur. Belli ki milletimizin bu engin feraseti ehlisünnet kaynaklı yaşantısının yansıması ferasettir.  İyi ki de feraset yanımız var da sözde İslamcı hareketlerin İslam’la uyum sağlayıp sağlamadığını anlayabiliyoruz. Şayet kartel medya da milletimizin bu derin ferasetine ve sağduyusuna uygun tavır ortaya koyabilselerdi sözde İslamcı radikal gruplarla mütedeyyin Müslümanları birbirine karıştırıyor olmayacaktı.  Bundan da öte kendi meslekleri açısından etik haber veya objektif habercilik yapmış olacaklardı. Mesele bu kadar gayet basitken,  bir anda çirkin yollara tevessülle 28 Şubat postmodern darbenin amigoluğuna soyunmuş bir medyayı karşımızda bulduk. Gerçi bu maraz durum 28 Şubat günlerine has bir illet değil, medyanın eskiden beri kurtulamadığı maraz bir illettir. Hatta bu hastalıklı yapıda sapla saman birbirine karışınca ister istemez tarikat mensubu olmayanlar tarikatçı, şarlatanlarda şeyh olarak takdim edilebiliyor. Onlar huylarından vazgeçmeye dursun köklü gelenekten mahrum, yani sonradan türemiş ne idüğü belirsiz ehlisünnet dışı grupların gerçek tarikatmış gibi yutturulma girişimlerinin fitneye yelken açtıklarına bizatihi yakın tarihimiz şahit.  İşte 31 Mart vakası,  işte yargısız infaz üzere kurulan İstiklal mahkemeleri,  işte Menemen olayları ve daha nice provokatif girişimler bunun tipik misalini teşkil eder. Tüm bu provokatif hadiselerin ortak özelliği Asrı Saadet hayatını örnek almamış İslam’ın içtimai hayatından bihaber kitleleri kullanıp “İşte Müslümanlık budur” demeye getirmeleridir.  Maalesef medya etiğin sadece adı var, oysa asıl etik davranış milletimizin derin sinesinde gizli.  Öyle ki, kartel medyanın Müslümanları zan altında bırakmaya yönelik her türlü alavere ve dalavereleri toplumun derin sinesinde sezilip perde arkasında kurguladıkları planlar her defasında duvara toslayıp hevesleri kursaklarında kalabiliyor.  Allah’a çok şükürler olsun ki, Aczmendiliğin 28 Şubatın ürettiği Ergenekon örgütlenmeye temel destek teşkil edecek bir oluşum olduğunu fark etmekte gecikmedik. Böylece bu grubu kendi oyunuyla baş başa bırakıvermiş olduk. Her ne kadar Said Nursi gibi bir zattan ilham alarak hareket ettiklerini söyleseler de kazın ayağı hiçte öyle değildi,  çünkü ortaya konulan oyunun parçası misyon yüklenmek suretiyle Risale-i Nur metoduyla uzaktan yakından alakaları olmadıklarını Ankara caddelerinde yürüyüşleriyle çoktan kendini ele verir de.  Kaldı ki bu ve buna benzer filmleri biz daha önceden de seyretmiştik,  hangi misyonu yüklenirseler yüklensinler oynanan oyun öteden beri alışık olduğumuz oyundu. Hani şu her yıl anısına düzenlenen Kubilay’la simgeleştirilen Menemen olayı var ya, işte bu olayı irdelediğimizde Aczmendi harekâtıyla benzerliğini anlamakta gecikmeyiz de. Malum provokasyon hadisesi esrarkeş Mehmed’e havale edilmesiyle birlikte gittiği Menemende Camii içindeki minberden aldığı yeşil bayrağın altına topladığı kişilere; “Bayrağın altına girmeyen kâfirdir” diye nara attırılmasıyla Menemen hadisesi vuku bulmuştu.  Tarih tekerrür edecek ya,  bu kez benzer provokatif senaryoyu 28 Şubat’ta izledik. Gerçektende Aczmendi kılığında bir grubu  ‘Şeriat isterük’ diye sokağa salaraktan “İşte Müslümanlık budur” dedirtecek bir oyunla tüm mütedeyyin Müslümanlar kafeslenecekti.  Ne diyelim, adı üzerinde kurgu,  geçte olsa fiyaskoyla sonuçlanacaktır.
            Evet,  Türkiye gündemine ara ara sunulmak üzere izlettirilen her senaryo geçmişte izlediğim filmlerin tıpa tıp aynısı gibi. Hele ki her devirde sahnede rol alan aktörlerin köklerine inildikçe görülecektir ki; bunların her biri İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi fitne mümessillerinin bir değişik versiyonu oyunculardır. Dün nasıl ki Hasan Sabbah varsa, bugünde FETÖ gibi aktörler fitne tohumu ekmek için vardırlar. Allah’tan ki tarihten bugüne oynanan oyunlarda rol alan tüm fitne aktörlerin hâkimiyetleri hakikat karşısında er geç maskeleri düşüp tarihin çöplüğüne gömülebiliyor.  Ama şu da var ki, bir fitne hareketi gidip yerine bir başka türeyebiliyor da. İlla tekerrür etmesin diyorsanız İstiklal şairimiz Mehmet Akif’in haykırışına kulak vermek kâfidir. Bakın ne diyor:
           “Tarih tekerrür diye tarif ediyorlar
            İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”  Evet, bu haykırış meramımızı anlatmaya yeter artar da.  
          Şu da var ki İbn-i Sebe, Hasan Sabah gibi fitne önderi aktörler her devirde türese de bunun karşıtı ışık fenerlerimizde her devirde var olacaktır. Nasıl mı? İşte ehlisünnet çizgisinden kıl payı taviz vermeyerek Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali nisbetinden gelen Tarikatı Aliyelerin Pirleri varlığı bu gerçeği teyid ediyor zaten. İyi ki de ehl-i sünnet yolunu yol bilen Tarikat-ı Aliyeler var da her dönemde fitne hareketlerinin üstesinden gelebiliyoruz. Çünkü biri zehir diğeri panzehirdir. O halde bize panzehir görevi ifa eden ehlisünnet yolu üzerine hareket eden ışık fenerlerine tabii olmak düşer.  
         Şu da var ki dine duyarlılık dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar yerinde durmayıp daha da azgınlaşacaktır. Yetmedi kapalı kapılar ardında rol alan derin senaristler, kendi teorilerinin iflasını gördükçe, sanal düşman üretmekten geri durmayacaklardır.  Her ne kadar günümüz kriterlerinde istihbarat ve askeri güç gerekliliği vurgulansa da, zihinleri algı operasyonlarıyla esir almak cephede vuruşmaktan daha akıllıca yöntem gibi gözüküyor.  Zaten algı operasyonlarıyla zihinlere pranga vurmak vahşi batının huyudur,  dün olduğu gibi bugünde fethedeceği ülkeleri birtakım içi boş kavram ve sloganlarla avlamayı alışkanlık hale getirmekten yüksünmezler de. Baksanıza bu alışkanlıkla herhangi bir ülkeyi balistik füzelerle ve bombalarla işgal etmektense o ülkenin yerli kültürleri kurutmanın maliyeti çok daha ucuzdur, niye alışkanlık edinmesinler ki.  Hani,  huylu huyundan vazgeçmez derler ya,  aynen öylede Batı dünyası bir zamanlar tehdit gördüğü komünizmin çöküşüyle birlikte kendine yeni rakip güç olarak İslam’ı seçmiştir. İslam’ı tüm ülke halklarının gözünde küçük düşürebilmek için denemediği yol ve uygulamadığı senaryo bırakmadı. Onlar deneye dursun şu da var ki güneş balçıkla sıvanamaz, er geç Allah nurunu tamamlayacak,  buna inancımız tam da.
        İslam’ın kendine özgü yapısından mı, ya da sürekli gündemde kalmasından mı bilinmez amma, her iki halde de İslam’ın gücüne güç kattığı muhakkak. Hatta müberra dinimizi İslami fobi (korku dini) yaftasıyla yayılışı engellenmeye çalışılsa da hele şükür İslam’ın cezb ediciliği devam etmektedir. Tabii böylesi cezb edicilik zinde güçler için hiçte arzu edilmeyen durumdur. Üstelik Müslümanların kahır ekseriyeti radikal oluşumlardan yana tavır koymayıp, tam aksine insanı kâmillerin etrafında halka oluşturmakta.  Tabii bu da arzu edilmeyen durum, böylece İslami fobi yaftası suya düşmektedir.  Ancak bir takım mahfiller buna da kendince bir yöntem bulup hakiki mürşitlere karşı alternatif sahte mürşit kılığında aktörlerle İslam’ın yayılışının önüne geçebileceğini düşünüyorlar.  Dahası bu yöntemle ehli tarik yolunun irşat faaliyetlerini akamete uğratacaklarını sanmaktalar, oysa büyük yanılgı içerisindeler. Bikere hayatını “İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu” (Allah’ım isteğim sen, maksadım senin rızanı kazanmaktır)  üzere tanzim etmiş ışık fenerlerinin faaliyetini hangi sinsi oyun, hangi sinsi tezgâh yöntem önleyebilir ki? Hele ki niyet hayır akıbet hayır olduktan sonra her halükarda hak gelince batılın zail olması kaçınılmazdır. Allah korusun niyetten sapma olduğunda düşüş bizim içinde kaçınılmaz elbet. Madem öyle neydik edip Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak düşmemeye gayret etmek lazım gelir.  Zira gayret bizden Tevfik Allah’tandır.  
            Aman Allah’ım neydi o günler,   tek dert davası Allah olan gönül sultanlarının varlığına tahammül edemeyen bir takım iç ve dış zinde güçler, bazı taşları yerinden oynatmak adına Aczimendi ve Ali Kalkancı gibi figürleri 28 Şubat postmodern darbeye malzeme yapmışlardı. Böylece Müslümanların canına okuyacaklarını düşünüyorlardı. Neyse ki necip milletimizin feraseti sayesinde bu oyunlar her defasında akamete uğrayabiliyor. Dedik ya sık sık aynı oyunları pek çok defalar seyrettiğimizden eskisi kadar yutmuyoruz. İlginçtir magazin dünyasının ünlü isimlerinden, aynı zamanda JİTEM’in yayın organı strateji dergisinde çalışan Sisi lakaplı Seyhan Soylu bir travesti Müslümanlar üzerinde oynanan oyundaki rolünü itiraf edebilmiştir. Nitekim açıklamalarına baktığımızda; 28 Şubat postmodern darbeye zemin hazırlamak adına bizatihi bu işi tezgâhlayanların içerisinde bulunduğunu ve bu iş için Ali Kalkancı, Müslim Gündüz, Fadime Şahin gibi tiplemelerin kullanıldığını görüyoruz. Her ne kadar Sisi’nin itirafı geç kalınmış bir itiraf olsa da,  sonuçta 28 Şubat post modern darbenin milletin canını okumaya yönelik bir hareket olduğunu tarihe not düşmesi bakımdan kayda değer buluyoruz. İyi ki de tarihe not düşüldü de bu ve buna benzer itiraflar sayesinde 28 Şubatın maskesini düşürecek komisyonun kurulduğuna şahit olabildik. Gerçektende Meclis araştırma komisyonunun yaptığı çalışmalarda Aczimendi ve Kalkancı hadiselerin arka planında birtakım zinde kuvvetlerin varlığı bir kez daha doğrulanmış oldu. Artık şu anlaşıldı ki; 28 Şubat demek irtica bahanesinin arkasına sığınaraktan İslam’ı silme amaçlı postmodern darbe girişimidir. Daha da ilginç olan Kalkancı’nın 28 Şubat postmodern darbenin ürettiği bir sahte şeyh rolünde İslam’dan bihaber biri olduğunun ortaya çıkmasıdır.  Belki içlerinde olup biteni okuyamamanın cehaletiyle samimi kişiler var olmuş olabilir, ama ortada bir tezgâhın döndüğü besbelliydi. Sonuçta bilerek veya bilmeyerek de olsa bu adi ve sinsice oynanan oyuna alet olmaları hasebiyle yinede tövbe etmeleri gerekir. Zira tövbe kapısı son nefese kadar açıktır. Bakın, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü de Mekke’nin fethinde Müslümanlara acımasızca zulüm yapmış birkaç kişinin dışında bütün müşrikleri affetmiş ve onlara şöyle buyurmuştu: “Bende Yusuf’un kardeşlerine ‘bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.’ Dediği gibi derim… Gidin, serbestsiniz”
           Fatih Sultan Mehmet’te Peygamber dilinden övülmüş kumandan edasıyla Topkapı surlarından İstanbul’a girerken gayrimüslimlere aynı hoşgörü ve hürriyet tavrı gösterip; ‘Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmek daha yeğdir’ lafını söylettirebilmiştir. Yine günümüz Türkiye’sinde Seyda (k.s)’de kendisini karalamaya çalışan basına karşı söylediği o müthiş söz aynı kaynaktan beslenmiş bir başka tavrı ortaya koyuyordu:
            —Biz bize iftira edenleri bile severiz. Yapımız bu temel üzeredir.
            İşte bu müthiş kayda değer sözlere bilmem başka daha ne eklenebilir ki?
             İrtica tartışmalarından çıkaracağımız bir diğer husus ta uçuk kaçık şeylere itibar etmemek olmalıdır. Maalesef yozlaşmanın doruğa ulaştığı şu fani dünyada kendine çıkış yolu arayan bir takım insanlar psikolojik ihtiyaç gördüğü şova dayalı sahte tarikat ve sahte önderlerden medet ummaları hakiki tarikatlara, hakiki mürşitlere gölge düşürebiliyor. Ehlisünnet çizgisinde yürüyen tasavvuf yolunu tercih etmek gerekirken maalesef istidrac kaynaklı gösterişe dayalı sapık yollara tevessül edilmekte. Oysa ölçüsü Allah ve Resulünün hakikatleri olan bir müminin tercihi, Risale-i Kuşeyri’de beyan buyrulan  ‘istikamet’ üzere giden yol olmalıdır. Bakın Rabbani âlimler ne diyor;
             “Her kim ki bizde İslam’a ve sünnet-i seniyye’ye aykırı bizi uyarmazsa ruz-i mahşerde iki elimiz yakasında davacı oluruz.” Böyle demekle de çok haklılar, çünkü müminin kerameti, müminin istikametidir.
              Vesselam.

29 Haziran 2016 Çarşamba

ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN



             ŞEHR-İ HİLÂL RAMAZAN
                 
SELİM GÜRBÜZER

            Ramad, yanmış taş demek, Ramazan sıcak mevsimde zuhur ettiği için bu adı almış. Öyle ki, bu ayın doğuşuyla birlikte hararetten taşlar kızgınlaşırmış. Taşlar kızgınlaşa dursun insanlar bu bunaltıcı sıcaklara rağmen oruç tutup günahlarını yakmışlar bile. Tabii ki Ramazanı sadece tabiat olayıyla değerlendiremeyiz,  bizim için manevi ecri çok daha önem arz eder. Nitekim Hz. Enes (r.a.) bir hadis-i şerifi şöyle nakleder,
            Allah Resulü Ashabına:
            "-  Ramazana niye Ramazan denildiğini biliyor musunuz?"
            Ashap cevaben;
          "-Allah ve Resulü bilir, biz bilmeyiz" der.
           Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
            "- Allah (c.c)  kişinin günahını yaktığı için Ramazan denmiştir."
            Keza, Ebu Zer’den (r.a.) nakledilen bir hadis-i şerifte; "İbrahim’in (a.s.)  suhufu Ramazanın üçüncü gecesi, İncil İsa'ya (a.s.) Ramazanın on üçüncü gecesinde, Kur'an-ı Azimüşşan Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) Ramazanın yirmi dördüncü gecesinde nazil oldu" diye beyan buyrulmuştur.
            Ebû Hureyre'den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste ise şöyle buyrulmuştur; "Ramazan'ın ilk gecesi olunca melekler şeytanı ve cinleri bağlarlar, cehennem kapısını kaparlar, cennet kapısını açarlar. Bir melek hayır yapan gelsin, kötülük yapan gitsin diye çağırır. Allah'ın (c.c.) bu ayda ateşten kurtulmuş kulları vardır. Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece böyle derler."
            İşte yukarıda zikredilen hadis-i şeriflerden hareketle Ramazan ayı için hem günahları temizleyen, hem de manen arınmaya vesile bir Şehr-i Hilâl ay diyebiliriz. Belli ki Ramazan ayını bereketli kılan husus on bir ayın toplamına bedel olmasıdır. Nasıl bedel olmasın ki, bir kere ferman Yücelerden böyle yazılmış, bu yüzden on bir ayın bütününe hükmetmesi gayet tabiidir.  Nitekim bu hususta Resûlullah (s.a.v.), “Allah (c.c.) Ramazan ayını muhteşem yarattı. Kim o ayda bir lira sadaka verse, Allah (c.c.) o kişiye bütün halka sadaka vermişçesine sevap verir. Kim Ramazan'da bir rekât namaz kılsa, diğer aylarda yüz bin rekât namaz kılmış gibi sevap verir. Kim bir çıplağa elbise giydirirse, Allah (c.c.) o kişiye yedi yüz cennet elbisesi giydirir. O günde ki bütün halk orada çıplak olacaktır. Kim Ramazanda bir kul azad etse, yedi yüz kul azad etmiş gibidir. Ramazan'ın evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden azad olmaktır" beyan buyurmuştur. Kelimenin tam anlamıyla Şehr-i Ramazan on bir ayın baş tacı sultan aydır. Yetmedi bağrında taşıdığı mübarek üç ayların sonuncusu olmasına rağmen tek önder aydır. İşte Sultanlık böyle bir şeydir, sonun başlangıcı olması hasebiyle adından Şehr-i Hilâl diye söz ettirir de. Bakın Osmanlı bu ayların mana ve ruhunu bildiği içindir;  sancağını üç tuğlu hilâlle taçlandırmış bile. Hatta  “Recep-Şaban-Ramazan” diye andıkları bu üç bereketli hilâle sadık kalmanın semeresini üç kıtada cihangir bir devlet olmakla tatmışlardır.  Düşünün ki devlet bazında üç hilâlin semeresi buysa, kim bilir kul bazında meyvesi nedir? Bu sorunun cevabı için şöyle kaynakları taradığımızda Şehr-i Ramazan'ın kullar üzerinde:
           -Rahmet,
           -Mağfiret,
                  -Azad olmak üzere üç meyvesi (ecri) olduğunu görürüz. Gerçekten de bahşedilen bu üç lütuf müminleri her bakımdan bereketlendirmeye yetmiş artmışta.  İşte bu nedenle bu üç ecre üç hilalli bereket ay dersek yeridir. Elbette ki üç ayların hakkını yerine getiren her mümin ay yüzlü olur da. Nasıl ay yüzlü olmasın ki,  bakın Resûlullah (s.a.v.) bu üç bereketli hilâl aylar için ne buyuruyor. Allah Resulü der ki;"Recep ayı Allah'ındır. Şaban ayı benim ayımdır. Ramazan ümmetimin ayıdır." Hakeza yine bir hadisi şerifte; "Recep yel gibi, Şaban bulut gibi, Ramazan yağmur gibidir. Recep ayında olan hasenat bire ondur. Şaban ayında bire seksendir. Ramazan'da bire bindir. Recep kişinin bedenini temizler. Şaban gönlünü temizler. Ramazan ruhunu temizler. Şaban’ın üstünlüğü diğer aylara üstünlüğü benim diğer peygamberlere üstünlüğüm gibidir. Ramazan ayının diğer aylara üstünlüğü Allah'ın (c.c.) halka üstünlüğü gibidir.”  Böylece zikredilen hadis-i şeriflerle Şehr-i Hilâlin gerçek veçhesi ortaya çıkmış olur.
                Şurası muhakkak insan mizacını ortaya koyan beden, gönül ve ruh üçlüsü bir birinden ayrılmaz üç arkadaş gibidirler. Nitekim beden sıhhat bulmazsa gönül huzur bulmaz. Tabii gönül huzur bulmayınca ruhta huzur bulamaz.  Dahası gönülsüz bir ruh kafese kapanmış bir kuş gibidir, ister istemez kendini tutsak hissedecektir, bu kaçınılmaz. Anlaşılan, huzurlu bir hayat için beden, gönül ve ruh dünyamızı dengede tutmak gerekir. Maazallah bir insan muvazeneyi (dengeyi) yitirmeye dursun, bir anda iç ve dış dünyası karanlığa bürünmesi an meselesi. Neyse ki bu noktada imdadımıza üç hilâlin bereket remzi “Recep, Şaban ve Ramazan” aylar yetişmekte. Hem de ne yetişme,  icabında bu üç aylar Hızır gibi yetişir de. O halde fırsat bu fırsat deyip beden, gönül ve ruh dünyamızı temizlemeye bakalım. Ruhunu temizleyen bir insan düşünün ki, hakiki kul olmanın idrakine ermiş olmaz mı, elbette ki olur. Zaten üç hilâl aylar yel, bulut ve yağmur misali beden, gönül ve ruh üçlüsünden oluşan dünyamızı temizlemek için vardır.
            Hele hele Ramazan ayının içinde gizli bir gece var ki, Allah-u Teâlâ o gece hakkında bakın ne buyuruyor; "(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur'an onda (kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünya'ya) inmiştir” (Bakara 185).  Evet, ayette geçen Kadir gecesi, bizi ötelere kanatlandıran bir müjdedir. Hakeza yine Allah-u Teâlâ bir başka ayet-i celile de, “Gerçek biz onu (Kur'an’ı) kadir gecesinde indirdik”  (Kadir/1)  beyanıyla bu gecenin önemine dikkat çekmiştir. İyi ki dikkatimize sunulmuş,  Kur’an-ı Mucizül Beyanla muştulanırız da. Öyle bir muştu ki,  tüm meşayıhı kiram ve âlimler Kadir gecesini Ramazanın kalbi mesabesinde gördüklerinden diğer gecelerin Şah-ı olarak ilan etmişler bile. İşte bu yüzden Hâce Ali Râmitenî (k.s) “Her gördüğünü Hızır bil, her geceyi Kadir bil” demiştir.
            Her kim ki Şehr-i Ramazanı hakkıyla yâd eder ve geçmiş günahlarına pişmanlık duyup tövbe ederse annesinden yeni doğmuş çocuk gibi hiç günah işlememiş saf bir hüviyet kazanır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuş: "Ramazanın ilk gecesi olunca Allah (c.c.), kim beni severse, bende onu severim. Kim beni isterse ben de onu isterim. Kim istiğfar ederse, bağışlarım." 
           Yine nakledildiğine göre, Ramazan hilâli gözüktüğü zaman arş, kürsi ve melekler kendi hal lisanıyla şöyle dile gelirler;
            "- Ne mutlu Muhammed ümmetine, Allah katında kerametleri çoktur. Güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, denizlerdeki balıklar, karalardaki canlılar, şeytandan başka her şey Âdemoğulları için istiğfar ederler."
            İşte onların bu dile gelişi karşısında Yüce Allah (c.c.) meleklere:
            "- Namazınızı ve tespihinizi Muhammed ümmetine bağışlayın" buyurur. Onlar da bağışlarlar (Bkz. Envârül aşıkın. S. 320).
            Evet!  Ramazan müminlere rahmet olmakla kalmaz, bu ara da şeytan ve cinlerde etkisizleştirilip adeta zincire bağlanır da.  Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.); "Ramazanın ilk gecesinde şeytanları ve cinnileri bağlarlar. Cehennemin kapısını kaparlar, Cennet kapılarını açarlar" buyurmuşlardır.
            Şehr-i Ramazanın adını sıcak taşlardan aldığını belirtmiştik. Bu konuyla ilgili Begavi, tefsirinde şöyle der: "Şüphesiz Ramazan, bir ayın adıdır. O zaman oruç çok sıcak bir aya gelmişti. Halk o ayda oruç tutuyordu. Taşların hararetinden o ayın adı "Ramazan" oldu. Kur'an'a, sureleri, ayetleri, kıssaları emir ve nehyi, vâdi ve vahidi topladığından dolayı "Kur'an" dediler. Çünkü asıl manası toplamaktır."
             Yine Ramazana şan katan bir diğer husussa hiç kuşkusuz Kuran’ın bu ayda inmesidir. Malum, Kur'an Allah'ın sıfatı olması hasebiyle insanlık ona koşmaktadır. Çağlara ferman okuyan tek kaynaktır Kur’an-ı Mu'ciz'ül Beyan. Bir başka ifadeyle Ramazan'a yücelik veren Kelam-ı kadimdir. Bir kere Allah kelamının geçtiği yerde tüm mahlûkatın başı eğiktir. İşte bu yüzden Ramazan'ı Kur’an’ın kalbi olarak biliriz. Madem öyle, bu ayda Kur’an’ı hatmetmek gerek,  çokça ibadet etmek gerek,  orucu halis niyetle tutmak gerek,  ana ve babanın gönlünü hoş etmek gerek,  müminlere karşı alçak gönüllü olmak gerek,  iftar sofralarını fakirlere ve dostlara açmak gerek. Tüm bu gereklilikler içerisinde Ramazan’ı hakkıyla yâd etmek gerek ki Mevla’ya layık kul olabilelim.
            Anlaşılan, Müminlerin gözünde üç aylar bir bambaşka duygu selidir. Öyle bir duygu seli ki, üç bereketli hilâlin manevi ışığıyla hem gönüller şadan olur, hem cümle âlem bu büyük nimetten nasiplenir de. Zaten üç hilâle adını veren Recep, Şaban ve Ramazan bunun için vardır. İyi ki de varlar, bu sayede inananlar üç ayların gelmesiyle birlikte bir başka nurlanırlar. Ne kadar birikmiş günah kiri varsa temizlenir de. İşte bu yüzden başta Peygamberimiz olmak üzere Sahabe ve Evliya-i İzam bu ayların bereketini öve öve bitirememişlerdir.
            Şehr-i Ramazan mağfiretimize kapı aralayan ümit kalemizdir. Hele şafakta Ramazan hilâli görünmeye dursun hemen rahmete kavuşuruz da. Hatta hilal göründüğünde  “Allah'ım bu ne güzel Şehr-i Hilâl ay” demekten kendimizi alamayız da. Kim bilir ‘Şehr-i Hilâl’ olmasa halimiz nice olurdu. Beşer olmamız hasebiyle her an bir ayağımız çukurda olabilirdi.  İşte bu noktada Ramazan ayının bizim için ne denli bulunmaz büyük bir nimet olduğunu fark ederiz. Malum, bir düşüp kalkmayan Rabbül Âlemindir. Kul, düşer kalkar da. Sonuçta kul’uz, düşsek te, kalksak ta amacımız Allah'ın rızasını kazanmak ve istikamet üzerine yaşamak olmalıdır. İstikameti yakalamak için de, mutlaka Recep, Şaban ve Ramazan aylarını üç bereket hilalle taçlandırmak gerekir. Ki; diriliş muştusu gerçekleşebilsin. Zaten diriliş gereği cümle âlem Recep, Şaban ve Ramazandan mümkün mertebe nasıl istifade ederim diye kendini zorunlu hisseder de.            Işıl ışıl yedi kat göklerden süzülen o üç bereketli hilâl’ler kalbimizi aydınlattıkça kendimize geliriz de. Yetmedi üç ayların son on gününe gelindiğinde Şehr-i Hilâl Ramazan’ın nübüvvet gülüyle buluşuruz da.  Elbette ki bu gül Leyle-i Kadir gülünden başkası değildir. Derken beden, gönül ve ruh üçlüsü bu üç ay boyunca huzura erer de. Yeter ki, "abd" olmasını bilelim, Allah (c.c)  rahmetiyle affedeceğine inancımız tamdır.
         Velhasıl;  bereketli üç aylar bizim üç hilâlimizdir.
          Vesselam.


28 Haziran 2016 Salı

Fİ’LEYLETİ’L-KADR



Fİ’LEYLETİ’L-KADR

SELİM  GÜRBÜZER

                       Bir gün Rasulüllah (s.a.v); İsrail oğullarına mensup seksen sene ibadet etmiş ve Allah’a itaatte biran olsun geri kalmamış dört adamdan söz etti ashabına. Sadece Peygamberimiz mi bahsetmiş,  hiç kuşkusuz Eyyub (a.s), Zekeriya (a.s), Hızkıyl ve Yuşa b. Nuh (a.s) vs. peygamberler de o sadık kullardan bahsetmişler. Tabii, Rasulüllah (s.a.v) o sadık kullardan övgüyle söz ederken Ashab-ı Kiram hayretler içerisinde kalmış. Bunun üzerine Cibril Emin şöyle demiş:
         —Ya Rasulüllah! Görüyorum ki, Sen ve ashabın onların seksen senelik ibadetine hayret etmiş durumdasınız. Oysa Allah ondan daha hayırlısını bildiren bir ayet nüzul etti, bu sure'nin adı Fi’leyleti’l kadr’dır.
        İşte nüzul olan vahiyle birlikte Rasulüllah’ın (s.a.v) yüzü aydınlanıverir.
 Hakeza bu hususta Yahya b. Nüceyh’den bir başka rivayet ise şöyle anlatılır:
  İsrail oğullarından bir adam sadece silah kuşanmakla kalmamış, Allah yolunda tam bin ay fisebilillah savaşmış bile.  Tabii Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu mücahit hakkında da ashabına söz ettiğinde ashab bir kez daha hayretler içerisinde kalmış. İşte ashabın hayretine mucib olan o mücahit Abid Şem’un’dur elbet.  Bunun üzerine Ashabı Kiram şöyle der:
         —Ya Rasulüllah! Demek ki geçmişte uzun ömürlü ümmetlerden bir adam Allah için bin ay (Seksen küsur sene) savaş yapabiliyormuş. Belki de bütün ömrümüzü bu uğurda harcasak bu adamın tüm sevabına erişemeyiz,  bunu gerçekleştirmek imkânsız gibi bir şeydir.  
   Evet, imkânsız dediler demesine ama o an vahiy nüzul olduğunda imkânsızı bertaraf etmeye yetmişti. Nitekim Allah Resulü ashabının yüreğine soluk olacak o ayeti şöyle okur: “Şüphesiz, Onu (Kur’an’ı) indirdik biz.. Kadir gecesinde.. Sana bildirecek var mı, Kadir gecesinin ne olduğunu? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh o gece Rab’lerinin izniyle her iş için dururlar. Selamdır, esenliktir. O gece, tâ fecrin doğuşuna kadar (Kadr,1–5).”  
    Gerçekten de rahmet eşliğinde nüzul olan Kadir suresi tüm inananlara umut ışığı olur da. Madem öyle umut ışığı olan bu ayeti kerimelerin ne anlama geldiğini idrak etmek için bize Abdülkadir Geylani Hz.lerinin Günyetü’t Talibin adlı eserine bakmak düşer. Zira o müthiş eserin sayfalarını çevirdikçe nüzul ayetin mana ve ruhuna vakıf olmak mümkün. Şöyle ki;
            “Allah Teâlâ:  “İnna enzelnahü fi’leyleti’l kadr (Kur’anı kadir gecesinde indirdik)”  ayetiyle Kur’an’ın levh-i mahfuzda yazıcı meleklere yazdırıp yirmi üç senede Rasulüllah (s.a.v) vasıtasıyla Ümmet-i Muhammed’e parça parça duyurulduğunu idrak ederiz.
           -Allah Teâlâ:  “Ve ma edrake ma leyleti’l kadr  (Kadir gecesinin nasıl olduğunu sana nasıl anlatmalı ki?)” ayetiyle bu gecenin hayırlara vesile bir uğurlu gece olmanın yanı sıra bir hüküm gecesi olduğunu idrak ederiz.
     -Allah Teâlâ:  “Leyletül kadr hayrün min elfi şehr (Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır)” ayetiyle Kadir gecesinde yapılan bir amelin bin aylık amelden hayırlı olduğunu idrak ederiz.
            -Allah Teâlâ:  “Tenezzelül melaiketü verruhu fiha (o gece melekler ve ruh iner)” ayetiyle meleklerin gün batışından başlayıp tân yeri ağarıncaya kadar şereflendirdiğini idrak ederiz.
            -Allah Teâlâ: “Bi izni rabbihim minkülli emr (Rabb'lerinin emri ile ve her türlü hayırla)” ayetiyle   her türlü hayrı ve iyiliği getirdiklerini idrak ederiz.,
      -Allah Teâlâ: “Selam” ayetiyle de meleklerin yeryüzündekilere selam verdiklerini”  idrak etmiş oluruz.
      Evet,  gönüllerimize ferahlık veren bu kitapta izah edilen manalar fi’leyleti’l-kadr gecesinin önemini ortaya koymaya yeter artarda.  
        Tabii gönül yanması bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.  Zira Rasulüllah (s.a.v) müjde dolu sözlerini şöyle bağlayıp; Allah kullarına beş gece ihsan eylediğini ve bunları şöyle sıralar:
-Mucize ve kudret gecesi,
-Davet ve kabul gecesi,
- Berat gecesi,
-Miraç gecesi,
- Kadir gecesi.
İşte Allah Resulünce sıralanan bu geceler hakkıyla ihya edildiğinde Allah Teâlâ’nın;
-Rızasını ibadet ve taatler de gizlediğini,
- Gazabını masiyetlerde gizlediğini,
- Orta namazı kılınan namazlarda gizlediğini,
- Kadir gecesini Ramazanın son on gününde gizlediğini idrak ederiz.
 İşte gizliliğine binaen bu hususta ehlisünnet âlimleri hadis-i şeriflerden hareketle Kadir gecesinin alametlerini şöyle özetlerler;
      “ -Kadir gecesi ne soğuk, ne de sıcaktır,
        -Köpek uluması bu gecede duyulmaz,
        - Bu gecede Evliya-i kiramda bile hayret verici şeyler sadır olur,
        - Sema açık, son derece ferah ve rahat gecedir.”
             Evet, Kadir gecesinin en belirgin alametleri budur. Düşünsenize alametleri buysa kim bilir aslı nedir?  Anlaşılan o ki alametleri bile önemini ortaya koymaya yetiyor. Böylece bunca alamete şahit olunduğunda bu gecenin bin aydan daha hayırlı bir gece olduğu inancımız daha da tam olur. Kaldı ki alamet olmasa da hakkında özel ayet inen tek gece olması her şeyi izah etmeye yetiyor.  Bize düşen alamet aramaktan ziyade Ramazanın son on gününü iyi değerlendirebilmek çok mühimdir.  
           Şu da bir gerçek Müminler sadece kutsi olan geceler değildir,  başbuğ velilerden tutunda, mübarek üç aylar,  kutsi mekânlar ve Miraca yolculuk gibi daha pek çok değerler kutsiyet arz eder. Ki; bu kutsiyet izafe edilen değerleri Allah’ın kullarına bahşedilmiş ikramı olarak görürüz. Hiç kuşkusuz Yüce Allah’ın kutsal addettiği her ne varsa hikmetinden sual edinmeden bağrımıza basarız. Şayet Yüce Allah kutsiyet addettiği mekânlar için ziyaret edilecek diye bir kelam buyurmuşsa ziyaret ederiz, yâd edilecek beyan buyurmuşsa yâd ederiz, Rasulüllah’ın izini iz sürüp sünnet icra edilecekse sünnetine sımsıkı sarılıp ittiba ederiz, Kuran hatmedilecekse hatmederiz. Değim yerindeyse bunun lemi cimi olmaz, bunlar Müslüman’ım diyen her ferdin gücü ölçüsünce yapması gereken vecibelerdir.  İşte bu yüzden başta Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan olmak üzere Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in sözlü ve fiili sünnetini baş tacımız olarak biliriz. İşte bu yüzden Resulullah’ın izini iz sürdükçe Arafat, Müzdelife, Hacer annemizin Safa ile Merve arasında say yaptığı tepeler, Mescidi Aksa, Mescid-i Haram, Ravza-i Mutahhara gibi mekânları kutsal mekânlar olarak bilir ve yâd ederiz de. Ancak bu yâd ediş asla mekânlara tapma manasına değildir, bilakis bu kutsi hatıraları Allah’a giden yolda vasıtalar olarak addedip öyle yâd ederiz. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Kadir gecesini hakkiyle yâd ettiğimizde varlığımızı, kulluğumuzu idrak etmiş olunruz. Nasıl idrak etmeyelim ki, bikere Arifler  ‘Her geceyi Kadir bil, her gördüğünüzü Hızır bil’ demişler, bunu yapmaya mecburuz da.
 Hiç kuşkusuz; Kadir gecesi, Cuma, Ramazan ve Kurban Bayramı,  Duha (kuşluk) gibi diğer kutsiyet izafe edilen her ne yâd edilecek vasıta varsa biliniz ki Yüce Mevla’mızın biz aciz kullarına her biri bulunmaz fırsat değerinde sunduğu birer ikram sofralarıdır. Madem öyle bize bu kutsal değerlerimizi gayeleştirmeden Allah’a vuslatta vesile edinmek düşer. Dedik ya bu kutsiyetler asla tapınmak için verilmiş ikramlar değildir,  bilakis ebedi kurtuluşumuza vesile olacak ikramlardır.   
 Velhasıl bu yolda Yüce Allah’ın sevdiği şeyi Allah için sevmek, sevmediği şeyi Allah için buğz etmek ve Sünnet-i Seniyye'den (Selametli yoldan) zerre miskal şaşmamak esastır.
           Vesselam.