15 Ağustos 2016 Pazartesi

ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?



    ANARŞİ ÂLEM Mİ? NİZAM-I ÂLEM Mİ?
                                                                                                        
SELİM  GÜRBÜZER

        Bossuet anarşi ile otoriteyi şöyle karşılaştırır: “Herkesin istediğini yaptığı yerde hiç kimse istediğini yapamaz; efendinin olmadığı yerde herkes efendi; herkesin efendi olduğu yerde herkes köle” İşte anarşi budur. “Saule, meşru iktidarın kumandasında tek insan gibi yola çıktı. Kırk bin kişiydiler ama tek vücut gibiydiler. İşte her ferdi kendi iradesinden vazgeçirip, onu hükümdarına devreden, hükümdarında birleştiren bir kavim böyle yekparedir”  İşte otorite bu.(Bkz. Kırk Ambar. Cemil Meriç, Sh. 312)
         Evet, bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere; anarşi denilince bozgunculuk, otorite deyince de ‘Nizam' akla gelmektedir. Bir başka ifadeyle anarşi;  zihinlerde başıboşluk ve kargaşa olarak algılanırken, otorite ise özgürlüklere saygı duymak kaydıyla nizami disiplin olarak algılanmaktadır. Anarşizmin öyle algılanması gayet tabii bir durum, çünkü intizam ve disiplinden yoksun bir toplumu, şarlatan veya anarşistlerin idare edeceği muhakkak. Nasıl ki başıbozukluk ve kargaşa anarşizmle özdeş bir kavramsa, otorite de Nizam’la özdeş bir kavramdır. Bu yüzden  müspet manada otorite şart diyoruz. Yani otoriteden kastımız karşılıklı sevgi ve güvene dayalı bir otoriterliktir.  Asla korku imparatorluğu oluşturacak otoriterlik bizim ölçümüz olamaz.
          Biz ki; bir zamanlar Devlet-i Aliye olarak yedi düvele karşı şefkat ve merhamet kolları açaraktan gittiğimiz yerlere adalet götürmüş milletiz, o halde aynı ruh ve heyecanla yeniden tüm dünyanın ümidi ve ışık kaynağı olabiliriz pekâlâ. Yeter ki; Nizam-ı âlem ülküsünün bir adalet meşalesi olduğu anlaşılsın, gerisi gelir elbet. Zira tüm insanlık medeniyet nedir,  Osmanlının ‘Nizam-ı âlem’  fütuhatı sayesinde öğrenmiş oldu.  Bu bir anlamda cümle âlemin bizim hilalimizle, hak hukuk anlayışımızla ve adalet uygulamalarımızla nizam bulduğunun göstergesi fütuhattır. Şimdi geldiğimiz noktada ise o Nizam-ı âlem adaletimizden eser kalmayınca, hem kendi öz kaynaklarımızdan uzaklaştık, hem de tüm insanlığı bitip tükenmek bilmeyen anarşi ve buhranlarla baş başa bırakır olduk.  
         Evet,  insanlık perişan haldedir. Ve içler acısı bir tabloyla karşı karşıyadır. Zira küfür küfürle, hilal hilalle, küfür hilalle birbirinin kuyusunu kıyasıya kazar halde.  Değim yerindeyse tam bir kaotik hal, yani ‘Anarşi âlem’ hali yaşıyor insanlık.. Ülkeler kendi içlerinde çatırdadığı yetmezmiş gibi, bu çatırdayış diğerlerine de sıçrayıp aynı ölçüde onları da ateş sarmalına dolamakta.   Baksanıza Avrupa ilk defa kendi içinde çöküş emaresi sinyaller vermeye başladı bile. Hani her inişin bir yükseliş olduğu gibi her yükselişinde bir zevali var ya,  aynen öylede Avrupa’da limitini doldurmuş halde inişe geçmiş durumda. Öyle ki, Avrupa denilince artık zihinlerde çağdaşlık, özgürlük çağrıştırmıyor,  daha çok eroin, uyuşturuculuk, alkol, fuhuş ve işlemiş oldukları sayısız cinayetleriyle çağrışım yapmakta.  Belli ki bu gidişat iyi bir gidişat değil, Yenidünya düzeninin kurucu patronlarını da ateş sarmalına alacak bir gidişattır bu.  Bir zamanlar Osmanlıya hasta adam gözüyle bakan patronaj güçler,  şimdi kendileri hasta adam haldeler. Öyle ki olayları objektif açıdan bakan aklı başında aydınlar hasta yatağına düşmüş beyaz adamın bu halini batı medeniyetinin son çırpınışları olarak görmekte.  Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez insanlık yeniden Osmanlı’nın Nizam-ı Âlem modelini hatırlayıp “ Ah! Yeni bir Osmanlı doğa gelse” de bizi bu hal vaziyetten kurtarsa.  Öyle anlaşılıyor ki insanlık yeniden Osmanlı’nın adaletine hasret duymakta.  Elbette ki Osmanlıyı hatırlamak ve o’nu özlemek güzel bir şey, ancak şu da var ki geç kalınmış bir özlemdir bu. Bir kere Avrupa öteden beri uygulamaya çalıştığı özgürlükçü politikalarına anarşizmi besleyecek felsefeyi baş tacı edinip kan bulaştırırsa olacağı buydu, başka ne beklenebilirdi ki.  Sen misin Makyavelizm’i rehber kabul edip kendini ‘Hükümdar’ görmek, “Hiç kimse şah değil, Hükümdar değil’ gerçeğiyle işte böyle yüzleşirsin. Hiç kuşkusuz kılavuzu karga olanın geleceği nokta budur. Bakın, Machiavelli şöyle kılavuz olmuş: “Suçlarında faydalısı, faydasızı var... Tabiatın tek kanunu var: En kuvvetlinin hakkı yalan, hıyanet, sahtekarlık dünyanın her ülkesinde geçer akçe.. Hükümdarlar da halk da kan döker. Sokakta her insan katil adayıdır... Dürüstlük özel hayatta olur, politikanın tek kuralı iktidarın menfaatidir..  İyi kalplilik felakete götürür insanı. Zulüm, yufka yüreklilikten daha az zalimdir. İç savaşları önlemek için üç beş kelle koparmak zulüm değil vazife. Halk yalnız neticeleri görür, vasıtalar ne olursa olsun hoş görülür ve alkışlanır...”  Evet,  görüyorsunuz bu sözler içten pazarlıklı vahşi batının gerçek yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.
       Meğer batının bir zamanlar ‘Yenidünya düzeni’ sloganına sarılmasının sebebi, bugüne dek sayısız işlenen cinayetlerin örtbas etmek içinmiş.  Dahası  ‘Yenidünya düzeni’ söylemi hem maskeli balonmuş, hem de Makyavelizm siyasetini esas alan bir kılıf modelmiş. İşte tüm dünyada bir türlü kan ve gözyaşının dinmemesinin ardında bu Makyavelist ruh yatmaktadır.  Öyle ki, çıkarları uğruna çoluk çocuk, yaşlısı genci ayırmaksızın kan dökmeyi mubah gören vahşi batı ruhudur bu.  Batı genlerine kadar işlemiş bu ruhtan kurtulamadığı müddetçe ne kendilerine ne de insanlığa huzur getirebilir. Ne diyelim, nasıl ki Makyavelizm böyle bir başa bela akımsa, Osmanlı’nın Nizam-ı âlemi de batının tam aksine insanlığa huzur kaynağı bir soluktur. Bu yüzden deriz ki,  insanlık ya batının aldatıcı oyunlarına sarılıp kendini anarşi âlemde bulacak, ya da Osmanlıyı yeniden keşfedip Nizamı âlem bulacaktır.
         Komünizm, kapitalizm, faşizm vs. hepsi Avrupa’nın icadı ideolojilerdir. Belli ki bütün “izm”lerin temelinde anarşi âlem ruhu vardır.  Bakın,  komünizm insanı üretim aracı proletarya görüp burjuvaziye karşı kalkan olarak kullanmıştır. Kapitalizm ise “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” mantığıyla saldım çayıra mevlam kayıra misali habire kargaşalığa çanak tutmakla işi kotarmaya çalışmakta. Faşizm,  desen, o da Mussolini’nin; “Bizim doktrinimiz eylemdir”  sözü çerçevesinde anarşistliğini her halinden belli ediyor zaten. Ki, faşizmin düşünceye ihtiyacı olmaz, onun tek ihtiyacı polisiye kuvvetlerdir.  
          Aslında Batı cenahından türeyen her bir ideolojik akımın tutulacak bir tarafı yok dersek yeridir. Nasıl tutulacak tarafı olsun ki,  tüm ürettikleri ‘izm’ler kan, gözyaşı ve anarşizm doğurmuştur. Üstelik bu ideolojiler sefaletten, işsizlikten beslenmenin yanı sıra birde bunun üstüne sanayileşmenin doğurduğu geçiş sancılarından yararlanıp öyle ortaya çıkmışlardır. Derken sahneye çıktıklarında geçici bir süreliğine de olsa meşhur olmuşlarda. Ülke halkları hele zeril sefil hale düşmeye dursun, bir bakmışsın denize düşen yılana sarılır misali umudunu ideolojilere bağlayabiliyor.  Böylece sisli havalar kanla beslenen ideolojilerin işine yarayıp icabında kitleler nezdinde baş tacı olabiliyor. Malum olduğu üzere mevcut ideolojiler arasından komünizm belası bir dönem bizim toprağımıza da sıçramış, derken ‘Devrim kanla yazılır’ sloganı gençleri avlayan tuzak kapan olmuşta. Neyse ki, komünizm Rusya’da dokuz doğurmasıyla birlikte kominizim bu topraklarda pek yüz bulamaz ve tamamen paçavra hale dönüşmüş durumda.  Öyle ki ellerinde oyalanacak bir şeyleri kalmamıştır.  Hani derler ya çıkmamış candan ümit kesilmez diye, aynen öyle de o ara ne oluyorsa eski sol tüfekler 12 Eylül sonrası kendilerini oyalayacak ‘laisizm'  oyuncağına sarılıp kurtuluş reçetesi olarak görürler de.  Bakalım bu suni heves nereye kadar devam edecek?  Ah zavallı solcular, başka ellerinde avuçlarında bir şey kalmayınca bir şekilde avunacak suni, sentetik bir şeyler bulabiliyorlar.  Adamlar hayatlarında vahyin soluğundan hiç soluklanmamışlar,  elbette ki suni putlara sarılacaklar. Nizam-ı âlem ülküsünden mahrum beyinler, akıllarını başlarına toplamadığı müddetçe suni kavramların kurbanı olup anarşi âlem bataklığında habire debelenip duracaklardır, bu kaçınılmazdır.
           Batı geçmişten ders alır mı bu bilinmez ama şu bir gerçek bizatihi kendilerinin ürettikleri “izm”ler dönüp dolaşıyor kendisinin de kalbinden vurabiliyor. Bakın, ne zaman ki Avrupa akıl edip karşı devrim hareketlerinin üzerine şiddetle değil sosyal adalet projeleriyle gitmesini bildi, işte o an pek çok meselelerin üstesinden gelebilmişlerdir. Kaldı ki, şiddetle kim ne bulmuş ki onlarda bulsun.  İşte bu yüzden batıda Machiavelli’nin anarşiyi önlemek için üç beş kelle koparmak sözlerinin pek kıymet-i harbiyesi kalmadı diyebiliriz.  Belli ki nizam ve asayişi sağlamanın en kalıcı çözüm yolu sosyal adalet uygulamalarına ağırlık vermekten geçmektedir. Aksi halde her daim anarşi âlem kol gezecektir.  
         Anarşist, baş kaldırdığı düzene karşı şikâyetlerinde belki haklı olduğu yanlar vardır.  Fakat bu haklılık ona yakıp yıkma ve kan dökme hakkı vermez,  bunun adı düpedüz anarşizm olur.  Her yakıp yıktığı yer,  her akıttığı oluk oluk kanlar ona meşruiyet kazandırmaz,  tam aksine alnına kara leke bir illegal hüviyet olarak geçer. İlginçtir meşru yoldan hak talep etmek varken illegal yollardan hak talep edilmekte habire. Oysa tarihin hiç bir döneminde anarşist, insanlığa nizam-ı âlem olmadı ki,  şimdide olsun. Tarihin sayfalarına olsa olsa adını anarşi âlem olarak yazdıracaktır. Nitekim anarşist bu dünyadan göçtüğünde ardından sadece içi boş yaldızlı ve parlak sloganlar bırakmıştır hep.  İşte bu noktada iktidar odur ki anarşistlerin eline tutuşturulmuş sloganları boşa çıkartacak bir elde Kur’an bir elde Bilgi donanıma haiz nesil yetiştirebilendir.  Maalesef geçmişte iş bilmez iktidarlar anarşistin elindeki propaganda malzemeleri alacak yerde kanı kanla yıkamak suretiyle daha da kanayan yarayı kangren hale getirdiler. Öyle ki özgürlükleri kısıtlayıcı bir takım uygulamalarla meseleleri daha da çıkmaz hale sokup illegal örgütlerin değirmenine su taşımış oldular. Derken bu tip iş bilmez idareciler birliği dirliği sağlayacak uygulamalar yerine, ayrımcı ve ötekileştirici uygulamaları yüzünden anarşi âlemle yüzleşmiş olduk. Hâlbuki iktidar olmuş bir parti ya da liderin yapacağı tek şey öncelikle anarşistin propaganda yoluyla istismar ettiği kaynaklara yasaklayıcı kurallar koymak değil,  demokratik ve nizam-ı âlem kurallarla birliği ve dirliği sağlamak olmalıdır.  Zaten adalet sahibi bir lider iktidar gelmiş olsa bu topraklarda yaşayan her insanı Allah’ın mukaddes emaneti göreceği muhakkak. Keza akıllı ve bir basiret sahibi bir lider, bu doğurgan topraklarda farklılıkların ayrılık değil adeta bir kilim üzerine işlenmiş zengin desenler olarak gören lider demektir. Nitekim bunun ilk işaretlerini bilhassa 2002 sonrası Türk siyasi hayatında gördükte.  
           Pekâlâ, bizde biliyoruz sıkı olağan üstü güvenlik önlemlerin kısa vadede işe yaradığını, ancak bizim asıl aradığımız uzun soluklu, uzun vadede işe yarayacak çözümlerdir.  Her şeyden önce şu gerçeği zihnimize iyi kazımak gerekir, düşüncelere pranga vurmakla asla anarşizm önlenemez. İş bilen yönetici odur ki düşüncelere pranga koyan değil,  düşüncelere açıklama fırsatı tanıyıp anarşizmin elinden silahı alma becerisi gösterendir. Kaldı ki bu toprakların insanı öteden beri yasakçı uygulamalardan hep nefret etmiştir. Öyle ki necip milletimiz halen bugün olmuş milli şef döneminde jandarma dipçiği ile yönetildiği yılları unutmuş değil.  Şayet o dönemlerde özgürlükçü sosyal adalet projelerine ağırlık verilseydi gelinen noktada anarşizm bu denli mesafe kat edemeyecekti.  O dönemlerde Jandarma dipçiği ile toplumu yönettiler de ne oldu, sonunda tıpkı Rusya’da olduğu gibi vakti zamanı geldiğinde hem kendileri çöktüler,  hem de yürüttükleri despot politikalar çöktü. Demek ki; faşizan ve milli şef uygulamalar payidar olmadığı gibi akıbetleri hüsranla sonuçlanıyormuş.  Geçte olsa pılını pırtısını toplayıp şeflikleri sona erebiliyormuş.
         Avrupa’da epey şeflik ve kanlı ihtilallar geçirmiş bir tarihi dönem yaşadı.  Vatka ki,  meselelerin üzerine kaba kuvvetle değil,  sosyal adalet uygulamalarıyla gitmiş, işte o zaman ancak özgür ülke hale gelebilmişlerdir. Çözümü sosyal adalet ve özgürlüklerde görmekle iyi de yaptılar, çünkü anarşizmin istismar kaynaklarını ancak bu yöntemle kurutabilmişlerdir. Böylece elinde avucunda hiçbir istismar malzemesi kalmayan anarşist, kitleleri harekete geçirmekten aciz hale düşmüştür.           
        Malum olduğu üzere dünyada bir tek ölüme çare yok,  her şeyin bir çaresi var elbet, o halde çıkmaz kuyularda çözüm aramayalım,  bizim çözüm reçetemiz Nizam-ı âlem’in kültür kodlarında mevcut zaten. Nasıl ki, Fatih’in kendini elinde gül ile resimletmesi Nizam-ı âlem sembolü demekse batılının elinde Roma ruhu baltasıyla kendisini heykeltıraş büst halde göstermesi de anarşi âlemi çağrıştıran bir semboldür. Batı, Roma ruhu baltasıyla nice kıydığı canları unutmuş gözükse de biz unutmuş değiliz. Dolayısıyla ikide bir kalkıp bize insan hakları dersi vermeye kalkışmasınlar,  önce giyotine verdikleri kurbanların hesabını versinler sonrasında gelip insan haklarından dem vursunlar. Onların özgürlük, eşitlik, barış,  hümanizm dedikleri şey sadece kendi coğrafi sınırları için geçerli umdelerdir. Hiç kuşkusuz kendi sınırlarının dışına çıktıklarında kazın ayağı hiçte öyle değil,   hak getire ne adalet, ne hürriyet görüyoruz,  sadece etrafta vahşi batının akıttığı kanları görüyoruz.  Başta da dedik ya,  meğer yenidünya düzeni dedikleri şey,  sayısız işledikleri vahşi cinayetleri gizlemek için söylenmiş bir kılıf. Dolayısıyla batılı içinde saklı tuttuğu Roma kılıfı baltasını, yani barbar ruhunu ıslah etmedikçe hiçbir zaman özgürlük, yenidünya düzeni gibi kavramlar içi boş bir balon olmaktan öte bir anlam içermeyecektir.  
         Velhasıl, insanlığın kurtuluşu Roma baltası anarşi âlemde değil, Osmanlıyı üç kıtada adalet güneşi kılan İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü gülfidanın kokusundadır. O halde gün ümit tazeleme günü deyip, öyle yola koyulmalı.
            Vesselam.


13 Ağustos 2016 Cumartesi

OSMANLI ÜLKÜSÜ



                                        OSMANLI ÜLKÜSÜ
SELİM  GÜRBÜZER

            Osmanlı’da asla ‘Kültür ırkçılığı’ söz konusu değildir. Senelerce bağrında taşıdığı toplumların ne diline, ne dinine, ne de kültürüne müdahale etmiş,  hiç şüphe yoktur ki tüm milletlerin kendi kültürleri doğrultusunda yaşamalarının önünü açmıştır. Tabiî ki bu engin hoşgörünün temelinde İslâm vardır. Osmanlı bu sayede kesretten vahdete (çokluk içinde birliğe) bir yol takip ederekten Nizam-ı âlemce hareket edebilmiştir. Zaten İslam’ın aksine bir yol izleseydi asla cihanşümul bir devlet olamazdı. Düşünsenize döneminde milliyetler tezadı oluşturmaksızın çokluk deryası içinde birliği gerçekleştiren tek cihangir devlet Osmanlı imparatorluğudur. Zaten farklı kültürleri ayrılık olarak görmeyip zenginlik olarak telakki eden Osmanlı’ya da bu yakışırdı.
           Evet, Devlet-i Aliye-i Osmaniye hiçbir topluluğun kültürünü kendi lehinde istismar etmediği gibi dışlamamışta. Bilakis yediden yetmişe her topluluğu içten kucaklayışla bağrına basmıştır.  Hatta Osmanlı’da batı’da görülen menfaate dayalı bir çıkar ilişki ağı da görülmez. Nasıl görülsün ki, bikere cepheden cepheye koşup zaferler kazanmasının temelinde İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü, yani Osmanlı ülküsü vardır.  Dolayısıyla bu ülküde menfaat ve istismar koşusunun görülmemesi gayet tabiidir. İlla görülecek bir adresi arıyorsak bunun adresi hiç kuşkusuz talan ve yağmacılıkta ün salmış batı dünyasından başkası değil elbet. Besbelli ki yeryüzünde onlar bozgunculuk ve çıkar için varlar,  bizler de nizam ve adalet tesis etmek için varız. Ki; varlık nedenimiz vahdet sırrında gizlidir.
          Bakınız Osmanlı özünde Türk kanı taşımasına rağmen vahdet sırrın gereği soysop faslına girmemiştir. Üstelik buna ihtimam gösterirken de kuruluşundan yükselişine ve yükselişinden yıkılışına dek sürdürmüştür.  Öyle ki;  Orta Asya ve Selçukludan devr aldığı kültür harcına yeni anlamlar yükleyip  ‘Kesret içinde vahdet deryasına’ (çokluk içinde birlik deryasına) dalabilmiştir. Osmanlı her ne kadar Türkçe konuşur, Türk müziği dinler, Türk besteler yapıp icra etse de sonuçta bunu bağrında taşıdığı toplumlarla birlikte  ‘Vahdet şuuru’ çerçevesinde gerçekleştirirdi. İşte bu yüzden Namık Kemal’in ifadelerinde yer alan “Biz Osmanlıyız” sözü bizim için çok kayda değer ifadedir. Ama ne zaman ki 1897 Fransız ihtilalinden sonra tüm dünyada hızla menfi milliyetçilik rüzgârları yayılıp toprağımıza sıçrar, işte o zaman Mehmet Emin Yurdakul’un dilinden sadır olan; ‘Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur”  ifadesiyle artık Osmanlı ibaresi telaffuz edilmeyecektir. Oysa Mehmet Emin Türk’ün ululuğunu ifadelendirse ne ifadelendirmese ne. Allah aşkına sanki bunu bilmeyen mi vardı, öteden beri biz zaten necip bir millettik. Kaldı ki Peygamber dilinden Fatih Sultan Mehmed’in nezdinde öven övmüşte, Osmanlı bu yüzden Türklüğünden şüphe duymadığı gibi dile vurmaya da pek ihtiyaç duymazdı, yaşayarak mührünü vurmayı yeğlemiştir hep. Ta ki imparatorluk dönemlerinden uluslaşma çağın eşiğine geldik,  işte o zaman ihtiyaç hâsıl olup artık bu ifadeleri dillendirir olduk. Bu arada tekrar etmekte fayda var, sakın ola ki Osmanlı altı asır boyunca Türk ifadesini pek sık dile getirmedi diye Türklüğünden vazgeçmiş ya da şüphe duymuş bir düşünceye kendimizi kaptırmayalım. Gerçek şu ki;  Osmanlı vahdet sırrının gereği Türklük kavramını kullanmamıştır. Pekâlâ, Osmanlı da biliyordu ki çok milletli bir geniş coğrafyada etnik ifadelerin sıkça kullanılması bağrımızda taşıdığımız milletlerin etnik duygularını tahrik etmekten başka bir işe yaramayacaktı.  Dolayısıyla Osmanlı etnik kimliğini izhar etmemekle ne milliyetini unuttu, ne soyunu unuttu, ne de ceddini. Tam aksine mehteran eşliğinde ceddin deden, neslin baban deyip atalarının yolunu yol bilip cepheden cepheye öyle ilerledi hep.
            Bakmayın siz öyle batının insan haklarından, eşitliklerinden ve özgürlüklerinden dem vurmasına,  gerçekte Beyaz ırkın üstünlüğü ilkesi batı’ya has bir vebadır. Örnek mi, işte Adolf Hitler bunun tipik misali.  Nasıl liderse, tek adamcılık rolüyle ırkçılığın zirvesine eriştiği gibi ‘Kavgam’ ismi kitabıyla bütün siyasetini ırk temelleri üzerine oturtmuş bile. Ne diyelim vahşi batı bu,  bikere adamların cibilliyetleri bunu gerektiriyor,  hoşgörüden bihaber oldukları gayet net açık ortada. Düşünsenize insanların ten rengine bile tahammül edemeyecek kadar tıyneti bozuk güruhturlar. Batının sicilinde siyah beyaz ayırımından yola çıkarak sürekli beyaz ırk üstünlüğü tezini ileri sürmek vardır. Sözün özü dünden bugüne ırkçılık vebası genlerine işlemiş bir batı cenahı var karşımızda. Madem öyle Osmanlıyı batıyla mukayese etmek abesle iştigal olsa gerektir. Sanmasınlar ki tarihte olan biten her şeyi unuttuk. Hadi unuttuk varsaysak bile bu kez tarih unutmaz. Nitekim tarihte Afrikalı siyahîlerin ötekileşmekten kurtulmaları ancak uzun mücadeleler sonucu vuku bulabilmiştir. Osmanlı tarihine baktığımızda ise değil ırkçılığın izlerine, üstünlük taslayıp hor görmenin izlerine bile rastlayamazsınız. Ama ne var ki birtakım aklı evvel çevreler hala bugün olmuş tarihimize kılıç kalkan tarihi ve Osmanlı’ya da  “barbar” yaftası yapıştırmaktan geri durmamaktan imtina etmiyorlar. Oysa biz biliyoruz ki; barbar kavramı Romalı olmayan unsurlar için kullanılan bir yafta olduğuna bizatihi tarih şahittir. Zira Batı Roma imparatorluğunu istila eden barbarlar kendi barbar usullerini Roma hukukuna uyarlamışlardır. Hakeza ‘Emperyalizm’ kavramı da öyle olup zaman içerisinde Roma’yla özdeşleşmiş durumda.  Şimdi gel de Kenan Doğulu’nun “Yakarım Roma’yı da yakarım”  şarkısı bu özdeşleşmenin ifadesi olarak anlam kazanmasın. .  
          Peki, geçmiş batıyı anladıkta bugünün dünyasında acaba barbarlıkta durum vaziyet nasıldır derseniz, sanırım şöyle etrafımıza bakmak yeterli olacaktır. Malum yine eskisi gibi yakıp yıkmalarından hiç ders almamışçasına bu kez barbarlıklarını değişik kılıflar altında sürdürmekteler. Üstelik bu cürümü işlerken de tüm dünyanın gözünün içine baka baka yapmaktalar. Öyle anlaşılıyor ki vahşi batı bu emperyal yağmacılık huyundan vazgeçmeyecek gibi. Barbarlıktan çok büyük haz aldıkları o kadar besbelli ki dünyayı parmaklarında oynatmakta mahirler de. İşte bu tür sinsi barbarsı uygulamalardan rahatsızlık duyan Fransız düşünürü Reny Brague; “Bir an evvel Avrupa’nın Romalı tavrına dönüp kendi dışındaki toplumlara kapılarını açması gerektiğini, ya da tüm kültürleri dışlamamasını” tavsiye etmiştir. Hatta tavsiye etmekle kalmaz; “şayet Avrupa böyle giderse kendi içine kapanıp karanlık çağına dönecektir” uyarısında bulunmayı da ihmal etmez. Keza Joseph Fontana’da buna benzer şu ifadeleri dillendirir: “Şayet kendimizi duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek hem içerden hem de dışardan can vereceğiz, yarattığımız uygarlıklar yok olacak ve bir yeni sayfa açılacaktır.
         İşte Avrupa’da sağduyu sahip aydınların ifadelerinden de anlaşıldığı üzere Avrupa geleceğini ötekiler eksenine göre ayarlamış gözüküyor. Oysa tarihte Avrupa’nın kuruluş ve yükselişinde bugün öteki gördüğü İslam medeniyetinin katkı payı çok büyüktür. Bu arada farklılıkları zenginlik gören Osmanlıyı ne çabuk unuttular bunu anlamak mümkün değil.  Bakın İtalyan Tarihçi Cardini; gerek Sicilya’da gerekse Napoli’de İslam Medeniyetinin köklerini takip ettiğinde Napoli şehri yöneticilerinin Bizanslıların ve Longobardi Prenslerinin baskısından korunmak için Müslümanlardan yardım talep edip ülkelerine çağırdıklarının kayıtlarını görüyor, böylece Endülüs İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı kanaatine varıyor. Cardini’ye göre; Avrupalıların XVIII. yüzyıla kadar Müslümanlara bakışı önyargılı değildi, ne var ki XIX. ve XX. yüzyıllarda Avrupalıya bihaller oluyor ve Müslümanlar artık bundan böyle onların gözünde öteki toplumdur.  Tabii İtalyan tarihçinin tespitleri bunlarla sınırlı değil elbet dahası var,  tespitlerine ilaveten İslam’ın Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsuru olduğunu söylemekten çekinmez de. Batılılar her ne kadar bu tespitlere kulak tıkayıp inkâr etseler de gerçek şu ki, İslam’ı aradan çıkardıklarında hem Avrupa tarihinin geçmişini koparmış oluyorlar hem de bugünlerini ve yarınlarını linç etmiş oluyorlar. Böylece ortada içi boş bir kilise ve boş bir kuleli Avrupa görürsünüz. İşte bu gerçeklerden hareketle İslamsız Avrupa düşünülemez diyoruz. Nasıl böyle düşünmeyelim ki,  şöyle VII. ve VIII. Yüzyıllara bir bakın Hıristiyan Roma imparatorluğunun büyük bir kısmını fethettiğimizde kendi medeniyetimizi inşa ettiğimiz gibi kilise’lerini havra’larını da inşa etmişiz. .
            Evet, Avrupa bu ya, İslamsız Avrupa düşünülemez desekte geldiği noktada hala bağrında taşıdığı Müslüman topluluklarıyla barışık değil. Belli ki bir takım ön yargılı yaklaşımlardın sıyrılamayacaklar. Olsun yinede biz bize yakışanı yapıp yeniden Avrupa’nın İslam’la yüzleşmesini sağlamak olmalıdır. Ah bunu bir yapabilirsek, bak o zaman Batı ve Doğunun adeta beynin iki yarım küresi gibi bir bütünlük teşkil ettiğini onlarda farkına varacaklardır. Nitekim şöyle geriye dönüp bakıldığında batı ve doğu birbirlerine ekonomik, kültür ve sosyal bakımdan birbirlerine hem vererek hem de alarak eksikliklerini gidermişlerdir. İşte bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; “Avrupa Osmanlı’ya, Osmanlı da Avrupa’ya gebe” demekten kendini almaz da. Öyle ya, batıda teknoloji varsa doğuda da ruh ve insaniyet vardır. Dolayısıyla ne ruhsuz madde ne de maddesiz ruh tek başına işe yaramayacaktır,  mutlak her ikisi bir arada olmalı ki “Hiç ölmeyecekmiş dünyaya yarı ölecekmiş ahrete”  denen haleti ruhiye iklimi oluşabilsin. Ne var ki şimdiye kadar bu iklim daha henüz oluşmuş değil.  Hem nasıl oluşsun ki, Dün Roma’sı nasıl ki kendini efendi görüp diğerlerine köle gözüyle baktıysa, bugün de ABD ve Avrupa aynı refleksle kendi dışında ki toplumlara öteki gözüyle bakmakta. Yine dün nasıl ki Roma efendilik taslayıp toplumları istismar ettiyse, bugünün ABD’si ve batısı da aynı yaklaşım çerçevesinde yeni istismar alanları oluşturup kültür emperyalizmle toplumları kuşatmaktadır. Artık dünün efendileri günümüzde yerli kültürleri esir alarak sürdürmek davasındalar. Hele ki bugünün kitle iletişim araçları sınır tanımıyor ya, değme keyiflerine kültür ihracı noktasında işleri çok daha hızlı bir şekilde hal yoluna koyabiliyorlar. Böylece Üçüncü dünya gözüyle baktıkları ülkeler yoğun kültür ihracı karışsında kendi yerli kültürlerini koruyamaz hale gelebiliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca ister istemez Amerika hayranlığı ya da Avrupalı gibi yaşamak meziyet telakki edilebiliyor. Her şeye rağmen yinede kendi yerli kültürümüzü koruyup geliştirmek mecburiyetimiz var. Aksi halde kitle iletişim araçları marifetiyle gece gündüz kesintisiz kültür ihracı hız kesmeyecektir. Zaten Amerikan Hollywood filmleri hor gördükleri dünyayı esir almak için vardır. Habire dünya toplumlarını sinema sektörü yoluyla kültür ihraç edip esir almak amacındalar.  Onlar bu amaçla kültür ihraç ede dursun bize de bu oyunu bozmak düşmeli. Ama nasıl,  bizde ‘Yedi Güzel Adam’, ‘Sevda Kuşun kanadında’, ‘Diriliş Ertuğrul’, ‘Payitaht Abdulhamid’, ‘Mehmetçik Kut’ül Amare’ gibi film dizilerimizle dirilişe geçip var olacağız.  Aksi halde kimlik krizi meselesiyle karşı karşıya kalırız. 
            Avrupa öteden beri Osmanlı’nın tam aksi bir yol izleyerek kendi dışındaki toplumları kültür potası içinde eriterek modernlik taslamakta. Dahası kendi dışındaki kültürlere habire müzelik olarak bakmayı marifet sanmakta. Derken içimize sirayet eden bu kültür asimilasyonuyla hayatımızı karartmaktalar. Nitekim her geçen gün kimlik krizinin ortaya koyduğu bir takım sancıları derinden hissediyoruz da. Bu kültür tahribatı nereye kadar devam eder bilinmez ama şu bir gerçek yerel kültürüne kıymet vermeyen toplumlar eski dinamizmini yitirip eninde sonunda emperyalist ülkelerin hegemonyası altına gireceği muhakkak. Bakın Beyaz adam aç kurt misali hiç boş durmuyor habire etrafı kokluyor, teknolojik üstünlüğünü kullanıp kendi dışındaki toplumlar üzerinde sürekli kuşatma alanları oluşturmakta. Şimdi ne yani buna seyircimi kalalım, seyirci kalırsak dün barbarlıklarıyla insanlığa kıydıkları gibi bugünde kültür ırkçılıklarıyla hükümranlıklarını sürdüreceklerdir. Madem öyle,  bize düşen yerellikten evrenselliğe giden yolda bir yandan yerli kültürlerimizi korurken diğer yandan da Fırat Kalkan Harekâtı, Irak Harekâtı ve Zeytin Dalı Harekâtımızla zinde güçlere dünya beşten büyüktür deyip Osmanlının torunları olduğumuz yeniden hatırlatmalıyız. .Buna mecburuz da,  çünkü tarihi misyonumuz bunu gerektiriyor.  Aksi halde     dün nasıl ki bir zamanlar imparatorluğumuz şemsiyemiz altında beraberce yaşadığımız toplumlar, dünya çapında etnik milliyetçilik rüzgârlarının esmesiyle birlikte tek tek kopup kanayan yara hale getirdiyseler,   Allah korusun son bağımsız kalemiz Türkiye’mizi de hem kültür kuşatmasıyla hem de FETÖ,  DEAŞ,  PKK, PYD, YDP, DHKPC gibi terör maşaları yoluyla içten çökertebilirler de.  Şemsiyemiz altında yaşayan topluluklar bağımsız devlet oldular da ne oldu, şu an her biri bölük pörçük halde kaynayan kazan durumdalar. Acı ama gerçek,  maalesef yıllar boyu bağrımızda taşıdığımız topluluklar bilhassa XIX. ve XX. asırlarda Osmanlıyı yıkmaya çalışan güçlerle işbirliği içine girerek tam zayıf düştüğümüz dönemde can evimizden vurmuşlardır. Düşünsenize yükseliş dönemimizde beraberce hareket ettiğimiz unsurlar, bir bakıyorsun düşüşe geçişle birlikte ayaklanır hale gelebilen topluluk olabiliyor. İşte bu durum halk dilinde “Attır teper, cinstir çeker cinsine” tarzında anlamlandırılır da.
            Bilhassa Fransız ihtilali sonrası gelişen menfi milliyetçilik rüzgârları sadece bağrımızda yaşayan toplulukları koparmadı, bizde de büyük bir yara açıp biryandan etnik Türkçülük cereyanının filizlenmesine zemin hazırlarken, diğer yandan da içimizde beslediğimiz Hıristiyan unsurların ayaklanmasına yol açmıştır. Böylece vahdet şuuru yerle bir edilmiştir. Hatta pek çok katliamlara da girişmişlerdir.
            Şüphesiz bir düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır, insan sadece beşer olması hasebiyle düşer kalkar da,  keza devletler de öyledir.  Nitekim devletler düşüş sürecinde dengeyi kaybettikleri gibi birliği ve dirliği sağlamakta da acziyet gösterebiliyor.  Zira Osmanlı ihtişamındaki dengeyi ancak Kesretten vahdete’ (çokluk içinde birlik stratejisi) bir yol takip ederek sağlayabiliyordu. Vakta ki dengesini yitirip etrafında curcuna hâkim olunca ister istemez XIX. yüzyılla birlikte çöküşe geçmiştir.  
            İşte Batının içimize attığı Truva ırkçılık tohumu bu kez işe yaradığı besbelli ki, nihayet bağrımızda taşıdığımız toplumlar bir bir ayrılıp Osmanlının sonunu beraberinde getirmiştir. Hele birde tüm bu olup bitenlere şu hazin yıpratıcı Balkan savaşları da eklenince artık yaşamak adeta işkence halini alır da. Neyse ki, o çöküş sürecinde topyekûn yaşlı genç,  çoluk çocuk demeden verdiğimiz o müthiş Kuvay-ı Milliye harekâtı sayesinde çiçeği burnunda yeni bir devlet kurarak Türkün yenilmezliğini birkere daha tüm dünyaya göstermiş olduk. Şunu iyi bilsinler ki biz bir ölürüz bin diriliriz, İcabında dirilmekle kalmayız,  Fırat Kalkanımızla, Zeytin damızla  Nizam-ı alem oluruz da.  
            Hâsılı; Her dem canlar yeniden doğar.
            Vesselam.


ÜÇ TUĞ’LU HİLÂL


                     ÜÇ TUĞ’LU HİLÂL

                                SELİM GÜRBÜZER

           Bir zamanlar Nizam-ı Âlem Ocaklarının tertiplediği Seyyid Ahmed Arvasi’yi anma toplantısını izlerken bir an gözüm ‘Üç Tuğ’lu Hilâl’e dikkat kesiliverdi. Bu arada birbirinden değerli konuşmacıları dinledikçe ‘Üç Tuğ’lu Hilâl’in ne manaya geldiğini anlamaya çalıştım. Anma toplantısında konuşmacıların Seyyid Ahmed Arvasi’nin hayatını bütün yönleriyle ortaya koyması kayda değerdi elbet.  Derken Muhsin Yazıcıoğlu kürsüye çıktığında Seyyid Ahmed Arvasi’den mesajlar aktarıp medeniyet hamlesinin üç sütun üzerine yükselebileceğini dile getirir. İşte o an üç sütunun 'Üç Tuğ' olabileceğini fark ettim. Zira Osmanlı’nın yükselişindeki sır ‘Üç Tuğ'da esrarını korumakta. Tabii buna ilaveten Tuğlarımızı taçlandıran bir de hilâlimiz var.  Böylece bu taçla birlikte  'Üç Tuğlu Hilâl' Türk İslam medeniyetini temsil eden remzimiz olarak anlam kazanır.  Hatta hilâlin bağrından kopan ‘Üç Tuğ'umuz üç kıtaya hükmedeceğimizin işaret taşı olarak dikkat çeker bile.
        İyi ki de Osman Gazi ve etrafında toplanan şeyh’ler, gazi dervişler (Alperenler), âlimler ve ahiler ‘Üç Tuğlu Hilâl'in doğuşuna vesile olmuşlar. Bu sayede Üç Tuğlu Hilâlle kanatlanıp Nizam-ı âlem olmuşuz.  Bakın, S. Ahmed Arvasi medeniyetlerin üç sütun üzerine yükseldiğini ve bu üç sütunun: “ilim, sanat ve din” olduğunu haykırmaktadır. Tabii bitmedi,  dahası var. S. Ahmet Arvasi sözlerinin devamında ilim sütununun mutlak objektiviteyi, sanat sütununun sübjektif gerçeği, din sütununun ise mutlak hakikati temsil ettiğini beyan etmiştir. Madem öyle, o halde S. Ahmet Arvasi’nin bu müthiş tespitlerinden hareketle medeniyet hamlemizin 'Üç Tuğ' üzerine inşa edildiğini rahatlıkla dile getirebiliriz.
        Şurası muhakkak;  Hilâl’in Ehl-i Salib’le kavgasında üstün olan taraf ‘Üç Tuğlu Hilâl' meşalemizdir. Ve bu meşalemiz tüm cihanı adalet Tuğlarıyla sarıp kucaklar da. Ama gel gör ki adaletimizle tüm cihana hükmetmemize rağmen hala ihtişamlı tarihimize kuru cihangir davası olarak bakan bir takım sığ çevreler, o muhteşem medeniyetimizin ilim, sanat ve din üçgeni üzerine kurulu üç sütunu görmezden gelmekteler. Onlar şanlı tarihimize burun kıvıra dursun bikere bizim üç kıtada hükmeden cihangir bir devlet olmamızda en büyük etken olan üç sütun üzerine yükselen medeniyet olarak doğduğumuz gerçeğini değiştiremeyeceklerdir. Zaten tarihe medeniyet hamlesi olarak değil de kuru bir cihanşümul kavga için hamle yapıp hükmetseydik, bizim de Moğol kasırgasından farkımız kalmayacaktı. Nitekim Moğollar tarihi süreç içerisinde ilim, sanat ve din gibi ulvi değerlerden uzak kuru cihangir bir dava uğruna kavga verdiklerinden yüz seneyi aşmayan kısa süreli hâkimiyetleri olmuştur. Hele şükür ki biz öyle yapmayıp tam aksine İ’lây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna mücadele verip adaletle hükmetmemiz sayesinde altı yüz senelik bir hâkimiyetimiz oldu.  Derken bu süre zarfında Hilâl’imizin saçtığı ışık büyük bir medeniyetle buluşma avantajını beraberinde getirdi. Üstelik Avrupa’da bu saçtığımız ışığımız sayesinde Rönesans'ını gerçekleştirmiştir.  Bakmayın siz öyle bizim tarih boyunca batı ile sürekli savaşıyor gibi görünmemize. Aslında Haçlı seferleri iyi irdelendiğinde batı açısından bir fırsat teşkil ettiği görülüp bir noktada gaz meydanları medeniyetimizi yakından tanımalarına vesile olmuştur. Şu bir gerçek Üç Tuğlu Hilâlimizin saçtığı ışık olmasaydı Avrupa orta çağ karanlığından çıkamayacaktı. Düşünsenize Batı daha düne kadar mendille burnunu silmeyi ve tuvalet temizliğini bilmezdi. Tâ ki bizim medeniyetimizle tanıştıktan sonra medeni olabilmişlerdir. Dedik ya, biz bu cihana kuru bir cihan kavgası için gelmedik, ‘bilakis Üç Tuğ’lu Hilâl’imizin ışığıyla insanlığa soluk olmak için geldik. Yetmedi insanlığa nasıl medeni olunur ispatladıkta. Böylece medeniyet hamlemiz sayesinde insanlık adalet bulmuştur.  Nasıl adalet bulmasın ki, her şeyden önce  ‘Üç Tuğ’un medeniyet bakımdan anlamı millet, devlet ve hâkimiyet demektir. Malum, devlet milletin teşkilatlanmış halidir. Ve böylesi bir teşkilat ağında Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak, tüm Müslim ve gayrimüslim her kim olursa olsun hiç fark etmez şemsiyemiz altına giren yediden yetmişe her millet bizim tebaamızdır. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman Han  “Asıl efendi reaya’dır” deyip bu gerçeği dile getirmiş bile. Hakeza bu hususta Fernand Grenard’ da şöyle tespitte bulunur: “Osmanlı hiç bir zaman milliyetler tezadı oluşturmadı.
             Evet,  Devlet-i Aliyye-i Osmaniye gerçekten de teşkilat kademesinin her basamağında her türden ayırımcılığa geçit vermedi. Osmanlı dahası, hiç bir zaman bağrında taşıdığı değişik kimlikteki unsurları ayrı gayrı görmediği gibi her inanç topluluğundan insanlar inançlarını özgürce yaşasınlar diye havra ve kiliselerin inşa ve restorasyonu üstlenmişte. Böylece tüm farklı kimlikteki unsurlar aynı kilimin desenleri olarak telakki edilmiştir.  Dedik ya zaten bağrımızda taşıdığımız bunca insan ayrı gayrı muameleye tabi tutmuş olsaydık altı yüz sene bir arada huzur içerisinde yaşayamazdık. Kaldı ki bizim Nizam-ı âlem hâkimiyetimiz ‘emperyalizm’ olarak karşılık bulmaz da.  Zira Osmanlı ülküsünde ‘hâkimiyet’ bilinci sömürmek değil, tam aksine şemsiyemiz altına giren tüm tebaanın Nizam-ı âlem çerçevesinde yönetilmesi manasına hâkimiyet bilincidir. Bakın Avrupalıların hak hukuktan anladığı aslında güç kullanmaktır, yani kuvvettir. Bizim ise hak hukuktan anladığımız ise adalet mülkün temeli manasına İ’lây-ı Kelimetullah uğruna Nizam-ı âlem gücüne dayanmakta. Bu öyle bir güçtür ki;  dışa karşı 'millet', 'devlet' ve 'hâkimiyet olarak inşa ettiğimiz Üç Tuğlu Hilalimiz Osmanlıyı Söğütten ötelere taşımaya yetmiş artmışta.
           Peki, ‘Üç Tuğ'lu Hilâl’in dışa karşı  'millet', 'devlet' ve 'hâkimiyet anlamı olurda iç dünyamızdaki karşılığı olmaz mı?  Hiç kuşkusuz iç dünyamızda Şeriat (Ehlisünnet çerçevesine uygun İslami hükümler), Tasavvuf ve Hakikat Tuğları olarak karşılık bulacaktır. Nasıl mı? Bakın, işte bir aydınımız Osmanlı’nın yükselmesindeki sır şeriat ve tasavvuftur diyor. Gerçekten de Osmanlının kuruluşunda ki mayaya ve yükselişinde ki ruha baktığımızda bunu pekâlâ görebiliyoruz. Nitekim kuruluş ve yükselişin her iki safhasında bulunan:
            - Ahıyan-ı Rum  (Esnaf teşkilatı), 
            - Bacıyan-ı Rum  (Yörük kadınları),
            -Gaziyan-ı Rum (Alperenler ya da bir başka ifade ile gazi dervişler),
            -Abdalan-ı Rum (Abidler veya ibadet edenler) tek yürek olup Osmanlıyı Nizam-ı âlem’e taşımışlarda. İşte Rum-i iklim denen iskir budur. Öyle ki bu teşkilat ağının her bir ferdi altı yüz sene boyunca iç dünyalarında filizlenen İ’lây-ı Kelimetullah iklimini yeşertmekle meşgul oldular. Böylece Şeriat (Kur’an ve Sünnet, icma-i ümmet ve Kıyası fukaha), Tasavvuf ve Hakikat deryasına dalıp manevi tuğların doruğuna ulaştılar. İyi ki de Lafza-i Celal (Allah zikri-Allah lafzı)  deryasına dalıp ışık oldular. Böylece bu sayede Üç Tuğ Hilâl bugüne dek hiç sönmedi,  inşallah bundan böyle sönmeyecekte. Nasıl sönsün ki, Hilâl karanlığı aydınlığa çeviren tek ışıktır, bu böyle biline.
           Şu da var ki Nizam-ı âlem’e kendini adamış Alperenlerin omuzlarında çok büyük bir sorumluluk yükü de var. Kolay değil elbet,  büyük davalar büyük çileler ister. Öyle ya madem alperenlik sıradan bir kimlik değil o halde bu işin bilincine varmış alperenlere  ‘Üç Tuğ’lu Hilâlle taçlandırılmış Nizam-ı âlem davasını ötelere taşımak düşer. Yeter ki niyet hayır, akıbet hayır olsun, bak o zaman yeniden diriliş belki yarın, belki yarından da yakın olur elbet.
           Velhasıl; gün ‘Üç Tuğ Hilâl’le yeniden dirilişe kanatlanmak günüdür.
            Vesselam.

12 Ağustos 2016 Cuma

BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET’TEN NİZAM-I ÂLEM’E



   BEDEVİLİKTEN HADARİLİĞE MEDENİYET’TEN NİZAM-I ÂLEM’E

                                     SELİM GÜRBÜZER
                 Arapçada ‘medeni’ olmak şehirleşme manasına gelen bir kavramdır.  Avrupa’da ise bunun yerine daha çok   'sivil'  kavramı kullanılır. Sivil kavramı aynı zamanda ‘vatandaş, nazik, zarafet, şehir ve medeni’ öğelerini de içeren kavramdır.  Bilhassa kök itibariyle vatandaş (citizenship, citoyen) demektir, yani Latince şehir anlamına gelen civitas (city) sözcükten türeyen öğedir. Öyle ya,  madem sivil kavramı medenileşmeyi çağrıştırmakta, o halde nerede bir medeniyet oluşumu var, orada aynı zamanda bir şehirleşme faaliyeti de var demektir.  Nasıl mı? İşte Yesrib halkı Allah Resulünü bağrına basıp ‘Medine’ olmakla kendilerini şehirleşme faaliyeti içerisinde bulmaları bunun bariz bir örneğidir. Yine mesela Sümerlerin tarihin ilk dönemlerinde bilhassa yazı dilini keşfetmesiyle dikkat çekmeside  kayda değer medenileşme örneğidir. Keza 16 Türk devleti arasında ismiyle müsemma  'Uygur' devleti de bir başka kayda değer ‘Uygurluk’ örneğidir.  Belli ki iş olsun babından adına Uygur denilmemiş,  bilakis yerleşik ve şehirleşmenin göstergesi bir isimlendirmedir bu.
          Bu arada şunu unutmayalım ki  “civil-medeniyet-uygarlık” kavramları asla birbirinin karşıtı kavramlar değil tam aksine birbirlerini destekleyici sacayağı kavramlardır. Her ne kadar ‘sivil’ ibaresi dilimize batı ortamından bizim iklimimize geçmiş olsa da, sonuçta bizim coğrafyamızda sivil kavramına verdiğimiz veya yüklediğimiz anlam çok kıymet ifade edecektir. Hiç kuşkusuz bu kavrama yüklediğimiz mana medeni olmaktan başka bir şey değildir. Her halde ki bu kavram civis kökünden kök salıp Latince ‘yurttaş-vatandaş’ manasına gelmiş olması bizim bu kavrama medeni anlam yüklememize herhangi bir mani durum teşkil etmeyecektir. Bilakis devlet bazında bize medeniyet hamle içerisinde olmamızı, kişi bazında ise medeni olmamızı hatırlatıcı misyon üstlenmiş bir kavram olarak karşılık bulacaktır. Nitekim bu noktada Medeniyet kavramını ilmi yönden ele alan Cevdet Paşa bize ufuk katar da.  Cevdet Paşa bakın bu hususta ne diyor; “Önce devlet kurulur, insanlar düşman korkusundan azad olurlar. Sonrasında ihtiyacat-ı beşeriyetlerini tahsile ve kemalat-ı insaniyetlerini tekmile koyulur.
          Hatta Cevdet Paşa bunla da kalmaz, ‘medeniyet’  kavramını yerli yerinde kullanan ilk aydınımız olarak bu kavrama veçhe kazandıran iki öğeyi de şöyle tasnif eder:
         — Beşeri ihtiyaçlar,
         — Ahlak ve zekâ yönünden olgunlaşma (kemale erme). 
         Evet, bu iki tasniften de anlaşılacağı üzere medeniyet iksirinin bir ilerleme, bir terakki ve bir yükselmek demek olduğu o kadar net açık ki, İbn-i Haldun çok yıllar öncesinde bedevi Araplara yönelik “Bedeviliği bırakın hadari (yerleşik-şehir) olun” çağrısını yapmaktan kendini alıkoymamıştır. Keza Hz. Mevlana’da göçmen Türkmenlere yönelik bu çağrıyı yapmaktan geri durmamıştır. Aslında her iki çağrı da kucağında yaşadıkları toplumların bir an evvel kendilerine çeki düzen vermelerine yönelik söylenmiş çağrıdır. Ama gel gör ki medeniyete teşvik için söylenmiş bu çağrılar kimilerince mesela Mevlana’nın Moğol işbirlikçisi şeklinde bir karalama boyutuna indirgenebiliyor. Oysa her iki bilge dehada içinde bulundukları toplumların bedeviliğin yansıması kaynaklı tahripkâr tutumlarına son vermeleri noktasında getirdikleri bir öz eleştiri mahiyetinde çağrılardır. Her neyse onlar karalaya dursunlar, şu bir gerçek Mevlana’nın o engin hoşgörü çağrıları bir şekilde yerini bulurda. Hatta ileri ki evrelerde o deryayı umman sözler Moğol ilhanlarına da tesir edip yerini yumuşamaya bıraktığı görülecektir. Nasıl yumuşamaya terk etmesin ki,  bikere sevgiyle fethedilemeyecek hiçbir güç, hiçbir kale yoktur ki. Nitekim İslam’ın getirdiği o engin hoşgörü ve şehirleşmeye çağrı mesajlarının etkisiyle bedevilikten hadariliğe (yerleşikliğe) geçiş süreci kısa sürede tamamlanıp tüm İslam toplumlarında kabalığın yerini zarafet alır da.  Ancak şu da var ki İslam toplumlarında bedeviyetten hadariliğe geçiş hiçte kolay olmadı,  mutlaka her bir toplum kendi içinde geçiş sancısı yaşadı. Yani, bu sancı kimi toplumlarda yumuşak, kimi toplumlarda çok ağır bedeller ödeyerek yaşandı dersek yeridir. Nasıl mı? İşte Arap toplumunun bedevilikten hadariliğe geçişte ki gösterdikleri direnç ve karşı koymalar bunun bariz misalini teşkil eder. Elbette ki başsızlığa, kurumsuzluğa, nizamsızlığa alışmış bir toplumun bir çırpıda yerleşik ve medeni olması beklenemez,  uzun bir süreç gerektireceği muhakkak. Düşünsenize bir toplumu bir çırpıda nizama sokup kurumsal hale getireceksin, hiçte öyle kolay değil elbet. Bu ancak masallarda rastlayacağımız bir durumdur. İlla ki bir geçiş süreci sancısı yaşanmalı ki medeniyete giden yolda taşlar döşenebilsin.  Zaten taşlar yerine oturduktan sonra kazananın bedevilik değil, hadarilik ve medenilik olduğu görülecektir.  
           Peki ya günümüzde medeniyet taşları nasıl döşenmekte? Malum önce tarım toplumundan sanayi toplumuna, sonra sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş sancıları yaşayarak bugünlere geldik. Mesela günümüzde kendi coğrafyamız üzerinden örnek verecek olursak, bilhassa Güneydoğu’da yaşadığımız bir takım sıkıntıların arka planında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna adapte olamayışımızın varlığını görürüz. Tabii adapte olamayınca da bir bakıyorsun kimileri dağa çıkıp terör örgütünün kucağında maşa olabiliyor, kimileride bir bakıyorsun tarihte Haşhaşı eylemlerinde olduğu gibi aklını ve ruhunu Pensilvanya’da ki Haşhaşı terörist elebaşına teslim edip ülkesini arkadan hançerleyebiliyor. Madem öyle yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp yaşanması muhtemel her geçiş sürecini iyi yönetmek gerekir. Aksi halde Allah korusun daha nice 15 Temmuz Darbe girişimi krizleri yaşamak zorunda kalırız. Neydik edip önceden alınacak maddi ve manevi sosyal tedbirler almalı ki her türden krize karşı mukavemet gösterebilelim. Dolayısıyla bu noktada Nizam-ı âlem esprisini iyi kavramak gerekmektedir.    
           Bakın, Türkler 17. asırda medeniyet aşılayıcısı konumda iken, 18. asırdan itibaren aşılanan konuma geçmiştir, niye dersiniz acaba. Hiç kuşkusuz bunun bir öncesi var bir de sonrası.  Malum öncesinde Moğol kasırgasına verdiği mücadeleyle dikkat çeken Kayı boyunun o dönemlerde Süleyman Şah ve Ertuğrul Gazi önderliğinde gerçekleşen Hazar denizinden Ahlât’a Ahlât’tan Haleb’e Haleb’ten Erzurum’a giden nice yolların kat edilmesiyle birlikte açılan sancağın diriliş etkisi vardır. İşte bu diriliş muştusu Oğuz nesline yeni cihan kapılarını açacak ilk aşıdır. Öyle ki Ertuğrul Gazinin ardından bayrağı devr alan Osman Gazi’de kuzeyden güneye,  doğudan batıya cihanın dört bir yanına dal budak salacak ulu çınarın fidanını Şeyh Edebali’nin nefesiyle yeşerterekten Türk-İslam medeniyetinin temelleri atılır bile. Derken söğütte dikilen bu ulu çınar fidanı Osman Gazinin göğsünde açılan hilalle birlikte Bizans hudutlarına dal budak salıp sonrasında tüm kollarıyla birlikte Nizam-ı âlemce cihanı sarıp sarmalar da.
            Peki ya sonrası?  Malumunuz tüm cihanı sarıp sarmalayan bu medeniyet hamlemiz ancak 17. asra kadar devam edebilmiştir.  Yani, bundan sonraki evreler de artık bize ait olan değerlerin sürdürülebilir etkisi gün be gün azaldıkça düşüşümüz kaçınılmaz hal alır.  Bu arada bir medeniyet ömrünün 600 yıl gibi bir ömre sığmayacağını da idrak etmiş olduk. Yani, medeniyetler de tıpkı bir insan ömrünün geçirdiği aşamalar gibi doğar, büyür, geriler ve en nihayet dirilmek üzere yıkılacaklarını idrak ettik. Bakın, Osmanlı ‘devlet-i ebed-müddet’ ülküsünü şiar edindiği halde bir türlü düşüşünü önleyemedi, niye acaba? Dedik ya insanın doğuşundan ölümüne kadar geçireceği süreçlerin bir benzer türü medeniyetler içinde değişmez alın yazgısıdır. Ancak şu da var ki her doğan ölmek için vardır, her ölense dirilmek için vardır. Değim yerindeyse insan için ölüm ahrette diriliştir, bir medeniyet için çöküş de bir başka medeniyetin doğuşuna yelken açmaktır. Birde vakıaya sosyolojik açıdan baktığımızda bilim adamları her medeniyetin kendi içinde eski çağı, ortaçağı ve yeniçağları olduğunda hem fikir olduklarını görürüz. Yani, bu demektir ki yaşanılan sosyolojik evreler her medeniyet hamlesinin geçireceği fotoğraf karelerin göstergesi evrelerdir.  Malum fotoğraf karesinin en son aşamasında çöküşe geçen bir medeniyet bir başka medeniyete ilham olarak vadesini doldurabiliyor. Tabii bu ilham oluş üç yoldan vuku bulmakta. Bunlar:
        — Kolonileşme yoluyla,
       — Aşılanma yoluyla,
       — Faydalanma yoluyla.   
        Evet, tarih kolonileşme yoluyla da bir başka medeniyetlerin doğuşuna şahitlik etmiştir. Nitekim Avrupa 12. ve 15. asırlar arasında yaşadıkları kolonileşme süreçleri içerisinde İslam’dan aldığı aşılarla kendi kültür medeniyetlerini inşa edebilmişlerdir. Yine Avrupa bir zaman yitirmiş oldukları kendi öz Greko-Latin kültürlerini bile Müslümanlardan alarak kavuşabilmişlerdir. Hakeza eski Yunan’da öyledir, yani kendi kültür mirasına kavuşmaları bizim sayemizde mümkün olmuştur. Böylece şimdiki konumlarını İslam medeniyetine borçludurlar.
            Faydalanma ismi üzerinde bir medeniyetin tecrübesinden istifade etmek manası içerdiğinden hiçbir sakıncası yok diyebileceğimiz bir metottur. Ama tıpa tıp bir medeniyetin aynen kopyalanması söz konusu olduğunda bir takım telafisi mümkün olmayan krizler doğuracağı muhakkak. Çünkü faydalanma metodunda kendi kültür hazinelerimize besleyiciliği ve zenginleştiricilik etkisi söz konusu iken diğerinde tam aksine kısırlaştırıcı etki oluşturması hasebiyle kayıp nesil, kayıp bir medeniyet, kayıp kültür ortaya çıkarabiliyor.  Bakın Yunanlılar faydalanma yoluyla dünyada mevcut bir takım kültür hazinelerini coğrafyasına kendi kültürlerinden taviz vermeksizin taşıdıklarında besleyicilik bakımdan çok faydasını görmüşlerdir. Biz ise batı batı diye hayranlık boyutunda kendimizi yaban ellere teslim ettiğimizde kimlik krizi veya kendi öz kaynaklarımıza yabancılaşma diyebileceğimiz durum ortaya çıkarmıştır. İşte bu nedenledir ki yerli kültürleri kurutmaksızın ve asimilasyona uğratmayacak her türlü faydalanmaya evet, körü körüne bir kültüre ya da medeniyete teslim olmaya da hayır deriz  
          Hazır medeniyet evrelerini sosyolojik açıdan ele almışken sosyologların piri diyebileceğimiz İbn-i Haldun’un bu hususta görüşlerine bakmakta fayda var. Malum kendisi medeniyet kavramı yerine daha çok  ‘Umran’  kavramını kullanır. Bu yüzden İbn-i Haldun; Tarih denilen muammanın iki anahtarı vardır: Biri ‘Umran’ diğeri ise ‘Asabiyet’ diye tarif etmiş ve Cemil Meriç o’nun bu tarifini şöyle dile getirmiştir:
       “Umran bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü, içtimai ve dini düzen, adetler ve inançlar... Tarihi ve insanı bütün olarak ifade eden bir kelime,  hem bedeviliği hem hadariliği kucaklar; Kültür ve medeniyet..”
          Tabi Cemil Meriç bunla da kalmaz yine İbn-i Haldun’un yorumlarından hareketle bir gerçeği vurgulamayı, yani “Umran'dan habersizdik, medeniyete de ısınamadık, kendimize layık bir kelime bulduk; Uygarlık…” demeyi de ihmal etmez.  Gerçekten de uygarlık, bir zamanlar Türk Dil Kurumunca uydurukça kelimeler üreterek dilimize sızmış hali bir kavramdır. Belki bu kavram ‘Uygurluk’ şeklinde kullanılsaydı, Türklerin göçerlikten yerleşikliğe, yerleşiklikten de medeniyete geçişin bir simgesi olarak yorumlayıp baş tacı kavramımız olabilirdi pekâlâ.  Şayet Cemil Meriç’in,  hem Cevdet Paşa hem de İbn-i Haldun sosyolojisine dayanarak yaptığı tanımlamalardan hareketle medeniyet kavramını, bir kavmin yaptıklarının ve yarattıklarının bütünü olarak görebilseydik gerçek manada uygarlığı ve çağdaşlığı özümsememiz çok daha kolay olacaktı.  Hele ki bin yıllık birikimimizin neticesinde ortaya çıkan bu büyük medeniyet projeksiyonumuz aynı zamanda bize Osmanlının Nizam-ı âlem hareketini hatırlatırda.
         Medeniyet oluşumundan önce tesanüd (dayanışma) hâkimdir, yani hasbi bağlılık diyebileceğimiz asabiyet esastır. Dolayısıyla her devletin ilk kuruluşunda tesanüd çok önem arz eder. Ne zaman ki devlet mekanizması yerli yerine oturur sonrasında asabiyete gerek kalmaz da. Çünkü müessesleşme göçer konarlıktan kalan dayanışmayı zayıflatabiliyor. Nitekim günümüzde bilhassa köy ve kırsal kesimlerde tesanüdün ağır basması bu durumu teyit ediyor. Ama bu demek değildir ki şehirleştik diye dayanışma kültürümüzden vazgeçilsin.    Tam aksine İstiklal şairimizin batı için söylediği “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” anlayışı yerine tüm toplum katmanlarında dayanışmanın hâkim olduğu bir medeniyet projesini inşa etmek için var olmalıyız.  Zaten gerçek manada medeniyet anlayışı bunu gerektirir. Zira gerçek manada medeni olmak vahşiliğin zıddı bir kavramdır. Bir başka ifadeyle vahşilikten ve iptidailikten kurtulmanın adıdır medeniyet. Madem öyle, ölçülerimize ve orijinal kaynaklarımıza yabancılaşmadan, her alanda medenice tavır sergileyip Nizam-ı âlem’e yol almak gerekir.  Yol alalım ki;
      - Medeniyet taşlarımızdan yeni Süleymaniyeler,  yeni Selimiyeler inşa edebilelim, 
      -Mimarı dehalarımızdan alacağımız ilhamla bağrımızdan yeni Mimar Sinanlar, yeni Mimar Hayreddin’ler çıkarabilelim,
      -Türk İslam medeniyetinin mayasına ruh katan Mevlana, Yunus, Şeyh Edebali,  Akşemseddin ve Hacı Bayramı Veli gibi günümüz Gönül Sultanlarının himmet ve bereketlerinden istifade edebilelim. 
        Her ne kadar günümüz dünyasında sanayi ve sanayi ötesine sıçramış enerji medeniyeti söz konusu olsa da teknolojinin içerisine ruh şırınga etmeye mani durum olmamalı elbet. Şu da var ki, petrol medeniyeti artık son demlerini yaşıyor. Yeni enerji nükleer enerji adı altında çağımıza damgasını vurmuş durumda. Buhar çağı, Petrol çağı derken yeni bir anlayışın eşiğindeyiz. Hiç kuşkusuz bu anlayışa mühendis, teknokrat ve bilgi işlem uzmanları damga vurmaktalar. Besbelli ki, dün olduğu gibi bugünde medeniyet hamlesine politikacılar damga vuramıyor, bilge insanlar, sanatkârlar damga vurmakta. İyi ki de bilge dehalar ve sanatkârların iç dünyalarında bitip tükenmek bilmeyen üretkenlik ruhu heyecanı var da bu sayede yeni medeniyetler vuku bulabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla her medeniyet oluşumu sübjektif aşk ve heyacanla neşvünema bulabiliyor. İşte bu yüzden medeniyetler para ile değil inançla kurulur sözü sıkça söylenilir olmuştur. Zira hiçbir medeniyet ruh köküne dayanmadan dikiş tutmuyor. Nasıl tutsun ki, bakın insanlık yozlaşıp, dinden uzaklaştıkça Fourler bugünkü medeniyet anlayışını iki sütun üzerine inşa edildiğini şöyle tasnifler:
           — Süngü
           — Açlık diye.  
          Anlaşılan günümüzde medeniyet anlayışı Napolyon’un  “para para para” diye tutturduğu sözde gizlidir. Böylece bu günkü medeniyet anlayışı hâkimi mutlak paraya indirgenmiş gözüküyor. Aslında parayı ön plana alan bu tip nakaratlar yaşadığımız çağın içinde bulunduğu ortamı izah etmeye yeter artar da.  O halde birileri çıkıp bu döngüyü tersine çevirmesi icap eder. Zaten birileri ruh köküne dayalı bir medeniyet projesi için ortaya çıkmazsa vay halimize,   çünkü dinden uzak materyalist uygarlıkların bir şekilde yıkılacağına bizatihi tarihin kendisi şahit.
            Bilindiği üzere yükselen medeniyetin uzun ömürlü olması ruh köküne bağlılığı ölçüsüyle sınırlı kalmaktadır. Şayet bir ülkenin ruh kökü kodlarında aşk ve sevgi tükenmemişse o ülkeyi ayakta tutan medeniyet uzun süre varlığını devam ettirebiliyor.  Bakınız Bolşevik Rusya medeniyet olmak yerine demir yumruk olunca ancak yetmiş senelik bir kısa hâkimiyet sürdürebilmiştir. Hem suni medeniyetler ne zaman payidar olmuş ki komünistlerde payidar olsun Keza aynı durum kapitalizm içinde geçerli. Hiç boşa heveslenmesinler, tüketim çılgınlığına dayalı uygarlık bir yere kadardır, tüketim sarhoşluğunun varacağı son nokta tükeniş olacağını er geç göreceklerdir. Madem öyle, geçici olana değil kalıcı olana talip olmalı. Dahası medeniyeti bir bütün olarak ele alıp, bir milletin yaptıklarının ve yapacaklarının ürünü olarak görmek gerekir. Şayet âlemin nizam bulmasını istiyorsak bütüne talip olmakta fayda var,  parçalarda oyalanmak tüm insanlığı yer, bitirir de.  Ki; bunu Arnold Joseph Toynbee'nin; insanlığın medeni tarihini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz, demir, makine şeklinde sistematiğe bağlayan arkeologları yerden yere vuran eleştirilerinden anlayabiliyoruz da. Zaten bizimde medeniyete bakışımız aşağı yukarı Toynbee'den farklı değil elbet.  Kaldı ki biz Hz. Âdem (a.s)’ın cennetten dünyaya medeniyet inşası için indirildiğine de inanıyoruz. Nitekim  İbn-i Abbas (r.anh.)’dan rivayetle; “Hz. Adem, cennetten indiği zaman beraberinde demirden mamul beş şey getirmiştir: Örs, kerpeten, mik’ama (gürz veya çevgen değnek), çekiç, iğne..”  diye zikredilen hadis-i şerifte  geçen  alet  adavetten kastın  medeniyeti çağrıştıran cennet kaynaklı alet olduğunu gösterir. (Bkz. Hangi Medeniyet, Kültür dünya, Prof. Dr. İbrahim Canan, S.109).
           Hele cennetten dünyaya alet ve adavet indirilmeye görülsün bir bakmışsın eski Yunan medeniyetine bakıldığında Tarentli Arkhytas’ın tahtadan yaptığı güvercinle bir müddet havada uçuşan aygıt yaptığını, yine buna benzer Phaleron’lu Demetrios’un kendi kendine yürüyen bir sümüklü böcek aygıtı geliştirdiğine şahit olmamak ne mümkün. Tabii bitmedi dahası var; M.Ö ikinci yüzyılda, yani Roma devrinde Mısır’ın İskenderiye şehrinde yaşamış Heron'un içerisine madeni bir metal atıldığında otomatik olarak devreye giren su akan musluklardan bahsetmesi de bir başka kayda değer medeniyet öğretisi şahitliktir.  Keza Doğu Roma imparatoru Theophilus’un (839–842) oturduğu tahtının her iki yanında adeta Kralı karşılarcasına ayağa kalkıp tazimde bulunmanın ifadesi diyebileceğimiz türden som altından yaptırdığı otomatik kükreyen aslan modelleri de öyledir.  İşte tüm bu şahit olunan medeniyet öğretileri ortada dururken hala tarihin seyrini mağara, yontma taş, cilalı taş, bakır, bronz vs. devirlerle sınırlamaya kalkışılmasının doğrusu abesle iştigal buluyoruz. Üstelik tüm şahit olunan modeller sadece Roma da mevcut değil, eski Çin’de de dillere destan robotlar geliştirilmiştir. Ne var ki imparatoriçe kıskançlıktan robotları paramparça etmiştir. 
         İslam medeniyetini anlayabilmek için metodolojisini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Batı patentli medeniyet tanımları ekseriye İslam’la taban tabana zıt tariflerdir. Baksanıza batı klasiklerini taradığımızda ilk insan vahşi insan olarak kategorize edilebiliyor, yetmedi kendi kafalarına göre insan topluluklarını evrimleşmeye tabi tutup siyah beyaz ayırımında olduğu gibi hayvan toplulukları ilan edilebiliyor. Charles Darwin bunun en tipik örneği zaten.  Onlar sanal vahşi topluluklar ürete dursunlar Allah Teâlâ ilk insanın vahşi olmadığını, tam aksine “Bütün isimleri Âdem’e öğrettik” ayetiyle tüm insanlığın fıtri olarak medeni olduğunu ilan etmekte. Hatta Kur’an-ı Muciz’ül Beyan da; geçmişte bir kısım milletlerin kuvvetçe daha ileri, “mal ve evlatça daha çok oldukları (Tevbe–69, Fatır–44, Muhammed 13) ve yeryüzünde daha çok ve sağlam eserler bıraktıkları  (Mümin 21–82)  beyan buyrularak medeniyetin bugüne has bir olgu olmadığı vurgulanır.  
           Hani huylu huyundan vazgeçmez ya, aynen öylede Batı dünyası da hala gelinen noktada insanlığı  'Avrupalı-yerli-şarklı-siyah-beyaz’ kavramlarla kategorize etmekten vazgeçmiş değil. Hiç kuşkusuz İslam medeniyeti böyle bir tasnif yapmaz, sadece akaid yönden mümin, münafık ve kâfir diye niteler. Zira bizim derdimiz inanç olmalı, inanç olmadan medeniyet ne işe yarar ki.  İşte bu yüzden batı kullandığı kavramlara ihtiyaç hissetmememiz icap eder. Kaldı ki  batının medeniyete bakışı da bizden farklı.. Dolayısıyla batı kopyacılığıyla bir yere varamayacağımızı artık çok iyi kavramamız lazım gelir.  Malum,  taklit başka terakki başkadır. Her ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.
            Batı terakki etti de ne oldu, şimdilerde sil baştan yeniden telaşlı haldedir. Yani, artık fildişi kuleden bakıp küçük gördüğü dünyanın (doğu) yeniden dirilişe geçeceği endişesine kapılmış durumdalar. Yerli, doğulu, siyah ve barbar diye aşağılayıp kategorize ettiği dünya yeniden kıpırdar gibi. İşte bu noktada batılı telaşlı diyoruz.
          Velhasıl; bedevilikten medeniyete İslam sayesinde ulaşan insanlık, bugün de yeni bir medeniyet soluklanmasıyla yüzleşebilir. Hele bir insanlık yeniden İslam medeniyetiyle yüzleştiğinde biliniz ki hâkim-i mutlak para değil, hâkim-i mutlak Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı Âlem esprisi olduğu görülecektir.
      Vesselam.

11 Ağustos 2016 Perşembe

NİZAM-I ÂLEM’İN FİKRİ TEMELLERİ




      NİZAM-I ÂLEM’İN FİKRİ TEMELLERİ

                       SELİM GÜRBÜZER

                    Nizam-ı âlem fikri iki temel değer üzere boy verir. İşte bu iki temel değerden alp’lik dış dünyamızın cilası olurken, erenlikte iç dünyamızın cilası olur. Hele bu iki değer bir araya geldiğinde değme keyfine, işte o zaman Nizam-ı âlem ülküsü aksiyona dönüşüp tüm cihana nizam götüreceğimiz muhakkak. Zaten bizim yenidünya düzeninden muradımızda alp’lik ve erenlik tacıyla taçlanmış Nizam-ı âlem aksiyonunun tüm cihana mührünü vurmasıdır. Şayet yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmek istiyorsak, buna mecburuz da. Zira bu ikili unsurun bir arada olacağı hayat tarzıyla ancak yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatı tesis edilebilir, bu fikriyatın dışında yok efendim hümanizmmiş, yok efendim yenidünya düzeniymiş, yok efendim şuymuş buymuş tüm bunlar ucuz laf ebeliğinden başka bir şey değildir elbet. Neyse ki boş laflara karnımız tok artık,  dedik ya bizi ancak alp’lik ve erenliğin bileşkesi Nizam-ı âlem fikriyatı heyecanlandırır. Hele bir iç ve dış dünyamıza hep birlikte çekidüzen verip nizama kavuşturalım bak o zaman yeryüzünde Nizam-ı âlem fikriyatının egemen olması bir hayal değil hakikatin ta kendisi olacaktır. Zira Nizam-ı âlem ülküsü kıyamete kadar hiç sönmeyecek tek meşalemizdir. İşte bu yüzden Nizam-ı âlem fikriyatın fıtri değerimiz olarak biliriz. Madem fıtri değerimiz, o halde üzerinde bir değil bin düşünmemiz gerekir. Malum fikri gülümüz üzerinde titremezsek fıtri değerlerimizle oynanmaya kalkışıldığında anarşizmin kol gezeceği muhakkak, böylece meydan onlara kalıp bizi can evimizden vurup yaralar da. Asla tabiat boşluğu sevmez, boş bırakırsak alp ve erenlikle insan olmanın erdemliliğini yitiririz.  Unutmayalım ki Nizam-ı âlem ülküsü ise atalarımızdan bize devr olunan âlemşümul değerdir. Nitekim bu değerin bayraktarlığını altı yüzsene dalgalandırmış olan Osmanlı bağrında taşıdığı yediden yetmişe her milletten insanı bir arada nizami hayat yaşatmasıyla bunu ispatlamış da. Nizamla oynanmaya kalkışıldığında farklılıklarımız zenginlik olmaktan çıkıp yerini kısır çekişmelere ve ayrılığa terk edecektir. Dahası bizim ayakta kalabilmemizin tek yegâne can kuvvetimiz haktan yana Nizam-ı âlemce hareket etmektir,  batının can kuvveti ise toplumların kanını emmeye ve sömürmeye yönelik gayri nizami vahşiyattan yana tavırdır. İşte bizi batıdan farklı kılan bu noktada düğümlü, yani farkımızı fark ettiren yönümüz Nizam-ı âlem fikriyatında gizlidir.  Zira biri nizam diğeri vahşettir, dolayısıyla nizam ve vahşet birbirinin zıttı kavramlardır.
           Hiç kuşkusuz Nizam-ı âlem fikriyatı doğrultusunda hareket etmemizde en büyük tetikleyici değer gazi dervişlik ruhudur. Yani alperenlik ruhudur.  İşte böylesi haleti ruhiye içerisine girip Yüce Allah’ın bütün tecellilerini sevmek ve O'nun cilve-i rabbaniyesi hükmünce hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak hem dünyamızı hem de ahretimizi nizama kavuşturacak iksir olur.  
           Şu bir gerçek, Nizam-ı âlem fikriyatının oluşumunda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün alp’ine üflediği nefesin rolü çok büyüktür. Öyle ki Türklerin İslam öncesi Cihan hâkimiyet ülküsünü Nizam-ı âlem ülküsüne geçişinde en büyük pay sahibidir.  Dahası ilk köprü bağı o’nun saçtığı solukla başlar.  İşte bu sayede Osmanlının kuruluşuna geldiğimizde Şeyh Edebali’ye devr olunan nefes Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin’in elinde Nizam-ı âleme uzanmamıza vesile kaynak olur. Nasıl kaynak olmasın ki, bikere Piri Türkistan’ın dergâhına gelen Türk’ün alp’i erenlik vasfı kazanınca ilerisinde Nizam-ı âlem için nefer olabiliyor. Derken Türk’ün alp’i Yesi pınarından kana kana feyizlenmesiyle birlikte bir bakmışsın Selçuklu kiliminde nakış nakış işlenip Osmanlı tuğuyla ötelere kanatlanır da.
          Malumunuz İslam öncesi Türklüğün mizacında daha çok hamleci ruh söz konusu olup bu mizaç alp’lik olarak karşılık bulmuştur. Ne zaman ki Türk’ün alp’i tasavvufla buluştu, işte o zaman aksiyon yönümüz cihad ruhuna dönüşür bile. Her ne kadar Moğol kasırgası bu ruhumuzu bir ara sekteye uğratmış olsa da Anadolu uçlarına hicret eden Horasan erenleri, eli kabza tutan derviş gaziler vs. bütün bu elim vaziyette Söğüt otağında yeniden ümit kalelerimiz olmuşlardır.  İşte bu ümit kaleleri Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında Horasandan İzmit’e kadar her yerde Türk’ü harekete geçmeye yetmiştir. Artık bundan böyle Türk’ün nabzı Osmanlı beyliği otağında atacaktır.  Böylece her dem canlar yeniden doğar misali alperenler, müderrisler ve eli kabza tutmuş tüm civanlar Osmanlının kuruluş mayasında Nizam-ı âlem neferi olmuşlardır. Hakeza Nizam-ı âlem hamurunu yoğuran bu kervan adeta yekvücut olup, ileride Osmanlıyı üç kıtada hükümran kılacak Nizamı âlem davasının fikri temellerini atmışlardır
          Kelimenin tam anlamıyla bu ilk tohum Orta Asya'da Ahmet Yeseviyle start almış, Selçuklu kilimiyle işlenmiş ve Söğütte Şeyh Edebali ve Osman Gazinin elinde yoğrulup Fatihle doruğa ulaşmıştır. Böylece Kanuni dönemiyle birlikte Nizam-ı âlem fikriyatı kanunlaşmıştır. Anlaşılan Nizam-ı âlem öncüleri hem alp idiler hem de erendiler. Başka bir ifadeyle eli kılıç tutan her bir alperen;  adalet, merhamet, şefkat ve tefekkür abidesi olarak adını tarihin altın sayfalarına yazmıştır.  Tabii niyetleri halis olunca ister istemez akıbetleri de hayra tebdil oldu. 
             Peki,  ya batı?  Batı öteden beri zekâsını sinsi planlar üzerine kurguladığından dolayı tarihi sürecin hem öncesinde hem sonrasında insanlık adına hayra vesile olamamışlardır. Gittikleri topraklara önce ellerinde İncil sonra tüfeklerle girmişlerdir, sonrasında ise ellerindeki İncil'i bırakıp ele geçirdikleri madenlerin keyfini çıkarmışlardır.  Buralardan çekip gittiklerinde ise arkalarından sadece boş bir kule ve boş bir çan kalmıştır. Kaldı ki girdikleri şehirlerdeki kurdukları düzen kaba saba ve yapmacıktı. Üstelik ülkelerin dörtte üçünü kirlettiği, köleleştirdiği, kana buladığı, yakıp yıktığı şu fani dünyada ellerinde avuçlarında insanlığa verecekleri mesajları kalmaz da. İşte bu nedenle insanlık bizim vereceğimiz mesajımıza her daim muhtaç durumda. Çünkü tarih boyunca Doğunun bütün nizamı âlem öncüleri hep insaniyetçi olmuşlardır. Osmanlı vahdet şuuru ile hiçbir ırk arasında ayırım gözetmeksizin inançlar arasında kardeşlik tesis edip ülkeleri adaletle idare etmesini bilmiştir.  Öyle ki onlar fethettikleri ülkeleri adaletle yönetmekle kalmamışlar farklı kültüre sahip topluluklarla beraberce nasıl bir nizam anlayış içerisinde yaşanılacağını da ispatlamışlardır.  Hatta İlahi muştumuz olan Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünü dağların denizlerin ötesine taşıyıp yedi iklime kök salarak and içtiler de.
          Düşünsenize batı,  bizim Nizamı âlem hareketi ve sarsılmaz kuvvetimiz sayesinde insanlık nedir öğrenmiş oldu. Ama ne var ki batı, üç yüzyıldan beri mekanik araçların gelişmesiyle alakadar olduğundan hala insana ait vücut sarayını keşfedememiştir. Nasıl keşfedebilsin ki, insanın iç dünyasının büyük bir âlem var. Doğunun bu konuda en büyük avantajı Mevlana ve Yunus gibi gönül mimarlarına sahip olmasıdır. İşte batı böyle bir avantajdan yoksun olduğu içindir insanlığın gönül dünyasına en küçük bir katkı sunamamakta. Bu konuda hak getire,  dünyanın dört bir tarafını kana buladıkları da işin cabası. Tek bildikleri şey sürekli madde tüketimi ile meşguliyetlerini artırmaktır. Meşguliyetlerini maddeye taparak artırdılar da ne oldu, Avrupa bugün yorgun ve bitap düşmüş bir görünüm vermekte,  hatta bizim sevgi iklimimize muhtaç durumda. Artık batı gençliğini klasikleşmiş Virjil, Homer, Dante, Shakspeare gibi dehalar doyuramıyor.  Öyle anlaşılıyor ki batının muhtaç olduğu sevgi seli Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus gibi gönül sultanlarının ferasetinde gizli.
          Şimdilerde manevi bunalım içerisine düşmüşlük ve bunun derin sancıya yol açması batıyı fena halde kara kara düşündürmeye yetmiştir.  Sanki ruh dünyalarının içini dolduracak bir nefes arar gibiler, ama aradıkları ruh doğudadır. O halde medeniyetler çatışması ya da medeniyetler buluşması gibi tartışmalar bir kenarda duruversin, asıl yapılması gereken hamle Nizam-ı âlem iksirimizi canlandırıp batı ve doğu insanını ortak paydada buluşturacak kültür hazinelerimizi insanlığa sunmak esas olmalıdır. Zira engin kültür kaynağına ancak doğu revakından girilebiliyor.   Zaten bizde gelene gelme, gidene git demeyiz, yeter ki pazarlıksız kapımızdan girsinler onlara mehlem oluruz da. Yediden yetmişe herkes bilir ki; bu kapı dost kapısıdır. Bu kapıdan içeri giren asla zeval bulmaz, bilakis felah bulur.  Kelimenin tam anlamıyla kesretten vahdete ermenin adıdır bu kapı. Dün nasıl ki Türkün Alp'i Ahmet Yesevi dergâhının kapısından girip erenlikle buluşmasıyla birlikte büyük bir medeniyet doğmuşsa,  bu günde aynı heyecanı kaynaştıracak yeni bir diriliş hamlesi olmamız pekâlâ mümkün.  Artık günümüz de alp’in kılıcı bilgi gücü olarak algılanıyor, erenlik ise her devirde değişmeyen tek hakikattir zaten.
             İyi ki de günümüzde alperenliğe sahip çıkan gençlerimiz var.  İşte bu sahiplik duygusu sayesinde Nizam-ı âlem fikriyatı kök salabiliyor.  Şayet bu ruh diri tutulabilirse yeniden Nizam-ı âlem olarak doğabiliriz.  Yeter ki ülkümüzü yitirmeyelim, su yatağından ötelere akacaktır elbet.          
              Hiç kuşkusuz kurtuluş kesretten vahdet deryasına dalmaktadır.  İnsanlık dış kalıbından sıyrılıp Allah'a yürümeli ki necat bulabilsin Îlây-ı Kelîmetullah davasını önce kalpte yüceltmeli, sonra letaiflerde ışıldatmalı, en nihayet tüm vücuda yaymalı ki iç nizam-ı âlem tesis edilebilsin. Şu dünyada fethedilmeyen tek ülke kaldı, o da kendimiz. Bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip bütün kuşkulardan sıyrılmalı ki insanlığın susadığı o Nizam-ı âlem ülküsü doğa gelsin.  Zaten “Önce kendimize nizam, sonra âleme nizam” sözünden maksatta budur.
             İşte görüyorsunuz, Nizamı âlem fikriyatının ismi bile ruhumuz aydınlatmaya yetiyor. İsmi böyle ise kim bilir kendisi nasıldır.
          Nizam-ı âlem fikri bugünde insanlığın susuzluğunu giderecek tek iksirdir.  Dün nasıl ki Yesevi pınarından beslenen alperenler tarihte adalet timsali ve nizam öncüleri olduysalar, bugünde bu milletin bağrından çıkacak yeni alperenlerin bunalım içerisinde kıvranan insanlığın yeniden ümit kalesi olacaklarına inancımız tamdır.  Nitekim bir elde Kuran, bir elde bilgisayar diyen bir gençliğin doğması bu muştuyu veriyor da.  Ümit varız, inancımız tam da. Bakın insanlar soluk soluğa stres bir hayat yaşıyor,  hiçbirinin yaşadığı anla ilgisi yok gibi. Kitleler ister istemez bu durumda ruhunun susuzluğunu giderecek pınar arıyor.  İşte insanların aradığı o pınar tâ yıllar öncesinde bitip tükenmek bilmeyen Yesevi pınarından kıvrım kıvrım akan   “Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem” ruhundan başkası değildir elbet.  Zira ilim, fikir, hikmet adalet, kılı kırktan ayırma, barış, terbiye ve samimiyet gibi değerler sadece Nizamı âlem fikriyatında mevcut. O halde, gelin yeniden elimizdeki nübüvvet gülü ile yeniden yollara düşelim, düşelim ki Nizam-ı âlem kandili ruhumuzu aydınlatsın.
         Velhasıl; fazla söze ne hacet,  şimdiden yolunuz aydınlık olsun.
         Vesselam.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI



           ÎLÂY-I KELÎMETULLAH DAVASI
                                                                   
                                                         SELİM GÜRBÜZER

           Îlây-ı Kelîmetullah, Allah adını yüceltme davası demektir. Dolayısıyla insanın böyle bir dava edinmesiyle birlikte hem iç, hem dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını)  zikriyle cilalaması yücelmesine vesile olacaktır. Zaten iç dünyasında Allah zikrinden yoksun gönüller, Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak kalmaya mahkûmdurlar. Kalp Allah’ı zikretmeyince, hem iç âlem, hem de dış âlem felah bulamaz. Ne var ki şu fani dünyada metalaştıkça Allah’ın zikrinden gafil kalabiliyoruz. Oysa O’nu anmak bir ömre bedel ab-ı hayattır. Ah!  Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna bir vakıf olabilsek, bak o zaman istikamet üzere yaşamak ne demek idrakine varmış olacağız. Bakın Türkler İslâm’dan önce cihan hâkimiyeti mefkûresi uğruna savaşırken, İslâm’dan sonra bu Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşüp cihat karakteri kazanmıştır. Gerçektende Türkler, İslâm’la kaynaştıktan sonra bir başka hüviyet kazanıp bu uğurda can vermeyi şeref bilmişlerdir.
                Peki, neydi bu şeref?   Hiç kuşkusuz canından aziz bilip gözünü kırpmadan seve seve uğruna feda edeceği ülküydü bu. Öyle bir ülkü sahibiydiler ki; Îlây-ı Kelîmetullah uğruna sınır tanımaksızın cümle âleme nizam verme davasıyla hemhaldılar. Yeryüzünde Allah adını, iç ve dış âlemde yüceltmek kadar böylesine ulvi bir dava var mı?  Hiç kuşkusuz böyle bir duygu selinin alternatifi yok. Nasıl olsun ki,  “Yeryüzünde Allah diyen bulundukça kıyamet kopmayacaktır”  hadis-i şerifi bunu teyit ediyor zaten. Dün nasıl ki İslam’ı yeryüzünde silmek için Haçlı ittifakı kurulmuşsa bugün de aynı maksatla başka isimler altında örgütlenerek rollerine devam etmekteler. İşte Çeçenistan, işte Bosna, işte Irak, işte Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte Suriye bunun en hazin trajik örnekleridir. Maalesef göz göre yaşanan bu acı tabloya rağmen Hıristiyan batı, Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında sırra kadem basıp sessizliğe bürünmüşlerdir. Sadece sessiz kalsalar gam yemeyiz insanlıktan bihaber halde olaylara seyirci kalmayı yeğlemiş durumdalar.
             Bir zamanlar Söğüt’te kıvılcım alan Îlây-ı Kelîmetullah davamız, Viyana kapılarına kadar dayanmıştı. Şimdi ise geldiğimiz nokta: Sakarya!  İşte Necip Fazıl’ın Sakarya,  Sakarya diye şiirine döktüğü feryat bunun içindir. Gerçekten de oluklar çift akar, birinden nur diğerinden kir.  Madem öyle, kirlenmişliğe son verecek  “Ayağa kalk Sakarya” ruhuna ihtiyaç vardır. Zaten Sakarya bir ayağa kalkarsa, ne Bosna, ne Çeçenistan, ne Filistin, ne şu, ne bu, hiçbir ülkede gözü yaşlı analara, yürekleri dağlanan babalara şahit olmayacağız demektir. Bundan öte mazlumların gök kubbeyi inleten o yakarışları Allah indinde elbet karşılık bulacaktır. Bakın Osmanlı gittiği yerlerde kan, zulüm, kin ve nefret tohumları ekmedi. Yediden yetmişe herkesi adaletle yönetti. Bizim topraklarda azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani muameleyi, İslâm şemsiyesi altında yaşamışlardır. Bir kere Devlet-i Aliyye’nin kuruluşunda sevgi hamuru vardı, istesek te zulmedemeyiz.  Söğüt’te Osman Gazi ve Şehy Edebali’nin toprağa ektiği ulu çınar tohumu tutmuşta. Öyle ki bu ulu çınar etrafında Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar,  Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman gibi nice yüce padişahlarımız birbiri ardınca sıralanmışlardır.  İyi ki de sıralanmışlar, onların dalına tutunduğu bu koca çınardan serpilen bin bir lezzette meyve ve çiçekler açtıkça insanlık soluk almıştır.  Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz meyveler  “Ordu-Medrese-Tekke”  teşkilatlanmasından başkası değildir.  Ne var ki daha sonrasında bu soylu ağaca bir haller olmuş, her ne oluyorsa dallar kuruyup yapraklar yavaş yavaş solmaya tuttuğunda artık meyve vermez oldu.  Ne medreselerimizden, ne dergâhlarımızdan,  ne de ordumuzdan söz eder olduk. Zira Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı, alafrangalaştıkça da gerileyip Sakarya’da dura kaldık. İlginçtir eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize rağmen şimdilerde dünya, yeniden Sakarya’dan başlayacak bir dirilişten çekinmekte. Belki de Aliya İzzet Begoviç’in; “Türkiye bir ayağa kalkarsa, dünya ayağa kalkar” sözlerindeki o müthiş ince içerik, batı âlemini içten içe kuşkulandırmaya yetiyor. Öylede olsa korkunun ecele faydası yok,  Şunu iyi bilsinler ki Allah ismi anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Düşünsenize İsmi azam bütün Esma-i İlahiye’yi kuşattığı gibi, tüm insanlık bu güzel isimlerin tecellisi yüzü suyu hürmetine hayatını idame edebiliyor.  Madem öyle, kalpte Allah adını sıkça anıp Esmâ’ül Hüsna’nın mânâ ve ruhuna sadık kalmak gerekir. İşte bu yüzden Resûlullah (s.a.v.): “Bedende bir et parçası vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten bozulur. Dikkat edin o da kalptir” buyurmuştur.  Hakeza Şah-ı Hazne (k.s.)  bu hadis-i şerifin ışığında; “Kalp’te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş küsur başı vardır. Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye çeker. Kalpte zikir yoksa nefsin başları hücum eder”  ifadeleriyle kalbe ait gerçek manevi gıdanın İlây-i Kelimetullah olduğunu belirtmiştir. Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s.) ise bu meyanda hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi olduğunu vurgulayaraktan,  kalbin ruhani yüreğe bağlı bir hakikati camia olduğunu, et parçasının onun aynası olduğunu beyan etmişlerdir. Bir başka ifadeyle ruhun aynası kalp, kalbin aynası yürek,  kalbin vasıtası akl-ı selimdir. Aslında bütün mesele kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizlidir. Şayet kalbi “Lafza-i Celâl” zikri ile beslersek İlây-i Kelimetullah iksiri hem iç, hem de dış âlemimizde an be an etkisini göstereceği muhakkak. Aksi takdirde kalp gaflet içinde karanlığa mahkûm kalıp, iç ve dış âlemimiz tarumar olacaktır. İşte bu yüzden Evliyaullah, kalbin iki yüzü olduğunu, birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de ruha baktığını beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı “kalp”  ruhun arşı da “Âlem-i emr”’ olduğunu belirtmişlerdir.
                Evet, Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; “Gerçek müminler Allah anıldığı zaman kalpleri titrer” (Enfal- 2) beyan buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.);“Allah’ım korkmayan kalpten sana sığınırım” niyazında bulunup kalbin ehemmiyetini ortaya koymuştur. Demek ki; kalpler ancak Îlây-ı Kelîmetullah zikriyle aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah davası öyle bir ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası onu satın alamaz. Dava Allah’ı çokça anıp, iç âlemimizi pirüpak eyleyerek dış âlemde örnek bir mümin olabilmektir. Bu yüzden  “Onlar ticaretle de meşgul olsa dahi Allah’ı zikirden alıkoymaz” ölçüsüyle hayatımızı renklendirmemiz icab eder. Şayet renklendirebilirsek Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; “Onların ticaretleri, alışverişleri, Allah’ı hatırlamalarına mani olmaz” (Sûre-i Nur 37) ayetinde ki o ince mânâ kurtuluşumuz olacaktır. Nitekim bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina pazarındayken bir genç dikkatine mucip olur. Nasıl dikkat çekilmesin ki, genç tacir o esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu.  O an her ne oluyorsa Şah-ı Nakşibendî (k.s.) bir an o gencin dünyaya daldığını sanır. Fakat sonra gencin kalbine nazar ettiğinde bir bakar ki kalbi “Allah, Allah...” diyor.  Yine bir başka günde Şah-ı Nakşibend (k.s.) Kâbe’nin eşiğinde aksakallı bir yaşlı bir ihtiyarın ağladığına şahit olur. Kâbe’nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki her kim olursa olsun Allah için ağlar diye düşünür, oysa ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde, birde ne görsün Allah’tan gayri (dünyalık) bir şey istiyor. Bu misalden de anlaşıldığı üzere, zahirimiz  (dışımız) halkla, batınımız (içimiz) Hakk’la olması lazım gelir. İşte bu yüzden arifler bu hale “Halvet der encümen” demişlerdir. Anlaşılan,  halk içinde bir şeylerle meşgul olsak bile iç dünyamızda Allah adını yüceltmek insana “Eşref-i mahlûkat”  özelliği kazandıracaktır.
             Malumunuz, kalp ile tasdik, dille ikrar ilmi tevhid’dir. İnsanın bu ölçü doğrultusunda yaşaması ise ameli tevhid olarak nitelenir.  Zaten Îlây-ı Kelîmetullah tevhid şuuruyla mana kazanıp Kelime-i Şehadet’le taçlanır.  Nitekim cennet anahtarı Kelime-i Şahadet’ten ibaret üç dişli anahtar diye teşbih edilir.  Ve bu dişler; ihlâs, teslimiyet ve muhabbetten başkası değildir. Bu üç unsur bir araya geldiğinde açamayacağı kapı yoktur.  İşte bu manada Kelime-i Şehadet kurtuluş anahtarımız olur.
             İhlâs, Allah’a kullukta samimiyetin ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmaktır. Muhabbet ise tevhid meşalesine can-ı gönülden sevgi duymaktır. Öyle ki bu konuda Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe İllallah’tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir kefesine, Kelime-i Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.” Gerçektende kelime-i tevhidin önemine binaen Evliyaullah’ın bir kısmı bu zikri saliklerine en başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra verirler. Yani belirli aşamaları kat etmiş müritlerine “Nefy-i İsbat” zikri telkin etmişlerdir. Belli ki vücut kıvam aldıktan sonra veya letaifler asıllarına dönüp çalıştıktan sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat) dersi verilebiliyor. Derken bu hak edişi elde eden salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid zikri uygulanır.
              Demek ki bir salik, önce Lafza-i Celâl (Allah Lafzı)  kalp zikri talimiyle yola koyulup akabinde letaiflere (sır, ehfa, ruh, hafi, nefs-i natıka) geçilir. Zikir letaiflerde etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır. Böylece o vücut “Lafza-i Celal” zikriyle adeta kimya veya altın olup artık zikirleşir de. İşte bu aşamadan sonra hak ediş gerçekleşir.  Yani kimya veya altın değerinde bu vücut Kelime-i Tevhid zikrini hak ettiğinden Allah dostları bu noktada nefy-i isbat dersi telkin eder. Derken seyr-i süluk yolunda ilerleyen saliki Allah’a ulaştırırlar. İşte görüyorsunuz seyr-i süluk seferi ancak ve ancak Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kalmakla mümkün olabiliyor.
               Bir kere yola çıkmışsak başlangıcından bitimine kadar olan süreçte niyetimizi halis tutmak mecburiyetindeyiz. Zira niyet hayır, akıbet hayırdır.  Madem öyle, insan bir şekilde kalbini günahlardan koruması için başlangıçta niyetini sağlam tutup Lafza-i Celal zikrine devam etmesi gerekiyor. Resulü Ekrem (s.a.v)’in: “Kul günah işlediği zaman, bu onun kalbinde siyah bir nokta olur” beyanı bunu teyit ediyor.  Besbelli ki kirlenmeye karşı en etkili koruyucu ilaç, Allah adını kalpte yüceltmektir.  İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek) diye dillendirdiğimiz bu dava sözde değil özde etki yapması için mutlaka Allah adını sıkça kalpte anmak gerekir.  Hatta öyle zikretmeli ki Allah adı âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edebilsin.  Dahası letaif zikri mahallinde kalmayıp vücudun her zerresine yaymak gerek. Ki; Nefy-i isbat  (kelime-i tevhid) zikrine erişebilelim.  İşte bu zikre erişildiğinde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna ermiş mümin olunur.  Derken Allah’ın Kur ‘an-ı Kerim’de beyan buyurduğu: “(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir ticaret ne bir alışveriş, Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur 24 -27)  ayet-i celilenin müjdesine erişilir. Hâsılı kelam Allah Resulü (s.a,v.) bu yüce mertebeye ulaşmış olanı şöyle müjdeler; “Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah’ı çokça ananlardır.”
            Evet, ne mutlu o insanlara ki, yanık gönülleri sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah iksiri ile huzura ermekteler. Allah adı ve Habib’inin adı ezan sedalarıyla her saniye cümle âlemde yankılanır da Şair diyor ya, . bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli, aynen öyle de dünyanın her yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’nin yaktığı Îlây-ı Kelîmetullah meşalesi ebediyen sönmez de. Bakın İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde mealen Allah (c.c.) Habib’i için; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim”  buyuruyor. Gerçekten de garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmaktadır. Böylece dünyada Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı bir an yoksun kalmaz. Derken yirmi dört saat içerisinde tüm kâinat Ezan sesleriyle yankılanıp cümle âlem nasiplenmiş olur.
             Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir davadır ki, Osmanlı’da Kelime-i şehâdet getiren her kim olursa olsun bütün hukuki ve siyasi haklara bir anda kavuşabiliyordu. Devletin en üst kademelerine yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim birçok vezir-i azamın etnik kökeni farklıydı. Olsun önemi yok, esas olan Kelime-i şehâdet getirmektir. Hıristiyanlar kendi dindaş ve ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişlerdir. Dünyada hiçbir millet Osmanlılar kadar kendi dilinden, dininden ve ırkından olmayan insanlara adaletle muamele etmemiştir. Hatta 1848 Macar ihtilalında Ruslar Hıristiyan Macarları kılıçtan geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına basan tek devlet Osmanlı olmuştur.  Osmanlı’yı merhamet ve adalet kılıcı yapan sır; Îlây-ı Kelîmetullah davasından başkası değildir. Gel gör ki; biz Îlây-ı Kelîmetullah davasıyla sekiz asır önce İspanya’ya uzanan halkada adaletle hükmederken geldiğimiz noktada İspanya’da tek bir Müslüman bırakmamışlardır. İşte Îlây-ı Kelîmetullah’ın öncüleri ile haçlı ruhunun öncülerinin arasındaki fark budur.
           Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah duygusundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmaktadır. Bu ideali mutlaka kalbimize işlemeliyiz. Bakın Rasûlallah (s.a.v.); “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar” buyuruyor. Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir hadis-i şeriflerinde ise; “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir”  beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat çekmiştir.

       Velhasıl; iç âlemimizi Îlây-ı Kelîmetullah idealiyle donatmadıkça dış âlemimiz nizam bulamaz.