26 Ekim 2016 Çarşamba

MİRAÇLA GELEN HEDİYE


MİRAÇLA GELEN HEDİYE

SELİM  GÜRBÜZER           

      Namaz sadece bu ümmete farz kılınmamış elbet,  bu vecibe birçok peygamber’in ümmetinde var zaten. Şöyle ki; sabah namazı Hz. Âdem’e (a.s), öğle namazı Hz. Davud'a (a.s), ikindi namazı Hz. Süleyman'a (a.s), akşam namazı Hz. Yakub'a (a.s), yatsı namazı Hz. Yunus'a (a.s) farz kılınmıştır. Malum, Ümmet-i Muhammed’e ise Peygamberimizin Miraç dönüşü beş vakit farz kılınmıştır.
       Âdem (a.s) cennet yurdundan yeryüzüne gece vakti indiğinde karanlığın vermiş olduğu panik hali zuhur etmişti kendisinde. Neyse ki sabah aydınlandığında içi ferahlayınca Allah’a şükretmiş ve akabinde iki rekât namaz kılıp ilk sabah namazı kılma şerefine nail olmuş. İşte Hz. Âdem’in (a.s) karanlıktan irkilmesinin akabinde gökyüzünün her iki yönüne doğru karanlık dörtgenimsi çizgi halde beliren bir beyazlığı görme anı gece hükmü manasına Fecri Kazib (yalancı fecir) adını alır. Hakeza bu fecrin sonrasında içinin ferahlamasına neden olan sabaha karşın doğu ufkunda yayılan aydınlık ise fecri sadık (aydınlık) diye ad alır.  Derken ruhuna terennüm eden o gördüğü fecri aydınlık; secdeye kapanmasının ötesinde şer’i bir hükmü ifa etmesine vesile olur. Bir başka ifadeyle Fecr-i kazib adı üzerinde yalancı fecir demek, yani ufukta önce beyazlığın belirmesi, akabinde beyazlığını yitirmesi hasebiyle herhangi bir şer’i bir amelin başlangıcına esas teşkil etmeyecek bir fecirdir. Böylece bu vakitte yenip içmekle oruç bozulmaz. Ama diğer böyle değildir, tam aksine fecri sadıkta oruç dâhil tüm şer’i hükümler geçerlilik kazanır. Yani fecri sadıkta sahur açıldığında oruç bozulmuş olur.
       Peygamberimiz (s.a.v), Miraç dönüşü ümmetine ne hediye götüreyim diye münacat eylediğinde, Allah (c.c) katında  “Senin hediyen namazdır” diye karşılık bulmuştur. Böylece Miraç’la birlikte “görülen âlemden görülmeyen âleme doğru yolculuk” gerçekleşmiş ve edeple vardığı miraçtan lütufla döndüğünde bu ümmete beş vakit namaz farz kılınmıştır. Miraç öyle bir lütuf ki; namaz kılan bir mümin’e fani dünyadan çıkıp ötelere kanatlanma şuuru kazandıran ikram olur da.  Tabii bu ikramın vakitleri de olmalıydı. Ki; Cibril Emin’in ertesi gün gelip Rasulullah’a imam olduğunda bu ümmet için ilk bildirilen ikramı öğlen vaktidir. Öyle ki, bu ilk vakitte kılınan namaz güneş tam tepedeyken değil, gökyüzünün ortasından batıya meylettiği an ile gölgenin iki misli olduğu dilim arasında eda edilen vakit öğle namazı olarak isim alır. İşte bu misalden hareketle vakitleri belirlemek adına bu dilimler şöyle tecrübe edilmiştir:
           -Güneşe karşı dikilen herhangi bir sopa (çubuk) sayesinde gölge kısa ise zevalden önceki zamanı belirler,
          -Gölge uzamayıp belli bir noktada sabitse istiva zamanını belirler,
           -Gölge uzamaya başladığında ise zeval vaktini (öğle vakti)  belirler. Ya da başka bir metotla kıbleyi karşımıza aldığımızda güneş sol kaşın üzerindeyse zeval yoktur demektir, sağ kaşın üzerindeyse zeval vakti girmiş manasına gelen bir tecrübedir.
          Peki, ikindi vakti nasıl tayin edilir derseniz, ehlisünnet âlimlerin bilgilerine dayanarak deriz ki; gölgenin iki misli olmasıyla elbet. Yani gölgenin iki misli olması öğlen vaktinin sona erip ikindi vaktinin girdiğine işarettir. Tâ ki bu durum güneşin batmasına az bir zaman kala devam edip böylece ikindi namazı bu zaman diliminde eda edilmiş olur. Belli ki ikindi vakti; iki gündüz ve iki gece arasında kılınan bir namaz olduğu içindir adına orta namaz denmiştir.  İkindiyi güneş sararıncaya kadar geciktirmek, akşamı yıldızların göründüğü veya çoğaldığı ana bırakmak kerahet vakti olacağından tahrim-i mekruh olur. Ayrıca ikindi farzından sonra nafile kılmakta mekruhtur. 
       Malumunuz güneşin batışından şafağın (şafaktan amaç kızıllıktır) kayboluşuna kadarki geçen zaman dilimi akşam namazı için kılınacak süreyi belirler, şafağın kayboluşundan sabaha kadar ki zaman dilimi ise yatsı ve vitir namazının eda edildiği vakti belirler. Ancak şöyle de denilebilir ki, bu anlatılanlar normal iklim şartlarının hüküm sürdüğü bölgeler içindir, peki kutup bölgelerinde yaşayan insanlar nasıl namaz vakitlerini belirleyecekler?  Bu hususta İbn-i Abidin adlı fıkıh kitabına baktığımızda özetle; bu yerlerde yaşayanlar vakitlerini kendilerine en yakın bulunduğu meskûn bölgeleri baz alaraktan ayar yapıp vakit takdir edilmelidir bilgisini ediniriz.  Hakeza bu kitapta geçen bilgilerden hareketle mesela; Sovyetlerin kuzey kutbu soğuk ve karanlık olan Bulgar'da şafak kayıp olmadan fecir doğduğundan yatsı ve vitir için vakit takdir edilir hükmü zihinlere takılan birçok soru işaretlerini kaldırmaya yetiyor. Elbette bu arada kimi âlimlerce vakit namazın şartı deyip, o bölgede yaşayanlardan namaz düşer şeklinde görüşlerde mevcut. Hatta bazı âlimler o söz konusu namazlar için kaza edilir diye fetva vermişlerdir. Belli ki ileri sürülen içtihatlar arasından “vakit yok diye vücub ortadan kalkmaz” hükmü daha baskın bir görüş olduğundan ihtiyata uygun İmam Şafii’nin içtihadı esas alınır. Ki; söz konusu içtihat gereği zaman dilimi sınırlı bölgelerde vakit takdir edilmesi durumunda, dört mevsimle ilgili günlerin uzunluk ve kısalığına göre vaktin belirlenme imkânı hâsıl olmuş olur da.
          Şurası muhakkak; ezan okunmasının ardından hemen namaz eda edilir diye mutlak bir kayıt yoktur. Nitekim Resulü Kibriya  (s.a.v) öğlen namazını şiddetli soğuk olduğunda erken kılardı, sıcak olduğunda ise geciktirirdi. Hatta bu hususta; “Muhakkak ki sıcağın şiddeti cehennemin kükremesindendir. Binaenaleyh sıcak şiddetlendi mi namazı serinliğe bırakın” buyurmuşlardır. Zira birçok ulema ikindi namazının güneş ışınlarının gözü kamaştırmayacak vakte kadar tehir edilmesinin daha faziletli olduğunu,  akşam namazının ise ezan ve kamet arasında üç ayet miktarı kadar bir dilimde kılınmasının evla olduğunu belirtmişlerdir. Dahası akşamı yıldızların göründüğü vakte geciktirmek Yahudilere benzemek olacağından hoş görülmemiştir. Ancak yatsı namazı böyle değildir,  icabında gecenin 1/3’üne geciktirmenin müstehap olduğu belirtilir, sadece yazın vaktin evvelinde kılmanın evla olduğunu beyan edilir. Zaten Rasulüllah'ın  (s.a.v); “Sabah namazını aydınlık zamanına bırakmak çok daha sevabı büyüktür” hadisi bunu teyit ediyor.

NAMAZDA KERAHET VAKİTLER

        Mekruh; iğrenç, nahoş görülen şey veya işlenmesi caiz olmayan fiil demektir. Bu nedenle mekruh; şeriatın haram kılmadığı,  ancak zaruret olmaksızın yapılmasına izin vermediği zanna dayanan bir delilden hareketle böyle adlandırılmıştır. 
       O halde ehlisünnet âlimlerin çalışmaları sonucu ortaya koydukları misallerle konuya daha bir açıklık getirmeye çalışalım. Şöyle ki; çeneği göğse dayayıp güneşe bakmaya çalıştığımızda, şayet güneşi ufukta göremezsek kerahet vakti çıkmış demek olur ki, bu durumda güneşin ufuktan yükselmiş olduğunu anlarız. Derken üç vakitte, yani güneş doğarken, tepe noktada iken ve batarken namaz kılmanın caiz olmadığının şuuruna varırız. Tabii her şey bu açıklamalarla sınırlı değil, fıkhı kaynaklarda çok dahası var. Mesela kerahete neden olan hususun; güneş doğduğunda şeytanın iki boynuzu arasında doğduğu, tepede iken cehennem ateşi yakıldığını, battığında şeytanın iki boynuzu arasında batması gösterilir. Hakeza güneşe tapanlara benzememek gerekçesi de öyledir.  
         İşte bu ve buna benzer örneklerden çıkardığımız sonuç; güneş doğarken veya batarken ister kaza, ister vacip, ister cenaze namazı, ister tilavet secdesi olsun bunlar eda edildiğinde tahrim-i mekruh (harama yakın mekruh) olduğudur. Ancak ikindi namazı bundan istisnadır. Zira bir kimse ikindi namazını kılarken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazı kılarken güneş doğsa namaz bozulur. Peki ya bu kılınan nafile bir namazsa? Bu durumda; şayet sabah namazının farzından sonra güneşin doğmasına az bir zaman kala veya ikindinin farzından sonra güneşin rengi değişmesine az bir zaman kala nafile namaz kılınırsa mekruh olur. Bu yüzden Resulü Kibriya Efendimiz; ‘İkindiden sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz’ buyurmuştur. Yine ulemamız kerahet vaktinde salâvat getirmek Kur’an okumaktan efdal olduğunu beyan etmişlerdir.

ÇOCUKLAR İÇİN NAMAZ DURUMU

       Resulü Kibriya (s.a.v); Çocuklarınıza yedi yaşına geldiği zaman namazı emredin, on yaşına vardıklarında namaz için onları dövün diye buyurmuştur. Şayet çocuk namazı abdestsiz kılarsa tekrar kılması için ikaz edilir. Fakat orucunu bozarsa emr edilmez, çünkü çocuk için orucun tekrarında zorluk vardır. Malum dövmekten kasıt üç tokadı geçmeyecek ölçüdür, asla darp manasına değildir. Hatta talebe okutan Hoca dahi bu kapsamla sınırlı tutulmuştur. Anlaşılan dövmenin sınırları var,  namazın haricinde bile sopayla birini dövmeme hükmü apaçık ortada iken, her nedense bu konunun istismarcıları dinimizi hafife alma maksadıyla habire dillerine dolamaktalar. Onlar hafife aladursunlar bakın Rasulüllah (s.a.v)  bu konuda Mirdase; Sakın üç tokattan fazla vurma! Zira üçten fazla vurursan Allah senden kısas alır ikazını yapmıştır.  Anlaşılan ortada özür durumu da olsa namazı terk etme hususunda taviz yoktur. Hatta bir kimse hiç kılmayacak durumda olsa bile kaşıyla veya ima ile kılması gerekir. Kaldı ki harp esnasında bile kılmama yönünde fetva verilmemiştir. Demek ki; namaz her halükarda kılınması gereken mühim bir vecibedir. Üstelik tek başına değil, cemaatle kılmak teşvik edilmektedir. Öyle ki sahabe mescide gelip cemaate yetişemediğinde o kadar üzülürdü ki evine döndüğünde sanki ailesinden birini kaybetmiş gibi matem tutardı. İşte namaz hassasiyeti budur.
 NAMAZ BİR ZİYAFET SOFRASI
       Namaz, müminlere emr edilen farz olmanın ötesinde, kılındığında yedi kat gök kapıları ardına kadar açılıp ruhun Allah’ta dirilişinin gerçekleştiği bir ziyafettir. Nasıl ziyafet olmasın ki; namazın her rüknü Allah’ı hatırlatıp ömür boyu kulluk idrakiyle yaşamaya vesile olur da. Her ne kadar namaz görünüş itibariyle yatıp kalkmak gibi görünse de her bir rükün başlı başına zikir hükmünde olup her rekâtta okunan tekbir, kıraat, tespih, salâvatlar gafleti bertaraf edecek güçtedir. Zaten Allah Teâlâ’nın; “Kulum farzlarla benim azabımdan kurtulur, nafilelerle bana yaklaşır”  beyanı bunu teyit ediyor. Dolayısıyla namazı terk etmek zikri terk etmek gibidir. Zira Resulü Ekrem (s.a.v) bu anlamda; “Namaz Din’in direğidir, onu kim kılarsa Din’in direğini diker, kim terk ederse Din’in direğini yıkar” buyurmuştur. Madem, namaz dinin direği bu yüzden inkâr eden kâfir, terk eden ise fasık damgası yer, o halde bir müminin namazı terk etmesi asla düşünülemez. Nasıl ki,  bir insana borçlu olduğumuzda borcumuzu ödemek zorundaysak, namazda Allah’ın hakkı kul hakkından önce gelmesi hasebiyle her halükarda eda etmek mecburiyetindeyiz. Bu yüzden bir kısım fukaha beynamaz kişilerin haps edilmesinde mahsur görmemişlerdir. Maalesef namaz bu kadar önem arz ederken hala birileri namazı hafife alıp önemli olan kalp temizliğidir deyip ipe un sermekteler. Oysa hiçbir fiil farz namazın karşılığı değildir.

DENİZDE KITLIK

      Köyünden ayrılıp şehre gitmek için deniz kenarına gelen bir Allah dostu, gelen gemiye binip denizi seyre daldığında birde ne görsün;  denizdeki bütün balıklar birbirini yemekteler. Tabii Allah dostu bu durumu tuhaf bulur,  merak edip gemi kaptanına:
     — Bu ne iştir diye sorar.
      Kaptan:
     —Sebebini bilemem,  ama bu hadise yeni değil, aşağı yukarı on seneden beri meydana gelen bir durumdur. Daha evvel böyle bir şey yoktu.
      Pir-i fani zat bu manzara karşısında etkilenip, Allah’a iltica ettiğinde;
      —Ya Rabbi!  Bu ne haldir ki denizde kıtlık olmuş, balıklar birbirini yemekteler niyazında bulunur.
      Tabii gaipten gelen bir ses meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetiyor:
       —Bir gün susamış beynamaz (namaz kılmayan) bir adam,  susuzluğunu gidermek için eğilip denizden bir avuç su ağzına aldığında deniz suyu tuzlu ve acı olması hasebiyle içemeden denize kustu.  İşte o gün bugündür o namazsızın ağzından denize boşalan bir avuç su yüzünden bu koca denizi açlığa ve kıtlığa mahkûm ettik, birbirlerine saldırmaları bundan dolayıdır.
         Gerçekten de kıssadan hisse budur. Elbette ki bu kıssada herkesin kendince çıkarması gereken dersler var. Nasıl ders alınmasın ki, bakın bir tek farz namazı geçirmenin veya zekât vermemenin ya da farz orucunun tutulmamasının cezası beş yüz bin senedir. Düşünsenize ağzından boşalan birazcık su ile kocaman deniz zehirlenir de insan namaz kılmamakla manen zehirlenmez mi? Elbette ki zehirlenir.
       O halde Namazın hakkını verip Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.v) bu hususta ki hadislerine kulak verelim;
         Nice namaz kılanların ondan nasibi yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.
      Beş vakit namaz kılan, evinin önünde akan, tatlı, gür ırmakta günde beş defa yıkanan gibidir. Bu kişi de kir kalır mı? İşte suyun kiri giderdiği gibi beş vakit namazda kebairden başka günahları yok eder.
         Sahibini fenalıktan men etmeyen namaz. Onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.
        Yine Rasulüllah Efendimiz namazda sakalıyla oynayan biri için; Eğer bu kimsenin kalbinde huşu (korku) olsaydı azalarında da olurdu diye buyurmuşlardır. Tüm bu hadis-i şeriflerden hareketle ulema namazda dört şeyin şeytandan kaynaklanan haller olduğunu,  bunların; burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, bir şeyle oynamak, etrafına bakınmak vs. diye sıralamışlardır. Bundan dolayıdır ki Ömer b. Abdullah Hz.leri; “Namazda hatırıma bir şey gelmektense süngülenmek daha ehvendir” demiştir. Bu anlamda Hz. Ali de (k.v)  mübarek vücuduna saplanan oku çıkarmak adına yardım için yanına gelenlere; “Hele bir durun namaza durayım da öyle alın” buyurmuşlardır.
       İmama uyan, cemaatle namaz kılan, ezan okuyan, tilavet secdesinde bulunan ve zekât veren her kimse görüldüğünde Müslüman olduğuna hükmedilir. Hatta bir kâfir bile cemaatle namaz kılarken görüldüğünde mü’min olduğuna kanaat edilir. Nitekim Resulü Ekrem bu hususta; “Her kim bizim kıldığımız namazı kılar ve kıblemize dönerse o bizdendir” buyurmuştur. Kur’an’da Rabbül Âlemin kâfirlerin ayetlerimizi işittiğinde secde etmediklerini bildirmiştir. Madem öyle bu ayetten bir kâfir tilavet secdesi yapmakla Müslüman olduğu anlaşılır. Hakeza namaz için imama uymakta öyledir. Fakat cemaatle namaz kılma esnasında namazdan çıktığında, ya da tek başına kılmakla da Müslüman olmadığı kanaatine varılır.
       Madem cemaat dedik,  yeri gelmişken cemaatle kılınan namaz için yirmi yedi derece sevabın olduğunu belirtmekte fayda var.

         Velhasıl;  Namaz kurtuluş miracımızdır.       

25 Ekim 2016 Salı

ABD ABD’YE KARŞI


ABD ABD’YE KARŞI

SELİM   GÜRBÜZER


      İkiz Kulelerin vurulmasının akabinde ABD kendi iç dünyasında  ‘öteki Amerika’sını oluşturduğu muhakkak. Oysa bir zamanlar bu ülkede doğmak bir onur ve bir övünç kaynağıydı, meğer özgürce yaşamak bir noktaya kadarmış. Ta ki;  11 Eylül İkiz Kuleler tufanı kopuverdi,  işte o gün bugündür özgürlük meşalesi hak getire,  çoktan rafa kalkar bile.  Sanki 11 Eylül İkiz Kuleler her türden çeşitlilik rafa kaldırılsın diye yerle bir edilmiş gibi,  baksanıza daha olay vuku bulur bulmaz öteki görmek istedikleri kesimler hemen hedef tahtasına oturtulurda. Allah bilir ya, gökten taş düşse onu bile öteki ilan ettikleri kesimlerden bileceklerdi. Derken bu olayla birlikte Amerikan’ın var oluş değerlerini altüst edecek dışlanmalar vuku bulur da.
          Hadi diyelim ki olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarıp da bunun üzerine bahse konu olan kesimleri dışlasalar gam yemeyiz.  ABD tam aksine o çok övündüğü 4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesine zıt bir anlayışla, bir zamanlar Sultan Abdülaziz’in gönderdiği paralarla yaptırılan ‘elinde doğudan yükselen ışığı simgeleyen meşale ve başında Osmanlı Sultanını simgeleyen yedi sivri uçlu taç’lı Özgürlük Heykelini adeta yüzüstü sürünecek hale düşürmüş oldu. Sadece yüzüstü sürünen özgürlük abidesi mi,  hiç kuşkusuz Amerikan halkı da Özgürlük Heykeli Anıtının önünde geçtiğinde kendini eskisi kadar özgür hissedemez hale düşer. Ki, bu Özgürlük Anıtı Osmanlı coğrafyamız sınırları içerisinde Mısır’da yüzü batıya doğru dikilsin diye tasarlanmış,  sonrasında ne oluyorsa yaşanan bir talihsizlik neticesinde New York’a taşınarak yüzü doğu’ya doğru dikilmiş bir anıt olarak karşımıza çıkar. Bu demektir ki,  özgürlük anıtımız yâd ellerde değişikliğe uğrayarak yüzü doğuya çevrilmesiyle birlikte o gün özgürlük ruhumuz çoktan elimizden alınmış zaten.  Dolayısıyla ha o gün, ha bugün hiç fark etmez,  New York’a dikilen o özgürlük tutkusu artık yüzüstü sürünür abidedir. Kaldı ki beyaz adam dünden bugüne vahşilikte öncüdür hep, bunun dışında batı kim,  özgürlük ve demokrasi de öncülük kim?
         Hani gelen gideni aratır derler ya, gerçekten de tarihi süreç özgürlüklerin aleyhine işleyecektir. Nitekim bu hususta Oğul Bush’un babasından eksik kalan yanı yok, çok daha fazlası görülür. Sonuçta eksik ya da fazla şu bir gerçek her iki liderde ruh ikizi cambazlıkla siyasetlerini yıkıcılık ekseni üzerine inşa etmişlerdir. Üstelik eksen kayması siyasetin ta kendisi bir yıkımdır bu. Baksanıza geldiğimiz noktada Ortadoğu hala kan revan içerisinde yüzmekte. Ne acıdır ki Ortadoğu halklarının çilesi hızından pek bir şey kaybetmiş sayılmaz. Bu gün olmuş halen mazlumun ahu figanı dün olduğu gibi bugünde gök kubbede yankısı kesilmiş değil. Dedik ya, meğer Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi sadece göz boyamaktan ibaretmiş. Hele bir ülke tutunduğu Bağımsızlık Bildirgesinden kopmaya dursun hem Siyahî Afrikalılar, hem de her ırktan Müslüman ötekileştirme siyasetine kurban verilebiliyor. Şayet bir Müslüman olarak yolun Amerika’ya düştüyse bilhassa 11 Eylül İkiz Kulelerin yıkılışından sonra vay haline,  buralarda yaşamak adeta ateşten gömlek giymek gibidir. Buralarda ancak doğup büyüdüğün, ekmeğini yediğin ülkene ihanet eden biriysen barınabilirsin. Hele birde Türkiye’de 15 Temmuz Darbesi girişiminde bulunan Paralel İhanet Çetesi Örgütü kaçak elemanıysan iyi bir sığınacak liman olur da.  
          Evet, ateşten gömlek giymeğe eş değer bir hayata mahkûm edilen gerçek Müslüman’ın artık buralarda yaşamasının hiçbir anlamı kalmaz. Hiç kuşkusuz bu anlam kaymasında baba Bush ve oğul Bush’un vebali çok büyüktür.  Bu ikili lider, tıpkı bir zamanlar beyaz adamın siyahîlere yaptıklarının bir benzer uygulamasını günümüzde ‘modern kölelik ötekileşme’ başlığı altında uygulamıştır. Malum, Beyaz adamın Afrikalılara karşı tavrı anasından emdiği sütü fitil fitil burnundan getirecek derecede bir köleleştirme uygulaması şeklinde vuku bulmuştu.  Uyguladı da ne oldu,  zulümde bir yere kadardı elbet,  sonuçta hor gördükleri siyahî adam kuzey-güney savaşıyla birlikte o müthiş özgürlük direnişini taçlandırıp temel insani haklara kavuştu ya. Tabii anlayana zulmünde payidar olamayacağının göstergesi bir ibretlik özgürlük dersi olmaya yetmez mi?  Elbette ki anlayana bu ders ziyadesiyle yeter artar da. Daha ne diyelim,  işte özgürlük tutkusu böyle bir şeydir,  günü geldiğinde siyahî adam ayağına vurulan prangaları söküp atmasına yetmiştir. Derken hor gördükleri siyahî adam,  beyaz adamın zulmüne karşı bıkmadan, usanmadan, yılmadan göğsünü siper edip özgürlüğüne kavuşmakla tüm mazlum milletlere ışık yakar da.  Böylece siyahî adam öteki vatandaş yaftasından kurtulduğu gibi seçme ve seçilme hakkına kavuşur da.
            Aslında Beyaz adamın geçmişine bakıldığında insan hakları konusunda sicili pekte parlak sayılmaz. Malum,  Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfiyle başlamıştı her şey. Ama ne acıdır ki Avrupalılarca keşfedilen Amerika’nın sömürgeleştirme sürecinde daha ilk başlangıcında Kızılderililer katliamına girişmeleri siciline kara leke olarak düşmesine neden utanç karine hadise olur.  Şimdi bu utanç karinesini hafızalardan kim silebilir ki. Neyse ki Beyaz adam alnında ki bu ilk kara lekeyle daha uzun müddet yeryüzünde dolaşamayacaklarını fark ettiğinde siyah beyaz ayırımına son vermek zorunda kalacaktır. Bu bir anlamda günah çıkarma gibi bir şeydir. Şüphesiz geç alınmış kararda olsa,  bu adım Beyaz adam adına güzel bir gelişme sayılırdı. Ne var ki; tarihin ileriki evrelerinde vahşilikleri bir başka biçimde tekerrür edecektir. Öyle ki; George Bush’un Meksika’yı gözüne kestirmiş olması, hatta iki ülke arasına sınır çekmeyi bile düşünmesi bunun ilk işaret taşı sayılırdı. Oysa sınır çizmek çözüm olsaydı Çin Seddi ve Berlin duvarı ne güne duruyordu, her iki bariyerinde ilelebet ayakta durması gerekirdi. Er geç fani olan her bariyer yıkılmaya mahkûm kalabiliyor, bu kaçınılmaz alın yazıdır. Kaldı ki Berlin duvarı yıkıldığında kıyamet mi koptu,  hiçte öyle olmadı, bilakis Doğu ve Batı Almanya’nın birlikteliğinden gücüne güç katan Almanya doğar da.  
           Evet, Bush,  Meksika ile asıl niyetini belli edip, gözünü Ortadoğu’ya dikecektir.  Gözünü dikti de ne oldu, habire okyanus ötesinden yağdırdığı bombalarla hem kendi halkını paranoyak hale soktu, hem de tüm dünyada Amerikan karşıtı oluşumların doğmasına çanak tutmuş oldu.  Her ne kadar o yaptığı işleri yapacaklarının teminatı olarak görse de bu bakış açısı kendi kişisel egosunu tatminden öteye geçememiştir. Bu yüzden böyle bir Başkan tiplemesini insanlık asla affetmeyecektir. Öyle ki bir yandan o kimlikleri ve kültürleri kuşatıp yok etmeye çalışan, diğer taraftan da insan faktörünü hiçe sayan bir yüz karası başkan olarak anılacaktır. İşte böylesi bir başkanlık anlayışında insanın eşya kadar değeri olmadığı çok açık net ortada duruyor.  Osmanlıda kuvvet adaletti, ABD’de ise kuvvet maalesef vahşiliktir.
       İkiz kulelerin yıkılması ABD'nin derin bir stratejik planı mı yoksa başka bir şey midir bilinmez ama şu bir gerçek;  Amerikan halkı New York’a seferber olaraktan fazlasıyla üzerine düşen insani görevi yerine getirmesini bilmiştir. İşçisi, kaynakçısı, her türden meslek erbabı elinden ne geliyorsa yardım için koşmuşlardı. 
       Peki, halk seferber olurken bu arada Bush yönetimi ne yaptı dersiniz?  Malum,  nasıl bir yönetim anlayışıysa insanlara ‘gidin evinize, yurdunuza, işinize gücünüze bakın’ demek yerine, tam aksine halkla dalga geçercesine mağazalara, eğlence yerlerine gidin denildi, hatta ‘uçaklara binin ki teröristlere kim olduğumuzu gösterin’  demeyi de ihmal etmezler. Tabii onlar der demesine de halk bu arada çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaktır. Halk nasıl hayal kırklığı yaşamasın ki, kendilerine tüketici gözüyle bakılmıştı.  Çünkü Bush ve yönetimi duyguları altüst edecek şekilde halkın umutlarını dünya metasına indirgeyip bir çırpıda sele vermişti.  Üstelik bu ne ilk ne de sondu.  Nasıl mı?  İşte başka dikkat çeken hadisede bir sel baskınında yaşanacaktır. Nitekim sel baskınına uğrayan New Orleans’ın siyahî sakinleri evlerinin çatılarına ve damlarına çıktıklarında üzerlerinden geçen uçağa doğru el işaretleriyle ‘Bizi kurtarın!’ imdat çığlıklarında bulunmuşlardı, ama ne acıdır ki hiç beklenmedik bir olayın içinde kendilerini bulurlar. Çünkü pilotlar bu imdat çığlıklarına kuşkuyla yaklaşıp üzerilerine ateş açarak karşılık verir. Hemen de bahaneleri hazırdı; güya pusuya düşürüldükleri zannıyla ateş açmışlar. El insaf, bu nasıl pusuya düşürülmekse, siz havada, onlar yerde. Şayet zandan söz edeceksek, sizin ki suizan, bu insanların yalvarışları ise hüsnü zandı.  Bu öyle bir hüsnü zandır ki, New Orleans’ın siyahî sakinleri,  ta ki sel felaketine uğradıkları güne dek yaşadıkları yerin kendilerine ait olduğu zannıyla yaşıyorlardı. Meğer kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, bir anda üzerilerine yağan mermilerle kurşun yemiş gözü yaşlı ceylana dönmüşlerdi. Öyle ya sel felaketinin acılarını sarmak varken,  durduk yere insan onurunu ayaklar altına alırcasına sele vermekte neyin nesiydi? Kaldı ki biz yanılmışız ya da pardon demekle de bu iş ört bas edilemez.  
            Evet, belki bu şehir sil baştan yeniden inşa edilip Las Vegas çapında bir şehir olması da mümkün.  Ama bunca yaşanmışlıklardan hayatta kalan siyahlar bundan böyle beyazlarla eskisi kadar birarada özgürce hayat yaşayamadıktan sonra neye yarar ki. Hele halkı küçümseyip onuruyla oynanmaya dursun, ne mümkün ki her şey eskisi gibi olsun. Bikere onlar kendi öz yurdunda parya duruma düşmüşlerdi. Artık burası siyahîler için bundan böyle Katrina kasırgasında olduğu gibi zindan bir şehirdir.
            Hiç kuşkusuz ırkçı yaklaşım ve öteki görme illeti gelecekte insanlığı yiyip bitirecek nitelikte bir vebadır. Özellikle Bush dönemlerinde o unutulmaz ayrımcı uygulamalar ne yazık ki Amerika’ya karşı bir nefretin ve düşmanlığın teşekkülüne neden olmuştur. Oysa bir zamanlar ABD’yi ABD yapan en bariz temel vasıf bağrında taşıdığı farklı renklerle bir anlam bütünlüğü kazanmış olmasıydı. Ta ki, 11 Eylül İkiz Kuleler kamikaze hadisesi yaşandı, bir baktık özgürlükler ülkesi olarak adından söz ettiren Amerika gitmiş yerine artık anlam bütünlüğünü yitirmiş bir başka Amerika sahne almıştır.  Zaten bir ülke rayından çıkmaya görsün, bir bakmışsın bir siyahînin mağazada alışveriş yaparken beyazların yanında hiçbir değerinin olmadığı görülecektir. Oldu ya,  bir siyahî çocuk es kaza vitrinden bir şeyler devirmeye görsün hemen  ‘Çek elini seni pis siyah zenci’ diyecek kadar kin kusar pozisyon alınabiliyor. Ama aynı şeyi bir beyaz yapsa önemi yok denilip derhal olay geçiştiriliverir. Hakeza aynı öteki damar Müslümanlara yönelikte uygulanır. Şimdi bu gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki; Beyaz adamın bu utanmaz arlanmaz damarıyla ülkesinin dört bir yanını güvenlik ağıyla donatsa ne, donatmasa ne, önce nasıl merhamet abidesi olunur onu öğrenmeleri gerekir. Aksi halde o çok övündüğü Özgürlük Anıtının başına çok daha kavak yelleri eser durur da. 
            Evet, asıl güvenlik ağı,  insanlara merhamet elini uzatarak sağlanan güvenliktir, bunun dışındaki güvenlikler paslanmaya yüz tutmuş ve donuklaşmış mekanik güvenliktir.  İşte bu yüzdendir ki Baba Bush ve oğul Bush dönemleri farklılıkların itilip kalkışıldığı ve soluklaştığı yıllar olarak anılacaktır. Her ne kadar sonraki dönemlerde Barak Obama Başkan seçilse de,  anlaşılan o ki siyahî Başkan olmakta çözüm değilmiş. Hem Barak Obama ötekileştirme illetine nasıl çare olsun ki,   ipin ucu Neoconların ve derin ABD’nin elinde olduktan sonra Başkan siyah olmuş beyaz olmuş ne fark eder ki. Zira farklılıklar korkusu, yabancı korkusu,  İslam korkusu almış başını gidiyor, Obama bu durumda ben ne yapabilirim diyebilir. Oysa korkunun ecele faydası yok ki.   İnsan bikere ölür, her gün ölmez ki. Madem öyle, şu bir gerçek tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi cesur yüreği ile ipin ucu Gladio’nun elinde olan Paralel İhanet Çete Örgütünün darbe girişimini önleyecek liderlere ihtiyaç vardır. Yetmedi New York’ta Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulunda beş süper güce karşı  “Dünya beşten büyüktür” hatırlatmasını yapacak bir dünya liderine ihtiyaç vardır.
          Velhasıl, ister beyaz ister siyahî fark etmez asıl olan ipin ucunu elinde tutabilmek mühimdir. Aksi halde Soros amcadan izinsiz hiçbir ülke ne bir değişiklik, ne de reform yapabilir.   

         Vesselam. 

24 Ekim 2016 Pazartesi

MALCOLM X



MALCOLM  X


SELİM GÜRBÜZER

           ABD bir zamanlar kendi coğrafyasında siyah-beyaz ayırımı yaptığı yıllarda Elijah Muhammed tarafından start verilen Nation of İslam Harekâtının mazlum zencilerin sesi olarak tarihe damga vurduğu malum. Böylece zencilerle bütünleşen bir harekât olarak adından söz ettirmiştir.  İyi ki de zencilerle bütünleşen hareket olmuş, bu sayede siyah-beyaz ayırımından her kim hapishaneye yolu düşmüşse burada Nation of İslam Harekâtına üye mahkûmların telkinleriyle Müslüman olma şerefine nail olabiliyordu. Hele bunlar arasında bir takım yaşanmışlıkları görüp geçirdikten sonra Müslümanlıkla şereflenen biri vardı ki; uyuşturuculuktan tutunda, hırsızlık, gasp türü her ne ararsan var diyebileceğimiz bir mahkûmdu.  Söz konusu mahkûmu tahmin etmişsinizdir, malum o ileriki yıllarda yediden yetmişe sıkça adından söz ettirecek olan Malcolm X’ten başkası değildi elbet.  
           Evet, Malcolm X karıştığı bir suçtan dolayı hapishaneye düştüğünde Bimbi denen bir adamın dinsizliği eleştiren konuşmasından etkilendiğinde dine kitaba karşı artık küfretmez olur. Hele birde Nation Of İslam (İslam Ümmeti harekât) üyesi küçük ağabeysinden gelen mektuplar ve akabinde hapishane ziyaretlerindeki nasihatleri ruh dünyasında dalgalanma oluşturmaya yetip Müslüman olmasına vesile olacaktır.  Daha da yetmedi, içerde kardeşleriyle ve dışarıda Elijah Muhammed’le devamlı mektuplaşarak bundan böyle hapishane onun için Yusufiyeyi hatırlatan çilehane olur artık. Böylesi çilehaneye can kurban elbet,  zira on yıllık Yusufiye çilesi hayatı kemale ermesine vesile olacaktır. Zaten bu yolda çile çekmeksizin kim vuslata ermiş ki, o da ermiş olsun. Bakın tüm peygamberler, tüm sahabe,  tüm evliya, tüm ulema, tüm şüheda çile çemberinden geçmişler,  Malcolm X’te yeni bir Müslüman olarak çile çekmiş çok mu? Kaldı ki her çilenin sonunda pembe şafakların doğacağı muhakkak, dolayısıyla hak ve hakikat yolunda çile çekmekle kim ne kaybeder ki. Bilakis Yusufiye çilesi sonrası Malcolm X liderliğinde bu harekât bir başka ivme kazanır da. Kelimenin tam anlamıyla Malcolm X Elijah Muhammed sonrası bu harekâtın sorumluluğunu üstlendiğinde omuzlarına binen yükün hakkını verir de. Hele ki o müthiş ateşleyici konuşmalarla kitleler nezdinde en karizmatik gözde lideri olur bile. Bilhassa konuşmalarında; beyazların siyahîleri sömürmesine dikkat çekip şöyle der; “Bizler kendi tarihimizi bilmiyoruz, tarihi bilmeyen siyahî hizmetçi durumundayız, ufkumuz kontrol altında tutulmaktadır.” Böylece bu müthiş sözlerle adeta tarihe not düşmüş olur.  
        İşte bu tür ateşleyici konuşmalar Malcolm X’i bir anda siyahı Amerikalıların vazgeçilmez lider konumuna oturtur. Ancak Malcolm X’in Hac sonrası davaya bakış açısı yerel olmaktan çıkıp daha geniş bir perspektifi yaklaşımla Elijah Muhammed’den devr aldığı bu harekâta farklı anlamlar ve farklı renkler yükleyecektir. Hatta ismini de Malik el-Şahbaz olarak değiştirecektir. Her neyse Hac farizası yerine getirmek için gittiği o mübarek topraklarda her ırktan insanın hep bir ağızdan tavaf esnasında dillendirdiği “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inal hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülke lâ şerike leke”  telbiye ve nidaları ruhunda bir bambaşka yankı bulacaktır. Derken bu yankının etkisiyle Hac dönüşü sonrası beyazları karşıt veya hasım görmenin anlamsızlığını dile getirecektir. Hatta ilk iş olarak öteden beri yerleşik önyargıları silmeye yönelik şu düşünceleri ortaya koymak olur: “Eğer Amerika halkına siyah adamın yaptığı katkılara yer veren bir eğitim aldırılmış olsaydı eminim ki beyazların şu anlamsız üstünlük duygusu olmazdı. Ya da siyah adamın yaşadığı aşağılık komleksi kısmen de olsa silinirdi.” 
        İkinci iş olarak da kendi liderliğinde yürüttüğü harekâta evrensel boyut kazandırmak olur. İşte bu tür girişim ve çabalardan anlaşılan o ki,  Hac’da gördüğü o büyüleyici tevhidi manzara kendi düşünce dünyasında ufuk açmış ve bu düşünceler eşliğinde harekâtın üyelerine yeri geldiğinde  ‘çokluk içinde birlik’, yani kesretten vahdete bir yol izlemelerini telkin eder. Fakat düşüncelerinin kabulü noktasında bir takım sıkıntılar yaşayıp, harekâtın üyeleri arasında yol ayrımının ayyuka çıkmasını beraberinde getirir. Belli ki düşünce dünyasında yılların alışıla gelmiş kalıplarını bir anda yıkmak kolay iş olmasa gerektir. Gerçektende öyle olur,  Elijah Muhammed’in ırkçı yaklaşımları doğrultusunda yollarına devam etmeye karar kılanlar bir başka grup,  Malcolm X’in değişim çizgisinde yürümeye karar kılanlarda bir başka grup oluşturacaktır.  Olsun önemi yok,  her ne kadar görünürde iki farklı ekol gibi görünüm verse de sonuçta ehlisünnet çizgisi yoldalar ya, bu yetmez mi? Hiç kuşkusuz icabında ümmetin ihtilafında rahmet olabiliyor,   kaldı ki farklı metotlar, farklı bakış açıları ümmete dinamizm ve güç kattığı gibi zenginlikte katabiliyor.
          Evet,  Malcolm X harekâtına evrensel anlamda güç katmak adına hayatını bir dizi dolu mücadelerle geçirdi. Ne var ki; 1965 yılında New York’ta bir toplantı sırasında, konuşmak üzere çıktığı kürsüde kahpece kurşunlara hedef olup kırk yaşında oracıkta şehit düşer. Bugün bile bu menfur olayın arkasındaki sis perdesi henüz daha aralanmış değil diyebiliriz.
         Ölümünün ardından bu harekâtı Elijah muhammed’in oğlu Warith Dean Muhammed yürütür. O’da Malcolm X’in yolunu yol bilip bu uğurda faaliyet gösteren bir liderdir. Harekâtı kim yürütürse yürütsün sonuçta Malcolm X’in ve arkadaşlarının gelinen noktada tüm Amerikan halkının da dikkatini çeken mücadeleleri sayesinde zencilere yapılan tüm haksız muameleler son bulması bir kazanç sayılır. Böylece her türlü ayırımcı uygulamalar rafa kalkar kalkmaz insan hakları evrensel beyannamesi anlam kazanır da. Gönül isterdi ki, bunca çile, bunca zulüm yaşanmadan insani haklar verilmiş olsaydı. Maalesef hiçbir hak hukuk bedel ödenmeksizin kolay elde edilemiyor,  illa ki köprünün altından çok sular akıp nice çileler çekildikten sonra ancak haklar elde edilebiliyor. Zaten dünya dönüp devran döndükçe Habil ve Kabil mücadelesine olduğu gibi bu süreç bu şekilde işleyecek görünüyor,  bu kaçınılmaz alınyazısı.  Dahası bir aydınımızın dediği gibi; tarihten ibret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi gerçeğini her devirde görmek mümkün.
         Velhasıl; Malcolm X’in verdiği özgürlük mücadelesiyle Amerika ve bütün dünya da örnek bir sivil toplum öncüsü olarak gönüllerde hala yaşamakta. Ruhu şad olsun.

          Vesselam.

16 Ekim 2016 Pazar

DÜNDEN BUGÜNE ABD BAŞKANLARI


              DÜNDEN BUGÜNE ABD BAŞKANLARI

SELİM  GÜRBÜZER

           ABD Başkanlarının dünden bugüne izlediği politikalara baktığımızda kendileri açısından kimi zaman başarılı, kimi zaman da başarısız oldukları görülür. Malum ABD'nin dünya gündemine oturmasında Japonya’nın Hiroşima bölgesine attığı atom bombanın etki payı çok büyüktür. Her nekadar ABD bu etkiyle dünyanın ilk beş sanayi ülke arasında önde bir konuma gelse de insanlığın hafızasında unutulmayacak olumsuz izler bıraktıktan sonra önde güç olsa ne, olmasa ne. Sonuçta bu atomik gücün karşılığında insanlık büyük bir yara aldı ya.  Kaldı ki bu elim olay alınlarına büyük bir kara leke olarak geçmiştir. Tabii bu bizim vicdani kanaatimiz, Amerika açısından ise vicdan hak getire, umurunda bile olmaz. Baksanıza Japonya’ya attığı atom bombayla da kınında durmayacaktır. Amerikan yönetimi bilhassa o yıllarda geleceğe ufuk açabilmek için daha henüz dünyaca keşfedilmeyen atomun nasıl yapıldığına dair sırrı saklayabilmeyi kendilerine şart görüyordu.  Hakeza siyasi yönden hızla dalga dalga yayılan Hitler kasırgasının üstesinden gelmeyi de kendilerine şart görüyordu. Hatta dış piyasada büyük ölçekte ekonomik parsa kapmanın gerekliliğini de kendileri için olmazsa olmaz şart görüyordu.
          Ne diyelim,  işte ABD kendine hedef belirlediği ilke ve stratejiler doğrultusunda; Hitler, Mussolini ve Japonya’ya karşı elde ettiği zaferlerle adından söz ettirir bir konuma gelir ama yine de arzuladığı pek çok şey yerli yerinde oturmuş sayılmazdı. Çünkü sadece Hitler, Mussoloni belasını def etmek yetmez,  bir kere Sovyet yayılmacılığına karşıda önlem alması gerekiyordu. Nitekim bu uğurda Başkan Roosevelt’in izlediği sınırlı seferberlik politikalar rafa kaldırılıp yerine Truman doktrini ağırlık kazanacaktır. Ancak bu önlemde yetmeyecektir, buna ilave önlem olarak Marshall yardımları devreye girecektir. Hatta bu arada NATO kurulduğunda Avrupa içerisinde kendi açılarından yeni üsler elde etme fırsatı da doğar. Derken bu kurulan pakt eşliğinde Avrupa’yı içten içe tehdit eden Sovyet yayılmacılığına karşı önlem alınmış olur. Yine de bunca alınan önlemlere rağmen Küba lideri Castro'nun sol eksene kayması, Mısır lideri Nasır’ın da Sosyalizm bayraktarlığına soyunmasının önüne geçilemeyecektir. Tabiî ki Castro ve Nasır konusunda Amerika’nın çok büyük ihmalkârlığı söz konusudur.
       Kennedy Başkanlığında ki ABD özgürlük meşalesiyle yola koyulacaktır. Hele ki Kennedy’nin bilhassa Doğu Almanya’da mülteciler meselesine el atması ve aynı zamanda köle ayrımcılığına son vermesi ABD'nin makûs talihini değiştirecek türden politikalar olarak dikkat çekecektir. Tabii ABD'de de bunlar olup biterken Rusya cenahında tam tersi durumlar yaşanacaktır. Düşünsenize Kennedy’i politikalarını özgürlük üzerine inşa ederken Rusya'da demir perde mantığı çerçevesinde politikalarını Berlin Duvarını örmek suretiyle belirleyecektir. Rusya yasakçı politikalarla duvarlar öre dursun ABD’nin açtığı özgürlük meşalesi pek çok ülkeyi cezp eder de. Hiç kuşkusuz ABD açısından sırf özgürlük rüzgârları estirmekle de bir yere varılamaz, mutlak neydip edip Sovyet-Rus stratejisini boşa çıkartacak hamlelere, yani nükleer silahların kontrol altına alınmasına yönelik SALT-I anlaşmasına da ihtiyaç vardı. Nitekim soğuk savaş sırasında 17 Kasım 1969'da imzalanan SALT-I sayesinde nükleer silahlanmaya sınır getirilir de. Yine Viyana’da Jimmy Carter ve Leonid Brejnev arasında gerçekleştirilen 18 Haziran 1979’da imzalanan SALT-II de bu anlamda dünya barışına katkı sunacak çok önemli bir adımdır.
        Her neyse geriye dönüp Nixon Başkanlığı dönemi ABD'de de izlenen domino taşları politikalarına şöyle bir göz attığımızda,  her ne kadar bu politikalara Amerikan sağının hoşuna gitmese de,  Nixon bildiğini okuyup Komünist Mao Zedong’la sıcak ilişkilere girmekte sakınca görmeyecektir. Hatta Çin’le sürekli diyalog içerisine girmeyi de ihmal etmez. Ancak ne varki Vietnam’la olan ateşkes anlaşmalar ihlal edildiğinde onca izlediği müzakereci politikalar hız kesip o çok övündüğü domino taşları teorisi kendiliğinden çökmüş olacaktır. Nixon’dan sonra ise Başkanlık koltuğuna oturan Ford, geçmişten yeterince ders almamış olsa gerek ki o da aynı hataya düşecektir. Zira Kamboçya’ya donanma çıkarması bunun tipik misalini teşkil eder. Hatta kongreye danışmadan göze aldığı savaşlarda hanesine kötü bir sicil olarak geçer.
       Peki ya Carter? Malum Carter’in diğer Başkanlardan farklı kılan yanı komünizmi potansiyel bir tehlike olarak görmemesidir. Çokta haksız sayılmazdı.  Çünkü McCarthy’nin cadı avı politikalarının ABD'ye verdiği zararlar göz önünde bulundurup hesaba katıldığında haklı saymamız gayet tabidir. Bu yüzden Carter, geçmişte cadı avı uygulamalarının olumsuz yönlerinin bilincinden hareketle yukarıda da belirttiğimiz üzere SALT-II ile Sovyetlere yeşil ışık yakmasıyla birlikte Güney Kore’den askerlerini çekmesi gayet tabiidir. Ancak ne var ki Rusya bu girişimi pek inandırıcı bulmaz, bu nedenle Afganistan’ı işgal etmekten geri durmayacaktır. Carter, yinede boş durmaz iyi niyet çabalarından geri adım atmaksızın Mısır ve İsrail arasında zor görünen anlaşma zeminlerinin kapılarının aralamaya çalışacaktır. Ama ne var ki Enver Sedat’ın hunharca Mısırlı askerlerce katlediliş hadisesi her şeye tuz biber eker.
           Şayet Carter politikalarında bir yanlışlık aranacaksa onun İran üzerinde ki Amerikan politikalarını Şah üzerinden yürütüp mollaları hiç hesaba katmaması eleştirilebilir. Ki,  bu arada Carter’i derinden düşündürecek asıl bir olay daha yaşanır ki, malum o da molla yönetimince Amerikan askerlerinin rehin alınma hadisesidir.  Böylece rehineler krizi Carter’i İran’la anlaşma zemini bulmak için masaya oturacak noktaya getirir bile. Neyse ki Carter sonrası Başkanlığa oturan Reagan’ın 4 Kasım itibariyle başlattığı girişimler meyvesini verdiğinde rehineler krizi de aşılmış olur. Tabi bu durum Reagan’a büyük bir prestij kazandırır,  ama onun da ABD savaş gemilerini Lübnan açıklarında demirletip açıkça İsrail’e desteklediğini deklare etmesi prestijine gölge düşürecektir. Ki,  desteğini deklare ettiğinde günümüze kadar bitmek tükenmek bilmeyen Filistin meselesinin kanayan yarası olmanın fitilini ateşlemiş olur. 
      Reagan ikinci dönemde tekrar Başkan seçildiğinde Sovyetler Birliğine olan eski husumetinden vazgeçip Rusya ile sıcak temaslara girecektir. Böylece bu temaslar etkisini gösterip Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesini beraberinde getirir.  Hele ki sekiz yılı aşkındır devam eden İran ırak savaşının son bulması da hanesine artı puan olarak geçmesine yetecek bir neticedir. Keza 1970 yılı itibariyle Kürtlerin İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin'den yana tavır almalarına karşılık Kürtlerden desteğini çektiğinde de kendisi açısından artı puan getirecek bir politika sayılır. 
          Reagan sonrası Başkanlığa oturan Bush’ta benzer politikalar izleyecektir. Nasıl mı? Mesela Çin Tiananmen Meydanında özgürlük adına gösteri yapan gençlerin tankların altında ezilmesine ses çıkarmaması bunun tipik misali zaten. Ses çıkarmamak ilk etapta zaafiyet gibi görünse de ABD açısından bu sessiz kalışın politik sırrı önce komünist rejimin Sovyetler Birliğinde çatırdaması,  sonrasında dünya ölçeğinde tehdit kapsamından çıkıp ABD’ye avantaj sağladığı görüldüğünde anlaşılacaktır. Öyle ya komünizm tehdit olarak ortadan kalkıp Sovyet-Rusya’nın bağrında yaşayan pek çok ülke bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra daha komünizmin lafı mı olur.  Hele birde bu arada Almanyanın doğu ve batı yakasını biribirinden ayıran Berlin duvarının yıkılışı ve Demirperde’nin çöküşü de buna dâhil olduğunda ABD’nin konumunu güçlendiren avantaj olmanın yanı sıra dünyada tam bir bahar havası esmeye yetecek gelişme olur.  Evet, bu bahar havası en çok ABD'nin işine yarayıp dünyada tek rakipsiz Jandarma süper güç konuma yükselir. Nasıl olsa komünizm tehdit kapsamından çıktı, o halde ABD açısından yeşil kuşak kapsamında yeni bir tehdit algısı oluşturmak zamanıdır. Ve tez elden Büyük Orta Doğu (BOP) projeleri devreye girdiğinde bunun ilk işaretleri Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme olayında kendini ele verir de. Nasıl mı? ABD'nin malum işgal olayını bahane ederek Saddam’ı devirmeye yönelik kendince haklı gerekçelerle üretip Irak'a girmekle elbet. Tabii bu mesele dünya gündeminde sıkça konuşuldukça Bush’un karşı atağa geçmesine gerekçe teşkil edecek şartlar oluşmuş olup Saddam’a yönelik haddini hududunu bil türünden çıkarma gerçekleşir bile.  Gerçekten o yıllarda işgal gerekçesinin nedeni Saddam mı, yoksa petrol mü pek sorgulanmaz. Sorgulanmadığı şöyle belli,  tüm batı dünyası televizyon ekranları başında Bağdat’a atılan füzeleri canlı olarak izlediklerinde aslan kesilen Bush’un,  şöyle geriye dönüp bakıldığında aynı Bush’un Filistin’de, Çeçenya’da, Bosna’da insanlık dışı trajediler yaşandığında niye suspus olduğunun sorusunun cevabını aramamalarından anlıyoruz.
         Peki ya doğu dünyası? Adı üzerinde doğu, yani hissi yönleri ağır basan insanları bağrında taşıyan coğrafyadır. Elbette ki her zaman olduğu gibi doğu insanı tüm olup bitenleri yüreğine taş koyarak izleyecektir hep,  elinden başka bir şeyde gelmezdi zaten,  ama en azından Amerika’nın işgal girişiminin arka planındaki asıl niyetin ne olduğunu ferasetiyle sezebiliyordu. Nasıl sezmesin,  bikere Bosna’da, Filistin’de Çeçenya’da petrol kokusundan eser yoktu çünkü.  Hele ki Sam amca petrol kokusu almaya dursun dün bir bakmışsın Kürtlere köstek olan Amerika, bir bakmışsın ani bir dönüşle Irak’taki petrollere konmak adına bu kez Kürtlere destek çıkmakta beis görmeyecektir. Zaten Kürtlerinde canına minnet, bu destek sayesinde Amerika’yı arkalarına almış olacaklar.  Arkalarına aldılar da ne oldu o günleri yaşayanlar çok iyi bilir bağımsız devlet olamayacaklardır. Sadece özerk bir yönetime sahip olmakla yetineceklerdir.
        Bush sonrası Bill Clinton Başkanlığında ki ABD faaliyetlerini güvercin politikalar izleyerek yürütecektir. Zaten Amerikan yönetim modelinde Cumhuriyetçi ve Demokrat kanat arasında ki farkı birinin şahin varı,  diğerinin güvercin politika izlemeleriyle ayırt ederiz.
         Bill Clinton'dan sonra malum Başkanlığı Oğul Bush devr alacaktır. Oğul Bush’ta tıpkı babası gibi yolunu yol bilip, babasının 2001 yılında Afganistan’ı işgal ettiği noktada durmayacak, o da Saddam Hüseyin’i devirmek bahanesiyle Irak'ı işgal etmek için harekete geçecektir. İlginçtir Saddam rejimini devirmek hiçte zor olmaz. Düşünsenize nasıl devirmekse hiç bir karşı koyuş veya herhangi barikatla karşılaşmaksızın elini kolunu sallayarak işgal gerçekleşir. Ne diyelim böylesi bir devrilişe her halde  'kadife eldiven' devriliş dersek yeridir. Ama bu tür işgal girişimi nereye kadar devam edebilirdi ki.  Ta ki Saddam’ın devriliş sonrası heveslerini kursaklarında bırakacak kâbusa dönüşen bir tablo ortaya çıkana kadar elbet. Hani evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya, aynen öyle de ABD Irak topraklarına yerleştiğinde bu denli büyük bir direniş tablosuyla karşılaşacağını hiç ummuyordu. Birde üstelik bunun üzerine Irak işgalinin dünya çapında tepkiye dönüşen etki yansımaları da ABD’yi çok düşündürür. Nasıl düşündürmesin ki tüm dünyada anti-Amerikan gösterilerinin çığ gibi artış kaydetmesi ABD'nin prestijini sarsacak türden gösterilerdir. Belli ki Oğul Bush,  bölgede ABD-İsrail hâkimiyeti kurmayı kafasına koymuş olsa gerek ki bodoslama dalıp önce Irak’ı,  sonra sırasıyla Suriye ve İran’ı halledecek bir maceraya itmiş kendini.  Bodoslama dalıp maceraya attıda ne oldu,  sonuçta beklentilerinin tam tersi bir durumla karşı karşıya kalacaktır. Oysa geçmişten ders çıkarmış olsaydı gerilla direnişiyle karşı karşıya kalıp yeni bir Vietnam bataklığı yaşamazdı. Zira yanlış hesap Bağdat’tan dönebiliyor.
        Evet, Oğul Bush’ta geçte olsa batağa saplanmış olduğunu fark etti etmesine ama ne işe yarar ki,  işgal ettiği Irakta yönetimi Şiilere bırakmak zorunda kalır. Hatta sonradan bu işe sünnilerde dâhil olur.  Beyaz Saray istemesede Sünniler de güç dengesi içerisinde yerlerini alacaklardır. Öyle ki; 15 ağustos 2005 itibariyle Irak Anayasa’sının geçici yönetimce kabul edilmesi beklenirken, beklentinin tam aksine Şii ve Sünni kesimin rest çekmesi gözlerden kaçmaz. Neyse ki bu rest çekiş 15 Ekim 2005 referandumuyla anayasanın kıl payı geçişine mani olamayacaktır. Derken 2005 genel seçimleriyle birlikte 275 milletvekilinden ibaret Irak Meclisi oluşur.  İlla da ABD’nin Irak girişiminde bir olumluluk aranacaksa belki Irak halkını ilk defa seçimle buluşturmasını ancak olumlu adım olarak addedebiliriz. Gerçekten de tarihler 30 Ocak 2005'i gösterdiğinde Irak Ulusal Meclisi ve Yerel Yönetimleri Temsilcileri için yapılan seçimlerin kazasız belasız atlatıldığı görülecektir. Peki ya seçim sonrası? Malum Şiiler su koyverip Yeni Irak’ın oluşumunda federal otonomi isteğinde bulunmaları hem ABD'nin canını sıkacak hem de Şiilerin bu tutumu Kürtlerce de kabul görmeyecektir.  Şiilerin umurunda mı,  Anayasa’nın oluşumunu veto edip sonuçta bilerek ya da bilmeyerek ilerisinde Kürt-Sünni-Şii üçgeni arasında çıkması muhtemel iç savaşların fitilini ateşleyen etken unsur olacaktır.  
         Malum Şia düşüncesinde dini otoritenin olmanın ötesinde aynı zamanda siyasi otoritedir. Bu yüzden Irak Şiilerinin İran’a yakın durmalarına şaşmamak gerekir. Dolayısıyla ABD’nin bir şekilde yeni çıkış yolları bulması gerekirdi, ama hiçte öyle her şey kolay halledilebilecek işler gözükmüyordu.  Baksanıza icabında Iraklı Şiileri kullanıp İran’ı etkisizleştirmek gerekti, ama bir bakıyorsun İran’da radikal söylemleriyle dikkat çeken Mahmud Ahmedinejad’ın seçimlerden başarıyla çıkması her şeyi altüst edebiliyor. Zaten ABD ve İran arasında öteden beri var olan rekabet,   Ahmedinejad’ın iş başına gelmesiyle birlikte daha da kızışır hale gelir de.  İşte bu noktada Oğul Bush'un İran’a yönelik başlattığı ambargo uygulanması yönünde bir dizi yaptırımların BM nezdinde kabulünü sağlayacak girişimler devreye girecektir. Tabii bu girişimlere destek bulmaya çalışırkende İran’ın elinde bulundurduğu nükleer santral ve teknolojiler gerekçe gösterilecektir. Fakat ABD Irak topraklarına girdiğinden beri pek yeterli desteği bulamamış olsa gerek ki yeni politikalar üretme ihtiyacı hisseder. İşte bu ihtiyacı gidermek içinde bikere İsrail’in Gazze'den askerlerinin çekilmesi gerekti, çekilir de. Bu demektir ki çekilmez sanılan İsrail duruma göre çekilebiliyormuş. Böylece İsrail 1967 yılında işgal ettiği toprakları terk edip Filistin’e devredecektir.  Tabii ki bu çekiliş Şaron’un tek başına kendi gönül rızalığıyla aldığı bir karar değildi,  ABD’nin İsrail'e Filistin direnişi karşısında bunun daha fazla sürdürülemeyecek yönde telkinlerde bulunmanın neticesi bir karardır. Hiç kuşkusuz bu olumlu gibi gözüken geri adım karşısında İsrail’in Arzı Mevud idealinden vazgeçtiği düşünülemez, olsa olsa ideallerinin bir süreliğine askıya alma taktiğidir bu. Sonuçta nasıl yorumlarsak yorumlayalım bir şekilde ABD,  Arap-İsrail meselesinin Bağımsız Filistin Devleti kurulmasıyla çözüleceği noktasına geldi ya, bu bizim için sevindirici durum olmaya yetmez mi. Zaten bu noktaya gelmesi de gerekir. Aksi halde gerek dünya kamuoyu, gerek Ortadoğu ülkeleri, gerekse Hamas ve İslami Cihad gibi örgütler İran’ın yanında yer alma riski doğabilir.  Şayet İran’la baş edebilmek için tek çıkış yolu Filistin Devleti’nin kurulmasından geçiyorsa, ABD bunu Filistin’den niye esirgesin ki. Yeter ki ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine halel gelmesin, bak o zaman Filistin Devletinin kurulmasında hiç sakınca görmeyecektir.  İşte bunca olan bitenden sonra George Bush dönemi hakkında söylenilecek tek şey Bush'un dünyaya yön verme yetkisini kendinde görme ihtirasına kapılmasıdır. Böylece bu ihtirasın neticesinde ortaya savaş ve gözyaşı çıkmıştır.
         Bush'tan sonrası ABD’yi bu kez siyahî Başkan Barak Obama idare edecektir. Gerçekten de yeni siyahî Başkan Barak Obama döneminde ABD halkı eskisi kadar sabah akşam bombardıman haberleriyle yatıp kalkmayacaktır. Yani eskisi kadar diken üzerinde olmayacaklar, rahat uyuyabilirlerdi artık. Fakat bizim açımızdan meseleye baktığımızda hele bilhassa Obama döneminin son dönemlerinde ABD’nin Türkiye'nin Fırat Kalkan Hareketinden rahatsızlık duydukları besbelli. Kendi güvenlikleri söz konusu olduğunda bir bardak suda fırtına koparıp dünyayı ayağı kaldıran ABD, her nedense bizim güvenliğimiz sözkonusu olduğunda harekete geçmemizi içine sindiremiyorlar. Öyle ya nasıl olurda Türkiye bizim iznimiz olmadan kendi insiyatifiyle Fırat Kalkanı Operasyonuna girişebilir. Hem de üstelik 15 Temmuz 2016 FETÖ İhanet Çetesi darbe girişimine maruz kalmış bir Türkiye’nin sanki hiç bir şey olmamışçasına yıkılmadım ayaktayım dercesine Özgür Suriye ordusuna destek vererekten sınır ötesine çeki düzen verme hamlesi uykularını kaçırmaya yetmiştir. Şimdi Şam hattından sonra sırada Irak Musul hattı var, hiç kuşkusuz derin güçler Türkiye’nin bu hat üzerinde de insiyatif alışına hazmedemeyeceklerdir. İşte DAİŞ’se DAİŞ, terörse tüm terör unsurlarıyla mücadele budur, tüm dünyanın DAİŞ’le baş edemediğini Türkiye baş ediyor, daha ne istiyorlar anlamak mümkün değil.  Belli ki Borak Obama derin Amerika’ya diş geçirip dünya barışına katkı sunamayacak, o halde dünya barışına katkı sunmak ancak Osmanlının evlatlarına has bir durumdur,  zaten o 15 Temmuz ruhu gereğini yapıyor da. 
      Velhasıl, ABD'de ister siyahî ister beyaz Başkan olsun,  fark etmez, sonuçta ABD’ye yön veren küresel baronlar ve derin ABD'dir. Dolayısıyla derin güçler varlıklarını sürdürdükçe hem ABD’nin hem de dünya ülkelerinin yüz gülmeyecek gibi.  Baksanıza her taraf kan revan içinde, nasıl yüzler gülsün ki.

          Vesselam.

15 Ekim 2016 Cumartesi

ÜLKÜ YOLU



    
ÜLKÜ YOLU
                                                                                                      
SELİM  GÜRBÜZER   
               
    
            Ülkü Yolu’nun 12 Eylül’e dek mücadeleleri tarihimize mal oldu diyebiliriz artık. Adına ister Ülkücü, ister Alperen denilsin, sonuçta Ülkü Yolu Alperenleri kendilerine diş bileyen her türden şer odaklara karşı verdikleri o müthiş mücadelede destan yazıp adından söz ettirmesini bilmişlerdir.  Hiç kuşkusuz bu şerefli mücadelenin Başbuğ Velisi Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir. İşte bu yüzdendir ki Hoca Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal’in Fuad Köprülü’ye atfen söylediği şu ifadeleri son derece manidar buluruz: “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz, bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız.”    
            Evet,  bu sözler Ülkü Yolu Alperenlerinin ne için mücadele ettiklerinin özeti ifadelerdir. Unutmayalım ki yine bu destan içinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s)’ın yolunu yol bilmiş Mevlâna, Yunus Emre, Şeyh Edebali, Akşemseddin, Emir Sultan gibi daha nice Gönül Sultanlarının da hakkını yememek gerekir. Zira bu Gönül Sultanları da beslendikleri Yesi Pınarının nefesiyle milliyetimizin temellerini Horasandan Anadolu’ya, Anadolu’dan Söğüt Uç Beyliğine, Söğütten İzmit’e, İzmit’ten Nizam-ı âlem’e doğru inşa ederekten taşımışlardır.  Gönül Sultanları yetmedi bu inşa faaliyetinde Hakanlarımıza hem istişare, hem rehber hem de feyiz kaynağı da olmuşlardır.  Tabii bitmedi dahası var;  bikere her şeyden önce Başbuğ Velilerin hayatlarına baktığımızda tüm cümle âlemin ruhi susuzluğunu giderecek irşat faaliyetini de yürüttüklerini görürüz. Hele bir insanın yolu onların dergâhına düşmeyi görsün, İ’lây-ı kelimetullah’ın mana ve ruhunu gönlünde tatmadıkça ne mümkün ki salı verilsin. İşte gönlü gönle bağlayan irşad budur. Ve bu irşad halkası günümüze kadar uzanır da. İyi ki de uzanmış, bu sayede Ülkü Yolu Alperenleri 12 Eylül öncesi verdikleri mücadelede  “Bir ölür bin diriliriz” cesaretini gösterecek kadar can yürek olmuşlardır. Besbelli ki bu can yürekliliğin başlangıcı İslâm öncesi Türk’ün  'alp' kimliği ile geldiği Pir-i Ahmet Yesevi’nin dergâhında   'eren'lik deryasına dalmasıyla başlamış, derken ‘Türk Cihan hâkimiyeti Mefkûresi’ mücadelemiz   'İ’lây-ı kelimetullah için Nizam-ı Âlem ülküsü' hüviyetine bürünüp yeni bir anlam kazanacaktır.  
           Peki, Türk’ün Alp’i böylesi bir ulvi davayla İslam’ın hizmetkârı olur da günümüz Ülkü Yolu Alperenleri İslam’a köle ve hizmetkâr olmaz mı? Hiç kuşkusuz günümüz Alperenleri de sürekli hiç kesilmeden Yesi Pınarından akan suyla beslenen Başbuğ Velilerin himmet ve duaları eşliğinde  ‘Kanımız Aksa da Zafer İslam’ındır’ diyecek bir yürekle destan yazıp İslam’a hizmet edeceklerdir.
             Evet,  nasıl ki İslâm öncesi Türk'ün Alp’ine yön veren Kâm, Dede Korkut, Korkut Ata ve Irkıl Hoca gibi sözlerine itibar edilen bilge dehalar vardıysa İslam sonrası Türk’ün Alp’ine yön vermek içinde Pir,  Evliya, Veli, Şeyh diye bilinen “Gönül Sultanları” hep var olmuşlardır.  Nitekim Ülkü Yolu Alperenlerinin gözünü kırpmadan o verdiği müthiş destanımsı mücadelede şehit katında iri ve diri kalmalarında bu Gönül Sultanlarının feyzi, bereketi ve himmetlerinin katkısı çok büyüktür. Nasıl katkıları inkâr edilebilir ki, Barak Baba, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı Veli, Tabduk gibi nice Başbuğ Velilerin nefeslerinin kökleri Orta Asya’da ki Yesi Pınarına dayanmakta,  şimdi gel de bu nefesle Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan Avrupa kapılarına dayanılmasın. Hiç kuşku yoktur ki nefeslerini hep  ‘İlây-ı Kelimetullah’ uğruna tüketmişlerdir. İşte bu nefestir ki, göğsünde bir nebzede olsa iman nuru taşıyan her civan yiğidi kartal yuvasından çıkarıp sınır uçlarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında cem olmalarına yetmiştir. Öyle ki Söğüt burçlarında cem olduklarında Başbuğ Velilerin huzurunda “Ölsek de bu yoldan dönmeyiz!”   diye ahitleşip söz vermişler de.     
              Evet, bir kez daha söylemekte fayda var, dünden bugüne iri ve diri olmamızda hem Başbuğ Velilerimizin, hem Başbuğ Hakanlarımızın huzurunda yapılan bu tür ahitleşmelerin katkı payı çok büyüktür. Unutmayalım ki her kahramanlığın zahiri yönü var olduğu gibi manevi yönü de vardır. Bakın Osmanlının kuruluşunda Osman Gazi’ye Şeyh Edebali nasıl ilham kaynağı olmuşsa Osmanlının yükselişinde de Fatih’e Akşemseddin, Yıldırım Beyazıt’a da Emir Sultan ilham kaynağı olmuştur. Yeter ki bu ikili bağı görebilelim, bak o zaman Hakanlarımızı yâd ettiğimiz kadar onlara ışık kaynağı olan Gönül Sultanlarını da hakkıyla yâd etmiş oluruz.
             Düşünebiliyor musunuz Ülkü Yolu Alperenleri kafileler halinde şanlı kitap önünde ve iman sancak gönlünde yola koyulduklarında ‘İlay-ı Kelimetullah için Kızılelma’  uğruna canını ortaya koyabiliyorlar. Zaten bu Ülkü kervanının en belirgin nişanı, kızıl elması için gönlünü mazluma sütliman etmesidir. İşte bu nedenle Gönül Sultanları manevi evlatlarına sürekli olarak; “Halkı Müslim ve gayrimüslim ayırmadan aça aş, açığa bez vermeyi” öğütlemeyi telkin etmişlerdir. İşte manevi evlatlar da bu nasihatin gereğini yerine getirip bilhassa 12 Eylül öncesi Türkiye'sinde; “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın” diyecek kadar can yürek olmuşlardır. Öyle ki canlarını uğruna sebil ettikleri bu kutsi dava için çıkılan ülkü yolunda Başbuğ Velilerin kulaklarına fısıldadığı “Sakın ola ki bu yolda soy sop faslına girmeyin, kurtsa kurt, itse it döner aslına” öğütleri kulağa küpe yapıp Peygamber kavli ölçüsünce mücadele vermesini bilmişlerdir.
             O günleri yaşayanlar çok iyi bilir elbet. Dolayısıyla o günleri yaşayanlar ‘Aman Allah’ım neydi o günler’ diye haykırası gelir hep içinden. Nasıl haykırası gelmesin ki, 12 Eylül öncesi yaşanan o tufanda iç ve dış mihrakların saldırısına uğramışlardı. Yetmedi iftiraya maruz kaldılar, yetmedi işkence gördüler, yetmedi aç susuz kalıp bitap düştüler, yetmedi dikenli yollarda bata çıka yürüdüler ama yılmadılar; “Zaferle değil seferle yükümlüyüz” dediler. Bu kutlu seferde Dursun Önkuzu’lar, Süleyman Özmen'ler, Yusuf İmamoğlular ilk şehitlerdi, sonrasında şehitlerin ardı arkası kesilmedi de.  Faşist dediler, gerici dediler, çirkin iftiralara maruz kalıp kendi öz yurdunda parya edildiler.  Ama yine de onlar Ülkü Yolunda ‘Töre, nizam,  yol yordam her kuladır’ deyip öyle mesafe kat ettiler.  Tabii her mesafe kat edişte zulme uğramak, işkence görmek, mahpusa düşmekte vardı, olsun pekte onlar için önemli yoktu, çünkü dava ‘İlay-ı Kelimetullah’ olunca yuvasında bülbül kuş misali çile çekmeye değerde.  Önlerine kurulan adalet terazisinde haksızlığa uğrasalar da sabır ve tevekkülü elden bırakmaksızın devlet’e çöreklenmişler yüzünden devlete baş kaldırmayı kendilerine zul addedeceklerdir. Hiç kuşkusuz her şartta devleti “Ebed müddet” bileceklerdir. Onlar ki,  Hz. Yusuf (a.s) misali zindana atıldıklarında bile mahpushaneye “Yusufiye” dediler. Her karanlığın arkasında mutlaka nurlu şafakların doğabileceğinin rüyasıyla yaşadılar hep.  Neyse ki bu kez Yusuf’un rüyası Ülkü Yolu Alperenlerinin üzerlerine bir muştuyu müjdeleyecek şekilde tecelli edecektir. Hani Kur’an’da zikredilen Yusuf (a.s)'ın kuyuya atıldığından vezir oluşuna kadar geçen süreç içerisinde yaşananların neticesinde babası Yakub (a.s)'a dile getirdiği:
        “Babacığım, işte vaktiyle gördüğün ve size anlattığım rüya gerçek oldu. Rabbim beni zindandan çıkarttıktan sonra Mısır’a vezir yaptı. Şeytan kardeşlerimle bizim aramızı ayırmıştı. Yüce Allah’a şükürler olsun ki sonunda tekrar bizleri bir araya getirdi, ne kadar şükretsek azdır” sözler var ya,  işte o rüya meramımızı ziyadesiyle anlatmaya yeter artar da. Gerçektende Ülkü Yolu Alperenleri de tıpkı Yusuf misali her türden fitne fücur ayrılık harekâtlarının bir gün sona ereceği ümidiyle zindansa zindana atıldılar, işkenceyse işkence edildiler,  idamsa idam edildiler ve her şeyi göze alarak yeni ufuklara doğru yürüdüler.  Ve yürüdükçe de bu yürüyüşün sıradan bir yürüyüş olmadığı bilakis sabrı cemil bir yürüyüş olduğu ortaya çıkıp neticesinde gelinen noktada “İri olalım Diri olalım Hep Birlikte Türkiye olalım” bir Türkiye Sevdası iklimiyle buluşabildik.  Gerçekten de bugün en keskin sol ağızlar bile eskisi kadar milliyetçiliği ırkçılık, İslâm’ı gericilik olarak telakki etmiyorlar. İlginçtir “Devlet tarihi ile barışmalı, Devlet İslâm’la barışmalı, Devlet ‘Mevlana, Yunus, Hac-ı Bektaşi Veli’ gibi Gönül sultanları ile barışmalı” diye söz edebilmekteler. Şayet bugün o çevrelerin ağızlarından sunide olsa barış ve özgürlük türküleri nağme halde hiç eksik olmuyorsa, biliniz ki büyük ölçü de Ülkü Yolu Alperenlerinin ölümüne vermiş oldukları o müthiş diriliş mücadelenin neticesi nağmelerdir bu. Düşünsenize bir zamanlar bir takım sol fraksiyonlar “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk'ün Bayrağına” şarkımızı bile duymaya tahammülleri olmazken bugün hele şükür gelinen noktada orak çekiç bayrağının yerine artık Türk bayrağı dalgalandırabiliyorlar. Keza 12 Eylül öncesinde enternasyonal sosyalist marşını söyleyenler bugün İstiklal Marşını söyleyebiliyorlar artık. O günleri unutmak ne mümkün,  hele o günlerde milli değerlerden bahsetmeye göresin, sol tüfekler ‘siz misiniz bize millikten bahseden’ hemen Moskof’un beşinci kolu olarak devreye girip kendince bedel ödettiriyorlardı. Meğer büyük davalar çile gerektiriyormuş, çile çekmeden ve hiçbir bedel ödemeden her türden tabular öyle kolay halli yıkılamıyormuş. Nitekim nice koç yiğitler toprağın kara bağrında gül olduktan sonra ancak bir takım tabular yıkılabildi.
          Anlaşılan o ki,  sadece bir değil bin yıllık tarihi birikimimizin hokkabazlarca kabulü öyle kolay olmadı. Ta ki Ülkü Yolu Alperenleri 12 Eylül öncesi milli hassasiyetini ortaya koyup Karadeniz’in o coşkun dalgalarıyla dalga dalga yediden yetmişe hemen her kesime örnek tekil ettiler, işte o zaman 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde milli uyanışımız tam oldu da. Derken diriliş muştumuz bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu.
          İyi ki de Ülkü Yolu Alperenleri bu çetin yolculukta nice düşler yıkılsa da kuyu gölgesinde bile nasıl bir hayat yaşanacağını cümle âleme ispatlayarak örnek oldular.
          İyi ki de ömürlerinin baharında hasretle 'İlây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem’ davasının yılmaz fedaileri olup milli uyanışımıza vesile oldular.
           İyi ki de fani dünyanın o aldatıcı cazibesine kapılmadan hiç kimsenin burada kalıcı olmadığının idrakiyle iyiyi kötüden kötüyü iyiden ayırabilecek bir ferasetle öbür âlem için faaliyet içinde bulundular. İşte bu sayede ardından bıraktıkları o milli mücadele ruhu 15 Temmuzda meyvesini verip ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna Yeni kapı ruhu bir rüya değil hakikatin ta kendisi oldu. Böylece “Onlar diridirler” gerçeğini Ülkü Yolu Alperenlerinin yaşadıkları onca sıkıntı, onca çileler ve onca yaşanılan işkencelerin neticesinde tüm iç ve dış zinde mihrakların oyunlarının bozulduklarını görmüş olduk.      
           Evet,  Onlar ki 'İlây-ı Kelimetullah'  için en koyu karanlığa bile ışık olmak için var oldular. Ve bu uğurda “Sen yürüyene bak, durana bakma” dediler. İşi daha da sağlama almak için gelecek kuşaklara: “Sakın ola ki umudunuzu yitirip azmi elden bırakmayasınız,  bu yolda çile çok olur ama ölseniz de alnınız açık, gönlünüz pak,  yüzünüz ak olur”  öğüdünde bulunmayı da ihmal etmediler.  Böylece  “Sanma ki bu kervan yorulur, yürü yürüyebildiğin kadar ileri”  deyip öyle ebediyete yürüdüler. 
            Yukarı da dedik ya,  bikere ta baştan kafalarına koymuşlardı, asla bu yoldan geri dönüş olmazdı. Nitekim ceddimizde aynı kararlılıkla baş koyup öyle üç kıtaya hükmetmişlerdi. Madem azmin elinden hiç bir şey kurtulamıyor, o halde tıpkı 15 Temmuz 2016 ruhunda olduğu gibi aynı kararlılıkla cümle şer odakların hep birlikte korkulu rüyası olmaya devam diyelim. Dahası   ‘Durmak yok yola devam’ diyelim ki her durakta iri kalabilelim, diri kalabilelim hep birlikte Türkiye kalabilelim. Zaten bu yolun yolcularına durmak yaraşmaz, bilakis çizgi çizgi efkârına yenik düşmeden her çektiğimiz nefeste diriliş muştusuna geçmek yaraşır. Buna mecburuz da. Zira 12 Eylül öncesi bu vatan için kara toprağın bağrına düşmüş beş bini aşkın ‘Ülkü Kervanı Şehidin’ kemiklerini sızlatıp incitmeye hakkımız yoktur.  Öyle ya, elimizi bir vicdanımıza koyalım;  bu vatan uğruna toprağın kara bağrına bunca şehit düşmüşlerimiz varken şimdi her bir Ülkü Yolu Alpereni yerinde nasıl durabilir ki. Bir anlık durduklarını varsayalım, biliniz ki o şehitler sıradağlar gibi boylu boyunca uzandığı gül bahçesi kabrinde bile boş durmayıp bize şöyle öğüt vereceklerdir; “Ey hayatta kalan Ülkü Yolu Alperenleri! Bu yola baş koyun ki kadre eresiniz, aşkın elinden kül olmuş özünüzle ayağa kalkın ki tüm mazlumlar huzur bulsun!” 
         Evet, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere sefer bizim için zafer İslam içindir, bu yüzden boş durmamamız gerektiğini ve devamlı yola koyulmamızı diliyorlar. Dilemekte haklılar da. Ve haklılıklarını şöyle dile getirirler de:  
        “-12 Eylül öncesi günler günleri kovaladığı yıllarda hayatta iken bu ülkeyi yiğitçe savunduk. İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna mücadele verip yolumuzu yol bildik, var gücümüzle kurşun kurşun üstüne göğsümüzü siper edip ecele şerbet dedik. Ve bu uğurda kimimiz kabre, kimimiz mahpushaneye düştük.”
          Ne diyelim,  işte görüyorsunuz her şey geçmişte Ülkü Yolu Kervanı Şehitlerinin kendilerinden sonra ki nöbeti devr alacak Yeni Ülkü Alperenlerine seslenişinde yer alan bu müthiş ifadelerde gizli. Hiç kuşkusuz bize de o anlatılan öğütlerden ve yaşananlardan ders çıkarmak düşer. Ders çıkaralım ki; onların nefesiyle Maveraya doğru kanat çırpabilelim, ders çıkaralım ki; şehitler katında kana kana içilen o Kevser sularının hışırtısıyla gaflet uykusundan uyanıp Dirilişe geçebilelim.  Dirilişe geçelim ki; pembe şafakların doğuşu beraberinde gelsin.
            Madem şehit katında dilekler bu istikamette, o halde daha ne duruyoruz,  gelin hep birlikte haramiler aşkımızı çalmadan, tutku gözlerle Fırat Kalkanımızla, Zeytin Dalımızla ilerleyip yeni ufuklara doğru yönelelim. Şu an gül bahçesi kabirlerinde nur içerisinde yatan Ülkü Yolu Şehitlerinin bizden bekledikleri budur. Tıpkı 15 Temmuz gecesinde olduğu gibi milletçe FETÖ ihanet çetesine karşı seccademizle, kitabımızla, imanımızla, sancağımızla bu yola baş koymamızı diliyorlar. Baş koymalı ki Diriliş ruhu ve Yeni kapı ruhu sönmesin.
              Bu kutlu yolda Yunus’un feyiz aldığı yere doğru yürümek vardır. Şayet bu Yunusça ‘Yaradılanı Yaradan’dan ötürü’ bir sevgi ikliminin serpildiği bu topraklarda bizi bir daha sırtımızdan vurmaya kalkışacak ihanet odakları karşımıza çıkacak olursa,  şunu iyi bilsinler ki hiç boşa heveslenmesinler diriliş ruhu var oldukça akıbetleri yine aynı olacaktır. Çünkü şehitler katından gelen mektupta kıyamete kadar Allahın nurunun hiç sönmeyeceği şöyle müjdeleniyor:
           “ Yüceltip Tuğları Fisebilillah, 
            Değiştir Çağları Fisebilillah”
             Vesselam.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                

14 Ekim 2016 Cuma

ÜLKÜ KERVANI


                                        ÜLKÜ KERVANI

                                                                                                SELİM GÜRBÜZER

            Aman Allah’ım, neydi o günler.
            Bir mahşeri yaşıyorduk sanki. Sokaklar yürünmez hale gelmiş, herkes birbirinden korkar olmuştu.  Öyle ki o yıllar ahbap ve dost sandıklarından kaçanın kurtulduğu ve leş kargalarının ülkemize üşüştüğü bir hengâmeydi. Dalkavukların üstün addedildiği, sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu bu devirde şehitler birbiri ardınca sıralanmıştı. Vaziyet bambaşkaydı, yaşamaksa işkence ve eziyetti. Derken sahneye bir ümit doğuyordu. Bu ümit, kuşkusuz milletin bağrından çıkan Ülkü Kervanından başkası değildi elbet. 12 Eylül öncesi beşinci kol devredeydi. Kimsenin gıkı çıkmadığı o dönemde, acaba bu kördüğümü bertaraf edecek yürekli delikanlılar yok muydu? Elbette vardı, ama yürekli olmanın ağır bir bedeli vardı. Devletin halledemediği işi onlar üslenmişti,  iyi niyetli olmak hiç kuşkusuz güzel bir meziyetti, ama sinsi planlanmış bir senaryonun kurbanı oldukları da muhakkak. Olsun iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir ya, bu duygu seli ziyadesiyle onlara yetiyordu. İşte bu güzel duygular eşliğinde, bu yağız delikanlılar yürekleriyle canla başla göğüslerini siper edip adından  “Ülkü Kervanı” olarak söz ettirmişlerdir.  Ayakların yerden kesildiği, bedenlerin akkorlaştığı ve kurşun kurşun üstüne mermilerin sıralandığı o dönemlerde bunlar yaşandı hep. Her şeyden önce bu kervan Hak yoldan dönmemeye yemin etmişti, istese de bu ulvi davadan vazgeçemezlerdi. Çünkü zalime korku, mazluma umut “Ülkü Kervanı” yürüyüşü için var oldular. İşte bu varoluş gayesi içersinde Ülkü Gençliğinin vermiş olduğu o mücadelesi takdire şayandır elbet. Ancak bu kutlu yürüyüş kimi dostlarca takdir gördüyse de,  kimi çevrelerde şom ağızlarıyla bu kutlu yürüyüşü hafife alıp sıradan bir vaka addetmişlerdi. Tabii sırça köşklerinde işi hafife alıp ahkâm kesmek çok kolaydı. Asıl zor olan o fırtınalı günlerde kurtlar sülük olup posttan sıyrıldığında ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın anlayışın hâkim olduğu bir ortamda işi göğüslemekti. Derken böylesi vurdumduymazlık ortamı içerisinde Ülkü Kervanı’nın böylesi bir zorluğa katlanaraktan  ‘Ölürüm Türkiyem’ uğruna verdiği o baş koymuşluk mücadelesi tarihe mal olurda.  İşte o gün bugündür o ülkü sevdası hiç sönmedi, sönmez de. Ölümüne bir sevdaydı çünkü.  Ve o müthiş mücadele içerisinde Ülkü kervanı Mevlâna’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) dediği ölümü gözü yaşlı analara şöyle tarif ettiler:      
           “Ana gidiyorum Hakk yola, 
           İhtiyacım var dualarına,
            Hakkını helal et bana ...” 
            Belki de bu sözler yürekleri dağlayan gözü yaşlı analar için son ağıt bir mektuptu.
            Şeb-i Arus’a eylemiş tüm şehitler,  aralarına katılan yeni can yoldaşlarıyla birlikte anaların o hüzünlü ağlayışlarıyla birlikte salât ve selam getirdiler. Bütün bu ayrılık kavşağında kalpler mahzun kalsa da pes etmediler. Nihayetinde bu zorlu mücadelede kazanan iç ve dış mihraklar olmadı, geçte olsa kazanan millet oldu.
          Onlar ki şahadete koşarken toz bulut ve kan revan içinde aklıselim düşünme fırsatı bulamamışlardı. Ne zamanki sular durulmaya yüz tutar, ancak o zaman sağlam kafayla enine boyuna olayları tahlil etme fırsatı bulabilmişlerdir. Öyle ki meydanda leş kargaları çekildiğinde şu kanaate vardılar: Tüm bu yaşananlar o günkü sistemin başlarına ördüğü bir oyunmuş. Daha doğrusu o günkü mevcut sistem ayakta kalabilmek için Türkiye sevdalılarının hissiyatını kullanıp bu tezgâhı böyle kurgulamış. Meğer bütün dünyada geçerli olan bir kural varmış; CIA, Mossad, KGB, iç ve dış baronlar, uluslararası finans aktörleri vs. imparatorluklarını sürdüre bilmek için bu tür senaryolara başvururlarmış. Sonuçta Ülkü Kervanı tezgâhlanmış bir senaryodan habersiz olsa da halis niyetlerini koruyup milli bir duruş sergilemekten geri durmamışlardı.  Nasıl geri durulabilirdi ki, Allah Rızası’nı kazanmak için baş koymuşlardı bu yola. Bu yüzden “Ölürsek ebedi hayat bizim, kalırsak vatan sağ olsun”  dediler. Sürekli hak ve hakikatten kopmadan  “Hakk’ın boyasıyla boyansın gönüller” düsturuyla hareket ettiler.  Ne var ki tarihler 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde bu hissiyatı altüst eden askeri bir darbe oldu. İhtilalın akabinde terazinin bir kefesine devletin temeline dinamit koyan sol fraksiyonları, diğer kefesine de bu vatan için canını sebil eden Ülkü Kervanını koydular. Ve sapla samanı ayırt etmeksizin her iki tarafı da eşit kıldılar. İhtilal öncesi tufanı yaşamışlardı, ihtilal sonrası da kıyameti yaşadılar. Terazi önlerine konulunca ister istemez Mizan’ı hatırladılar. Tabii ki mizan’ı hatırlamak hoş bir duyguydu, ancak uçsuz bucaksız yedi kat göklerde dolaşıp içten içe uyandıklarında o an gördükleri manzara hiçte iç açıcı değildi. Adalet terazisi mi, hak getire, bu kez Sırat köprüsünü hatırladılar, ama belleklerini şu düşünce sardı: bakalım devlet baba bildikleri devletlû erkân sırattan geçmeye müsaade edecek miydi acaba? Ne mümkün, tam bir düş kırıklığı yaşadılar. Öyle ki devlete başkaldıranlarla devlete itaat edip devleti ebed müddet bilenler suçlu ilan edilmişti. Hikmet-i İlâhi bu ya, alın yazılarında mahpushaneye düşmekte varmış. Öyle ya,  ilahi adalet bu dünyada tecelli etmese de, birde bunun öbür âlemi vardı. Zaten Ülkü kervanının da kıyamet günü Mahkemeyi Kübra’da yüce adaletin tecelli edeceğine inançları tamdı. 
            Mahpushane, Ülkü Kervanı’nın daha da kavileşmesini sağlamıştı. Büyük bir sabır yüreklilikle mahpushane gönüllerde “Medrese-i Yusufiye” oluverdi bile. Derken küçük cihattan büyük cihada giden yolda Fahri Kâinat Efendimizin yaşadığı günleri andıran bir döneme gelip çatar. Ortalık sütlimandı, ama bu kez 12 Eylül sonrası bir imtihan tufanı başlamıştı. Artık nefisler ön plandaydı. Ülkücülüğün kitabını ben yazdım, tarihini de ben başlattım diyenler oldu. Hatta dava da, ülkü de bana ait diyenler çıktı. 
            Neyse ki tüm bu ego kargaşalığında yerinden doğrulup aklıselim bir yürek çıkarda yüreklere su serpmiş olur. İşte o yürekli ses Koca Reis Muhsin Yazıcıoğlu’ndan gelir ve şöyle haykırır: “Hayır! Allah ve Resulü’nün hakikatleri dışında her şey tartışılır, hatta lider de, teşkilatta, doktrin de.”  Doğrusu da buydu. Öyle ya, beşeri olan her ne varsa geçici olabiliyor ama hakikat reçetesi öyle değil,  her daim ebediyete kanat çırptıracak kalıcı değerdir. Derken tüm bu yaşanan nefis muhasebesi ortamında hakikat aynası tek değer ülkümüz olur. Zaten şehitler kervanının hayatta kalanlardan beklediği de: Hak ve Hakikat Yolu’ndan dönmemekti.
             Şu da var ki her gün dönümü bir imtihanı beraberinde getiriyor. Bir bakıyorsun bir başka gündönümünde leş kargalarının yerini bu kez PKK alıp buna FETÖ’de dâhil edilebiliyor. Ve yeni yürürlüğe konacak bu oyunda oğullarını kurban edecek yeni toy vatan evlatlar aranır da. Ancak bu işin külfetini üstlenecek yeni delikanlılar bulmakta sıkıntı yaşanır.  Malum, 12 Eylül öncesi bu işi üstlenecek gönüllü Ülkü Alperenleri vardı,  12 Eylül sonrası ise aynı duyarlılıkta gönüllü erleri bulmak öyle kolayda değildi.  İşte bu yüzden Özel Harekât Timi adı altında bir başka formülle işi halledeceklerdir. Derken bu formülde yerini alacak yeni yağız delikanlılar uluslararası tezgâhın ortaya koyduğu taşeron sistem tarafından oynanan bir oyundan bihaber olarak bu görevi en iyi şekilde deruhte etmek için yola koyulup otuz yıl boyunca vatan ve millet uğruna Cudi veya Kandil dağlarında canhıraş mücadele verip şehit olacaklardır. Peki ya baronlar, onlar da her zaman ki gibi her şeyi fildişi kuleden izleyip sırça köşklerinde eğlenmekle meşgul olurlar.
             Evet, şimdiye kadar perde arkasında ne olup bitiyor her şeyi sonradan fark etmiş olsak da, şu bir gerçek o günlerde nimet  ‘seçkinci oligarşik elitist’ tabakanın, külfetse yiğit evlatların olmuştur. Yani nimet seçkinlere ait bir ayrıcalık,  külfetse vatan evlatların sırtlanacağı bir görevdir. Tek kelimeyle o günlerde bir eli yağda, bir eli balda olanlar bu ülkenin tek dokunulmaz güruhu olmuştur hep.               
           Anlaşılan o ki;   her devirde değişik adlar altında arka plan oyunlarını tezgâhlayanlar hiç boş durmayacak gibiler. Ama bizimde tüm bu senaryoları bozacak bir stratejik akıl ve bir milli irade devreye girmesi gerekir.  Allaha şükür gelinen noktada sırtını zinde güçlere değil de millete dayamış bir iradenin belirmesiyle birlikte Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtımızla arka plan oyunları bozulmuş oldu da. Hiç kuşku yoktur ki bu sinsi oyunun bozulmasında dünün 12 Eylül öncesi Ülkü Kervanının verdiği o müthiş mücadelenin katkı payı çok büyüktür. Ve o müthiş mücadelenin meyvelerini daha yeni topluyoruz da. Madem öyle, günümüz Nizam-ı âlem Alperenlerinin dünün Ülkü ağabeylerinin yaşadıklarından daha pek çok alması gereken dersler olsa gerektir. Nasıl ders alınması ki, bakın Ülkü Kervanı bu dünyada sefa sürmeden göçüp gittiler. O günlere yaşayanlar çok iyi bilir ki  “Salâtullah Selâmullah,  Aleyke ya Resûlullah” diyerek meydanlarda yüce bir dava uğruna nice şehitler verdiler, üstelik o günlerde hal ve hatırlarını hiç soranda olmadı. Varsın sormasınlar, can bülbüle dönüşünce sorsalar ne sormasalar ne yazar. Onlar çoktan ebediyete uçup şehit kanıyla  ‘bir demet gül yaprak’ oldular bile.  Onlar bu dünyadayken şunu çok iyi biliyorlardı ki;  soludukları can naçiz bedende sadece bir konuktu. Nasıl olsa emanet verilen bu can vakti geldiğinde ten kafesinde durmayacak, en iyisi mi şu fani dünyada baş yastıkta ölmektense şahadet şerbetini içip öyle göç etmeyi tercih etmişlerdir. İşte onların hayatları buydu. Şimdi onların ardından bize kalan yaşadıkları tecrübe ve ışıkları miras kaldı. Nitekim miras kalan o ışık milletin sahiplendiği ülkü oldu da. Ne mutlu bu ışıktan istifade edenlere ki,  bu ışıktan ilham alarak Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bir diriliş destan yazmaktalar.             
    Gerçekten de Hakka inanan ve Allah (c.c.) yolunda can verenlere çok şey borçluyuz. Ülkü Kervanı’nın bu kutlu yürüyüşüne layık olabilmek için sefer der vatan olmak gerek,  bu da yetmez kaygıdan azad olup gönülleri şâdân kılmak gerekir. Bundan daha da öte Rabbimizin emanet verdiği can mülkü ‘İlay-ı Kelimetullah davası’ uğruna feda edip can dostları selamlamalı.           
           Hâsılı kelam; Onlar diridirler, bu yüzdende  “Bir ölür, bin diriliriz” demişlerdi. Sadece demekle kalmayıp “Hak nasip eylese de, bu mübarek seferde Rasulullah (s.a.v.)’in izinin tozuna yüzümü sürsem”  iştiyakıyla var oldular. Ve en nihayetinde gâh düşünde Cemalini bir kez görebilmek aşkıyla ebediyete kanatlanıp gonca gül misali vuslata erdiler de.
            Ruhları Şad olsun!