9 Aralık 2016 Cuma

MUKTEDİR İKTİDAR



 MUKTEDİR İKTİDAR
                                                                                           
SELİM GÜRBÜZER  

Ailede “baba”,  klan toplumunda  “ih¬tiyar meclisi”,  kabile ve aşiret yapılarında “reis”, im¬paratorluklarda “kral”, ulus devletlerde  “parlamento’ gibi yapılanmaları iktidar biliriz. Her çoban güttüğü koyundan mesuldur prensibinden hareketle idareci ister baba, ister ihtiyar meclisi, ister reis, ister kral, isterse millet meclisi olsun, İslâm’da hiçbir makamın Allah mülkünün önüne geçmemesi esastır. Zira Kur’an-ı Kerim’de; “İşte bu makamda nusret ve hâkimiyet hak olan Allah’ındır” buyruluyor. Hem madem Mutlak otorite Allah’ındır,  o halde   “İnsan kendini başıboş bırakılacak mı zanneder?” (Kıyamet Suresi, ayet 36) ayeti gereğince bu hüküm tek değişmez kanun olduğu gayet açıktır ve tartışılamaz. Malum, kâinatta idari mekanizma kendi tabii kanunları çerçeve¬sinde cereyan ediyor. Dahası kâinat Yüce Yaratıcının koyduğu eşsiz ve mükemmel kanunlarla idare edilmektedir. İnsanoğlunun yaptığı tek şey, sadece mevcut bulunan ka¬nunları açığa çıkarmak oluyor. Asla kanunu kendi icat etmiş değildir,  hiç kuşkusuz kanunun gerçek mucidi Rabbül Âlemindir. Belli ki kâinatın idare edilme diye bir derdi yoktur,  onu yaratan idari programını da yaratmıştır.  Bakın ta¬biatta cereyan eden hadiseler Kudret-i İlahi’nin kanunlarına tabii olarak seyretmekte. İnsan sadece bu noktada yaratılış programını çözmek için vardır. Nitekim insanoğlu bir yandan tabiatı okumaya çalışırken, öte yandan kendi beşeri münasebetlerini bir nizam içerisinde yürümesi için uğraş verip kendince bir takım idari sistemler geliştirmeye çalışmaktadır. Cemadatın, nebatatın ve hayvanatın böyle bir yeteneği yok, onlar neyle kodlanmışlarsa o kod üzerine hareket etmekteler. İnsanın tüm mahlûkattan farkı eşref-i mahlûkat olarak yaratılmasıdır. İnsan bir program dâhilinde dünyaya gelse de hem kendi tabiatını hem de eşyanın tabiatını işleyebilme istidadını gösterme hasebiyle bu noktada farkını ortaya koyar da.  Zaten yeryüzünde bir takım idare sistemlerinin ortaya çıkması bu işleme yeteneğinin bir neticesidir. Ancak bu işleyiş mutlak manada değildir.  Zira mutlaklık Allah’a mahsustur. Bir başka ifadeyle ister adına ister demokrasi, ister oligarşi, isterse otokrasi denilsin fark etmez hiçbiri mutlak otoriteyi temsil etmez,  her biri gölge otoriterlerdir. İşte bu yüzden Allah Resulünün hakikatleri dışında tüm otoriteler tartışılmaya mahkûmdur.  Neticede biri kaynak, diğeri gölgedir. Dolayısıyla gölge olan kaynak hükme muhtaç olduğundan, kaynaktan kendini soyutlayamaz.  Kaldı ki ilahi hükümler insan idrakinin çok üstündedir.  Beşeri hükümler sadece ilahi adaletin uygulanması yönünde birer vasıtadırlar,  asla gaye değildirler.   İdare edenler - idare edilenler ikilemi M. Duverger; “Beşer tarihinde idarecisiz bir dönemin ilmen ispatlanmadığını” ve  “idare etme” olayının devamlılık arz ettiğini dile getirmiştir. Bu arada Marksistler de buna itirazda gecikmeyip idare eden ve idare edilen yerine “sömüren” ve  “sömürülen” tabirle¬rini kullanmaktan yana tavır sergilerler. Maalesef komünistler her şeyde olduğu gibi,  idare konu¬sunda da vartaya düşüp insanların devletsiz bir sisteme geçebile¬ceği ütopyasında bulunmuşlardır. Oysa şu gerçeği gözden kaçırıyorlar,  bir kere tarihin her safhasında idare eden ve idare edilen ikilemi hep var olmuş,  var olacakta.  İşte İslâm bu gerçeği gözardı etmez, sadece bu hususta şerh düşüp idare edenler ve idare edilenleri “Allah’tan başka ilah yok¬tur” buyruğu altında teşkilatlanmaya çağırır. Her kim ki İlahi fermanın buy¬ruğunu kabul eder ve buyruk doğrultusunda icraat sergilerse sahte mabutların boyunduruğundan sıyrılacağı muhakkak.  Bu gerek müessese bazında olsun, gerek devlet idaresi bazında olsun fark etmez temel değişmez bir kaidedir. Dolayısıyla temel kaidenin yerine getiren hakiki manada  “iktidar” olmuş olur.   Halkın sevdiğini Hak da sever İktidar, ne “tek başlılık”, ne “başsızlık”,  ne “şef’’,  ne “patron”, ne de “sözde egemen millet”,  yani bunların hiç biridir. Grubun bütününü kapsayan, idare edenler ve idare edilenlerin el ele verdiği, “Halkın sevdiğini Hakk da sever” düsturunu ilke edinmiş, aynı zamanda milli, İslâmi, katılımcı ve istişareye dayalı sistemin adıdır. İşte bu tanımın mana ve ruhuna uygun gücünü Haktan alıp sırtını halka dayayan ancak “muktedir” olarak nitelenebilir. Halktan uzak, milli ve manevi değer¬lere yabancı kalan her kim olursa olsun cumhur olmanın gereği gerçek anlamda iktidar olamaz. Cumhur halktır zaten. Esasen dinimiz de “Cumhuru” bir karakter taşır. Resulüllah (s.a.v.)’ın “Ümmetim batıl üzerine toplanmaz”,  “Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır” ve “Ne iseniz başınızdaki idare odur” hadisi şerifleri İslâm’ın cum¬huri yönünü ortaya koymaya yeter artar da.   İslâm’da ruhban sınıfı yok Muktedir iktidarda, hukukun üstünlüğü prensibi çok önemli arz eder. Ancak bir şartla, o savunulan ve üstünlüğü belirtilen hukukun hüviyeti açıklanmak kaydıyla elbet. Tarihi süreç bize gösteriyor ki bugüne dek rengi, biçimi tüm berraklığıyla ortaya konulma¬yan hukuk sistemleri, hep balyoz görevi yapmıştır. Öyle ülkeler var ki, kanunlarında din ve vicdan özgürlüğünden dem vurulmasına rağmen, bir başka kanun bendiyle değişik mecralara kaydırılabiliyor. Aslında bu tükürdüğünü yalamak gibi bir şeydir.  Oysa kanunların adı, rengi ve mahiyeti tüm çıplaklığıyla sergilenmediği müddetçe,  ne kadar din ve vicdan hürriyetinden bahsedilirse bahsedilsin sonunda sadist ve totaliter rejimlere bile taş çıkartabiliyor. Anayasalar çok kere bir takım tarifi yapılmayan kavramlarla (muğlâk ifadelere) örtbas edilip paravan hüviyetinde uygulanmaktadır. Mesela, laiklik kavramının tarifi Anayasa’da açık açık yer almadığı için halk nezdinde sıkıntı doğurup ülke gündeminden bir türlü düşmemektedir. Her gün, her platformda laiklik tartışmaları bir türlü sonlanmamaktadır.  Bakın laiklik kavramı Yunanca “laicos”dan kök salıp “klerici”nin zıddı bir kavramdır. Batıda, kilise men¬suplarına ‘klerik’ denildiği malum. O halde bu tanımlamadan hareketle klerikin dışındakilerin “laik” diye nitelendiğini kolayca anlayabiliriz. Zira Laia ruhban sınıfına ait olmamak demek. Batı bir zamanlar, yani orta çağda engizisyon mahkemelerinin ve kilisenin egemenliği altında inim inim inlemişti. Neyse ki zaman içerisinde kilise karşıtlığı meyve verip Rönesans’a dönüşünce “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” prensibinde karar kılınmıştır. Hatta batı’da esen bu rüzgâr, kendi sınırları içerisinde kalmayıp bizim toprağımıza da sıçrar. Ne var ki batı gerçekleriyle bizim toplum normlarının özdeş olamadığını göremeyenler jakoben laikliği topluma dayatma yolunu tercih etmişlerdir. Şurası muhakkak İslâmiyette, batı tarzı ruh¬ban sınıfı yoktur.  Kaldı ki İslâmiyet ne bir kuruluşa, ne bir kişiye, ne de her hangi bir şeyin tekeline girecek kadar dar ve kapalı değildir, tüm insanlığa şamil bir dindir. Ruhbanlık müessesesi batı’ya has bir olgudur. Kilise’ye tepki sonucu ortaya çıkan laiklik kavramı asla bizimle yakından uzaktan alakası olamaz.. Üstelik şu anda batı’nın laiklik hususunda geldiği nokta dini dışlamayan bir mecraya kaymış durumdadır. Ancak kendi sınırları dışında dini gelişmelere hala tehdit algısıyla baktığı da bir vaka, bu inkâr edilemez.  Nitekim Avrupa ülkeleri, tüm dünyada İslamiyet’in yükselişinden endişeye kapılmış oldukları o kadar belli ki Müslümanlara İslami fobi gözüyle bakmaktalar. Bu da yetmez kendilerinin ürettikleri Fundamentalizm veya kökten dincilik gibi kavramlarla bizi vurmaya kalkışmaktalar.  Dahası tüm Müslümanlar ötekileştirilip yükselen dini değerlerin önüne geçilmek istenmektedir. Bu yüzden ülke yönetimlerine habire ayar çekmeye çalışıyorlar.  Olur ya, o ülkeler kendi başlarına bırakılırsa gerçek manada “Muktedir iktidar” iş başına gelebilir endişesi taşıyorlar. İşte görüyorsunuz kendileri dini ritüelleri kullanırken normal, bize gelince anormal oluyor. Örneğin ABD’de başkanların İncil üze¬rine yemin edip işbaşı yapmaları, ya da dolarların üzerinde ki “Allah’a inanırız” ibaresi bunu teyit ediyor. Hakeza yine İsrail’e gittiğinizde asla cumartesi günleri ateş yakamazsınız.  Niye derseniz, gayet açık inandığı dinin gereğini yerine getiriyorlar.  Peki ya İngiltere, malum onların Magna Karta’sı Anglikan Kilisesi’ne kökten bağlı olduğunu ilan etmiş bile. Sözün özü, batı’dan ithal edilen laiklik gibi kavramların rengi, biçimi ve tarifi Anayasa’da yer almadığı sü¬rece, toplumda “laik’’ ve “anti-laik” çekişmesi kaçınılmazdır. Çare hukuk devleti olabilmekte... Hukuki normlar açık ve anlaşılır bir dille yazılıp toplu¬mun dinamikleriyle yüzde yüz barışık kılınmalı ki ülke gerilimden kurtulabilsin.
  Emanetin ehline verilmesi İdare edenleri seçmede ölçü, Muktedir iktidar misyonuna sahip olmak yetmez, bunun yanı sıra tabanın tavanla, tavanın tabanla uyum içersinde olması gerekir. Toplumun derdi ile dertlenmeyen, idare edilenin idarecisine kuşkuyla baktığı bir yapıya “hadim devlet” denilemez.  Bakın Resulullah’ın (s.a.v.) “Emanetin, layık olanlara veril¬mediğini gördüğünüz zaman kıyameti bekleyiniz” ihtarı konunun önemini bin kat artırmaya yetiyor.  Tabiî ki burada idarecinin kimliği, şekli şemali esas değildir, temsil ettiği ve üstlendiği vazife mühim bir husustur. O halde vazife bilinci her şeyin üstünde bir değer.  Belli ki kişiler, makamlar geçici. Baki olan Allah’tır. Dolayısıyla şu fani dünyada arkada bırakılacak en iyi miras Allah rızasını kazanmaya yönelik inşa edilen hizmetler olacaktır. Ki, her bırakılan eser sadaka-i cariye hükmünde olduğundan hizmet eden mevtanın amel defteri kıyamete kadar kapanmaz da.  Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) hizmetkârlığı şiar edinmiş idareciler için şu müjdeyi verir: “Adil bir sultanın bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür.”   Toplumun menfaati Muktedir iktidarda toplumun menfaati neyi gerektiriyorsa o yapılmalıdır. Devlet, komünizmde olduğu gibi zulüm vasıtası, ka¬pitalizmdeki gibi sadece asayişi sağlayan birim, faşizimde olduğu gibi herkesin itaat etmesi gereken put olmamalı. Muktedir ikti¬dar; Allah’tan başka ilah yoktur ayetin gereği halkın değerleriyle barışık kalan ve Halka hizmet Hakka hizmet bilen milletin ta kendisi bir iktidardır. Bu yüzden Hadim devlet ilkesi, muktedir iktidar misyonunun ana unsurunu teşkil eder. Zira muktedir iktidara giden yol hadimiyetten geçer. Nasıl geçmesin ki, devletin halkı için gece gündüz demeden hizmetinde koşturup Fırat kenarında bir koyun kaybolsa bunun hesabını Ömer’den sorarlar bilinciyle hareket eden bir iktidar düşünün, elbette ki gerçek anlamda muktedir olmaya hak kazanacağı muhakkak.  Nitekim bu bilinçte hareket eden Selçuklu ve Osmanlı idari teşkilat yapısı bunun tipik misalini teşkil eder. Gerçekten de XVIII. asra ka¬dar idarecilerin hemen hepsi devlette fani olmuş insanlardı. Son¬rası malum, içi boş kuru kavramlarla milletin kefenini soymaya memur idarecilerce yürütülen kuşatma sürecidir.  Elbette ki düşüş sürecinde bürokrasi içerisinde iyi niyetli olanlar da vardı, ama iki elin parmak sayısı kadar dersek yeridir.  Birkere mikrop vücuda girmeye dursun, ister istemez çöküş kaçınılmaz hale gelebiliyor.
            Tanzimat her şeyden önce sebep değil neticedir. Saltanat, Meşrutiyet, Tanzimat ve Cumhuriyet derken bu günlere geldik. Başarısızlıkları hep geçmişe yükledik, hala da başarısızlığın suçunu maziye havale etmeye devam ediyoruz da. Bakın, Almanya ve Japonya tarihin harabelerinden sıyrılıp süper devlet olurken, biz ise yaşadığımız şu hengâmede halifelik, saltanat gibi bir cevizin kabuğunu doldurmayacak anlamsız tartışmalarla zaman kaybediyor ve içi boş sloganlarla deşarj olmaya çalışıyoruz. Bir türlü tarih şuuruna erişemiyoruz. Her nedense bir gün rejimlerin, hükümetlerin ve hanedanların değişebileceğini idrak edemiyoruz. Bakın 3500 yıllık Çin’de birçok yönetimler gelmiş geçmiş ama yine adı Çin devletidir. Biz ise hala Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye ayrı parça¬larmış gibi görmekle meşgulüz. Oysa Selçuklu,  Osmanlı ve Türkiye bir birinin devamı devletlerdir. Bir kere her üçünün de ortak paydası Türk ve İslâm olmasıdır, nasıl ayrı kategoride görülür anlamak mümkün değil. Tarih şuurumuzu adeta yitirmişiz. Yerine bölük pörçük bir tarih bilinci ikame etmişiz adeta.  Onlar kendi kendilerine tarih ürete dursunlar güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğinden hareketle gerçek tarihten nereye kadar kaçılabilir ki. Bir kere rejimler, hükümetler ve idari mekanizmalar geçici araçlardır, devleti ebed müddet kılmak için vardırlar, asla aracıların kendisi devlet değildir. Dolayısıyla her devri şartlarında değerlendirmek gerekiyor. Tarihi yargılamak yerine tarihten ibret alabilmek ve tarih şuuru geliştirmek esas olmalıdır.
         Görev ve hadi¬miyet şuuru, Muktedir iktidarın manevi temellerini oluşturur.  Zaman zaman bu temelleri sarsmak için devlet içine sızmış “Derin paralel devlet”  yapılanmaları da mevzi alabiliyor. Bu yüzden Muktedir iktidarın bu konuda son derece uyanık olması icab eder.  Aksi takdirde kendisine verilen emanet bir anda akamete uğrayabilir.  Bu konuda en ufak ihmalkârlık iç ve dış mihrakların ekmeğine yağ sürmek olacaktır
            Velhasıl; muktedir iktidar Resulullah (s.a.v.)’ın; “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” hadisi şerifin gereğini yerine getiren, aynı zamanda hadimiyet şuu¬ruyla tebaasını idare eden ve tebaanın da devletine güvendiği sistemin adıdır.  Milletten gücünü almayanlar belki iktidar olabilirler ama asla muktedir olamazlar, bu böyle biline.
      Vesselam.    

MÜSBET MİLLİYET



                            MÜSBET MİLLİYET
     
                                                                     SELİM GÜRBÜZER

           Millet kavramı lügatte tutulan ve gidilen yol diye tanımlanır. Sadece yol mu, bunun yanı sıra dini ve şeriat anlamı da söz konusudur. Zaten Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın birçok ayetinde 'millet' kavramı din ve şeriat anlamında geçmektedir. İşte bu yüzden Müslümanlar   “Millet-i İbrahim” diye anılır.  Ne var ki sonradan her ne oluyorsa dini anlam göz ardı edilip 'ulus' kavramı piyasaya sürülmüştür.   Oysa ulus kavramı inancı bağrına basan bir kavram değildir, sadece belli bir soydan gelenleri kapsayan bir sözcüktür.  Belli ki bir kısım aydınlar millet kavramının deruni anlamından rahatsız olmuş olsa gerek ki daha dar kapsamlı, daha şekli, daha içeriksiz bir kavramı tercih etmişlerdir. 
         Millet kavramı o kadar kapsayıcı bir kavram ki gerek itikadi, gerek şeriat, gerekse sosyolojik yönden bile tarif edildiğinde çok zengin manalar içerdiğini görmek mümkün. Şöyle ki; lügat anlamı tutulan ve gidilen yol manasına gelse de bu kavramı itikadi yönden ele aldığında  'din' faktörü karşımıza çıkar. Şayet fıkhı yönünden ele alırsak 'şeriat', yani dinin zahir anlamını içerir, toplum açısından bakıldığında ise bugünkü ulus kavramını karşılayan ‘millet’ tarifiyle karşılaşırız. Aslında tüm bu anlamları ortak bir paydada buluşturduğumuzda millet kavramı toplumun hem dış dinamiğini belirleyen objektif veçhesini, hem de iç dinamiğini belirleyen sübjektif veçhesini ortaya koyar. Kelimenin tam anlamıyla toplum dinamiklerinin bir duygu ekseninde birleştiği yolun adıdır millet.  Tabii şu da bir gerçek; müşterek iç ve dış birliktelikler veya duygular müsbet sonuçlar doğurmayabilir de. Çünkü nihai sonucu Yüce Allah belirler, kul sadece dine halel gelmeme noktasında tedbir almakla mükelleftir.
         Demek ki millet kavramı sosyolojik manada düşündüğümüzde kitle, grup, topluluk vs. anlamını algılarız. Bediüzzaman Hz.lerinin ifadelerini esas alıp dini açıdan milliyet kavramını ele aldığımızda ise, Millet-i İslamiye ve Millet-i Küfriye diye algılarız. Yine dört kitaptan birine mensup milletleri Ehl-i Kitab biliriz. Zira Kur’an, kendinden önceki semavi dinleri kabul eden tek mucizevî kitaptır. Keza Ehl-i Kitapta kendi arasında Nasraniyyet ve Yahudiyet diye tasnif edilir. Hatta bu tasnifinde kendi içinde mezhebi ve meşrebi yönden alt sınıflandırmaları söz konusudur.
          En son kâmil din hiç kuşkusuz İslamiyet’tir.  Ve yine en kâmil baş kitap Kur’an'dır. Hatta insanlık tarihi boyunca tüm nüzul olmuş kitapları da kuşatan sonun başlangıcı bir Kelâm-ı kadim’dir. Kelimenin tam anlamıyla diğer kutsal kitapların bittiği noktada start alan soluğumuzdur. İşte Kur’an’ın sadece inananları değil tüm Ehl-i Kitabı (kitap ehli) da muhatap alıp, Millet-i İslamiye şemsiye altında bir olmaya, yani Hanif Millet-i İbrahim bilinci altında cem olmaya davet eder. Bilhassa Kur’an’ın tüm zaman ve mekânları kuşatan özelliği ile kayda değer bir mucizevî hadisedir. Bu noktada tüm inananlar Millet-i İbrahim olmanın ötesinde ümmettir. Nasıl ki beşeri münasebetler boyutunda “Dilde, fikirde işte birlik ülküsü” kardeş toplulukların bir muradıysa,  dini açıdan da “inananlar kardeştir” muradı esastır. Zaten dilleri, renkleri ve yaşayış biçimleri farklı olan milletlerin Kâbe etrafında halka oluşturup tek yürek, tek kalp,  tek kardeş olması bu durumu teyit ediyor. Bakın Kur'an-ı Kerim de; “Dillerinizin ve renklerinizin ayrı olmasında hikmetler vardır” buyruğu ümmet bilincine erişmek içindir. Öyle ki; ümmet fıtri bir kavramdır. Nasıl fıtri olmasın ki, kalû belâda söz vermişiz.  Hatta elest bezmi de  “Sen Rabbimizsin” diye tasdik eden ruhlar o gün kaynaşmış bile.  Madem ruhlar bezm-i eleste (ruhlar meclisinde) kaynaşmış, pekâlâ her ruh anne karnına düşüp dünyaya adım attığında farklı meşrepten, farklı ırktan, farklı gruptan gelen her insanla ‘Lebbeyk allahumme lebbeyk-Ey Allah’ım! Hizmetine geldim nidaları eşliğinde Kâbe etrafında bir olup yeniden kaynaşabilir. Nitekim Hac bir ibadetin ötesinde İslam âleminin Arafat'ta büyük buluşmanın (Büyük birliğin) ifadesidir.  Değim yerindeyse Arafat ümmetin buluştuğu en kalıcı adresidir. Belli ki ferdi manada imam (önder) neyse, büyük topluluk manasına ümmet olmakta o’dur. Kur'an-ı Mu'ciz'ül Beyan’da “Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13)  beyan buyrularak nasıl birlikte hareket etmemiz gerektiği hatırlatılır.
           Malum, toplumlar iç içe daireler halinde yeryüzüne dağılmış durumda. Kaldı ki her toplumun bile kendi iç bünyesinde alt birimleri vardır. Bu birimler çoğu kez bir önderin etrafında dernek, kuruluş ve cemaat organizasyonu olarak ortaya çıkmakta. Nasıl ki bir ordu bünyesinde küçük alt birimden büyük birime doğru bölük, tabur, alay ve tugay gibi hiyerarşi bir yapılanma söz konusuysa,  beşeri planda da buna benzer organizasyonların olması gayet tabiidir. Alt birimlerin varlığı sanıldığının aksine ayrılık değil, bilakis kendi aralarında münasebetlerin daha koordineli ve işlerin kolay kılınması açısından büyük birlikteliğe yol açmaya matuf birimlerdir. Her milletin iç bünyesinde yer alan alt birimlerin bir arada olmaları birbirini inkâr manasında algılayamayız. Öyle mana vermeye kalkışırsak, yeryüzünde başka ırk veya alt kimliğe sahip tek bir insan kalmayacak tarzda birbirimizi boğazlamamız gerekiyor. Bakın Bediüzzaman bu meseleyi nasıl izah ediyor, diyor ki:
     “- Şu ayet-i kerimenin (Hucurat Süresi) işaret ettiği tearuf ve teavün düsturunun beyanı için deriz ki:
    Nasıl ki, bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, ta takımlara kadar tefrik edilir. Ta ki, her neferin muhtelif münasebeti ve münasebete göre vazifeleri tanınsın, bilinsin, ta, o ordunun efratları, düstur-u teavün altında hakiki bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimaiyeleri adanın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam, bir bölüm bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir.
     Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslami’ye büyük bir ordudur; kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat bin bir adedince ciheti vahdetleri var:
       Halik’ları bir, Rezzak’ları bir, vatanları bir-bir, bir bir, binler kadar bir, bir...
    İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabail ve tavaife inkısam, şu ayetin ilan ettiği gibi, teasuf içindir, teavün içindir; tenakur için değil tehasum için değildir.” (Bkz. Mektubat-Said Nursi S.250–251)
       Anlaşılan Bediüzzaman milliyet kavramını izah ederken; müsbet milliyet ve menfi milliyet vurgusu yapıyor. Maalesef batı dünyasının içimize attığı menfi milliyet Truva atı birliğimizi dirliğimizi bozmaya yetmiştir. Hatta menfi milliyet fikriyatının bünyemizde yaptığı ağır tahrifat bir yana Müslüman topluluklar birbirlerini düşman görür hale gelmişlerdir. İşte menfi milliyet fikri böyle bir şeydir:   kendi milletini üstün görüp başkasını küçük görme davasıdır.  Öyle kuru bir dava ki Müslüman topluluklar bir araya gelip te kendi aralarında birliktelik oluşturamıyor. Bir kere bünyeye menfi milliyet fikri düşüncesi sirayet etmeye dursun sınırlara mayınlar döşenir bile.  Oysa İslamiyet ırkçılık cereyanını hamiyyet-i cahiliye, unsuriyet ve kavmiyet olarak nitelemektedir. İlahi adaletin gereği içice oluşturulan insanlık daireleri birbirlerini imha etmek için değil, organize topluluklar oluşturmak için vücuda getirilmişlerdir.  Belli ki iç içe daireleri yıkmaya yönelik her hareket unsuriyet perverliği, yani ırkçılığı körüklemektedir. Ki; Allah Resulü (s.a.v.); “İslamiyet asabiyet-i cahiliyesi kesip atmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur” beyan buyurmaktadır. Keza Yüce Peygamberimiz Veda hutbesinde üstünlüğün ancak takvayla mümkün olabileceğini beyan buyurmuştur. Bir başka ifadeyle Yüce Peygamberimiz milletleri İ'layı kelimetullah (Allah adını yüceltmek) için hizmette yarışa davet etmiştir. Asla İslamiyette takva dışı kuru cihangir dava uğruna üstünlük taslama kabul görmez. Nasıl görsün ki, milletlerin var oluşu birbirini yok etmek için değil, takva ve hizmette yarış için vardır.
          Kuru dava uğruna yapılan kavgalardan kim ne bulmuş ki İslam toplumu da bulsun.  Bakın Emeviler, Emevi olmayanlara Mevali (Arap aslından olmayan azatlı köle) gözüyle bakıp ittihadı İslam’a sekte vurmuşlardır. Emevi ırkçılığı her şeyin üstünde addedildiğinden kardeşlik bilinci yerle bir edilmiştir. Bunla da yetinmemişler Hz. Hasan (r.anh) ve Hz. Hüseyin (r.anh) Emevi kılıçlarına kurban vermişlerdir. İşte menfi milliyet fikri siyaset böyle bir şeydir, ehli beyt neslini bile can evinden vurabiliyor. Maalesef Arap asabiyetçiliği İslami devlet anlayışının önüne geçip galebe çalmıştır. Diğer kavimleri Mevali görmek onları rencide etmiş ve İslam adaleti yerine milliyet-i adalet ikame edilmiştir. Oysa adaletin milliyeti olmaz. Nitekim Hz. Hüseyin (r.anh.) bu tür adaletin birliği ve dirliği bozucu nitelikte bir hamle olduğunu gördüğünden mücadelesini rabıta-i diniye (dine bağlılık) üzerine kurgulayıp bu uğurda şahadet şerbeti içmişte.
         Anlaşılan menfi milliyet fikri her devirde çıban rolü üstlenip milletlerin helakine yol açan bir saik. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemlerine baktığımızda vahdet bilincinin rafa kaldırılıp ırkçılığın galebe çaldığını görürüz. Koskocaman Devleti Aliyye adeta kavimler haritasına dönüşür de. Fransız ihtilalı sonrası hızla yayılan menfi milliyetçilik rüzgârları, Osmanlı içinde yaşayan farklı unsurların kan bağına dayalı milliyetçilik heveslerini harekete geçirip her bir unsur kendi başına buyruk kesilmişlerdir.  Öyle ki ırkçılık damarları kaynayan milletler Osmanlı’ya başkaldırmışta,  derken beraber ağlayıp beraber gülen topluluklar terki diyar eyleyip ulus devletler projesinin parçası olmuşlardır.  Artık dünyanın yeni bir çağın eşiğindedir. Yani imparatorlukların yıkılıp uluslaşma sürecine girilmiştir.  Peki, uluslaştık, dağıldık, parçalandıkta ne oldu, bugün Ortadoğu kaynayan kazan halde, daha henüz toparlanıp iki yakası bir araya gelmiş değil, hala bölük pörçük halde kan ağlıyor. Belki de bu Osmanlıya yapılan vefasızlığın bir bedeli. Neyse ki Türkiye bu hengâmede dimdik ayakta kalmasını bilmiştir. Şimdi ümitler Yeni Türkiye üzerindedir. Tüm Ortadoğu Türkiye'nin yeniden ayağa kalkacağı günü bekliyor. Biliyorlar ki Türkiye bir ayağa kalkarsa özlenen o birlik ve dirlik tutkusu yeniden yeşerip insanlık huzur bulacaktır.
          Peki, Türkiye'nin ayağa kalkması ya da dirilişi nasıl olur derseniz, bir kere her şeyden önce Osmanlıyı hatırlatacak vahdet bilincini (çokluk içinde birlik) veya müsbet milliyet fikrini milletlerin hafızasına kazımak gerekir. Dahası her millet kendi milletini sevecek ama başka milletlere ateş püskürmeyecek,  kendi milleti için güzel sözler edecek ama kendi dışındakilere kaba saba sözler sarf etmeyecek, kendi milletini dost bilecek ama diğer milletlere düşman gözüyle bakmayacak bir ortak bildiri şarttır. Cümle âleme Nizam-ı âlem vaat edip işbirliği ve dayanışma içerisine girmek en akılcı yol olacaktır. İşte Resulüllah (s.a.v.)'ın; “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz” hadis-i şerifini bu anlamda değerlendirmek gerekir.  Kaldı ki, yetmiş iki millete aynı gözle bakmakla ne kaybederiz ki.  Hadi bundan vazgeçtik hiç olmazsa kendi milliyetimizi İslam’ın belirlediği ölçüler çerçevesinde sevsek bu bile yeter artar da.  Ki, böyle bir mensubiyet sevgisi müsbet milliyet fikriyatının gelişmesini sağlayacaktır.  Aksi takdirde İslam’ın ön görmediği soy sop faslına girmek veya ırkçılık yapmakla menfi milliyet fikriyatının galebe çalmasına yol açacaktır.
           İslam’da Allah'ın rızasına uygun sevmek esastır,  asla Allah'ın razı olmadığı her hangi bir aşırılığa pirim verilmez.  Nasıl verilsin ki, bakın Yunus Emre bu anlamda ‘Yaradılanı sev, Yaradan da ötürü’ diye meramımızı dile getirmişte. Her şeyin başında Allah Rızası duygusu olunca kavramlar korku olmaktan çıkıp kucaklayan rol üstlenecekleri muhakkak.  Zaten Rıza-ı Bari olmayan bir yerde ne insanlıktan, ne aile saadetinden, ne akraba bağlılığından, ne millet sevgisinden, ne de müminler kardeştir duygusundan söz edebiliriz. Rıza-ı Bari dışında sipariş usulü piyasaya sürülen özden uzak simgesel sevgi gösterileri, bir noktadan sonra kitleleri kuru cihangirlik ülküsüne götüren bir ucubeye dönüşebiliyor.  Bu tür ucubelerden kurtulmanın tek yolu niyet hayır akıbeti hayırlı kılmaktan geçmektedir.  Malum, bu niyet  ‘ilahi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Ya Rab! Maksadım sen, amacım senin rızanı kazanmak)  niyetinden başkası değildir. Kelimenin tam anlamıyla İla’yı kelimetullah davasını ülkü edinen bir niyettir.  Bakın bu manada milliyet çerçevesinin hududunu Said-i Nursi Hz.leri şöyle belirler: “Şu müsbet fikri milliyet, İslamiyet’e hadim olmalı, kal’a olmalı, zırhı olmalı, yerine geçmemeli; Çünkü İslamiyet’in verdiği kardeşlik içinde uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet baki kalıyor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kal’anın taşlarını kal’anın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.” (Mektubat, S.299 Sözler Yay.1981 İst.)
         Bediüzzaman’ın sarf ettiği sözler güzel olmasına güzel de, ancak bu iyi niyetli tanımlarını görmezden gelenler ona Kürtçü yaftası vurmak suretiyle küçük düşürmeye çalışmışlardır. Onlar karalamaya devam ede dursunlar bakın Bediüzzaman Türk milletini övüp hakkını şöyle teslim etmiştir:
     “İşte, ey ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlatları! Altı yüz sene değil, belki Abbasiler zamanından beri, bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’an’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’an’a ve İslamiyet’e kala yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı def ettiniz” (Bkz. Mektubat, Sahife 299–300).  Şimdi sormak lazım Türk milletinden bu kadar övgüyle bahseden insana nasıl Kürtçü denilebilir ki?
        Evet, müsbet fikri milliyet fikriyatının ruhunu İslamiyet oluşturur. Dahası farklı milliyetlere mensup milletlere; “İnanıyorsanız kardeşsiniz” duyurusuyla tek kalp, tek yürek, tek halkada birleştiren iksirin adıdır İslamiyet. Her ne kadar görünürde Müslümanlar ayrı ayrı millet daireleri içerisinde dünya sathına yayılmışlarsa da icabında Kâbe etrafında ve Arafat'ta bir olabiliyoruz. İşte İslamiyet çimentosu böyle bir şeydir, diller, renkler, kültürler farklı olsa da tek yürek tek kalp olmak esastır. Düşünsenize bir Müslüman,  mensubu bulunmadığı bir başka Müslüman ülkesinde azınlık muamelesine tabi tutulmamakta, tam aksine eşit muamele görmektedir. Çünkü Müslüman Müslüman’ın kardeşidir, nasıl azınlık addedilebilir ki. İslam’ın hâkim olduğu coğrafyada azınlık muamelesi sadece gayrimüslimlere has bir durumdur. Anlaşılan o ki,  ırkı ne olursa olsun kelimeyi şahadet getiren her Müslüman İslam ülkesinin aslı sahibidir. Bu yüzden Osmanlı asli unsurlara milleti hâkime demiştir. Soy sop faslı üstünlük ve asalet kazandırmıyor, asliyet ancak ve ancak Müslüman olmakla mümkün.
       Madem öyle,  gerçek milliyet şuurunu, İslamiyet dairesi içinde mecz olmuş ve İslamiyet’e hadim olmuş milliyet anlayışında aramalı.   
       Velhasıl, İslami ölçülere ters düşmeyecek milliyet şuuru bizim asla vazgeçmeyeceğimiz kabulümüzdür.


                                                          MİLLİ ŞUUR
            Biz;  müsbet milliyet fikriyatını şiâr ediniriz. Avrupa’nın içimize attığı “menfi milliyet” fikriyatı bizi bağlamaz. İslâm’a köle ve hadim (hizmetkâr) olmaya namzet bir milliyet fikriyatı her zaman kabulümüzdür.
            Fransız ihtilalını müteakip tüm dünyada gelişen menfi milliyet fikriyat akımları, batı’dan ithal olduğu bir sır değil artık. Avrupa’da kilise sultası sükûnet bulunca,  menfi milliyet fikriyatı sahne almıştır. Sadece sahne alsa gam yemeyiz, bu akım kendi coğrafyamıza da sıçrayıp kendi şemsiyemiz altında yaşayan milliyetleri bağrımızdan koparmıştır. İçimize öyle Truva atı attılar ki Osmanlı’nın çöküşüne yol açmış ta. Tahrik edilmişlik bağrımızda yaşayan milliyetlerin milli reflekslerinin canlanmasına neden olduğu gibi, her birini bölük pörçük halde bağımsız devlet kurma isteklerini tetiklemişte.  Oysa Osmanlı’nın üç kıtada hükmetmesinin sırrı vahdet (çokluk içinde birlik) bilinciydi.  Nitekim bütün ırklar vahdet şuuru içinde altı yüz sene bir arada yaşamayı başarmışlar da.  Nasıl başarmasınlar ki, Osmanlı çokluk içinde birliği sağlayan tek cihangir devletti. Maalesef, batıdan toprağımıza sıçrayan menfi milliyet fikriyat rüzgârı bir anda birlik beraberliğimizi sarsıp,  kardeşlik duygularımızı yerle bir etmiştir. Ve Osmanlı Nizam-ı âlemi yerine hepsi parçalanıp dağılan yenileri getirilmiştir. Derken Mısır’ın Naas Paşası, Irak’ın Nuri Saidi, Arabistan’ın İbn Suud’u gibi batıya göbekten bağlılığını bildiren liderlerle yönünü Berlin’e çevirmişlerdir. Netice itibariyle geldiğimiz nokta; Sakarya.
            F. Grenard'ın; “Osmanlı hiç bir zaman milliyetler zıddiyeti yaratmamıştır” tezi Osmanlı gerçeğini ortaya koymaya yeter artar da. Dolayısıyla bu tezden hareketle Osmanlı denince;  bağrında barındırdığı gayrimüslim azınlıkta olsa kimliklerin ön plana alınmadığı aynı kilimin desenlerinden oluşmuş cihanşümul bir devlet akla gelirdi. Maalesef bu birlik kilimi XIX. yüzyılda hızla yayılan menfi milliyet fikriyatın etkisi altına girdiğinde Osmanlı’nın hem vahdet, hem ümmet bilinci zayıflayıp yerini menfi milliyet fikri akımına terk etmiştir. Böylece ortaya çıkan bu akım ulus devletin doğmasına yol açmıştır. Aslında değişen devlet değildi, sadece yeni bir kalıba geçiş hamlesiydi. Nasıl ki; Osmanlı Selçuklunun devamı bir devletse, Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş bir devlettir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı’dan ayrı değerlendirmek abesle iştigal olur.
            Belli ki milliyet fikri tarihin derinliklerinde bir tohum, orta çağda bir filiz, günümüzde meyveye dönüşmüş bir akım olarak sahne almıştır. Şöyle tarihi bir sürece baktığımızda milli şuur Roma’nın yıkılışı ve parçalanması sonucu önce nüve olarak doğmuş,  sonra Ortaçağda canlanmaya başlamış, Rönesans sonrası ise hız kazanmıştır.  Kelimenin tam anlamıyla asri milletler, orta çağda Roma’nın parçalanmasıyla gün yüzüne çıkmıştır. Derken bu parçalanma ilerisinde modern anlamda milletlerin doğmasına zemin oluşturmuştur.  Şurası muhakkak orijinal bir Mısır kavmine antikite (ilk çağ) çağında rastlayabiliyoruz, ama yinede bu oluşuma tam gelişmiş bir kavim diyemeyiz. Mesela o çağlarda İran’ın dağınık bir manzara görünümü verir.  Hakeza Akdeniz Avrupa’sında Yunan, Atina ve Isparta gibi sitelerin varlığını görürüz.  Dedik ya nüve veya site görünümünde tüm teşekküllerin “asri millet” kimliğine kavuşması Roma’nın parçalanıp dağılmasıyla vuku bulmuştur. Anlaşılan milli teşekküller ansızın doğmamış, tarihi bir süreç içerisinde yavaş yavaş ortaya çıkmıştır.
             Belli ki, sebep netice ilişkisi milli teşekküller içinde geçerli akçe. Nasıl mı? Bakın,  Bizans’a “Helenizm” bilinci kazandıran ruh Türk, İran ve Araplarla karşılıklı yapılan savaşlardan başkası değildir elbet.  Öyle ki bu tip savaşlar İstanbul çevresinde milli şuur halkası oluşturmaya yetmiştir. Demek ki; savaşlar milli duyguları su yüzüne çıkmasına sebep olabiliyor.  Tabii bitmedi, dahası var, bakın İspanyanın Araplarla giriştiği savaşlar milli bilincin oluşmasına vesile olmuştur. Hakeza İngilizler de öyledir. Bilhassa Elizabeth’den sonraki devrede İspanyollarla yapılan savaşlar milli bilinçlenmeyi beraberinde getirmiştir. Hatta bu savaşların neticesinde İngiliz Kraliyetinin doğuşu da gerçekleşir.
         Orta çağ sonlarına şöyle bir Batının en medeni ülkesinin İtalya olduğunu görürüz. Ancak XIX. asır sonlarına gelindiğinde Venedik, Milano, Cenova ve Floransa arasındaki beliren iç çekişme ve kavgalar bu medeni yapıya gölge düşürmüştür. Neyse ki Dante, bu gidişata dur demek için kitlelere; “Milli İtalyan dili” tılsımının fitilini ateşleyecektir. Onun bu çıkışı yeniden milli şuur etrafında adımların atılmasını sağlar da. Bu yüzden Dante, Batı klasiklerinin remzi olmuştur.
         Malum, Almanlara da milli bilinç hissi kazandıran olay; Romen-Cermen ihtilaflarıdır. Hatta Protestanlığın dirilişinde çok büyük emek veren Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesi bu işin tuzu biberi olmuştur. Ne var ki daha sonraki evrelerde bu milli uyanış Nazizm’in hışmına uğrayıp ırkçılığa dönüşecektir.
           Rusya’da da Bolşevik ihtilalıyla birlikte Çarlık otoritesinin zayıflatılması Orta Asya’da ve Kafkasya ötesi coğrafyada milliyetçi oluşumların nüksetmesini tetiklemiştir. Ancak bir süre sonra ihtilalın gerçek yüzü ortaya çıktığında Kızılordu bu tür oluşumları bastırıp ülkelerin bağımsızlık girişimlerine son vermiş ve bu ülkeler uydu hale gelmişlerdir. Neyse ki Gorbaçov döneminde glasnost perestroyka politikaların gölgesinde yeniden bağımsız ülkeler haline gelmişlerdir.
             Bir zaman bizimle birlikte yaşayan devletlere baktığımızda ise; Balkan devletlerinin ayaklanmasını tetikleyip vahdet bilincimiz milliyetler tezadına dönüştüğünü görürüz. Dahası 18 Ekim 1912’de başlayıp 30 Mayıs 1913’de son bulan I. Balkan savaşı Bulgar, Sırp her ne unsur varsa hepsine milli bilinç ruhu kazandırır. Böylece bu sayede Balkan müttefikler, yani Bulgaristan, Yunanistan ve Sirbistan Osmanlıdan çok büyük toprak koparmışlardır. Biz ise ancak II. Balkan savaşıyla kaybettiklerimizden bilhassa Meriç nehrine kadar ki bölümünü tekrar geri alarak bugünkü Avrupa ile sınırımızı belirleyen Edirne’mize kavuşuruz.
           Tabii ki milli hassasiyet oluşmasında sadece savaşlar değil, ihtilaller bile milli bilincin oluşmasına yetiyor. Bakın Fransız ihtilali beraberinde “özgürlük-eşitlik-kardeşlik-uluslaşma” gibi Frenk fikirleri getirmiştir. İşte bu Frenk fikir veya sloganlar XIX. Asrın birinci yarısından sonra meyvelerini verip Roma, Yunan, Sırbistan gibi tek çatı altında yaşayan ülkelere bağımsızlık kazandırmanın yolunu açmıştır. Bu arada Frenk fikriyatı Ortadoğu’ya Frengi hastalığı şeklinde bulaşıp eskiden olduğu gibi sömürgelere değil de bu kez monarşik, Baascı, Vahhabi türü bölük pörçük devletler olarak sahne almaları sağlanmıştır. Anlaşılan o ki; her ne kadar 16. Yüzyıl Hollanda’sı, 17. yüzyıl İngiltere’si ve 18 yüzyıl Amerika ve Fransa’sında gelişen devrimci ideolocya İslam dünyasına yabancı olsa da sonunda Ortadoğu’da ilk devrimci fikirlerin oluşmasına, 1905’te İran’daki meşrutiyetçiler ve 1908’de Osmanlıda Jöntürklerin türemesine sebep teşkil etmiştir.
             Artık XIX. asrın sonlarına geldiğinde önceleri kıvılcım, sonra alev almış meşale hale gelen milli uyanış refleksi imparatorlukların sonunu getirmiştir. Öyle ki, milletler çağında milliyetçilik kavramı etrafında kürsüler kurulur da.  Derken milliyetçilik adından söz ettirir de. Şu da bir gerçek milli devlet temaları bile kalıcı değil, bir yere kadar canlılığını koruyabiliyor,  şimdiler de küreselleşme dalgası daha bir revaçta. Artık milliyetçilik rüzgârının hız kaybettiği bir sır değil.  Ama her ne kadar dünyada birtakım değişik isimler altında bloklar kurulsa da,  kurulan paktların arka planında yatan asıl itici gücün milli bilinç olduğu gözden kaçmıyor. Bir kere oluşturulan paktların üyeleri her katıldığı platformlarda önceliği kendi ülke çıkarlarını hesaba katarak tavır sergiliyor. İşte oluşturulan bu tip birlikteliklere şeklen küreselleşme denilse de aslında özünde ülke çıkarlarını gözeten bir milli refleks duygusunun yattığı anlaşılıyor.
            Peki ya ümmet bilinci?  Malum, ümmet bilincinin en etken birim olmaya yaklaştığı an  “Haçlı Seferleri” dönemidir. Buna Hıristiyan ümmetçiliği dersek yeridir. Ne var ki oluşturulan bu kutsal ittifak millet unsuru kadar kalıcı olamamıştır.  Nitekim I. ve II. Dünya savaşlarında görülen ittifak, ya da itilaf adı altında bloklaşmalara baktığımızda Haçlı ruhunun yerini devletçilik bilincine terk etmiş olduğunu görürüz. Buna şaşmamak gerekir, temelde bloklaşıp bir araya gelen ülkeler nihayetinde kendi âli menfaatleri uğruna savaşmış oluyor. Derken kurulan ittifakların amaçlarına ulaştıklarında tekrar köylü köyüne, evli evine misali dağıldıkları gözlemlenmiştir. Hangi birliktelik kalıcı olmuş ki paktlarda kalıcı olsun. Bakın Varşova paktının çöküşü bunun tipik misali zaten. Kader birliği ulvi davalara has bir durumdur. Dünyevi menfaatler icabında ulvi olan her ne varsa onu rafa kaldırabiliyor. Zira NATO, BM ve Avrupa Birliği gibi bloklar şimdiden güç kaybının sinyalini veriyor da. Kurulan paktlar daha çok günü kurtarmak için var olan birlikteliklerdir, çıkar ilişkilerine dokunulduğunda eriyebiliyor da. Hani Lenin, Stalin işçilerin gür sesiydi,  meğer dert dava işçiler değilmiş, dert dava Bolşevik ihtilalinin gerçekleşmesidir.   Hak getire ihtilal amacına ulaştıktan sonra proletarya unutulmuş, yerini Rus milli menfaatleri almıştır. Zaten sınıf milletin bütünü değil bir parçasıdır. Öyle görünüyor ki,  gelecekte tarihin temel yürütücü birimi milliyetçilik olacak gibi. Ama ümit ederiz ki milliyetçilik şovenliğe dönüşmez. Şu günlerde globalleşme ve evrensellikten dem vurulsa da evrensellik lafta, şekil itibariyle vardır. Evrenselliğin arka planında yine milli menfaat duygusu yatmaktadır. 
             Günümüzde batı cenahında durum vaziyet buysa, acaba doğu nasıldır?  Malum,  Araplar ve Berberiler, dünyanın gidişatının tersi bir tutum sergiliyorlar. Şöyle ki; söz konusu ülkeler daha henüz milli bilince erişemediklerinden habire bölünmüş parçacıklar halde Şeyhlikler, Krallıklar, Emirlikler, Cumhuriyetler gibi isimlerle anılmaktalar. Her ne kadar tarihte Arap dünyasında görülen kabile çatışmaları milliyet ekseninde ele alınmasa da Emeviler’de görülen Mevalilik, yani Emevi dışındakileri azadlı köle muamelesi görmesi bir tür ırkçılık hareketi olarak değerlendirilebilir. Öyle ki, Emeviler ibadetlerde bile sadece Emevi imamın arkasında namaza durulur esası getirmişlerdir. Oysa dinin milliyeti, ırkı olmaz, tüm insanlığa şamildir.
            Savaşların tek başına milliyetçi hislerden kaynaklandığı varsayımı da doğru bir tespit değil. Bir kere bu varsayımın doğru olması için dünya savaşları çıkmadan milli oluşumların olması gerekirdi. Ama şunu söyleyebiliriz; savaşlar milli bilincin oluşmasına önemli katkı sağlamıştır. Hakeza tarihin ilk devrelerinde görülen site kavgaları da milli bilincin oluşumunda etken unsur olmuştur. İlginçtir aynı dine mensup insanların aynı soy ağacı içerisinde bile kan davalarının güdüldüğü görülmüştür. O tarihlerde milliyet kavramı yoktu, ama insanlar bir şekilde bahane bulup savaşıyorlardı.  Belli ki savaşlara neden olan etken unsurlar neyse, milliyetçiliği doğuran sebepler de o dur.  Zira Allah Teâlâ (c.c.) her şeyi bir sebebe bağlamış. Nasıl ki bulut yağmura vesileyse milliyet gerçeği de gökten zembille inmiyor, sebep netice ilişkisi çerçevesinde sahne alabiliyor. Kaldı ki,  her şey zıddı ile kaimdir. Milliyetçiliğin zıddı da emperyalizmdir. Emperyal duygular dallanıp budaklandıkça milliyetçilikte o oranda var olabiliyor.  Etki tepkiyi doğurmakta,  bu kaçınılmaz. Yani, bir yerde etken unsur varsa, o oranda tepki var demektir.  Nitekim bizim kurtuluş savaşımız bir noktada emperyalizme karşı oluşan tepkinin sonucu doğmuş bir zaferdir.  Hiç kuşkusuz bu zaferin arka planında müthiş derecede enginlere sığmam taşarım bir ruh hali de vardır. Bu arada Milli Kurtuluş mücadelesi ulus devleti geçişine de kapı aralayıp bir anlamda milliyetçiliğin dirilişini sağlamıştır. Şayet bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinden söz ediyorsak bunu büyük ölçüde Anadolu’nun ortasında yabancı işgalcilere karşı büyük direnişin akabinde gerçekleşen Milli mücadele zaferine borçluyuz. Zaferin ardından devletimiz millilik vasfı kazanır da. Hatta Batı’yı kendi silahlarıyla alt edilebileceğine ilk kez şahit olan Müslüman ve diğer halklara umutta aşılamışız, yetmemiş İslam dünyasına ışık olmuşuz. Elbette milliyetçi olacağız, ama bizim milliyetçilik anlayışımız başka milletlere zulmetmek, baskılamak,   sömürmek ve soykırım manasına değildir.  İstesek de soykırım yapamayız, çünkü genlerimizde sevgi hamuru var. Asla milliyetçilik anlayışımızda şekilciliğe yer yoktur,   Bediüzzaman Said Nursi’nin İslamiyet’e hadim olan, kal’a olan müsbet fikri milliyet dediği öz milliyetçiliğe yer vardır.
            Bizim milliyetçilik tarifimiz diğer milletlerin tarifini de kuşatan bir tariftir.  Şöyle ki;
            —ABD: Anayasa’ya bağlılık ve Amerikan vatandaşlığı ilkesini esas alarak,
            —İsveç: Ortak vatan, ortak tarih ülküsünü şiar edinerek,
            —İsrail: Dini hassasiyetle beslenmiş İsrail idealini savunarak,
            —Hindistan: Kozmopolitlik manzara içinde bir arada yaşama amacını taşıyarak,
            —Fransız: Kültür birliği etrafında bir arada bulunmak olarak,
            —Alman: Soy birliğine önem vererek,
            —İrlanda: Soyu esas alarak tarif yaparlar.  Görüldüğü üzere her türlü mensubiyetlik kendi ülke çıkarlarının ortak paydasının buluştuğu noktada meyve verebiliyor. Dahası          her millet kendi menfaati ve çıkarı neyi gerektiriyorsa ona uygun tarif yapmaktadır. Buna mecburlarda.  Çünkü milletler ancak bir iki ortak paydada bir arada tutunabiliyor. Ama Türk milleti bundan istisnadır.  Bakın Türk Milletinin tutunacak dalı bir değil birçoktur. Kaldı ki bağrımızda taşıdığımız birçok etnik alt unsuru bile tutunacak dalımız biliriz. Ve millet olmamıza engel görmeyiz. Nasıl engel görebiliriz ki onların varlığı bizim varlığımız, bizim varlığımız onların varlığıdır.  Biz biliyoruz ki tüm kimlikler millet olmamıza zenginlik katmaktadır. Yeter ki etnik unsurlara öteki gözüyle bakılmasın. Farklı gözle bakmak kime ne yarar sağladı ki bize de yarasın. Dolayısıyla etnisite üzerinden ayrılık körüklemeye gerek yoktur, bırakın her şey kendi doğal mecrasında seyretsin.  Yetmiş iki millete aynı gözle bakan bir necip millete de bu yakışır zaten.
            Velhasıl; hepimiz aynı kilimin desenleriyiz.
           

                   MİLLET VE ÜMMET

            Ana, baba ve evlat bir arada aileyi oluştururken ailelerin bir araya gelmesiyle “oymaklar”, oymakların birleşmesiyle “kavimler”, kavimlerin neşvünema bulmasıyla “imparatorluklar”, imparatorlukların dağılmasıyla da “milletler” teşekkül etmektedir.
            Arapçada “millet’’ kavramı “melle-melalen” kökünden gelip, birçok manalar ihtiva etmektedir. Şöyle ki;
            —İzlenilen yol,
            —Sünnet,
            —Şeriat,
            —Tarikat,
            —Usul,
            —Din vs.
            Birde “Ümmet” kavramı var ki, bu kavram Kur’an-ı Kerim’de:
            —Kavim,
            —Topluluk,
            —Sayılı yıllar,
            —Hayvan türleri,
            —Akrabalık bağları,
            —Ortak paydada birleşen insanlar vs. anlamlarda kullanılmıştır.
         Her ne kadar “millet” kavramı bugün sosyolojik manada kullanılsa da, 'millet'   İslâm toplumunun daha çok objektif yönünü, ümmet ise sübjektif yönünü ortaya koyan dış ve iç kavramlardır. Anlaşılan o ki, Arapça birçok manaları bağrında taşıyan  “millet” kavramı ile Kuran’da birçok manalara gelen “Ümmet” kavramı günümüz kriterlerinden çok farklıdır. Gelinen nokta itibariyle batı Hiristiyanlığı dünyevi hayattan ayrı bir yerde tutmaktadır.  Baksanıza “Sezar’ın hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya”  söylemiyle din faktörü devletten soyutlanmışta. Tabii bu durumda bir Hıristiyan milletinden değil, Hıristiyan cemaatinden söz edebiliriz. Kelimenin tam anlamıyla bir bütünü ikiye ayıran bu keskin söylem millet olmaya manidir. İslâmiyet böyle değildir, hayatın bütün alanına hükmeder. Hatta yüce dinimiz devletin milli olma vasfını da inkâr etmez. Ancak burada İslâm’a milli bir veçhe vermeye kalkıştığımız anlamı çıkmasın. Bizim kastımız millet kavramının sosyolojik manada kullanıldığında İslâm toplumunun dış görünüşü temsil eden bir kavram olarak algılanması yönündedir. Malum, millet kavramının iç muhtevasını   “ümmet” kavramı karşılayabiliyor. Maazallah içini boşalttığında ortada ne din kalır ne de millet. Keza ne ruh,  ne kardeşlik, ne de insanlık kalır.  Ruhsuz toplum oluşturmak bir yere kadardır, asla uzun soluklu olamaz. Bunun aksini düşünmek tarihi sürecin iyi analiz edilmediği ya da koyu bir cehaletin göstergesidir. Kaldı ki dine ve birçok mukaddes değerlere kapalı olmak kime yarar sağlamış ki, bu düşüncede olanlara da yarasın. 
          Bir kere şunu kafamıza iyi yazmak gerekir sırf “etnik millet” tanımı yapmak, ya da bunun tam tersi bir tanım yapmak İslâm toplumunun kabulü olamaz. Zira Allah Teâlâ; “Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret Suresi ayet 13)  buyurmakta.  Ayet-i celile’den de anlaşıldığı üzere toplum ilişkileri açısından “millet” gerçeği inkâr edilemez bir husustur.
            Dinimiz Cihanşümul bir din, muhatabı tüm insanlıktır. Elbette ki muhatabı tüm insanlık olan böyle bir din, yeryüzü sathına dağılıp kendi milli bayraklarıyla bağımsız ülkeler oluşturmalarını toplum ilişkileri açısından sakınca görmez. Nitekim İbn-i Haldun'un; “Kavim ve nesillerin başkalığı ve çeşitliliği onların geçinme ve şekil usullerinin birbirlerinden farklı olmasındandır” tespiti bu durumu teyit ediyor. Keza bu tespit İslam ülkeleri içinde geçerli bir akçedir. Zira İslâm toplumunun dış kabuğunu millet, iç ruhunu da ümmet oluşturur. Millet bir cemiyet biriminin ötesinde mensubiyeti de belirleyen faktördür.
           Peki ya ümmet bilinci? Malum, ümmet olmanın ruhunu  “din birliği” belirler. “İnananlar kardeştir” düsturu ümmetin tarifidir zaten. Ancak böyle bir ümmet tarifini siyasi ümmet tarifiyle karıştırmamak gerekir. Ki; siyasi ümmetçilik tek dil, tek bayrak, tek coğrafya içerir ki, bir kere bu eşyanın tabiatına aykırılık teşkil eder, bu yüzden siyasi ümmetçilik bizim kabulümüz olamaz. Çünkü Yüce Allah; “Renklerinizin ve dillerinizin birbirine uymaması Allah’ın ayetlerindendir” (Er-Rum 12) hükmüyle milletlerin var oluşuna işaret ediyor. Asla İslam toplumları arasında sınırların olması ümmet bilincinin iptali değildir, sınırlar organize olmuş topluluklar olmanın ötesinde İslam’a hizmetkâr (hadim) olmada yarışmanın bir ifadesidir.  İşte bu gerçeklere rağmen her nedense farklı cemaatlerin varlığı kabul edilir ama söz konusu milletleşme olunca sanki İslâm’a engel organize topluluklar muamelesi görebiliyor. Oysa Kuran da  “Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye şubeler ve kabilelere ayırdık” (El-Hucuret Suresi ayet 13)   ayetinde belirtilen organizasyonda insanlığın yeryüzünde kabileler haline getirilmesinde ki ince hikmet ehlisünnet ekolünde şöyle açıklanır:
            —Nesebi korumak, akraba ilişkilerini ve sılayı rahmi güçlendirmek,
            —Kabileler arası dayanışma ve tanışmayı sağlamak ve aralarında sevgi bağları oluşturmak.
            —Beşeri münasebetlerde üstünlüğün maddi ilişkilerde değil, takvayla olabileceği bilincini kazandırmak,
            —Tüm insanlığın aynı ortak atadan, yani Âdem (a.s)  ve Havva’dan geldiğinin bilincinin verilmesi vs.
            İşte görüyorsunuz İslâm’da, ne kabile, ne kavim, ne de daha ileri gelişmiş birim olan millet kavramı dışlanmaz, bilakis tüm birimlerin İslâm’a hizmet yarışında dini hassasiyet  (ümmet bilinci)  içerisinde tanışmasını ve dayanışmasını öngörmekte. Elbette ki bu arada milli din oluşumuna veya etnik din tezine de karşı çıkmamız gerekir. Çünkü İslâm, herhangi bir milletin kabuğuna girecek kadar dar bir kalıp değildir. Dinimiz evrensel ve cihanşümul bir dindir.  O’na millilik vasfı vermeye kalkışmak en büyük cinayettir.  Kaldı ki milletlerin İslâm’ın soluğuna ihtiyacı var, İslâm’ın milletlere ihtiyacı yoktur. Allah (c.c.) bu dini en güzel şekilde tamamladı ve kıyamete kadar koruyacak olan da yine O’dur.
            Millet ve ümmet kavramlarını karşı karşıya getirmeye çalışan bir takım basiretsiz insanlar, bu arada kavramlara değişik manalar yüklemeyi ihmal etmemişlerdir. Şöyle ki; “İnananlar kardeştir”  düsturu Müslümanların tek dil, tek bir devlet çatısı altında algılayıp “Siyasi Ümmetçiliğe” dönüştürmüşlerdir. Oysa bugün yeryüzünde dört dörtlük İslâm devleti yok ki;   siyasi ümmetçilikten bahsedilebilsin. Bizim İslâm birliğinden kastımız “siyasi ümmetçilik” olmamalı. Bilakis, Müslüman devletlerin kendi aralarında ekonomik, sosyal, kültürel vs. alanlarda işbirliğine girip bu yolda birliktelikler kurması amaç olmalıdır. Hıristiyan ülkeler, nasıl ki kendi aralarında milli yapılarını bozmadan ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği çerçevesinde bloklar kuruyorlarsa, biz de, İslâm ülkeleriyle hemen her alanda entegre olmaya ve örgütlenmeye gidebiliriz pekâlâ.  İşte bizim İslâm birliğinden anladığımız budur.
            Bizim ne Nasır’ın sosyalist anlayışı, ne Mısır ve Arap milliyetçiliği, ne de Baas ırkçılığını esas alan “millet” düşüncemiz var. Keza bir kısım İhvan-ı Müslim ve Ezherliler'in savunduğu siyasi ümmetçilik fikriyatı da bizim için ölçü değildir. Bizim ölçümüz belli;  “İnananlar kardeştir” şuuru çerçevesinde İslâm’a hadim  (hizmetkâr) olan, milliyetini Kur’an’a ve İslamiyet’e kala yapan ümmet anlayışıdır. İşte bizi biz yapan, ya da Nasırcı ve Baascı rejimlerden farklı kılan İslam’a hadim (hizmetkârlık) olma duygusudur.  Milliyet asla, İslâmiyet’in önüne geçmemeli,  hizmetkâr zırh olmalıdır.  Madem Halik’ları bir, Rezzak’ları bir, vatanları bir, hatta binler kadar birliği olan ülkeler var,  o halde birbirimizin kuyusunu kazmak niye.  İşte bu kadar birlerle muhabbet iklimi oluşturmak varken,  ya da vahdet deryasına (çokluk içinde birliğe) dalmak varken ortak paydalarda işbirliğine gitmeyelim ki. Kaldı ki bizim Müslümanlarla bağımız pazara kadar değil mezara kadardır. Hatta ilişkimiz mezarla da sınırlı değil âlem-i bekada ve âlem-i berzahta da sürdürüp kardeş olmak vardır.   Bunun aksi bir yol izlemek kardeşlik duygularını dışarı atmak nevi’nden işlenmiş bir cinayet olacaktır. Dahası ümmet bilinci tefrik çıkarmak,  bir milletin diğer millete kumpas kurması, ya da asimile hareketi değildir. Bilakis, her milletin birbirlerine göre vazifeleri tanınsın, bilinsin, ta, o milletin mensupları, İslam âlemiyle ilişkilerinde kardeşçe vazife icra etmesi içindir. Hiç kuşkusuz İslâm ülkeleriyle münasebetlerinde en belirleyici ortak paydamız “din” birliğidir. Ancak başta da belirttiğimiz üzere din faktörü, sınırların kalkmasını, bayrakların indirilmesini, dillerin iptalini, kültürün kalkmasını gerektirmez. Tam aksine bu farklılıklar tüm Müslüman halklarına zenginlik katması için vardır.
            Müsbet milliyet anlayışımız, İslâm’ın ışığı çerçevesinde millet olmayı gerektirir, dahası İslam’ın milli şuura engel olmadığını kabul eden bir görüşü savunuruz.
         Anlaşılan mensubiyet duygusu bize yerel ve milli bilinç kazandıran bir avantajımız. Hakeza ümmet duygusu da kardeşlik bilinci sağlayan bir başka avantajımızdır. Düşünsenize her iki avantajın bir arada olduğunu, bilmem bundan daha büyük gerek şahıs bazında, gerek ülke bazında, gerekse uluslararası ölçekte böylesi birliktelik var mı? Nitekim bir aydınımızın soyunu inkâr eden soysuz, dinini inkâr eden dinsizdir tespiti yerinde bir tespittir. Elbette ki bu söylem hakaret değil, bilakis bir insanın ya da bir ülkenin soyunu inkârla soysuz kalışını,  dini inkâr etmekle de ruhsuz kalışının dezavantajını ortaya koyan bir söylemdir.
         Velhasıl;   Tüm Ümmet-i Muhammed organize olmuş topluluklar halinde bir olmalı, iri olmalı, diri olmalı ki gerçek ümmet bilincine erişebilsin.

            Vesselam.

7 Aralık 2016 Çarşamba

NASIL BİR GENÇLİK



                               NASIL BİR GENÇLİK
                                SELİM  GÜRBÜZER

       İlkbahar yaza, yaz sonbahara, sonbahar kışa dönüşürken, insanoğlu bütün bu mevsim değişiklikleri seyrettiğinde dünyada geçireceği hayat serüvenini temaşa ediyor adeta.  Bütün bu olanlara bakarak burası geçici,  burası hepimiz için imtihan salonu bir dünyadır diye insanın haykırası geliyor içinden.
        Hz. Nuh (a.s)’a sormuşlar; dokuz yüz senelik bir dünya hayatından ne anladın diye. O da cevap vermiş; “Dünya iki kaplı handır, birinden girdim diğerinden çıktım.” Böylece hayatı iki adımlık bir süreçle ifade etmiştir. Peki ya biz! Malum bizlerin ömrü yüz seneyi bile bulmuyor, dolayısıyla sormak gerek bu kısacık ömürde Allah için ne yaptık diye.  Maalesef çok uzun zamandır “Bu gün Allah için ne yaptın” sorusunu işitemez olduk. Yıllar yılı kovaladıkça kendimize yazık ettik. Her geçen yıl bizim için kayıp yıl olarak hanemize yazıldı bile.  Belli ki, boş yere ömür tüketmişiz, vay halimize.  Yine de ümidimizi yitirmiş sayılmayız, her şeye rağmen Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle O'na ellerimizi açaraktan şöyle dua ediyoruz: 
        “Allah'ım sana layık kul olamadık, merhametine sığınıyoruz. Senden başka gidecek kimimiz kaldı ki. Yüzümüz olmasa da bu dünyada dönüp dolaşacağımız son menzil sana gelmektir. Ya Rab!  Huzurunda Yusuf’un düştüğü zindanı, Yakub(a.s)’ın gözyaşını, Musa (a.s)’ın asasını ve Muhammed (s.a.v)’in âlemlere rahmet olan şefaatini düşüneceğiz, buna mecburuz da. Yeryüzü bataklığında, kendi kendimize inşa etmeye çalıştığımız dünyayı bir mescit değil de, bir konaklama mekânı yaptığımız için aman diliyoruz. Bu durumda merhametine sığınacağız rahmet yağmurunu üzerimize yağması için elbet. Huzuru ilahide melekler saf saf dizildiğinde rahmete gark olmak adına af diliyoruz. Affetmen için ellerimizi açıp kalbimizle yalvarıyoruz, sığınacak dalımız bir tek sen varsın. Her yağan rahmet yağmur tanesinde bir melek var çünkü. Dünyada nice kuyular kazıldı, nice tuzaklar kuruldu, boş bulunduk, biranda dengemizi kaybettik. Elbette ki bir kul olarak son pişmanlığın fayda vermeyeceğini biliyoruz, yine de bir feryatla kapına dayandık. Senden geldik,  yine dönüş sanadır. Umudumuz sen, sana müştakız. Ya Rab! Dünyadayken gençliğimiz eyvahtı, huzurunda ise yüzümüz olmadığından perişan durumdayız. Rahmetin gazabını geçtiğini bildirdin bize.  İşte bu yüzden Yunusça kahrında hoş, lütfün da hoş demek düşer bize.”
           Evet, dualarımızla içten içe münacat ettikten sonra gelelim konunun ciddiyet boyutuna. Bilindiği üzere hayatın her değişim evrelerinde karşılaşacağımız olaylar, yaşananlar ve yaşanacak olan her şey insanın alın yazısı kapsamına girer, dolayısıyla bütün canlıların kader döngüsü levh-i mahfuzda kayıtlı da. İşte bu kader döngüsü içerisinde insanın diğer canlılardan ayıran en önemli husus; tüm mahlûkata halife tayin edilmesidir, yani eşrefi mahlûkat olmasıdır.  Malum, eşrefi mahlûkat yaratılmışların en üstünü demek, insanın üstünlük kılınmasına sebepse,  omuzlarına yüklendiği ilahi emanetten dolayıdır. Madem emanet sahibiyiz, o halde yaratılış gayemize uygun bir hayat tablosu ortaya koymak mecburiyetimiz var. Daha dünyaya adım attığımız andan itibaren son nefese kadar ki zaman dilimini iyi değerlendiren bir kul olabilirsek Ahsen-i takvim bir yüzle huzura erebiliriz, bunun aksi durumda ise sonumuz esfel-i safilindir, yani sonumuz hayvandan da aşağı bir mertebeyle uğurlanmaktır.
            Bir çocuk düşünün ki, akıl baliğ olduğunda ilahi hükümleri uygulama sorumluğu üstlenmiş pozisyona gelebiliyor. Ki, bu sorumluluk basamağı gençlik çağıdır. Evet, gençlik deyip geçmemek gerekir. Bakın nasıl bir toplum olduğumuz öğrenmek istiyorsanız yaşadığımız toplumun gençliğine bakmak kâfi. Nitekim bir Alman filozofu; “Bana gençliğinizi gösterin size geleceğinizi söyleyeyim” demiştir. Zira gençlik toplumun aynasıdır. Şöyle bir hayat öykümüze baktığımızda; çocukluk dönemimiz tohum, gençliğimiz ise çiçek halimizdir. Bir tohumda nasıl koca bir ağaç gizli ise,  çocukluk ve gençlik tohumunda da bir millet, hatta tüm bir insanlık gizlidir. Madem öyle yapılacak ilk iş toprağa atılacak tohumun uygun ortam ve şartlarda filizlenmesini sağlayıp, çiçek açtıktan sonra da iyi bir meyve vermesini beklemektir. Bugün gençliğin perişan halde olması gerekli uygun zemin ve şartları sunmamamızdan kaynaklanmaktadır. Çocuklarımız hayatın acımasız tuzaklarına yenik düşüp her biri kayıplara uğrarken bu gidişe dur diyecek kimsemiz kalmamış gibi. Her yanımız harap, her yer zindan. Sanki dağ, taş ve hatta bütün kâinat bu gidişattan incinmiş kıyam halinde. Gençlerin meselelerine eğilmemek onların dünyalarına tercüman olamamak gibi bir tablo var önümüzde. Bütün bu gerçekler ortada iken hala bizde adam yetişmiyor serzenişinde bulunabiliyoruz.  Hem gerekli alt yapıyı kurmuyoruz, hem de durumdan vazife çıkarıp sürekli bir şeylerden şikâyetçi olmayı yeğliyoruz.
           Hayat denen serüvende, gençliğini hiçe sayan uygulamalar yarınlarımızı karartmaya devam ediyor habire. Peyami Safa; “Gençliği ayakta olmayan cemiyet yataktadır” derken kanayan yaramıza neşter vurup çok doğru bir tespitte bulunur da. Gerçekten de yaşadığımız manzara hasta yatağa düşmüş bir hastanın hali gibidir. Her birimiz ana gövdeden kopmuş birbirinden habersiz yığınları andırıyoruz. İsterseniz önce ellerimize bir bakalım, sonra ellerimizin büyük boşluğuna, daha sonrasında ellerimizin inci taneleri beş parmağın dizilişine bakalım. Ve şu sonuca varırız, parmakların beşi de birbirinden habersiz işlev gördüğüdür. Aslında beş farklı işlevden anlayana deruni mesajlar var. Sanki parmaklar bize;  bakın her parmak tek başına olduğunda bir hiçiz, ancak bir arada olduğumuzda güç olabiliyoruz diyorlar adeta.  Madem parmaklardan mesaj var, o halde bir olalım,  iri olalım, diri olalım. Hiçlikten kim ne görmüş ki bizde görelim.  Gerçekten hiçlikte birlik yok,  dirlik yok. Üstelik yoklarımız bir değil birçoktur. Değim yerindeyse yoklarımız varlarımızın çok üstünde. Aslında geçmişte kimi ulvi dava uğruna, kimi boş bir dava uğruna verdiği mücadele de gerçeği görmek mümkün.  Bakın bir takım yaşadığımız o hüzün dolu kanlı terör olayların ardından boş bir dava uğruna ömrünü heba eden taraftarların yapmış olduğu itirafların yankıları hala zihinlerimizde taptazedir.  Düşünsenize reşit olmamış, daha yeni akil baliğ yaşa gelmiş gençliğin eline tutuşturulmuş pankartlarla sokağa dökülmüşlüğü, ne halde olduğumuzun tipik misaliydi. Yetkililer her zaman bildik alıştığımız cümleleri saf etmişlerdi: ‘Devletimiz büyüktür, her şeyin üstesinden gelecek güce sahiptir, bu yapılanlar yanına kâr kalmayacak’ gibi beyanlarla işi geçiştirmeye çalışmışlardı habire.
          Senelerdir hep bu açıklamalar yapılır, bu beyanlara rağmen bir türlü olaylar dinmek bilmemiştir. Demek ki meseleler demeç vermekle çözülemiyor, meğer uygulamada göstermek gerekirmiş. Gençlerin terör eylemlerine kanalize olmalarının arka perdesinde sebep netice ilişkisini iyi analiz edip problemi gidermek varken sadece havanda su dövmeyi tercih ettik.
         Gençliğimiz bugün de derbeder durumda,  hiçbiri yaşadığı hayattan haz alamıyor, adeta nefes nefese boğuşur bir hayat yaşıyor. Zavallı gençliğin elinden tutacak şefkat eli olmayınca ruhi bunalımla didişip durmaktalar. Onları toplumdan dışlamışız bir kere. Hippi demişiz, alay etmişiz, aşağılamışız ve sevgi iksirini onlardan esirgemişiz. Gençliğe bakışımız hep ön yargılı bir yaklaşım olunca olacağı buydu, zaten başka bir şey beklenemezdi.  Onlara söz hakkı vermeyi bile çok görüp onları tehlike addetmişiz. Elbette ki tabularla, dayatmalarla yönlendirilmeye çalışılan toplumdan böyle bir gençliğin doğması kaçınılmazdır.
           Sanki hiç cumaya gitmemişiz. Cuma günleri son hutbede okunan ayetin sırrını bilmem hiç düşündük mü?  Bakın Allah Teâlâ; ‘Şüphesiz Allah (aklıselime) adaleti, iyiliği ve (özellikle) akrabaya yardımı emreder. (Nefsin behime kuvvetine) fuhuşu, (subuiye kuvvetine) münkeri, (vehmi kuvvetine) zulüm ve tecebbüsü yasaklar. Bize (bu suretle) öğüt verir ki, iyice dinleyip anlayıp tutasınız” (En-Nahl 90)  diye beyan buyurarak hakiki hayatın ve hakiki hükmün nasıl olması gerektiğini insanlığa bildiriyor. Çünkü kâinata yansıyan nizam ilahi adaletin tecellisidir.  Cümle âlem bilir ki;  fıtri ve zaruri adalete insanın müdahalesi olamaz, imkânsızdır. Fakat ihtiyari adalet öyle değil. Zira cüz-i ihtiyar sahibi insanoğlu beyin, kalp ve akli melekelerle donatıldığından belli ölçülerde birtakım olaylara müdahale izni verilmiştir. İşte toplumun huzurlu yaşayabilmesi kendine verilen bu ihtiyari adaletin gereğinin yerine getirilip getirilmemesine bağlıdır. İşte son hutbede okunan ayette Allah Teâlâ hak hukuk hususunda adaletin önemine işaret edip icrasının şart olduğunu vurguluyor. Anlaşılan o ki; toplumun tüm kesimlerine gerek ahlaki, gerek itikadı, gerek halka karşı sorumluluk, gerekse Allah'a karşı sorumluk duygusu aşılamadıkça o özlediğimiz ideal gençliğin doğması bir hayalden öteye geçemeyecektir. Madem hayalle bir yere varılamıyor, o halde öyle bir gençlik yetişmeli ki gencin hem iç dünyası, hem de dış dünyası adalet bula.  Kelimenin tam anlamıyla En-Nahl suresinin 90. ayeti iç dünyamızda nasıl bir adalet kurmamızı öğütlüyor,  hatta dışa karşıda adaleti tesisi sağlamamıza işaret etmektedir.
               Adalet ve hürriyet birbirinden ayrılmaz iki mühim değer olduğu görülüyor. Nasıl görülmesin ki, etle tırnak gibidirler. Her ikisi de baş tacımızdır. Batı, bu iki unsurun önemini fark ettiğinde gelişmenin merkezi olmuş. Belli ki hürriyetsizlik iç buhran ve adaletsizlik doğurmaktan başka bir işe yaramıyor. Düşünce melekesinin harekete geçmesinde en önemli etken unsur hürriyettir. Ki, İslamiyet insanlığa özgürlük hususunda çok ileri seviyelerde evrensel mesajlar sunuyor da. Üstelik insanları tüm sahte mabutların boyunduruğu altında kurtulmaları için Allah’a abd (kul) olmaya davet ediyor. İşte gençliğimize vereceğimiz tek mesaj bütün sahte putlardan sıyrılıp Allah’a teslim olmanın gerçek özgürlük olduğunun bilincini aşılamaktır. Zira Cuma Hutbesinde okunan ayet insanı fuhşun, zulmün, ahlaksızlığın ve maddi ihtirasların esaretinden çıkmamızı öğütlemekte ve hakiki adaletle hürriyeti tatmamızı beyan buyurmaktadır.
          Velhasıl; Said Nursi Hz.leri Risale i Nur eserlerinde gençlik üzerine şöyle der: “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruda kalmazsanız o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada hem kabirde, hem ahrette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiyye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak. Ve ebedi bir gençlik kazanmasına sebep olacak. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle ziynetlendiriniz. Ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz… Gençlik gidecek. Sefahatte gitmiş ise; hem dünyada, hem ahrette, binler bela ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle su-i istimal ile israfat ile, gelen evhamlı hastalıkla hastanelere  ve taşkınlıklarıyla hapishaneler veya sefalet hanelere ve manevi elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastanelerden, hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz..” (Bkz. Gençlik Rehberi S.26–30 Sözler Yayınevi.)
         Bilmem bu güzel sözlere ilave edilebilecek sözümüz olabilir mi? Haddimize mi düşmüş.
         Vesselam.

            

NÜFUS GÜÇTÜR




                               NÜFUS GÜÇTÜR 
                        SELİM  GÜRBÜZER

                 Evet, nüfus güçtür. Bakın İbn-i Haldun Mukaddime eserinde ne diyor: “Nüfus arttıkça talep (tüketim) artar,  talep ise istihsali (üretimi) kamçılar, derken yeni zanaatlar doğar. Zanaatlar çoğaldıkça (geliştikçe) ihtiyaçlar çoğalır: talep (tüketim) arzı yaratır, arz (üretim) talebi, şehir ne kadar kalabalıksa ahali o kadar müreffeh, zanaatta o kadar itibardadır. Şehrin dilencileri dahi zengindir.”  Tabii bitmedi ve sözün devamında şöyle der: “Servet nüfusu, nüfus serveti artırır. Ama bir hududa kadar, sonrasında zeval başlar. Nüfus arttıkça lüks ihtiyaç çoğalır, devlet ricali sefahate düşer, veriler artar, zanaatkârlar ezilir. Toplumların hayatı da fertlerinkine benzer. Önce gençtirler, sonra olgunlaşırlar, nihayet ihtiyarlık ve ölüm.”
             İşte İbn-i Haldun’un bu müthiş ifadeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da. Öyle ki; bu ifadeler günümüz insanına ufuk açmakta ve yüz yıllar öncesinden günümüzün fotoğrafı çekilmiş durumda. Yine bu fotoğraf karesinde yer alan “servet nüfusu, nüfus da serveti artırır” ifadeleriyle de tıpkı her doğan çocuğun bir ömrü olduğu gibi mal ve mülkünde sınırlı bir ömrü olduğu gerçeğini hatırlamış oluruz.  Zaten dünya ve dünya içerisinde her ne varsa tükenmeye mahkûm değil mi? Elbette mahkûm,  baki olan sadece Allah’tır. Ve yine Mukaddimenin o bilgi yüklü sayfalarını çevirdikçe en dikkate şayan kavramın zanaat olduğunu gözlemleriz. Besbelli ki o dönemi temsil edecek en gözde meslek olması adından söz ettirmeye yetiyor.  Malum, o dönem de sanayi, endüstri, makine, bilgisayar olmadığı için zanaat temsil değer olabiliyor.  Kaldı ki, İbn-i Haldun dönemine ışık tutacak temsil kavram kullanmış olsun veya olmasın fark etmez, bir kere onun olaylara sosyolojik pencereden bakışı her şeye bedel. Öyle ki onun tespitleri günümüz sosyologlarını hayretler içerisinde bırakmaya yetiyor. Hiç kuşkusuz o sosyolojik değerlendirmeler yaparken yalnız değildir, Allah ve Resulünün hakikatlerinden ilham almakta. Nitekim bilhassa nüfusla ilgili hususlarda Resulullah (s.a.v)’in; “Evleniniz, çoğalınız, kıyamette ümmetimin çokluğu ile övünürüm” hadis-i şerifi onun için tek rehber kaynaktır diyebiliriz. Madem öyle,   pekâlâ bizlerde medeniyet muştuları olarak İbn-i Haldun’un kullandığı zanaat kavramını bugünün sanayisine, endüstrisine,  teknik ve bilgi donanımına uyarlayıp çağlar üstü yeni bir medeniyet hamlesine yol alabiliriz, neden olmasın ki? 
           Evet, İbn-i Haldun’un nüfusa bakışı, bizimde bakışımızdır. Peki, bizimkini anladıkta,  ya batıda ki aydınlar nüfus meselesine nasıl bakıyor dersiniz? Bu hususta batıya şöyle uzandığımızda ilk etapta Adolphe Coste’nin: “Nüfusun hacim ve yoğunluk bakımdan durumu, o ülkenin gelişmişlik derecesini gösterir” değerlendirmesi dikkatimizi çekmekte. Hakeza F. Ratzel de nüfus yoğunluğu pek küçük olan ülkelerin insanları kara ve su avcılığıyla uğraştığını, yoğunluk kısmen artınca göçebe ve çobanlık dönemine geçtiğini, biraz daha yoğunlaşınca yerleşik tarıma, çok daha yoğunlaştıkça da teknik tarıma ve sanayiye geçiş yaptığı tespitinde bulunmuş. Ve bu tespitini: bir ülkede kilometre kareye düşen nüfus sayısının otuz beşi bulduğunda artık o ülkenin teknik tarıma ve sanayiye geçmek durumda olacağını rakamlarla izah etmişte. Yani bu bir anlamda; bir ülkede kilometrekare üzerine düşen nüfus artışı oranı arttıkça o ülke bulunduğu konumdan bir başka gelişme evresine geçmesi demektir.  Zira Adolf Coste bu sosyolojik realiteyi şöyle örneklendirir de:
         “Önce Burglar (küçük yerleşim alanları) doğdu. Çünkü nüfus hacimce ve yoğunlukça azdı. Daha sonra nüfus arttıkça yerleşme sahaları genişledi. Burglar’dan sitelere, oradan metropollere, kaptollere ve federasyon merkezlerine doğru bir gelişmeye ve güçlenme görüldü. Eğer insan grupları nüfus bakımdan statik olsaydı bu ve benzeri medeni gelişmeler olmazdı.”
          Gerçektende nüfusça güçlü olan bir ülke süper devlet kimliği kazanma avantajı yakalayabiliyor. Mesela İsveç ve Danimarka gibi ülkeler kalkınmışlık görüntüsü verseler de sonuçta süper devlet değillerdir.  Süper devlet olamamanın nedeni, bir kere ABD gibi güçlü nüfus potansiyeline sahip olmamalarıdır. İşte bu yüzdendir ki M. Kovalevski, nüfus artışının ekonomi,  üretim araçları ve teknik gelişmeler üzerinde olumlu etki yaptığından söz eder. Keza Sosyolog Ratzel de aynı bağlamda 1000 kilometre kareye düşen nüfus sayısının 2 - 1770 arası bir skalada avcılık ve balıkçılığın, 1770 olduğunda göçebe ve çobanlığın, 1770 - 35000 arası bir skalada tarımcılığın, 177000 skalaya erişildiğinde ise çok ileri düzeylerde ekonomik hayat ve teknik donanıma haiz bir tarımcılığın görülebileceğinden bahsetmiştir. Kelimenin tam anlamıyla insanlığın ilk çağdan buyana nüfus artışına paralel olarak avcılık veya çobanlık devrelerinden ilkel tarıma, tarımdan küçük sanayi işletmesine, buradan da teknik tarıma ve en nihayet büyük endüstriyel atılıma doğru geçiş kaydettiği dile getirilmiştir.  Bu arada F. Carli, Adolphe Coste, Bougle gibi sosyologlarında hakkını yememek gerekir, onlarda nüfus artışının sosyal iletişimi artırdığını, dili zenginleştirdiğini, örf ve adetlerdeki yumuşamayı sağladığını, demokratikleşme eğilimlerini güçlendirdiği yönünde görüş belirtmişlerdir.  Amma velâkin;   batıda nüfusun bir güç olduğunu beyan eden böylesi sağduyulu bilim adamların tam aksine sefalet kaynağı olduğunu söyleyen sözde bilim adamları da var. Nitekim nüfusun güç olmadığı noktasında Robert Malthus ilk öncü teorisyenlerden biri olarak karşımıza çıkmakta ve nüfus artışının tehlikesinden dem vurmuş ta. O tehlikeden dem vura dursun, bakın bir zamanlar Hollanda, Belçika, İngiltere, Almanya, İtalya, Çekoslovakya, Danimarka ve İspanya gibi ülkeler hatırı sayılır bir nüfus artışına eriştiklerinde isimlerini gelişmiş ülkeler listesine yazdırmasını bilmişlerdir. Belli ki Robert Malthus bir avuç toprağın bağrında bereket fışkıracağını hesap edemediği bir yana yaşadığımız dünyanın her karış toprağında envai türden bitki türlerinin üretilebileceğini hesaba katmamış gözüküyor. Hadi bereket nedir bilmeyebilir,  bunu anlarız da,  peki bugün yeryüzünde hala elle tutulur cinsten besin kaynaklarının tükenmeyişini nasıl görmez, doğrusu bunu anlamış değiliz. İşte öncülük ettiği bu anlayıştan hareket eden bir takım aklı evveller varsa yoksa nüfus azlığının toplumlara mutluluk,  ekonomik refah getireceği hayali peşindedirler. Oysa bu hayal hiçbir zaman gerçekleşmedi, gerçekleşmez de.  Gerçekleşseydi küçük parçalara bölünmüş Ortadoğu ülkelerin her biri dünyanın en güçlü ülkeleri olmaları gerekirdi. Neyse ki,  Türkiye yıllar sonra nüfusun bir güç olduğunu fark eden bir Tayyip Erdoğan gibi bir lidere kavuştu da devlet eliyle doğum kontrolünün teşvik edildiği politikaların rafa kaldırıldığına şahit olduk nihayet. İyi ki de şuan başımızda her fırsatta milletine en az üç çocuk yapın diyen böylesi bir lider var.  Hatta nüfusça çoğalalım telkiniyle yetinmeyip, bu noktada bir çocuklu, iki çocuklu ve üç çocuklu çalışan anne ve babaların çocuk başına özlük hakları iyileştirilmekte ve doğan her çocuğa devlet eliyle altın hediye verilmekte bile. Böylece tüm aileler nüfusun çoğalması yolunda teşvik edilmiş olmakta.  Buna mecburuz da. Aksi takdirde ihtiyar Avrupa’nın düştüğü çukura bizde düşeriz. Madem öyle genç nüfusa sahip Türkiye’mizi kimsenin ihtiyarlaştırmaya hakkı olmasa gerektir.  Ama gel gör ki bir zamanlar bu ülkede nüfus artışını tehlike olarak addeden bir takım siyasi aktörler kendi beceriksizliklerini ört bas etmek için bütün suçu nüfus artışına yüklemişlerdir. Yetmemiş Avrupa’dan güya geri kalmış ülkelere iyileştirme adı altında gönderilen nüfus kontrolüne yönelik tüm materyallerin taşınmasında aracılık etmişlerdir. Oysa ekonomiyi felç edici ortada nüfus artışı kaynaklı herhangi bir veri yoktu, dedik ya tamamen kendi beceriksizlerinin üzerini örtbas için bu yola başvurmuşlar. Dahası üstüne vazife olmayan şeylere soyunmuşlar, kaldı ki ailelerin çocuk yapmalarının önüne geçmek,  doğacak olana karar vermek kimin haddine, bu iş neyinize,  hâşâ doğacak olan çocuğu siz mi yaratıyorsunuz ki mani olasınız. Hiç kuşkusuz yaratan Allah, rızkını da o verir zaten. Gerçi bazı çevrelerin dini referansları kabul etmedikleri de apayrı bir gerçek. Madem dini referans almıyorlar, bari hiç olmazsa batıdan gelen sese kulak verseler, bu bile yeter.  Bakın J.L Moreno; “Dünya yeter derecede kalabalık değildir” deyip bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Öyle ki verdiği bu mesaj bugüne kadar olan tüm yanlış kanaatleri yerle bir edecek cinsten bir mesajdır. Tabii batı’da böyle güzel çıkışlar olduğu gibi dünyaya hangi çocuğun gelmesi, kimin gelmemesi gerekir hususunda sınırlama getirilmesini isteyen çıkışlarda var.  Nitekim Francis Galton; dünyaya sadece güçlü kalıtıma sahip çocukların gelmesinden yana bir tavır ortaya koymuştur. Şöyle ki, eski Yunancada iyi ve güzel anlamında ‘eu’ ve yeni doğan organizmaya katılan genetik program anlamında ‘genom’ kavramların sentezini yapıp “eugenics’i savunuyorum” (doğuştan iyi olma-kalıtımsal soyluluk)  tarzında bir çıkış yapmıştır. Yani öjeni’yi (sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninler yetiştirmeyi) demokrasinin bir ilkesi gibi sunmuştur.  Bu görüş aslında seçkin insanların çoğalmasına yönelik bir görüştür.  Bir başka ifadeyle yoksul, hasta, güçsüz ve yeteneksiz insanların canı cehenneme dercesine doğmalarına şans tanımayan sapkın bir çıkıştır.  Tabii bu tür çıkışlar siyah-beyaz,  köle-efendi,  asil-asil olmayan gibi ayırımlara kapı araladığından insan onurunu rencide etmeye yetmiştir.  Anlaşılan insanlık sadece vahyin soluğunda insanlığını bulabiliyor. Hele bu tip tezlere şaş kaza bizlerde kendimizi kaptırmış olsak vay halimize, hele hele bir de Darwin’e kandığımızı düşünün işin sonunda maymun olmakta var.  Her neyse onlar insanı insanlıktan çıkarmaya çalışa dursunlar,  bakın İslamiyet tâ baştan anne karnında doğmamış bebeğin dünyaya gelmesine yönelik her türlü engel girişimi men etmiştir. İşte bu yüzden inanan her mümin ana rahmine düşen her bir canı Allah’ın mukaddes emaneti bilir, anlayana tabii. Yine de anlamakta zorluk çekenler için çokça dillendirdikleri hümanizmi bir kez daha gözden geçirmelerini öneririz.  Hadi diyelim ki; hümanizmden de vazgeçtiler,  bari hiç olmazsa kilisenin sesine kulak verseler fena olmaz deriz. Bakın Papa 6. Paul doğum kontrolü uygulamalarına ve kürtaja karşıt tavır ortaya koymuş bile.  Keza bu tip karşıt tavırları doğu bloğunda da görebiliyoruz. İşte Privedentsev’in; ‘Rusya’daki nüfus artışı hızının azalmasından endişe ediyorum’ feryadı bunun en tipik misalini teşkil eder. İnsanların dili dini, ırkı ne olursa olsun, sonuçta nüfus insanlığın ortak derdidir.  Zaten sağduyu her insan doğacak olana, doğmuş olana hayat şansı vermekten yanadır.  Hatta bunun ötesinde ölmüş olana da saygı duyulmasından yanadır. Aslında tüm bunlardan öte insanı eşrefi mahlûkat olarak görmek birçok meseleyi kendiliğinden çözmek olacaktır.   Ancak ne var ki; batıda insan denilirken hep kendileri akla gelmekte, bu yüzden kendileri çoğalması kabul görürken, söz konusu Müslüman olduğunda onları endişe sarmakta. Nitekim Bertrand Russell gibi aydınların Ortadoğu ve İslam ülkelerde nüfusun çoğalmasında endişe duymaları bunun bir göstergesidir. Tabi ne kadar endişe duyarsalar duysunlar korkunun ecele faydası yok, çırpınmaları bu yüzdendir. Bu yüzden               kapitalizmin öncüsü Adam Smith; Nüfus artışını ekonomik kalkınmanın hem sebebi hem de neticesi olarak görmüştür. T.H.Marshall; nüfus azalışını İngiliz imparatorluğunun sonunu getirecek bir tehlike olarak addetmiştir. Uzak doğunun liderlerinden Mao Zedong ise halkına; ‘Ben atom bombasından korkmuyorum. Atomun karşıt silahı Çin kadınlarının rahimleridir. Hedef yılda 20 milyon Çinlinin doğumudur’ mesajıyla adeta güç gösterisinde bulunmuştur.  Bakın bu anlamda karışımızda bir Japonya örneği var. Öyle ki Japonya XIX. yüzyılda sanayileşmeye adım attığında 35.000.000 nüfusuyla Türkiye’nin iki misli kadardı. Derken bu nüfus potansiyeli sayesinde birçok sanayinin kuruluşu gerçekleşmiş ve yerli talep artmıştır. Tabii buna şaşmamak gerekir, düşünsenize bugün bir milyon çocuk, 20 yıl sonra 1 milyon üretici ve tüketici, yani müşteri demektir. İşte bu gerekçelerle Alvin Hansen; nüfus azalışının işsizliğe gerilemeye sebep teşkil edeceğini belirtmiştir.  Gunnar Myrdal’de konuyu sosyolojik boyuttan bakıp; nüfus azalmasının demokrasiye gölge düşürüp öldürücü zehir etkisi yapacağını dile getirmiştir. Derken bu noktadan sonra ister istemez aklımıza şu soru takılır. Neden doğum kontrolü uygulamaları bize reva görülürde batıya uygulanmaz, bunun tek bir cevabı var, o da nüfus bir güç olduğu içindir elbet.  Zaten ABD’nin İsrail’e değil de Müslüman ülkelere doğum kontrolü noktasında yardımda bulunması bu gerçeği doğruluyor.  Hatta ABD kendi ülkesinde doğum ilaçlarının üzerine ikaz uyarıları ve yan etkilerinden bahseden etiketler yapıştırmayı ihmal etmezde. Biliyorlar ki gebelik sağlık demektir,  hamilelik sayesinde bir kadının vücudu dengesine kavuştuğu gibi bir takım iltihaplı habis urlar vücuttan atılır da. Dahası şeker hastası bir hamile bayan bir anda normal dengesine kavuşabiliyor. Keza 17 Ekim 1975 Washington mahreçli bültende doğum kontrol ilaçları kullanan bayanların kalp hastalıklarına, yetmedi bebek yapamaya karar verildiğinde sakat doğmasına yola açabilecek bir dizi makalelerle kamuoyu habire bilgilendirilir.  Yetmedi ABD Gıda ve İlaç Daire Başkanlığı devreye girip ilaçlara uyarıcı etiketleri yapıştırma kararı almayı ihmal etmezler de. Ama aynı uyarı kendi dışındaki ülkeler söz konusu olduğunda sumen altı edilir.  Sanki doğum kontrolü uygulamalarının doğu insanına sağlığa zararı yokmuş gibi tutum sergilemekteler. Doğuda bebeklerin birçoğu geri zekâlı ya da sakat olarak doğuyorsa biliniz ki batının bunda çok büyük payı olduğu muhakkak.
            Bakın, Allah Teâlâ yarattığı kulunun aç kalma riskine karşı vücudunda yağ depoları yaratmış ki yeni bir gıda bulana kadar bir süre daha ayakta kalabilsin. Zaten bu süre içerisinde yeni gıdayla buluşma fırsatı bulunur da. Dolayısıyla Afrika’da ki ölümler sanıldığın aksine açlıktan değil salgın hastalıklara bağlı olarak gerçekleşmektedir. Hakeza hayvanlarda bir başka şekilde korunmaya alınmışlardır. Bilindiği üzere kışın yiyecek sıkıntısı yaşandığı içindir hayvanların bir kısmı kış uykusuna yatmaktalar. Böylece kış uykusunu yazın vücutlarında depo ettikleri yağı tüketerek geçirmekteler. Derken bizim 7–8 saatlik uykumuz onların mevsimsel uykusuna dönüşen bir süreçle tamamlanmaktadır.  Öyle ki mevsimsel kış uykusunda hayvanın tüm azaları istirahatta olduğunda enerjiye pek gerek kalmaz da. Hatta kış uykusuna yatmış hayvanlarda kalp atışları 300’den 7–10’a düştüğünde beyin fonksiyonlarını besleyen elektik sinyalleri nerdeyse durma noktasına gelebiliyor. İşte bu sayede bir hayvan koca kış mevsimini yemeden içmeden geçirebiliyorlar. Kaldı ki Yüce Allah her canlıyı her şart altında ölüme terk etmeyecek donanımda yaratıp “Rızkı ben verdim onun yaşaması bana ait”  fermanıyla korumaya almış bile. Bu nedenledir ki, yeryüzü tüm canlılar için adeta bir ziyafet sofrasıdır. Aslında açlık, susuzluk gibi kavramlar daha çok bizim tembelliğimize kılıf bulmak için ürettiğimiz kavramlardır. Oysa kula bahane üretmek değil, çalışıp rızkını üretmek düşer.   Bir başka ifadeyle problem açlıkta değil, asıl problem ayarlanmış biyolojik saatin akrep ve yelkovanıyla gereksiz yere kurcalamamızda gizli.
          Velhasıl; nüfus güçtür, aynı zamanda sosyal iletişim, kültürel zenginlik, sağlık ve kalkınma demektir.
            Vesselam.