5 Mart 2022 Cumartesi

ÜÇ BOYUTUN DIŞINDA BOYUT VAR MI?

ÜÇ BOYUTUN DIŞINDA BOYUT VAR MI?

        SELİM GÜRBÜZER

          Üç boyutlu denen mekân tanımlaması aslında beşer boyutunda algılanan bir tanımlamadır. Değim yerindeyse beşer olarak tamamen algılarımızın bize kabul ettirdiği mekân boyutu algısıdır bu. Şayet işin aslı nedir ne değildir diye araştırıp hakikat penceresi boyutuyla bakmaya çalıştığımızda ulaşacağımız en nihai veri kâinatta sadece birkaç boyut değil çok boyutluluk üzerine kurulu hayat nizamının var olduğunu idrak etmek olacaktır. Açıkçası ilk peygamber ve aynı zamanda ilk insan Hz. Adem (a.s) ile birlikte yaratılış kodlarımızdaki görme aralığımız işin hakikat boyut kısmını görmemize mani frekans aralığında olduğu içindir çevremizde olan biten her şeyi ister istemez üç boyut penceresinden bakmak durumundayız.  Bu bir anlamda zahiren baktığımız her nesne aslında gözümüzün üç boyutlu olarak algıladığı görüntünün ta kendisi nesnel algıdır bu. Nitekim algıladığımız bu üç boyutlu nesnel görüntü fizikte ‘en, boy ve derinlik’ boyutu olarak karşılık bulur. Yok, eğer gözümüze görüntü olarak nesne değil de ışık çıkarsa, çıkan bu görüntü fizikte frekans ya da dalga boyu olarak karşılık bulur. Sonuçta ister nesnel boyuttan söz edelim ister güneşten gelen ışık demetleri arasında ki uzaklığı belirleyen ışık dalga boylarından söz edelim hiç fark etmez,  şu bir gerçek ki asıl bizim için acaba üç boyutun dışında, daha başka boyutlar var mı sorusuna verilecek cevap zihnimizi zonklayacak husus gibi gözüküyor. Hatta fizik ötesi boyut denen metafizik âlemde zihnimizi zonklayacak konulardan biridir. Şimdi gel de böylesi konular bizim zihnimizi zonklamasın, ne mümkün.  Öyle ya,  biz aciz kullar olarak herhangi bir nesnenin alan hesaplamasını yaparken bikere her şeyden önce üç boyutlu bakış açımızla gördüğümüz nesnenin ancak en, boy ve derinliğini ölçüp biçerekten konumunu belirleyebiliyoruz. Bu durumu rakamlarla ifade ettiğimizde çıplak gözle gördüğümüz tüm nesnel olayları yaratılış kodlarımızda var olan üç boyutlu pencereden bakaraktan milimetrenin binde birinin (1/1000 mm) onda dördü (0,4) dalga boyuna tekabül eden bant sınırları içerisinde zihnimizde canlandırıldığı şekliyle görüntüler ve öyle değerlendirdiğimizi idrak etmiş oluruz.  Fizikçiler ise malum kendi bilimsel ilgi alanları olmaları hasebiyle nesnel olaylara optik pencereden bakaraktan elektro manyetik spektrum dedikleri ve gelen radyasyonun dalga boylarına (frekanslar) göre ayrıldığı bantlardan istifade ederekten ölçümlerini yapıp grafiksel ya da pik şeklinde görüntülemeye çalışaraktan değerlendirmelerini yaparlar hep.

          Peki, acaba bizim dışımızdaki canlılarda görüntü algısı boyutu bire bir bizimki gibi aynı mıdır? Bu sorunun cevabını verebilmek için ilk evvela bu durumu ancak canlılar üzerinden örneklendirerekten açıklığa kavuşturabiliriz. Örnek mi? Mesela yılan ve kertenkele gibi canlılar etrafını derinlik boyutundan yoksun baktıklarından eşyayı algılamaları tıpkı ışığın fotoğraf karesine düşen görünümdekinin, yani film şeridine yansıyan görüntünün aynısı gibi görmeleri bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten.  Renk bakımdan durum tespiti yapmaya çalıştığımızda ise mesela binek atların yiyeceklerinin saman veya yeşil ot şeklinde otlamalarından olsa gerek yeşil ve sarı renkleri çok rahatlıkla ayırt edebildiklerini,  köpeklerinse tam aksine renk körü oldukları için renk ayrımı yapmadıkları tarzında daha pek çok örneklerle karşılaşmak pekâlâ mümkün.  Malumunuz köpeklerde yaratılışında renk algısı kodu yerine koku alma algısı kodlandığı içindir daha çok koku alma duyuları yoluyla yiyeceklerini ayırt etmekteler. Hatta Pavlov’un içgüdüyle acıkma arasında ilişkiyi ispatlamak adına köpekler üzerinde yaptığı zil sesiyle şartlandırma yöntemine benzer bir yöntemle köpeğin önüne bir takım müzik melodileri eşliğinde yemek verildiğinde de ağız salyasının akıttığı bilinen bir gerçekliktir.  Bu demektir ki köpek veya kedilerin renge karşı ayırt edici hiçbir şekilde seçicilikleri söz konusu olmazken zil sesinde olduğu gibi işin içine sadece kendi yaratılışlarındaki algılayacağı duyu kodları yönünde ancak pür dikkat kesilip ihtiyacı olan nesneye duyarlı olabiliyorlar.  Anlaşılan o ki,  Yüce Allah (c.c)  ihtiyacı olan canlıya renk ihsan ediyor. Mesela arılar diğer canlılar gibi iri gözlü olmamalarına rağmen bir bakıyorsun değişik renkte çiçekleri çok rahatlıkla ayırt edebildikleri gibi sarı iğnesiyle bir yandan nektar elde ederken icabında diğer yandan da beyaz renkle akasya çiçeğini de boş geçmeyebiliyor. Hakeza tavuklar ve maymunlarda yedi tayf rengi ayırt edebilecek donanımda hayvanlardır. Bu arada yine bir başka ilgimizi çekecek üstün donanıma haiz bir balık türü vardır ki, o balık türü bilhassa Güney Mexico ve Kuzey Amerika’daki nehirlerin çamurlu bölgelerinde  ‘Anablep’ diye adından söz ettiren balık türünden başkası değildir elbet. Hiç kuşkusuz onu diğer balık türlerinin yanında ayrıcalık kılan tarafı her iki gözünün alt ve üst extremitelerle donatılmış olmanın avantajıyla çok rahatlıkla hem suyun altını hem de üstünü kolaçan edecek şekilde gözetleyebiliyor olmasıdır. İşte bu nedenledir ki kendisine ‘dörtgöz’ balık denip bu sayede hem dışarıda kendisini avlamak için pür dikkat kesilen kuşları izleyebiliyor hem de çok rahatlıkla suyun altındaki gıdasını aramaya da koyulabiliyor. Tabii tüm maharetleri bunlarla sınırlı değil,  dahası var; mesela dışarıda uçan bir böcek varsa kapana düşürüp avlayabiliyor da. Hani üstün yetenekli kişiler için on parmağında on marifet var denilir ya hep, aynen öylede bu balık türü hakkında da bir çift gözünde dört boyutlu optik marifet var dersek yeridir.  Hakeza bize yine bir başka ilginç gelecek balık türleri de vardır ki,  mesela bu tür balıkların kırmızı ve yeşil arası renkleri çok rahatlıkla ayırt ediyor olmalarıdır.  İşte tüm bu verdiğimiz örneklerden anlaşılan o ki,  renk algısı da aslında dalga boyu ölçeğinde bir çeşit boyut tonlamadır. Derken böylesi bir boyut ortamında her tondan renk tonlamaları değiştikçe dalga boylarının da değişebileceğini idrak etmiş oluruz.

        Tabiî ki her mekânın boyut farklığının yanı sıra canlı cansız her obje arasında boyut farklarının belli bir hesaba göre ayarlandığı muhakkak. Bu yüzden fiziki boyutu tespit için fizik bilimi doğuvermiştir. Birde fizik ötesi âlem vardır ki; o da malum fizikçilerin ölçemeyeceği beşer ufkun ötesinde bir boyuttur. Yani bu demektir ki bizim boyutumuz dışındaki canlı ve cansız varlıklarla birlikte paylaştığımız mekânları ancak üç boyutlu bir bakış açısıyla hem hal olmamıza ve görüntü almamıza izin veriyor. Belli ki bu üç boyutu aşacak hamle ancak ve ancak takva sahibi Allah dostlarına nasip olacak bir durumdur.  Örnek mi?  İşte Miraç olayı bizatihi fizik ötesi âlemin bir başka boyutta olduğunun idrak edilmesine ziyadesiyle yetecek derecede mucizevi örnek bir delildir.  Ancak ne var ki insanoğlu hep gördüğüne inanmak ister ya,  maalesef mucizevi örneklere inanmayanlarda olabiliyor, oysaki çıplak gözle görme olayı dış göz boyutudur.

            Evet, dış göz ancak ve ancak üç boyutu algılayabiliyor. İç göz bir başkadır elbet, ilim irfan ve feraset gerektirir.  İç göz melekemizi çalıştırmadığımız içindir ötelerden bihaberiz.  Tabii bihaber kalışımız gökle yer arasında nice bilmediğimiz canlı cansız varlıkların yok olduğu anlamına gelmez, tam aksine iç içeyiz de. Demek oluyor ki görememenin asla cismin küçük boyutta oluşu veya gök kubbeye uzanan devasa boyutta oluşuyla hiçte ilgisi yoktur diyebiliriz.  Kaldı ki mikro âlemi çıplak gözle göremesek de mikroskop ve spektrofotometre gibi aletlerle pek çok şeyi görebiliyoruz.  Mesela spektrofotometre ile daha çok metrenin milyonda biri ya da milimetrenin binde biri olarak tarif edilen mikron ölçekli dalga boylarında ki maddelerin varlıklarını pekâlâ gözlemleyebiliyoruz.  Hakeza çıplak gözle göremediğimiz bakterileri de çok rahatlıkla mikroskopta pekâlâ görebiliyoruz. Anlaşılan o ki çıplak gözle göremeyişimiz boyut farklılığı ile ilgili bir durumdur. Kelimenin tam anlamıyla bizim algılayabileceğimiz alanların dışında her ne boyutta canlı cansız varlık varsa biliniz ki aramızda olan dalga boyu farklılıklarından dolayı onları göremiyoruzdur.

       Malumunuz melekler çok hızlı hareket eden varlıklar olması hasebiyle beşer boyutundan bakıldığında bize görünmez olmaları son derece gayet tabii bir durumdur.  Nasıl ki laboratuvarda çalışanlar içerlerinde belirli miktarlarda solüsyon bulunan ependorf tüplerini santrifüj godelerine yerleştirdiklerinde örneğin santrifüje 14.000 rpm de start verildiğinde bir süre sonra godelerle birlikte ependorf tüplerini döner halde göremiyorlarsa aynen öyle de arzla sema arasında hızlarına vakıf olamadığımız daha nice canlı cansız her ne varsa onları göremiyor olmamız elbette ki onların yok olduğu anlamına gelmez.  Ki,  bizim beşer olarak bu dünyada 400 ila 700 nanometre aralıkları dışında göremeyeceğimiz nice meleğimsi varlıkların yanı sıra göz retinamızın hassas sinir hücrelerince bile algılanamayacak derecede farklı dalga boylarda dizilen binlerce radyo televizyon dalgaları, radar ışınları, röntgen, gamma ve kozmik ışınların varlığı söz konusudur. Besbelli ki gözümüz ancak 0,4 - 0,7 mikron aralığındaki ışıklara duyarlılık gösterebiliyor.  Hiç şüphe yoktur ki, mutlak manada kanun koyucu olan sadece Allah’tır,  dolayısıyla nice sırlarına erişemediğimiz enerji türünden ışınlar bize aynı zamanda kuantum fizik kanununun varlığını da ortaya koyar. Hakeza renklerde belli kanunlara tabii olarak var olduklarını gösterir. Nasıl mı? Mesela güneşten gelen ışık ilk etapta bize beyaz ışıkmış gibisine algılarız.  Oysaki beyaz ışığı renk analizini tabii tuttuğumuz da çoklu renk ışık karışımından ibaret olduğu görülecektir. Nitekim görünür ışığı cam prizmadan geçirdiğimizde gök kuşağında olduğu gibi yedi tayf renklere ayrıldığını görmek pekâlâ mümkün. Şayet bilim dünyası renk analizlerinden elde ettikleri verileri önümüze koymasaydılar ışık deyince sadece beyaz renk skalası olarak algılayacaktık. Neyse ki önümüze koydukları bilimsel renk analizi verileri sayesinde en kısa dalga boyun mor, en uzun dalga boyunun ise kırmızı rengin olduğunu fark ediverdik.

         Allah-u Teâlâ Kur’an’da  “O semaların, arzın ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Ve O doğuların Rabbi’dir” (Saffât sûresi (37) 5.ayet)  diye beyan buyurduğu ayet-i kerime de ifade edilen ‘doğuların’ ibaresi güneşe kıyasla bildik istikamet manasına bir boyut ibaresidir.  İşte bu ayet-i kerimede geçen doğular ibaresinden hareketle istikamet ya da boyutların varlığına işaret edilen bu husus ister istemez insan zihninde üç boyutun dışında dört, beş, altı diyebileceğimiz daha pek çok boyutların olabileceğini de akıllara düşürüyor elbet. Derken bu noktada boyut arayışı içerisine girildiğinde mesela dördüncü boyutun ‘Zaman’  boyutu olabileceğini idrak etmiş oluruz. Kaldı ki zaman boyutu da bildik saat dilimiyle sınırlı bir boyut değil,  o da tıpkı üç boyut gibi kendi nevi şahsına münhasır diyebileceğimiz bir başka boyut algısıdır. Şöyle ki; kendimizi şu an öğrenci olduğumuzu varsayalım. Hiç kuşkusuz birinci derste çalan zil sesi bize teneffüsü hatırlatacaktır.  İkinci derse girdiğimizde ise çalacak olan zil sesi de bize bir önceki çalınan zile kıyasla ikinci teneffüs dememiz gerektiğini hatırlatır. Böylece bu hatırlatmalar eşliğinde birinci zil sesiyle ikinci zil sesi arasında geçen süreci bir başka boyutta zihnimizde ‘zaman’ algısı olarak addetmiş oluruz.  Öyle ki ikinci zil sesini duyduğumuz andan itibaren birinci zil sesi artık bizim zihnimizde hayalen yaşanmış bir mazi zaman dilimi olur. Derken hayalen hafızada kayıtlı tuttuğumuzla şuan ki yaşanmakta olanı kıyaslayıp kendi zaman algımızı oluşturmuş oluruz. Şayet böylesi bir kıyaslama yapmasak biliniz ki ‘zaman’ kavramından bihaber olacaktık. Zaten beynimiz duyular vasıtasıyla alınan verileri kıyas yaparaktan bir sonuca varır ki, bu noktada tek karar mercii kendi zihinsel bellek yetimizdir. Nitekim zihin dünyamız duyu ve duyu organlarımız vasıtasıyla kendi dağarcığına intikal eden her türlü veriyi harmanlamakla yetinmeyip tüm yaşanmışlıkları,   tüm tecrübi kazanımları, tüm öğrenilenleri ve geçmişteki tüm bağlantılarıyla birlikte anlama,   anlamlandırma ve hıfz etme yetisi olarak da karşımıza çıkar.  Dahası zihin dünyamız beynimizin hem alfabesi hem de veri işleme merkezinin ta kendisi kütüphanemizdir. Değim yerindeyse beyin ve zihin ikilisi etle tırnak misali birbirinden ayrılmayacak derecede iç ve dış gibidirler. Biri somut diğeri soyuttur. Beyin organ olması hasebiyle mekânsal fonksiyon icra eder.  Zihin kodlarımız ise meleke olması hasebiyle fonksiyonunu ancak işlevselliği ile varlığını fark ettirir. Birbirinden farklı fonksiyon icra ettikleri şundan besbellidir ki,  örneğin beyin şöminede yanan bir aleve elimizi dokundurmamak gerektiğini bilmez, sadece iletişimde aracılık rolü üstlenir, malum dokunmamak gerektiğine karar veren tek mercii zihin dünyamızdır. Dolayısıyla zihin deyip geçmemeli. Öyle ya, şayet bir bilgisayar işletim sistemi tüm donanımlara sahip programlarla yüklü değilse mekanik kısım çelikten de donatılmış olsa tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Nasıl ki bilgisayarın hafıza kartı deyince akla  ‘harddisk’  geliyorsa aynen öyle de beyin deyince de akla hiç kuşkusuz zihin melekesi gelir. Zira zihin melekesinden yoksun bir beynin daha henüz programı yüklenmemiş bilgisayar harddiskten ya da kurumuş meşe ağaçtan hiçbir farkı yoktur dersek yeridir. Dahası beyin hakkında bünyesinde zihin melekelerini barındıran bir ünitesidir dersek de maksadımızı aşmış sayılmayız. Çünkü böylesi biyolojik donanımlı ünite içerisine şayet zihin kodları kodlanmamışsa beyin ne herhangi bir nesneyi algılayabilir ne de akl edebilir.  İyi ki de Yüce Allah (c.c) beynimize zihin kodlarını kodlanmışta bu sayede çevremizde olan biteni çok rahatlıkla yorumlayabiliyoruz. Yetmedi dünden bugüne bugünden yarına gelecek kurgusu planlaması bile yapabiliyoruz. Böylece ‘dün-bugün-yarın’ üçlü sacayağı ekseninde düşünebilme yeteneğimizle ‘zaman’ kavramının şuuruna ermiş oluruz.  Düşünsenize zihin dünyamızda hafıza kartlarımız olmasa kim bilir halimiz nice olurdu. Aslında ne olacağını az buçuk tahmin edebiliyoruz, o da malum yaşadığımız hayatın öncesini ve sonrasını kıyas edemeyeceğimizden dolayıdır ki hayatı sırf anlık geçişlerden ibaret olarak algılayacaktık.  Nitekim bir insanın yaşı sorulduğunda yaşının kaç olduğu konusunda vereceği cevap o an yaşadığı yılın anlık zaman dilimine göre verilen cevap olmayıp tam aksine doğum tarihinden itibaren tükettiği tüm ömür basamaklarıyla ilgili beyin dağarcığına işlenmiş kronolojik yaş takvimi birikimi doğrultusunda bir cevap olacaktır. Malumunuz geçmişten bugüne zihnimizde canlı tutmaya çalıştığımız tüm hatıralarımız bizim için yaşadıklarımızın dokümantasyonu olurken akılda tutmaya çalıştığımız tüm öğreti cinsten hadiselerde bizim için bilgi deposu diyebileceğimiz hafıza kartımız veya bellek kartımız olur. Yine bir başka meselede malumunuz beynimizi belli bir tertip üzerine alıştırdığımız için yaşanan olayları sürekli ileriye doğru aktığı şeklinde algılarız. Acaba gerçekten zaman ileri akıyor mu, yoksa öyle düşünmeye alıştığımızı için mi beynimiz öyle algılamak ta?  Belli ki bu tür sorulara cevap vermek hiçte kolay gibi gözükmüyor. Çünkü zamanın nasıl aktığı konusu bizi aşan bir husus. Şimdilik zaman için daima mekânlarla beraber ötelere ahes aheste uçup giden izafi bir boyut demek düşer bize.

        Velhasıl-ı kelam; zaman ötelere kanatlanıp an be an saniye şaşmaksızın tüm cümle âlemi selamlayıp yorulmadan akıp gitse de bir gün gelecek o da bütün boyutlar gibi yutulup fani olmaya mahkûm kalacaktır. Ve bu hakikat ‘zaman’ boyutu içinde kaçınılmaz alın yazısıdır.  O halde tüm boyutlara zeval gelene kadar yolun açık olsun demekten başka daha ne diyebiliriz ki.

             Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/uc-boyutun-disinda-boyut-var-mi-5488-kose-yazisi

ASLİ VATAN CENNET YURDU

ASLİ VATAN CENNET YURDU

         SELİM GÜRBÜZER

        Ukrayna asıllı Amerikalı fizikçi ve kozmolog George Gamow bakın ne diyor:  “Hayat denilen olgunun aslında termodinamik kanunlarına aykırı olduğunu, buna rağmen yine de canlılık olabiliyor. Normalde Termodinamik kanunların gereği canlılığın olmaması gerekirdi.  Belli ki araya giren bir takım etken faktörler nedeniyle canlılık bir realite olarak karşımızda durmaktadır.  Ve bu ileri sürdüğü tezi az ötede masanın üzerinde duran bir bardak suyla örneklendirerekten bilim dünyasına sunmayı ihmal etmez de. Tabii bilim dünyasına gösterilen bu örnek sunumda bizim için asıl ders çıkarmamız gereken husus zaten doğup büyüdüğümüz bize ait olan topraklarda suya bakışımızın  ‘ab-ı hayat’ bir bakış olmasıdır.  Şayet suya bakışımız ab-ı hayat bir bakış açısından değil de kimyasal bileşik yönden bakacak olursak su moleküllerinin tıpkı diğer moleküller gibi hareket halinde olduğunu gözlemlemiş oluruz. Ancak bu hareketlilik asla gelişi güzel bir hareketlilik değildir, her şeyde olduğu gibi ab-ı hayat suyun akışı içinde ilk yaratılışında belli kanunlar belli ölçüler tayin edilmiştir. Öyle ya,  hareket halindeki su moleküllerinin ezelde kendisine tanınmış belli ölçülerin dışında normal yatağında akmayıp da devamlı olarak yokuş yukarıya doğru akmış olsaydı tüm insanlığın bir dizi felaketlerle karşılaşacağı muhakkaktı. Bir an yatağında akan suyun sakin halden yüksek basınç kuvvetiyle hortum misali yokuş yukarılara doğru yükseldiğini düşünün,  bu durumda ya tıpkı bulutlardan yerle gök arasına kadar uzanan büyük yıkıcı güce sahip hortum felaketi yaşardık ya da Tsunami dalgasına benzer bir tufan hadisesiyle karşı karşıya kalırdık. Malum dünyanın çeşitli yerlerinde zaman zaman televizyon haberlerinden izlediğimiz felaket haberleriyle gelecekte bir takım fiziki olayların dalga dalga büyüyeceğini ve büyük bir tufanın kopmasının an meselesi olduğunu şimdiden görebiliyoruz.  Gelecekle ilgili öngörülerimiz bize öyle gösteriyor ki küresel çapta her an volkan misali patlamaya hazır düzensiz molekülerin içten içe hareketiyle birlikte büyük bir kıyamet patlaması yaşanacaktır.  

             Evet,  zaman zaman karşı karıya kaldığımız istisnai kabilden olağan üstü felaketler hariç şimdiye kadar dünya ölçeğinde küresel çapta hemen her gün geceli gündüzlü bir dizi felaketler zinciriyle karşılaşmıyorsak bunun sebebi ta evrenin yaratılışında orijinal kanunlarla işleyen kurulu nizamının Yüce Allah’ın  “Ol” emri doğrultusunda bugüne dek vazifesini yerine getiriyor olmasındandır. Ta ki bu durum Yüce Allah’ın “Yok” emri fermanı gelene dek kurulu nizam devam edecekte.  Hiç kuşkusuz dünya fani, baki olan sadece Allah’tır.  Hatta her daim ab-ı hayat gözüyle baktığımız suyun da vakti saati geldiğinde şimdiye kadar ki vazifesinin dışında bir bakmışsın dünyadaki tüm kıtaları yutacak şekilde karşımıza Tsunami felaketi olarak her an çıkması pekâlâ mümkün diyebiliriz. Baksanıza küresel ısınmayla birlikte kutuplardaki buzulların hızla erimeye yüz tutmuş olması daha şimdiden bizi bekleyen büyük kıyametin kopacağına dair alarm zilinin çalacağının işaretini vermekte. Zaten bilim adamlarının adına ‘kıyamet günü buzulu’ dedikleri bu türden alarm veren buz erimelerinin ve buz kaymalarının dünyanın gidişatının ileriki evrelerinde domino etkisi yaparaktan Antarktika’daki diğer buzulları da ardından sürükleyecek küresel çapta büyük bir felaketin yaşanacağına kesin gözüyle bakılmakta bile. Ki, küresel boyutta buzulların sürükleyeceği böylesi bir felaket tabloyla karşılaşmak kıyametin kopuşu demek olacaktır.  Malum,  kıyamet koptuğunda fani olan hiçbir şey aslını koruyamayıp ahirette ebediyete mal olacak yeni bir format âlemle yüzleşmiş olacağız. Nitekim kıyametin kopuşuyla birlikte ab-ı hayat suyun dünya tarlasındaki akış konumu bu kez format değiştirip ahiret tarlasındaki akacak olan yatağı doğrultusunda bir formatta ivme kazanacaktır. Bir başka ifadeyle ahiret tarlası cennet ve cehennemin yer aldığı bambaşka formatta ebedi bir âlemdir. Şu an yaşadığımız dünya tarlasından çok farklıdır.  Nasıl mı?  Bilindiği üzere zaman,  ağırlık,  çekim kuvveti gibi pek çok fiziki kanunlar dünya için geçerli kanunlardır,  bu tür dünya formatında ki kanunlar Cennette yok hükmündedir. Dolayısıyla cennette enerjiye de ihtiyaç kalınmayacaktır. Dünya hayatımızda malum yer çekim kanunlarına tabii olmamız hasebiyle kendi kendimize gerçekleştirdiğimiz pek çok eylemlerimiz için mutlaka enerji sarf etmemizi gerektirir, bu kaçınılmazdır.  Bu arada unutmayalım ki, kütle çekim ivmesi sadece dünya sathında konumlanmış cisimlere has bir özellik değildir, gök cisimleri de buna dâhildir. Nitekim zaman zaman gök cisimlerinin yörüngesinde ve yüzeyinde ki cisimlerin gerek güneşin çekim ivmesinin etkisiyle gerekse gezegenler arası çekim etkisiyle tıpkı meteor taşları türünden düşmelere yol açabiliyor.  Ancak buradan şu anlaşılmasın çekim kuvveti sadece düşmek için vardır diye,  hiç kuşkusuz çekim kuvveti daha çok tüm gök cisimlerini dengede tutmak için vardır.   Örnek mi?  İşte kütle çekim kanununu güneşin çekim gücüne bağlı olarak dünyada deniz kabarmalarına yol açan gel git hadiseleriyle gözlemleyebildiğimiz gibi atmosferdeki hava akımını yeryüzüne bağlama cihetiyle de ivme kazandığında dünya atmosferini oluşturan gazların bulundukları konumdan öyle kolay kolay uzaya firar edemediklerini de gözlemleyebilmekteyiz. Anlaşılan o ki,  kütle çekim kuvvet kanunu hem dünyamızı hem de uzayda serbest halde dolaşan atomları denge de tutup ivme kazandırmak için vardır. Derken Yüce Allah’ın halk ettiği çekim kanununu sayesinde uzayda konumlanan atomlar bir anda kozmik bulutların oluşumuyla birlikte yoğunlaşıp yıldız kümelerini meydana getirmek gibi bir misyon yüklenmiş olurlar da.  Öyle anlaşılıyor ki, dünyamız kendine özgü yarıçapı ve kendine özgü kütle yapısıyla sanki kurulu saat misali hiç dur durak bilmeksizin yer çekim kuvvetinin etki gücü eşliğinde atmosfere göbekten bağlı konumlanmış durumdadır. İyi ki de göbekten bağlı konumdayız, baksanıza yerle gök arasında çekim kanunun etkisi sayesinde:

       -Bir bakıyorsun soluduğumuz havanın dünya sathında dolaşıma girmesiyle birlikte nefes almamız sağlanmakta,

       -Bir bakıyorsun atmosferde şimşek çakması eşliğinde yağacak olan yağmurun yer çekim kuvvetinin etkisiyle adeta bulutlardan paraşütle atlarcasına dünya sathına güvenli bir şekilde çizil çizil inişi sağlandığı gibi bizde bu arada beşer olarak yağan yağmurun rahmet ve bereketinden de istifade etmiş oluruz,  

       - Bir bakıyorsun yer çekimi kanunu sayesinde dünyada ayağımız yerden kesilmediği gibi bu arada dünyanın dış kabuğundan sağ sola savrulup fırlamaktan kurtulmuş oluruz da. 

          İşte yukarıda madde madde sıraladığımız içimizi ferahlatacak bu söz konusu kurtuluş reçetelerin hepsi bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet.  Ama asıl bunlardan daha öte bizim için asl olan ebediyete mal olacak kurtuluş reçeteleri çok mühimdir. Bunun için de mutlaka cennet yurdunun kapısından içeri girebilmemizi sağlayacak kurtuluş reçetelerini uygulamaya ihtiyaç vardır.  Düşünsenize kâinatın yaratılışından bugüne geldiğimiz noktada halen başımıza gök kubbeden taş yağmıyorsa evrenin yaratılışında kodlanmış çekim gücü kanunlarının milim sapmaksızın işliyor olması sayesindedir. Ancak şu da var ki evren kanunlarının da ömrü bir yere kadardır. Bu demektir ki dünyanın yaratılışından beri kodlanmış mevcut fiziki kanunlar bizi bir takım felaketlerden ancak bir yere kadar koruyabiliyor.  İşte bir yere kadar denilen o nokta hiç şüphe yoktur ki büyük kıyamet denen hadiseyle nihayet bulacaktır. Ki o gün geldiğinde dünya için geçerlilik arz eden kanunlarında miadı dolacağından değil tüm insanlığı korumak kendini bile korumaktan aciz kalacaktır. Dahası gerek dünya için geçerlilik arz eden kanunların son bulmasıyla gerekse dünyada yer çekim kanunlarına bağlı olarak üzerimize ağırlık oluşturan birtakım eylemlerimizin bedenimizde yol açtığı yıpranmışlığın getirdiği ihtiyarlık ve ardından gelen ölümle birlikte ahiret kanunlarıyla buluşmamıza kapı aralanmış olacaktır. Derken eninde sonunda dönüp dolaşacağımız mekân, yani en son konaklayacağımız ebedi durağımız ya cennet yurdu olacaktır ya da cehennem. Hiç şüphe yoktur ki ebedi yurdun kapısından içeri girdiğimiz de burada dünyadaki gibi yer çekim kanunlarının bir hükmü olmayacağından artık tüm ağırlıkların üzerimizden kalkıp yerini ya cennet yurdunda uçmaya ya da cehennem yurdunda yanmaya bırakacaktır.

           Şayet ağırlıkların üzerimizden kalkması nasıl bir şeydir diye merak edip bunu araştırmaya koyulduğumuzda bunu dünya için geçerli olan kanunlar üzerinden bile örneklendirmemiz pekâlâ mümkün. Şöyle ki hemen hepimiz Arşimed kanunuyla adından sıkça söz ettiren Arşimed hikâyesini duymuşuzdur elbet. Malum bu hikâye devrin Kralının kuyumcudan aldığı tacın saf altından mı, yoksa gümüş bakır karışımından mı hazırlandığı kuşkusu üzerine başlar. Kral bunun üzerine dönemin süper zekâsı diyebileceğimiz şu hepimizin bildiği meşhur Arşimet’i sarayına çağıraraktan kafasına takılan kuşkuların giderilmesini talep eder.  Derken Arşimet günlerden bir gün yıkanmak için girdiği banyoda bir yandan Kralın kuşkularını giderecek suallerin cevabını düşünürken diğer yandan da küvete su doldurmakla zihnen meşgul oluyordu.  Hatta öyle o kadar zihni meşguldü ki neyse ki küvette ki su taşmadan son anda musluğu kapatması gerektiğini akl edebilmişti. Sıra yıkanmaya gelmişti ki,  küvete girer girmez birde ne görsün taşan suyun hacmi, küvette suyun içinde duran vücudunun hacmine eşit hacimde taşmış durumda.  Böylelikle taç gibi katı maddelerin hacminin bu metotla çok rahatlıkla ölçülebileceğini fark ediverdi. Öyle ya, şayet taç ağzına kadar suyla dolu bir kabın içine daldırılırsa su taşacaktır, dolayısıyla taşan suyun hacmi ölçüldüğünde ister istemez tacın hacmi de kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır. Derken kuyumcu huzura çağrılır, eski saf altından yapılı taçla yeni tacın mukayesesi için her iki tacı da eşit hacimde ayrı ayrı ağzına kadar su dolu kapların içine daldırıldığın da yeni tacın daha çok su taşırdığı görülür. Malum kuyumcular saf altını 24 ayar olarak adlandırırlar hep, şayet bir altın 14 ayar ise biliniz ki o 14 ayar altının içinde %58 altın, bakır veya başka metallerle karışım halde desteklenmiş bir altındır.  Her neyse   günün sonunda Arşimet’in ‘buldum,  buldum..’ diyerekten  sevinç naraları eşliğinde yarı çıplak bir vaziyette dışarı fırlatan   bu  öykünün  arka planında   yatan  hakikati şöyle enine boyuna bizim  zaviyemizden baktığımızda Yüce Allah’ın ezelde yarattığı suyun kaldırma kuvveti kanununu bulmanın sevinç çığlığının dışa taşması hadisesi  olarak yorumlamamız icab eder.  Arşimet açısından meseleye baktığımızda ise Kralın kafasına takılan suallerin cevabını bulmanın iç dünyasında dalgalanmanın verdiği heyecanla “buldum buldum”  dediği zaten tabiatta var olan kanununu açığa çıkarmanın ta kendisi bir çığlıktır bu. Tabii etraftan onun bu halde görenler hakkında delirmiş deseler de çokta önemi yok nihayetinde böylesi bir kanunu bulmak adına deli yaftası yemeye değer de. Kaldı ki Arşimet bu kanunu bulmakla Yüce Allah’a inananlar üzerinde yeni bir ruh iklimi,  yeni bir heyecan dalgası oluşturmasına vesile olur.  Nitekim bulduğu kanunun inananlar üzerinde ki zahiri etkisi sefasını ve cefasını çektikleri şu fani dünyanın sırtlarına bindiği yük ağırlığından bir an evvel kurtulma arzusunun yanı sıra birde öteki âleme yol alırken ruh dünyalarında kuş tüyünden hafif altından ırmaklar akan Cennet yurdunun  ‘Kevser’ havzasında doyasıya su içme iştiyak etki oluşturmasıdır.  

          Arşimet prensiplerinden de öyle anlaşılıyor ki, su kendi yoğunluğundan bile az yoğunluğu sahip olan cisimleri yüzeyine kaldırma kuvvetiyle itebiliyor. İşte yoğunluk farklılıklarından ortaya çıkan kaldırma kuvveti etkisiyle su üzerinde yüzen cisimler tıpkı tahta parçalarında olduğu gibi itme kuvveti sayesinde yüzer hale gelebiliyorlar.  Peki, tüm bunlar iyi hoşta,    suyun kaldırma kuvveti olur da havanında kaldırma kuvveti olmaz mı? Elbette ki olur. Hem nasıl ki suyun kaldırma kuvveti denen bir kanun var mıdır sorusuna Arşimet’in yıkanmak için girdiği küvet hadisesiyle böylesi bir kuvvet kanunun varlığının cevabı karşılık bulduysa aynen öyle de Otto von Gueric’te baroskop denen aletle de havanın kaldırma kuvveti var mıdır sorusunun varlığının cevabı da kendiliğinden karşılık bulmuş oldu.  Her neyse sonuçta gerek Arşimed, gerekse Otto von Gueric’in keşfettiği kaldırma kuvvet kanunlarının zihnimizde ufuk açtığı şundan besbellidir ki hem cennet yurdumuzda altından akan ırmaklarda tıpkı bir balığın yüzmesi şeklinde su üzerinde hafif kalacağımızı söz eder hale gelmiş durumdayız,  hem de bir kuş misali uçacağımızdan. Hele mademki tabiat kanunları da icabında öteki âlem için bir ipucu delil, bir işaret veri olabiliyor, o halde ne duruyoruz inananlar için hazırlanmış kuş tüyü misali hafif mi hafif,   narin mi narin altından yumuşakça akan ırmakların aktığı böylesi mükemmel hat üzere kurulu asli cennet vatandan niye söz etmeyelim ki.  Bakınız Kur’an da; “Sidretü’l Münteha’da ki barınılacak cennet, onun yanındadır” (Necm suresi ayet 4–15)  ayet mealinde geçen ‘Sidretül münteha’ ifadesiyle yaratılış ve mekânlar arasındaki sınıra işaret buyurularaktan inananlar için o hatta konumlandırılmış asli cennetin varlığı müjdelenmekte bile.  Hakeza Miraç mucizesi de inananlar için zaman ve mekânı aşacak boyutta müjde bir yolculuk hattıdır. Nitekim Peygamberimiz  (s.a.v) Mirac’a yolculuk yaparken Sidretü'l Münteha’ya geldiğinde melek; ‘Ben ancak buraya kadar gelebilirim, bundan ötesine taşamam’ diyerek Allah’ın izniyle Peygamberimiz (s.a.v)’e mekân ve zamanın ötesine geçme imkânı tanınmıştır. Yani bu demektir ki Allah Resulü maddi hat sınırının ötesine ancak Yüce Rabbimizin izniyle geçip Mirac Mucizesi gerçekleşebilmiştir. Hatta Allah Resulü (s.a.v) bu yolculukta Kevser havuzundan şöyle söz eder de:

        -“Ben Cennet’te yürürken önüme nehir çıktı. Onun iki kenarı da inci kubbelerinden ibaretti. Meleğe dedim ki; “Bu nedir?” Melek: “İşte bu, Allah’ın sana verdiği Kevser’dir.” Dedi. Sonra melek elini nehrin toprağına uzatıp ondan misk çıkardı. Ardından ben, Sidretül Müntehaya yükseltildim. Orada büyük bir nur gördüm” (Bkz. Tirmizi). 

         Yetmedi Mirac dönüşü Allah Resulüne ‘Kevser’ nedir diye de sorulduğunda Resulullah (s.a.v)’in verdiği cevap son derece manidardır. Cevaben der ki:

         -“Kevser,  Allah’ın Cennette bana verdiği bir nehirdir. Toprağı misktir. O sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Ondan kuşlar su içmeye gelir. O kuşların boyunları deveboyunları gibidir.”  Ve bu arada Hz. Ebubekir (r.a):

         -“Ey Allah’ın Resulü, bunlar ne hoş şeylerdir” der. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) tebessüm ederek:

          - “Onları yemek daha hoştur” der.(Bkz. Ahmed bin Hanbel, Müsned)

         Malumunuz cenneti varlığı sadece Miraç mucizesiyle teyid edilmiş değildir, diğer semavi kitaplarda da sekiz adet cennet varlığından bahsedilir. Özellikle bunlar arasında Cennetül Meva’nın maddi sınırın bittiği yerden başladığına dikkat çekilir. Hatta Allah-ü Teâla kullarına halk ettiği cennetten beyan buyururken  “Altından ırmaklar akan cennet’’  diye beyan buyuruyor. Dikkat edilen Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ayet-i kerimede 'içerisinden ya da üstünden akan cennet ırmağı'  ifadesi geçmiyor, adeta altı çizilerekten üzerine basa basa    'altında ırmaklar akan cennet' ifadesi geçiyor.  Öyle ya, ‘içerisinde’ ibaresiyle ‘altından’ ibaresi farklı tonlamalardır. Dolayısıyla altından akan ırmaklar ifadesinden maksat nedir ne değildir diye dikkatlice odaklanmamızda fayda vardır elbet. Gerçekten de bu ifadeye odaklandığımızda ırmağın altından akması ifadesi tam manasıyla bir fiziki gerçeği ortaya koymaya yeter artar da. Belli ki Yüce Allah (c.c) beşer idrakinin bu fiziki hadiseyi idrak etmesi için özellikle ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığını anlamlandırmaya yönelik  ‘Altından akan ırmaklar’ ifadesiyle kelamını dikkatimizi celb eylemiştir.  Farzı muhal şayet ayet-i celile de geçen bu ifadenin yerine  'içerisinden akan cennet ırmağı'  geçmiş olsaydı bu kez ağırlık ve çekim etkisinin yumuşaklığından söz etmeyip tam aksine Newton’un keşfettiği yer çekim kanunundan, yani kütle çekim veya ağırlık etkisinden söz ediyor olacaktık.  Ki böylesi fiziki hadise zaten dünyamıza mahsus fiziki bir hadisedir, asla asli vatan cennet yurdumuza ait bir fiziki hadise değildir.  

          Evet,  Rabbül Âlemin beşer idrakinin anlayabileceği bir kelamı üslupla dünya hayatı ile cennet hayatının arasındaki farkı söz konusu ibarelerle ortaya koyaraktan fizik ötesi âleme dikkatimizi çekmeyi murat etmiştir. Hatta Allah-ü Teâlâ bundan öte narin ve zarif manasına gelebilecek “altından ırmaklar akan” diye tanımladığı cennet yurdunu inanan ve itaatkâr kullarına hediye etmeyi de murad eylemekte.  Öyle ya, madem Yüce Rabbimiz böyle murad eyliyor, o halde inananlar olarak bize  ‘cennet annelerin ayağı altındadır’ hadis-i şerifin sırrınca  “altından ırmaklar akan”  cennete girmek için Allah’ın emirlerine safı gayretle itaat etmek düşer. 

         On sekiz bin âlem sayfa sayfadır. Yani yaratılan her bir âlem yaprak yaprak açılan sayfalar hükmündedir. İşte bu açılan sayfalardan biri de cennettir. O halde ne mutlu sonsuzluk üzere dizayn edilmiş cennet yurduna kavuşabilene.

        Velhasıl-ı kelam, ölümlü dünya ile ölümsüz cennetin farkını gravitasyon (kütle çekim) kavramı ile aralamaya çalıştık ancak, sonrası bilgimizin ötesinde ve bizleri aşar da.

           Vesselam.
 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/asli-vatan-cennet-yurdu-5504-kose-yazisi

KAPTAN COUSTEAU

KAPTAN COUSTEAU

          SELİM GÜRBÜZER

        Kendisi 1910 Fransa doğumludur. Suya olan merakı daha 4 yaşında yüzmekle başlar. Sadece yüzmek mi,   hiç kuşkusuz makinelere de çok büyük merak salar. Nitekim 11 yaşına geldiğinde bir bakıyorsun ilk iş kendince bir model vinç yapmak olur. Ne diyelim merak bu ya,  13 yaşındayken yine bir bakıyorsun pille çalışan araba yapacak kadar kendi kabına sığmayacağının ilk işaretlerini çocuk yaşta verebiliyor. Aslında kendisine çocuk mu desek yoksa mucid mi,  doğrusu bir anda karar vermekte zorlansak bile, şu bir gerçek çocuk yaşta boyundan büyük işlere merak sardığı her halinden besbellidir.

         Düşünsenize babası çoluk çocuğuyla ailece iki yıllığına Amerika’ya gittiğinde orda da kabına sığmayacağının ilk işaretlerini verir. Öyle ki Velmont’da göl kıyısında bir yaz kampında ilk iş olarak nefesini tutarak suya dalmayı öğrenmek olur.  Ailesiyle birlikte tekrar doğup büyüdüğü Fransa’ya döndüğünde ise biriktirmiş oldukları harçlıklarıyla küçük bir film kamerası almayı da ihmal etmez. Ne ilginçtir ki yine 13 yaşlarında iken ilk filmini çekmesine çeker ama film çekmenin ilk öncesinde ilk işi kamerayı söküp parçalara ayırmadan da yerinde duramaz. Hiç kuşkusuz böyle yapmakta ki asıl maksadı kameranın nasıl çalıştığını anlamaya çalışmaktır. Zaten işi anlayıp kavradıktan sonrada tekrar sil baştan ayırdığı parçaları toplayıp ancak o zaman film çekme derdine düşecektir.  Böylece o artık evde arkadaşlarına filmler çekerekten hem yönetmen hem de yapımcı olduğunu çocuk yaşta ispatlar da.  Ancak bu yaştan sonra kala kala tek açmazı kalmıştır,  o da mucitliğe aşırı merak sarmasından olsa gerek okul eğitimine son derece alakasız ve ilgisiz kala kalışıdır. Bu yüzden ailesi onu disipline etmek maksadıyla Alsace’da yatılı bir okula göndermekte çareyi bulur.  Buradan mezun olduğunda da Brest’teki Deniz Akademisine kayıt olur.  Okuduğu akademide de her zaman ki gibi yine boş durmaz,  illaki bir şeylerle uğraşması gerekiyordu,  nitekim eğitim için dünya turuna katıldığı sıralarda yanında kamerasını alıp beraberinde götürmeden de duramaz.  Öyle ki yönetmenliğini ve yapımcılığını turnuva boyunca da konuşturup kendince gittiği yerlerde ilginç bulduğu manzaraları yüzlerce makara film çekmeyi de ihmal etmez. Ve tarihler 1933 yılını gösterdiğinde akademiden genç bir deniz subayı olarak mezun olduğunda onda ki doymak bilmeyen öğrenme aşkı meslek hayatında son bulmaz. Bu kez uçmaya merak sarıp, Fransız Donanması Havacılık Okulu’nda uçuş kurslarına katılacaktır. Tabii uçmayı öğrenmesine öğrenir ama tam pilotluk sınavına girmeden birkaç hafta önce babasının spor arabasıyla sisli havada dağ yollarına koyulduğunda talihsiz bir şekilde kaza geçirip hastanede gözünü açtığında iki kolunu birden kırılmış halde kendini yatmış görür.  Böylece pilotluk hayali başlamadan kendiliğinden sona ermiş olur.

             Tarihler 1933’ü gösterdiğinde ise bundan böyle güçten takatten düşmüş bir halde Fransız Donanmasının topçu subayıdır o.   Hatta 1935’e kadar görevde bulunduğu sürece, yani Primauguet Kruvazöün’de vazifeli, Uzak Doğu hizmetinde de bulunur. Döndüğünde malum Toulon’daki askeri liman deniz üssünde topçuluk eğitmenliği vazifesini de yürütür. Hatta bu arada arkadaşının tavsiyesine uyaraktan kollarını güçlendirmek içinde hemen her gün Akdeniz’de yüzmeye koyulur. Derken ta çocuk yaştan beri içinde saklı tuttuğu denizlere açılma tutkusunun bir hayal değil gerçeğe dönüştürmek için kol kırılır yen içinde kalır misali geçirdiği tüm talihsiz travmaların ruhsal çöküntüsüyle hayatını idame ettirmek yerine yeniden kendince güç tazeleyerekten yüzücü gözlüklerini takıp denizaltı dalış denemelerine de girişir. İşte çocuk yaştan beri ölesiye sevdalandığı denizlere açılma tutku heyecanı bu ya, kollarını güçlendirme süresince yaptığı yüzüş ve dalışlar nihayetinde doping etkisi yaparaktan netice verip güç kaybına uğramış kollar iyileşiverir de. İyi ki de yılmadan usanmadan yüzmekten hiç ara vermeksizin bir an olsun geri durmamış, onun güç tazelemesiyle birlikte denizcilikte üstün hizmetler verip böylece bu sayede ardından neredeyse denizin altını üstünü adeta didik didik edecek derecede miras bıraktığı o uçsuz bucaksız engin tecrübe birikimlerinden tüm insanlık mahrum kalmamış oldu.

            Sene 1936 yılına gelindiğinde bu kez gözlüklerini takaraktan yaptığı ilk dalış denemesini denizin dibine dalmak suretiyle gösterecektir.  Aynı zamanda bu dalış deniz altındaki manzarayı yakından gözlemleme fırsatı doğuran bir dalış olur. Ve daldığı deniz dibinde karşılaştığı o müthiş deniz manzaranın etkisinde kalır da.  Öyle ki elinden gelse o müthiş manzarayı denizin altında saatlerce seyretmekten geri durmayacaktır. Ancak ne var ki o günkü şartlarda icat edilen aletler deniz altında uzun süre kalmaya izin vermiyordu. Olsun yine de o günün imkânlarının elverdiği ölçüler çerçevesinde kendi takım aletleriyle ilk dalış denemesini gerçekleştirivermesi gelecek kuşaklara hem ufuk açması bakımdan hem de nesiller boyu örnek teşkil edecek bir dalış hikâyesi miras bırakmak açısından gayet yerinde bir dalış olmuştur.  Kendisi açısından ise bu ilk deneme dalışıyla deniz altında çok daha nasıl uzun süre kalabilmeyi sağlayacak daha yüksek donanımlı aletlerin yapılmasının gerekliliğini kafasında uyandıracak bir gelişme olur. Nitekim kafasında oluşan bu düşünceler eşliğinde arkadaşlarıyla birlikte büyük bir kararlılık ve azim içerisinde hava sıkıştırılmış tüplerle yaptıkları taşınabilir solunum cihazları ve dalış takımlarını oluştururlar da. Yetmedi II. Dünya savaşının koptuğu yıllarda bir başka dalış hikâyeleri yazmak iştiyakı ve düşünceleri kafasında oluşmaya başladığında bu uğurda İtalyan işgal kuvvetleri arasında askeri casusluk görevinde bile bulunmayı göze almaktan imtina etmeyecektir. Bu bir anlamda Almanların çok kısa bir sürede Fransa’yı işgal etmeleri karşısında bile pes etmeyeceğinin, yani kendisinin iki eli kanda da olsa asla su altı araştırmalarından vazgeçmeyeceğinin göstergesi bir kafa yormadır bu. Derken böylesi bir riskli görevi göze almakla hem Akdeniz’de bir yandan bilimsel dalışlar altında Alman donanmasını izleme imkânı bulacaktı, hem de bir yandan denizin altında uzun süre kalmasını sağlayacak oksijen tüpleri üzerinde çalışma fırsatı yakalamış olacaktı. Nitekim öyle de olup savaş sonrasında Legion d’Honneur nişanıyla ödüle layık görülürde.  Her ne kadar savaş esnasında etraftan bir kısım Almanlar ona aptal gözüyle baksalar da aslında zeki bir insan olduğunu er geç onlarda anlayacaklardır ama iş işten geçmiş olacaktı. Onlar zeki insan olduğunu geç anlaya dursunlar gelinen noktada değil sadece zekiliği, ismiyle cismiyle yediden yetmişe hemen herkes tarafından bilinen kaptan-ı deryadır o artık.

           İşte yukarıda konunun başından beri böylesi deha çapında üstün meziyetlere haiz böylesi bir adam acaba kimdir denildiğinde, hiç kuşkusuz günümüz denizciliğinde hiç düşünmeden ezberinde çok kolayca ismini cevaplayacağı o kaptan-ı derya Kaptan Cousteau (Kusto)’dan başkası değildir elbet.  Hem kaldı ki onun böylesine meşhur bir isim olmasında en başta kendi kabına sığmaz deniz tutku heyecanının kendi benliğinde zirve yapmasının yanı sıra gittiği yerlerde ona desteklerini esirgemeyen arkadaşlarının da inkâr edilemez derecede katkı payı çok büyüktür elbet.  Nitekim casusluk adına bulunduğu Akdeniz sularında hem kendi gayretlerinin semere vermesiyle hem de arkadaşı Emile Gagnan’ın bizatihi kendisine destek çıkmasının neticesinde çocukluk tutku hedefi bir hayal değil gerçek oluverir de. Zira Paris yakınlarında Marne nehrinin kuytu bir yerine gidip sırtına yüklediği oksijen tüpüyle nehrin soğuk sularına dalıverip sonrasında nehirden çıktığında tıpkı çocuklar gibi şen şakrak halinin yüz ifadesine yansıması her şeyi ortaya koymaya ziyadesiyle yetiyordu. Kaptan Cousteau’nun yerinde hem kim olsa sevinmez ki, baksanıza ilk tüple dalış denemesinde su altında bir müddet kalabilmeyi başarıyla gerçekleştirebilmiş bir isimdir o. Dolayısıyla bu durumda onun sevinmesi en tabii hakkıdır. Dile kolay çocukluk tutkusunu tüplü dalışla başarıp hedefine ulaşmak her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Derken kendi ilk tüplü dalış deneyimini başkalarıyla da paylaşıp ekip çalışması içerisine girerekten grubunu kurar da. Tabii grup kuracak kadar seviye artırıp bu noktalara gelebilmek hemen bir anda oluvermedi elbet,  şöyle geriye dönüp baktığımızda öncelikle kendisinin Deniz kuvvetlerine girmişliği söz konusudur. Sonrasında ise malum Denizaltı Araştırma ve Çalışma Grubu’nu subayken kurmuşluğu vardır,  derken 1943’tede bugün adından SCUBA olarak söz edilen ve sualtı araştırmalarını kolay hale getiren, dalış sistemini geliştiren bir isim olarak tarihe not düşecektir. Kelimenin tam anlamıyla gelinen noktada o grup kurmakla kalmaz su altı fotoğraf aletlerin gelişiminde de öncülük eder. Hatta bu arada 1950 yılı itibariyle zengin arkadaşlarının desteğiyle son derece yüksek donanımlı cihazlarla donatılmış 42 metre boyunda 8 metre genişliğinde Calipso gemisine de sahip olur. Böylece bu noktadan sonra kabinleri gözlem odalarına ve laboratuvarlara dönüşebilen gemi tertibat mürettebatıyla birlikte 46 yıl dünyanın her tarafında dolaşaraktan deniz altı dehası olarak adından söz ettirir konuma gelmiş olur.  Onun deniz tutkusu tabii burada bitmez, dahası var.  Öyle ki; o denizin dibinde bile yaşanabileceğini 1963 yılı itibariyle arkadaşlarıyla birlikte Kızıldeniz’in altında adeta deniz altında kasaba kurarcasına orada oturabileceğini insanlara adeta film izler gibi izlettirir de. 

         Aslında onun en dikkat çeken buluşu deniz altında adeta kasaba hayatı yaşarcasına su altında yaşanabileceğinin şartlarını oluşturmasından daha çok Kur’an’da iki deniz suyunun birbirine karışmaması hadisesiyle alakalı ayet mealinin esrar perdesini bizatihi yerinde açığa çıkarması çok daha kayda değer önemli buluş olmuştur. Nitekim Kaptan Cousteau Cebel-i Tarık boğazının güney ve kuzey yakasının deniz dibindeki tatlı suların yan yana karışmadan fışkırdığını,  bu kaynayan suların adeta birbirlerine karşılıklı tarağın dişlerini andırır bir şekilde baraj kapağı misali bent (set) oluşturduklarını gözlemledi.  Bu sebepledir ki bu durumda ne Akdeniz’in Atlas okyanusa karışmaktaydı ne de okyanusun suları denize karışır olmaktaydı. Yani her iki halde de birbirlerini karışmadığı gözlemlenmiştir. Hatta balıkların bile birinden ötekine geçmediği gözlemlenmiştir.

          Malum olduğu üzere Cebel-i Tarık’ın güneyinde Fas, kuzeyinde ise İspanya vardır. Dolayısıyla buralarda gerçekleşen incelemeler esnasında kuzey ve güney kıyının dibinden doğan 45 derecelik açılar halinde fışkıran devasa su kanalları bir anda Kaptan Cousteau’nun hayretler içerisinde kalmasına ziyadesiyle yetmiştir.  İşte merak bu ya,  en nihayetinde Yüce Allah’ın Kur’an’da “O birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıvermiştir. (Ama) Aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar” (Rahman suresi, ayet 19 - 20)  diye beyan buyurulan ayette geçen iki denizin buluştuğu yer manasına gelen  ‘Merace’l-Bahreyn” ifadesinin mana ve ruhuyla buluşmasına vesile olacaktır. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an hakikatleriyle yüzleşmek denizde yüzleştiği olağan üstü esrarengiz hadiseden kat be kat daha hayranlığının artmasına vesile olacaktır. Hem nasıl kat be kat hayranlığı artmasın ki,  bikere her şeyden önce Kur’an başlı başına Mucizü’l Beyandır zaten.

         Vesselam.
 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/kaptan-cousteau-5515-kose-yazisi

4 Mart 2022 Cuma

AMAN PETROL CANIM PETROL

AMAN PETROL CANIM PETROL

       SELİM GÜRBÜZER          

       Dünyamız enerji tüketimine önce odunla başladı. Sonrasında malum dünyanın gelişim evreleri süreci içerisinde orman tahribatının artış kaydetmesiyle birlikte odun ve odun kömürünün elde edilmesinde bir takım sıkıntılara yol açmıştır. Bunun neticesinde insanoğlu ister istemez yeni arayışlar içerisine girmek zorunda kalıp böylece kömürün keşfi gerçekleşiverir.  Tabii gerek ormanlardan elde edilen odun kömürü olsun gerekse yer altından çıkarılan kömür madenleri olsun sonuçta o günkü dünya şartlarında her iki enerji kaynağı da katı yakıt olarak buhar çağının ihtiyaçlarını karşılayabilmiştir. Derken ileriki yıllarda artan enerji ihtiyacını karşılamak bakımından yer altı sondaj faaliyetlerine hız verilip bu kez ham petrol keşf olunmasıyla da sanayileşme hamlenin hız kazanmasını beraberinde getirir.  

        Şu bir gerçek yer altına sondaj vurmada belli bir sınıra kadar derinlik ölçüsü esastır.  Ki, petrol arama ve çıkarma çalışmalarında sondaj vurulacak her bir kuyu için genellikle 10 kilometrelik derinlik baz alınır. Belli ki baz alınan bu sınırın ötesine geçmek zorlama olacağı düşünülerekten bu kadarı da kâfidir denilmek isteniyor.  Öyle ya,  en son kertede baz alınan noktaya kadar inildikten sonra bir şeyler bulunduysa ne ala,  bulunmadıysa bundan sonrasını zorlamanın pekte anlamı olmasa gerektir.  Hiç kuşkusuz anlamca akla uygun tutum baz alınan sınırı aşmamaktır.

      Öyle anlaşılıyor ki,  bu kapsamda daha önceden fizibilite çalışmalarıyla belirlenmiş olan yer altı katmanlarında hem katı hem sıvı halde ki her türlü enerji kaynaklarını arama faaliyetleri girişiminde bulunmak çok uzun zaman alsa da aslında tüm bu çabalar boşa sayılmayıp bir noktadan sonra illaki meyvesini verecektir.  Nitekim dünyanın geldiği noktada bugüne kadar yapılan petrol arama faaliyetleriyle ortaya çıkan istatistiki neticelere baktığımızda pek çok noktada vurulan sondaj kuyuları umutları yeşertmeye ziyadesiyle yetmiştir. Hem nasıl umutları yeşertmesin ki,  baksanıza yerin üstü kadar yerin altıda yüz güldürecek neticelere gebe durumda. Zira pek çok maden kaynaklarını bağrında taşımakta. Hele mevcut maden kaynakları içerisinde petrol keşfedilince işin şekli daha da yüz güldürücü anlam kazanmış oldu.  Öyle ki insanoğlu petrol kokusunu aldığı günden bugüne bir bakıyorsun Eurovision şarkı yarışmalarında ülkemiz “aman petrol canım petrol”  şarkısıyla  tüm dünyaya petrolün yüz güldürecek çok mühim enerji kaynağı olduğunu ritim eşliğinde hatırlatabilmiştir. Hatta hatırlatmanın ötesinde tüm dünya ülkelerinin her daim böylesi bir enerji kaynağına muhtaç olduğunu da müzik ritmiyle vurgulamıştır. Madem petrolün önemi bu denli dünyanın gündemine oturmuş durumda,  o halde tün dünya ülkelerine önemini hatırlattığımız o şarkının dizelerinde geçen ifadelerde yer alan muhtaçlık nasıl vurgulanmış bir görelim:

Acıklı bir aşk öyküsü bu

Bir yabancıya kapıldı gönlüm

Adı Peter, Oil soyadı

Ne rahatım kaldı dostlar, ne huzurum

Petrole tutuldum tutulalı

Sen gelmeden önce her yer karanlık

Dünya ıssız, dünya durgundu, bilmem niçin

Arardım her yerde tatlı bir ışık

Bir ateş bu kalbim, ısıtmak için

Sen gelince sanki bir güneş doğdu

Aydınlık günüm gecem, artık çok güzel hayat

Şimdi her şey birden bambaşka oldu

Sensiz ne kadar zormuş, meğer ne güçmüş hayat

Aman petrol, canım petrol

Artık sana, sana, sana muhtacım petrol

 Aman petrol, canım petrol

Eninde petrol, sonunda petrol

Öyle gururlusun, gelemem yanına

Girmişsin kim bilir kimlerin anına

Dolar, Marktan başka laf çıkmaz dilinden

Neler neler çekiyorum senin elinden

Zengin dilberler düşmüş ardına

Düş başka gerçek başka, yar olmazsın sen bana

Gideceksin belki bir gün gerçekten

Artık senin ardından ağlıyorum şimdiden

Aman petrol, canım petrol

Artık sana, sana, sana muhtacım petrol

Artık dizginlerim senin elinde petrol

           Hadi tüm dünya ülkelerine hatırlatmak iyi hoşta asıl ülkemiz açımızdan meseleye baktığımızda peki adama dönüp sormazlar mı bugüne kadar neredeydin diye, Onca yıllardır yer altında ki böylesi zengin enerji kaynaklarının varlığını illa bir şarkı söylemiyle mi hatırlamamız ya da hatırlatmamız lazım gelirdi. Oysaki bu şarkı söyleminden milyonlarca yıl öncesinde yer altında o zengin enerji yatakları oluşumundan bugüne kadar hep vardılar zaten.  Ama gel gör ki ülkemizde Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın haricinde buna ne kafa yoran vardı ne de oralı olan. Ta ki sanayi çağına adım atar olduk işte o zaman şarkılara bile konu edecek kadar varlığını ve önemini idrak eder olduk.  Bu demektir ki ister adına kara altın diyelim ister petrol diyelim hiç fark etmez, böylesi mühim derya-i umman niteliğinde enerji kaynağının milyonlarca yıl bir süreci kapsayan var olmuşluğu söz konusuydu zaten. Nasıl mı?  Mesela yer altı enerji kaynağı siyah katı yakıt kömürün oluşum sürecini bilim adamlarının; bundan 60 milyon öncesinde bazı bitkilerin selülozlarını daha sert ve odunsu hale getiren karmaşık bir polimer olan lignin üretme yeteneğini geliştirdikleri yönünde ki açıklamalarından öğrenip varlığını idrak etmiş bulunuyoruz. Bir başka ifadeyle bu bilimsel açıklamalar sayesinde 60 milyonluk bir süreç içerisinde yüksek basınç ve yüksek sıcaklık altında ölü bitki örtüsünün yavaş yavaş kömüre dönüşümünü gerçekleştirdiğini öğrenmiş olduk. Öyle ki bu süreç milyonlarca yıl boyunca derin gömünün ısısı ve basıncı su, metan ve karbondioksit kaybına ve karbon oranında bir artış kaydederekten ilkinde linyit, sonrasında alt bölümlü kömür ve en nihayetinde antrasit şeklinde dönüşümünü tamamlayarak adına kara maden denen kömür olarak karşımıza çıkıvermiştir. İşte görüyorsunuz kömür oluşumu denen hadise bir anda oldubittiye getirilerekten kısacık bir zaman diliminde karşımıza çıkmış değildir,  tam aksine milyonluk yılları kapsayan bir süreçte ölü bitki artıklarının karbonlaşmış kalıntılarından meydana gelen ürünün tâ kendisi bir hadisedir bu. İyi ki de insanlık bu kara madenle yüzleşiverdi,  bu sayede petrol keşfedilmeden önce insanlığın epey uzun bir zaman diliminde enerji ihtiyacını karşılayan bir kara elmas olarak adından söz ettirebilmiştir. Hele zengin yer altı madenleri insanoğlunun iştihanı kabarttıkça adeta bu da bize yetmez denilip arama ve sondaj çalışmalarına kömür madenlerinin yanı sıra petrol gibi her türden yer altı maden kaynakları da elektro manyetik dalga teknolojik cihazlar eşliğinde tespit edilmesiyle enerjinin önemi daha da başka bir küresel boyut kazanmış olur.    

            Her neyse az gittik uz gittik derken sonuçta gelinen noktada yaşadığımız dünya sathında 1 milyon civarında bitki ve hayvan türü olduğunu düşündüğümüzde tüm bu canlı yapıların öldüklerinde toprağa karışmasıyla milyonlar yıl sonra ne anlama gelebileceğini şimdi daha iyi anlar duruma geldik.  Hele canlılar içerisinden toprağa karışanlar arasında bilhassa bitkileri mercek altına aldığımızda milyonlarca sene içerisinde güneş enerjisi yardımıyla bünyesinde depo ettiği organik bileşenler bir anda karşımıza ya kömür, ya petrol ya da gaz olarak çıkabiliyor.  Bu demektir ki humus, katran, mazot, yağ, gaz, benzin gibi petrokimya maddeler bitkilerin çürümüş artıkları veya canlı organizmaların artık maddelerinden başkası değildir. Hatta buna çürümüş artık maddelere ilaveten atmosfere ve denizlere katılan milyonlarca yılın mahsulü diyebileceğimiz karbon çökeltilerini de dâhil etmemiz gerekir. Yetmedi bu anlamda çürüyen bitkilerin su altına inmesi ve bataklığın zamanla üzerinin örtüldüğü alanlardan göllere,  denizlere ve okyanuslara da bu gözle bakmamız gerekir. Nasıl mı? Mesela bunlardan en basitinden göllerin durumuna baktığımızda:  

       Yeryüzünden süzülerek akan ırmaklar coşkun su membaları ve tepelerden akan küçük çayları yanlarına katarak düz ovalarda gölleri oluşturdukları muhakkak.  Hatta gölü oluşturan sular beraberinde birtakım canlıları da sürükleyip sucul ortamda ve ekosistemde zonlaşmış bir zengin flora ve fauna ortamını oluşturur da.  Madem öyle,  buna örnek olarak göl tabanında yaşayan organizmalar topluluğu denen Bentoz formları,  su ve su yüzeyine yakın yerlerde yaşayan organizmalar topluluğu denen Pelajik formların ortam özelliklerinden bahsederek 2 büyük grup halde şöyle tasnif edebiliriz pekâlâ:

              1-)Bentik formlar (Göl tabanı benthos formlar):

              Bu formlar adından da anlaşıldığı üzere göl zemininde yaşayan organizmaları kapsar. Aynı zamanda göllerin tabanında yaşayan bitki ve hayvan türlerini ihtiva eder. Dolayısıyla bentik bölgelerde kendi içinde littoral zon, sublittoral zon, batiyal (derin) zon diye tasnif edilir. Bu zonlar da yaşayan organizmalar ise hayat şekillerine göre;

              -Rızımenon (Sabit olarak yaşıyan akuatik bitkiler) Örnek- Fanegomlar,

              -Biotekton (Taş gibi sert alt tabakanın yüzeyini örten organizmalar- substratumları örten bitki, hayvan, bakteri ve mantar gibi komüniteler),

              -Perifiton (Su içerisinde objelere tutunan akmatik üzerindeki komüniteler),

              -Psammon(Tortularda gömülü kıyı kumunun nemli biyotasında (yumuşak substratumda) yaşayan organizmlar olarak kategorize edilirler.

                                                                      Littoral zon

                Bu zon az derin olup zengin bir vejetasyon ihtiva eder. Özellikle vejetasyon örtüsü göllerde 2–3 m derinliğine kadar yayılış gösterir. Littoral zonda Crustacea, Annelid ve İnsectalara bol olarak rastlanır. Kum içinde yaşamaya adapte olmuş faunanın esasını protozoa, rotifer, tardigrad, nematod ve copepod’lar teşkil eder.

                                                                   Sublittoral zon

                Littoral zonla derin zon arasında geçiş teşkil eden bir bölgedir. Karakteristik türlerini Pelecypoda, Diphtheria larvaları teşkil eder.

                                                                     Derin Zon

                 Ancak derin birkaç gölde  (Baykal gölü ve Tanganika gölü) temsil edilen bir zondur. Bu zonda artık bitkilere rastlanmaz. Sadece faunadan Chironomid türleri ile kabuklulardan Crustacean Asellus, kanalizasyon solucanı oyarak bilinen Tubifex türlerine rastlanır.

             2-)Pelajik Bölge formlar:

            Göllerin zemini ile temasta olmadan suda asılı olarak hayatlarını sürdüren organizmaları ihtiva eden pelajik bölge; Plankton, Nekton, Pleuston ve Nöston diye 4 farklı ekolojik grubu kapsar. Bunları kısa başlıklarla şöyle tanımlayabiliriz de:

               -Plankton: Göllerin pelajik bölgesinde kendi kendine hareketleriyle yer değiştirebilen mikroskobik modelde kökeni bitkisel ya da hayvansal olabilen mikro organizmalardır. Göller plankton bakımdan denizlere oranla daha azdır. Burada başlıca plankton formlar tek hücreli veya filamentli algler, protozoa, Rotifer, Crustacea'dan (Cladocera, copepoda, ostracoda) meydana gelmiştir. Bu formlar denizlerde olduğu gibi önemli vertikal göçler izlenebilir.

             -Nekton: İnsan gözüyle görülebilen sucul canlılar olmanın yanı sıra aktif olarak yer değiştiren organizmalar olup göllerde çeşitli balık türlerin haricinde bilhassa denizlerde kumun yengeçler veya denizyıldızları gibi canlı grubun içinde yer alarak temsil edilirler.

              -Nöston: Hayatlarını su ile hava arasında yer ve suyunun yolunu adeta bir filim gibi kaplayan geçirgen ve alanın iki tarafında su altında sürdüren organizmalardır. Göllerin neuston faunası denizlerden zengindir. Nöston faunanın esasını çeşitli böcek familyalarına ait türler teşkil eder. Örnek-Veliidae, Gerridae, Gyrinidae.

              -Pleuston: Göl suları yüzeylerinde yaşayan aynı zamanda Neuston (nöston) olarak da bilinen icabında rüzgârın etkisiyle de su yüzeyinin alt tarafına da eklenip yer değiştirebilen organizmalardır.

             -Seston: Suyun içinde yer alan, kendi iradeleriyle hareket edip yer değiştirebilen cansız yapılar olarak tanımlanırlar. Bazı ekolojistler ise göl sularında asılı olarak bulunan organizma ve cisimlerin (cansız parçalar) tümüne birden seston adı altında ifade edip heterojen türün temsili olarak nitelerler.  Yani bu demektir ki suyun içinde hem canlı türleri (biyoseston)  hem de cansızlar  (abiyosestin)  vardır manasınadır.  Bu yüzden de Sestonlar kendi içinde plankton ve Trihpton olmak üzere iki başlık altında incelenir zaten.

              Göllerin ekolojik bakımdan sınıflandırılması ise birkaç kategoride genellikle şu başlıklar altında incelenir:

                                                            Oligotrofik Göller

              Bu tip göllerin genel özellikleri:

              -Genellikle çok derin olduklarından hıpolimnion bölge geniştir, termoklin tabaka yüksekten teşekkül eder.

              -Güneş radyasyonları zemine kadar ulaşmaz. Bu nedenle suyun derin tabakaları genellikle çok soğuk olur.

              -Zemin organik madde ve suda ise süspansiyon maddeler azdır.

              -Ca, P ve N bileşiklerince fakir olup humus asidi ya çok azdır ya da hiç yoktur.            

              -Suyun ihtiva ettiği oksijen bütün sene boyunca aynı kalır ve yok ve çok az bir tabakalaşma görülür.

              -Planktonlar kalitatif bakımdan bakımda fakir kantitatif bakımdan zengin olup genellikle sahillerde lokalize olmuştur.

             -Algler az olmakla beraber clorophceanın çeşitli türleri zaman zaman bol olarak gelişir.

             -Zeminde bazı Dıphteria larvalarına derin sularda ise soğuk seven bazı balık türleri rastlanır (Salmo turracalabalık)

                                                                   Eutrof Göller

             Bu tip  göllerin genel özellikleri:

            -Sığ göller olup güneş radyasyonu zemine ulaşır ve sular her seviyede sıcak olur.

            -Zeminde organik madde, suda ise süspansiyon çok boldur.

           -Ca, P ve N bileşikleri fazla humus maddesi azdır.

           -Açık bir şekilde oksijen tabakalaşması vardır (tabanda doğru oksijen miktarı azdır).

           -Vejetasyon sahilde geniş bir kemer teşkil eder.

           -Fito ve zooplankton bakımdan zengindirler.

           -Zemin faunasının başında diphteria gelir.

          -Soğuk su balıkları oksijen yetersizliği nedeniyle bu göllerde bulunmazlar. Buna rağmen Cyprinus carpio (Sazan), Esox lucius (Turna), Leuciscus cephalus (Tatlı kefali) vardır.

                                                                   Distrof Göller

            Bu tip  göllerin genel özellikleri:

           -Genellikle sığ olan göllerdir.

           -Sulak alanlar denen türbiyerlerde veya eski dağlık üzerinde humus maddesinin bol olduğu bölgelerde bulunur. Bu sebepten de suları kahverengi görünür.

           -Zeminde organik madde, suda süspansiyon çok bulunur.

           - Ca, P ve N bileşikleri az olup, zeminlerde oksijen yok denecek kadardır.

           - Su (H2O) vejetasyon ve plankton bakımdan fakirdir.

           -Zemin faunası ya hiç bulunmaz veya birkaç tür ihtiva eder.

           -Soğuk seven balıklara rastlanırsa da besin azlığından boyları kısadır.

        Ayrıca şu bir gerçek deltalar, göller ve nehirler, lagünler ve akarsu taşıma ovaları kömür damarlarının en müsait oluştuğu ortamlar olarak dikkat çekmekteler. Hem nasıl çekmesin ki bunlardan mesela göller ve göller içerisinde zengin flora ve fauna yapısına baktığımızda bu damarların oluşması son derece gayet tabii bir durumdur. İşte en basitinden yukarıda örnek verdiğimiz göller bu denli zengin flora ve faunaya sahipseler kim bilir diğer deniz ve okyanusların durumu daha nice zenginlikleri bağrında taşımaktadır. Bikere yapılan sondajlar sonucunda altın, gümüş, petrol her ne ararsan denizlerde mevcut durumda. Dahası bilim adamlarının petrol konusundaki ağırlık verdiği düşünceye göre; alg ve eğrelti otlarının ayrışmasıyla birlikte ayrışan ürünlerin yeraltı katmanlarına sızarak gölcük oluşturduğunu, böylece bu gölcüklerin petrol gibi büyük bir enerji kaynağının oluşumunu gerçekleştirdiği şeklinde izah etmekteler. Hatta pek çok bilim adamı özellikle alglerin alt gruplarından diyatomların (fitoplanktonlar) depoladığı yağların zaman içerisinde petrole dönüştüğünde hem fikirdirler. Bilindiği üzere su yosunu veya algler de klorofil içermelerinden dolayı bitki kategorisinde değerlendirilip, bunlar 3000 türüyle insanlığın oksijen ihtiyacının karşılamanın yanı sıra kimi yerde besin kaynağı olarak da kullanılabiliyor. Yetmedi bunların hem artıkları hem de ölüleri bile milyonlarca deniz organizmasının ve gömülü balıklarında petrol kaynağı olduğu bir sır değil artık. Anlaşılan odur ki; söz konusu organik materyaller, önce hidrokarbona ve daha sonra petrole dönüşmektedir. Gerçekten de petrolün önemini ortaya koyacak bilimsel bulguları destekleyecek en büyük destek Kur’an’dan geliyor. Nitekim Allah Teâlâ;  “O (Rabbiniz ki) merayı (yem yeşil otlağı)  çıkarandır. (Ve binbir nebatatı çıkarandır) Sonra da o mer’ayı, siyah bir gussaya (kuru siyah bir sel tortusuna-kömür ve petrole) çevirmiştir” (A’lâ suresi ayet 4–5)  diye beyan buyuruyor. İşte ayette geçen Gussa ibaresi; hem kara ve kuru anlamında, hem de sel suyu manasınadır. Dolayısıyla kara kuru derken kömür anlıyoruz, sel suyu derken de ister istemez petrol akla gelmektedir. Hatta bazı İslam bilginleri “O halde, yakıtı insanlarla taşlar olan o ateşten sakının” (Bakara, 24) ayetinde geçen taşların taş kömürü olduğu kanaatinde olduğunu da belirtmişlerdir.       

            Velhasıl-ı kelam yerin üstü de yerin altıda, göllerin, denizlerin ve okyanusların hem üzerleri hem tabanları zengin maden kaynakları olup Allah’ın kullarının işlerini kolay görsünler diye ikramı ettiği enerji kaynaklarıdır. Tabii kıymet bilene.

             Vesselam.

  https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/aman-petrol-canim-petrol-5598-kose-yazisi

ARIM BALIM PETEĞİM

ARIM BALIM PETEĞİM

         SELİM GÜRBÜZER

         Bir an arı kovanına konuk olduğunuzu düşününüz,  koloni içerisinde ana arı liderliğinde işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı karakterde arı böcekler olduğu görülecektir. Malumunuz Kraliçe arı, kovanı idare eden baş olmanın yansıra aynı zamanda yumurtlama görevi de üstlenmiş bir ana arıdır. Ve ana arının dakikada 2 yumurta yumurtladığı belirlenmiştir. Hele bu hesabı günlük hesaba döktüğümüzde günlük takriben 2500 adet yumurtayı yumurtladığı görülür.  

          Öyle anlaşılıyor ki arı ailesinin planlı ve dengeli bir şekilde üreyip çoğalması Kraliçe arının (ana arının) kendi isteği ve kontrolörlüğünde gerçekleşmektedir. Böylece Kraliçe arı dilerse dişi, dilerse erkek arı yumurtlayabiliyor.  Nasıl mı? Bikere şunu unutmayalım ki Kraliçe arının vücut yapısında spermaların bulunduğu bir çanak vardır. Çanak aynı zamanda bir işaret niteliğinde bir göstergedir. Kraliçe arı yumurtlayıp eğer çanağı buruşturursa yumurtanın döllendiğine işaret teşkil edip bir süre sonra yumurtadan dişi çıkacağı anlamını taşır bu. Yok, eğer çanağı büzmezse yumurtanın döllenmediğinin anlamına gelip içerisinden erkek arı çıkacak demektir. Kelimenin tam anlamıyla erkek arılar dölsüz yumurtalardan meydana gelirken işçi arılarda döllü yumurtalardan meydana gelmekte. İlginçtir bu arada dünyaya gelen dişi arılardan hangisi önce doğarsa arı beyi (ana arı) önceliği hakkı ona tanınır.  Hatta sadece Arı beyi hakkı tanınmakla kalınmaz bu arada ileride kendisine rakip olabilecek diğer kendi cinsiyetinden dişi arıları öldürme hakkı da tanınır. Anlaşılan, Yüce Allah (c.c)  her bir arı kovanı için arıları idare edecek tek bir Kraliçe arı beyini baş tayin etmeyi murad etmiştir. Öyle ya, şayet bir arı kovanı topluluğunu idare edecek ikinci bir başkan daha çıkmış olsa, evliyaullahtan bir Allah dostunun da dile getirdiği  “Bir kilime on derviş sığar ama iki padişah sığmaz” gerçekliliğinin arı toplulukların idaresi içinde geçerlilik arz eden hakikat payı olacaktır. Nitekim ilerisinde ikilik çıkmasın diye potansiyel lider konumunda olabilecek dişi arıların bir kısmı öldürülmek suretiyle arı topluluğunun bölünüp parçalanmasının önüne geçilmiş olunur da. Bu arada hazır liderlikten söz etmişken Peygamberimiz (s.a.v)  bakın bu hususta ne buyuruyorlar:Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa, aralarında birini başkan seçsinler” (Ebu Davud,  Cihad 80).  İşte hadis-i şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere birlik ve dirlik için başkanlık sistemi tüm canlı toplulukların kaosa sürüklenmemesi açısından ilaç gibi gelmektedir dersek yeridir.  Hele bu ilaç her bir kolonide bal yapımına yönelik çalışan bir topluluksa tek bir kolonide tek bir Kraliçe arının başkanlık etmesi şarttır da.   

         Her neyse asıl mevzumuza döndüğümüzde oldu ya, arı kovanı nüfus bakımdan aşırı kalabalıklaştı (80-100 bin arası),  bu durumda bal arılarının bazıları ister istemez Arı beyi (ana arı) başkanlığında yeni bir yuva kurmak için göç etmek zorunda kalacaktır. Zaten arı kolonilerinde kış mevsiminde sadece dişi arılar koloniyi mesken tutarken erkek arılarda ilkbaharda yeni sezonla birlikte görülerekten mesken tutmuş olurlar. Peki, bu arada koloniden göç etmeyip de yuvada kalan diğer arıların hal ve ahvalleri ne haldedir derseniz, onlarda malum Kraliçe olacak genç dişi arı beyini (kraliçe arı adayı) daha tahta oturtmadan önce ilerisinde başkanlığını hakkını verecek şekilde zifaf uçuşunun hazırlıklarına koyulacaklardır. Nitekim bu uğurda genç arı beyi peşine erkek arıları takıp (birbiri ardına dizip) gruplar halinde yükseklere doğru uçuş yapmaya koyulduklarında, icabında bu uçuşlar esnasında erkek arılardan telef olanlar çıkabileceği gibi adeta etten duvar olup da ayakta kalabilen babayiğit erkek arılarda çıkacaktır. Ta ki ayakta kalabilen bu erkek arıların çiftleşme esnasında cinsel organları ve barsakları kraliçe arının (arıbeyi) karnında asılı kala kalır ancak o zaman görevlerini yerine getirmenin gönül rahatlığıyla hayata veda etmiş olacaklardır.  Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya,  kendi arı neslinin devamına katkıda bulunma adına gerektiğinde canda feda edile biliniyormuş meğer. Onlar canlarını feda ede dursun bu arada dişi arı da malum bu durumdan istifadeyle yumurtlayacağının ilk işaretlerini vererekten yuvanın yeni kraliçesi olurken, zifaf uçuşunun akabinde bir şekilde hayatta kalmayı başaran erkek arılar ise Arı beyi eşliğinde evlerinin yolunu tutup yuvalarına dönmüş olurlar. Tabii yuvaya dönmek iyi hoşta, ancak yuvaya dönüş ortamı bir öncekinden çok farklı bir hal alacaktır. Öyle ki hayatta kalan erkek arılar dönüş sonrasında yuvalarında yeniden konakladıklarında bir köşede inzivaya çekilmiş konumda sanki hiçbir iş yapmayacakmışçasına asalakça bir hayat tarzı bir portre çizeceklerdir. Her ne olursa olsun biz yine de insafı elden bırakmayıp asalakça demek yerine daha temkinli bir dil kullanmakta fayda var. Dahası onların bu halleri ilk etapta bize asalakça bir hayat tarzı gibi gelse de aslında böylesi bir inzivaya çekiliş hali tedbir maksatlı bir uygulama olduğunu düşünmemiz icab eder. Öyle ya, hadi diyelim ki Kraliçe arı öldü, illa ki neslin devamı için atıl durumda kalan bu arıların hâlihazırda bir güç takviyesi olarak devreye sokulması an meselesi diyebiliriz. İşte biz bu gerçeği beşer idrakiyle sonradan fark etmiş olsak bile yine de yuva içerisinde onların bir köşeye çekilmiş halde oturduklarına tahammül edemeyen yuvanın aktif halde çalışan arıları meseleye bizim fark ettiğimiz şekliyle bakmayıp günü geldiğinde yeri geldiğinde tepelerine çöküp iğneleriyle öldürdükleri de bilinen bir gerçekliktir.     

            Hiç kuşkusuz petek arının evidir. Üstüne üstük öyle sıradan bir evde değildir,  tam aksine kimi arıların çeneleri vasıtasıyla bal mumundan altıgen şeklinde ördükleri şahika eser petek evidir bu. Düşünsenize ellerinde herhangi bir ölçüm aleti olmadığı halde bir bakıyorsun tüm dünyanın mimarlarına taş çıkartırcasına bal mumu salgılayaraktan altıgen mimari görünümlü petek ev inşa edebiliyorlar. Dışarıdan baktığında işin içine sanırsın ki usta insan eli girmiştir buraya, oysa kazın ayağı hiçte öyle değil.  Bu işin patentinin bizatihi arılara ait olduğu o kadar net kendini belli eder ki inşa ettikleri yuvaya dışarıdan su sızmasına yönelik her türlü önlemleri bile almayı ihmal etmediklerini görürüz. Derken önceden planlanmış böylesi ustaca yalıtımı sağlanan yuvanın izolasyonu sayesinde hem küf mantar üremesinin önüne geçilmiş olunur hem de yavrularının ölümüne meydan verilmemiş olunur. İşte arı gibi daha pek çok böceklerin gösterdikleri bu tip ustalık maharetleri sadece yuva yapımı veya ev inşaatı faaliyetleriyle sınırlı da değildir.  Zira daha pek çok maharet gerektiren örneklerin tümüne baktığımızda kendileri küçücük böcek türü canlı varlıklar olmalarına rağmen büyüklere taş çıkartırcasına boyundan büyük işlere damga vurduklarını görürüz. Nitekim gerek ipek böceklerinin koza yapımında gösterdikleri maharetler gerekse arıların bal yapımında gösterdikleri maharetler bunun en bariz tipik örneklerini teşkil eder. İşte bu nedenledir ki ipek böceği ve arı gibi böcek türü hayvanların küçücük kalıbına bakaraktan sakın ola ki onları hafife almayalım, zira o küçücük kalıbın içerisinde envaı türlü maharetlerin varlığı gizlidir. Hem hafife alsak ne yazar,  onlar bir şekilde eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış tüm insanlığa kendi maharetlerini gösterircesine bir bakıyorsun altıgen prizma şeklinde inşa ettikleri peteğin her bölmesinin silindir şeklinde bir boşluk içerisinde son derece belli bir hesaba dayalı geometrik seçimin göstergesi diyebileceğimiz mükemmel şahika bir eser ortaya koyabiliyorlar. Gerçekten de işi hafife almayıp işin üzerine ciddiyetle eğildiğimizde neden bir başka geometrik şahika eser şeklinde değilde illa altıgen tercih nedenidir diye düşündüğümüzde,  belli ki çok sayıda bölmelerin oluşumu için kendilerine alan açmak ancak böylesi bir altıgen tarzı tasarımla mümkün olabileceği gerçeği ile yüzleşmiş oluruz. Keza ancak böylesi bir tasarımla en az yer kaybına müsait bir ortamın oluşabileceğini idrak etmiş oluruz. Dolayısıyla arı gibi küçücük böcekleri hafife almak yerine ortaya koydukları şahika eserlerine bakaraktan ders almak daha aklı başında bir tutum olacaktır. Kaldı ki Yüce Allah (c.c)  birçok Kur’an ayetlerinde beyan buyurduğu veçhiyle kullarından yerde ve gökte yarattığı küçük büyük her ne varsa tüm canlı cansız varlıklar üzerinde düşünüp ibret almamızı dilemektedir. Gerçekten de bu manada Yüce Allah (c.c) yaratılan varlıklar arasında arıları barınacakları donanım ve bal yapma kabiliyeti bakımdan yaratmakla hem biz aciz kullarının ufkunda kovan içerisinde nasıl bir geometrik işlemler yapıldığı hususunda düşünmeye sevk etmekte hem de yaratılış örneklerine tefekkür gözüyle baktığımızda yaratılış gayemize de ilham olmakta.  Tabii bu arada unutmayalım ki ibretlik dersler çıkarmamız gereken hususlarda işi sadece bal mumuyla yuvalarını yapan arılarla sınırlı tutmamalı,  malum ayağından bulundurduğu bal mumuyla yuvalarını yapan arılardan başka bize tabiatta ilham kaynağı ve örneklik teşkil edecek daha nice imar ustası arıların inşa faaliyetlerinden alacağımız ibretlik derslerde var elbet.  Öyle ki tabiat şartlarında ağaç ve taş kovuklarını yuva olarak kullanan yabanı arılar da olduğu gibi mekânlarını kum ve çamurdan inşa eden “tek taşlı” arıları da bu kapsamda düşünmemiz gerekir. Nitekim bu tür maharet sahibi özellikleri haiz yabani arılar yuvalarını ahşap liflerinden kurmakla kâğıt yapımının bitki liflerinden imal edileceği noktasında insanlığa ufuk açıp rehber olmuşlar bile.  Öyle ki bu noktada Jacob Christian Schaffer, yaptığı deneysel çalışmalara dayanak olarak gösterdiği yabani arıları ilk kâğıt üreten firmalar olarak tanımlamaktan kendini alamaz da. Merak bu ya,  o sırasıyla;

         -Önce arıların barınaklarında elde ettiği hamur kıvamı ham maddeleri ve arpa samanını parçalara ayırır,

        -Akabinde hazır hale getirdiği saman hamurunu paçavra hamuruyla karıştıraraktan elde ettiği mamulleri su ile kaynatır,

       -En nihayetinde kaynattığı mamulleri tokmak darbeleriyle kireç sütü içerisinde birkaç saat bekletip liflere ayırmak suretiyle kâğıt üretiminde kullanılabileceğinin mucitliğini cümle âleme göstermiş olur.

         Tabii arıların ilham kaynağı oldukları maharetler bitmedi, dahası var elbet.  Öyle ki; bir bakıyorsun bu söz konusu arılar kendilerine özgü özel ses sistemi donanımıyla donatılmaları sayesinde kovanını çok rahatlıkla bulma maharetini sergileyebiliyorlar. Böylece bütün gün çiçeklerden topladığı nektarları işleyerek insanlığa hem gıda ikram etmiş olurlar, hem de şifa kaynağı olurlar. Üstüne üstük tüm bu uğraşılar sadece kendi istifadeleri için değildir, üretilen balın yüzde biri bile tek bir arı için fazla gelebiliyor, geriye kalanı malum hem beslenmek hem de insanlığa şifa olsun babından bizlere sunulmuş olur. Bu yüzden tüm âlemi yoktan yaratan Yüce Allah'a ne kadar şükretsek azdır. Nasıl şükretmeyim ki, baksanıza Allah-u Teâlâ kimi arılara çiçekler üzerine konup nektarlarından faydalansın diye karnındaki iki mideden birini özel bir enzimle nektarı karıştıracak ve bal imal üretecek şekilde yaratmıştır. Hiç şüphe yoktur ki arıya bal üretme ilhamını kodlayanda Yüce Rabbimizdir.  Hele bir bal arısı düşünün ki kendisine hiçbir şey öğreten olmadığı halde ağaç ağaç,  yaprak yaprak, çiçek çiçek dolaşıp şifa kaynağı bal üretim işine koyulabiliyor.  Malumunuz nektar toplama görevini üstlenen arılar mesai sonrası zerre miskal hiç yolunu şaşırmaksızın yuvalarına kazasız belasız dönüş yapabildikleri gibi topladıkları nektarı kovanın içinde çalışan arıya nakledebilmekteler de. Petek görevlisi arı da gelen bu emaneti bal mumundan yapılmış peteğe aktarır, derken bal mumu petek dolana kadar bu döngü devam edip dururda. Tabii bunlar olması gereken faaliyetlerdir. Asıl bize bundan daha ilginç gelen husus arıların bilhassa mesai sonrasında kendilerini yolda haramilere kaptırmadan kovanlarını bulmakta son derece mahir kervan yolcusu olma özellikleridir. Doğrusu araştırmacılar bu noktada arıların gidiş ve dönüşlerinde yollarını şaşırmaksızın gün boyu önüne çıkan her bir cismi pusulasız bir şekilde çok rahatlıkla tespit edebilme kabiliyetlerini polarize ışık yardımıyla gözlerindeki yeşil alıcı hücrelerle algılamalarına bağlayarak yorumlarlar. Arılarda bir diğer dikkat çeken ayırıcı özellik ise dünyada ne kadar sayıda arı topluluğu varsa hepsinin de aynı ortak dille iletişim kuruyor olmalarıdır.  İşte bu noktada kullanılan bu ortak dilin adına vızıltı dili dersek yeridir. İyi ki de her bir kafadan ayrı ayrı ses çıkmıyor, aksi halde ortada çok büyük karmaşıklık bir durum söz konusu olacaktı. Hiç kuşkusuz aynı ortak vızıltı sesiyle tabiatta seyri âlem eylemek kendi aralarında ki iletişimde çok büyük kolaylıkları beraberinde getirmesi sayesinde vuku bulmakta. Hem nasıl ki dünyada dilleri ve renkleri ayrı olan Müslümanların minarelerde okunan ezanı kendi ana dillerinde değil de orijinal dilinde okunduğunda aynı ortak dilde buluşturup namaz için hiçbir sıkıntı çekmeksizin ortak iletişim parolası olmaya yetiyorsa, aynı şekilde arılarda da vızıltı dili ortak iletişim parolası olmaya ziyadesiyle yeter artar da. Zaten biz bu gerçeği söylesek de söylemesek de arıların hemen hepsi tek bir dil çatısı altında yekvücut olup çoktan birbirleriyle anlaşabileceği dünya ölçeğinde ortak arı diline dayalı birliktelik oluşturmuşlar bile. Derken bu ortak dil birlikteliği sayesinde kovanın girişinde adeta elçilik görevi yapan ya da nöbet tutan bir bekçi arı kovanının başında giriş ve çıkışlarda güvenli bir şekilde aynı ortak dili kullanaraktan vazifesini çok rahatlıkla yürütüyor durumda olabiliyor. İşte aynı ortak dili kullanmak avantajı bu ya, bir bakıyorsun herhangi bir tehlike anında arının tek bir vızıltı sesi çıkarmasıyla birlikte kovandaki diğer arı arkadaşlarını kendilerini savunmak için acil eylem planına geçiş yapabiliyorlar da. Hatta arıların günün ilk ışık saatlerinde bir bakıyorsun çalışma esnasında vızıldamaların tonunu daha da artırdıklarını görmekteyiz.  Bu arada unutmayalım ki arılar sadece peteklere bal yapmaz, buna ağaç kavukları, kayalıkların içi ve kuytu yerlerde dâhildir. Öyle ki bal yapmadan önce yuvanın her yerini polen, yani bal mumuyla sıvamayı da ihmal etmezler. Böylece bu arada sıvacılıkta da mahir olduklarını yaptıkları sıva yalıtımının gayet korunaklı bir şekilde ortaya koydukları izolasyon işlemlerinden de anlamış oluruz. 

         Evet, kulluk bilincinde olan müminlerin sabah ezanıyla yeni bir güne diriliş muştusu uyanışına geçmelerine vesile benzer bir hadiseyi her sabah görevli bir arının vızıldamasıyla koro halinde arıların işe koyuluşlarından da bu tip uyanışı görmek pekâlâ mümkün. Ki, kolonideki arılar arasındaki bu tip iletişim uyanışı arıların bizatihi kendi vücut dışına salgıladıkları feromon adı verilen kimyasal madde salgısıyla gerçekleşmektedir.  Düşünsenize koro halinde yuvalarından rastgele çıkış olmadığı gibi bu sıradan bir yola koyuluşta değildir. Tam aksine daha önceden gideceklerin yerlerin bile yön tayininin bile tespiti yapılaraktan yuvadan çıkış ve yola koyuluş planlamasının ta kendisi bir koyuluştur bu. Peki ya dönüş planı?  Hiç kuşkusuz gidişleri gibi dönüşleri de muhteşem planlamayla gerçekleşen bir dönüş projesi olur. Derken mesai sonrasında her bir arı görevlerini yerine getirmenin huzuruyla evin yolunu tutup yuvalarına döndüklerinde ilk iş kovandaki arkadaşlarına gittiklerin yerlerin adeta topoğrafık çalışmalarında edindiği bilgilerden tutunda çiçek çiçek topladıkları nektarların cinsine varana kadar hemen her bilgi paylaşımını vızıltı sesleri eşliğinde bir rapor halinde sunmak olur.  İşte bu bilgi paylaşımı sayesinde nöbeti devr alan diğer arılarda ertesi günü vızıldayaraktan yola koyulduklarında tarif edilen yerlere uçuşmuş olurlar. Tabiî ki arıların planlı ve programlı bir şekilde ortaya koydukları sadece nektar toplamak ya da bal yapmaktan ibaret faaliyetlerle sınırlı değil, çok daha nice sırlarına vakıf olamadığımız ve daha nice bilmediğimiz programlı faaliyetleri de vardır elbet.  Her ne kadar arı ve bal mucizesinin sırrı tam olarak çözülmüş olsa da sonuçta hani halk arasında “Aslan yattığı yerden belli olur” şeklinde sıkça dillendirdiğimiz atasözümüz, tamda bu noktada arıların daha ne gibi faaliyetlerde bulunabileceklerinin ipuçlarını akıllara düşürmeye ziyadesiyle yeter artar da.  Nitekim arıların kendi çabalarıyla yaptıkları mekânları en ufak hata payı bile bulamayacağımız bir şekilde, yani mesken tutacakları yuvalarını geometri kurallara en uygun bir şekilde inşa etmeleri gerçekten de “aslan yattığı yerden belli olur” atasözünün tam da en bariz göstergedir.  Hele birde bu göstergenin haricinde arıların inşa ettikleri peteklere trene bakar gibi bakmak şekliyle değil de araştırmacı gözüyle bakmaya çalıştığımızda sırlarına vakıf olmanın ötesinde büyük bir gıptayla hayretler içerisinde adeta kendimizden geçip kala kalacağımız muhakkak. Örnek mi? Mesela en basitinden işçi arıların bir durumuna bakıyorsun çiftleşme kapasitesi olan arıların peteklerinde rahatlıkla üremeleri için inşaat mühendislerine taş çıkartacak derecede değişik boyutlarda odacıklar inşa etmekte son derece hüner sahibi oldukları gözlerden kaçmaz da. Düşünsenize daha doğmamış işçi arılar için küçük odacıklar, erkek arılar içinde büyük odacıklar inşa etmeyi ihmal etmeyecek kadar işin erbabı oldukları her hallerinden kendini belli ederde zaten. Kelimenin tam anlamıyla  “daha doğmamış bebeğe don biçmek”  tarzında diyebileceğimiz bir ön görünün ve titizliğin neticesinde ortaya çıkan bir inşa faaliyetinin adı bir mucizedir bu.   

          Peki, bu titizlik sadece doğacak olan arılara özgü bir hassasiyet mi? Hiç kuşkusuz bu hassasiyet kendilerini ve yuvayı idare edecek olan Kraliçe arı için daha üst doruktadır. Bikere adı üzerinde arı beyi (Kraliçe arı),  elbette ki yuvanın idaresini üstlenecek olan Kraliçe arı için hem ona hassaten özene bezene oda inşa edilmesini gerektirir hem de dişi larvalar içerisinden seçilecek olan kraliçe arının önemine binaen dişi arıların bakımlarının da tükürük bezlerince salgılanan arı sütünden beslenmelerini.

         İşte arıların böylesi bir titizlik içerisinde adeta imece usulü tüm hazırlıkların garantici bir tutum içerisine girerekten işlerini hal yoluna koymaları mucizevi kayda değer bir hadisedir.  Ki, işlerini hal yoluna koymaya mecburlar da. Çünkü arı sütüyle beslenen dişi larvalardan (yavruların)  bir kısmının ilerisinde arı beyi olma ihtimali vardır. Öyle ya, madem bu ihtimal göz ardı edilemeyecek derecede hassasiyet gerektiriyor, o halde bu durumda dişi larvaların özel muameleye tabi tutularaktan arı sütüyle beslenmeleri son derece gayet tabii bir tutumdur. Nitekim bu bilinç doğrultusunda Kraliçe arı için şanına layık çok odanın inşasında en ufak ihmalkârlığa yer verilmez de. Böylece arıların annesi olarak seçilip yetişmiş olan Kraliçe arı  da kendisine gösterilen bu ihtimam karşısında bir yandan döllenmemiş yumurtalarını erkek arılar için ayrılan odaya (petek gözüne)  bırakırken diğer yandan da döllenmiş yumurtaları doğacak olan işçi arılar ve müstakbel kraliçe adaylar için ayrılmış odalara bırakaraktan sorumluluğunu gereğini yerine getirmiş olur. 

          Aslında arıların imece usulü çalışaraktan ortaya koydukları ilerisine yönelik hazırlıklı olunuz türünden yaptıkları inşa faaliyetlerinden çıkarmamız gereken ders şudur ki, biz aciz kullarında yaratılış gayemiz doğrultusunda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışacak bir şekilde her an hazırlıklı olmamız gerektiğidir. Hem nasıl hazırlıklı olmayalım ki?  Baksanıza arılar küçücük ten kafes içerisinde Yüce Allah’ın kendilerine yüklediği yaradılış kodları doğrultusunda dağ taş bayır ova demeden cansiperane bir şekilde vazifelerini yerine getirirken, bizim haydi haydi cümle mahlûkat içerisinde eşrefi mahlûkat ilan edilmiş kullar olarak daha çok çalışıp yaratılış gayemizin gereğini yerine getirmemiz icab eder. Nitekim bu manada Kur’an’da geçen arı ve bal mucizesi biz aciz kullara örnek gösterilerekten kulluk vazifemizi  “fikir, zikir ve şükür”  üçlü sacayağı üzerine inşa etmemiz gerektiğinin doğrudan mesajı verilir de. Madem öyle, verilen bu mesajdan hareketle arı olup vızıldayalım ki biiznillah  “fikir, zikir ve şükür”  balı gönlümüze ve ruhumuza sirayet etmiş olsun.

        Bakınız, Allah Teâlâ “Rabbin bal arısına: dağlardan, ağaçlardan ve hazırlanmış kovanlardan yuva edin, sonra her çeşit üründen(meyve ve çiçek) ye, sonrada Rabbinin işlemesi için gösterdiği yollardan yürü diye öğretti(ilham etti). Karınlarından insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal (şerbet) çıkar. İşte bunda da düşünenler için ibret vardır” (Nahl 68–69)  diye beyan buyurmakla balın esrarını gözler önüne seriyor.  Ayet-i celilenin mana ve ruhundan anlaşılan o ki; bal hem besin, hem de doğal bir ilaç deposudur. Bal o kadar şifa kaynağıdır ki arılar dışkılarını bile baldan uzak alanlarda yapmaktalar.

       Bal aynı zamanda şekerler bakımdan %79 kadarı zengin besin kaynağı olup yüzde yirmiye yakın dilimlerini de madensel tuzlar, azotlu maddeler, B kompleksi vitaminler, C vitamini ve A vitamini gibi içerikler oluşturur. Zaten balın içeriği bu denli zengin maddeler içermesiydi adından asla şifa deposu olarak söz edilemezdi. Öyle ya,  mesela iskorbüt hastalığına (C vitamini eksikliği) yakalanmış bir şahıs bir bakıyorsun şifa kaynağı bal sayesinde derdine deva bulabiliyor. Hakeza şifa kaynağı balı karabiberle karıştırıldığında kronik bahar nezlesine iyi geldiği bilinen bir gerçekliktir. Yine bir bakıyorsun ameliyat sonrası cerrahi yaraların kısa zamanda kapanmasında doğal merhem olabiliyor.

          Bu arada arım balım peteğim gözüyle baktığımız arıya birde metafizik boyut bir gözle baktığımızda tıpkı bülbülün güle meftun olduğu gibi arının da çiçeğe meftun olduğunu görürüz. Nitekim her haliyle meftun hale bürünmüş canlılara şöyle bir bakıyorsun o meftunluk (gönül vermişlik)  hali örümceğe ağ yaptırırken, ipek böceğine koza ördürmekte, arıya da bal yaptırmakta. Hele canlılar arasında bilhassa arılar vızıldayaraktan aşklarını ilan ede dursunlar, bizlerde bu arada arıların bu meftunluk ilanı aşkları karşısında;

               “Arım balım peteğim

                Gülüm dalım çiçeğim

                Bilsem ki öleceğim

                Yine seni seveceğim”  nağmeleriyle candan tebrik edip tüm bu olan bitenlerden ders çıkararak aşkla şevkle madden ve manen çalışıp arı gibi vızıldamak gerekir.  

                 Vesselam.
 https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/arim-balim-petegim-5573-kose-yazisi