BİYOLOJİK ECZACILARIMIZ
SELİM GÜRBÜZER
Sindirim sistemi ağızla başlayıp
mide ve bağırsakta son bulan bir sistemdir. Şöyle ki; besinler ağızdan başlamak
üzere etten bir boru içerisinde mekanik ve kimyasal değişikliğe uğrayıp
takriben 9 metrelik bir güzergâh boyunca yolculuğunu devam ettirir. Derken insan
bağırsağında emilen moleküller çeşitli iletim araçları vasıtasıyla görev
alanlarına göç etmiş olurlar. Tabii bu sıradan göç değil, öyle ki öncesinde
pinositoz yoluyla parçalanan moleküller protein ve amino asit gibi yapı taşı
halinde membrana sarılı olarak kılcal damarlara taşınırlar, sonrasında da malum
gittiği yerlerde ecza işlemine tabii tutulurlar. Hiç kuşkusuz bu gidilen
yerlerde en önemli ecza işlemcimiz vücudumuzun kimya fabrikası diye bilinen
karaciğerden başkası değildir elbet. Karaciğer
eczacısına konuk olan moleküller en ince ayrıntısına kadar adeta ince elenip
sık dokunaraktan hem yakım işlemleri gerçekleşir hem de yıkım enkazı diyebileceğimiz
safranın bağırsağa atılım işlemleri gerçekleşir.
Peki, sindirim organları dünyasında durum
vaziyet bu iken hücre âlemi içerisinde sindirim işlemleri nasıl bir yapı
üzerine kuruludur? Hiç kuşkusuz bu âlemin
içinde de tıpkı organeller arasında gerçekleşen bir benzer yapının aynısı söz
konusudur. Zira endoplazmik retikulum tarafından imal edilip sitoplâzmaya
sindirilmesine yönelik içerisi besinle dolu hazır paketlenmiş halde gelen besin
kofulu türünden konuklar lizozomlarca
karşılanırlar. Gelen konuk paketler
cinsine göre değişiklik gösterip, şayet besin kofulu fagositoz sonucu oluşmuşsa
fagositositik vezikül olarak muamele
görür, pinositoz sonucu meydana gelmişse
pinositoz kesecikler olarak muamele
görür. Böylece bu isimlerle faaliyetlerini yürütürler. Değim yerindeyse her iki
vezikülde hücrenin bir nevi midesi ve bağırsağı hükmünde bir kimlikle
faaliyette bulunurlar. İşte bu noktada lizozomlara sadece veziküllere dokunmak düşer,
böylece bir dokunuşla membran delinip kendilerine gösterilen muameleden maksat
hâsıl olur da. Hatta bu arada lizozom
bünyesinde yer alan enzimlerce vezikül maddeleri parçalanıp ayrıştırma işlemleri
de ihmal edilmez. Nitekim tüm yapılan işlemlerin ardından sitoplâzmaya geçmesi uygun
görülenler sindirim ürünleri olarak geçirilir, uygun olmayanlar ise hücrenin
uygun olan kısmından vezikül halde dışarı atılmış olunur. Ve tahliyesi
gerçekleşen bu ürünlere boşaltım kofulu
denmektedir. Görüldüğü üzere canlının en küçük birimi olan hücre âleminde üç
hareket birden gerçekleşmekte olup bu hareketler üç aşamalı diyebileceğimiz sindirme, rezorbe (emilme) ve boşaltım
şeklinde tezahür etmektedir. Ve bu üç sacayağı üzerine kurulu vezikül paketleme
sistemi adeta sindirim bezlerinin adeta bir kopyası şeklinde eczacı bir duruş
sergilemiş olurlar.
Lizozomlar çeşit çeşit olup her birinin iç
kısmı enzim içeren sıvılarla yüklüdür. Nasıl ki safra kesesinin delinmesiyle
vücuda yayılan zehir tehlike arz ediyorsa aynen öyle de lizozom membranın açık
vermesiyle de içerisindeki enzim içeren sıvıların sitoplâzmaya yayılma riski
söz konusu olabiliyor. Yani bu riskle birlikte sitoplâzmanın hidrolitik
parçalanmasının akabinde hücrenin intiharına
yol açılabiliyor.
Her neyse sonuçta hücre âlemi içerisinde sindirim
işlemleri böyleyken, kim bilir boşaltım işlemleri nasıldır. Şimdilik sadece şu
kadarını söyleyebiliriz ki; hiç kuşkusuz boşaltım işlemi de kontraktil kofullar
(kasılabilen kofullar) vasıtasıyla
gerçekleştirilir. Bilindiği üzere suyun aşırısı da zararlı azı da. Dolayısıyla
suyun dengede tutulması için kofullar tıpkı bir hücreli amip, öglena ve
terliksi hayvanlarda olduğu gibi stoplazmaya giren fazla suyu depolayıp belirli
bir hacme ulaştığında ani kasılma hareketleriyle pompalayarak hücre dışına
tahliye işlemlerini gerçekleştirmiş olur.
Hâsılı öyle anlaşılıyor ki; sindirim hadisesi
sadece organ düzeyinde değil mikro düzeyde gerçekleşen bir biyolojik eczacılık
programıdır. Nitekim angström
milimetrenin yüz binde bir olması hasebiyle daha çok enerji meseleleriyle
ilgili mikro düzeyde bir birim olup, bu birim sayesinde mikro âlem ölçülmeye
çalışılır da. Madem öyle, bize bu noktada “Ne mutlu bu ölçümler eşliğinde biyolojik ecza
programının idrakine varanlara” demek düşer.
Karaciğer
Tabii hücre yapısı içerisinde işlem
gören mikro düzeyde birimlerin en önemli makro düzeyde işlendiği organellerin başında
karaciğer gelmektedir. Malumunuz altın, gümüş ve bakır gibi birtakım maddeler
tabiatta saf halde bulunurken saf halde bulunmayıp fakat bir kısım kimyasal
maddelerle reaksiyona girmek suretiyle bileşik halde bulunan madenlerin varlığı
da söz konusudur. Ancak saf halde ya da
bileşik halde hiç fark etmez sonuçta bunlarında işlenmesi icab eder. Zira
işlenmezse hiçbir anlam ifade etmez.
Peki, tabiatta maden olur da vücudumuzda olmaz
mı? Elbette olur. Nasıl ki her hangi bir madeni saf olarak elde etmek için
birçok işlemler gerektirip yatağından çıkarıldığında arta kalan kil ve taş gibi
maddeler ayıklanması icab ediyorsa, aynen öylede karaciğer organımızda buna
benzer işlemlerin alasını yapan bir eczacımızdır. Bu yüzden karaciğer organımızı yaratan Allah’a
ne kadar şükretsek azdır. Çünkü söz konusu bu eczacımız bizim idrakimizin
dışında bizden habersiz vücudun ihtiyacı olan tüm cevherleri adeta bir kuyumcu
gibi işleyip üretmek için canhıraş bir şekilde çalışmakta. Tabii tüm bu
işlemleri yaparken de yalnız değildir, dalak, öd ve böbreklerde yardımcı eczacı
elemanlar olarak takviye edilmişlerdir. Nitekim takviye kuvvet olarak öd safrayı
belirli bir sistem içerisinde işlerlik kazanmasına aracı olduğu gibi böbreklerde
idrarı süzüp mesane yoluyla dışarı atılmasına aracı olmakta.
Evet, baş eczacımız karaciğer
kırmızımsı kahverengi renkte olup, aynı zamanda karın boşluğunun sağ üst
kısmında veya diyaframın sağ alt yanında yer alan vücudumuzda mevcut salgı
bezlerin en büyüğü olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca dört parçadan meydana
gelen karaciğer cidarı ince bir zarla kaplıdır, Karaciğerin mikroskobik incelemesine
baktığımızda milyonlarca lopcuklardan meydana geldiği ve her bir lopcukların
aralarında dokularla bağlantılı kanalların varlığı görülür. Belli ki tüm bu
donanımlar süs için donatılmış değillerdir, bilakis belli bir gayeye yönelik
için donatılmıştır. Yine de bu demek değildir ki hiçbir şeye muhtaç değillerdir, bikere karaciğer hücreleri sürekli faal
durumda oldukları için bir noktadan sonra bol kana ihtiyaç gösterip bu yüzden çok
yaygın damar ağıyla donatılmışlardır. Beslenmeleri
içinde mide, ince bağırsak ve dalaktan gelen toplardamarlar ağı ve aorttan
(büyük atardamar) ayrılan bir atardamar kolu da bu iş için tahsis edilmiş
durumda. Öyle ki, ince bağırsakta emilerek kan yoluyla gelen besinler maden
tuzları veya vitaminler karaciğer tarafından depo edilip ihtiyaç anında vücuda
yarayışlı hale getirilerek gerekli bölgelere sevk edilmekteler. Tabii yarayışlı
hale getirmek derken besinlerin rafine edilme işlemlerini kast ediyoruz.
Nitekim glikojene dönüştürülmüş şeker, yağ asitleri ve amino asitler vücut
tarafından kullanılmaya hazır halde karaciğerde bekletilir. Yetmedi bu arada rafine
işlemleri ve yürüttüğü bir takım faaliyetler esnasında açığa çıkan artık
maddelerin zararlı hale gelmelerinin önüne geçmek için de sarı renkli acımsı öd
sıvısını salgılamanın yanı sıra safra kesesi sayesinde safra salgısını çıkarıp
safra kanalı vasıtasıyla 12 parmak bağırsağına dökülme işlemleri de gerçekleşmiş
olur. Hatta safra kesesi bununla da yetinmeyip bağırsakları nemli tutmasıyla
birlikte emilmeyi kolaylaştırıp yağların sindirilmesine yardımcı olduğu gibi ayrıca
karaciğer tarafından süzülen zehri bağırsak yoluyla dışarı atılmasını da sağlar,
Malum salgılanan safranın bir kısmı ise safra kesesinde depo edilir. Ancak şu
da var ki safra hastalarının ameliyatla safra kesesi alınmadığı durumlarda
hazım problemleri yaşadıklarından birçok yiyeceği yiyemedikleri
gözlemlenmiştir.
Kan şekerinin denge ayarı vazifesi
daha çok karaciğerin sorumluluk alanına girmektedir. Dolayısıyla beyindeki şeker
dengesini ayarlama merkezinin talimatlarına göre çalışan böbrek üstü bezi ve
pankreas salgıları, bir noktada
karaciğerin glikoz üretme faaliyetini de idare etmektedirler. Bu mekanizmanın
düzenli çalışmaması halinde karaciğer fazla şeker imal edeceğinden şeker
hastalığının meydana gelmesi her an kaçınılmaz bir hal alabiliyor.
Karaciğer bedenimizin istemediği
proteinleri üre haline dönüştürerek böbreğe havale eder, böylece böbrek
tarafından süzülerek gelen sıvı mesane aracılığıyla idrar şeklinde vücuttan
dışarı atılması sağlanır. Zaten bu kurulu eczane sistemi olmasaydı zehirli
maddelerin vücudumuzu istila etmesiyle birlikte yaşama imkânımız kalmayacaktı.
Kaba artıklarda malum gaita şeklinde anüs yoluyla tahliye olmaktadır.
Şu bir gerçek 7/24 saat hiç durmaksızın
çalışan ecza fabrikamızın çarklarına bir haller gelse halimiz nice olurdu. Yine de fazla endişelenmeye gerek yok
diyebiliriz, olası arızalar karşısında karaciğere kendi kendini tamir etme özelliği
de söz konusudur. Düşünsenize ameliyatla karaciğerin bir kısmı alınsa bile
geriye kalan diğer hücreler hızlı bir şekilde çoğalarak eksik kısmı tamamlayabiliyor.
Hatta karaciğer 64 parçaya bölünüp 63’ü alınsa kalan tek parçadaki hücreler çok
seri bir şekilde çalışarak tam bir karaciğer oluşumunu yeniden inşa etmiş
olmaktalar. Tabii karaciğerin mahareti burada bitmiyor. Dahası var. Mesela
kansızlığı önleyen B12 vitamini ve zaman zaman akyuvar imal etmek için
vardır.
Öyle anlaşılıyor ki; karaciğer bir
ömür boyu bizim bile haberimiz olmadan takriben 400’ü aşkın faaliyetiyle tüm
ecza fabrikalarına taş çıkartırcasına görevini hiç bir şekilde aksatmaksızın tüm
faaliyetlerini yürüten en güzide eczanemizdir
Plazma
Proteinleri
Tabii hücre yapısı
içerisinde ecza işlemcisi diyebileceğimiz bir diğer mikro düzeyde birimlerden
biri de proteinlerdir. Bilindiği üzere
hücre yapısı büyük ölçüde protein özellik göstermektedir. Nitekim kaslarda % 30,
karaciğerde % 20-30, alyuvarlarda % 30 civarında protein bulunmaktadır. Hatta
canlıların üremesi, gelişmesi ve bir takım genetik karakterlerin kuşaktan
kuşağa aktarılması gibi faaliyetler protein içerikli maddeler sayesinde
gerçekleşmektedir. Dolayısıyla proteinsiz hayat düşünülemez. Yani proteinler hayati öneme arz eden
enzimler dâhil tüm antikorlara kadar birçok yapıda yerini almaktadır. Hatta şeker, tuz gibi moleküller ile
kıyasladığımızda proteinlerin dev yapılı ve karmaşık moleküller olduğu
görülecektir. Öyle ki; molekül ağırlığı
milyon rakamları bulan protein moleküllerin yanı sıra, molekül ağırlığı 6000
olan iki peptit zincirden meydana gelmiş insülin hormonu gibi proteinlerde
mevcuttur. Zira bu zincirlerin birinci sacayağı 21, ikinci sacayağı ise 30
amino asit ihtiva edip toplamda 51 aminoasitle birlikte insülin molekülünü
meydana getirirler. Anlaşılan o ki proteinin bulunmadığı alan gözükmemektedir.
Aynı zamanda karbon, hidrojen, oksijen ve azot içeren en basit protein
molekülün bile hiçbir tesadüfe meydan vermeyecek şekilde belli bir düzen
içerisinde sahne almaktadır. En iyimser
tahminle bir insülin proteinin bir kereciğine de olsa tesadüfen meydana gelme
ihtimali için gerekli 20 rakamını 51 ile çarptığımızda bu iş için değil bir
evren ömrü, birkaç milyar kat ömrünün yetmeyeceği bir sonuca ulaşırız. Öyle
ki; İngiliz Biyokimyacısı Frederick Sanger
1945 yılında peptit zincirindeki amino asitlerin diziliş sırrını çözme adına
başlattığı çalışma 1953 yılında tamamlanıp, gelinen nokta itibariyle sadece en
basit protein molekülü diyebileceğimiz insülin hormonu keşfedilebilmiştir.
Şu da bir gerçek ab-ı hayatımıza renk katan
kanın ekseriyeti plazmadan meydana gelmekle beraber serum kısmını da dâhil
ettiğimizde ortaya çıkan akışkan sıvıya kan
denmektedir. Zaten tariften de kanın yapısını oluşturan eritrosit, lökosit ve
trombosit denilen şekilli ecza elemanları narin yapılı bir incecik sıvı olan
plazma içerisinde adeta tekne gezintisi yaparaktan hayatlarını bu şekilde
sürdürdükleri anlaşılıyor. Hatta bu gezintinin son derece mükemmel olması için
sıvının akışkanlığı, hatta miktarı gibi tüm ayarlamalar önceden düşünülmüş
bile. Bu ayarlamaları yapan organımız
hiç kuşkusuz böbreklerden başkası değildir.
Oldu ya kan aşırı derecede sulandı, bu durumda böbreklerimiz ne güne
duruyor, hemen suyun fazlasını süzmesiyle birlikte işleyen sistemin dengesi
sağlanmış olurr. Kanımızdaki bir diğer en önemli ecza elemanı da hemoglobin
proteinidir. Nitekim hemoglobin insülin
gibi basit bir protein olmayıp, bilakis 574 amino asitin belli bir nizam
içerisinde bir araya gelmesiyle oluşan ve aynı zamanda molekül ağırlığı 68 bin
olan bir ecza elemandır. Gelinen nokta itibariyle hemoglobinin yüzü aşkın
cinslerinin olduğu tespit edilmiştir. Sanırım yukarıda insülinin tesadüfen
meydana gelemeyeceğini gösteren ihtimal hesabından sonra hemoglobin molekülünün
meydana gelme ihtimalini hesaplamaya kalkıştığımızda yine dudak uçurtacak
rakamlarla karşılaşacağımız muhakkak. Çünkü biri basit protein, diğeri ise son
derece kompleks proteindir. Son derece karmaşık protein şuradan belli ki; hemoglobin
proteini oksijeni akciğerlerden alarak vücudumuzun tüm hücrelerine transfer
işlemi gerçekleştirebiliyor. Üstelik Yüce Allah (c.c) önemli görevler ifa eden
söz konusu bu molekülü kana kırmızı rengi veren alyuvarların içerisine konumlandırmakla
tefekkür etmemizi murad etmiştir. Bir insan kanı düşünün ki kanın tamamında 25
trilyon civarında alyuvar bulunmaktadır. Bu demektir ki insan vücudunda
ortalama 100 trilyon hücre var demektir. Bilmem bu rakam tefekkür dünyamızda ne
gibi etki yapar, isterseniz bunu da siz düşünün.
Her vücut kendine
özgü protein molekülün varlığına ihtiyaç hisseder. Dolayısıyla dışardan
herhangi bir yabancı madde girdiğinde vücut alarm verip derhal tepkisini ortaya
koyabiliyor. Oldu ya bir insana başka bir canlının serumu vermeye
kalkışıldığında o insan ya koma haline girecek, ya da derhal ölümüne neden olacaktır.
Plazma proteinleri kanın akıcı
nitelikte olmasından dolayı;
-Fibronojen,
-Serum,
-Fibrin,
-Plazma,
-Pıhtı vs. türü kategorilerde ecza
bileşenleri olarak sahne alırlar.
Malumunuz 1900 yılında Avustralyalı bir
bilim adamı insanların kan grup faktörünü A, B, AB ve 0 grupları şeklinde
tasnif ettikten sonra, ayrıca insan alyuvarlarında A ve B maddesi diye iki
çeşit özel ecza proteinin varlığını ortaya koymuştur. Böylece bir insanın
alyuvarlarında sadece A antijeni etken madde bulunan insan A grubu, sadece B antijeni
etken madde bulunan B grubu, her iki antijen etken maddeden bulunan AB grubu,
hiç etken faktör bulunmayan ise 0 (sıfır) grubu adını almış oldu. Aynı zamanda bu
söz konusu maddeler keşfedilmekle kalmayıp bu sefer dikkatler dört kan grubu
üzerine çevrilerek bunlara ait kan plazmaları diyebileceğimiz eczalar mercek
altına alınıverdi. Yapılan birtakım analiz çalışmalar sonucu adına alfa ve beta denen iki çökeltici özel maddenin kendine yabancı olan kanın
alyuvarlarını aglütinasyona uğrattığı tespit edilmiştir. Yani; A grubu insanın
plazmasında beta çökeltici madde, B grubu bulunanlarda ise alfa çökeltici madde
olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu durumda A grubuna sahip bir
insana B grubu kan verildiğinde beta çökeltici maddenin devreye girmesiyle
birlikte verilen kanın alyuvarlarını çökeltebileceği tescillenmiş oldu. Dahası çökeltmekle kalmayıp damar tıkanıklığı
sonucu insanın ölümüne neden olacağı belirlenmiştir. AB grubuna sahip
insanların plazmalarında ise çökeltici maddelerin hiç biri bulunmadığından, bu
gruptakilere her gruptan kan alma şansı doğmuştur. Ancak aynı şeyi 0
gruptakiler için söyleyemeyiz. Çünkü bu gruptakilerin plazmasında her iki
çökeltide mevcut olduğundan, kendisi dâhil her gruba kanını vermektedir. İşte toplum ilişkilerinde sıkça gördüğümüz “Al gülüm ver gülüm” denen olayın
esprisi AB ve 0 grubunun gizeminde mevcut zaten. Bir başka ifadeyle plazma AB
veya 0 olunca alanda memnun, veren de memnun olmuş oluyor. Zira plazma öyle emir almış ki emrin gereğini
yerine getiriyor. Bu yüzden AB grubu genel alıcı, 0 grubu ise genel verici diye
isimlendirilmiştir.
Anlaşılan o ki; Vücudun 1/11 veya
1/12’ini kan ihtiva etmektedir. Bu yüzden kan yaratılış misyonu gereği akıcı
bir ecza doku olup, kendisine belli
başlı eczacılık görevler yüklenmiştir.
Şöyle ki bu görevler:
-Bağırsakta emilen ve lenfa kanallarına
ulaşan gıdaları karaciğere ve dokulara ulaştırmak,
-Solunum gazlarını nakletmek,
-Metabolitik artıkları (üre- NH3) alıp dışarı atılması için çeşitli organlara
göndermek,
-Hormon, enzim ve vitamin gibi maddeleri
taşımak,
-Vücut ısısını
sabit tutmak,
-Organların pH
değerini ayarlamak,
-Su dengesini
sağlamak,
-Kanamaları
önlemek,
-Birtakım
enfeksiyonlara karşı korunmayı temin etmek tarzında sıralanır.
-Enfeksiyonlara karşı korunma ise;
-Lökosit ve monositler vasıtasıyla karşı koyma
veya antitoksin ve antikorların savunması şeklinde tezahür etmektedir.
Vesselam.




