10 Mart 2023 Cuma

BİYOLOJİK ECZACILARIMIZ


                                   BİYOLOJİK ECZACILARIMIZ  

             SELİM GÜRBÜZER

            Sindirim sistemi ağızla başlayıp mide ve bağırsakta son bulan bir sistemdir. Şöyle ki; besinler ağızdan başlamak üzere etten bir boru içerisinde mekanik ve kimyasal değişikliğe uğrayıp takriben 9 metrelik bir güzergâh boyunca yolculuğunu devam ettirir. Derken insan bağırsağında emilen moleküller çeşitli iletim araçları vasıtasıyla görev alanlarına göç etmiş olurlar. Tabii bu sıradan göç değil, öyle ki öncesinde pinositoz yoluyla parçalanan moleküller protein ve amino asit gibi yapı taşı halinde membrana sarılı olarak kılcal damarlara taşınırlar, sonrasında da malum gittiği yerlerde ecza işlemine tabii tutulurlar. Hiç kuşkusuz bu gidilen yerlerde en önemli ecza işlemcimiz vücudumuzun kimya fabrikası diye bilinen karaciğerden başkası değildir elbet.  Karaciğer eczacısına konuk olan moleküller en ince ayrıntısına kadar adeta ince elenip sık dokunaraktan hem yakım işlemleri gerçekleşir hem de yıkım enkazı diyebileceğimiz safranın bağırsağa atılım işlemleri gerçekleşir.

          Peki, sindirim organları dünyasında durum vaziyet bu iken hücre âlemi içerisinde sindirim işlemleri nasıl bir yapı üzerine kuruludur?  Hiç kuşkusuz bu âlemin içinde de tıpkı organeller arasında gerçekleşen bir benzer yapının aynısı söz konusudur. Zira endoplazmik retikulum tarafından imal edilip sitoplâzmaya sindirilmesine yönelik içerisi besinle dolu hazır paketlenmiş halde gelen besin kofulu türünden konuklar lizozomlarca karşılanırlar.  Gelen konuk paketler cinsine göre değişiklik gösterip, şayet besin kofulu fagositoz sonucu oluşmuşsa fagositositik vezikül olarak muamele görür,  pinositoz sonucu meydana gelmişse pinositoz kesecikler olarak muamele görür. Böylece bu isimlerle faaliyetlerini yürütürler. Değim yerindeyse her iki vezikülde hücrenin bir nevi midesi ve bağırsağı hükmünde bir kimlikle faaliyette bulunurlar. İşte bu noktada lizozomlara sadece veziküllere dokunmak düşer, böylece bir dokunuşla membran delinip kendilerine gösterilen muameleden maksat hâsıl olur da.  Hatta bu arada lizozom bünyesinde yer alan enzimlerce vezikül maddeleri parçalanıp ayrıştırma işlemleri de ihmal edilmez. Nitekim tüm yapılan işlemlerin ardından sitoplâzmaya geçmesi uygun görülenler sindirim ürünleri olarak geçirilir, uygun olmayanlar ise hücrenin uygun olan kısmından vezikül halde dışarı atılmış olunur. Ve tahliyesi gerçekleşen bu ürünlere boşaltım kofulu denmektedir. Görüldüğü üzere canlının en küçük birimi olan hücre âleminde üç hareket birden gerçekleşmekte olup bu hareketler üç aşamalı diyebileceğimiz sindirme, rezorbe (emilme) ve boşaltım şeklinde tezahür etmektedir. Ve bu üç sacayağı üzerine kurulu vezikül paketleme sistemi adeta sindirim bezlerinin adeta bir kopyası şeklinde eczacı bir duruş sergilemiş olurlar.

          Lizozomlar çeşit çeşit olup her birinin iç kısmı enzim içeren sıvılarla yüklüdür. Nasıl ki safra kesesinin delinmesiyle vücuda yayılan zehir tehlike arz ediyorsa aynen öyle de lizozom membranın açık vermesiyle de içerisindeki enzim içeren sıvıların sitoplâzmaya yayılma riski söz konusu olabiliyor. Yani bu riskle birlikte sitoplâzmanın hidrolitik parçalanmasının akabinde hücrenin intiharına yol açılabiliyor.  

         Her neyse sonuçta hücre âlemi içerisinde sindirim işlemleri böyleyken, kim bilir boşaltım işlemleri nasıldır. Şimdilik sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki; hiç kuşkusuz boşaltım işlemi de kontraktil kofullar (kasılabilen kofullar) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Bilindiği üzere suyun aşırısı da zararlı azı da. Dolayısıyla suyun dengede tutulması için kofullar tıpkı bir hücreli amip, öglena ve terliksi hayvanlarda olduğu gibi stoplazmaya giren fazla suyu depolayıp belirli bir hacme ulaştığında ani kasılma hareketleriyle pompalayarak hücre dışına tahliye işlemlerini gerçekleştirmiş olur.

       Hâsılı öyle anlaşılıyor ki; sindirim hadisesi sadece organ düzeyinde değil mikro düzeyde gerçekleşen bir biyolojik eczacılık programıdır.  Nitekim angström milimetrenin yüz binde bir olması hasebiyle daha çok enerji meseleleriyle ilgili mikro düzeyde bir birim olup, bu birim sayesinde mikro âlem ölçülmeye çalışılır da. Madem öyle, bize bu noktada  “Ne mutlu bu ölçümler eşliğinde biyolojik ecza programının idrakine varanlara” demek düşer.   

                                                           Karaciğer

          Tabii hücre yapısı içerisinde işlem gören mikro düzeyde birimlerin en önemli makro düzeyde işlendiği organellerin başında karaciğer gelmektedir. Malumunuz altın, gümüş ve bakır gibi birtakım maddeler tabiatta saf halde bulunurken saf halde bulunmayıp fakat bir kısım kimyasal maddelerle reaksiyona girmek suretiyle bileşik halde bulunan madenlerin varlığı da söz konusudur.  Ancak saf halde ya da bileşik halde hiç fark etmez sonuçta bunlarında işlenmesi icab eder. Zira işlenmezse hiçbir anlam ifade etmez.   

         Peki, tabiatta maden olur da vücudumuzda olmaz mı? Elbette olur. Nasıl ki her hangi bir madeni saf olarak elde etmek için birçok işlemler gerektirip yatağından çıkarıldığında arta kalan kil ve taş gibi maddeler ayıklanması icab ediyorsa, aynen öylede karaciğer organımızda buna benzer işlemlerin alasını yapan bir eczacımızdır.  Bu yüzden karaciğer organımızı yaratan Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Çünkü söz konusu bu eczacımız bizim idrakimizin dışında bizden habersiz vücudun ihtiyacı olan tüm cevherleri adeta bir kuyumcu gibi işleyip üretmek için canhıraş bir şekilde çalışmakta. Tabii tüm bu işlemleri yaparken de yalnız değildir, dalak, öd ve böbreklerde yardımcı eczacı elemanlar olarak takviye edilmişlerdir. Nitekim takviye kuvvet olarak öd safrayı belirli bir sistem içerisinde işlerlik kazanmasına aracı olduğu gibi böbreklerde idrarı süzüp mesane yoluyla dışarı atılmasına aracı olmakta.  

        Evet, baş eczacımız karaciğer kırmızımsı kahverengi renkte olup, aynı zamanda karın boşluğunun sağ üst kısmında veya diyaframın sağ alt yanında yer alan vücudumuzda mevcut salgı bezlerin en büyüğü olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca dört parçadan meydana gelen karaciğer cidarı ince bir zarla kaplıdır, Karaciğerin mikroskobik incelemesine baktığımızda milyonlarca lopcuklardan meydana geldiği ve her bir lopcukların aralarında dokularla bağlantılı kanalların varlığı görülür. Belli ki tüm bu donanımlar süs için donatılmış değillerdir, bilakis belli bir gayeye yönelik için donatılmıştır. Yine de bu demek değildir ki hiçbir şeye muhtaç değillerdir,  bikere karaciğer hücreleri sürekli faal durumda oldukları için bir noktadan sonra bol kana ihtiyaç gösterip bu yüzden çok yaygın damar ağıyla donatılmışlardır.  Beslenmeleri içinde mide, ince bağırsak ve dalaktan gelen toplardamarlar ağı ve aorttan (büyük atardamar) ayrılan bir atardamar kolu da bu iş için tahsis edilmiş durumda. Öyle ki, ince bağırsakta emilerek kan yoluyla gelen besinler maden tuzları veya vitaminler karaciğer tarafından depo edilip ihtiyaç anında vücuda yarayışlı hale getirilerek gerekli bölgelere sevk edilmekteler. Tabii yarayışlı hale getirmek derken besinlerin rafine edilme işlemlerini kast ediyoruz. Nitekim glikojene dönüştürülmüş şeker, yağ asitleri ve amino asitler vücut tarafından kullanılmaya hazır halde karaciğerde bekletilir. Yetmedi bu arada rafine işlemleri ve yürüttüğü bir takım faaliyetler esnasında açığa çıkan artık maddelerin zararlı hale gelmelerinin önüne geçmek için de sarı renkli acımsı öd sıvısını salgılamanın yanı sıra safra kesesi sayesinde safra salgısını çıkarıp safra kanalı vasıtasıyla 12 parmak bağırsağına dökülme işlemleri de gerçekleşmiş olur. Hatta safra kesesi bununla da yetinmeyip bağırsakları nemli tutmasıyla birlikte emilmeyi kolaylaştırıp yağların sindirilmesine yardımcı olduğu gibi ayrıca karaciğer tarafından süzülen zehri bağırsak yoluyla dışarı atılmasını da sağlar, Malum salgılanan safranın bir kısmı ise safra kesesinde depo edilir. Ancak şu da var ki safra hastalarının ameliyatla safra kesesi alınmadığı durumlarda hazım problemleri yaşadıklarından birçok yiyeceği yiyemedikleri gözlemlenmiştir.

         Kan şekerinin denge ayarı vazifesi daha çok karaciğerin sorumluluk alanına girmektedir. Dolayısıyla beyindeki şeker dengesini ayarlama merkezinin talimatlarına göre çalışan böbrek üstü bezi ve pankreas salgıları,  bir noktada karaciğerin glikoz üretme faaliyetini de idare etmektedirler. Bu mekanizmanın düzenli çalışmaması halinde karaciğer fazla şeker imal edeceğinden şeker hastalığının meydana gelmesi her an kaçınılmaz bir hal alabiliyor.

         Karaciğer bedenimizin istemediği proteinleri üre haline dönüştürerek böbreğe havale eder, böylece böbrek tarafından süzülerek gelen sıvı mesane aracılığıyla idrar şeklinde vücuttan dışarı atılması sağlanır. Zaten bu kurulu eczane sistemi olmasaydı zehirli maddelerin vücudumuzu istila etmesiyle birlikte yaşama imkânımız kalmayacaktı. Kaba artıklarda malum gaita şeklinde anüs yoluyla tahliye olmaktadır.

           Şu bir gerçek 7/24 saat hiç durmaksızın çalışan ecza fabrikamızın çarklarına bir haller gelse halimiz nice olurdu.  Yine de fazla endişelenmeye gerek yok diyebiliriz, olası arızalar karşısında karaciğere kendi kendini tamir etme özelliği de söz konusudur. Düşünsenize ameliyatla karaciğerin bir kısmı alınsa bile geriye kalan diğer hücreler hızlı bir şekilde çoğalarak eksik kısmı tamamlayabiliyor. Hatta karaciğer 64 parçaya bölünüp 63’ü alınsa kalan tek parçadaki hücreler çok seri bir şekilde çalışarak tam bir karaciğer oluşumunu yeniden inşa etmiş olmaktalar. Tabii karaciğerin mahareti burada bitmiyor. Dahası var. Mesela kansızlığı önleyen B12 vitamini ve zaman zaman akyuvar imal etmek için vardır.

           Öyle anlaşılıyor ki; karaciğer bir ömür boyu bizim bile haberimiz olmadan takriben 400’ü aşkın faaliyetiyle tüm ecza fabrikalarına taş çıkartırcasına görevini hiç bir şekilde aksatmaksızın tüm faaliyetlerini yürüten en güzide eczanemizdir

                       Plazma Proteinleri

     Tabii hücre yapısı içerisinde ecza işlemcisi diyebileceğimiz bir diğer mikro düzeyde birimlerden biri de proteinlerdir.  Bilindiği üzere hücre yapısı büyük ölçüde protein özellik göstermektedir. Nitekim kaslarda  % 30,  karaciğerde % 20-30, alyuvarlarda % 30 civarında protein bulunmaktadır. Hatta canlıların üremesi, gelişmesi ve bir takım genetik karakterlerin kuşaktan kuşağa aktarılması gibi faaliyetler protein içerikli maddeler sayesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla proteinsiz hayat düşünülemez.  Yani proteinler hayati öneme arz eden enzimler dâhil tüm antikorlara kadar birçok yapıda yerini almaktadır.  Hatta şeker, tuz gibi moleküller ile kıyasladığımızda proteinlerin dev yapılı ve karmaşık moleküller olduğu görülecektir.  Öyle ki; molekül ağırlığı milyon rakamları bulan protein moleküllerin yanı sıra, molekül ağırlığı 6000 olan iki peptit zincirden meydana gelmiş insülin hormonu gibi proteinlerde mevcuttur. Zira bu zincirlerin birinci sacayağı 21, ikinci sacayağı ise 30 amino asit ihtiva edip toplamda 51 aminoasitle birlikte insülin molekülünü meydana getirirler. Anlaşılan o ki proteinin bulunmadığı alan gözükmemektedir. Aynı zamanda karbon, hidrojen, oksijen ve azot içeren en basit protein molekülün bile hiçbir tesadüfe meydan vermeyecek şekilde belli bir düzen içerisinde sahne almaktadır.  En iyimser tahminle bir insülin proteinin bir kereciğine de olsa tesadüfen meydana gelme ihtimali için gerekli 20 rakamını 51 ile çarptığımızda bu iş için değil bir evren ömrü, birkaç milyar kat ömrünün yetmeyeceği bir sonuca ulaşırız. Öyle ki;  İngiliz Biyokimyacısı Frederick Sanger 1945 yılında peptit zincirindeki amino asitlerin diziliş sırrını çözme adına başlattığı çalışma 1953 yılında tamamlanıp, gelinen nokta itibariyle sadece en basit protein molekülü diyebileceğimiz insülin hormonu keşfedilebilmiştir.

    Şu da bir gerçek ab-ı hayatımıza renk katan kanın ekseriyeti plazmadan meydana gelmekle beraber serum kısmını da dâhil ettiğimizde ortaya çıkan akışkan sıvıya kan denmektedir. Zaten tariften de kanın yapısını oluşturan eritrosit, lökosit ve trombosit denilen şekilli ecza elemanları narin yapılı bir incecik sıvı olan plazma içerisinde adeta tekne gezintisi yaparaktan hayatlarını bu şekilde sürdürdükleri anlaşılıyor. Hatta bu gezintinin son derece mükemmel olması için sıvının akışkanlığı, hatta miktarı gibi tüm ayarlamalar önceden düşünülmüş bile.  Bu ayarlamaları yapan organımız hiç kuşkusuz böbreklerden başkası değildir.  Oldu ya kan aşırı derecede sulandı, bu durumda böbreklerimiz ne güne duruyor, hemen suyun fazlasını süzmesiyle birlikte işleyen sistemin dengesi sağlanmış olurr. Kanımızdaki bir diğer en önemli ecza elemanı da hemoglobin proteinidir.  Nitekim hemoglobin insülin gibi basit bir protein olmayıp, bilakis 574 amino asitin belli bir nizam içerisinde bir araya gelmesiyle oluşan ve aynı zamanda molekül ağırlığı 68 bin olan bir ecza elemandır. Gelinen nokta itibariyle hemoglobinin yüzü aşkın cinslerinin olduğu tespit edilmiştir. Sanırım yukarıda insülinin tesadüfen meydana gelemeyeceğini gösteren ihtimal hesabından sonra hemoglobin molekülünün meydana gelme ihtimalini hesaplamaya kalkıştığımızda yine dudak uçurtacak rakamlarla karşılaşacağımız muhakkak.  Çünkü biri basit protein, diğeri ise son derece kompleks proteindir. Son derece karmaşık protein şuradan belli ki; hemoglobin proteini oksijeni akciğerlerden alarak vücudumuzun tüm hücrelerine transfer işlemi gerçekleştirebiliyor. Üstelik Yüce Allah (c.c) önemli görevler ifa eden söz konusu bu molekülü kana kırmızı rengi veren alyuvarların içerisine konumlandırmakla tefekkür etmemizi murad etmiştir. Bir insan kanı düşünün ki kanın tamamında 25 trilyon civarında alyuvar bulunmaktadır. Bu demektir ki insan vücudunda ortalama 100 trilyon hücre var demektir. Bilmem bu rakam tefekkür dünyamızda ne gibi etki yapar, isterseniz bunu da siz düşünün.

            Her vücut kendine özgü protein molekülün varlığına ihtiyaç hisseder. Dolayısıyla dışardan herhangi bir yabancı madde girdiğinde vücut alarm verip derhal tepkisini ortaya koyabiliyor. Oldu ya bir insana başka bir canlının serumu vermeye kalkışıldığında o insan ya koma haline girecek, ya da derhal ölümüne neden olacaktır.  

         Plazma proteinleri kanın akıcı nitelikte olmasından dolayı;

      -Fibronojen,

      -Serum,

      -Fibrin,

      -Plazma,

     -Pıhtı vs. türü kategorilerde ecza bileşenleri olarak sahne alırlar.

     Malumunuz 1900 yılında Avustralyalı bir bilim adamı insanların kan grup faktörünü A, B, AB ve 0 grupları şeklinde tasnif ettikten sonra, ayrıca insan alyuvarlarında A ve B maddesi diye iki çeşit özel ecza proteinin varlığını ortaya koymuştur. Böylece bir insanın alyuvarlarında sadece A antijeni etken madde bulunan insan A grubu, sadece B antijeni etken madde bulunan B grubu, her iki antijen etken maddeden bulunan AB grubu, hiç etken faktör bulunmayan ise 0 (sıfır) grubu adını almış oldu. Aynı zamanda bu söz konusu maddeler keşfedilmekle kalmayıp bu sefer dikkatler dört kan grubu üzerine çevrilerek bunlara ait kan plazmaları diyebileceğimiz eczalar mercek altına alınıverdi. Yapılan birtakım analiz çalışmalar sonucu adına alfa ve beta denen iki çökeltici özel maddenin kendine yabancı olan kanın alyuvarlarını aglütinasyona uğrattığı tespit edilmiştir. Yani; A grubu insanın plazmasında beta çökeltici madde, B grubu bulunanlarda ise alfa çökeltici madde olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu durumda A grubuna sahip bir insana B grubu kan verildiğinde beta çökeltici maddenin devreye girmesiyle birlikte verilen kanın alyuvarlarını çökeltebileceği tescillenmiş oldu.  Dahası çökeltmekle kalmayıp damar tıkanıklığı sonucu insanın ölümüne neden olacağı belirlenmiştir. AB grubuna sahip insanların plazmalarında ise çökeltici maddelerin hiç biri bulunmadığından, bu gruptakilere her gruptan kan alma şansı doğmuştur. Ancak aynı şeyi 0 gruptakiler için söyleyemeyiz. Çünkü bu gruptakilerin plazmasında her iki çökeltide mevcut olduğundan, kendisi dâhil her gruba kanını vermektedir.  İşte toplum ilişkilerinde sıkça gördüğümüz “Al gülüm ver gülüm” denen olayın esprisi AB ve 0 grubunun gizeminde mevcut zaten. Bir başka ifadeyle plazma AB veya 0 olunca alanda memnun, veren de memnun olmuş oluyor.  Zira plazma öyle emir almış ki emrin gereğini yerine getiriyor. Bu yüzden AB grubu genel alıcı,  0 grubu ise genel verici diye isimlendirilmiştir.

      Anlaşılan o ki; Vücudun 1/11 veya 1/12’ini kan ihtiva etmektedir. Bu yüzden kan yaratılış misyonu gereği akıcı bir ecza doku olup,  kendisine belli başlı eczacılık görevler yüklenmiştir.  Şöyle ki bu görevler:

     -Bağırsakta emilen ve lenfa kanallarına ulaşan gıdaları karaciğere ve dokulara ulaştırmak,

     -Solunum gazlarını nakletmek,

     -Metabolitik artıkları  (üre- NH3)  alıp dışarı atılması için çeşitli organlara göndermek,

     -Hormon, enzim ve vitamin gibi maddeleri taşımak,

-Vücut ısısını sabit tutmak,

-Organların pH değerini ayarlamak,

-Su dengesini sağlamak,

-Kanamaları önlemek,

-Birtakım enfeksiyonlara karşı korunmayı temin etmek tarzında sıralanır.

 -Enfeksiyonlara karşı korunma ise; 

 -Lökosit ve monositler vasıtasıyla karşı koyma veya antitoksin ve antikorların savunması şeklinde tezahür etmektedir.

    Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

 

9 Mart 2023 Perşembe

LENF SİSTEMİ MUCİZESİ

 

LENF SİSTEMİ MUCİZESİ

          SELİM GÜRBÜZER

         Vücudumuz sadece kan dolaşım ağından ibaret değil elbet. Bundan başka lenfoid doku şebekesinin kanallarından akan lenf sıvısı ağının varlığı da söz konusudur. Bu şebeke aynı zamanda akkan sistemi ya da lenfo retiküler sistem olarak da ifade edilir. Belli ki tıpkı kan dolaşımı gibi lenf sistemi de yaratılış gayesine uygun yaratılmıştır. Zira bu sistem başta savunma olmak üzere birçok fonksiyonları icra etmektedir. Malumunuz savunma sisteminin temelleri kemik iliği üzerine kuruludur.  İşte bu temel üzerine yüz binlerce lenfosit lenf düğümleri içerisinde neşvünema bulup esrarlı bir faaliyet içerisinde seferber olmuş durumdalardır. Böylece lenf düğümleri apayrı bir dünya olarak adından söz ettirirler. Öyle ki bir yandan kemik iliğinde, “Stem cell” denilen hücrelerce 10 ayrı hücrenin dört aşamalı iri büyüklükte lenfositler imal edilirken, diğer yandansa lenf düğümleri boş durmayıp onlar da lenfosit üretimine hız verirler. Öyle ki;  bunların her birinin hayat hikâyesini göz gezdirdiğimizde birbirinden ilginç anekdotlarla karşılaşırız. Öncelikle kemik iliğinden çıkan lenfositler timus salgı bezine konuk olurlar. Tabii burada da durucu değildirler, ta ki vücudun savunma mekanizmasıyla ilgili yaklaşık 30.000 şifreyi öğrenip eğitimini tamamlayana kadar beklemede kalırlar. Mezuniyetlerinin akabinde adeta tüm azaları kontrol muhafızı olarak lenf kanalların kesiştiği noktaların lenf guddelerinde  (lenf düğümlerinde) olası tehlikelere karşı hazır kıta halinde görev alırlar. Değim yerindeyse lenf düğümleri bir askeri karargâhsa, lenfosit ve monositte bu karargâhın içerisine (akkan sıvısı içerisine) sızacak olan yabancı unsurlara karşı mevzilenmiş mücadeleci savunma zırhımızdır.

           Öykümüz burada bitmiyor tabii, devamı var. Bir kere öykümüzün başkahramanı lenfositlerin kaynağına indiğimizde kemik iliğince imal edilen mezonşim hücreleriyle karşılaşıp tanışınca ister istemez kemik iliğine öylesine sıradan konuşlanmış bir hücre olmadığının idrakiyle birçok marifetlerine şahit oluruz. Ve bu hücreler hem savunma, hem korunma hücreleri (mastosit, plazmosit) hem de kan hücreleri oluşturmanın yanı sıra vücudumuzun savunmasına yönelik lenfosit imal etmek için konuşlanmışlardır. Keza lenf düğümleri de bu sürece hız katıp savunma hattı oluşturmak için vardır. Şayet savunma hattında herhangi bir zafiyet oluştuğunda bu durumda lenfositler derhal devreye girip böylece yabancı unsurlar imha edilinceye kadar bu mücadele tüm hızıyla devam eder de.  Bu arada savaş meydanında imha edilen düşman cesetler ulu orta terk edilmeyip,  derhal karaciğere taşınırlar. İşte bu noktada karaciğer kimya fabrikamız bir yandan gerekli olan faydalı maddeleri doku veya organlara gönderirken, diğer yandan da zararlı olanları safra veya böbrekler aracılığıyla tahliye işlemlerini gerçekleştirir.  Anlaşılan vücudumuzda kurulu bu otomatik düzen kendi inisiyatifimize bırakılmamış gözüküyor. Şayet vücut düzenimiz başıboş kendi kendine akışına bırakılmış olsaydı her an vücut şehrimiz yerle yeksan olurdu. Zira vücut nizamını hal yolun koymak her baba yiğidin harcı değil, bilakis vücut dinamizmini ayakta tutan vücut neferlerinin harcıdır elbet. Nitekim lenfositler bu noktada vücutta daha yeni oluşmaya başlayan kanser hücrelerini bile imha edecek güçtedirler.

            İşte yukarda izah etmeye çalıştığımız lenfositlerin bu savaşçı yapısından hareketle bilim adamları kanserle mücadele metotlarından immunoterapi yöntemini uygulayaraktan amansız hastalığın pençesine düşmüş hastaları kurtarmak için seferber olmuşlardır.  Böylece hastaya enjekte edilen yüksek dozda tesirsiz hale getirilmiş verem mikrobu verilerek lenfositlerin kanser hücresinin çevresinde yığınak yapması hedeflenir. Derken kanserin abluka ettiği eski lenfositlere yardımcı takviye kuvvet sağlanmış olur. Hatta bu yöntemle birçok hastanın iyileştiği gözlemlenmiştir.  Bu yüzden kanser hücresini vücudun bizatihi kendisine mağlup ettirme işlemine immunterapi diye tarif edilir. Şurası muhakkak vücutta ne kadar hücre varsa bütün hücrelerin hepsi lenfositlerin serbestçe dolaştığı beyaz kan hücreleriyle çevrilidir. Mesela bazı ufak tefek sıyrıklar sonucu derimizden çıkan beyazımsı renkte gördüğümüz sıvı aslında söz konusu akkan sisteminden müteşekkil bir tür sıvı kan şebeke ağıdır. Bu ak kan şebeke ağı sayesinde vücudumuz her türlü tehlikelere karşı korunmuş olur. Hatta yukarıda da belirttiğimiz üzere savunma sistemimizi oluşturan lenfositler gerektiğinde karaciğerden destek alabiliyor.  Öyle ki bu iş için B-lenfositleri elçilik görevi yaparaktan karaciğerden yeni savunma silahları temin edip lenfosite teslim ederler. İşte bu noktada T- lenfositleri için savaşçı hücreler olarak, B-lenfositleri ise zehir taşıyıcı lojistik hücreler olarak mevzi olmuş olurlar. Hele bilhassa T-lenfositler kanser hücreleriyle olan mücadelesinde adından söz ettirir de. Ancak şu da var ki kanser hücreleri çoğaldıkça bu hücrelerin saldığı anti lenfositler denen toksinler lenfositleri etkisiz hale getirebiliyor. Yine de T-lenfositleri bu mücadelede erken havlu atmak istemezler, derhal vücudun immun sistemini harekete geçirip yeni toksinler sipariş ederler. Derken kanserin yayılmasını ya sınırlandırıp lokalize ederler, ya da tamamen durdururlar. Değim yerindeyse kanser hücreleri ile lenfositler arasında kıyasıya toksin savaşları cereyan eder. Zaten vücudun neresinde bir alarm varsa anlayın ki lenfosit askerleri oraya yığınak yapıp savunma hattı oluşturacak demektir. Öyle ya mademki mikropların konuşlandıkları bölgeler bilhassa bademcik ve apandis bölgeleri olmakta, o halde lenfositlerin de her an tetikte bulunması gereken yığınak noktaları buralar olması icap eder. Zira buralar kırmızı alarm bölgeleridir. Şayet bu giriş çıkış kapıları kontrol edilmezse her an mikroplara yenik düşüp bir takım hastalıkların pençesine düşmek an meselesidir diyebiliriz. Lenfositlerin yetersiz kaldığı durumlarda var elbet. Mesela verem mikrobu akciğere yerleştiğinde özel bir salgı sayesinde hemen önlemini alıp kendince zırh oluşturabiliyor. Olsun yine de lenfositler etrafında zırh oluşturmuş düşmanına karşı inatla zehrini salgılamaktan geri durmamakta.  Ta ki tüm çabalar sonuçsuz kalır işte o zaman mikrobun oluşturduğu kapsülü (zırhı) bertaraf edememe durumu karşısında pes etmiş olur. Bu noktada ister istemez karaciğer durumdan haberdar edilerek alarm verilir. Alarm işe yarar da. Nitekim karaciğerin talimatı doğrultusunda kemik iliğince lökositlerin yapısına benzer yapıda langanhans denilen özel bir hücre imal edilir. Bu hücre verem mikrobundan çapça büyük olup sadece yutucu özelliği ile dikkat çekip yutar da. Fakat yutulan mikrop hazmedilemediği için bu sefer vücut tarafında kalsiyum tabakası veya kireçleşmiş noktalar oluşturularak mikrobun dışarı sızma ihtimaline binaen tedbir alınıp,  mikrop orada ölüme terk edilir. Böylece akciğer filmlerinde o gördüğümüz beyaz noktaların her birisi aslında verem mikrobunun ölüme terk edildiği ölü artıklarından başkası değildir.  Hakeza yine yapılan araştırmalar da kuduz vakalarının %80’ininin lenfositlerce inhibe edildiğini göstermektedir. Ne zaman ki kuduz mikrobu lenfosite görünmeden bir sinir sisteminin kılıfı içerisine girmeyi başarır, işte o zaman ancak kuduz hastalığının nüksetmesi an meseledir diyebiliriz. Hâsılı genel itibariyle lenfositlerin hakkında gelemeyeceği mikrop yoktur diyebiliriz.

 Bu arada Ana lenf sistemini  kategorize edecek olursak:

-Lenfatik sistem ve seröz boşluklar,

-Beyin ve omuriliği çevreleyen üç zar sistemi denen Meninksler,  

-İç kulak kavitesi (boşluğu),

      -Göz çevresindeki tenon kavitesi diye ana başlıklar altında toplanıp, bunlar aynı zamanda vücutta en fazla sıvı toplanan kısımlar olduğunu görürüz. Mesela bunlardan beyin ventrikülleri ve medulla spinalisin kanal bağlantıları bir bütün halinde ana lenf sistemini oluşturan önemli bir etken unsurlar olduğu görülür.  Bunlar olmasalar lenf yoluyla dokulara taşınan lenf sıvı miktarının azalması durumlarında ister istemez kan ve lenf ihtiyacı karşılanamayacaktır. Dolayısıyla otonom sinir sistemine her halükarda ihtiyaç vardır. Nitekim lenf sistemi çalışmasını otonom sinir sistemince yürütülmekte olup sempatik ve parasempatik sistem olarak iki kanaldan çalışmasını devam ettirir. Bilindiği üzere sempatik sistem; lenf ve kalp miyokardın çalışmasını sağladığı gibi gerektiğinde atım sayısını da hızlandırır. Parasempatik sistem ise tam aksine yavaşlatır.

         Demek oluyor ki otonom sinir sistemi kendisine bağlı gerek sempatik gerekse parasempatik alt sistemler eşliğinde kalp ve lenf düğümlerinin atım hacmi, atım gücü, atım sayısı bakımdan olması gereken düşük veya yüksek seviyelerde ki ritim sayılarının çalışmasında devreye girebiliyor.

          Lenf sistemi genel itibariyle:

          -Lenf damarları,

          -Lenf organlarından meydana gelmektedir.

                                                  Lenf damarları

          Lenf damarları kan ünitemiz olan kılcal damarlardan daha geniş çapta olup ince duvarlı tubular yapıdadırlar. Yani bunlar kan kapillerinden daha düzgün olup silindiriktirler. Fakat kan ünitemiz bazen dar, bazen genişlemiş bir şekilde,  bazense serbestçe kasılıp gevşeyebilen yapıda düzensiz dağılım gösterirler.

         Bilindiği üzere Venajugularis içindeki sıvı lenf olarak bilinir. Sıvının geçtiği en küçük lenf damarları ise lenf kapilleridir. Lenf kapilleri aynı zamanda kör uçlu tüp şeklinde olup kan kapillerinin birleştiği deri yüzeyine yakın yerlerde bulunurlar. Lenf kapillerin (küçük lenf damarları) birleşmesinden ise büyük lenf damarları meydana gelir. Lenf damarları üzerinde hem lenf bezi denilen karakol kuvvet kaleleri hem de karşılıklı çifter halde lenf kapakları vardır. Bu kapaklar lenf sıvısının geri tepmesinin önün geçip ters yöne akışını alıkoymaya yarar. Yani bu kapaklar lenf sıvısının belirli bir yöne doğru akmasını sağlar. Böylece lenf duvarların tek sıralı olması hasebiyle sıvı akışkanlığı çok rahatlıkla yürütülmüş olur. Ayrıca lenfin vücuda yayıldığı alanlara baktığımızda ise iki ana damar bulunup bunlar:

       -Ductus lenfaticus

       - Ductus thoracicus olarak dikkat çeker.

          Ductus lenfaticus vücudun sağ üst kısmın lenfini taşırken, ductus thorasicus ise sindirim sistemi dâhil arta kalan tüm lenfi kalpte toplar. Her ikisi de ortak bir venle birleştikten sonra kalbin sağ kulakcığına girer. Birleştiği noktada da malum kapakçıklar bulunur. Ancak istisnada olsa bazı insanlarda doğuştan ya da bir takım nedenlerden dolayı bu kapakçıklar olmadığından ömürleri ancak 20 sene sürebiliyor. Dolayısıyla bu kişilerde erken kalp yetmezliği ve koroner damar tıkanıklıkları görülebiliyor. Belli kii dokulardan lenf sistemine lenfin geçişi özel bir kan damar uzantısıyla gerçekleşmekte olup doku sıvısı tüp şeklinde ki lenf damarın endotel hücreleri arasındaki dar aralıklardan geçerek lenfatik lümene ulaşmakta. Şu da var ki bazı iltihabı hallerde lenfatiklerin lenfe geçişi hızlanıp, böylece sistemin geçirgenliği daha da artmış olur. Hatta şu da var ki kılcal kapiller içerisindeki kan ve dokular arası sıvı akışında mütemadiyen oksijen ve su akışının yanı sıra besin alışverişi denen bir taşınma sisteminin varlığı da söz konusudur. Böylece bu sayede tüm değişim ve dönüşüm işlemlerin ardından bırakılan metabolik yıkım ürünler kılcal damar ve venüllerin (toplardamarcıkların) tıkamasına yol açmadan  (konfikasyon yapmadan) atriuma aktarılmış olur.  Derken kan damarlarının hemen yanında bulunan lenf sistemi doku sıvısını (lenfi) karmaşık bir yolla genel dolaşımına katkıda bulunmuş olunur da.        

                                                        Lenf organları

      Lenf organları halka biçiminde lenf damarları boyunca yayılım gösterip kontrol ettiği bölgelerde su toplanmasını önlediği gibi aynı zamanda kandan dokulara sızan fazla su birikimini lenf damarlarına aktarıp motopomp görevinde de bulunurlar.  Böylece bu sayede vücutta aşırı birikmiş sıvı (kan suyu), bu doğrultuda özel kolloidal solüsyonlarca eritilip lenf yoluyla taşınması sağlanmış olur.  Susuzluk halinde ise ilk zarar görecek bölgeler yine buralardır.         

        Lenfoid dokunun en yoğun olduğu bölgeler lenf düğümleri olmakla beraber ana lenf sistemini;

        -Solunum yolları,

        -Kemik iliği,

        -Sindirim kanalı ve genital organlar üzerinde yer alan özel lenf düğümleri,

         -Bademcikler, dalak ve timus bezi gibi merkezler oluşturur.

         İşte sıraladığımız bu merkezi üsler belli noktalarda konumlanmış bağışıklık sisteminin kaleleri sayıldıklarından düşman kuvvetleri buralara sindirim kanalı yoluyla sızsalar da kendilerine karşı ilk direnişi sindirim boyunca surlarla çevrili lenf dokuları gösterecektir. Şayet düşman kuvvetleri sindirim yoluyla değil de boğaz ve üst solunum yoluyla buralara sızdıklarında hiç kuşkusuz bu sefer karşılarında bademcik ve adenoidler dimdik bir şekilde kale olacaklardır. Keza kan dolaşımı yoluyla sızdıklarında ise dalak ve kemik iliği dokularını karşılarında bulacaklardır. Hem nasıl karşılarında bulmasınlar ki, bikere gerek timüs, gerek karaciğer, gerek dalak, gerek apandisit, gerek kemik iliği gerekse bu misyon doğrultusunda yüklenmiş organlar lenfatik sistemin birer parçaları olup bunlar kelimenin tam anlamıyla vücudun enfeksiyonla mücadelesinde en önemli yardımcı kuvvetlerimiz olarak nefer olurlar. Dolayısıyla lenfoid dokunun ileri karakolu hükmündeki lenf düğümlerini okuyucu nezdinde daha iyi anlaşılsın diye bu son derece öneme haiz konumlarını kale surlarına benzetmeği yeğledik. Aslında bu düğümler sur görünümünden ziyade yuvarlak böbrek biçimi şeklinde olup tıpkı kan damar ağı gibi bunlarda akkan sisteminin birer nefer üniteleri olarak işlev görüp dokuların içlerine kadar konumlanırlar. Genel itibariyle lenf düğümleri kasık, koltuk altı, dirsek ve boyunda bulunup, devamındaki lenfoid doku kalbin sırt kısmında yer alan ductus thoracicus denen bir kordonla son bulur. Söz konusu kordon tıpkı kalpte olduğu gibi kasılmalar sergilemekteler. Bu yüzden bunlara ikinci kalp de denmekte. Nitekim bu tip kasılıp gevşemeler sonucu ductusta toplanan vücut sıvısı üst ana toplardamarlarda kırmızı kana karışıp böylece her daim faal durumda lenfoid dokuya bağlı çalışan tüm unsurlar bir ömür boyunca reaksiyon merkezi işlevi görüp yabancı unsurların korkulu rüyası olurlar. Hiç kuşkusuz ömür boyu sürecek olan bu savaş daha çok bakteri, virüs, toksinler ve vücuda zarar veren diğer unsurlar için yapılacak bir savaştır bu. Ancak yine de bu kıyasıya savaş yaşlı insanlarda faal olan lenf düğümlerin azalmasıyla birlikte mukavemet gücünü yitirebiliyor.  Öyle ki insanoğlu yaşlandıkça mukavemet üsleri yavaş yavaş lenfositlerin tükenmeye yüz tutmasıyla birlikte patolojik durum ortaya nüksedebildiği gibi lenf düğümlerinin normal şeklinin bozulmasıyla birlikte bir takım kan hastalıkları ortaya çıkabiliyor. Gençlerde ise lenfatik organlar ve damarlar zarar görse de bir şekilde regenerasyonla (yenilenme) bir takım arızi bozukluklar giderilebiliyor. Ancak bazı patolojik arızi durumlar vardır ki mesela tüberküloz bir hastada yenilenme hiç olmayabiliyor.  Bu arada unutmayalım ki dokularda yer alan sıvılar lenf kanallarıyla kana dâhil olmadan önce lenf düğümlerince muayeneden geçtikten sonra alınmaktalar. Derken lenfositlerin dolaşıma girişi lenf sıvısının akışıyla gerçekleşir. Fakat şu da bir gerçek 24 saat içerisinde kana giren lenfosit sayısının çokta fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü lenfositler sadece bir bölgede değil neredeyse vücudun tamamını dolaşmakta. Hayat süreleri ise 100–300 günü bulup, pekte uzun ömürlü sayılmazlar. Neyse ki sınırlı bir ömür içerisinde önemli işlere imza atmaktan geri durmuyorlar. Zira bir mikrobun saldırısı karşısında derhal mevzii alıp,  karşısında ki düşman kuvvetin cinsine göre kâh savunmaya yönelik savaş yapabildikleri gibi kâh da mikroba kement atıp hareket kabiliyetini azaltabiliyorlar. Hatta bakterilerin saldığı toksinlere karşı hem zehir etkisi madde üretebiliyorlar, hem de mikrobun saldığı antijen ve yabancı proteinlere karşı özel protein hükmünde antikor imal edip dişe diş mücadelelerini devam ettirebiliyorlar.

         Bu arada unutmayalım ki tüm savunma mekanizmalarının yanı sıra doğal bağışıklık denen bir gerçeklikte söz konusu olup bilhassa çocuk yaşta antijenlere karşı antikorlar kendiliğinden oluşabiliyor.  Derken bu çağlarda vücut “doğal bağışıklık” kazanma kabiliyeti kazanmış olur. Ancak bazı durumlarda vardır ki bağışıklık kazanımı antijenin vücuda girişinden sonra gerçekleşir ki artık bu noktadan sonra doğal bağışıklıktan söz etmek yerine sadece “sonradan kazanılmış bağışıklık” denen hadiseden söz etmiş oluruz. Yani vücudun her türlü organizma ve toksinlere karşı direnç göstermesi Tıpta immünite (bağışıklık) diye karşılık bulur. Nitekim buna mikropların akyuvarlarca fagosite edilmesi,  sindirim yoluyla yutulan zararlı maddelerin mide asitleri ve sindirim enzimlerince bertaraf edilmesi, kan içerisine sızmış ajanların lizozim enzimlerince ekarte edilmesini örnek verebiliriz. Derken immunite sayesinde sığır vebası, domuz kolerası gibi hastalıklardan korunmuş oluruz. Ancak sonradan kazanılmış bağışıklığımız sekteye uğradığında bu kez ortada bir alerjik durumun varlığından söz edeceğiz demektir. İlginçtir hayvanlarda da insanlarda görülebilen kabakulak ve kızamık gibi hastalıklar görülmediği gibi bu tür hastalıklara geçit verilmez de.

           Genellikle antikoru tanımlarken hücrenin yabancı addettiği hemen her şeye karşı cevap niteliğinde karşıt reaksiyon oluşturma hadisesi olarak tarif ederiz hep. Bu tariften de anlaşıldığı üzere vücuda giren yabancı maddenin cinsi ne olursa olsun bir şekilde vücudun kendine ait savunma mekanizmasıyla bertaraf edilebiliyor. Ancak bununda bir sınırı var elbet, O sınır aşıldığında dayanma gücü kifayet etmeyebiliyor.  Yine de burada önemli olan düşman kuvvetlerinin vücuda yeniden girdiklerinde yine eskisi gibi aynı tempoda ve aynı karşı koyma gücünü ortaya koyup devamlılığını sürdürebilmesidir. Dahası elden ayaktan düşüldüğü noktada vücudun yeniden karşı koyabilecek mekanizmayı devreye sokması çok mühimdir, ama nasıl? Şöyle ki; bu durumda lenf sistemi devreye girip, bu sistemin yapacaklarına ve yaptıklarına baktığımızda bir kez daha önemi ortaya çıkmış olur. Öyle ki bu sistemin yaptığı ilk iş yabancı unsurların kimliklerini tespit edip ürettiği özel timleri (antikorlar) devreye sokmasıdır. Böylece aynı tip düşman kuvvetleri müteaddit defalar vücuda girse de önceden antikorlarca fişlendiğinden artık vücutta istediği gibi cirit atamayıp imha edilmeleri çok daha kolay olacaktır.

         Bilindiği üzere antikorlar protektif sistemin  (koruyucu sistemin) plazma hücreleri tarafından imal edilen kendine özgü özel proteinlerdir. Plazmositlerin öncül anası ise plazmoblastlar olup bu noktada lenfositler kendi kendine antikor üretmezler. Üretebilmeleri için kırmızı pulpadan gelen plazmoblastların mutlaka antikor üreten beyaz hücrelere terfi edip plazma hücrelerine dönüşmeleri gerekir. Oldu ya antikor için özel mRNA imal etmeye yarayan bir gen, plazmoblastların DNA’sında yoktur, bu durumda ister istemez buna uygun genler uyandırılmaya çalışılıp yeniden düzenleme yapılır.  Şayet bu da mümkün olmazsa antijen karşıtı antikor üretilemeyecek demektir.      

         Peki, vücut kendi kendini koruma adına yabancı maddelere acımasız davranırken, kendi dokusuna karşı veya kendi kendine ters tepki vermesine ne demeli? Bir şey dememek gerekir, çünkü bu istisnai bir durumdur. Dolayısıyla istisnai durumu göz ardı ettiğimizde genelde esas itibariyle bağışıklık sisteminin kendi dokularına gösterdiği bu müsamaha her daim immünolojik tolerans olarak anlam kazanır. Öyle ki daha canlı oluşumunun ilk embriyo safhasında bile yabancı protein verilse bile antikor yapımı gerçekleşmediği gözlemlenmiştir. Belli ki yolun başlangıcında sistem onu tanıdık kabul edip kendi özel proteiniymiş gibi algılamakta. İşte ister yolun başlangıcında isterse yolun sonunda olsun hiç fark etmez sonuçta bu durum vücudun kendine özgü immünolojik toleransın varlığını ortaya koyar. Zaten immünolojik toleransın olmadığı ortamlarda hastaların (otoimmun hastalıkları) tedavileri oldukça zaman almaktadır.  Zira antikordan mahrumiyet zaafiyet doğurmaktadır.

          Velhasıl-ı kelam vücut şehrimiz başıboş değil, belli bir plan dâhilinde kendini otomatik bir şekilde koruyacak donanıma sahiptir. Bu yüzden bizi koruyan Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır.

          Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

 

 


7 Mart 2023 Salı

SES MUCİZESİ


 SES MUCİZESİ

          SELİM GÜRBÜZER

          İnsanoğlu daha dünyaya gelmeden önce anne karnında ilk beş ayında sesle tanışmaktadır. Fakat aldığı bu sesler doğduktan sonraki seslerden çok farklıdır. Çünkü embriyolojik gelişimin bu safhasında düşük frekansları süzen bir sıvının etki alanında bulunan cenin annesinin sesini yüksek frekansta almaktadır. Doğduktan sonra da bir yandan tedrici olarak düşük frekansları algılamaya başlarken diğer yandan da yüksek frekanslı sesleri elimine etmektedir. Derken insanoğlu dünyaya konuşabilecek donanıma sahip akordeon sistemiyle gönderilmektedir. Tabii, hayvanlarda dünyaya teşrif etmesine ediyorlar etmesine ama hiçbirisi konuşma kabiliyeti sergileyemiyorlar. Fakat insan öyle değil, daha doğar doğmaz ağlamaklı bir ses vererek dünyaya gelmekte. Dünyada altıncı ayına geldiğinde ise “baba” veya “anne” gibi kelimeleri dillendirmekte. Böylece kelimeler hız kazanıp ileriki yaşlarda konuşmanın yanı sıra kitap yazacak hale bile gelinebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla konuşma Allah’ın kuluna has kıldığı büyük bir lütuftur.

         Thomas A. Edison 1877 yılında sesleri kayıt altına alan fonografi cihazını keşfetmekle kim bilir ne kadar mutlu olmuştur. Öyle ki keşfedilen fonografi zamanla gelişip gelinen nokta itibariyle bilgisayarların manyetik disklerine kayıt edilebilir hale gelmiş bile. İnsanoğlu sesleri kayıt etmenin sevincini yaşaya dursun, oysa kâinat kurulduğu günden beri canlı cansız her varlığın ses kaydı hiçbir şekilde duraksamaksızın her salise kaydedilmekte zaten.  Bu yüzden kâinat ritmi için çok yönlü bir senfoni orkestrası,  biyolojik hayat için ise sesin şekillendiği musiki alanları dersek yeridir. Hem nasıl öyle demeyelim ki,  düşünsenize en basitinden bir verici tarafından gönderilen elektro manyetik sinyaller iyonosferin en alt iki tabakasında (D ve E bölgeleri) telsiz uzun radyo dalga boyları şeklinde tekrar arza iletilerek bir radyo alıcısı tarafından sese dönüştürülebiliyor. Zira atmosferin elektromanyetik dalgaları yansıtacak donanımda iyonosfer, güneşin ultraviyole ışınlarının etkisiyle ayrılmış hava moleküllerinden meydana gelmiş bir tabaka olması hasebiyle bu tabakaya hem radyo dalgaları gönderilmekte hem de geri dönüşümü sağlanabilmekte. Nitekim uzun radyo dalgaları daha ilk tabakada yansıyıp geri dönmekte, orta dalga boylu olanlar E’de yansımakta, kısa dalgalı olanlar da E ve F’de çınlayarak sahne almaktadır. Ultra kısa dalgalar ise malum hiç yankılanmaz. Bu yüzden elektromanyetik yüklü iyonosfer tabakası,  radyo dalgalarının gök kubbemizde yankılanan minare hüviyeti olma dolayısıyla ona çok şükran borçluyuz. İnsanoğlu her ne kadar gökyüzünde pırıl pırıl yansıyan iyonosfer veya devasa aynalarını (katmanları) geç keşfetmiş olsa da aslında evrende var olan canlı cansız hemen her şeyin kendi ölçüsünce ses donanımına haizdirler.  Öyle ki kiminde bir tılsım, kiminde gürültü, kiminde konuşma, kiminde ise müzik şeklinde sahne almakta. Mesela bir çekirge iki kanadını birbirine çarpmakla havayı titreştirip eşini çağırabiliyor. Böylece bu titreşim sayesinde eşinden cevap bile alabilmektedir. Hakeza dişi kelebekte öyledir. Hatta dişi kelebek ne kadar uzakta olursa olsun saldığı koku sinyallerini erkek kelebek antenleri vasıtasıyla alıp karşılık verebilmekte. İşte karşılıklı telepati denilen olay budur.  

           Allah-ü Teâlâ Kur’an’da ilahi sözleşmenin gereği olarak emaneti cansız denen cemadata yüklemeyi teklif etmiş fakat bu emaneti yüklenmekten çekinip üstlenmemişlerdir, insan ise tereddütsüz kabul etmiştir. Malum olduğu üzere cemadat cansız maddeler anlamında dağ, taş, toprak vs.dir. Yine de bakmayın siz öyle cemadatın cansız ve sessiz duruşuna, bakın Kur’an-ı Muciz’ül Beyan asırlarca öncesinden hareketsiz ve sessiz sandığımız dağların hareketli ve sesli olduğunu bize nasıl haber veriyor: “Sen dağları görürde onları camid (hareketsiz, cansız) sanırsın. Oysa onlar bulut gibi yürümektedirler. Bu herşeyi sapa sağlam yapan Allah’ın sanatıdır. O yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.” (Neml suresi ayet 88).  Yine Rabbül Âlemin bu hususta; “Arzı yayıp düzenledik, oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada herşeyi ahenkli bir ölçüye göre bitirdik” (Hicr suresi ayet19) diye beyan buyurmakta.  İşte ayet-i kerimelerin mana ve ruhundan da anlaşılan o ki; cansız sandığımız cemadat hareket etmekte, bu yüzden Yüce Allah (c.c)   yarattığı kullarına yaratılış mucizelerine bakıp ilahi sözleşmenin gereği olarak tefekkür eylemeye davet ediyor.  Bu noktada bilim adamların bir kısmı mesela dünyanın oluşumu üzerine kafa yorduklarında bu durumu büyük patlama denen Big Bang hadisesiyle izah etmekteler. Yani Big-bang teorisiyle dünya kabuğunun başlangıçta yekpare, yani bitişik olduğunu, konveksiyon akımları ile arz kabuğunda kırılmalar ve çatlaklar oluşarak birbirinden sertçe koparılıp ayrıldığını belirtiyorlar. İşte bu nedenledir ki kırılma ve çatlamayı da bir ses olarak nitelendirebiliriz pekâlâ.  Böylece yapışık olan yeryüzü bu kırılma senfonisiyle kıtalar doğuruyor ve dünya haritamız son şeklini alıyor.  Hatta bu günde yeryüzünün oluşumuyla yapılan çalışmalardan elde edilen verilere bakıldığında çatlakların izlerini pekâlâ görmek mümkün. Kaldı ki Kur’an’da “O çatlayışlı arza kasem olsun ki, o keskin bir hükümdür” (Tarık, 12) ayetiyle dünya haritasının oluşumuna doğrudan bir işaret durum söz konusu da.

        Peki, sessiz durur zannettiğimiz dağlar için ne demeli? Hiç kuşkusuz sessiz zannettiğimiz dağlar her daim hareket halinde kolon görevi yaparak dünyamızın ritim dengesini ayakta tutmakta. Öyle ki Yüce Allah (c.c) bu hususta “Gökleri görebileceğiniz bir direk olmaksızın yükselten, sonra arşa istiva eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır; her biri belirlenmiş bir vakte kadar akıp gitmektedir. İşleri Allah düzenliyor; ayetleri de uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çiter yaratan O’dur. Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bunlarda ibretler vardır” (Ra’d, 2-3) diye beyan buyurmak suretiyle tüm bu ritim dengesinin ilahi sözleşmeye uygun bir şekilde ezelden beri bir vakte kadar ayarlanmış olduğu bildirilmekte.  Madem öyle,  dünya gemisinde bizi denge içinde tutan Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Belli ki bu ritim dengesi ve uyumluluk sadece dağa, taşa özgü değil,  genele şamil olduğunu yine Yüce Allah’ın Kur’an’da “Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yatışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk bulamadan bitkin olarak sana dönecektir” (Mülk, 3-4)  diye beyan buyurduğu şekliyle tecelli etmekte.  Nitekim kâinatta her ne yaratılmışsa hepsinin kendine özgü bir ritmi söz konusudur. Bazen bunun tecellisini akan bir ırmağın hışıltısında, bazen bir kuşun ötmesinde, bazense esen rüzgârın dalgalanma sesinde hissederiz. Derken bu görüp hissetmeler eşliğinde gönül dünyamız müzik sesiyle dile gelmiş olur. İşte bu nedenledir ki müzik için insan daha konuşmaya başlamadan tutku gönlünün dile getirilmiş enstrümanın adıdır diye tanımlarız. Zira tutkular sese dönüşürken sözcük ya da notayla biçimlenmekte. Şu da var ki tutku gönlümüzü dile getirmede gerek sözcükler gerekse notalarda yetmeyebilir,  bikere adı üzerinde tutku, sadece yaşayarak idrak edilebilecek bir duygu selidir bu.  Ama ses öyle değil, ses işitilir olduğundan icabında tıpkı bir ressamın renklerle oynadığı gibi oynanabiliyor.  Dahası ses için Kur’an tefsirlerinde çok yaygın olarak kullanılan “Vurunca ses veren kuru çamur” sırrınca somut her hangi bir şeyden yankılanma şeklinde yorumlanıp ifade edilirken müzik için ise daha çok gönlün dile gelmesi ya da işlenmiş soyut halidir şeklinde yorumlanıp ifade edilir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an’da geçen “salsal” ibarenin ses veren kuru çamur olduğu manasında bir çıkarımda hem fikir olunmuştur.  Bu yüzden Hz. Mevlana musiki ve semayı ilahi aşka giden yolda gaye değil bir araç ya da bir binek taşı olarak görmüştür. Ki; müziğin müritleri vecde getirdiği bilinen bir gerçekliktir. Mevlana’nın müritleri cezbeye gelip raks eylemeleri izleyenleri mest eylediği gibi hafızlarımızın Kur’an tilavetleri de dinleyenleri mest eylemekte.  Tüm bu anlatılanlardan öyle anlaşılıyor ki Mimar Sinan’ın elinde taş nasıl ki mana kazanmışsa camilerde hafızların, dergâhlarda ise sofilerin cezbe ve raksında (semazeninin de)  musiki anlam kazanmıştır. Hakeza cenk meydanlarında askerlerin gaza ruhunu iri ve diri tutup anlam kazanmakta. Bir taş düşünün ki Mimar Sinan’ın elinde cami kubbesinde yankılanacak bir şahesere dönüşebiliyor.  Şöyle ki; kubbeye yerleştirilen taşlar bir anda ses dalgalarını bir uçtan diğer uca taşıyacak tarzda donatılmış olup bu sayede kamet getiren bir müezzin, aşır okuyan bir imamın sesi hoş bir seda olarak kubbede yankı bulabiliyor.  Hem nasıl yankı bulmasın ki,  bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kur’an’ı güzel ses ve kaideye bağlı ahenkle okuyun” diye öğütlediği tecvit ve kıraat ilmi hem gönüllerde hem gök kubbede hoş bir seda olarak yankı bulmak için vardır. Hele bir sevda yürekli bir aşığın yüreğinde yankılanacak bir müzik türünü dinlediğinin düşünün, hiç kuşkusuz gönül ferman dinlemez misali inim inim inleyeceği muhakkak. İşte bu nedenledir ki gönül dağlayan müzik için sevda yüreklilerin gönül sesidir deriz hep. Hani kimi zaman iki de bir “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atasözünü dillendiririz ya hep, aynen öylede sese aracılık yapan dil ve lisanda müzik gibi gönül dağlayıcı olarak ortaya çıkar. Peki,  dilimiz sadece ses çıkarmak için mi vardır,  elbette ki hayır. Yediğimiz gıdaların ekşi, tatlı, acı olup olmadığını ayırt etmek için de vardır. Nitekim dilimizin ön tarafı acıya, yan taraflar ekşiye, arka tarafı da tatlıya duyarlı olup görünürde ki dilimizin değişik bölgelere yerleştirilmiş damak tadını ayıracak reseptör (alıcı) hücrelerin varlığı söz konusudur.  Dil’in bir de görünmeyen sübjektif yönü vardır ki,  o da malum dil yarasıdır. Yani yılanı deliğinden çıkaran tatlı sözün tam aksine gönülleri kırma yarasıdır.  Madem öyle, bize düşen gönül yıkmak değil gönül yapmak olmalıdır.

       Birde meseleye biyolojik yönden baktığımızda konuşmayla doğrudan alakalı en gözde organımızın gırtlak olduğu görülür. Bu gerçeğe rağmen gırtlağımızın solunum yolu başlangıcında bulunması hasebiyle sanki bize çok ekstra özellikleri olmayan, sadece kıkırdak görünümünde basit bir organmış gözüyle bakarız. Oysaki basit sandığımız bu organımız son derece komplike bir organdır. Hiç kuşkusuz komplike organımızın işlevlik kazanması içinde havayı teneffüs etmesi de gerekir ki ses tellerinin titreşimi gerçekleşebilsin. Nitekim her nefes alıp vermemizde gırtlağımıza gelen havanın ses tellerini titreştirip sesli mesaja dönüştürmesi bu gözde organımızın bin bir türlü maharette bir organ olduğunun bariz göstergesidir zaten.  Belli ki ses tellerinin nefes yoluna konuşlandırılması bu maksatladır. İyi ki de ses telleri gırtlak borusunun tam başlangıcına konuşlandırılmış,  baksanıza bu sayede akciğerden atılan havanın gırtlakta ki telleri titreştirip ağızdan çıkacağı sırada konuşma diline dönüştürmekte. Derken solduğumuz havanın titreşim etkisiyle birlikte nefes borusundan her tonda ses melodileri gün yüzüne çıkabiliyor. Böylece dudak,  ağız boşluğu dil, diş, çene, boğaz, akciğer hatta ve hatta kulak hep birlikte bir arada ortak bir senfoni orkestrası oluşturmuş olurlar.  Hele bu komplike bütünlük bozulmaya bir görsün, mesela dişlerimiz dökük olsa her ağzımızdan çıkacak kelimelerin peltek haline dönüşmesi an meselesidir diyebiliriz.

         Peki ya işitme organımız? Malum olduğu üzere işitme organımız ses titreşiminin kulak tarafından duyum algılanmasıdır. Şöyle ki; saniyede 1-15 kez oluşan bir ses ritmini titreşir halde hissederiz. Şayet bu titreşim saniye de 16-65 arası gerçekleşirse müzik notalarına dönüşecek bir ses ritmi olarak hissederiz, yok eğer titreşimler 16 ila 40 bin arası bir seviyelerde seyrederse bu durumda sadece ses olarak işitiriz. Malumunuz kırk binden milyon rakamlara kadar ki titreşimleri ise ne hissedebiliriz ne de işitebiliriz, çünkü böylesi ölçüm donanımda bir organımız yoktur. Dahası bu tür seslerin varlığını ancak elektronik sinyal olarak algılarız. Üç milyon üzeri olanları da gözümüze yansıyan bir ışık olarak algılarken milyar rakamlardakini ise ışığın harareti şeklinde algılarız. Anlaşılan o ki frekans değerlerine bağlı olarak gelen sinyallerin bir kısmı kulağımıza bir ses, bir kısmı gözümüzün önünde canlanan bir ışık, bir kısmı ise hararet olarak yansımakta.  Bu arada sesin koptuğu alanda herhangi bir arıza nüksettiğinde dil tutukluğu denen pepelik baş gösterecektir. Hakeza boğazımız herhangi bir rahatsızlık nüksettiğinde ise sesimiz kısık çıkacaktır. Ses tellerimiz şayet gevşeyip 80 titreşim yaptığında ses ritmi kalınlaşırken, gerildiği anda ise 1000 titreşim yaparaktan ses ritmi incelmiş olacaktır. İşte frekansı küçük olan bas ve frekansı büyük olan tiz denilen akordeon düzeneği bu olsa gerektir. Zira etrafımızda on binlerce ses titreşimi varlığı söz konusudur, dolayısıyla insanda da bu düzeneğin olması gayet tabiidir. İnsanda tıpkı parmak izlerinde olduğu gibi ses tellerinin titreşim düzeneği de farklıdır. Yani iki ses hiçbir zaman birbirinin aynısı değildir.  Belli ki farklı tonda ses çıkışları insanların birbirlerini tanımasını kolay kılmak için dil kodlaması bu şekilde biçimlendirilmiştir. Kaldı ki ses farklılıkları suçluların yakalanmasında önemli bir delil teşkil etmekte de.

          Anlaşılan o ki soluduğumuz havayı oluşturan her molekül zerre ses tellerini titreştirdiğinde bazen konuşma, bazen müzik şeklinde kendini gösterebiliyor. Böylece her alıp verdiğimiz nefese hava cıva diyenler, sanırım soluduğumuz her nefesin sese dönüşürken havanın boş olmadığını anlayacaktır. Kaldı ki gökyüzünde moleküller rasgele konumlanmayıp tam aksine belli bir plan dâhilinde konumlanıp hareket etmekteler. Yapılan deneylerle ses dalgalarının yayılan dalgalar ve girişim yapan dalgalar denilen iki ana eksen üzerinde seyreden dalgalar olduğu belirlenmiştir. Hatta sesi yansıtan ikinci tabakanın hemen yakınımızda diyebileceğimiz birkaç kilometre yüksekte olduğu, üçüncü tabakanın uzun dalgalara asla geçit vermeyip orta boy diyebileceğimiz dalgalara ancak yarı geçirgenlik tanıdığı, kısa boydaki dalgalara muamelesi ise kontrole tabii tutmadan tamamen geçirdiği bilim adamlarımızın çalışmalarıyla aydınlığa kavuşturulmuştur. Dahası yapılan çalışmalarla nihayetinde iyonosferin tek başına bir anlam ifade etmediği, bünyesinde üç katmanla birlikte işlev gördüğü net bir şekilde ortaya konulmuştur. Kaldı ki gelinen noktada radyo dalgalarıyla yapılan analiz çalışmalarının neticesinde yıldızların yaşından tutunda, çapı dâhil birtakım nice bilmediğimiz bilgilere ulaşılması mümkün olabiliyor. Hatta bugün Sonografik alet sayesinde parmak izlerine benzer bir değişik ses spektrogram yöntemiyle ses izleri, ses baskıları ve ses birimleri belirlenebiliyor. Değim yerindeyse seslerini izini sürüp ses birimlerini ilk defa keşfeden Dr. Lawrence Kersta’dır. Şurası muhakkak Sonograf-Osilograf cihazlarını ilginç kılan ana etken unsur gelen ses dalgalarının şiddet, frekans ve yükseklik eğrilerini ölçüp, ekranda matematiksel görüntü almasıdır. Dolayısıyla günümüzde mahkeme kararları ile ses kayıtları dinlendiğinde analizi yapılan birtakım ölçümler suç delili olarak kabul görebiliyor.  Çünkü her tür insanın ses grafik eğrileri, ses izleri ve ses baskıları birebir aynı değildir.  Ancak bu iş için en az on kelimelik sözcük birimlerin tespit edilip söz konusu cihazlara yüklenmesi gerekir ki ses mukayeseleri yapılaraktan gerçek suçlu teşhis edilebilsin. Bu arada ses bantlarının işlevi ile ses spektrografisinin işlevini birbirine karıştırmamalı. Nitekim ses bandıyla sesin fonksiyonu değiştirilebiliyor, ama diğerinde bu pek mümkün gözükmüyor.  Bu yüzden ses bantları mahkemece suç delili olarak çoğu kez kabul görmemektedir. Ses aynı zamanda fıtridir. Zira Yüce Yaradan’ımız kadına ince erkeğe kalın olacak şekilde ses baskısı halk eylemiş. Hakeza hayvanlar içinde farklı ses baskıları ses dalgaları ses radarları tanzim edilmiştir.  Örnek mi? İşte yarasaların yüksek frekanslı radar cihazları vasıtasıyla yaydıkları ses dalgaları kabiliyetlerinden dolayı hem etrafındaki cisimlerin uzaklığını tespit edebiliyorlar, hem de harika uçuş örnekleri sergilemeleri bunun en bariz tipik örneğini teşkil eder. Nitekim yarasaların bu yaydıkları radara benzer ses dalgaları sayesinde karanlıkta kör uçuşları onlar için hiçte zor olmamaktadır. Belli ki uçakların uzaktan tanınması için icat edilen radarlar yarasalardan alınma bir sistemin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakeza çamurlu suda yaşayan bazı balık türlerinin etrafa saldıkları elektronik sinyallerde aynı işlevi görmektedir. Hatta sesi olmadığı zannettiğimiz birçok eşyanın da kendine özgü ses ritmi söz konusudur. Tabii bunun kriteri nedir derseniz, şimdilik eşyanın diliyle ilgili bir husus olduğunu söylemekle yetiniriz. Kaldı ki eşyanın diline vakıf olmak marifet ehlinin işi, zaten bu bizi aşan bir boyut dalgasıdır. Biz ancak görünür dünyada yansıyan her bir ses dalgasını şiddet, yükseklik, tını gibi fizyolojik özelliklerine bakarak ayırabiliyoruz sadece. Her şeyden öte ses âlemiyle birlikte kendi sesimizin bestekârlığına talip olduğumuzu ve ilahi bestenin de tercümanlığına adadığımızın farkına varırız. Baksanıza hayvanların bile kendine has bir takım ses melodileri varlığı söz konusudur. Mesela hayvanlar içerisinde en tanıdık ses “miyav ve mır-mır” sesidir ki; bu ses kediye özgü kılınmıştır. Öyle ki bu iki ses üst üste bulunup birincisi üstte, ikincisi ise alttan çıkmaktadır. Bilim adamlarını şaşkına döndüren bu ses tiplemesinin sırrı daha henüz aydınlanmamış olsa da belli ki kedi karnını doyurduktan sonra bir köşeye çekilip kendi hal lisanıyla mır-mır diyerek Allah’ı anmanın derdindedir. Dahası köpek zahiren sahibine bağlılığından dolayı bir an olsun Yaradan’ı unutmuş olabilir, ama kedi öyle değil, sahibi ister doyursun ister doyurmasın zahiren her halükarda bir an olsun gaflete dalmamakta. Zaten dinimizde köpek necis kabul edilmekle birlikte kedi, tavuk, inek gibi hayvanlar temiz hayvanlar olarak addedilmektedir. Böylece kedi sayesinde yegâna sadakat gösterilmesi gereken gerçek sahibimizin Allah olmalıdır mesajını almaktayız. Kuldan beklemekten ziyade Allah’tan beklemek en doğru yol olsa gerektir.  

         Cırcır böceklerini bilirsiniz. Özellikle yaz aylarında etraf karanlığı büründüğünde bağlarımız, bahçelerimiz cırcır ötüşleriyle şenlenir. Belli ki Yüce Allah (c.c) erkek cırcır böceklerinin kanatlarının alt kısmını keman gibi ses çıkartması için pürüzlü yaratmış, keman yayı görevi yapmak için de kanatlarının üstünü halk etmiştir. Bu yüzden onların ötüşlerine mest oluruz. Hatta onların ötüşleri hava tahminini kestirme de ve yürütmede bir işaret teşkil edebiliyor. Şayet cırcır böcekleri ötmüyorsa anlayın ki hava sıcaklığı 55 Fahrenhayt derecesinin altına düşmüş demektir.  Tüm bu örnekler bize şunu gösteriyor ki bülbüle kuşdiliyle sevgisini nasıl dile getireceğini, kurbağaların “vak, vak” sesleriyle baharı birlikte nasıl karşılayacaklarını, aslanın tıpkı bir savaş meydanında olduğu gibi zafer eşliğinde nasıl nara atıp kükreyeceğini, filin hortumuyla zurna sesini andırır bir şekilde nasıl homurdanacağını öğreten Yüce Allah (c.c) , aynı zamanda insanoğluna bu tip örneklere bakıp müziğe ait tüm enstrümanları keşfet dercesine ilham almamızı öğütlemiştir.  Her ne kadar bir kurbağanın “vak, vak” sesleri, bir kuzunun “me, me” diye melemesi, bir kuşun cıvıltı şeklinde “cık, cık” ötmesi ve yaz akşamlarında cırcır böceklerin kemanımsı sesler çıkarması sıradan bir ses gibi algılansa da aslında kendi aralarında iletişimi sağlayan son derece anlam yüklü sesler olduğunu anlıyoruz. Elbette ki bu hayvanların ağzından çıkan sesler kelime değil, adı üzerinde ses diyoruz. Kaldı ki kelime üretemeyen hayvanların hal lisanına vakıf Peygamberler ve Evliyaların var olduğu artık bir sır değil. Zira Hz. Süleyman(a.s) Sebe halkına dini tebliğ için yola koyulup Taif yakınlarında karınca vadisine vardıklarında bir anda önlerine rızık peşinde koşan karınca ordusuna denk gelmişlerdi. Orada Kraliçe karıncadan bir ses gelmişti. Bu sesleniş maiyetindeki karıncalara hitaben “Ey karıncalar! Yuvalarınıza dönün. Aksi takdirde Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi çiğneyebilir” tarzında bir seslenişti.  Tabii bu durum karşısında Hz. Süleyman (a.s) kendine yakışır bir vaziyette Allaha yönelip; “Ey Rabbim! Bana, anne ve babama lütfettiğin bu kadar nimetlerine şükretmemi ve geri kalan ahır ömrümde Senin razı olacağın iyi işler yapmamı bana ilham et. Rahmetinle beni de cennetinde iyi kulların arasına dâhil eyle” diye münacatta bulundu. İşte Hz. Süleyman (a.s) ile kraliçe karınca arasındaki iletişimine odaklandığımızda gerçekten de görünürde ortada ne alıcı sinyaller vardı ne de verici sinyaller. Dolayısıyla burada kraliçe karıncanın emri altındaki karıncalara hitabını nasıl işittiği ya da o lisana nasıl vakıf olabildiğini insanoğlu ancak telsiz telefonları ve radarları keşfettikten sonra ancak bir nebze olsun bu mucizevî iletişimin ne manaya geldiğini fark edebilmiştir.

       Hem nasıl ki; beşeri münasebetlerde mukavele ne ise, Yaradan ile yaratılan arasında sözleşme de o dur. Ve bu sözleşme vardır ve haktır. Rabbül Âlemin ezeli ilmi ve takdiriyle insanı ruhlar âleminden âlemi bekaya (sonsuz âleme)  doğru bir süreci işletecek bir şekilde yaratmış olması hasebiyle Dünya’yı da ezel ve ebed arasında köprü kılmıştır.  Derken Dünya yaratılışından bu güne dönmeye devam ettiği gibi bu arada devran da dönmekte. İşte tüm deveranların seyri içerisinde dünyaya gelen canlardan Rabbimiz sözleşmenin gereğini yapanlara; “Melekler, canlarını hoşluk ve rahatlık içinde alırlar. Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler” (Nahl, 32) beyanıyla can yüreklere su serpilmiş olunur da. Bu demektir ki; birinci sözleşmemiz Bezm-i elest’e Allah’ın kıyamete kadar gelecek ruhlara hitaben;

     -Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

      İşte bu İlahi hitabı karşısında ruhların cevaben; 

     -Evet, Rabbimizsin demesiyle gerçekleşmiştir. Ruhlar ne zaman ki toprakla buluştu, işte o günden bugüne Hz. Mevlana’nın “Topraktan geldik toprağa gideceğiz” sözünü hep söylenip dururuz da. Tabii söylenmek iyi hoşta, ancak cansız sandığımız toprak nasıl olurda ruhla birlikte canlılık kazanıp Allah Teâlâ’nın fermanına muhatap kıvamına geliyor tarzındaki soruların üzerinde her nedense pek kafa yormuyoruz.  Kaf yormasak da şu bir gerçek kulun Rabbi ile ezelde yaptığı birinci sözleşme şifre niteliğinde mucizevî bir olaydır. Nitekim Mevla’mız, ana rahminde dokuz aylık embriyonik safhalarla kulunu kendisini tanıyacak şekilde yaratıp donataraktan adeta bunları sana lutfettim o halde gereğini yap beyanıyla ikinci akitleşmemiz gerçekleşmiştir.  İşte insan embriyosunun geçirdiği safhalarının varlığını ortaya koyan şu ayette Yüce Yaradan bakın ne buyuruyor: “...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer,  6). 

          İşte ayet-i kerimelerin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere sessiz sandığımız her bir embriyonik safhaların halkasını bizatihi insanın kendisine yaratılış mucizesini hatırlatacak donanımda olduğunu dikkatimizi çekmektedir. Hakeza DNA üzerine yüklenilmiş öyle bir takım genler vardır ki hem bilgi içerikli değiller hem de kendisinden her hangi bir ürün elde edilememekte, bu nedenledir ki bu tip genlere Genetik bilim dalında Sessiz genler olarak isimlendirilir. Öyle de genler vardır ki Kur’an’da beyan buyrulan  “…Şüphesiz, Biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık” (Saffat, 11), “(Allah), insanı ateşte pişmiş kuru (olan) ses veren çamurdan yarattı” (Rahman, 14) ayetlerde geçen çamurun niteliklerinin DNA molekülüyle uyumluluk arz etmesi hasebiyle bunlarda Sesli genler olarak isimlendirilir. Ki, ses veren genler sessiz genlerin tam aksine hem bilgi içerikli hem de ürün oluşturabilen genlerdir.  Dolayısıyla bir kısım bilim adamlarının ayette geçen “…insanı ateşte pişmiş kuru (olan) ses veren çamurdan yarattı” ifadesini sesli genler olarak yorumlamaları son derece akla yatkın mantıki yorumlamadır diyebiliriz. Kelimenin tam anlamıyla çamurla özdeş olabileceği düşünülen DNA’nın ses veren kısmından yaratılış mucizemizin vuku bulduğu anlaşılmaktadır.

          Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+gurbuzer


https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+gurbuzer

4 Mart 2023 Cumartesi

SİNİR SİSTEMİ MUCİZESİ

SİNİR SİSTEMİ MUCİZESİ

        SELİM GÜRBÜZER

        Sinir sistemi embriyolojik sürecin başlangıcında daha 9 mm uzunluğunda 5 haftalık cenin halde iken bile elektrik yüklü bir örgü ağımız olarak adından söz ettirir. Ve bu söz konusu elektrik yüklü örgü ağımız sırasıyla nutfe (zigot), alaka (embriyo), mudga (fetüs), kemik oluşumlarının akabinde vücut bulmakta. Dolayısıyla sinir sistemi tam olarak teşekkül etmeden önceki embriyolojik süreçte ektoderm, mezoderm ve nöral sinyalizasyon katmanları olarak varlığının hissettirir. Nitekim blastula safhasında bu üç katman içerisinde faaliyet gösteren hücreler tarafından protein içerikli sinyaller salınmakta. Böylece bu sayede komşu hücrelerle iletişime geçilerek gerekli değişim ve dönüşümler sağlanmış olur.  Gerçekten de Yüce Allah’ın Kur’an’da “Ne oluyor size de Allah’ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek halk etmiştir” diye beyan buyurduğu veçhiyle aşama aşama tüm sistemlerin bir araya gelmesiyle vücut bulmaktayız.

         Bilindiği üzere vücudun kas, sindirim, dolaşım, solunum gibi tüm sistemik faaliyetler sinir örgü ağı sayesinde işlerlik kazanmakta. Bikere dış dünyadan gelen verilerin algılanmasını sağlayan duyu organları, özelleşmiş sinir veya epitel hücreleri bu iş için vardır. İşte bu nedenledir ki duyu organlarında konumlanan ve belirli bir enerji formuna göre özelleşmiş bu hücreler reseptör (almaç) olarak anlam kazanır.  Öyle ki dış dünyamızdan her hangi bir duyu organına (reseptör) gelen bir mesaj (uyaran), ilgili reseptöre bağlanarak sinir dendritin de (bilgi giriş kolları) elektrik yüklü sinyalizasyon akımı şeklinde varlıklarını hissettirip bu elektrik yüklü akım sırasıyla önce sinir hücresinin gövdesine, daha sonrasında aksona iletilir de. Böylece aksona iletilen elektrik yüklü mesajlar nöron snapslarından (terminaller-kod çözücü) geçerek merkez icra organımız olan beyin merkezimizde konuşlanmış olurlar. Derken beyinde konuşlanıp değerlendirmeye tabii tutulan bu elektrik yüklü sinyaller başlangıçtaki uyarıların cevabı karşılığını almış olarak özel nitelik kazanır.  Nasıl mı?  Hiç kuşkusuz başlangıçtaki reseptörlerden gelen uyaranın cinsine göre beyinde değerlendirildiğinde ya termoseptörler (sıcaklık) olarak, ya kemoreseptörler (ışık ve tat vs.) olarak,  ya fotoreseptörler (ışık) olarak,  ya mekanoreseptörler( işitme ve denge) olarak, ya baroreseptörler (basınç) olarak anlam kazanır. Peki, tüm bu anlamlandırma faaliyetleri için sarf edilen enerji nereden sağlanmakta denildiğinde böyle bir soru karşısında verilecek cevap;  sinir sisteminin tek enerji kaynağı olan saf yakıt deposu diyebileceğimiz glikoz sayesindedir elbet. Kelimenin tam anlamıyla glikoz, oksijenle yakılıp sonrasında enerjiye dönüşen bir yakıt depomuzdur.

         Şu bir gerçek vücudu çepeçevre saran sinir ağı örgümüzün (sinir lifleri-telgraf telleri) hemen hemen tümü kas katmanları içerisine gömülü halde bulunup bu noktada sadece dirseğimizdeki sinirler yüzeysel olarak derinin hemen altından geçmekte diyebiliriz. Nitekim dirseğimiz en ufak bir darbede ani bir refleksle hop oturur hop kalkmamızın arka planında yatan birinci ana neden o bölgedeki sinirlerimizin yüzeysel olarak konumlanmalarından ötürüdür.  İşte bu nedenledir ki dirseğimizi ilk anda çekmeye iten reseptör konumunda sinir hücrelerinin gösterdiği bu tepki bu hadisesine refleks denmektedir.  Öyle anlaşılıyor ki herhangi bir darbeye maruz kalındığında reseptörler tarafından alınan darbe uyarıları elektrik akımına çevrilip sırasıyla önce sinir hücresinin gövdesine ve aksona aktarılmakta,   sonrasında bir snaps aracılığı ile motor sinirin dendritine veya gövdesine aktarılmak suretiyle motor sinir icra organı kas lifiyle irtibata geçmesi sonucunda refleks olayı gerçekleşmekte. Ayrıca en basit bir uyarılma karşısında bile başka bir sinir hücresi tarafından kas liflerinin kasılması aktifleşmesi şeklinde tüm uyarılar refleks şeklinde de kendini gösterebiliyor. Şayet refleks hadisesinde sınırlarının altında yani eşik değerin altında bir uyartı problemi söz konusuysa bu durumda ya hep ya hiç kanun gereği yok hükmünde addedilip değim yerindeyse durduk yere asla boşa kürek sallanmaz ve tepkide verilmez. Yok, eğer ortada eşik değerlerin üstünde yani aktif halde bir uyarım söz konusuysa bu durumda sinir hücresi dışardan sodyum iyonlarını hücre içerisine alacağı uyarılar negatifleşirken, zar boyutunda ise pozitif hale geçer. Böylece bu iki zıt iyon etkileşimi sayesinde oluşacak olan elektrik akım sinir aksonu boyunca ilerleyip lüzumlu diyebileceğimiz mesajlar doku ve organlara ulaştırılmış olur. Ki; bu noktada mesajlar iletilen bölgenin durumuna göre bazen kas kasılması, bazen de tükürük salgılaması vs. tarzında tepki vererek kendi varlığını göstermiş olurlar.   Madem öyle,   sinir hücresi  (nöron) deyip es geçmemeli. Zira her bir sinir hücresinin giriş ve çıkış kapıları olduğu gibi mükemmel bir şekilde organize olmuş uçakların kara kutusunu andıran kapalı devre çalışan donanım ağı durumu da söz konusudur. İnsan bedeninin kara kutusu da hiç kuşkusuz beyindir.  Nitekim kara kutu görevi ifa eden beynimiz ortalama 10 milyar sinir hücreden meydana gelmiş merkez santralimizdir Ve bu santrale bağlı milyar rakamlarla sayılamayacak kadar sinir lifleri de eklemlenerek sinir ağı koridoru oluşturulur.  Dolayısıyla sinir ağı koridorunu bir bütün olarak düşündüğümüzde ne merkezi rol oynayan beyin,  ne beyincik ne de omurilik tek başlarına bir anlam ifade etmeyecektir.  İllaki bütünü oluşturan tüm parçaların bir araya gelip sistem oluşturması gerekir ki bir anlam ifade etmiş olsun.  Düşünsenize en basitinden vücut doku ve organlarıyla irtibatı sağlayacak sinir tellerine her halükarda ihtiyaç vardır. Dolayısıyla ortalama 10 milyar sinir hücresini birbirine bağlayan sinir liflerinden teşekkül etmiş 10 milyar civarında her bir sinir santralinin devrede olması gerekir ki işler tam takır yürümüş olsun. Aksi halde sinir santrallerinin ileteceği toplamda ileteceği 210.000.000.000 gibi bir rakama tekabül eden mesaj sayısı yerini bulmayacaktır. Her neyse, işleyen sistemi rakamlarla izah ederek daha fazla kafa karışıklığına uğramadan sinir sistemini genel hatlarıyla kategorize ettiğimizde merkezi ve periferal sistem üzerine kurulu bir düzen olduğunu görürüz. Malumunuz sinir sisteminin merkezini omurilik ve beyin oluştururken periferisini de gangliyon ve sinirler oluşturmakta.  oluşan bir sinir örgü ağı özelliği içerir.  İyi ki de merkezinden periferisine uzanan böylesi mükemmel donanımda sinir örgü ağımız var da, bu sayede omuriliğe gelen sinyaller anlık olarak ara nörondan geçtikten sonra motor nörona aktarılabiliyor. Derken buradan da iki snaps aralığından aşarak gelen mesajlar analize tabi tutulup refleks denen aksetme ve yankı bulma şeklinde geri dönüşüm olarak cevabi aktarıma dönüşebiliyor. İşte sizde görüyorsunuz ya,  bu iki ana hat üzerine kurulu bir düzen içerisinde fonksiyon bakımdan birbirine zincirlemesine bağlı bir mekanizma olarak işlev görmekle birlikte şu da bir gerçek görev alanları birbirinden farklılık arz etmektedir. Nitekim bilgilerin işlenmesi, değerlendirilmesi merkezi organımız beyne has görev alanı iken iletilen mesajlara aracı olmak ise daha çok periferi yapıya has bir durumdur.  Ve bu sayede merkeze gelen her türden sinyaller değerlendirilip filtre edilerekten otomatikman eyleme dönüşüp anlam kazanır da. Nasıl ki on parmak klavye kullanmanın ilk öğrenme aşamasında tek tek tuşlara dokunup sonrasında meleke haline geldikten sonra bilinç dışı reflekslerle parmaklarımız kendiliğinden otomatikleşir hale geliyorsa aynen öyle de merkezi sinir sistemi de bu şekilde otomatiklik kazanmakta.

          Evet, öyle anlaşılıyor ki, sinir sistemi ağımız nöronlardan oluşmakta. Mesela iki nöronlu (bir snapslı) sıçramalı mesajların cevabının verildiği merkez konumda ki motor nöron gövdesidir. Üç nöronluların (iki snapslı) merkezi ise, ara nöron ve motor sinir hücresi gövdesidir. Dolayısıyla sinir sistemimiz çeşitli nöron gruplarının devreye girmesiyle birlikte daha üst merkezlere bağlanıp, tıpkı kitle iletişim ağları gibi vücudumuzu saran ara kablolarımız olarak adından söz ettirmiş olur.  Ara kablolarımız malum, gelen mesajları bir yandan ara nöronlar aracılığıyla motor hücresine iletirken diğer yandan da daha üst basamak olan beynin duyu organlarına iletmekteler. Şu da var ki canlılar âleminde iletişim yapısı olarak sinir sisteminin ilk özelleşmeye başladığı grup sölenterler olup difuz (ağsı) sinir sistemi olarak addedilen merkezileşmemiş bir yapısı vardır. Bu nedenle sinir hücreleri böylesi bir yapıda iletişim teması vuku bulur bulmasına ama sinaps yapmazlar Örnek mi? İşte Hidra’nın sinir sisteminde sinaps yapmadan gerçekleşen iletişim teması bunun tipik örneğini teşkil eder. Malum bu verdiğimiz örnekten biraz daha gelişmiş düzeydeki canlı organizmaların sinir sisteminin merkezinde ve odağında ise temel yapı olarak merkezileşmiş sinapslar ve ara nöronlar yer almaktadır. Örnek mi? İşte solucanlar merkezileşmenin ilk görüldüğü grup olması bunun tipik örneğini teşkil eder. Hakeza Planarya grubundan halkalı solucanlarda ve eklembacaklılarda da ip merdivenimsi bir yapıda sinir sistemi yer alır. Öyle ki ip merdivenimsin bu yapıda konnektif ve kommısur denen segmental sinir şeritleri ile sinir hücreleri toplulukları olan gangliyonlar birbirine ip-merdivenimsi yapısı şeklinde bağlanmışlardır. Örnek verecek olursak mesela böcekler de ışık tat, koku ve dokunma duyuların algılayan reseptörlerle ilişkili merkezlerde baş gangliyonunda yer alırken toraks (göğüs) ve abdomen (karın) bölgesindeki sinir kordonu ve gangliyonların bağımsız işlevleri olduğu gibi beyinle de her daim irtibat halde bağlıdırlar.  Omurgalılarda ise daha farklı bir durum söz konusu olup yukarıda belirttiğimiz üzere iletişim hattı merkezi ve perifel (çevresel)  yapı olmak üzere iki ana eksen üzerine kurulu bir sinir sistemi yapısı vardır. Tüm bu verdiğimiz örneklerden anlaşılan o ki, hele bilhassa ileri seviyelerde gelişmiş canlıların sinir sistem mekanizması nöronlardan oluşan bir yapı olup bu yapının aralarında snaps denen boşluklar vardır.  Merkezi sinir sistemi beyin ve omurilikten teşekkül etmekte.  Periferik sinir sistemi de beyin ve omurilikle ilişkili sinir hücreleri ve sinir tellerinden teşekkül edip somatik ve otonom sinir sistemi olarak iki grup olarak kategorize edilirler.  Malumunuz somatik sinir sistemi iskelet kaslarının uyarılması ve kontrolünü sağlarken, otonom sinir sistemi de istemsiz çalışan düz ve kalp kasının çalışmasını sağlamakta.  Belli ki her iki durumda da elektrik devrelerindeki işleyiş mekanizması snapslardan örnek alınmış.  Nitekim periferik sistemle ilintili reseptörler tarafından algılanan uyarılar merkezi sinir sisteminde değerlendirilip buradan da yine periferik sistem ile effektör (tepki organı; kas ve salgı bezi hücresi) organlara iletilerek geri dönüşüm diyebileceğimiz tepki iletiminin ortaya çıkması sağlanır. Hem nasıl geri dönüşüm iletim mekanizmasının işlevliği gün yüzüne çıkmasın ki,  bikere beyinde 50 milyon nöronun var olduğu bir hücre yapısı durum söz konusudur. Bir o kadara yakın da snaps bulunmaktadır. Bu durumda elbette ki her bir nöronun, takriben 1 trilyon civarında aktiviteyi başlatacak kuvvetli yapısal temasın sağlanması son derece gayet tabii bir durumdur.  Bunun manası her bir nöron aynı anda 20 çeşit iletişime uygun tarzda en güzel cevabı verecek nitelikte tek başvuru merci makamı konumunda olmasıdır. Hatta bu durumu internet âleminde server (sunucu) ve client (istemci) arasındaki iletişim ağı veya iletişim hattına da benzetebiliriz. Ayrıca snapslar sinir sisteminin işleyişinde en mühim noktalar olduğundan nikotin, tütün gibi zehir saçan birçok maddeleri bile doğrudan etkileyecek hücreleri bünyesinde bulundurabiliyor. Mesela merkezi sinir sisteminde bulunan boz, ak madde, glial yapıda yardımcı bezler bunun tipik misalini teşkil ederler. Hatta bu yardımcı bezler sinir hücreleri arasındaki bağlantıları sağlamanın yanı sıra sinir sisteminde olası nüksedecek yaralanmalara karşı fagositik karakterde iyileştirme gibi özellikleri de bağrında taşır.  Bu yüzden yardımcı hücreler nörolemma olarak adından söz ettirirler. Nörolemma aynı zamanda nörogliya veya gliyal hücre demek olup ekseriyeti nörolemma hücrelerinden teşekkül etmekte.  Hatta beyinde ki sinir tümörlerin oluşum kaynağı da nörolemma menşelidir. Beyin tümörlerinin beslendiği diğer yapılar ise meningiler, kan damarları ve tükrük bezleri olup bir nevi metastaz oluşumuna aracılık yapmaktadırlar.

       Talamus

       Beynin üst kısmında iki sinir hücresi vardır ki bunların her birine talamus adı verilir.  İyi ki de beyne iletilen duyu mesajları yol ayrımında çaprazlaşarak beyinde ki talamus adı verilen çekirdeklerde değerlendirmeye alınmak üzere misafir edilmekteler.  Bu sayede dokunma, acı, soğuk, sıcak, tat, görme, duyma ve işitme gibi birçok duyular talamus tarafından ayırt edilerek işlevlik kazanılmış olur. Öyle ki insan beyni ve beyin yarımkürelerinin en yüksek karar seviyesine erişme işlemi talamus sayesinde gerçekleşmekte. Eğer beyin yarımküre hücrelerinde bozulma,  herhangi bir zedelenme olursa biliniz ki bu durumda talamusun kontrolünde vuku bulup talamik sendrom olarak kendinin gösterir.  Değim yerindeyse talamus bu noktada acıları ve kederleri başkalarıyla paylaşmayıp gerekli yerlere iletmezken ta ki hoş mutluluk veren duygular baskın olur ancak o zaman beynin bazal gangliyon ve ön beyin kısımlarına iletmeyi görev bilir. Anlaşılan duyu hücrelerine iyiyi kötüden ayırıcı kabiliyeti diyebileceğimiz seçicilik özellikler de verilmiştir. 

      Talamusun hemen altında şeker parçası büyüklüğünde hipotalamus bulunup gerek kalp, gerek nefes ritimleri, gerekse uyku dönemlerini düzenleyen bir bölüm olarak dikkat çekmektedir. Hipotalamus aynı zamanda otonom sinir sisteminin lider konumunda ki bir kontrol merkezidir. Mesela sarsılma anında düşmeyi önleyecek denge hareketi,  hatta vücudun su dengesi gibi hususlar hipotalamus tarafından düzenlenir. Hipotalamusun zedelenmesiyle hemen ölüm olmaz, ancak uzun yıllar insanın bitkisel hayat yaşamasına neden olabilecek türden hastalık tablosu nüksedebiliyor.      

      Beyin kökünün her iki yanında ise birbiri üzerine kapanmış talamusu örten beyin yarımküresi vardır. Bunlar beynin %80’inini oluşturur. Basit ve otomatik hareketlerimizin dışında diğer tüm faaliyetlerin kontrolünün planlanması, ruhi faaliyetler gibi fonksiyonlar beyin yarımküresi tarafından yürütülmekte. Her iki yarım kürenin tabanında birkaç büyük sinir hücre kümesi yerleşmiş olup bunlara bazal gangliyon denir.  Bazal gangliyonun üstlendiği misyon ritmik yürüme, yüzme gibi basit faaliyetlerin kontrolünü yapmaktır.  Her ne kadar bazal gangliyonda nüksedebilecek bir takım bozukluklar ameliyatla veya talamus tedavisi denen bir usulle giderilmeye çalışılsa da talamus hasarının giderilmesinde her zaman iyi bir sonuç alınamayabiliyor, bu durumda ister istemez beyne kan akışının aksaması sözkonusudur. Dolayısıyla beyin hücreleri yeterince kanla beslenemediğinden bu hastalık zekâ geriliği şeklinde kendisini gösterir.  Hatta bu hastalık tablosu gençken talamus hasarına yol açarken,  yaşlılarda parkinson hastalığına yol açar.  Bazal gangliyonun tam cerrahi tedavisi şimdilik tamamen çıkartılıp alınması şeklinde uygulanmaktadır.

       Korteks

       Bilindiği üzere beyin sayesinde hem sinir hücreleri şarj olmakta, hem de saniyede 5-10 defa aralıklarla deşarj olmakta.  Bu yüzden İngiliz nörofizyolog Charles Scott Sherrington, elektrik akımı ileten stimülatör (uyarıcı)  aracıyla beynin çeşitli yerlerini yoklayaraktan en nihayetinde birtakım his türünden sinyallerin alındığı beyin kabuğunun varlığını belirlemiştir. Daha sonra Kanadalı beyin cerrahı Wilder Penfield ve çalışma arkadaşları,  Jasper ve diğerleri insan beynin uyarılma noktalarını tespit edip bilhassa başın her iki yanında gözler ve kulaklar arasında elmacık kemiklerinin üzerindeki hafif çukur kısmında yer alan şakakları uyararak insanların geçmiş hatıralarını anımsadıkları verilerin varlığını tespit etmişlerdir. Böylece beyne ait hatıra albümünün de olabileceğini gösteren veriler kayıtlara geçilmiş oldu.   Kelimenin tam anlamıyla tüm bu çalışmalar bize beynin kendi kimyasal depolarında insanı hayrette bırakacak derecede nice hatıra ve nice hayallerin kayıt altına alınıp muhafaza edildiğini göstermektedir. Öyle ki talamusa gelen gelmiş geçmiş her ne mesaj varsa tüm bunlar belli aşamalardan geçip ayırt edildikten sonra beyin kabuğunda (korteks) harmanlanıp ilgili yerlere iletilmek suretiyle acı ya da tatlı hatıralar olarak yansıyabiliyor.  Bilindiği üzere korteks beyin yarımkürelerinin her ikisini dıştan örten ve baz maddelerden teşekkül etmiş bir zar tabakasıdır. Aynı zamanda halkın değimiyle zekilikle alakalı bir yapıdır. Dahası beyin yarımküresinin üzerinde daha fazla birikim alanları oluşturması hasebiyle akıl, zekâ, ruhsal olarak da mental özellik içerir. Bu bakımdan korteks kalınlığı beyin bölgelerine göre değişkenlik gösterip üç başlık altında mütalaa edilir:

        Birinci mental durumda uyartıları doğrudan alan ve alt organlara ileten motor sinirler, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma bölgeleri olarak kendini gösterirler. Yani bu söz konusu bölgeler beynin orta kısmında, omuriliğin üst bölgelerine kadar uzanan ağ cismi denilen retiküler’in uyanıklıkla ilgili bölüm olduğu belirlenmiştir. Böylece ağ cismin icraatı sayesinde beyin kabuğuna gelen sinyaller devamlı uyanık halde bulunmamızı sağlar.

  İkinci mental durumda beynin önden arkaya doğru uzanan üç boşluk ruhun merkezi mesabesinde bir yer olarak kendini hissettirir. Bir başka ifadeyle burası zihni faaliyetlerin ruhi yönlerini organize eden kompleks fikirlerin dönüp dolaştığı bölgelerdir. Böylece bu bölgesel merkezlerden dağılan sinir ağları vasıtasıyla ruhi talimatlar can damarlarımıza ilmek ilmek işlenebiliyor. Her ne kadar ruhi faaliyetleri görmesek de onların yok olduğu anlamına gelmez. Çünkü onu idare eden bizim dışımızda manevi bir güç olduğu muhakkak.

         Üçüncü mental durumda yukarıda bahsi geçen birinci ve ikinci mental durumlarda (zihin ve akıl ile ilgili faaliyetlerde)  belirtilen hususlarla ilgili yapılan işlerin beraberce yürütüldüğü yüksek organizasyon bölgeleri  (sessiz bölgeler) olarak kendini gösterir. Yani sinir ağı vasıtasıyla iletilen bilgiler beynin hard diskine kayd edilerek hafızada depo edilirler. Bu kısım aynı zamanda elektrikle uyarıldığı zaman bile herhangi bir cevap alınamayan bölgedir. Yine bu üçüncü kısım kelimelerin depolanması, konuşma, yazma, anlama ve anlaşma işlerin yürütüldüğü özel bölgedir. Şayet bu özel bölgeler herhangi nedenlerle hasar gördüğünde söz yitimi denen aphasia (afazi)  denen mental bozukluklar baş gösterebiliyor Neyse ki hafıza merkezimizin bir tarafı hasara uğrasa da diğer taraf normal faaliyetine devam edebiliyor. Özellikle sol yarımküre zedelenirse sağ tarafta felçler görülüp, sessiz bölgede çeşitli hafıza kayıplarına yol açmakta. Bu tip arızaların gençlerde tedavisi mümkün, fakat yaşlılarda hafıza kayıpların telafisi tedavi edilemez noktalardadır dersek yeridir.

       Omurilik

       İnsanoğlu iletişim teknikleri keşfetmesine keşfetmiş ama uzun bir süre kendi vücudunun iletişim ağından habersiz bir şekilde keşfetmiş gözüküyor.  Bu yüzden Yunus Emre ne de güzel söylemiş “İlim ilim bilmektir,  ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen,  bu nice okumaktır”  diye.  Belli ki boşuna dememiş bu sözü. Baksanıza her ne varsa, kendi vücut sarayımızda orijinal tasarımı mevcut zaten. Yeter ki insanoğlu kâinatın özü olduğunu idrak edivermiş olsun bir şekilde vücut sarayının iletişim ağlarının sırrına vakıf olması an meselesidir diyebiliriz. Derken bu idrak şuuruna erişmek sayesinde iletişim şebekelerimizden beyin,  omurilik ve otonom sistemlerinin düzenli bir şekilde gece gündüz demeden her saniye her salise duraksamaksızın bizim için çalıştıklarının farkına varmış oluruz. Şimdiye kadar merkezi iletişim organlardan bahsederken sırasıyla talamus dedik, ardından korteks dedik,  tabii söyleyeceklerimiz bunlarla sınırlı değil dahası var elbet. Şöyle ki; yukarıda bahsettiğimiz aşamalardan geçen dış dünyaya ait birtakım duyumlarla ilgili mesajlar filtre edildikten sonra nihai talimat varı mesajlarında omurilikteki motor sinir hücresi gövdesine aktarılması gerekmekte. Zira motor hücresi gövdesi kendisine iletilen talimatların yerine getirilmesi için motor hücrenin aksonu vasıtasıyla kas gibi son derece çok özel yürütme organlarına havale ederek bir takım işleri çözüme kavuşturmakta.

         Bilindiği üzere omuriliğin asıl görevi tıpkı radar sistemi gibi beyinden vücuda dağılan sinyallere geçiş yapmak, iç organlar ve salgı bezlerin faaliyetlerinin sevk idaresini sağlamaktır. Ayrıca omurilik sadece beyinden gelen sinyallere geçit sağlayan bir kanal olmayıp aynı zamanda ikinci bir başka kanal dediğimiz omurilik içerisindeki ara nöron vasıtasıyla refleks hareketlerini yapmak gibi görevleri de üstlenmiş durumdadır. Nitekim elimizi kazaen sıcak bir sobaya dokunduğumuzda ani bir refleksle geri çekmekteyiz. Niye deresiniz, çünkü parmak sinirleri derhal durumu omuriliğe bildirir, omurilik ise gereğini yapıp parmağımızı çekme konusunda talimat verir, böylece bizde gelen sinyaller doğrultusunda elimizi anlık olarak çekmiş oluruz. İşin anlık olarak gerçekleştiği şundan besbelli ki omuriliğe gelen bu mesaj beyne anında ulaşılması beklenilmeden gereği yapılıp refleks olayı gerçekleşmekte. Aksi halde vakit kaybına uğrayacağımız muhakkak. Bu haber sadece beyne sonradan acı olarak hissetmek şeklinde yankı bulup böylece omuriliğin ön rol alması sayesinde daha fazla canımız yanmadan ileri derecedeki yanık risklerinden kurtulmuş oluruz. Tıpkı bu olay gözümüze ani ışık geldiğinde göz kapaklarımızı kapatmak, biber koklayınca hapşırmak, karanlıkta ansızın birisi karşımıza çıktığında ürpermek gibi reflekslerin de olduğu gibi cereyan etmektedir.  Öyle anlaşılıyor ki, tüm ansız nükseden refleksler vücudumuzda otomatik korunma sisteminin varlığına işaret etmektedir. Buradan hareketle omurilikle günümüz radar sistemleri arasında benzer bir ilişki kurabiliriz. Bilindiği üzere radarın kullanıldığı yerlerde uçakların bulunduğu uçuş yüksekliğini belirleme, dağların yerini bulma, gemilerin yerlerini belirleme, hatta diğer gemilerin hangi limanlarda demirlediğini tespit etme gibi bir dizi alanlarda kullanılmakta. Dolayısıyla omurilikte merkezi sinir sisteminin en küçük parçası olarak buna benzer işlere imza atmaktadır. Ayrıca bu en küçük entegre tesisimizin hemen altında dışarıya uzanan sağlı sollu sinir çiftleri diyebileceğimiz sinir sisteminin en ilkel lifleri de bu iş için vardırlar. Bir başka ifadeyle üçüncü kaburganın altında bulunan dışarıya uzanan sinir çiftleri basit refleks hareketleri yapmak için kendi kendine çalışan kordonlar olarak sahne alırlar. Zira omurilik nöron ihtiva edip, beyine birtakım duyu mesajları (duyu sinirleri) iletmek için vardır.

          Nöronlar beyinden organlara mesaj getiren motor sinirlerin birleşiminden yapılmıştır. Eğer sinir kordonu kısmen veya tamamen zedelenirse mesajlar kaybolup bu durumda ister istemez iletişim ağımız kontrol dışında kalacaktır. Hatta bir sinir hücresinin çekirdeğinin vadesi dolup öldüğünde felç riskiyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur. Çünkü mesaj alamayan kaslar işlevsiz halde kas katı kesilip kala kalmaktalar. Dolayısıyla zedelenen omuriliğe ait sinirlerin tedavisini imkânsız kılacaktır. Bu yüzden omuriliğin çok mühim bir sinir paketimiz olduğu şuradan besbellidir ki; Yaratıcı güç tarafından omurilik sinirlerinin muhtemel darbelere maruz kaldığı durumlara karşı omurgayı oluşturan 33-34 vertebra kemik yapısıyla destekleyip koruma altına alınmıştır.

        Ateş

        Her ne kadar ağrılarımız karşısında ah vah edip sitem etsek de,  ağrılar bir noktada vücutta arızalarımızı bildirmesi bakımdan ilk işaret taşlarımızdır.  Hele ki bu noktada baş ağrısı işaret taşı olmanın ötesinde çok büyük bir nimet de. Zira baş ağrısı beklenen hastalığın işaret fişeğimiz olması hasebiyle erkenden önlem almamız gerektiğinin ilk sinyalini bu sayede almış oluruz. Şayet ilk elden önlem alınmazsa hastalık yönünden tehlike çanlarının kapımızı çalacağı muhakkak.  Başımız ağrıdığında genellikle ateşimiz var mı yok mu diye alnımızdaki sıcaklıktan hissetmek pekâlâ mümkün. Ki, normal beden hararetimizin 36,5 derecede olması gerekir.  Şayet bu normal sınır aşılmışsa doğal olarak ateşimizin yükseldiğine işarettir, Hatta bu durumu sık sık idrarımızın artmasından veya vücut sıvı kaybından da anlayabiliriz.  Sıvı kaybı bir noktada vücuttaki hücrelerimizin içerisinde mevcut olan suyun azaldığına işarettir.  Bu yüzden tez elden gereken tedbiri almamız gerekir ki hararet kaybının önüne geçilebilsin. Damarlarımız genişleyip sürekli şişkin kaldığı durumlarda ise mikroplara karşı verilen mücadele de büyük ölçüde zarar göreceği muhakkak. Yani bu durumda damarları büzüştürücü önlemler alınmalı ki mikropların manevra alanı daraltılıp etkisiz hale getirilmiş olsun. İşte bu noktada ateşin büyük bir nimet olduğunu idrak etmiş oluruz. Aslında öyle anlaşılıyor ki vücut dengesinin bozulacağına dair ilk elden verilen birtakım alarm sinyalleri bizim lehimize olan canlılığın devamına yönelik çabalardan başkası değildir. Zira denge durumundan firar etmek isteyen, ya da hedefini şaşıran her türlü etken unsur, sinir sisteminin olaya el koyma diyebileceğimiz refleksine tabii tutularak vücut dengemiz sağlanmaya çalışılır da.  Tüm bu çabalar canlı olan her şeyin ölüm anına kadar entropisinin artmasının önüne geçilme adına yapılmaktadır. Yine de her şeyi sırf sinir sisteminin kontrol mekanizmalarının işleyişine bırakmamak gerekir, dışardan takviye edici önlemlere de başvurmak gerekir. Ancak şu da var ki dışarıdan takviye kuvvetlere başvuruyum derken sakın ola ki üşüdüğümüzde vücudumuzu aşırı ısıtmak,  ateşlendiğimizde ise tam aksine bir işlemle kaş yapıyım derken göz çıkarmak girişimlerine tevessül etmiş olmayalım.   

          Evet,  her ne kadar vücudumuzda mevcut kontrol mekanizmaların varlığından bihaber olsak da sonuçta vücudumuzun herhangi bir yerinde arıza nüksettiğinde en önemli kozlarımızdan ve denetçilerimizden oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir. Nitekim kan şekerimiz düştüğünde adrenalin hormonu beyinde var olan uyarım kontrol merkezleriyle ilintili iç denetçi mekanizmalar durum vaziyetten haberdar edilir edilmez salgılanan adrenal hormonuyla birlikte bir yandan kandaki glikojen depoları serbest hale getirilirken diğer yandan da sinirlerinin uyarıcı etkisiyle açlık ve gıda arayışı duygularının devreye girmesi sağlanmış olur. Hakeza bir başka denetçi mekanizmalarında göz bebeğimiz içinde ki ışığa duyarlı retinalar aşırı ışık karşısında küçülerek duyarlılık gösterirken, bunun tam aksine ışık azaldığı zamanda büyüme yönünde duyarlılık göstermekte. Aslında her iki durumda duyarlılıktan maksat ışık miktarını retina tabakasında sabit tutmak için olup göz bebeğine gelen uyarıcı sinyaller sayesinde gerektiğinde göz bebeği daralır gerektiğinde ise genişleyerek görme sisteminin işleyişine katkı sunulmuş olunur.

       Velhasıl-ı kelam; günde ortalama 50-100 bin arasında sinir hücresi mevta olup üstüne üstük yerine yenisi gelmemekte, tamamı mevta olduğunda bizimde iletişim bağlarımız tamamen kopmuş olur.  Dahası ana rahmine düştüğümüz andan itibaren bedenimizin ömrü ile hemen hemen aynı yaşıt olan sinir sisteminin tüm iletişim ağlarıyla irtibatımızın kesilmesi de ancak ölümle nihayet bulmakta.

          Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bosaltim_sistemi_mucizesi-6487.html