KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL
SELİM GÜRBÜZER
Yüzyıllar önce anavatanları doğudan kopup kendilerine Kafkas
dağlarını vatan edinen Dağıstanlılar (Avar
Türkleri diye de bilinen), Ruslara karşı şanlı bir direniş örneği sergilemişlerdi.
Kimi onları Çeçen, kimi Şapsığ diye ansa da sonuçta Dağıstanlıların hepsi aynı
soy ağacına mensup, dine dinimize ve dili dilimize iç içe geçmiş can yoldaşlarımızdır.
Onlar öyle bir hürriyet aşığı yoldaşlarımız ki, yer yer kabileler halinde yaşadıkları
yerlerde hür yaşamaktan gayri gayeleri olmamıştır. Aynı zamanda son derece zeki
ve atikler de. Belli ki onların bu atikliği ve zekiliyi birilerinin gözüne
batmış olsa gerek ki, XVI. asır ilk kez rahatsız
edilmeye başladığı asır olacaktır. Ama hiç kimse Dağıstanlı mücahitlere karşı egemen
güç olmanın zevkini tadamayacaktır. Kaldı ki Rus çarları kendi emelleri uğruna Dağlı
alperenlere karşı Kazakları kullanmaya kalkışsalar da onları her türlü entrika
yine mücadeleden alıkoyamayacaktır. Nasıl mı? İşte XVI. asırda IV. İvan’ın
korkunç zulmü karşısında boyun eğmemeleri bunun en tipik göstergesi. Öyle ki her bir Dağıstanlı alperen, Rus generallerinin korkulu kâbusu olur da. Zira buralarda her bir alperen yiğit kendini
hem Fenâfi’ş-şeyh Şamil, hem de Gazi Muhammed gibi canını fedaya hazır hissederek
hareket eder. Dahası ulvi değerler
uğruna mücadele ederek ölmek hayatlarının parçası şeb-i arus’tur
İşte
Kafkas dağlarının dillere destan bu ulvi davada yer alan mücadelesi tarihin
altın sayfalarına geçerde. Düşünsenize dün kendilerinden beş on misli kalabalık
Rus tümenlerini hallaç pamuğuna çeviren can yürek yiğitler, bu kez sil baştan Dudayev
komutasında aynı ruh heyecanıyla tüm dünyanın gözü önünde Yeltsin ve ordusunu
çileden çıkaracak yeni bir destan yazmışlardır. Dün nasıl ki, Çariçe Katerina
önderliğinde Moskof ordusu Kafkas dağlarının kahramanlığı önünde eğilmeye
mecbur kalmışsa, aynı şaşkınlığı bu kez de Şeyh Şamil’in torunları karşısında yaşayarak
tatmışlardır. Sonuçta karşılarında çelik çomak oynayan çocuk yok, bilakis karşılarında Dağıstan’ın ve Karlı
dağlarından bağrından çıkmış Manevi Başbuğu Şeyh Şamil’in torunları var, dolayısıyla şaşkınlık yaşamaları gayet
tabiidir. Üstelik bu şaşkınlık ilk değil, tarih boyunca çok kez yaşanmış da.
Bakın XVI. XVII. ve XVIII. asırlar, Çarlara kök söktürülüp asla hatırlamak
istemedikleri yıllardır.
Evet, o asırlar
dudak ısırtacak kahramanlık örnekleriyle dopdoludur. Bilhassa bu tarihi destanın içerisinde nde Gazi
Muhammed, Şeyh Şamil ve Hacı Murat’tan tutunda birbirleriyle adeta şahadet
şerbeti içmekte yarışırcasına sancağı yere düşürmeksizin mücadeleyi diri tutan
alperenler vardır. Ne var ki unutmuş gözükmüş olsalar gerek ki, Rus zulmü dönem
dönem gün yüzüne çıkabiliyor. Bakmayın siz onların öyle glasnost ve perestroyka
ayağına yatmalarına, aslında bu tip yaldızlı laflar zulümlerini örtbas etmek
içindir. Ama nereye kadar ört bas edilebilir ki, Çeçenlerin o mücadele azmi onların
çirkin maskelerini düşürmeye yetmiştir.
Hani şair “Tarihi tekerrür diye tarif
ediyorlar, hiç ibret alınsaydı tekerrür
mü eder” diyor ya, gerçektende huylu
huyundan bir türlü vazgeçmiyor. Olsun, onlar hesap kitap içerisinde vazgeçmeye
dursun, hiç kuşkusuz Allahın da tüm hesapların üstünde değişmez hesabı vardır. Çeçenlerde
Allah bize yeter diyor zaten. Ve bu adanmışlık doğrultusunda Şeyh Şamil’i
unutturmayacak müthiş bir direniş sergilemekten geri durmazlar da. Böylece “Bir
ölür, bin diriliriz” sözü Dağıstanlı mücahitlerin meşalesi olur. Hatta bir
Çeçen yüz Rus öldürmeden gerçek şehit olamaz diye and içmişler bile. Bu yüzden Dudayev
günümüzde Şeyh Şamil olmuş, Dağıstanlı kahramanlarda Alperen olmuştu. Dün bugüne,
bugün düne kavuşup vuslat hâsıl olur da. İşte böylesi bir zaman tünelinde bir zamanlar dağa,
taşa, suya yazdıkları destanı bu kez yenidünya
düzeninin patronlarına Allah yolunda “Yeni İvan’lar asla bizi yıldıramaz”
ültimatomla haykırarak Şeyh Şamili günümüze taşımışlardır. Madem öyle, şimdi bu destanın başbuğ kahramanı
Şeyh Şamil’de kimmiş artık söz edebiliriz. Her ne kadar Şamil’i bilmeyenler
atasını ne bilir dense de anlatmakta yine de fayda var.
Aslında o nöbeti devraldığında
gerçek anlamıyla bilinip tanınacaktır. Malum nöbeti devr aldığı zat, hem çocukluk
arkadaşı, hem mektep şakirdi, aynı zamanda Hocası Şeyh Cemaleddin’in en büyük destekçisi
konumunda Gazi Muhammed’den başkası değil elbet. Arkadaşlık bu ya, öyle gün
gelir Gazi Muhammed son nefesinde üstlendiği emaneti “Benim yerime o geçecek” vasiyet buyurarak
hayata veda edecektir. Tabii emanet sahibini bulduğunda II. Katerina’da boş
durmayacaktır, o da siyasi taktik icabı bir yandan Kazak Sultanlarına
iltifatlarda bulunarak göz kırpacak, bir yandan da onları sinsice yatak
odasında koynuna almayı kafasına koyacak kadar Dağıstanlıları yok etme hesabı
içerisine girer. Neyse ki tüm entrikaları boşa çıkartacak güç devreye
girdiğinde hevesi kursağında kalır. Öyle ki bu gücün tesirinde kalan Kazakların
hatmanı Duruşenko “Yenilmeyen bir millet tanıyorum. O da Kafkasyalılar”
demekten kendini alamaz da.
Hele birbiri ardına sıralı şu meşhur Kafkas dağlarımız
bir dile gelse de gücü etkisinde gizli Kafkas
halkının düşmana karşı siper olmuş göğsünü ne top, ne tüfek, ne süngü,
ne de kılıçla aşılabildiğini söylese. Varsın dile gelmesin, sonuçta Dağıstanlıların iman dolu göğsüyle “kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım”
nidalarıyla nice Moskof generallerinin apoletlerinin sökülüp nişanlarının geri alınmasına
şahit oldu ya, bu yetmez mi? İşte o amansız mücadeledir ki Bolşevik
ihtilaline kadar Kafkas halkının hürriyet ve bağımsızlığını hiçbir güç elinden
alamayacaktır. Hiç kuşkusuz bunda en büyük pay sahibi Kafkas Kartalı Şeyh
Şamildir. İyi ki de Avar Türklerinin
bağrından kopup buraları mesken tutmuşlarda Çarlara saç baş yoldurmuş. Malum, soyu
şu Avarların meşhur kahramanı Emir Han’a dayanıp Babası Muhammed Dengav, annesi
Avar Beyi Pir Budah’ın kızı Aşiltalı Bahu Mesedo’dur. Gimri’ye yerleştiklerinde
bu ailenin güzide iki çocuğundan biri Ali, diğeri Fatıma’dır. İlginçtir altı
aylık bebekken hayatından ümit kesilen Ali dualar ve muskayla yaşatmaya
çalışılır. Hatta dağda bayırda ot çiçek her ne varsa didik didik edilip şifa
aranır da. Daha da olmadı Allah’ın sıfatlarından “korusun” manasına Şamil adı
verilir ki, bu ismin yüzü suyu hürmetine
öldürmeyen Allah öldürmesin. Gerçekten
de sebeplere yapışıldıkça hayat iksiri Şamil ismiyle korunmaya alınır da. O bundan
böyle köyün güzel kızlarını hayallerinde düşleyeceği yağız delikanlıdır. Ancak onun bu yağızlığı arkadaşlarını kıskandıracaktır.
Kıskanmaları da gayet tabiidir, zira her
yerde onun adı geçmekte. Kaldı ki Şeyh Şamil yeri geldiğinde babasına bile
eyvallah etmezdi. Öyle ki Şamil bir gün
babasına:
—Baba bir daha artık
şarap içtiğini görmeyeyim, demiş.
—Ya içersem, beni öldürecek
değilsin ya.
Şamil’in verdiği cevap ilginçtir:
—Seni değil ama hemen şuracıkta bıçakla kendime kıyarım.
Baba bakmış
ki; bu işin şaka götürür yanı yok, derhal oğlunun bu duruşu karşısında; bundan
böyle şarap içmeyeceğine söz verir de. İşte baba oğul arasında yaşanan bu olay,
aynı zamanda Şamil’in Kafkas kartalı olacağının bir işaret göstergesidir. Düşünsenize delikanlı çağında böyle tuttuğunu
koparan kararlılık sergilerse artık ilerisini siz düşünün. Gerçekten de gün
gelecek Don’dan Volga’ya kadar herkes onun kartal kanatlarının altına sığınıp
tanıyıp itaat eder de.
Tabii Şamil
sadece gözü karalığıyla değil, arkadaşının eğitim gördüğü Betliha’da talebeliği
ile de dikkat çeker. Hiç kuşkusuz o’nun
amacı dikkat çekmek değil, onun için kendisinden dört yaş büyük olan arkadaşıyla
birlikte Şeyh Cemaleddin’in rahle-i tedrisatından geçmek çok önem arz eder. Nasıl
ki Fatih’in yetişmesinde Molla Gürani’nin ve Şeyh Akşemseddin ne ifade ediyorsa
aynen öyle de Şamil’in yetişmesinde de arkadaşı Gazi Muhammed ve Şeyh Cemaleddin
o derece kıymet ifade eder. Ki; Şeyh Cemaleddin o’nun hakkında şöyle der:
—Öyle bir zaman gelecek
buralar bu çocuğa dar gelip adından söz ettirecek çok büyük adam olacaktır!
Evet, bu övgü dolu sözler
bir şekilde Şamil’in kulağına da geldiğinde Hocasını hayali kırıklığa
uğratmamak adına;
—İnşallah eşiğine layık
olmaya çalışacağım, sözünü verir de.
Hani Molla Gürani’ye Fatih’i babası teslim
ederken,
—Eti senin kemiği benim demişti ya, Şamil’in babası
da Şeyh Cemaleddin’e oğlunu teslim ettiğinde aynı duygu selini yaşayacaktır.
Şu da var ki Şamil, hayatı boyunca iki şeyi hep
mukaddes bildi: biri uğruna can vereceği
İslâm dini, diğeri boyun boylansın soyun soylansın dediği milliyetidir. Hatta o
beylik hayaline kapılmadan Avar milletini İslâm’ın kılıcı olması için ateşler
de. Öyle ki hayatını İslam’a köle olmak için adar. Hele ki Resûlüllah (s.a.v.)’e
öyle büyük bir aşk ve şevkle bağlıydı ki, ömrü boyunca Mescidi Nebeviye’nin
eşiğine yüz süreceğinin heyecanını hep yüreğinde hissetti. İşte bu yönüyle o hem
başbuğ veli hem de mücahit başbuğdur. Mücahitliği de bir bambaşkadır, bikere camiye
kapanıp istihareye yatmadan sefere koyulmazdı. Çünkü biliyordu ki bu kutlu yolda
‘zaferle yükümlü değil seferle yükümlü
olmak’ vardır. O halde ‘sefer der
vatan’ için istihare gerektir. Zaten de o’na da bu yaraşır.
Şimdi gel de böylesi
bir ruh seciyesi zat karşısında müritleri tek yürek tek kalp olmasın, mümkün
mü? Hem de Rus tümenlerinin süngüsüne karşı ölüme seve seve koşarak tek yürek
olurlar. Ancak gün gelir, Kafkas dağlarından yankılanan kılıç ve top sesleri ansızın
kesiliverir. Ahulgo kalesine beyaz bayrak çekilmişti çünkü. Artık ateşkes
anlamına gelen bayrak çekmedir bu. Harekâtı bulunduğu yerden takip eden Şeyh
Şamil bir şeyler görmüş olsa gerek ki bu kararı almıştı. Yine düşünmüş olsa gerek ki bunca zamandır savaşan
milletinin yorgun düşüp güç kaybına uğraması ilerisinde telafisi mümkün olmayan
hadiselere yol açabilir. Bile bile bir milletin yok oluşuna gönlü razı gelmezdi.
Ancak Ruslar işi garantiye almak babından rehin talep edeceklerdir. Tabii işin ucunda vatan ve millet söz konusu
olunca Kafkas Kartalı Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’i rehin verecektir. Fakat ‘ayıdan post, Moskof’tan dost olmaz’ diye
bir atasözümüz var ya, aynen öyle de Ruslar, daha Şamil oğlunu Moskof’a rehin verdiği
günün hemen akşamı ahitlerini bozup Ahulgo’yu çoktan zapt etmişlerdi bile. Neyse
ki bu hengâme içerisinde Şeyh Şamil, karısı, annesi, yakınları ve ikinci oğlu
Ruslara yakayı kaptırmadan, gözden kaybolurlar. Oysa Ruslar Şeyh Şamil’i sağ salim ele geçirmeyi
düşlemişlerdi. Ama o cesur imam beyaz
atı üzerinde yüzlerce metre aşağısında Koysu deresinin köpüklü sularına kendini
bırakarak heveslerini kursaklarında bırakacaktır. Neyse ki Koysu deresi şerefli misafirini balığın
karnında Yunus (a.s)’ı ağırladığı gibi ağırlayacaktır. Öyle ki bu köpüklü sular, öldü sanılan Şeyh Şamil’e ab-ı hayat olur da.
Gerçekten de o coşkun sulardan kartal kanatlarını çırparaktan çıktığında
yeniden diriliş muştumuz olur. Bıraktığı o suların üstünden on beş sene
geçmişti ki, Hacı Murat bile bu dere olayını duyunca yerinden fırlamış ve:
—O tepeden atıyla
sulara gömülen Şeyh Şamil mi? diye şaşkınlığını gizleyememişti. Belli ki bu olay
Hacı Murat’ı öyle derinden etkilemiş ki, Şeyh Şamil’le hasımlığa son verip barışır da. Böylece
her iki tarafta güçlerini Moskof’a karşı birleştirmiş olurlar.
Tarihler 1843’ü
gösterdiğinde müritler (alperenler) Unsokul kalesini Ruslardan geri alacaktır. Böylece
1849’a kadar bazen Rusların, bazen Dağlıların üstünlüğü ile bu uzunca
mücadeleler devam edecektir. Hiç
kuşkusuz bu mücadeleler arasında en dikkat çekeni 1845’te Dağlı alperenler köşke
ani baskın düzenleyip prensin zevcesi ve baldızını ele geçirme hadisede yaşanan
mücadeledir. Bu hadise aynı zamanda Şeyh Şamil’i evladıyla buluşturacak koz olur
da. Nitekim Çar çıkış yolu bulamayınca:
“-Cemaleddin babasına
iade edilsin” emrini vermek zorunda kalır. Böylece tahta köprünün bir ucunda
baba, bir ucunda oğul tahta köprünün ortasına geldiklerinde baba-oğul kucaklaşmasına
sahne olur. O an yer yarılsa kimin umurunda olur ki, dile kolay, tam tamına on
beş senenin hasreti bir kucaklaşmaydı bu.
Şeyh Şamil, bu büyük
buluşmayla birlikte bütün dikkatini Dargo Vidino üzerine odakladığında
Moskof’un bu son kalesi düşmüş olur. Sadece düşen kale mi, bunun yanı sıra
Yüzbaşı Likof ve beraberinde seksen kişi de esir düşer. Gazi dervişler Kafkas
dağlarından şimşek gibi atılarak ilerliyordu sanki. Moskof süngüsü bu azmin karşısında ne
yapabilirdi ki. Her şey Dağlıların lehine gidiyordu ki, bu arada baba oğul arasında savaş-barış tartışması
her şeye tuz biber eker. Şeyh Şamil bir ara bu tartışmaya son vermek için oğlunu
evlendirmekte çözüm arar, yani evliliğin oğlunu dağa çekmeye vesile olacağını düşünür.
Düşündüğünü uygular da. Böylece oğlunu Dargo Vidino’lu naib Talgika’nın kızı
Zulma’yla evlendirir.
Aradan
bir sene geçmişti ki oğlunun bir anlık gafletiyle Rus subayının Dağlıların
elinden kurtulması baba oğul arasında gerili mi yeniden tırmandırmaya yetecektir.
Öyle ki Şeyh Şamil oğluna sert çıkışıp:
—Bu düpedüz hıyanettir der.
Oğlu:
—Hayır! Baba, ben hıyanet etmiş değilim.
Maksadım lüzumsuz kan dökülmesine mani olmaktır dese de, Şeyh Şamil:
— Yıkıl karşımdan! Bir daha seni gözüm
görmesin diyerek oğlunu tard eder.
Tabii bu azarlanış Cemaleddin’i içini
kemirip içten içe çökertecektir. Artık Cemaleddin ince bir hastalığın pençesine
düşmüştü bile. Hasta yatağında tek
arzusu, babasını son kez görüp helallik dilemekti. Bu arzusunu mektupla
babasına bildirir de. Son demleriydi, Şeyh Şamil hasta yatağında son nefesini
vermekte olan oğlunun başucunda şöyle der:
— Oğul, sana hakkım helal olsun.
Cemaleddin artık son nefesini
verebilirdi, çünkü duymak istediği son sözlerdi. Ve babasının göğsünde Allah’a
ruhunu teslim eder.
Şeyh Şamil bir
zaman sonra sevgili karısını da kaybeder. Şimdi akıllara bunca yaşanan acılardan
sonra acaba o’nu savaşmaktan alıkoyacak mı sorusu düşer. Ne mümkün, tüm acıları sinesine gömüp vücuduna
işlemiş tam on dokuz süngü yaralarıyla durmak yok yola devam der. İşte gönül yarası, evlat acısı derken Kafkas Kartalı Şeyh Şamil gecenin
bir karanlığında rotasını Günib’e doğru çevirir. Ve coşkun çağlar gibi çağlayan müritlerine ve
halkına şöyle seslenir:
—“Ey
Dağıstan ve Çeçen halkı, parolamız ölünceye kadar Allah için savaşmaktır.”
Savaşla
özdeşleşmiş Dağlı alperenlerinde canına minnet bu çağrı karşısında çoktan hep
birlikte yemin etmişlerdi bile.
Ruslar bu
kararlılık karşısında tutuşup Şeyh Şamil’le anlaşmayı deneyeceklerdir, ama söz
ağızdan bikere çıkmıştı kim tutabilirdi ki Dağlıları. Allah’a giden yola ancak
bizi çiğneyerek geçebilirler denilmişti.
Evet, Günip yüksek
bir dağdı. Ruslarsa bu dağın eteklerinde
mevzilenmişlerdi. Tarihler 10 Ağustos 1859 yılını gösterdiğinde kıyasıya
mücadele içerisinde Ruslar galip gelir. Tabii bu durum tüm moralleri altüst etmeye
yetmişti. Sadece moraller alt üst olsa gam yemeyiz, etraftan mırıldanmalar
başlayıp:
—Aholga alındı,
Dargo Vidino alındı, Günib de alınacak diye herkesi bir telaş alır da.
Evet, Çarlara baş eğmeyen Dağlı bu kez sadece
çarlarına teslim olmak şartıyla başını eğer.
Ve başını yerden kaldırdığında;
— Varın Rus generaline
deyiniz ki;
Çarlara baş eğmeyen Dağlı şimdi baş eğiyor!
Hiç
kuşkusuz bu sıradan bir çağrı değildi, bir kararlılığın ifadesi çağrıydı. Çünkü
halkını düşündüğü için baş eğiyordu.
Tabii Albay
Lazarov bu kararlılık karşısında İmam’ı selamlayıp şöyle der:
—Şunu iyi biliniz
ki baş eğmekle asla bizim esirimiz sayılmazsın, tam aksine bizim misafirimizsiniz
artık. Emin olasınız ki şanınıza layık muamele göreceksiniz. Hiç endişeniz
olmasın böyle yapmakla on binlerce, yüz binlerce dağlıyı da yurtlarında emin
yaşamalarının önünü açmış oldunuz.
Şamil Albay’ın bu
jesti karşısında:
—İnşallah dediğiniz
gibi olur der.
Derken Şeyh Şamil
savaş alanından alınıp iki günlük bir yolculuğun ardından kafile Petersburg’a vardığında
halk sanki onun yolunu beklercesine:
—İşte büyük İmam!
Geliyor geliyor diye karşılayacaktır.
Petersburg’da
huzura vardığında Çar II. Aleksandr;
—Hoş
geldiniz. Siz asla bizim esirimiz değil, bilakis şerefli misafirimizsiniz.
Kendinizi asla burada yabancı hissetmenize herhangi bir engel durum yok tur, sizden
bilhassa rahat olmanızı istirham ediyorum, diyerek karşılar. Sonra,
Çar ayağa kalkıp meşhur çifte kartal nişanını, İmam’ın göğsüne takarak onurlandırır.
İmam Şamil her ne
kadar şahsına yönelik iltifatlardan keyif almasa da yine de böylesi bir jest
karşısında:
—Her şey için teşekkür ederim. Aile efradıyla
beraber yaşayacağımız bu şehirde ölene kadar sesimiz çıkmayacak. Buna emin
olabilirsiniz demekten kendini alamaz.
Derken Çar ve
İmam Şamil son defa el sıkışırlar. Böylece Şeyh Şamil ve maiyeti Çar II.
Aleksandr tarafından tahsis edilmiş olan Kaluğa’da bir konağa yerleştirilir. Dahası
bundan böyle savaşsız geçecek bir hayatın içerisinde kendini bulacaktır. Her ne
kadar Kaluğa’da savaşsız geçecek on yıllık süreç Şeyh Şamil için monoton bir hayat
anlamına gelse de öteden beri içinde tuttuğu Resûlüllah (s.a.v.)’ın merkatına bir
an evvel yüz sürme heyecanı onu diri tutmaya yetecektir. Öyle ki içine kor ateş düşmüştü. Çar II.
Aleksandr’a bu arzusunu bildirir de. Nasıl
olsa bir zamanların iki çetin hasmı, şimdi ikili samimi arkadaştır. O halde
daha ne içinde saklı tutulsun ki, derhal özlemini Çar’a iletebilirdi. Nitekim bu
konuyu Çar’a açtığında kendisi bir müddet düşündükten sonra nihai kararını
vereceğini bildirir. İşte o müjdeli haber 1869 yılının son baharında geldiğinde,
Şeyh Şamil o an kendini sanki dünyaya yeniden gelmiş gibi hissedecektir.
Madem öyle, şimdi
Hac yolculuğu için hazırlıklara koyulabilirdi. Hatırlatmak bizim haddimize mi, zaten durdurabilene aşk olsun, hemen daha haftasında ışığın doğduğu yere doğru
yolculuk başlar da. Tabii yolculuğunu sırasıyla Kırım, İstanbul, Mısır ve akabinde
Cidde duraklarında solukladıktan sonra kutsal topraklara varır. Tabii kendisini Vali ve Mekke Emiri muhabbetle
kucaklaşıp karşıladığında tüm yorgunluğu üzerinden kalkar da. Belli ki bu
kucaklaşma sıradan bir kucaklaşma değil, muhabbetin etkisi etrafta bulunanları da
sevince boğar. Şimdi sırada Haccın rükünlerini yerine getirmek vardır. Cidde’den
Mekke’ye varınca ilk iş Hac farizası için ihrama girmek olur. Hac farizasının bitiminde
Medine’yi ziyaret etmek vardır. En nihayet yıllarca özlemini çektiği Peygamber
(s.a.v.) merkadına yüz sürme şerefine nail olur da. Fakat bu arada ne oluyorsa
amansız bir hastalığa yakalanır. Artık son demleriydi, öyle ki bedeninden
boncuk boncuk terler döker de. Derken bu
kez özlemini duyduğu mübarek topraklarda Allaha ruhun teslim ederek göç eyler. Hem de nasıl bir göç, canından çok sevdiği Fahri Kâinat Efendimizin mekânında
medfun göç olarak kabri şenlenir.
Ruhu
şad olsun.
Vesselam.