20 Ağustos 2016 Cumartesi

KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL


KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL 
                         SELİM  GÜRBÜZER

       Yüzyıllar önce anavatanları doğudan kopup kendilerine Kafkas dağlarını vatan edinen Dağıstanlılar (Avar Türkleri diye de bilinen), Ruslara karşı şanlı bir direniş örneği sergilemişlerdi. Kimi onları Çeçen, kimi Şapsığ diye ansa da sonuçta Dağıstanlıların hepsi aynı soy ağacına mensup, dine dinimize ve dili dilimize iç içe geçmiş can yoldaşlarımızdır. Onlar öyle bir hürriyet aşığı yoldaşlarımız ki, yer yer kabileler halinde yaşadıkları yerlerde hür yaşamaktan gayri gayeleri olmamıştır. Aynı zamanda son derece zeki ve atikler de. Belli ki onların bu atikliği ve zekiliyi birilerinin gözüne batmış olsa gerek ki,  XVI. asır ilk kez rahatsız edilmeye başladığı asır olacaktır. Ama hiç kimse Dağıstanlı mücahitlere karşı egemen güç olmanın zevkini tadamayacaktır. Kaldı ki Rus çarları kendi emelleri uğruna Dağlı alperenlere karşı Kazakları kullanmaya kalkışsalar da onları her türlü entrika yine mücadeleden alıkoyamayacaktır. Nasıl mı? İşte XVI. asırda IV. İvan’ın korkunç zulmü karşısında boyun eğmemeleri bunun en tipik göstergesi.  Öyle ki her bir Dağıstanlı alperen,  Rus generallerinin korkulu kâbusu olur da.  Zira buralarda her bir alperen yiğit kendini hem Fenâfi’ş-şeyh Şamil, hem de Gazi Muhammed gibi canını fedaya hazır hissederek hareket eder.  Dahası ulvi değerler uğruna mücadele ederek ölmek hayatlarının parçası şeb-i arus’tur
         İşte Kafkas dağlarının dillere destan bu ulvi davada yer alan mücadelesi tarihin altın sayfalarına geçerde. Düşünsenize dün kendilerinden beş on misli kalabalık Rus tümenlerini hallaç pamuğuna çeviren can yürek yiğitler, bu kez sil baştan Dudayev komutasında aynı ruh heyecanıyla tüm dünyanın gözü önünde Yeltsin ve ordusunu çileden çıkaracak yeni bir destan yazmışlardır. Dün nasıl ki, Çariçe Katerina önderliğinde Moskof ordusu Kafkas dağlarının kahramanlığı önünde eğilmeye mecbur kalmışsa, aynı şaşkınlığı bu kez de Şeyh Şamil’in torunları karşısında yaşayarak tatmışlardır. Sonuçta karşılarında çelik çomak oynayan çocuk yok,  bilakis karşılarında Dağıstan’ın ve Karlı dağlarından bağrından çıkmış Manevi Başbuğu Şeyh Şamil’in torunları var,  dolayısıyla şaşkınlık yaşamaları gayet tabiidir. Üstelik bu şaşkınlık ilk değil, tarih boyunca çok kez yaşanmış da. Bakın XVI. XVII. ve XVIII. asırlar, Çarlara kök söktürülüp asla hatırlamak istemedikleri yıllardır.
          Evet, o asırlar dudak ısırtacak kahramanlık örnekleriyle dopdoludur.  Bilhassa bu tarihi destanın içerisinde nde Gazi Muhammed, Şeyh Şamil ve Hacı Murat’tan tutunda birbirleriyle adeta şahadet şerbeti içmekte yarışırcasına sancağı yere düşürmeksizin mücadeleyi diri tutan alperenler vardır. Ne var ki unutmuş gözükmüş olsalar gerek ki, Rus zulmü dönem dönem gün yüzüne çıkabiliyor. Bakmayın siz onların öyle glasnost ve perestroyka ayağına yatmalarına, aslında bu tip yaldızlı laflar zulümlerini örtbas etmek içindir. Ama nereye kadar ört bas edilebilir ki, Çeçenlerin o mücadele azmi onların çirkin maskelerini düşürmeye yetmiştir.
          Hani şair “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,  hiç ibret alınsaydı tekerrür mü eder” diyor ya,  gerçektende huylu huyundan bir türlü vazgeçmiyor. Olsun, onlar hesap kitap içerisinde vazgeçmeye dursun, hiç kuşkusuz Allahın da tüm hesapların üstünde değişmez hesabı vardır. Çeçenlerde Allah bize yeter diyor zaten. Ve bu adanmışlık doğrultusunda Şeyh Şamil’i unutturmayacak müthiş bir direniş sergilemekten geri durmazlar da. Böylece  “Bir ölür, bin diriliriz” sözü Dağıstanlı mücahitlerin meşalesi olur. Hatta bir Çeçen yüz Rus öldürmeden gerçek şehit olamaz diye and içmişler bile. Bu yüzden Dudayev günümüzde Şeyh Şamil olmuş, Dağıstanlı kahramanlarda Alperen olmuştu. Dün bugüne, bugün düne kavuşup vuslat hâsıl olur da.  İşte böylesi bir zaman tünelinde bir zamanlar dağa, taşa, suya yazdıkları destanı  bu kez yenidünya düzeninin patronlarına Allah yolunda “Yeni İvan’lar asla bizi yıldıramaz” ültimatomla haykırarak Şeyh Şamili günümüze taşımışlardır.  Madem öyle, şimdi bu destanın başbuğ kahramanı Şeyh Şamil’de kimmiş artık söz edebiliriz. Her ne kadar Şamil’i bilmeyenler atasını ne bilir dense de anlatmakta yine de fayda var.
          Aslında o nöbeti devraldığında gerçek anlamıyla bilinip tanınacaktır. Malum nöbeti devr aldığı zat, hem çocukluk arkadaşı, hem mektep şakirdi, aynı zamanda Hocası Şeyh Cemaleddin’in en büyük destekçisi konumunda Gazi Muhammed’den başkası değil elbet. Arkadaşlık bu ya, öyle gün gelir Gazi Muhammed son nefesinde üstlendiği emaneti  “Benim yerime o geçecek” vasiyet buyurarak hayata veda edecektir. Tabii emanet sahibini bulduğunda II. Katerina’da boş durmayacaktır, o da siyasi taktik icabı bir yandan Kazak Sultanlarına iltifatlarda bulunarak göz kırpacak, bir yandan da onları sinsice yatak odasında koynuna almayı kafasına koyacak kadar Dağıstanlıları yok etme hesabı içerisine girer. Neyse ki tüm entrikaları boşa çıkartacak güç devreye girdiğinde hevesi kursağında kalır. Öyle ki bu gücün tesirinde kalan Kazakların hatmanı Duruşenko “Yenilmeyen bir millet tanıyorum. O da Kafkasyalılar” demekten kendini alamaz da.
            Hele birbiri ardına sıralı şu meşhur Kafkas dağlarımız bir dile gelse de gücü etkisinde gizli Kafkas halkının düşmana karşı siper olmuş göğsünü ne top, ne tüfek, ne süngü, ne de kılıçla aşılabildiğini söylese. Varsın dile gelmesin,  sonuçta Dağıstanlıların iman dolu göğsüyle “kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım” nidalarıyla nice Moskof generallerinin apoletlerinin sökülüp nişanlarının geri alınmasına şahit oldu ya,  bu yetmez mi?  İşte o amansız mücadeledir ki Bolşevik ihtilaline kadar Kafkas halkının hürriyet ve bağımsızlığını hiçbir güç elinden alamayacaktır. Hiç kuşkusuz bunda en büyük pay sahibi Kafkas Kartalı Şeyh Şamildir.  İyi ki de Avar Türklerinin bağrından kopup buraları mesken tutmuşlarda Çarlara saç baş yoldurmuş. Malum, soyu şu Avarların meşhur kahramanı Emir Han’a dayanıp Babası Muhammed Dengav, annesi Avar Beyi Pir Budah’ın kızı Aşiltalı Bahu Mesedo’dur. Gimri’ye yerleştiklerinde bu ailenin güzide iki çocuğundan biri Ali, diğeri Fatıma’dır. İlginçtir altı aylık bebekken hayatından ümit kesilen Ali dualar ve muskayla yaşatmaya çalışılır. Hatta dağda bayırda ot çiçek her ne varsa didik didik edilip şifa aranır da. Daha da olmadı Allah’ın sıfatlarından “korusun” manasına Şamil adı verilir ki,  bu ismin yüzü suyu hürmetine öldürmeyen Allah öldürmesin.  Gerçekten de sebeplere yapışıldıkça hayat iksiri Şamil ismiyle korunmaya alınır da. O bundan böyle köyün güzel kızlarını hayallerinde düşleyeceği yağız delikanlıdır.  Ancak onun bu yağızlığı arkadaşlarını kıskandıracaktır. Kıskanmaları da gayet tabiidir,  zira her yerde onun adı geçmekte. Kaldı ki Şeyh Şamil yeri geldiğinde babasına bile eyvallah etmezdi.  Öyle ki Şamil bir gün babasına:
      —Baba bir daha artık şarap içtiğini görmeyeyim,  demiş.
      —Ya içersem,   beni öldürecek değilsin ya.  
      Şamil’in verdiği cevap ilginçtir:
      —Seni değil ama hemen şuracıkta bıçakla kendime kıyarım.
        Baba bakmış ki; bu işin şaka götürür yanı yok, derhal oğlunun bu duruşu karşısında; bundan böyle şarap içmeyeceğine söz verir de. İşte baba oğul arasında yaşanan bu olay, aynı zamanda Şamil’in Kafkas kartalı olacağının bir işaret göstergesidir.  Düşünsenize delikanlı çağında böyle tuttuğunu koparan kararlılık sergilerse artık ilerisini siz düşünün. Gerçekten de gün gelecek Don’dan Volga’ya kadar herkes onun kartal kanatlarının altına sığınıp tanıyıp itaat eder de.
        Tabii Şamil sadece gözü karalığıyla değil, arkadaşının eğitim gördüğü Betliha’da talebeliği ile de dikkat çeker.  Hiç kuşkusuz o’nun amacı dikkat çekmek değil, onun için kendisinden dört yaş büyük olan arkadaşıyla birlikte Şeyh Cemaleddin’in rahle-i tedrisatından geçmek çok önem arz eder. Nasıl ki Fatih’in yetişmesinde Molla Gürani’nin ve Şeyh Akşemseddin ne ifade ediyorsa aynen öyle de Şamil’in yetişmesinde de arkadaşı Gazi Muhammed ve Şeyh Cemaleddin o derece kıymet ifade eder.  Ki;  Şeyh Cemaleddin o’nun hakkında şöyle der:         
      —Öyle bir zaman gelecek buralar bu çocuğa dar gelip adından söz ettirecek çok büyük adam olacaktır!
       Evet, bu övgü dolu sözler bir şekilde Şamil’in kulağına da geldiğinde Hocasını hayali kırıklığa uğratmamak adına;  
      —İnşallah eşiğine layık olmaya çalışacağım, sözünü verir de.
       Hani Molla Gürani’ye Fatih’i babası teslim ederken,
       —Eti senin kemiği benim demişti ya, Şamil’in babası da Şeyh Cemaleddin’e oğlunu teslim ettiğinde aynı duygu selini yaşayacaktır.
         Şu da var ki Şamil, hayatı boyunca iki şeyi hep mukaddes bildi:  biri uğruna can vereceği İslâm dini, diğeri boyun boylansın soyun soylansın dediği milliyetidir. Hatta o beylik hayaline kapılmadan Avar milletini İslâm’ın kılıcı olması için ateşler de. Öyle ki hayatını İslam’a köle olmak için adar. Hele ki Resûlüllah (s.a.v.)’e öyle büyük bir aşk ve şevkle bağlıydı ki, ömrü boyunca Mescidi Nebeviye’nin eşiğine yüz süreceğinin heyecanını hep yüreğinde hissetti. İşte bu yönüyle o hem başbuğ veli hem de mücahit başbuğdur. Mücahitliği de bir bambaşkadır, bikere camiye kapanıp istihareye yatmadan sefere koyulmazdı. Çünkü biliyordu ki bu kutlu yolda ‘zaferle yükümlü değil seferle yükümlü olmak’ vardır.  O halde ‘sefer der vatan’ için istihare gerektir. Zaten de o’na da bu yaraşır.
           Şimdi gel de böylesi bir ruh seciyesi zat karşısında müritleri tek yürek tek kalp olmasın, mümkün mü? Hem de Rus tümenlerinin süngüsüne karşı ölüme seve seve koşarak tek yürek olurlar. Ancak gün gelir, Kafkas dağlarından yankılanan kılıç ve top sesleri ansızın kesiliverir. Ahulgo kalesine beyaz bayrak çekilmişti çünkü. Artık ateşkes anlamına gelen bayrak çekmedir bu. Harekâtı bulunduğu yerden takip eden Şeyh Şamil bir şeyler görmüş olsa gerek ki bu kararı almıştı.  Yine düşünmüş olsa gerek ki bunca zamandır savaşan milletinin yorgun düşüp güç kaybına uğraması ilerisinde telafisi mümkün olmayan hadiselere yol açabilir. Bile bile bir milletin yok oluşuna gönlü razı gelmezdi. Ancak Ruslar işi garantiye almak babından rehin talep edeceklerdir.  Tabii işin ucunda vatan ve millet söz konusu olunca Kafkas Kartalı Şeyh Şamil oğlu Cemaleddin’i rehin verecektir.  Fakat  ‘ayıdan post, Moskof’tan dost olmaz’ diye bir atasözümüz var ya, aynen öyle de Ruslar, daha Şamil oğlunu Moskof’a rehin verdiği günün hemen akşamı ahitlerini bozup Ahulgo’yu çoktan zapt etmişlerdi bile. Neyse ki bu hengâme içerisinde Şeyh Şamil, karısı, annesi, yakınları ve ikinci oğlu Ruslara yakayı kaptırmadan, gözden kaybolurlar.  Oysa Ruslar Şeyh Şamil’i sağ salim ele geçirmeyi düşlemişlerdi.  Ama o cesur imam beyaz atı üzerinde yüzlerce metre aşağısında Koysu deresinin köpüklü sularına kendini bırakarak heveslerini kursaklarında bırakacaktır.  Neyse ki Koysu deresi şerefli misafirini balığın karnında Yunus (a.s)’ı ağırladığı gibi ağırlayacaktır.  Öyle ki bu köpüklü sular,  öldü sanılan Şeyh Şamil’e ab-ı hayat olur da. Gerçekten de o coşkun sulardan kartal kanatlarını çırparaktan çıktığında yeniden diriliş muştumuz olur. Bıraktığı o suların üstünden on beş sene geçmişti ki, Hacı Murat bile bu dere olayını duyunca yerinden fırlamış ve:
      —O tepeden atıyla sulara gömülen Şeyh Şamil mi? diye şaşkınlığını gizleyememişti. Belli ki bu olay Hacı Murat’ı öyle derinden etkilemiş ki,  Şeyh Şamil’le hasımlığa son verip barışır da. Böylece her iki tarafta güçlerini Moskof’a karşı birleştirmiş olurlar.
       Tarihler 1843’ü gösterdiğinde müritler (alperenler) Unsokul kalesini Ruslardan geri alacaktır. Böylece 1849’a kadar bazen Rusların, bazen Dağlıların üstünlüğü ile bu uzunca mücadeleler devam edecektir.  Hiç kuşkusuz bu mücadeleler arasında en dikkat çekeni 1845’te Dağlı alperenler köşke ani baskın düzenleyip prensin zevcesi ve baldızını ele geçirme hadisede yaşanan mücadeledir. Bu hadise aynı zamanda Şeyh Şamil’i evladıyla buluşturacak koz olur da.  Nitekim Çar çıkış yolu bulamayınca:
      “-Cemaleddin babasına iade edilsin” emrini vermek zorunda kalır. Böylece tahta köprünün bir ucunda baba, bir ucunda oğul tahta köprünün ortasına geldiklerinde baba-oğul kucaklaşmasına sahne olur. O an yer yarılsa kimin umurunda olur ki, dile kolay, tam tamına on beş senenin hasreti bir kucaklaşmaydı bu.   
       Şeyh Şamil, bu büyük buluşmayla birlikte bütün dikkatini Dargo Vidino üzerine odakladığında Moskof’un bu son kalesi düşmüş olur. Sadece düşen kale mi, bunun yanı sıra Yüzbaşı Likof ve beraberinde seksen kişi de esir düşer. Gazi dervişler Kafkas dağlarından şimşek gibi atılarak ilerliyordu sanki.  Moskof süngüsü bu azmin karşısında ne yapabilirdi ki. Her şey Dağlıların lehine gidiyordu ki,  bu arada baba oğul arasında savaş-barış tartışması her şeye tuz biber eker. Şeyh Şamil bir ara bu tartışmaya son vermek için oğlunu evlendirmekte çözüm arar, yani evliliğin oğlunu dağa çekmeye vesile olacağını düşünür. Düşündüğünü uygular da. Böylece oğlunu Dargo Vidino’lu naib Talgika’nın kızı Zulma’yla evlendirir.
           Aradan bir sene geçmişti ki oğlunun bir anlık gafletiyle Rus subayının Dağlıların elinden kurtulması baba oğul arasında gerili mi yeniden tırmandırmaya yetecektir.  Öyle ki Şeyh Şamil oğluna sert çıkışıp:
        —Bu düpedüz hıyanettir der.
     Oğlu:
            —Hayır! Baba, ben hıyanet etmiş değilim. Maksadım lüzumsuz kan dökülmesine mani olmaktır dese de, Şeyh Şamil:
            — Yıkıl karşımdan! Bir daha seni gözüm görmesin diyerek oğlunu tard eder.
            Tabii bu azarlanış Cemaleddin’i içini kemirip içten içe çökertecektir. Artık Cemaleddin ince bir hastalığın pençesine düşmüştü bile.  Hasta yatağında tek arzusu, babasını son kez görüp helallik dilemekti. Bu arzusunu mektupla babasına bildirir de. Son demleriydi, Şeyh Şamil hasta yatağında son nefesini vermekte olan oğlunun başucunda şöyle der:
            — Oğul, sana hakkım helal olsun.
           Cemaleddin artık son nefesini verebilirdi, çünkü duymak istediği son sözlerdi. Ve babasının göğsünde Allah’a ruhunu teslim eder.     
            Şeyh Şamil bir zaman sonra sevgili karısını da kaybeder. Şimdi akıllara bunca yaşanan acılardan sonra acaba o’nu savaşmaktan alıkoyacak mı sorusu düşer.  Ne mümkün, tüm acıları sinesine gömüp vücuduna işlemiş tam on dokuz süngü yaralarıyla durmak yok yola devam der.  İşte gönül yarası,  evlat acısı derken Kafkas Kartalı Şeyh Şamil gecenin bir karanlığında rotasını Günib’e doğru çevirir.  Ve coşkun çağlar gibi çağlayan müritlerine ve halkına şöyle seslenir:
            —“Ey Dağıstan ve Çeçen halkı, parolamız ölünceye kadar Allah için savaşmaktır.
            Savaşla özdeşleşmiş Dağlı alperenlerinde canına minnet bu çağrı karşısında çoktan hep birlikte yemin etmişlerdi bile.
            Ruslar bu kararlılık karşısında tutuşup Şeyh Şamil’le anlaşmayı deneyeceklerdir, ama söz ağızdan bikere çıkmıştı kim tutabilirdi ki Dağlıları. Allah’a giden yola ancak bizi çiğneyerek geçebilirler denilmişti.  
         Evet, Günip yüksek bir dağdı.  Ruslarsa bu dağın eteklerinde mevzilenmişlerdi. Tarihler 10 Ağustos 1859 yılını gösterdiğinde kıyasıya mücadele içerisinde Ruslar galip gelir. Tabii bu durum tüm moralleri altüst etmeye yetmişti. Sadece moraller alt üst olsa gam yemeyiz, etraftan mırıldanmalar başlayıp:
            —Aholga alındı, Dargo Vidino alındı, Günib de alınacak diye herkesi bir telaş alır da.
             Evet, Çarlara baş eğmeyen Dağlı bu kez sadece çarlarına teslim olmak şartıyla başını eğer.   Ve başını yerden kaldırdığında;
            — Varın Rus generaline deyiniz ki;
          Çarlara baş eğmeyen Dağlı şimdi baş eğiyor! 
           Hiç kuşkusuz bu sıradan bir çağrı değildi,  bir kararlılığın ifadesi çağrıydı. Çünkü halkını düşündüğü için baş eğiyordu.
            Tabii Albay Lazarov bu kararlılık karşısında İmam’ı selamlayıp şöyle der:
            —Şunu iyi biliniz ki baş eğmekle asla bizim esirimiz sayılmazsın, tam aksine bizim misafirimizsiniz artık. Emin olasınız ki şanınıza layık muamele göreceksiniz. Hiç endişeniz olmasın böyle yapmakla on binlerce, yüz binlerce dağlıyı da yurtlarında emin yaşamalarının önünü açmış oldunuz.         
        Şamil Albay’ın bu jesti karşısında:
            —İnşallah dediğiniz gibi olur der.
            Derken Şeyh Şamil savaş alanından alınıp iki günlük bir yolculuğun ardından kafile Petersburg’a vardığında halk sanki onun yolunu beklercesine:
            —İşte büyük İmam! Geliyor geliyor diye karşılayacaktır.
            Petersburg’da huzura vardığında Çar II. Aleksandr;
            —Hoş geldiniz. Siz asla bizim esirimiz değil, bilakis şerefli misafirimizsiniz. Kendinizi asla burada yabancı hissetmenize herhangi bir engel durum yok tur, sizden bilhassa rahat olmanızı istirham ediyorum, diyerek karşılar. Sonra, Çar ayağa kalkıp meşhur çifte kartal nişanını, İmam’ın göğsüne takarak onurlandırır.
           İmam Şamil her ne kadar şahsına yönelik iltifatlardan keyif almasa da yine de böylesi bir jest karşısında:
            —Her şey için teşekkür ederim. Aile efradıyla beraber yaşayacağımız bu şehirde ölene kadar sesimiz çıkmayacak. Buna emin olabilirsiniz demekten kendini alamaz.
            Derken Çar ve İmam Şamil son defa el sıkışırlar. Böylece Şeyh Şamil ve maiyeti Çar II. Aleksandr tarafından tahsis edilmiş olan Kaluğa’da bir konağa yerleştirilir. Dahası bundan böyle savaşsız geçecek bir hayatın içerisinde kendini bulacaktır. Her ne kadar Kaluğa’da savaşsız geçecek on yıllık süreç Şeyh Şamil için monoton bir hayat anlamına gelse de öteden beri içinde tuttuğu Resûlüllah (s.a.v.)’ın merkatına bir an evvel yüz sürme heyecanı onu diri tutmaya yetecektir.  Öyle ki içine kor ateş düşmüştü. Çar II. Aleksandr’a bu arzusunu bildirir de.  Nasıl olsa bir zamanların iki çetin hasmı, şimdi ikili samimi arkadaştır. O halde daha ne içinde saklı tutulsun ki, derhal özlemini Çar’a iletebilirdi. Nitekim bu konuyu Çar’a açtığında kendisi bir müddet düşündükten sonra nihai kararını vereceğini bildirir. İşte o müjdeli haber 1869 yılının son baharında geldiğinde, Şeyh Şamil o an kendini sanki dünyaya yeniden gelmiş gibi hissedecektir.
            Madem öyle, şimdi Hac yolculuğu için hazırlıklara koyulabilirdi. Hatırlatmak bizim haddimize mi,  zaten durdurabilene aşk olsun,  hemen daha haftasında ışığın doğduğu yere doğru yolculuk başlar da. Tabii yolculuğunu sırasıyla Kırım, İstanbul, Mısır ve akabinde Cidde duraklarında solukladıktan sonra kutsal topraklara varır.  Tabii kendisini Vali ve Mekke Emiri muhabbetle kucaklaşıp karşıladığında tüm yorgunluğu üzerinden kalkar da. Belli ki bu kucaklaşma sıradan bir kucaklaşma değil,  muhabbetin etkisi etrafta bulunanları da sevince boğar. Şimdi sırada Haccın rükünlerini yerine getirmek vardır. Cidde’den Mekke’ye varınca ilk iş Hac farizası için ihrama girmek olur. Hac farizasının bitiminde Medine’yi ziyaret etmek vardır. En nihayet yıllarca özlemini çektiği Peygamber (s.a.v.) merkadına yüz sürme şerefine nail olur da. Fakat bu arada ne oluyorsa amansız bir hastalığa yakalanır. Artık son demleriydi, öyle ki bedeninden boncuk boncuk terler döker de.  Derken bu kez özlemini duyduğu mübarek topraklarda Allaha ruhun teslim ederek göç eyler.  Hem de nasıl bir göç,  canından çok sevdiği Fahri Kâinat Efendimizin mekânında medfun göç olarak kabri şenlenir.         
      Ruhu şad olsun.
       Vesselam.

19 Ağustos 2016 Cuma

HZ. ALİ (K.V) VE NİZAM-I ÂLEM



HZ. ALİ (K.V) VE NİZAM-I ÂLEM

 SELİM GÜRBÜZER

           Hz. Ali (k.v)’in hilafet dönemine baktığımızda ihtilafların kaynağında kabile ruhundan kaynaklanan nizam karşıtı tepkinin başkaldırışını görürüz. Sadece nizam karşıtı başkaldırmak mı, Müslüman kanının akıtılmasında da rol oynamışlardır. Zaten nizamsızlığı ilke edinen Harici güruhundan başka bir şey beklenmezdi. Onlarda hukuk, nizam hak getire, kendilerini bir anda nizam karşıtı bir cephede konumlandıracaklardır. Dolayısıyla bu noktada Hz. Ali (k.v.)  nizam önderi olarak dikkat çeker, Hariciler de kural tanımazlıklarıyla dikkat çekecektir.
            İşte bu kural tanımaz Hariciler Sıffın vakasında Hz. Ali’yi önce hakeme (tahkime)  başvurmaya zorlamışlar sonrasında ise tükürdüklerini yalayaraktan tahkimi reddedip Hz. Ali (k.v.)’e doğrudan cephe almışlardır. Aslında bu durumu ne idrak yanılmasıyla ne de cahillikle izah edilebilir,  bu tamamen başsızlığa alışmış bir tayfanın Nizam-ı âlem bilincine uyum sağlayamamalarıyla izah edilebilir. Ne diyelim yol yordam bilmemek,  usul tanımamak böyle bir şeydir,   bir anda işi kardeşkanı dökmeye kadar götürebiliyor.  Nasıl mı? İşte bu işin Haricilikle ilgili olan bağını Sıffın vakasında tüm ayrıntılarıyla görmek mümkün. Malum, Sıffın Hz. Ali ve Hz. Muaviye’nin karşı karşıya geldiği bir savaştır. İşte içtihat farklılığından doğan bu savaşın tam Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan  “Allah’ın kitabı aramızda hakem olsun” sinsi teklifi savaşın seyrini değiştirmeye yetecektir. Tabii Hz. Ali (k.v.); “Kur’an kaldırma hadisesinin bir hile, iki yüzlülük ve tuzak olduğunu ve savaşa devam edilmesi” gerektiğini ikaz etse de ordunun içinde nükseden nizamsızlık ve kural tanımaz damarı galebe çalan bir tayfaya söz geçiremeyecektir. Derken başsızlığa alışmış bu güruh hakeme müracaatı Emir’ül Mümin’e kabul ettirir de.  Kabul ettirdiler de ne oldu,   karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın ustaca hamlesiyle Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Mümin” sıfatı kaldırılır da. Üstelik Hz. Ali’yi tahkime zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhili olmamışçasına bu kez  “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” ayetini sloganlaştırıp liderini kâfirlikle suçlayacaklardır. Dedik ya kuralsızlık, hukuksuzluk, böyle tavır ortaya koymayı gerektiriyor.  Oysa Hz. Ali (k.v.)  gibi  “Ahitleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, Allah’ı kefil kılarak pekiştirdiğiniz yeminleri bozmayın” ayetini ölçü alıp nizamı bir tavır sergileselerdi sözlerinin eri tayfa olacaklardı. Ama gel gör ki nizam tanımaz güruh verilen sözü bir anda unutup gafil davranabiliyor.  Öyle ya,  madem Emir’ül Mümini zorlayıp bir şekilde hakeme gitmişsiniz,  bari hiç olmazsa ahitleşmenin gereğini yerine getirmek gerekmez miydi? Maalesef Kur’an-ı Kerim’in ahkâmına ters düşecek derecede pişkinlik sergileyeceklerdir.
            Evet, hakem olayı bir kırılma noktasıdır.  Haricilerinde canına minnet,  hemen bu kırılma anında istifade cibilliyetlerine uygun davranıp Hz. Ali (k.v.)’ye başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı olayların fitilini ateşleyeceklerdir.
            Bilindiği üzere “La hukme illa lillah-Hüküm yalnız Allah’ındır” ayetinin buyruğuna ilim-hikmet kapısı Hz. Ali’nin bakışı ile hiçbir kural ve nizam tanımayan Haricilerin bakışı başkadır. Hakeza “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirdir” ayetinden anladıkları da farklıdır. Ortada tıpkı günümüzde sıkça gördüğümüz Sünni ulema’nın Kur’an-ı Kerim ayetlerine verdiği hakiki mana ile Ehli Sünnet dışı radikal grupların yükledikleri anlam kayması bir durum vardır. Ayetler iyi tetkik edildiğinde, “küfür” diye nitelenen muhatap tarafı Müslümanlar değildir, bilakis Yahudilerle alakalı bir husustur. Ehlisünnet âlimlerimiz bu nedenle Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen bir Müslüman’ın küfre girmeyeceğini,  sadece günahkâr olabileceğini beyan buyurmuşlardır.
           Cehalet gerçekten çok kötü bir hastalıktır, çevreye de zarar veren maraz bir illet. Üstat Necip Fazıl kitabına ‘Çöle inen nur’ ismini vermesi boşa değil elbet.  Çünkü nur olanda aydınlık var, cehalette ise karanlık vardır. İşte bu yüzden çöl insanının İslam medeniyetinin ortaya koyduğu şehirleşme, devlet organizasyonu, müesseseleşme gibi bir dizi nizam ve kaidelere intibakı kolay olmadı. Çöl ruhunun nizama geçişte ki tavrı hep sancılı geçmiştir.  Resulullah (s.a.v)’ın beyan buyurduğu  “Kim çölde oturursa katılaşır, kim av peşinde koşarsa yitirir ve her kim saltanata geçerse bozulur” hadis-i şerifi tüm anlamıyla İslam âleminin birçok yerinde yaşanmış ve devam etmişte. Bilhassa bu hususta Hariciler nizam ve asayiş mevzularına o kadar yabancı kaldılar ki kendi dışındakileri rahatlıkla tekfirlikle (kâfirlikle) suçlayabilmişlerdir. Hatta kendi vehimlerini hakikat sanıp iman mücadelesi haline dönüştürmüşlerdir. Besbelli ki beyin dağarcıkları ancak buna yetiyordu, bilgiden yoksunluk ister istemez onları gayri nizamı güruh kılmıştır. Tabii ki her önüne geleni kâfirlikle suçlayıp kan dökmeye kalkışılırsa ne nizam, ne otorite,  ne de devlet bilincine erişilir.  Zaten kötülüğe karşı elle müdahalenin devlet eliyle olduğunu beyan eden fıkıh âlimlerimizin Nizam-ı âlem bakışıyla, Kuran’da ki ayetleri ön yargılı yaklaşımlarına alet edip kendini devlet zanneden militan Müslüman anlayışı çok farklıdır. Herkes kendini devlet yerine koyup ceza vermeye kalkışırsa,  ortalığı anarşi âlem kaplayacağı muhakkak.
           Anarşizmin zıddı nizam, intizam ve adalet gibi öğeler İslam hukukunu ayakta tutan en önemli ilkelerdir. Bu yüzden İslam uleması siyasi mevzuları iman konusu yapmaz,  önüne çıkan meseleleri daima fıkıh ve ilmi kurallar çerçevesinde ele alıp nizami içtihatta bulunarak hal yoluna koymuşlardır. Tabiî ki bunda Hz. Ali (k.v.)’in açtığı Nizam-ı âlem meşalesinin ve hukuki kaidelerinin ehlisünnet âlimleri üzerinde çok büyük bir etkisi inkâr edilemez bir realite. Peygamberimizin (s.a.v) “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili (yorumu-içtihadı) üzerine harb edeceksin” hadisi şerifi bu gerçeğe işarettir zaten.
          Kur’an’ın nüzul sebeplerini ve en ince ayrıntılarını bilmeden körü körüne kuru mantık garabeti sergilemek Haricileri başkaldıran grup haline getirmiştir hep. Kaldı ki karşılarına hedef aldıkları kesim küffar da değildi,  bizatihi kendi Müslüman kardeşlerini hedef almışlardır.  Tarih boyunca da hep böyle tavır sergilemişlerdir. Maalesef nizamsızlık ve devlet tanımazlık genlerine işlemişti ki hayatlarının büyük bölümünü bir hiç uğruna heba etmişlerdir. Nitekim hakem olayında her iki lideri de kâfirlikle suçlayacak kadar haddi aşmışlardır. İşte bu noktada artık bu kadarı da yeter gayri dedirtecek cinsten, hem Hz. Ali (k.v.)’in halife içtihadıyla Haricilere karşı verdiği mücadelede, hem de Hz. Muaviye’nin mülk ve saltanat içtihadıyla yürüttüğü bir dizi hadiselerde tüm çirkinlerini sergilemekten geri durmayacaklardır.  Rabbül âleminin hikmetinden sual edilmez elbet. Kim bilir belki de ilahi adalet bizim bu tip hadiselerden ders çıkaralım diye ister halife içtihadıyla isterse mülk ve saltanat içtihadıyla vuku bulan mücadelelerde asıl görmemiz gereken hususun nizamla nizamsızlık arasında bir kavganın olduğunun farkına varabilmemiz murad edilmişte olabilir. Zira İslam nesiller boyu kıyamete dek sürecek evrensel dindir. 
          Tabii tüm bunların ötesinde Haricilerin nizamsızlıklarından da alınacak pek çok ibretlik dersler vardır. İbret almazsak tarihin tekerrür edeceği muhakkak.  Hele şöyle geriye dönüp baktığımızda Haricilerin gözlerini öyle kan bürümüş ki; ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’i tekfir ilan edip şehit edecek noktaya gelebiliyorlar. Böylece Nizam-ı âlem misyonu yüklenmiş Allah’ın Aslanı bir halifenin hane-i saadetinden mescide sabah namazı için çıktığında ansızın bir Harici militanının suikastına uğrayıp aldığı darbeler sonucu şehit olması içimizi acıtacaktır.  İlginçtir onlar gözü dönmüşlükle bu cürümü işlerken Hz. Ali (k.v)’de son nefesinde katili için şu sözleri vasiyet edip öyle ruhunu teslim edecektir:
         “Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olur.”   Ne diyelim, işte görüyorsunuz Hakka yürürken bile Nizam-ı âlem dersi vermeyi ihmal etmeyecek bir mizaçtır bu. Dahası suçların şahsiliği prensibinin ne demek olduğunu asırlar öncesinde hukuki kaide olarak dile getirilişinin göstergesi bu müthiş vasiyette ziyadesiyle mevcut zaten, gerisi lafı güzaftır elbet. Dahası bu vasiyet İslam’ın engin hukuki anlayışını ortaya koyan evrensel beyandır. Derken suçların şahsiliği prensibi bugünkü evrensel hukuka rehber olmuş bile.
             Evet, Hz. Ali (k.v.)’in hunharca katledildi katledilmesine ama şu da var ki; bu şahadet olayı ile birlikte meseleler karşısında Nizam-ı âlem boyutundan nasıl tavır takınılacağını idrak etmiş olduk. Keza Haricileri de bu olayla birlikte kaçak güreşen anarşi âlem’in bayraktarlığına soyunan güruh olduğunu idrak etmiş olduk. Düşünsenize iliklerine fitne ruhu o kadar işlemiş ki; Allah’ın ayetlerini fütursuzca kendi kafalarına göre anlam verip her günah işleyeni kâfir ilan edebiliyorlar. Hiç şüphesiz kendi bencil ön yargılarıyla Anarşi âlem’i değil de Nizam-ı âlem’i ilke edinselerdi Hz. Ali (k.v.)’in onlara hitaben söylediği sözlerin satır aralarında geçen vergi, yol, refah ve düzen gibi kavramlara yabancı kalmayacaklardı. İşte Haricilerin bu kabile ruhu yaklaşımı İslam’ın getirdiği yerleşiklik değerleri karşısında bocalamalarına yetip kendilerini başkaldıran duruma düşürmüştür.  Dedik ya,  bikere onlar İslam öncesi çöldeki kavgalara alışmışlar,  dolayısıyla İslam’ı kendi bedevi alışkanlıklarına ve ön yargılarına uydurup anarşi âlem öncüsü güruh olmalarına şaşmamak gerekir.  Nizam karşıtı cephede kendilerini konumlandırdılar da ne oldu,  en nihayetinde ilahi adalet Hz. Ali’nin aşıladığı Nizam-ı âlem anlayışından yana tecelli edecektir. Nitekim fıkıh, tefsir, hadis, kelam, akaid gibi tüm İslami ilimler sosyal hayatın her alanına damgasını vurur da. Haricilerin koyu cehaletlikleriyle Ulu’l emre başkaldırış konumlanmalarından itibaren döktükleri kan yanlarına kâr kalmayıp tarih sahnesinden silinip gideceklerdir.  Sonunda kazanan Anarşi âlem değil, Nizam-ı âlem olur. Hiç kuşkusuz bunu Hz. Ali (k.v.)’in Haricilerle olan karşılıklı söz düellosunda (münazarasında)  verdiği o akıl dolusu cevaplarından görmek mümkün. Madem öyle,  bakalım o karşılıklı söz düellosunda geçen çağları aşan medeniyete çağrı Nizam-ı âlem sözler neymiş bir görelim:
       Hz. Ali (k.v.):
       “-Ey inat edip bizden ayrılmış cemaat! Bilmiyor musunuz ki ben hakemlere, Allah’ın kitabı ile amel etmeyi şart koşmuştum. Dememiş miydim ki Şamlıların bu istekleri hileden başka bir şey değildir. Siz o zaman hakem deyip, başka bir şeyi kulaklarınız duymadığından, ben de mecburen Kur’an-ı Kerim’in dirilttiğini diriltmek, öldürdüğünü öldürmek şartlarını koşarak işi onlara bıraktım. Onlar ise keyiflerine göre hareket ettiler... Bunlar pekâlâ bildiğiniz halde baş kaldırmanızın sebebi nedir? Niçin isyan ettiniz” (Bkz. Haricilik ve Şia, Taha Akyol S.78).
         Haricilerin, bu nizami sözlere karşı cevabı:
       “-Biz hakemlere razı olduğumuz zaman, kâfir olduk ve bundan dolayı tövbe ettik. Sen de bizim gibi tövbe edersen seninle beraberiz. Yoksa seni başımızdan tamamıyla atarız” şeklinde olmuştur.
           Hz. Ali (k.v.)’in bu gayri nizami sözlere cevabı ise:
      “-Kendi kendime kâfir oldum mu diyeceğim. İçinizden birini seçin onunla konuşalım, eğer cevaptan aciz kalırsam Allah’a tövbe ederim. Aksine seçeceğiniz cevap vermezse Allah’tan korunun” tarzındadır. 
           Kendi aralarında seçtikleri İbnü’l Kevva’nın cevabı da:
          “-Söylediklerinde haklısın, fakat hakeme müracaatı kabul etmekle biz büyük bir günaha girdik ve bunun için tövbe ettik.  Allah’a tövbe et, af dile sana dönelim” tarzında adeta ipe un serer şeklindedir.
           Hz. Ali (k.v.) bu tavır karşında şöyle mukabelede bulunur:
          “ -Zaten her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim ben.” (Bkz. a.g.e. s.79)
         İşte Hariciler bu müthiş ve akıl dolusu nizami sözler karşısında hemen tevil yolunu işletip;
           “-Gördünüz mü kâfir olduğunu kabul etti” pişkinlikle haddi aşacaklardır.
         Tabii bu arada tartışma bitmez, bütün hızıyla devam eder de.  Ve Hz. Ali (k.v.):
         “-Ben iki hakem değil, sadece Ebu Musa’yı, O’nu da sizlerin zoruyla tayin ettim. Amr-ı ise Muaviye tayin etti.
            İbnü’l Kevva: 
           “- Ebü Musa Kâfirdi.”
            Hz. Ali (k.v.):
           “-Ne zaman kâfir oldu? Gönderildiği zaman mı? Hüküm verdiği vakit mi?”
          İbnü’l Kevva:
          “-Hüküm verdiği vakit” der.
           Hz. Ali (k.v.):
          “-Şu halde sen de tasdik ediyorsun ki, ben onu hüküm vermek üzere Müslim olarak yolladım. Senin fikrince ben gönderdikten sonra kâfir olmuş. Resulü Ekrem eğer bir Müslüman’ı kâfirlere hak dine davet için göndermiş olsaydı adam da onları hak din yerine başka bir şeye davet etseydi, bundan Resulullah sorumlu olur muydu?”
           İbnü’l Kevva:
          “-Hayır olmazdı.”
           Hz. Ali (k.v.):
         “- O halde Ebu Musa dalalete düşmüşse bana ne? Ebu Musa’nın dalaletinden dolayı kılıçlarınızı çekip halkın yolunu kesmek size helal olur mu?” (A.g.e. S.80).
         İşte görüyorsunuz Hz. Ali (k.v.)’in bu akıl dolu kurallı sözleri, İbn’ul Kevva’yı susturmaya yetmiş ama Hariciler yine kınında durmayıp bu kez:
          “-Dön gel, Onunla konuşulmaz” deyip fitne ve nizamsızlığın fitilini ateşlemekten geri durmayacaklardır. Güya, Hz. Ali'nin  “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle hâşâ kâfirliğini ikrar etti iftirasıyla sağa sola propaganda edeceklerdir. Neyse ki Nehrevan savaşı vuku bulduğunda son derece başıboş,  hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bu küçük Harici grubunun bu yaptığı iftirayı hayatlarıyla ödeyeceklerdir. İçlerinden sadece 9–10 kişi firar edip kurtulacaktır. Fakat kaçıp kurtulanlar da boş durmayacaktır, ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza Kuzey Afrika’ya giden kimi kaçak Haricilerde bir başka Harici topluluğunu oluşturacaklardır.
            Anlaşılan o ki, fitne hareketleriyle mücadele etmek küffara karşı mücadele etmekten daha zordur. Fitne odaklarının kökünü kazıdığını sandığın an bir bakmışsın bir başka zaman diliminde ve bir başka mekânda her an karşımıza sil baştan yeniden çıkabiliyor. Ardından kovalasan ayrı bir dert,  kovmasan ayrı bir dert, bir bakmışsın bir şekilde yine karşına çıkıp her daim İslam âleminin başına bela olabiliyorlar. Nitekim fitne mümessili olarak soluğu İran, Yemen ve Kuzey Afrika'da alıp bir şekilde ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’i şehit edecek bir tertip içerisinde bulunabiliyorlar. Bakın, Cevdet Paşa ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini tarihe not düşerek şöyle bağlar:
          “Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh) kıldırır.”              
            Evet, acımız büyük olsa da ardından bıraktığı hukuki kaidelerin yürürlüğe geçmesi kayda değer bir hadisedir. Zira Hz. Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir.  Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.
         Kelimenin tam anlamıyla Hariciler anarşizm ve nizamsızlıklarıyla Müslüman kanı akıtmışlardır.  Yetmedi Hz. Ali (k.v) gibi ilim hikmet kapısı bir Emir’ül Mümin’i  (Devlet Başkanını) bile küfürlükle itham edip şehit etmeleri hainlikte sınır tanımadıklarının bir göstergesidir. İşte nizam karşıtı olmak böyle bir şeydir,  bir bakmışsın tipik kabilevi ve aidiyet hisleriyle hareket ederekten Allah'ın Aslanı Hz. Ali'ye bile suikast düzenleyip cinayet işleyebiliyorlar. Maalesef ufuksuzluk, dar görüşlülük ve ilimden yoksunluk Haricileri Nizam-ı âlem karşıtı konuma getirebiliyor.  Yukarıda da belittik ya,  haricilik başkaldıran ve nizam karşıtı hareketin adıdır. Şayet Hz. Ali (k.v.)’de tıpkı Hariciler gibi kabilevi ruhla hareket etseydi hilafet meselesinde bir Haşimi olarak, Emevi kolundan Hz. Osman’a itiraz edip nizamsızlığın öncüsü olacaktı, ama o öyle yapmayıp nizami ve kurallı davranmanın gereğini yerine getirmiş ve Hz. Osman’ın yanında yer almıştır. Üstelik yumuşak tabiatlı Hz. Osman'la (r.a.) zaman zaman istişare ederek nizamsızlığa ve fitneye (anarşi) karşı uyarmış bile.  Derken Hz. Osman (r.a)’ın şahadetinden beş gün sonra seçimle Emir’ül Mümin olarak idareyi ele alır almaz ömrü boyunca Allah’ın ahkâmını tesis için nizam mücadelesi içerisine girmiştir. O’na da bu yakışırdı zaten.
        Hâsılı kelâm; Hz. Peygamber’le (s.a.v.) başlayan ‘tenzil’ mücadelesi, Hz. Ali (k.v.) ile ‘tevil’ mücadelesine dönüşür.  Belli ki; tenzilin ve tevilin de bize bıraktığı en büyük miras;    Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem davasıdır.
          Vesselam.

18 Ağustos 2016 Perşembe

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN



 ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

SELİM GÜRBÜZER

      Yıllardır geçmişe kin beslemek ve padişahları karalamak meziyet addedilmiş. Söğüt’e atılan maya tuttu tutmasına ama üç kıtaya hükmeden imparatorluğa bu denli hor gözle bakmak bilmem hangi mantıkla izah edilebilir. Şu bir gerçek; tarih şuurundan yoksun tipler,  dün olduğu gibi bugünde olup biteni idrak edemiyorlar. Elbette ki tarihi olayları övgü ve sövgü ekseni üzerine kurgulanıp yorumlanırsa olacağı buydu. Bir kere kendi kendimizi tarihi düşüşlerde karamsarlığa, yükselişlerde coşkun halet-i ruhiye içerisine kaptırmışız. Tabii durum vaziyet böyle olunca bir türlü sebep netice ilişkisine yönelik bir tarih şuuru ortaya koyamıyoruz. Galiba, yüceltmek veya yermek kolayımıza geliyor.  Oysa tarihi süreci analitik gözle değerlendirmek gerekirdi. Maalesef kolaycılık geçerli akçe olmuş. Nasıl olsa zahmetsiz bir yol bulunmuş, masa başı ahkâm kesmek varken niye emek verip ter dökülsün ki. Peki ya şu objektif kriterlerden nasiplenmemiş bir takım tarihçilere ne demeli,   ikide bir yarınlarımızı karartıyorlar. Belli ki geleceğe ışık saçan tarihimizin varlığına tahammülleri yoktur.
             Sultan Abdülhamid Han sonuçta bir insan, onunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmak ta neyin nesi, doğrusu anlamış değiliz. Biz biliyoruz ki; Ulu Hakan Osmanlı padişahları arasında en mümtaz bir şahsiyettir. Ne var ki; İttihatçılar asrın ufkunu aşmış böylesi bir padişahı eli kanlı katil, istibdatçı,  cahil yaftalaması türünden ipe sapa gelmez iftiralarla karalamışlardır.  Zira kendileri için tek rakip onu görüyorlardı. Öyle ki; onların ektikleri kin ve nefret tohumları günümüze kadar uzanmış ta. İşte bu yüzden genç kuşaklar daha henüz Ulu Hakanın gerçek kişiliğini keşfedememiştir. Bu konuda o kadar ileri gidildi ki, ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne de vatan hainliği kalmıştır. Elbette ki tüm bu karalamalar,  ön yargılı ve art niyetli çevrelerin yakıştırmalarından başka bir şey değildir. Şayet amaçları bir günah keçisi bulmaksa bu muhatap asrın ulu hakanı olmamalıydı,  bilakis kendi ektikleri fitne tohumlarında aramalıydılar. Nitekim tarihin dili er geç foyalarını ortaya çıkarmakta.       
            Şu bir gerçek; tarihi objektiflikten mahrumiyetlik tarihi olaylara övme veya yerme ekseninden değerlendirmeye neden olmaktadır. Derken karşımıza tarihi olayları analiz edebilecek kabiliyetten yoksun hafızasını yitirmiş nesil çıkmakta. Dahası genç körpe dimağlara tarih anlatımında, ya aşırı yermeyle yüreklerini kin ve öfkeyle dolduruyoruz, ya da tam tersi olduğundan abartılı aşırı övmeyle tarihi şahsiyetleri yüceleştiriyoruz. Mesela Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı için yurt dışına sürülen şu ismi malum Piyer Kiyar’ın Sultan Abdülhamid Han’a yönelik ‘Kızıl Sultan’ yakıştırması sanki gerçekmiş gibi aynen kabul edip genç nesle öğreti diye sunmuşuz. Demek ki, tarihi şahsiyetlerin bir kısmını karalamak veya övmek metodumuz olmuş. Gerçek bir tarihçi bu tür moda haline gelmiş yakıştırmalardan uzak kalıp objektif bir dil kullanması icap eder. Aksi takdirde tarihi analitik bir bakış ortaya koymak mümkün olmayacaktır. Zaten övgü ve yergi eksenli tek tip tarih modeliyle anlayışıyla nereye varılabilir ki. Cümle âlem bilir ki; resmi tarih anlayışıyla bir arpa boyu yol mesafe kat edilemez.  Nasıl kat edilsin ki, bakın resmi tarihin bize öğrettiği Abdülhamid Han’ın Mithat Paşa’nın katili olduğu yönündedir. Oysa Sultan Abdülaziz Han’ın katliyle ilgili davaya bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmuştur. Üstelik Sultan Abdülhamid Han, amcasının katline sebep olan Mithat Paşa hakkındaki idam kararını sürgüne çevirecek kadar da âlicenap bir örnek sergilemiştir. İşte bu örnek tavra rağmen Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ortaya atılabiliyor.
          Malumunuz Mithat Paşa İngilizlerin sinsi oyunlarına kapılıp Talebe-i Ulûm’u tahrik etmekle Osmanlı’yı 93 Harbin  (Osmanlı Rus savaşı) eşiğine getirmiş bir kişilik sergilemiştir.  Her ne hikmetse Mithat Paşa üzerinde durulmayıp yaşanan bunca olayların sebebini yüklenecek kurban için Ulu Hakan mercek altına alınmıştır. Düşünsenize Ulu Hakan Abdülhamid Han bu savaşa baştan beri karşı görüş belirtmesine rağmen savaşın sorumlusu tutulabiliyor. Yetmedi Moskof yanlısı ithamıyla yüzleşiyor. Oysa o, 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Neyse ki Ulu Hakan harp sonrası ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalandığının farkına vardığı anda tüm yetkileri kendinde toplamasını bilmiştir. İşte bu noktadan sonra istibdatçı suçlamasına maruz kalacaktır. Aslında Ulu Hakan meşverete önem bir padişahımızdı, ama o dönemde ülkemiz daha henüz bu kültür iklimine hazır değildi, bu yüzden ülkenin geleceği ve bekası için Meclis-i Mebusan’ı kapatmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki; Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği üzere; Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Nitekim 60 kadarı gayrimüslim olan toplam 240 kişilik Meclisi Umuminin harp lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştur. Şöyle ki; Moskof’un Ayastefanos (Yeşilköy)  önlerine kadar gelmesine neden olan bir durum ortaya çıkmıştır. Böylece cihangir devlet özelliğimize gölge düşürülmüştür. Hele bir düşmeye dur; Kırım savaşı, 93 felaketi,  İttihatçı güruhu belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı derken zincirlemesine bir dizi felaketler Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesine yetecektir.
           Onlar Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı istibdatla itham ede dursunlar, bakın bir İngiliz gazeteci M. de Blowitz Abdülhamid Han’ın dilinden şu sözlerle tarihe not düşüyor:
            “.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir! Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını, kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..
          Bu satırlar Ulu Hakanın hürriyet düşmanı olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce hürriyet şuurunun oluşmadığı bir zeminde hürriyetin kendisi değil kabuğuyla oyalanmak olurdu ki, bu bizi İngilizlerin dümen suyuna sokmaktan başka bir işe yaramayacaktı.  Bakın Abdülhamid Han bu konuda şöyle der:
           “.. Bizim Jön Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön Türklerce memleketimizi bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…
          İşte bu ifadeler iyi analiz edildiğinde Abdülhamid Han’ın ne kadar ileri düzeyde ufuk sahibi bir bilge hakan olduğunu göstermeye yetiyor. Güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğine rağmen hala hakkında Kızıl Sultan denilmesi büyük bir talihsizliktir. Anlaşılan ne saygı kalmış ne sevgi, ne hürmet kalmış ne de erdemlilik,  doğru olan her şeye meydan okunup karşı çıkılmıştır. Kaldı ki o, ülkeyi İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok İttihatçı güruhunu bile memleketin âl-i menfaati için maaşa bağlamakla kalmamış istediği yerde kalma hakkı da tanıyıp öyle sürgün etmiştir. Keza kendisini öldürmeye yeltenen doktorlara da öyle yapmıştır. Şimdi soruyoruz bu ceza mı, ödül mü siz karar verin. Ulu Hakan'ın yerinde bir başkası olsa ne maaşa bağlar, ne de sürgüne gönderirdi. Bir çırpıda idam mekanizmasını işletip kökten meseleyi halledeceği muhakkak. İşte Ulu Hakan farkı bu. Zaten farkı fark ettiren merhametin doruğuna ulaşmışlığıdır. Kelimenin tam anlamıyla o böyle bir mizaçla kan dökmenin ülkeye yarar getirmeyeceğini şuurunda bir hakanımızdır. Onun için birinci derece ölçü ülkenin âl-i menfaatidir.  Bakın İsmet Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
      “ Abdülhamid Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar verecek, maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..
          Anlaşılan Namık Kemal yurt dışında Ulu Hakan aleyhine muhalefet etmiş ama, yine de o bizim vatan şairimiz ve kıymetimiz olarak bileceğiz.
         Osmanlı hasta yatağında bile çareler arıyordu. İşte bu arayış içerisinde Abdülaziz Han Osmanlı’ya büyük donanma kurma yolunu açmıştır.  Ancak kurduğu donanmanın meyvelerini görmeden askeri bir darbeyle halledilip öldürülmekten kurtulamayacaktır. Belli ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın üzerinde amcasının menfur bir cinayete kurban gittiğinin etkisi olmuş ki; tahta oturduğunda doğrudan Avrupa'nın düşmanlığını kazanmamak adına donanmayı tersanede bekletmeyi uygun görmüştür. Zaten onun ömrü boyunca izlediği en mühim bir özelliği var ki; işte o özellik iç ve dış düşmanların hesaplarını altüst eden ince stratejik manevra politikalarıdır. Bilhassa bu uyguladığı stratejik manevrayla Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Avrupa ülkeleri arasında denge kurabilmiştir. Şayet aksi bir yol izlemiş olsaydı her an çıkabilecek en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletleri ortak bir cephede birlikteliği vuku bulacaktı. Ki; bu Osmanlının çöküşü demek olacaktı. İyi ki de Ulu hakan varmış. Böylesi bir deha hakana can kurban... Baksanıza o bir yandan Avrupa’daki devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde kalması için tüm kanalları kullanırken öte yandan ittihadı İslam çalışmalarını da ihmal etmeyecektir. Anlaşılan Müslümanların dışa karşı çetin,  birbirlerine karşı mütevazı olması gerektiği ilahi düsturunun tatbikatı Ulu Hakanda fazlasıyla mevcut. Değim yerindeyse o kurdu kurda kırdırma politikasıyla Osmanlının düşüşünü 33 yıl geciktirmiş bir hakanımızdır.  Ne var ki o dış politikada başarılar kaydedip tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı edilecektir. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın hal edilişini sağlayan İttihat Terakki güruhun ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan (1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sürükleyip Devleti Aliye’nin gücünü kırmışlardır. Zira İttihatçıların imtizac-ı akvam (kavimlerin kaynaştırılması) ve ittihad-ı anasır (etnik unsurların birleştirilmesi) politikaları Osmanlının sonunu getirmiştir. Bir başka ifadeyle Ulu Hakan'ın hal edilmesinin yanı sıra koskocaman imparatorluğun çöküşünde tıpkı günümüz ulusalcı kanadın birleştirilicilikten uzak etnik ayrılık içeren söylemlerine benzer tavırların etkisi olduğu muhakkak. İşte o özden uzak söylemler İttihatçı eliyle Cumhuriyetin kuruluşuna da sıçramış, derken Türk olmayan her etnik unsur tehdit kapsamına girmiştir. Şimdi 30 yıldır PKK ile niye başımızın dertte olduğunu daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize akşam yatıp sabah uyandığımızda hala bölünme korkusu yaşıyorsak bunda bir bit kemiği var demektir. Hâlâ Türk dışında bağrımızda yaşayan diğer alt kimliklerin taleplerini görmezden geliyoruz. Sadece kanayan yaramız etnik ayrımcılık mı, elbette ki hayır, mütedeyyin dindar kesimde öteki listesine girmekten kurtulamamıştır. Bakalım bu ayırımcılık, bölünme, yok olma ve parçalanma korkusu nereye kadar devam edecek, doğrusu merak konusu. Galiba farklılıkların ayrılık olarak telakki edilmediği ve yeniden Anadolu kilimi üzerine kardeşlik desenlerinin işlendiğini ilmek ilmek gördüğümüzde merakımız giderilmiş olacak.
          Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın politik dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini de gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet gücü sayesinde Siyonizm'in oyunları bertaraf edilmiştir. Şöyle ki; Filistin davasında, İngilizlere ümit bağlamış Siyonistlerin heveslerini kursağında bırakan tek engel bariyer Ulu Hakan olmuştur.  Hatta onun hilafet siyaseti ileride İslam dünyasının milli kurtuluş mücadelemizde bize maddi ve manevi destek vermelerinin yolunu açacaktır. Kelimenin tam anlamıyla, birçok devlet adamının ve Alman devlet Prensinin; “…Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim” dediği bir bilge Hakandır. Zira yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği akıl dolusu denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır o.  Hâsılı o büyük ülkelerin kendi aralarındaki ihtilaflarından yararlanıp krizleri fırsata çeviren politikasıyla imparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarabilmiş bir diplomatik dehadır.
           Meşhur Tarihçimiz Yılmaz Öztuna o’nun denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
             “ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset gerçeklere dayanıyordu.”
          Gerçekten de Ulu Hakanın dâhiyane siyaseti o günlerde fark edilmese de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde şu meşhur İttihatçıların ittihad-ı anasır (etnik unsurların birliği) politikasının hayal ürünü olduğu açığa çıkmasıyla fark edilecektir. Şöyle ki; İttihatçılar Fransız ihtilalı sonrası dünyada yayılmaya yüz tutmuş milliyetçilik dalgasının etkisine kapılıp Devleti Aliye’ye etnik kimlik doğrultusunda yön vermeye kalkışmaları sonucu ilk etapta Bulgarlar istiklale kavuşmuştur. Bu arada Avusturya boş durmamış Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i kaybedip topyekûn gayri Türk anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı coğrafyamız bir bir elimizden çıkıp büyük bir dağılış gerçekleşmiştir. Hem de ne dağılış,  bir zaman üç kıtaya hükmeden imparatorluğun sonunu getirecek dağılıştır bu.  Gel de Ulu Hakanı arama.  Her ne kadar bazı aklı evveller Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın Kanun-i Esasiyi (ilk Türk anayasası) yürürlüğe koymasının arka planında yatan asıl amacın, kendi tahtını korumaya yönelik hamle olduğunu belirtseler de, ona olan bakışımız değişmeyecektir.  Nasıl değişsin ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın bizatihi kendisi Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşaya söylediği sözlere baktığımızda taht sevdalısı olmadığı ortaya çıkar:
            “ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat kanun-i Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
           … O sahte Islahatın başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar, akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir.
        Şayet Ulu Hakan Abdülhamid Hanın düşünceleri hayata geçip o ince siyaset izlenseydi ne kiliseler kanunu yürürlüğe girip Yunan-Sırp-Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne Balkan Harbi çıkardı,  ne de I. Dünya Savaşına katılırdık. Baksanıza Meşrutiyet bile Midhat Paşa'nın zorlamalarıyla ilan edilmiş, derken bunun bir İngiliz ve dış güçlerin bir tezgâhı olduğunda geç kalınmayacaktır. Nitekim bunu Ulu Hakan Abdülhamid Han tekrardan yetkileri eline aldığında meclisi niye kapattığına dair gerekçesinden bileceğiz.  İyi ki de tüm yetkileri kendinde toplamış, böylece Tanzimat’la başlayan her hususta İngiltere’ye danışalım anlamına gelen tüm vesayet politikalarına son verilmiştir. Bunun yerine kendine has,  feraset kokan stratejik yerli politikalar ikame edilmiştir. Ama bu politika hem kendisine, hem de ülkemize pahalıya mal olacaktır. Zira yürürlüğe koyduğu 33 yıllık denge politikasının tam semerelerini vereceği sıralarda iç ve dış mihrakların tertibiyle tahtından indirilip Osmanlının çöküş süreci hız kazanacaktır.  Aslında bu olay haysiyetimizin ve istiklalimizin tahtından indirilişi olayıdır.  Meğer gerçek Hilalimizi o zaman kaybetmişiz.
           Nihayet Ulu Hakan Abdülhamid Han’a yapılan tüm haksız muamelelerden pişman olanlarda oluyor, ama neye yarar ki. Bu geç kalınmış pişmanlık ve itiraflar Osmanlının hasta yatağında kalkmasına yetmeyecektir.  Nasıl yetsin ki,  niye bu hallere düştüğümüzün cevabı Şair Rıza Tevfik Ulu Hakan'a ithafen:
           “.. Tarih adını andığı zaman,
             Sana hak verecek Ey Koca Sultan;
             Bizdik utanmadan iftira eden,
             Asrın en siyasi Padişahına”  mısralarında fazlasıyla mevcut.
          Kaldı ki onu ifade etmekte tek başına şiirinde gücü yetmez, ardından bıraktığı eserler kendi hal lisanıyla onu her an anıyor bile. İşte Ulu Hakan Abdülhamid Han döneminden miras kalan eserlerin bir kısmını listelediğimizde;
          “ -Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi Mülkiyeyi Şahane),
           -Tıp Fakültesi (Mektebi Tıbbiyeyi Şahane), yani Şişli Eftal Hastanesi ve Askeri Tıbbiyeyi de o kurmuştur. 
           -Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
           -Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi),
          -Hukuk-Fen-Edebiyat Fakülteleri,
          -Güzel Sanatlar Akademisi,
          -Maliye ve Ticaret Okulu,
          -Yüksek Muallim Okulu,
          -Dilsiz ve Ama Mektepleri
          -Pekin’den yaptırılan camiler ve Afrika’nın en ücra köşesine kadar açılan tekkeler”  gibi bir dizi eğitim kurumlarını görürüz.  Kelimenin tam anlamıyla o kendi dönemi itibariyle ileri bir seviye anlayışıyla gerek tiyatro, gerek ulaşım teknolojisi, gerek İstanbul’un tümünü kapsayan harita çalışmaları, gerekse tıp alanında ki atılımlarıyla göz dolduran yüce bir hakandır. Nitekim Pasteur’un İstanbul’a davet edilmesi onun ne denli ilme önem verdiğinin bir göstergesidir.
        Hicaz Demir yolu projesi İngilizlerin İslam âlemi üzerindeki sömürgeci anlayışını bertaraf edebilecek nitelikte bir projedir. Hakeza bugün üzerinde sıkça kullanılan GAP projesi davasının bile fikir temelleri cennet mekân Sultan Abdülhamid Han'a aittir. Zira Hicaz Demir yolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülü dâhiyane zekâsı sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Marmaray da buna dâhildir. Daha nice sayamadığımız birçok reformlar onun yadigârıdır.
          Velhasıl Ulu Hakan; hasta adam diye tanımlanan Osmanlı’nın ölümünü bekleyen zamanın birçok devletlerine karşı gerek sosyal, gerek iktisadi ve gerekse askeri reformlarıyla 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta tutup heveslerini kursaklarında bırakan nevi şahsına münhasır bir devletlûdur.
           Vesselam.
               


17 Ağustos 2016 Çarşamba

HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA



   
 HAKANLARIN ŞEREFLENDİRDİĞİ DÜNYA

  SELİM  GÜRBÜZER

              Tanhu, Han, Kağan, Sultan, Hünkâr, Padişah gibi değişik unvanlarla andığımız şahsiyetlerin gerek destanlarımızda, gerek Orhun kitabelerinde, gerekse siyasi tarihimizde çok öneme haiz yeri vardır. İşte bu yüzden her biri hakanımızı nesilden nesile ne kadar yâd etsek azdır.  Nasıl yâd etmeyelim ki,  her bir hakanımız gücünü önce Allah’tan, sonra da tebaasından alıyordu. Tebaa ise hakanlarını Allah’ın yeryüzünde adaletin tesisine yönelik vasıta gördükleri içindir büyük bir sadakatle itaat ediyordu.  Gerçektende her bir hakanımız idare ettikleri ülkelerin adalet güneşi olarak damga vurmuşlardır.  Nitekim bu durum hem İslam öncesi Türklükte hem de İslam’la hemhal olmuş Türklükte öyleydi.
            Malumunuz İslam öncesi Türklükte Oğuz Han, Bilge Kağan, Atilla ve Kürşad gibi kağanlarımız vardı.  Ayrıca her bir kağanımıza ışık saçan Irkıl Hoca, Korkut Ata ve Dede korkut gibi nice bilge şahsiyetler vardı.  İyi ki de varlardı,  bu sayede hem zahir başbuğ hem de manevi başbuğ nedir onu idrak ettik. Her iki unsurda etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz hem kılıç hem ışık kandili oldular. Pusat zahiri başbuğumuz temsil ederken, kalemde manevi başbuğumuzu temsil etmiştir. Şu bir gerçek âlimin mürekkebi şehit kanından üstündür. Nitekim üstünlükleri şundan belli,  bilge şahsiyetler yeri gelir hakanlarımıza rehber olur, yeri gelir müsteşar olur, yeri gelir ışık kandili olur. İşte bu yüzden her bir ışık kandili bilge şahsiyeti yıldız hükmünde manevi başbuğlar olarak biliriz.
          Hiç kuşkusuz İslam’a köle olmuş Türklükte olduğu gibi İslam öncesi Türklükte de inanç zirve noktadır. İşte Bilge kağan’ın “Tanrı Türk Milleti yok olmasın diye beni Kağanlığa oturttu” sözleri bunun teyidi zaten. Düşünsenize o dönemlerde pek çok kavim bilumum her ne varsa taşa,  toprağa, güneşe taparken Türkler de ise tek Tanrı inancı egemen değerdir. Nitekim Oğuz Han hâkimiyetini tek bir ilahi kaynağa dayanarak iri ve diri olurken Uygur Hanları da gücünü semavi bir nura dayandırarak iri ve diri olurlardı. Keza Kırgızlar gökten gelen ilhamla kutlu bir soya mensup olmanın şuuruyla hareket ederken, Hun’larda lider bildikleri Atilla’nın ilahi kaynaktan aldığı güce dayanaraktan cepheden cepheye akın ederlerdi hep. Derken Türkler inandıkları davalar uğruna dünyanın dört bir tarafına yayılarak değişik isimler altında anılacaklardır. Her ne kadar değişik isimler anılsalar da sonuçta ortak buluştukları nokta inandıkları kaynağa dayanarak hepsinin ‘sefer der vatan’ olmalarıdır. Nasıl mı? İşte Oğuz Han'ın “Çok savaştım Tanrıya borcumu ödedim” sözleri savaşmaktaki amacının kendi egosunu tatmin için olmadığını bilakis inandığı ilahi kaynağa şükran borcu olduğu içindir elbet. Ki,  bu şükran borç pazara kadar değil kıyamete dek sürecek borçtur.  Nitekim ilerisinde Türkler İslam’la müşerref olduğunda Oğuz Han’ın o müthiş sözü İslam’ın cihat ruhu ile daha da bir anlam kazanacaktır.
       Eski Türk Hakanlarında sadece Tanrı bilinci mi söz konusuydu,   elbette ki ileri derecede tarih şuurunun varlığı da gözlerden kaçmaz. Nitekim Bilge Kağan’ın “Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak ipeklerine aldanmayın, hilelerine karşı uyanık bulunup ve kim Çin’e giderse yok olacaktır” sözleri bunun teyidi olduğu gibi öz eleştiri bilinci de doruktadır. Öyle ki 'Türk milletinin elli yıl esaret hayatı yaşamasının kendi kusuru ve bünyesinden kaynaklandığını...' dile getirmekten imtina etmez de.  İşte hakanlarımızda ileri derecede var olan Tanrı inancı,  ileri derecede milli şuur ve yine ileri derece de öz eleştiri bilincidir ki, onlar halk nezdinde hep unutulmaz simalar olmuşlardır. Nasıl unutulsunlar ki,  Türk kağanları her işe ‘Mengü Tanrı Kücünde’ diyerek koyulurlardı. Malum bu kutsi ifade, yani “Mengü Tanrı Kücünde-Ebedi Tanrı’nın kudreti’ lafzı İslam’ın “Besmeleyi Şerife”si gibidir. Öyle ya madem besmele her işin başı, o halde bunda, yani  'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla başlarım'  ifadesinde dur durak bilmeyen Türkler söz konusu olduğunda ileriye hamle yapmak olarak mana kazanır da.
        Malum, bizim ilk hamlemiz Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın ilk Türk hakanı olarak İslam’la şereflenmesiyle başlar. Hiç kuşkusuz Satuk Buğrahan’a da hidayet kapılarının açılmasana vesile olan manevi Başbuğ Samani Ebu Nasr’dır. Menkıbelerde geçen pek çok rivayetlere göre Rasullullah (s.a.v)  bizatihi Satuk Buğrahan’ın rüyasına teşrif edip talimat almasıyla Müslüman olmuştur. Böylece bu vesileyle Karahanlılar’da tereddütsüz Hakanına itaat edip itirazsız Müslüman olurlar.  Hele Türk kavmi İslam’la şereflenmeye görsün Müslümanlıkla birlikte göçebe dinamizmi yerine yerleşik hayat vuku bulur da. Zira bozkır kültürü at sırtında gelişen kültür kodumuzdu,  bu kültür kodun devamında demiri dövmekte vardır. Yine kültür kodlarımızın köklerine indiğimizde Bey olabilmek için avını en iyi şekilde avlayıp aç doyurmak, çıplak giydirmek gerekir.  Tabii yerleşik hayata geçtiğimizde bu durum imar faaliyetleriyle, müesseseleşmeyle değişik biçim alacaktır.  Göçebe değerler yerine daha çok yerleşik değerler yer alacaktır. İyi ki de yerleşik olmuşuz, bu sayede tarihe medeniyet olarak damga vururuz.  Türklere icabında bu da yetmez,  bir noktadan sonra İslam’ın evrensel mesajından hareketle alışıla gelen tüm göçebe değerleri İslam’ın potasında eriterek ilim yolunda,  müessesleşme yolunda gücünü harcayıp üç kıtada Nizam-ı âleme doğru yol alırlar. Nitekim İbn-i Haldun; ilim ve medeniyetin ancak hadari toplumlarda (yerleşik-şehir toplumu) gelişeceğini dile getirmekle bu hususu doğrulamışta.
          Şu bir gerçek, din ve medeniyetten uzak kalıp göçebe dinamizmi ve yıkıcılığı esas alan imparatorluklar er geç yıkılmaya mahkûmdurlar.  Bakın, Moğollar medeniyetten yoksun oldukları için tarihte bir asrı geçmeyecek hâkimiyetleri olabildi. Babür Şah’ın kurduğu büyük Hindistan imparatorluğu ise Moğollardan çok daha uzun sürdü. Niye derseniz,  her şey ortada gayet açık ve net; birinde yıkıcılık, diğerinde ilim tefekkür ve medeniyet söz konusuydu. Moğol kasırgası her şeyi silip süpürmüştü çünkü. Bu yüzden tarihe medeniyet yıkıcıları olarak geçtiler. Neyse ki Anadolu uçlarına yerleşen Türkmenler ilerisi için ümit kalesi olup Moğol yaralarını saracaklardır.  Hatta sadece Moğol yaralarını sarmakla kalmazlar Osmanlı’nın kuruluş mayası da olurlar.  İşte o kuruluş mayası Söğütte yoğrulup tuttuğunda bunun ilk işaretlerini Orhan Gazi İznik’i feth eder etmez orada medrese kurmasında alırız da. Malum,  ilk Osmanlı medresesi Orhan Gazinin girişimiyle gerçekleşir. Derken medreselerimiz (üniversitelerimiz) dallanıp budaklandıkça ilerisinde bizim dünyayı aydınlatacak güç olarak işlev görüp cihangir devlet olacağımızı ve büyük bir medeniyete geçiş yapacağımızın muştusu olur da. 
          Her neyse, bir başka Türk’ün yüz akı hakanı diyebileceğimiz isim Tuğrul Bey’dir.   Ancak şu da bir gerçek Tuğrul Bey sadece bizim değil,  bilhassa XI. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının da lideridir. Öyle ki Büveyhiler’in hâkimiyetine son vererek adından söz ettirecektir.  Zaten rüştünü ispatladığında Müslümanların Sultanı manasına 'Sultanül Müslim’in' unvanına layık görülür de. Bu sayede Oğuz Türklerinde ehlisünnet çizgisinde bir Müslümanlık bilinci baskın değer kazanmasıyla birlikte müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetlerin bertaraf edilmesini beraberinde getirecektir. Böylece İslam âlemi uzun bir aradan sonra rahat nefes almış olur.
         XVI. yüzyıla da Yavuz Sultan Selim mührünü vurup Resulü Ekrem’in kutlu halifesi olmakla şereflenecek. Bilhassa kazandığı Mercidabık ve Ridaniye zaferleriyle göz doldurup kendisine  ‘Hâkim’ul Haremeyn-i şerifeyn’ unvanıyla kutsal emanetler teslim edilecektir.  Ancak o yüce hakan bu taltife hiçbir beşerin layık olamayacağının bilincinden hareketle kendisine ‘Hâdim’ul Haremeyn-i şerifeyn’ unvanını layık görecektir. Öyle ki Yavuz Sultan Selim tıpkı saltanat makamında olduğu gibi halifelik makamını üstlendiğinde de hizmetkârlık bilinciyle hareket edecektir. Ki;  hilafet kaideleri bunu gerektirdiğinden bu makam İslam hukukunda Müslümanların başkanı olarak telakki edilir, dahası Müslümanların ‘veliyyül emr’ olarak telakki ettiği makamdır.  Bunun böyle görülmesi de gayet tabiidir. Çünkü İslam’da ‘siyaseti amme’ makamı, halkın vekili ve elçisi fiilini yerine getirmek için vardır. Ama yine de d gerek Fatih olsun, gerek Kanuni olsun, gerekse Yavuz olsun fark etmez pek çok hükümdarlarımız Kur’an’da ‘Halife-i Allah’ hükmüne rağmen bu unvan yerine daha çok ‘Halife-i Resul Allah’ ve ‘Halife-i Ruy-i Zemin’ unvanının mana ve ruhuna sadık kalmayı layık görmüşlerdir. Öyle ki Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Ey Davut, biz seni adaletle hükmetmek için dünyaya halife yaptık’ hükmü Hakanlarımız için baş tacı hüküm olmuştur. Gerçektende Osmanlı Hükümdarları bu bilinçten hareketle İslam’ın adalet kılıcı olmuşlardır. Tabii onlar adalet kılıcı olunca fethedilen topraklardaki ahalide böylesi adalet güneşi hakanlara ‘Zill Allah Fil Âlem’ (Allah'ın dünyada gölgesi-Allah’ın yeryüzünde Naibi)  demekten kendini alamaz da. Kaldı ki ahali bu bilinçte olmasa da Allah’ın hükümlerini yeryüzünde yeşertecek aynı zamanda siyasi ve idari işlerin yürütülmesi noktasında hadimiyet şuuruyla hareket edecek bir hakanın  (halife)   her daim başlarında bulunması Türk’ün vazgeçilmez tutkusudur zaten. Bu tutku İslam öncesi Türk bozkır kültüründe yerini bulan çıplak giydirmek, düşmanın kanını dökmek, aç doyurmak şeklinde bir beylik olmanın şartı iken, Türkün yerleşik hayata geçişinde bu şarta hanlar soyuna mensup olmak kaidesi de ilave olur. Nitekim Timur imparatorluk kurmuştu kurmasına ama Hanlar soyuna mensup olmadığından kendisi Han ve Sultan olarak addedilmemiştir. Zira Hakan veya Hükümdar (Bey) olabilmek Hanlar soyuna mensup olmayı gerektirir.  
       Öyle ki:
        —Osmanlıların: Oğuzhan soyundan,
       —Karakoyunluların: Denizhan soyundan,
       —Akkoyunluların: Bayındırhan soyundan olmasını gerektirir.
       Şu da var ki; İslam tarihinde pek çok hanedan soyu olsa da bunlar arasında en dikkat çekeni;  
       —Al-i Resul (Abbasiler),
       —Al-i Selçuklu,
       —Al-i Osmanlı olmuştur.
       Sakın ola ki, hanedanda neymiş deyip geçmeyelim. Zira bakın Busbecq “Hanedanın din ve devletin bekası evlattan daha mühimdir” der.  
       Keza Şair Sadi de bu anlamda:“On derviş bir kilim üzerinde uyur lakin iki padişah bir kilime sığmaz” der.  
      Sultan Beyazıt Hakanımız da  “Osmanlı öyle bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez” demek suretiyle hanedanlığın önemini ortaya koyan müthiş bir tespitte bulunmuştur.  Hele ki fetret devrinin şöyle göz önüne aldığımızda (kardeşler arası kavgalar devri) yukarıdaki bu müthiş tespitin ne anlama geldiğini şimdi çok daha iyi anlıyoruz.  
         Evet, nizamla oynanmaya pek gelinmez,  hele bir kez olsun nizamla oynanmaya kalkışılırsa olacak olanları varın birde siz düşünün, hiç kuşkusuz dengelerin bir anda alabora olacağı kaçınılmazdır. İşte Hakanlarımız bir takım dengelerin sarsılmaması için, Nizam-ı âlem davasının her daim takipçisi olmuşlardır. Zaten hanlıklar ve imparatorluklar da varoluş gayeleri ve ilhamını aldıkları ulvi davaları için vardır. Nitekim Said El Endelusi dünyayı beş büyük imparatorluğa ayırırken Hakanların (hükümdarların)  var oluş dayanağını dayandığı hanedana dayanarak şu şekilde vasıflandırır:
      —İtaatkâr İnsanlar Hükümdarı; Çin İmparatorluğu,
      —Hikmet (ilim) Kralı; Hint İmparatorluğu,
      —Aslanlar (cesur) Hanı; Türk İmparatorluğu,
      — Şahlar Şahı (Büyüklük); İran İmparatorluğu,
      —İnsanlar (Güzellik) İmparatoru; Roma imparatorluğu.
        Hiç kuşkusuz varoluş dayanağı bir hakan için çok önem arz eder. Ama bu demek değildir ki Orhan Gazi, Yıldırım Bayezıd, Çelebi Mehmet gibi hükümdarlarımız hanedan oldukları için sırça köşklerde her daim el bebek gül bebek hayat yaşasınlar, mümkün mü? Bilakis at sırtında Nizam-i âlemi hedef edindiler. Mesela bir bakıyoruz hakanlarımızın birçoğu taş toprak evlerde yaşıyorlardı. Mesela Tuğrul Bey şu müthiş yaşantısıyla tarihe not düşer de.  Ve şöyle der “Kendime ev (saray) yapıp da yanında bir camii inşa etmezsem Allah'tan utanırım.”
           Evet, kim demiş hakanlarımızı sırça köşk düşkünüdür, düşünsene ev ya da saray yaparken bile yanına camii yapmazsa o evi kendine zul addeden bir anlayıştır bu. İşte bu anlayıştır ki;  hele şükür Türkiye Cumhuriyetine de sıçrayıp uzun bir aradan sonra tarihimizde ilk kez Söğütözü’nde tam teşekküllü camisiyle, kongre salonuyla ve pek çok üniteleriyle donatılmış Cumhurbaşkanlığı Külliyemiz var artık. Malum, Osmanlının kuruluş safhasında da Bursa ve Edirne payitahtında saray yerine külliye vardı. Hatta yükselişimizde ki Topkapı sarayımızda öyleydi, bakmayın siz öyle adının Topkapı Sarayı olmasına,  gerçekte içeriğine baktığımızda hükümet binasıdır,  yani payitaht görevi ifa eden külliyedir. Ne zamanki Al-i Osmanlı batılılaşma sevdasıyla birlikte düşüşe geçer işte gerçek anlamda saray kurma özentisi o zaman gün yüzüne çıkar.
         Peki ya Başkentlerimiz? Malumunuz Eski Türklerde Ötüken,  Selçukluda İznik, Osmanlı’da Edirne dikkat çeken başkentlerimizdir.  Ve her bir başkentimiz sınır uçlarına çok yakın merkezler olarak misyon yüklenmişlerdi. Ama gel gör ki düşüş dönemimizde başkent misyonumuz uç beyi anlayıştan hızla uzaklaşıp kendi kabına çekilecek bir yerde kendini konumlandıracaktır. Her ne kadar başkentlerimiz kendi kabımıza çekilmiş olsa da yine de gelinen noktada şunu iyi anladık ki, tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz sosyo-ekonomik- kültürel tüm evrelerde değişmeyen tek olgu devlet şuurudur. Zira devlet bilinci bizde her daim “şefkatli baba” olarak karşılık bulmuştur. Hakeza yine tarihi süreç içerisinde devlet yapılanmasında görev üstlenmiş tüm yöneticilerimiz ise tebaanın nazarında devletlû olarak kabul görüp baş tacı edilmiştir. Baş tacı edilmeleri de gayet tabii bir durum, çünkü toplum içinde herhangi bir huzursuzluk ve problem çıktığı zaman tek sığınacak dal devletin şefkatli kolları olmuştur. İşte halkın devlete bakışı üç aşağı beş yukarı bu çerçevede idi. Öyle ki halk kendi aralarında çıkabilecek anlaşmazlıklarda bile ihkak-ı hakka tevessül etmezlerdi, tek müracaat ettikleri merci “şeriatın kestiği parmak acımaz” konumunda devletin adalet terazisi olmuştur. İşte devlete olan bu sadakat duygusu toplumu huzur ve dengede tutmaya ziyadesiyle yetiyordu... Nasıl yetmesin ki, diğer toplumlarda lütufmuş gibi sunulan göstermelik adalet uygulamaları,  bizde sosyal hayatın doğal akışı içerisinde her daim işleyen tabii haktır zaten. Bu yüzdendir ki bizim kitabımızda adaletten mahrum hakansız (lidersiz) devlet, devletsiz halk geleneği yazmaz. Bize asla adaletten mahrum ne başsızlık ne de tebaasızlık yaraşır.  Bize adaletten kıl payı şaşmayan devletin milletine güvendiği, milletinde devletine güven duyacağı düzeni kurmak yaraşır. Batı dünyası için devlet bir anlam ifade etmese de bizim için halkın hizmetkârı, aynı zamanda hak arama kapısı olması bakımdan çok anlam ifade eder. Devlete olan aşkımız o kadar narin ve hassastır ki en ufak haksızlıkta sinir uçlarımızla oynandığında derhal   “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”  deriz de.   
           Yine bizim devlet kültür kodlarımızda devlet idarecilerine bakışımız Faşizmde olduğu gibi putlaştırılmaz, bilakis Allah’ın adaletini yeryüzünde yaymaya vesile idareciler gözüyle bakar ve ona göre itaat ederiz. İtaat etmeye mecburuz da, çünkü Resulullah (s.a.v) hadis-i şeriflerinde  “Emirlerin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğinizdir” beyan buyurduğu gibi  “Adil bir Sultanın bir günlük adaleti altmış senelik ibadetten üstündür” diye de beyan buyurmuşlardır.
           İyi ki de tarihi geleneğimizde Nazizm ve Faşizmde olduğu gibi Führer’in (Şef’in) putlaştırılması hadisesi yoktur, olamaz da.  Zira bizim kültür kodlarımızda önce Allah’ın emrine tabii olacak liderlik anlayışı vardır,  sonra tebaanın hizmetine koşturmak vardır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bizde ne Mussolini’nin elinde Demet Saplı Roma Baltasıyla aba altında sopa gösterici bir lider anlayışı, ne de Hitler'in Yahudileri diri diri fırına atacak derecede arı ırkının üstünlüğüne dayalı liderlik söz konusudur.  Tüm bunların aksine Halife Hz. Ömer (r.a)’ın son nefesini vermek üzere iken bile zimmîlerin hakkını korunmasına dair vasiyetin gereğini yerine getirecek liderlik anlayışı esastır. İşte bu hassasiyetin gereği Veliyyü’l-emirlerimizin her biri adaletleriyle hükmettikleri ülkelerin adalet güneşi başkanları olurken, Batının Roma Balyozlu liderleri de adaletsizlikleriyle idare ettikleri ülkelerin zulmedici kralları olmuşlardır. Neyse ki günümüzde artık Roma Baltası yoktur,  ama onu aratmayacak vahşi kapitalizmin önümüze koyduğu pragmatist ‘Faydacı Tanrı’ kültü ve faşizmin ürettiği Liderlik Sultası miti vardır. İşte bu yüzdendir ki insanlık tüm sahte putlardan yılmış durumda. Öyle ki kitleler Nietzsche gibi ‘Tanrı öldü, Tanrı benim’ diyerek feryat çığlıklarına çanak tutup isyanı ilahlaştıran anlayışların cenderesinden çıkmanın derdindedir. Ama ne var ki insanlık bu gün olmuş halen bu cendereden çıkamamıştır. Yinede yeise kapılmamak gerekir. Şayet insanlık bir gün gelir çokluk içinde birlik ülküsünü fark edip kendine geldiğinde, işte o zaman,  o özlediğimiz aydınlık günler belki yarın belki yarından da çok yakındır.  Doğacak olan pembe şafaklar bir hayal değil gerçek olacaktır. Ümit varız da.
           Madem ümit varız, o halde daha ne duruyoruz, tarihi ve İslami kültür kodlarımızda tanımlanan liderin temsil ettiği görev itibariyle 'Başınızdaki burnu halkalı bir zenci bile olsa, ona itaat ediniz' ilahi düsturunca; Allah adalet sahibi yöneticileri seçip baş tacı yapmak da bize düşer.
            Vesselam.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1113/hakanlarin-sereflendirdigi-dunya.html

16 Ağustos 2016 Salı

NİZAM-I ÂLEM’E SOSYOLOJİK BAKIŞ




            NİZAM-I ÂLEM’E SOSYOLOJİK BAKIŞ

             SELİM  GÜRBÜZER

            Hemen her milletin bir takım değişik evreler sürecinden geçtiği bir sır değil elbet. Hiç kuşkusuz geçirilen değişim evrelerin ilk aşaması göçebeliktir, ikincisi yerleşikliktir, üçüncüsü sanayileşmek, dördüncüsü bilgi toplumu olmaktır.
           İşte bu sosyolojik değişim evrelerin ilk aşamasına kendi açımızdan ister adına bozkır, ister yaylak-kışlak, ister göçer-konar densin sonuçta tıpkı diğer toplumlarda olduğu gibi bizimde bir göçebe evremizin olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Bu arada sakın ola ki, böyle bir tasniften hareketle göçebe hayat tarzımızı hafife aldığımız sanılmasın,  bikere birinci aşama zor şartların doğurduğu bir yaşama biçiminden kaynaklanan bir evremizdir.  Zaten ilk evrede çetin coğrafya şartları karşısında bir ‘Alp’in avını avlamak için büyük bir mücadele içerisine girmek gerektiği gayet net açık ortada. Bu yüzden göçebe üretimimiz avcılık üzerine dayanmaktadır. Yani göçebe toplum nizam anlayışımızın  ‘bozkır kültür’  ekseni üzerine seyretmesi gayet tabiidir. Ama yinede sanmayalım ki bozkır kültürümüz sadece at üzerinde göç ederek şekillenmiştir,   unutmayalım ki kültür kodlarımızda atla birlikte demiri dövmekte vardır.  Keza bozkır hayat tarzımızda yine  “Bey” olabilmek için aç’a aş, çıplağa bez giydirmekte vardır. Ancak bunu yapmak içinde avını iyi avlamak gerekir. İşte böylesi bir kültürde avını iyi avlamanın ya da gücün göstergesi diyebileceğimiz bozkurt’u simge seçmemiz elbette ki tesadüfü olamaz.  Dahası   ‘Bozkurt’  çetin coğrafyamızın bize kazandırdığı sembolümüzdür. Nitekim bugüne dek yiğitliğimizin sembolü olarak koruduk da.  Her ne kadar  ‘Bozkurt’ göçebe toplum yapımıza uygun bir simge gözükse de Türk’ün asla vazgeçemeyeceği bir sembol olmuştur.  Kaldı ki bu sembolün dışa karşı hâkimiyet anlamı da söz konusudur. Zaten kabile kültür kodunun kökeninde de dışa karşı savaş ve hâkimiyet söz konusudur. 
            Anlaşılan bozkır kültür kodumuzda baskın biricik unsur bilek gücüdür. Dolayısıyla göçebeliğe dayanan toplum evremizin destanî kültürün de yer alan “Baş kesip kan dökmek” yiğitliğin şanından sayılan bir kahramanlık olarak karşılık bulmuştur. Zira göçebe dinamizminin devamı için o devrin şartları gereği kan dökmek, avını en iyi şekilde avlamak, tabiata hâkim olmak gerekir.  Buna iyi bir savaşçı olmakta dâhildir.  Dolayısıyla müesseseleşmek, ilim, aşk, üretim gibi yerleşik değerler göçebe dinamizmine yabancı öğelerdir. Şimdi gel de bu dinamik yapı içerisinde göçebe üretim tarzınca  ‘yerleşik’ düşün, ne mümkün.  Bikere bu eşyanın tabiatına uymaz,  ne zaman ki tarihi süreç içerisinde savaştan üretime, çadırdan eve, bozkurttan koyuna, kan dökmekten ilme ve aşka geçiş yapmışız işte o zaman ancak yerleşik düşünebilme melekesi kazanmışız. Sadece düşünce melekemiz mi yerleşik oldu,  hiç kuşkusuz buna simgesel değişimler de eklendi.  Nitekim bozkurt, koyun, bilgisayar temaları her devrin gelişme evrelerine uygun simgesel temalardır. Nasıl ki bozkurt göçebe dinamizmi simgeleyen sembolse, Yunus’un şiirine konu olan koyun ve Mevlana’nın Mesnevisine konu olan zanaat, alet ve adavetler de yerleşikliğimizin göstergesi simgesel temalarımızdır.  Yine nasıl ki bilgisayar adı üzerinde bilgi çağına özgü bir simgeyse bilgi çağı öncesi devirlerde de ilim, aşk,  toprağı işlemeye dayalı üretim, sanat gibi unsurlarda yerleşikliğin kültür kodu simgeleri olarak karşımıza çıkar.  
         Tabii tüm bu değişim ve dönüşümler her toplumda olduğu gibi bizde de pek kolay gerçekleşmedi. Nasıl kolay gerçekleşsin ki, bikere at üstünde dur durak bilmeksizin ordan oraya göç ederek habire koşturmuşuz, dolayısıyla bozkır kültüründen yerleşik kültüre geçişte bir takım geçiş sancıların yaşanması elzemdir. İyi ki de yerleşikliğe geçiş yapmışız, bu sayede bir baktık kendimizi camiler, külliyeler, saraylar ve hamamların boy verdiği bir ortamda bulduk.  Böylece göçebe hayat tarzımızın yerini yerleşik değerler tarzı aldı.  Hele  Türk’ün ‘Alp’i yerleşik olmaya görsün,  tüm dünyaya yerleşikliğin gereği ‘Alperen’  olarak  adını duyurur bile.  Hiç kuşkusuz tüm bu değişim ve dönüşüm aşamaları bir takım geçiş sancıları yaşandıktan sonra ancak gerçekleşebiliyor. Tıpkı doğum sancısı ardından gelen bir değişimdir bu. Hani doğum sancısı nur topu bir çocuğun dünyaya gelişinin muştular ya, aynen öyle de her bir sosyolojik evre sancısı da yeni bir hayata evirilmenin muştusudur elbet. İlla ki bir takım sosyolojik geçiş sancıların yaşanması gerekir ki bir üst sosyolojik aşamaya geçilebilsin.   İcabında bu da yetmez yeni bir hayat için bir takım bedeller ödemekte gerekir. Nitekim “Baş kesip, kan döküp ün kazanmayı” kahramanlık sayan destanî kültürümüzden, “Ne olursan ol yine gel” diyen yerleşik kültüre geçiş sürecinde yaşanan sancılar bunun teyidi zaten.  Besbelli ki bir üst evreye bir anda geçiş yapıp intibak etmek hiçte kolay olmuyor,  zira biri göçebe hayat tarzımıza uygun modelin adı, diğeri ise yerleşiklik tarzımıza uygun müesseseleşmenin ifadesi modeldir. İşte göçebe dinamizmin gereği çevikliğin ve atak olmanın göstergesi Bozkurt, Yunus’un değişlerinde yerleşikliğe geçişte:
            ‘Derviş bağrı baş gerek
             Gözü dolu yaş gerek
             Koyun’dan yavaş gerek
             Sen derviş olamazsın’  mısralarıyla koyuna evirilip durulabiliyor.  Böylece bozkır kültürümüzün destanî havası Yunus’un yerleşik sözlerinde narinlik ve incelik kazanıp medeni bir havaya bürünür.
             Evet,  atak ve çevik olmanın sembolü Bozkurt’umuz yerleşikliğin gereği durulup koyunla özdeşleşebiliyorsa, pekâlâ baş kesen kan döken alp ve beyler de, gözü yaşlı gönül adamı olarak özdekleşebiliyor. Bakın Oğuz Kağan Destanına tüccar, çiftçi ve zanaatkâr kavramlarını bulamazsınız. Niye derseniz gayet her şey net açık ortada,  o zamanki kağanlarımız yerleşik düzen kağanları değil de ondan elbet.  Yerleşik temaları ancak Mesnevinin sahifelerini çevirdiğimizde sıkça görebiliyoruz. Çünkü birinde göçebe hayat tarzının ürettiği destanı hüviyet var, diğerinde ise yerleşik hayatın ürettiği değerler söz konusudur.
            Bu demektir ki;  tarihte geçirdiğimiz her değişim aşamalarını kendi kahramanlarımızın omuzlarına üstlendikleri misyonlarından, destanlarımızdan,  yazılı eserlerimizden ve kullanılan mimari figürlerimizden anlayabiliyoruz.   Nasıl mı? İşte Bozkır kültür kodlarımızda lider adları bir bakıyorsun göçer konar hayat tarzımıza uygun Başbuğ, Kağan,  Alper Tunga ve Kürşad diye ad alabiliyor. Yine bir bakıyorsun her sanat eseri ve yaşayış tarzı bir kültürün mahsulü olarak tarihi süreçte bir başka biçim alabiliyor.  Böylece göçer konar hayat tarzımızla yerleşik hayat tarzımız arasında ki farkı da idrak etmiş oluruz.  Dedik ya,  yerleşik hayat, adından da anlaşıldığı üzere yerleşik kalmak demektir.  Peki,  yerleşik kalınca ne olup bitiyor derseniz,  ister istemez av avlamak yerine toprağı işleme, üretim ve müesseseleşmek gibi unsurlar devreye girecektir.  Bakın Resûlullah (s.a.v); “Bedeviliği bırakın medeni olun” beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.  Kaldı ki Peygamberimiz  (s.a.v.)  işaret etmese de kendisi bizatihi âlemlere  “Çöle inen nur” olarak gönderilmesi başlı başına medeniyete çağrı işaret elçisidir. O’nun gelişiyle birlikte sadece Arap toplumu değil tüm insanlık medeni olma gerçeğiyle yüzleşmiştir. Ve bu yüzleşmenin geçiş sancısı da ağır oldu elbet. Ve bu ilk çağrıyı doğduğu topraklarda yaptığında kabulü hiçte kolay olmadı.  Öyle ki bedeviler çölde başsızlığa, nizamsızlığa, teşkilatsızlığa alışık topluluklardı. Onların dünyalarında devlet başkanı (ul’ul emr), müessese, devlet gibi yerleşik kavramlarına yer yoktur, olamaz da. Nasıl olsun ki,  bu kavrama tâ baştan yabancıydılar. İster istemez tepkileri de büyük olacaktı.  Hadi bu uğurda yapılan savaşlar neyse de çölde yaşayıp kızlarını diri diri toprağa gömecek kadar yürekleri katılaşmış toplumdan ne beklenirdi ki.  Allah’tan İslâm bir güneş gibi doğdu da tüm insanlık bir süreç dâhilinde yerleşik değerlerle yumuşayıp ‘medeni’ kimlik edinebildi. Düşünsenize 'Yesrib’de üzerine düşen güneşten payını alıp şehirleşmenin ifadesi olarak 'Medine'  ismiyle şereflenir bile. Sadece şereflenen Medine’mi,   bizde Medine’yle birlikte şehirleşme şerefine erdik.  
            Sakın ola ki şehirleşmeyle de şereflenmek mi olur demeyin,  aksi halde bizimde Moğollardan, barbarlardan farkımız kalmaz.   Zaten bizi onlardan farklı kılacak yanımızı İbn-i Haldun’un bedevi Araplarına yönelik eleştirilerinde ve Mevlâna’nın da göçebe Türkmenlere yönelik eleştirilerinde görmek mümkün. Maalesef bu farkı iyi göremeyenler milliyet düşmanı eleştiri olarak algılamışlardır. Oysa her iki düşünüründe eleştirisi Türklüğe ve Araplığa karşı bir eleştiri değildi, bilakis göçebeliğe ve bedeviliği terk edin manasına bir öğüttür,  yani yerleşik hayata,  şehirleşmeye ve ‘Medeni’ olmaya çağrıdır.  Derken her iki bilge dehada yaşadığı toplumun alışılmış olan kalıplarından sıyrılma noktasında kayda değer bir duruş sergilemişlerdir. 
             Şayet Osmanlı devleti de,  tıpkı Cengiz Han, Hulagular gibi yakıp yıkıp dökmek için bir kuru kavga uğruna seferden sefere koşsaydı  ‘devlet-i ebed müddet’  cihangir devlet olamayacaktı.  Ne diyelim birinde anti şehir tutum takınaraktan yüz seneyi bulmayan hâkimiyet söz konusu, diğerinde şehirleşme ve medenileşme tutum takınaraktan altı yüz seneyi bulan bir hâkimiyet sözkonusudur. Belli ki Moğolların bir kasırga misali kısa bir zaman diliminde tarih sahnesinden çekip gitmelerinde en büyük etken unsur anti şehir tavır takınmalarıdır. İyi ki de Türk’ün Alp’i kendini dönüştürebilmiş,  işte bu sayede Alper Tunga’dan Alperene, Deli Dumrul’dan Yunus’a, Mevlâna’ya, Şeyh Edebali ve Akşemseddin’e Moğollaşmadan terfi edebilmişiz. Cengiz ve Hülagolar yakıp döktüler de ne oldu, sonunda tarihin harabelerine gömüldüler. Düşünsenize onlar yüz seneye sığmayan bir hâkimiyetle çökerken Osmanlı 600 senelik ömrün sonunda dünyanın altıncı devleti olarak yıkılmıştır.  Hiç kuşkusuz 600 sene ayakta durabilmenin sırrı ileri derecede  “Nizam-ı âlem” ve ‘Medeniyet perspektif” şuuruna sahip bir devlet olmasından ötürüdür.  Her ne kadar kimileri gücümüzü kılıca dayandırsa da kazın ayağı hiçte öyle değil elbet, sanılanın tam aksine gücümüz İ'lay-ı Kelimetullah için ‘Nizam-ı âlem’ kaynaklı güçtür.  İslâm öncesi Türklüğün “Cihan hâkimiyeti mefkûresi”, İslâm’ı kabul etmiş Türklükte “Nizam-ı Âlem Ülküsüne” dönüşmesi manidardır elbet. Nasıl manidar olmasın ki,  Nizam-ı âlem davası Selçukluda vatanlaşıp, Osmanlı’da doruğa ulaşan bir cihanşümul meşalemiz olur bile.
             Demek oluyor ki; Cihan hâkimiyeti mefkûremiz Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşebiliyormuş. Keza Türk’ün Alp’i erenlikle kaynaşıp Alperenlikle şereflenebiliyor. Derken İslam’ın kazandırdığı dönüşümler sayesinde kabalığın yerini zarafet,  çadırın yerini han, kervansaray,  ev, camii, medrese ve külliye gibi yerleşik kurumlar alabiliyor. 
            İşte hem madde planında hem de mana planında dönüşüm böyle bir şeydir. Öyle ki Türk’ün aksiyon hamlesinde simgeleşen alp yanımız erenliğin inceliği ve üretim değerleriyle birleşince ‘Beylikten Devlete,  Devletten İmparatorluğa ve İmparatorluktan Nizam-ı âlem’e kanatlanmamız bir hayal değil hakikatin ta kendisi oldu. Madem öyle,  o halde gelinen noktada tekrar devlet’ten beyliğe geçiş hülyasına kendimizi kaptırmak yerine çağı iyi okuyup kökü mazide yeni dönüşüm öncüsü medeniyet olarak damgamızı vuralım.  
            Gerçektende tarihi süreç içerisinde geçirmiş olduğumuz evrelere baktığımızda kabalıktan estetikliğe doğru ilerleyip şehirleşmişiz, müesseseleşmişiz, saraylaşmışız, tüm bunların üstünde ‘medeniyet’ olmuşuz da.  Yetmedi şahıs bazında da Bilge Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön” seslenişi Fatih’e gelen süreçte “İ'layı Kelimetullah için Nizam-ı âlem” fikriyatına dönüşüm yaşanmıştır. Öyle ya madem değişim ve dönüşüm sosyolojik bir realite, o halde bu çağda da çağlar üstü bilgi ötesini gerçekleştirecek yeni hamlelerde neden mührümüz olmasın ki. Türk’ün mizacında bu dönüşümü ve değişimi gerçekleştirecek o azim ve ruh kökü ziyadesiyle mevcut zaten.   Yeter ki Nizam-ı âlem ülküsüne inancımız tam olsun, gerisi gelir elbet. Her ne kadar Nihal Atsız; “Din Arab’ın, hukuk Roma’nın,  kahramanlık Türk’ündür” demekle kahramanlığı tek övünç kaynağı olarak piramidin tepesine oturtsa da bu fikriyat Atsız’ı bağlar, bizim için asıl olan tarihimizin bütününde, yani kahramanlıkta da, din’e bağlılıkta da ve hukuk alanında da var olmak esastır. Sırf kahramanlıkla kim ne bulmuş ki bizde bulalım.  Şayet tereyağından kıl çeker misali sırf kahramanlığı cımbızla çekersek geriye elde avuçta hiç bir şey kalmayacağı malum.  Biz yinede Atsız hakkında iyi niyetimizi koruyup onun kahramanlığı birinci plana alan bu öngörüsünü tarihimizin bir kesitine hayranlıktan kaynaklanan bir heves ya da sürçü lisan bir beyan olarak varsayalım.    Bikere lider ülke olacaksak kahramanlık yetmez, hepsinde öncü olmak mecburiyetimiz vardır. Zira Nizam-ı âlem ülkümüz bunun gerektirir. Kuru cihangir davasıyla bir yere varmayacağımız muhakkak, illa ki İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülkümüzle ancak ötelere kanatlanabiliriz,  bunun dışında hepsi lafı güzaftır.
            Nasıl ki bozkır kültür kodumuzda  “cihangirlik” anlayışımız kahramanlık üzerine kurgulanmışsa, yerleşik kültür kodumuzda üretim, kurumsallaşmak ve medeniyet hamlesi üzerine kurgulanmıştır.  Madem öyle,  günümüz dünyasında bize düşen  “Bir elde Kur’an,  diğer elde bilgisayar” düsturunca hareket edip Nizam-ı âlem öncüsü olmaktır.  Dün nasıl ki, göçer konar dinamizme dayalı toplum yapımızda avını avlama veya baş kesip kan döküp bey olmak vardıysa,  bugünde bilgi çağında tüm dünyaya “Bir elde Kur’an, bir elde bilgi teknolojik” donanımla dünya lideri olmak vardır. İşte bu anlayışa engel olmak, sanayileşmiş bilgi çağında göçebeliğin galebe çalması demek olacaktır. Bunun böyle bilinmesinde fayda var.       
             Malumunuz ulvi davalar hem yürek ister, hem de bilgi ve hukuki donanım ister. İşte bu yüzden tam teçhizatlı bir şekilde insanlığın özlediği nizamı tesis edecek bir gaye için bilgi çağının tüm enstrümanlarını bir ibadet şuuru içinde kullanmayı vazife bilmeli.  Gelin sözde değil,  yenidünya düzeni dedikleri düzeni özde biz kuralım. Şayet bu davete icabet edeceksek yüreğimizi, bilgimizi, ufkumuzu şimdiden ortaya koymalı.  Zira büyük davalar kürek işi değil yürek işidir.
             Vesselam.