4 Eylül 2016 Pazar

OKLAHOMA BOMBANIN HATIRLATTIĞI PROVA


OKLAHOMA BOMBANIN HATIRLATTIĞI PROVA

                              SELİM  GÜRBÜZER

     Gün olmuyor ki insanoğlu sabahın ilk ışıklarında uyandığında tüm dünya dengelerini altüst edecek olaylarla karşılaşmasın. Belli ki üst akıl boş durmuyor, nerde ne var ne yok dünyayı habire kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmek için varlar. Sadece kontrol etmekle kalsalar belki bu kadar dert edinmeyiz. Kontrol etmenin ötesinde İngiliz-Amerikan entrikasının devam ediyor olması, bir ara komşu Yunanistan’ın, Ermenistan’ın sergilediği oyunbozanlık ve Acem hilebazlığı, dünden bugüne hiç boş durmayan CIA ve MOSSAD düzenbazlığıyla İslâm âlemi vurulmaya çalışılmıştır hep. Kim bilir sırada daha ne kontrol mekanizmaları devreye girecek.  Tüm bu kontrol mekanizması denemelerden sonra geldiğimiz noktada sanki bir mahşerin arifesindeyiz, baksanıza tüm karanlık aktörler tarihten bugüne her türden senaryolarla hayatımızı karartmaktan hiç geri durmuyorlar. Madem hayat karartıcı senaryoların sonu gelmiyor, o halde bilcümle şer odakların İslâm dünyası üzerinde uyguladıkları tüm planları boşa çıkartacak ve tüm heveslerini kursaklarında bırakacak stratejiler geliştirmek gerekir. Çünkü şimdiye kadar oynanan şeytani planlar irdelediğimizde tüm mazlum milletlerin içini kanatan manzaraların varlığı söz konusudur.
Bakın, Wichita Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bölümü profesörü James McKinney Oklahoma City’deki bomba hadisesi vuku bulduğunda ne diyor; “Bombalama hadisesini sabah duyduğumda odamda genç bir Filistinli öğrenci bulunmaktaydı. Şöyle içimden geçirdim: Burada bu olayla hiç bir şekilde ilgisi olmayan biri oturuyor, ama onun hayatı büyük ihtimalle bundan sonra değişecektir.”  Evet, bu yerinde bir tespittir. Tespiti manidar, çünkü aynı zamanda kendisi terörizm konusunda uzman bir bilim adamıdır. Zikrettiği ifadelerden anlaşılan o ki,  aynı odada bulunduğu Filistinlinin ruh halini sanki kendi vicdan aynasında görerek dile getirmiş durumda. Hiç kuşkusuz aynada gördüğü bu acı dram sadece bir kişiyle sınırlı tutulamaz,   dünyanın hemen her yerinde Müslümanların iç dünyasını yansıtan aynadır.
Evet, aynalar asla yalan söylemez. Vicdan aynasına bakıldığında hemen her vukubulan hadisenin faturası Müslümanlara biçildiğini görmek mümkün. Zaten Bediüzzaman Said Nursi yıllar öncesinden  'mazlumların zalim, zalimlerin mazlum' addedildiği bu aynayı gördüğü içindir “Zalimler için yaşasın cehennem” demekten kendini alamamıştır. Kaldı ki; Bediüzzaman'ın kendisi de sıkı takip altına alınmış bir din mazlumudur. Zaten dünyanın neresinde mazlumların umut sesi olacak her kim varsa zinde güçler ve maşalar hemen tehdit kapsamında değerlendirilip takibe alınması kaçınılmazdır.  Bu nedenle din mazlumlarını itibarsızlaştırmak adına her türlü provokatif hadise çıkarmak en bildikleri iştir.
   Tarihler 19 Nisan 1995’i gösterdiğinde Oklahoma City’de patlama gerçekleşmiş ve ABD’nin 1920 yılından bu yana karşılaştığı en kanlı saldırı olarak kayıtlara geçer. Malum bu olayda kullanılan altı yüz kilo ağırlığında ki bombayla Oklahoma hükümet binasını hedef alındığında aralarında 3–4 yaşlarındaki çocuklarında bulunduğu katliamın sorumluluğunu alelacele Müslümanlar üzerine yıkma çabasına girerler. Tabii bu tip hedef şaşırtıcı stratejik hamlelere yabancı değiliz,  çünkü aynı manipülasyonu 1993’te meydana gelen Dünya Ticaret Merkezi olayında da görmüştük. O yıllarda daha olay vuku bulur bulmaz iç ve dış basın koro halde 'İslâm Fundamentalizmi' yaftasıyla manüpüle edip adeta dört koldan Müslüman avına seferber olmuşlardı. Zaten objektif haber yapsalar şaşardık,  dedik ya hedef şaşırtıcı manevra yapmak onların en bildikleri iştir. Eeeh adamlar ne yapsınlar,  Sovyet Rusyada komünizmin çökmesiyle birlikte kendilerini boşlukta buldular,  bir şekilde kendilerinin oyalanacakları bir oyuncağa ihtiyaç duymuş olsalar gerek bu ihtiyacı giderecek oyuncak olarak İslâm’ı hedef tahtasına oturturlar. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı ki;  İslam beşeri bir sistem değil,  vahiydir. Dolayısıyla vahiyle oyun oynanmaya gelmez, çünkü dinin sahibi Allah,  koruyacak olan da O’dur. Üstelik bu hususta Allah’ın vaadi var; Nur’umu tamamlayağım diye. Kaldı ki değil bir Oklahoma bombası, bin Oklahoma bomba türü bubi tuzaklar kursalar da Allah’ın nurunu hiç bir zinde güç söndürmeye güç yetiremez, bu böyle biline.  
   Evet, Oklahoma City’deki bomba hadisesi patlak verir vermez bu kanlı olay daha enine boyuna araştırılmadan hemen alelacele vurun kahpeye dercesine Müslümanları potansiyel suçlu gösterme yoluna gidilmiştir.  Yani daha ilk baştan İslâm’ı karalama provası kendini ele vermiştir. Öyle ki bu hedef saptırıcı suçlamalara muhatap kılınan Filistin halkı liderlerinden Said Ebu Musameh  “İslâmi hareket olarak bu tür eylemleri asla kabul etmiyoruz. İslâmi hareketin sınırları ancak Filistin içinde İsrail işgal güçlerine karşıdır” deme ihtiyacı duymuştur. Yetmedi,  net tavrını şöyle ortaya koyarr: “Şu iyi bilinsin ki, ne Amerikan halkıyla, ne de dünyadaki diğer insanlarla bizim aramızda düşmanlık yoktur.”  İşte Gazze’de yaptığı bu açıklamayla bombalama hadisesinin Hamas ve İslâmi cihadla yakından uzaktan alakası olmadığını beyan etmiştir.
  Hiç kuşkusuz cadı avı kovalamasında Hamas yalnız değildir,  buna  ‘Nation Of İslâm’da dâhil edilir. Her nekadar Amerikan medyası ‘Nation Of İslâm’ mensuplarını doğrudan suçlamasa da   “İslâmi Fundamentalist ”  yaftasıyla hedef gösterilir.  Böylece Amerika’da yaşayan Müslümanlar bu olayın yansıtılış şekline içten içe öfke duyacaklardır. Nasıl öfke duymasınlar ki, bu tür yaftalamalar çoğaldıkça Amerikalı gazeteci Suzanne Stelly en nihayet ağzından baklayı çıkarıp; Olay, ya İran, ya da Chikago merkezli Amerikan grup ‘Nation Of İslâm’  tarafından gerçekleştirildi bir üslupla “Nation Of İslâm” mensuplarını hedef gösterir. Ki,  hedef gösterdiği “Nation Of İslâm” mensupları sıradan bir teşkilat üyeleri değildir, Çünkü bu teşkilatın temellerini Elijah Muhammed attıktan sonra Malcolm X'in şahsında bütünleşen bir hareket olarak adından söz ettirmiştir.
   Malum, Malcolm X denince;  hayatının ilk dönemlerinde yaralama, uyuşturucu her ne suç unsuru ararsan var diyebileceğimiz bir adam,  sonrasında ise kendini hakikat yoluna adamış bir lider olarak akla gelir. Öyle ki karıştığı bir suçtan dolayı düştüğü hapishanede 'Nation Of İslâm'  teşkilatı üyeleriyle yolu çakıştığında hayata bakış açısı değişecektir. Artık bu noktadan sonra mapushane onun için bir Yusufiye medresesidir. Derken on yıllık bir Yusufiye çilesini tamamlayıp dışarı çıktığında Elijah Muhammed’den sonra bu hareketin bayrağını Malcolm X üstlenecektir. İyi ki de üstlenmiş, onun kitleler üzerinde çok büyük tesir eden o müthiş ateşli konuşmaları bu harekâtın en dikkat çeken gözde lideri olmaya ve onun liderliğinde ki  'Nation Of İslâm' aksiyoner bir hareket olarak damgasın vurmaya yetecektir.  Ama ne var ki her sivil toplum teşkilatında olduğu gibi bu harekâtında içerisinde görüş ayrılıkları nüksettiğinde yol ayrımına girilecektir.  Tabii burada bizim açımızdan yol ayrımından ziyade bu yol ayrımından doğan her iki ekolünde ehlisünnet çizgisini benimsemiş olması ve hiçbir terör eylemlerine bulaşmış olmaması çok önem arz etmektedir,  diğer hususlar sadece teferruattan ibarettir. Sonuçta Malcolm X'in şahadetiyle birlikte bu harekât Elijah Muhammed’in oğlu Warith Dean Muhammed üstlenecektir. O’da tıpkı Malcolm X’in yolunu yol bilip bir konferansta üstlendiği harekâtın misyonunu şöyle dile getirir: “Kesinlikle terörist hiç bir faaliyete katılmayacağız, biz ehlisünnetiz. Günümüzde asl olan insanların imanının kurtulmasına vesile olmaktır. Önemli olan, gençlerin ve çocukların iyi bir dini eğitime ve modern ilme sahip olmalarıdır.”  İşte bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Müslümanların geleceği radikalizmde değil, ilim ve tefekkürde olduğu net bir şekilde görülebiliyor. Her ne kadar karanlık zinde güçler bu gerçeği görmezden gelip İslam’ı şiddetle özdeş göstermeye çalışsalar da bize düşen hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın sosyal, siyasi ve ekonomik tüm alanlarda kendi gücümüzden söz ettirmek olmalıdır. Bu yüzden kendini mücahid sanan tipler ve gözü dönmüş bir avuç çapulcu örgütlerin saçtığı ne korku salan sloganları, ne de çığırtkan naraları bizi bağlar. Aklı başında her müslüman şunu çok iyi bilir ki; İslam’ın kitlelerce kabulü kin, intikam, şiddet ve öfkeyle tesis edilemez, gönüller ancak aşkla, sevgiyle fethedilebilir. Hem terörden kim ne fayda bulmuş ki, İslam dünyası da bulsun.
       Evet, cihad ve terör asla bir araya gelemeyecek iki zıt kavramlar olduğu apaçık ortada. Hal böyle iken bilhassa batı medyası Oklahoma bomba olayının kritiğini yaptıklarında meseleye ön yargıyla yaklaştıkları, art niyetle ele aldıkları gözden kaçmaz. Tabii ki aralarında vicdanının sesine kulak verip sağduyuyla yaklaşım sergileyenlerde çıkar. Nitekim James McKenney ve Dennis Kubby vicdanın sesine kulak veren aydınlardan.  Ve New Yorklu avukat Dennis Kubby vicdanının sesine kulak verip; “Ortadoğu terörist örgütleri spekülasyonunu duyduğumda şaşırmadım. Benim de siyah saçım ve sakalım var. Ancak ben bir Yahudi’yim” demekten kendini alamaz da. Böylece Kubbey,  kamuoyuna yansıtılan 'siyah saç', 'sakal'  yaftalamasının arka planında yatan ard niyeti sezip olayın faturasını Müslümanlara yamama aceleciliğinin varlığına dikkat çeker. Tabii bu vesileyle bizde ülkemizde ara ara şahit olduğumuz pek çok olaylardan,  mesela Uğur Mumcu cinayetinin Türk medyasında tıpkı Oklahoma bomba hadisesinde yansıtılış biçimine benzer tabloyu hatırlamış olduk. Keza Muammer Aksoy, Bahriye Üçok cinayetleri de öyledir. Her neyse adına ister Oklahoma bombası, ister Karanfil sokak bombası densin farketmez, sonuçta servis edilen her tür prova Müslümanların başına patlayabiliyor. Eeeh adamlar ne yapsınlar, ufuksuzluğa alışmışlar,  bilgi dağarcıklarında insanlığa sunacak birşeyleri olmayınca bu tip peşin fatura biçmelerden geçimlerini temin etmek zorundalar. Zaten onlara da o yakışır,  çünkü cibilliyetleri buna çok elverişli ve müsait. Onlar oldubitti kandan beslenmeye alışmış güruhturlar, isteselerde bu illetten kurtulamazlar. Baksanıza Uğur Mumcu cinayetinin akabinde tirajı en fazla artan gazete Cumhuriyet Gazetesi olmuştur. Tirajı artsın elbet, bundan gocunmayız,  ama bu nasıl tiraj artışıysa Ceyhan Mumcu ve eşi Güldal Mumcu’nun kamuoyuna cinayetin arkasındaki derin güçlerin varlığına dikkat çeken açıklamaları gazetenin sütunlarında yer almaz. Yine bu nasıl gazetecilikse kendi yazarını katledenlerin açığa çıkmasından tir tir titreyip okuyucusunu aydınlatmaz.  Oysa gerçek gazetecilikte bir olay vuku bulduğunda önce o olayın en ince detayına kadar inip sonrasında sütununa taşımak vardır. İcabında bu da yetmez olayların arka planında yatan uluslararası güç bağlantılarını da ortaya çıkaracak haberlere imza atmakta vardır. Şayet ne şiş yansın ne kebap yansın denecekse bu kafayla asla kamuoyu aydınlatılamaz.  Yok, eğer zinde güçlerin işine yarayacak yalan dolan haber yaparak piyonluk rütbeleri bir üst payeye yükseleceğini sanıyorlarsa, bu boşa avuntudur,  ölene dek mankurt payede mahkûm kalacakları muhakkak.
       Onlar mankurt payede ömür tükete dursunlar bu arada mazlum ülkelerin halklarının da uyanık olmak mecburiyeti vardır.  Hele bunca yaşanmışlıklardan sonra asla gaflet, delalet ve uykuya dalma lüksümüz olamaz. Çünkü gaflet uykusuna dalmış ülkeleri ekonomik, sosyal, kültürel vs. yönden avlayıp sarsmak çok daha kolay olabiliyor. Kaldı ki bir değil, iki değil birdizi bombalar patlatılarak çoluk çocuk, yaşlı genç demeden canlar kıyılıp oluk oluk kanlar akıtıldığını görüpte halen uyanık olamama hali denen akıl tutulması yaşıyorsak vay halimize. Dolayısıyla tüm mazlum ülke halklarının her halükarda uyanık olması şarttır.  Unutmayalım ki “Su uyur düşman uyumaz”  atasözü aynı zamanda tüm mazlum milletleri kapsayan bir öğüttür.   Uyanık olduğumuz da tüm şer odaklarının planları altüst olacağı muhakkak. Bakın, her on yılda bir darbeye maruz kalmamız uykuya dalmışlığın bir göstergesi. Neyse ki Türk Milleti olarak tarihler 15 Temmuz 2016 gecesini gösterdiğinde bu kez ezber bozan bir uyanışla FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü- Paralel İhanet Çetesi) darbe girişimini akamete uğratıp tüm derin güçlerin tüm planlarının bozabilmişiz. Anlaşılan o ki;   bir ülke uyanıksa ne ala, uyanık değilse vay haline,  milli uyanıştan mahrum kalındığı sürece nice ocakların söndürüleceği, nice şehirlerin bombardımana tabi tutulup nice canların kıyılacağı kaçınılmaz. 
         Peki, iyi hoşta gafletten nasıl kurtulmak nasıl olacak?  Hiç kuşkusuz etrafımızda olan biteni derinlemesine kritik edebilecek bilgi düzeyine erişmek ve öğrenmekle elbet. Mesela bir insan en basitinden 3N1K kuralı bilgisinden yoksunsa Oklahoma City’deki bomba olayı ile alakalı kara propagandalara kanması ve gaflet uykusundan ayılamaması gayet tabidir.  Her kim olursa olsun haberleşme bilgisinin en temel kuralı 3N1K bilinciyle hareket etmeli ki gaflet uykusundan uyanabilsin. Çünkü  “Niçin, Nasıl, Nerede, Ne zaman, Kim”  sorularıyla birçok sis perdeleri ortadan kalkabiliyor.  Hadi diyelim vatandaş bilmeyebilir,    peki ya şu kendini entel olarak lanse edipte haberciliğin besmelesi sayılan 3N1K kuralını çiğneyip kendi düşünce dünyasına göre haber yapan ve yorumda bulunanlara ne demeli. Bakınız Hazhir Teimourian, Oklahoma bombası patlak verdiğinde ne diyor; “Oklahoma’da meydana gelen hadisenin tamamen İslâmi fundamentalistler tarafından gerçekleştirdiğine inanıyorum. Sadece Amerika’nın değil, Batı Avrupa devletlerinin de bu ve benzeri İslâmi terörist faaliyetlere karşı önlem almamız gerekiyor.” İşte görüyorsunuz 3N1K kuralı hak getire, güya kendisi uzmanmış, tamamen kafasında İslâm düşmanlığı üzerine kurguladığı dogma yorumlamayla kendince algı operasyonu yapmakta.  Ama neye yarar ki, onun uzmanlığı sadece kendi kin ve nefretini ortaya dökmeye yarar. Hiç kuşkusuz Hazhir Teimourian ve Suzanne Steely gibi uzmanlar zekâ özürlü değiller,  ancak zekâları İslam düşmanlığı üzere efsunlandığında zıvanadan çıkabiliyorlar. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de akıl firar ettiğinde karaya oturabiliyor. Zaten bir insan aklını karaya oturttuğunda olayların daha arka planında yatan sebep netice ilişkisine bakmaksızın ya zekâsını yanılmaz addettiği kahramanlaştırdığı bir Mesih’e, ya bir lidere kiralayabiliyor.  Oysa Mesih sandığı insan CIA'nın, Vatikan'ın ve derin güçlerin piyonudur.  Neticede her bir senaryo oyununda İslam'a balta vurmak güdülse de güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğini değiştiremeyecektir. 
         Peki ya şu kendi içimizde besleyip büyüttüğümüz yerli işbirlikçi sözde aydınlara ne demeli. Hiç kuşkusuz onlar için fitne mümessili hain kalemşorlar demek uygun düşer. Nitekim bu tanımlamaya uygun aklını Pensilvanya’ya kiralamış Emre Uslu, Ekrem Dumanlı gibi kalemşorlar bunun en çarpıcı misalini temsil eder. Kınlarında durmayıp şu cennet vatanımızda fitne çıkardılar da ne oldu, sonuçta soluğu yurtdışında aldılar ya,  işte bu kaçış hain damgası yeterli sebep teşkil etmeye yetmiştir.   Nasıl yeterli gerekçe teşkil etmesin ki,  Müberra Dinimiz; ‘Fitne katilden beter’ olduğunu ferman buyurmakta. Dinimiz ferman buyurur da şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakların gerçek vatan evlatları,  aklını Pensilvanya’ya kiralamış kalemşorların asker kılığına girmiş militanların, bilgi teknolojilere hâkim kaset şantajcıların,  telekomünikasyon fişleyicilerin, sınav sorularını araklayıp devletin tüm kılcal damarlarına sızanların ektikleri fitne tohumlarına nereye kadar tahammül gösterebilirdi ki. Zaten tahammül sınırları zorlanıp aşıldığında 15 Temmuz gecesinde darbe girişiminde bulunan hainlere ihanetin bedelini tankları altına yatarak,  Ömer Halisdemir’in şehit olma pahasına milletin şahsında kendine emir veren asker kılığına girmiş Tuğgeneral Semih Terzi’yi alnından vurarak fitneyi bertaraf etmesini bilmiştir. Besbelli ki fitne fücur hainler, Horasan erenlerin,  Mevlana'nın, Yunus’un bu topraklarda mayaladığı birlik ruhu ve bu ruhtan beslenen insanların ansızın karşılarına çıkacaklarını hesap edememişler. Zaten o birlik tutkusu, o ruh var oldukça ayrlıkçı fitne odaklarının bu topraklarda uzun süre tutunmaları çok zordur.
           Evet, onlar fitne çıkarmak için var, bizde diriliş ruhu için varız. Bakın, fitne öyle bir bulaşıcı illet bir hastalıktır ki,  bir bakıyorsun Uğur Mumcu hadisesinin sıcaklığı soğumadan bir ikinci fitne Jak Kamhi olayı vuku bulabiliyor. Yetmedi bu fitneyi alevlendirme maksadıyla Arap harfleri yazılı lav silahları ve bu role uygun sakallı bir kaç kişinin ekranlara taşındığı gözlerden kaçmaz da. Meğer dert dava Uğur Mumcu, Jak Kamhi filan değilmiş amaç halkı galeyana getirip ülkeyi laik-anti laik ekseninde kutuplaştıracak fitne çıkarmakmış. Yani cibilliyetlerinin gereği kendilerine yakışanı yapmaktalar. Madem öyle bize düşen her türlü fitne hareketleri karşısında soğukkanlılığımızı yitirmeksizin iç ve dış zinde dinamiklerin oyununu bozmak olmalıdır. Dolayısıyla Oklahoma bombası bizim için bir hayal kırıklığı yaratan bir olay sayılmaz,  bizim açımızdan asıl hayal kırıklığına yol açan hadise bu memlekette kırkı yıldır bizden görünüp de bizi bizim tankımızla, bizi bizim F-16'larla, bizi bizim silahlarla, bizi bizim füzelerle arkadan haince vurmaya kalkışmalarıdır. Meğer FETÖ darbe girişimiyle anladık ki, bize bizden başka gayri dost yoktur. Bu yüzden darbe girişimi sonrası NATO,  AB,  ABD, ne şu ne bu hiçbirinin yanımızda yer almamasına şaşırmadık. Allaha şükür biz öyle değiliz, Amerika’da,  İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da herhangi bir terör hadisesi yaşandığında şiddetle kınamayı ihmal etmeyiz. Dedik ya herkes kendine yakışır tavrı gösteriyor, onlar kendine demokratlar, biz ise hiçbir insanın, hiçbir ülkenin diline, ırkına, dinine bakmaksızın yanında yer alırız da.  Maalesef derin güçler bırakın kınamayı bir olay patladığında hemen sırra kadem basarlar. Onlar sırra kadem basa dursunlar tekrar Okahoma konusuna döndüğümüzde şu gerçeklerle karşılaşırız:
         Malumunuz Oklahoma City, dört yüz bin nüfuslu yoğunlukta bir yerleşim merkezi, aynı zamanda Amerikan tarihinde bu denli görülmemiş bir şekilde şiddetli patlamaya maruz kalan bir şehir. Bilhassa zenci ve diğer ırkların az olduğu,   anarşizmin pek kol gezmediği kendi halinde bir mekân. İşte etnik ayrılığın yok denecek derecede bu şehirde 600 kiloluk bombanın patlaması neyin nesiydi acaba? Neden bu olayın faturası Müslümanlara biçilmek istenir ki? Peki ya şu İngiliz paralarıyla beslenen kalemşorların “Şüpheliler artık Ortadoğu kökenli siyah saçlı ve sakallı idi” manşetlerini sütunlarına taşımalarına ne demeli?  Tabii bu tür sorular onların canını sıkan sorular,  olsun çokta önemi yok, sonuçta zinde güçleri rahatsız ediyor ya,  bu yetmez mi? 
          Dedik ya her olayın ardından tüm dünya Müslümanlarını zan atında bırakacak hamlelerde bulunmak onların huyudur.  Onlar bizi tınmasalar da en azından bir takım aklı kurcalayacak sorularla pekâlâ rahatsızlık verebiliriz. Bıkmadan usanmadan soru bombardımana tutalım ki olur ya her sualden rahatsızlık duydukça utanıp belki Müslümanları karalamaktan vaz geçerler. İşte Maho El-Genaldi bu karalamalar karşısında San Francisco İslâmic Networks Grubu koordinatörü olarak şöyle der; “Basın, kendilerinin Müslüman olduğunu iddia eden terörist ve aşırı gruplara alelacele İslâm sıfatı ekliyorlar. Oysa dinimiz masum insanların öldürülmesine karşıdır. Ama aynı basın geçen yıl 29 Filistinliyi camide öldüren Baruch Goldstein adlı Yahudi’yi  'Yahudi terörist' veya David Koresh’i  'Hıristiyan Radikal' olarak anmak istemez..”  Evet,  bu müthiş kıyastan da anlaşılan o ki,  Müslümanlara karşı uygulanan çifte standart uygulamalar karşısında sesimizi yükseltip  “Ey zinde güçler!  Şiddet hareketlerinin arkasında Yahudi parmağı çıktığında hemen sırra kadem basarken,  daha kimin yaptığı belli olmayan faili meçhul olaylarda hemen müslüman avcılığına çıkmanız nedendir” diye sorgulamak gerekir. Sorgulayalım ki boncuk boncuk ter döksünler. Bizim hal ve ahvalimizi ancak bizden olan anlar.  Nitekim Virginia Üniversitesi din profesörü Abdülaziz Sachedina olay vuku bulduğunda duygularımıza şöyle tercüman olur; “Pek çok masum insan, asla düşünmedikleri bir şey için suçlanacak, Kuzey Amerika’daki genel eğilim, tanıma zahmetine katlanmadığımız Müslümanların Amerikan toplumuyla bağdaşma yollarını bulacağına inanıyorum. Müslümanlar Amerika’yı kendi evleri gibi görüyor. Diğerleri gibi Müslümanlarda Oklahoma benzeri hadiseleri duyduğunda şok oluyorlar. Ne olursa olsun, burası bizim evimiz. Biz de diğerleri gibi üzüntü içerisindeyiz.  Tabii bu veciz sözler bize bir başka duygu tercümanımız Bediüzzaman Said Nursi’nin  “Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı Avrupa’ya gebe” ifadelerini hatırlatır.  
        Kaldı ki Oklahoma’da patlayan bomba çok övündükleri Amerikan Yurttaşlık Bildirisine de gölge düşürür. Yurttaşlık Bildirisi hak getire,  dünyada tam mükemmel bir demokrasinin uygulandığı bir ülke yok zaten, olsa da kendilerine var,  kendi dışındakiler için canı cehenneme demokrasi söz konusudur. Neyse ki demokrat kılıfı giydirilmiş vahşi kapitalizm pek çok ülkede can çekişiyor. Hani komünizm çökmez deniliyordu,  ancak 70 yıl dayanabildi,   hiç kuşkusuz kominizmin başına gelen vahşi kapitalizmin başına da gelecektir, bu kaçınılmaz.  Bakın, İbn-i Haldun’un asırlar öncesinde bir gerçeği şöyle dile getirmiştir; “Yükselişinin doruk noktasına gelmiş olan medeniyetler aynı zamanda çöküşlerinin de başındadır.” Evet, bu müthiş tespitte anlaşılan o ki;  tüm medeniyetlerin bir yükselişi varsa zevali de var demektir. Nasıl mı? İşte Roma imparatorluğundan sonra dünyanın en uzun ömürlü Osmanlı bile kendini ‘Devlet-i Ebed-Müddet’ ülküsüne adadığı halde bu alın yazısından sıyrılamamıştır. Şimdi aynı alın yazısı vahşi kapitalizm içinde geçerli, hiç bu işin kaçışı yok, boşuna yırtınmasınlar. Şunu iyi bilsinler ki her yükselişin tavan yaptığı nokta aynı zamanda düşüş noktasıdır.  Ve düşüş noktasından sonra çöküş zuhur eder ki bir başka medeniyet doğa gelir. Dileriz ki yerine gelecek olan insanlığa ruh katacak merhamet iklimi emdirecek bir medeniyet gelsin.  Zaten Bosna,   Çeçenistan, Irak, Suriye ve Filistin’de yaşanan acı trajediler sanki yeniden bir doğum muştusu gibi.   Her ne kadar bu doğum muştusunda kan gözyaşı gibi manzaralar eksik olmasa da, bu acı tablo bir anlamda vahşi kapitalizmin sonunun geldiğinin işaret taşlarıdır.  Bakın, Alexis de Tocqueville; “Rejimler güçlü oldukları zaman değil, bilakis kendisini zayıf hissettikleri zaman daha çok baskı yapar” demekle bir gerçeğe parmak basmış oldu.   Dikkat edin vahşi kapitalizm iflasın eşiğine geldikçe neredeyse dünyanın dört bucağında kitlesel eylem ve baskıların artış kaydettiği gözden kaçmaz. Artık vahşi kapitalizm son kozlarını oynuyor diyebiliriz.
      Bakmayın siz öyle kapitalistlerin demokrat görünmelerine,  kazın ayağı hiçte öyle değil,   dedik ya demokrasi sadece kendileri için vardır,   kendi dışındakiler için canı cehenneme düzen layık görülür hep. İşte bu yüzdendir ki kapitalizm ile demokrasi asla birbirine özleştirilemez.  Çünkü vahşi kapitalizm, demokrasinin içini linç edip tüm dünyada kan kusmakta. Asıl demokratik zihniyet bizim ruh iklimimizde mevcut. Nasıl mı? İşte UNESCO’nun; “çok sesli tek bir dünya” ilkesini asırlar öncesinde gerçekleştiren Osmanlı bunun bariz delili. İşte görüyorsunuz Osmanlı gitti Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar kan revan içinde, her taraf perişan halde.  Gelinen noktada,   şefkat ve merhameti arar olduk.         
     Velhasıl; Kurtuluş vahşette değil, Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünde gizli.                            
                                                                                                                                                                                                        



3 Eylül 2016 Cumartesi

TÜRKLER VE İSLÂMİYET



       TÜRKLER VE İSLÂMİYET
                                                                                                  
             SELİM GÜRBÜZER

            “Ey insanlar doğrusu biz sizleri bir erkek bir dişiden yarattık. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır.” (Hucurat, 13)
            Ayeti kerimeden de anlaşıldığı üzere Yüce Allah tarafından kabilelere ayrılan insanlık farklı lisanlarla dünya sathına yayılmışlardır. Kabilelerin doğuş sebebi ne ise farklı dillerin teşekkül edişi de aynı sebep netice ilişkisine dayanmaktadır. Her ne farklılık varsa biliniz ki içerisinde bizim bilmediğimiz nice hikmetleri bağrında taşıyan bir zenginlik var demektir,  farklılık asla kısırlık değildir. Zira Türklük, Müslümanlık, Doğululuk ve Batılılık gibi kavramlar kendi içinde değer ifade eden kavramlardır, fakat bu kavramların her biri taraftarlarını iyiye doğru yöneltemiyorsa slogancılıktan öte bir anlam ifade etmez. Keza kavramların şekli, biçimi de pek önem arz etmez, asl olan muhtevadır. Dolayısıyla bu noktadan sonra asıl mevzuumuza geçiş yapabiliriz.
         Malumunuz insanlar hangi ana ve babadan doğacağı yönünde tercih hakkına sahip olmaksızın dünyaya gelmeleri hasebiyle hangi ırka ait olabileceği hususunda seçme şansına sahip değillerdir, hiç kuşkusuz karar merci Allah’tır. Madem her şeyi Yüce Allah belirliyor, o halde hiç kimse falancanın çocuğu veya şu ırkın evladı olmasından dolayı kınama hakkını kendinde göremez. Ve bu mensubu bulunduğumuz Türk milleti içinde geçerlidir. Tarihi süreç içerisinde necip bir millet olarak anılmamız bizim diğer milletlere üstünlük ve tahakküm kurma hakkını doğurmaz. İşte bu gerçekler ışığında kendi haşmetini, kendi reaya’sında ve feth edilmiş ülke halkının mutluluğunda arayan Osmanlı bize örnek ya, bu yetmez mi? Dolayısıyla batı bu hususta asla rehber olamaz.  Nasıl olsun ki, ırkçılık kavramı da bize ait kavram değil, malum batının bizim içimize attığı bir Truva atıdır. Bu topraklarda ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’ sevmek esastır. Bu yüzden sevmeyi ırkçılıkla özdeşleştirmeyiz. Çünkü başkasını hor görmek taassupçuluktur, dinimizce makul olan Allah için birbirimizi sevmektir. Bu nedenle Rasûlullah (s.a.v.) “Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz” diye ferman buyurmuştur. Elbette ki bir insan kavmini (bugünkü anlamda milletini) sevecektir, ama diğerlerini dışlamamak kaydıyla sevmek olmalıdır. Bakın psikolojide sevmek yakınlık anlamında tarif edilir. Ancak sevgi teoride kalmamalı, pratiğe de yansımalı. Şayet yüreğimizde taşıdığımız sevgiyi şiddete, hor bakmaya veya taassuba dönüştürdüğümüzde o sevgi, sevgi olmaktan çıkar, düpedüz “ırkçılık” adını alır. Nasıl mı? İşte, Hz. Mevlâna göçebe Türkmenlerin bir takım nahoş davranışlarını tahripkâr olarak niteleyip eleştirmesi, bu gerçeğe işarettir.  Her ne kadar Hz. Mevlâna’nın bu tutumunu Türk’e hor görme olarak telakki edenler çıkmış olsa da bu boşa çabadır. oysa o, göçebe hayat şartlarının vermiş olduğu yıkıcılığa dikkat çekmek istemiştir. Zaten Hz. Mevlâna’nın “Aslen Türk-est, a gerçi Hindû gûyem” (Bkz. Desâlıs-i Seb’a, nşr. F.N. Uzluk. Ank. 1937 S.1, Eflâki Menakıbul Arifin) sözleri Türk adına son derece hürmetkâr olduğunun teyididir. Mevlâna’nın zikrettiği mısraları sadeleştirdiğimizde; “Aslım Türktür...” gerçeğini görmek mümkün. Belli ki her ırk kendi içinde güzeldir. Mevlâna da kendi ırkından utanmamış, bilakis özeleştiri yapıp Türk ırkına Moğol serdarlarını hatırlatacak tahripkârlık yerine yerleşik hayata geçmeyi öğütlemiştir. Yine aynı meyanda İbn-i Haldun’da Arap olmasına rağmen bedevi Arapların bedevi tutum takınmalarını kınamıştır. İşte İbn-i Haldun’un bedevi hayat içerisinde yüzen Araplara öz eleştiride bulunması, tıpkı bizim Mevlana’nın başına gelen meselede olduğu gibi bazı Arap düşünürlerce de Arap düşmanlığı olarak yorumlanmıştır. Oysa o, “Bedeviliği bırakın hadariyete (yerleşikliğe) geçin” mesajını vermek istemiştir. Hadi diyelim ki Mevlana ve İbn-i Haldun’u anlamak istemiyorlar, bari Allah Resulünün çağlar üstü fermanına odaklansalar fena mı olurdu.  Çünkü İslâm’da insan eşref-i mahlûkat ilan edilmiştir. Böylece Eşrefi mahlûkat bir insanın mensup olduğu ırkını sevmesine mani olunmaz.  Kaldı ki Resûlüllah (s.a.v.); “Kavmin efendisi kavmine hizmet edendir” beyanıyla teşvik etmiş bile.  Zaten mensubiyet gerçeğini İslâm göz ardı etseydi Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Bilal (r.anh.)’ı Habeşi kimliği ile çağırmazdı. Sadece Bilal’i Habeşi mi, elbette ki hayır bunun yanı sıra Selman-i Farisi gibi milliyet kimlikleriyle çağrılan birçok sahabe örnekleri de mevcuttur.
             Meseleye birde sosyolojik yönden baktığımızda Evrimciler güya zayıfların güçlülerin karşısında seleksiyona (seçime) uğrayarak güçlü ırkların meydana geldiği iddiasıyla karşılaşırız. Maalesef bu görüş bir iddia olarak kalmayıp zamanla ideolojik akımlara temel dayanakta teşkil etmiş, böylece Nietzsche tipi ırkçılık, Adolf Hitler tarzı Nazi ırkçılılığı ve sosyal Darwinizm türü marazlara yol açan bir durum ortaya çıkmıştır. Yetmedi Evrimcilerden Thomas Henry Huxley; “Tarafsızı olan bir kimse üstün beyaz insanın, zenciye eşit olduğunu kabul edemez” deyip ayrımcı bir zihniyet örneği sergilemiştir. İşte görüyorsunuz insanlıktan nasibini almayan bir takım aklı evvellerin bu tür hezeyanlarda bulunması kendi karakterlerini ve beslendiği ideolojisinin rengini ortaya koymaya yeter artar da. Keza bu tür zihniyetler ayrımcılık yaparken, Müberra Dinimiz çok farklı bir tavır sergileyip kimliklere dokunmayı insanlık suçu ilan etmiştir. Böylece dinimizde ırka ait kimliklerin, tahakküm aracı ve başka milletlere üstünlük olarak kullanılmasına geçit verilmez. Ne var ki Hulefa-i Raşidin döneminden sonra ırkçılık vebası içimize sirayet etmesiyle birlikte Emevi Devletince Arap ırkından olmayan Müslümanlar, Mevali (azadlı köle) muamelesine tabi tutulmuştur. Hatta Emeviler bununla da kalmamışlar, fırsat buldukça kabile ırkçılığı da (Ümeyye oğuları) gütmüşler, derken minberlerde Hz. Ali’ye hakaretler yağdırıp mesnetsiz suçlamalarda bulunmuşlardır. Yetmedi camilerde Arap olmayanların imamlık yapmalarına mani olmuşlar ve Müslümanlardan cizye almışlar bile.
             Tabii onlar cizye ala dursunlar bu arada Abbasiler de durumdan vazife çıkarıp Emeviler’in ırkçılık hareketlerine gereken tepkiyi göstermekte gecikmemişlerdir. Ancak Abbasilerin Emeviler’e olan düşmanlıkta aşırıya kaçınca bu kez onlarda Acem ırkçılığının hortlamasına sebep olmuşlardır. Bilhassa Hz. Abbas, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası olması hasebiyle, bu isim altında hükümranlıklarını sürdürmüşlerdir. Hiç kuşkusuz isme hürmet güzel bir haslet, ama ne yazık ki Abbasiler bu isme hürmet örnek tavır sergileyemediler. Anlaşılan o ki;  Veda Haccı’nda Kâinatın Efendisi (s.a.v.) Kusva isimli deve üzerinde “Cahiliyet devrine ait her şeyi çiğniyorum! Ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstünlüğü var! Hepsi insanoğlu, insansa topraktan...” beyan buyurmasına rağmen, ne Emeviler, ne Abbasiler, ne de Acemler bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık kalabildiler.  Neyse ki; bu hadis-i şerifin ruhuna sadık tarih sahnesine bir millet çıkar da İslam âleminin yüreğine su serpmiş olur. Malum o millet Türklerden başkası değildir.  Bakın bu konuda Elmalı Hamdi Yazır tefsirinde; “Arap ve Fars hizmette saf dışı kalınca bu defa Allah, Türkleri gönderdi. İslâm devleti Türklerin elinde kaldı. İstanbul fethi hadis-i şerifiyle işaret edilen Allah’ın gönderdiği ve övdüğü milletler camiasına Türkler de dâhil oldu” diye bir açıklama getirir. Sadece Elmalı Hamdi Yazır mı açıklık getirir, bunun gibi geçmişte birçok müfessir ve sözüne güvenilir birçok ulemanın açıklamaları da söz konusudur.  Şöyle ki;
            “Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse... bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırlar...” (Maide Suresi, Ayet 54)  ayetini XVII. asrın büyük Türk âlimlerinden Vani Mehmed Efendi, bu kavmin Türk kavmi olduğuna kanaat ortaya koyduğu gibi (Beyazıd Kütüphanesi ‘nde 67 numarada kayıtlı, Ara’isül-Kur’an Tefsiri), aynı zamanda kanaatini destekleyecek;
          -“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz
          -“İki camiayı kışkırtmayınız. Türklerle, Habeşliler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz” (Kütüb-i Sitte İmam Ebu Davud Kitab-ı Sünen 1280).
            -“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin. Çünkü milletimin mülkünü ve Allah’ın ona olan ihsanını onun elinden evvel kantara nesli alacaktır” (Teberani Mücem’ül-Kebir ve Mücemül Efsat eserinde İbn-i Mesut’dan rivayet, Türk Irkı Niçin Müslüman oldu, İsmail Hami Danışmend, S. 78, 79, 80, 81) hadis-i şerifleri delil olarak göstermeyi ihmal etmez de.
            Tabii bitmedi dahası var, malum Divan-u Lügat’it Türk’le adını duyuran Buhara ve Nişabur hadis imamlarından Kaşgarlı Mahmud ise şu hadisi şerifi nakleder: “Türk dilini öğreniniz. Çünkü Türklerin çok uzun sürecek bir hâkimiyetleri vardır” (Divan-u Lügat’it Türk C.1, S.23).
            Keza Bursalı İsmail Hakkı Efendi’nin “Hadis-i Erbain” (Kırk Hadis) adlı eserinde geçen; “Âdem, Cennet’e Lisan-ı Türk ile Hakk demekle kıyam edip çıkmıştır. Zira dünyada ahir tasarruf Türk’ündür”  ifadeleri de kayda değerdir (Bkz. Sinan Omur, Bugün Gazetesi, 12.2.1971).  Gerçekten de II. Âdem olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un Ham, Sam, Yafes  adındaki üç oğlundan insanlık soyunun dal budak saldığı ve dal budaktan salan bir kolunu temsil eden Yafes'in ise Türklerin atası olduğuna dair hususta tarihçiler hem fikirdiler.
            Bakın, Selçuklu Tarihi müellifi Râvendi, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin bir duasını şöyle nakleder: “Ey Allah’ım ben senin için Muhammed’in şeriatını takrir ettim. Eğer içtihadım doğru, mezhebim haksa bana yardım et” demiştir. Gaipten hafiften gelen bir ses O’na: “Sen doğru söyledin, kılıç Türklerin elinde bulundukça mezhebine zeval yoktur” (Bkz. Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, Prof. Osman Turan S.936).
            Her ne kadar Osmanlı bağrında taşıdığı milletlerin milliyet duygularının galebe çalmaması adına sıkça Türk ifadesini kullanmasa da yeri geldiğinde milliyetimize dil uzatan olduğunda gereken tavrı esirgememişlerdir. Bu yüzden Bernard Lewis, Osmanlıları İslam dininin en doğru karakterli üyeleri olarak nitelemiştir. Yeter ki iyi niyetimizi istismar etmeye kalkışılmasın,  bağrımızda her milletten insan Osmanlı şemsiyesi altında korunur da. Aksi halde bize dokunulduğunda biz de dokunuruz. Nitekim II. Abdülhamid sarayın penceresinde seyre daldığında sarayda görevli bir Arnavut’un mayası icabı bahçıvanlık yapan bir Türk’e; “Pis Türk” diye mırıldandığına şahit olduğunda,
           “- Unutma ki ben de Türküm!” diye tepki göstermiştir.
      Yine bize karşı bir başka dokunma örneğinde,  Yahudi asıllı Macar Türkolog Arminius Vambery bir şekilde İstanbul Hariciyesinde görev aldığında Müslüman gibi görünüp Reşid Efendi adıyla ham softa kılığında tüm Türk İslam âlemini karış karış dolaşaraktan İngilizler hesabına bilgi toplamaya yeltenmiştir. Fakat bu durumu dâhiyane ferasetiyle sezen Ulu Hakan Abdülhamit Han Özbek Tekkesi Şeyhi Buharalı Süleyman Efendiyi Orta Asya’ya salıp önlem almakta gecikmez. Bu yüzden oraya vardığında Pantürk bir strateji izlemesini öğütler. Derken Özbek Tekkesi Şeyhi vasıtasıyla ata yurtta kendisinin kontrolünde Turan kurultayı da düzenler. Böylece İngiltere, Rusya ve Fransa’nın etnik sinsi politikalarını boşa çıkartılmış olur. Elbette ki Abdülhamit Han sadece Türk dünyası ile ilgilenmemiş aynı şekilde Müslüman âlemiyle de işbirliğine girip Teşkilat-ı Mahsusa kanalıyla İstanbul’a bağlı bir oluşuma da imza atmıştır. Bu arada Ulu Hakan uzak doğuyu da ihmal etmez ve Japonlarla da münasebetler içerisine girer. İşte bu noktada Ulu Hakanı hem Türk lideri, hem Müslümanların lideri, hem de cihangir bir lider olarak görebiliriz. Ne diyelim Abdülhamid Han dehası budur, varın bundan ötesini siz düşünün.  
        Cumhuriyet dönemine geldiğimizde de Hacı Bayramda dualar eşliğinde kurulan TBMM ile birlikte nübüvvet gülüyle olan gönül bağımız yine devam etmiştir. Bakın dünyada Mehmet adıyla anılan sadece Türk Mehmetçiği vardır.  Düşünsenize askerine “Mehmetçik” unvanını veren tek millet biziz. Evet,  “Muhammed” ismine hürmeten Türk askerine bu ismi layık görüp, gereğini yapmışız da.
            Türklerle ilgili söylenecek daha çok söz var elbet. Bu yüzden yukarıda belirttiğimiz Türklere atfen söylenen sözlerin değerlendirmesini karınca kararınca aktarmaya çalıştık. Bir de Said-i Nursi Hazretlerinin Türk milleti ile ilgili şu müthiş sözlerine kulak vermekte fayda var. Bakın Bediüzzaman ne diyor:
            “... İşte Ey Ehl-i Kur’an olan şu vatanın evlatları, altı yüz sene değil, belki, Abbasiler zamanından beri bin senedir Kur’an-ı Hâkim’in bayraktarı olarak, bütün cihana karşı meydan okuyup, Kur’an-ı ilan etmişsiniz. Milletinizi Kur’an’a ve İslâm’a kal’a yapmışsınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehacümatı defettiniz, ta ‘Allah sevdiği ve onların da O’nu sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet-i nefs sahibi, Allah yolunda cihad eden bir millet getirir’ (Maide–54) ayetine güzel bir musaddak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve Frenk meşrep münafıkların desiselerine uyup, şu ayetin evvelindeki hitaba “kim dininden dönerse...” hitabına musaddak olmaktan çekinmelisiniz, korkmalısınız.
            Cay-ı dikkat bir hal Türk milleti anasırı İslâmiyet içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten de çıkmışlardır. Türkler sair unsurlar gibi Müslim ve Gayrimüslim olarak iki kısıma inkişam etmemiştir. Hâlbuki küçük unsurlar bile hem Müslim, hem Gayrimüslim iki kısımdır.
            Ey Türk kardeş bilhassa sen dikkat et, senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş, ondan tefriki kabil değil, Tefrik edersen mahvsın. Bütün mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefahir zemin yüzünde hiç bir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme” (S. Nursi, Mektubat).
            Gerçekten de Said-i Nursi Hazretlerinin kendisi Kürt kökenli olmasına rağmen, Türkler için telaffuz ettiği bu övgü dolu sözler, necip milletimizin kıymetini bilmemizi ortaya koyması açısından çok mühim arz eder. Hakeza İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’da Arnavut asıllı olmasına rağmen, o da Türk milleti için şöyle demiştir;
            “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
            Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!”
          İşte Akif’in bu şiiriyle Türklük bir bambaşka mana kazanır da.  Çünkü millet olarak milliyet anlayışımızın kuru cihangirlik davası olmadığının delilidir bu sözler.  Kaldı ki Türkler İslâm’a hizmetkâr olmakla et ve tırnak misali hem ruhen hem de madden kaynaşarak müsbet milliyetin doruğuna ulaşmışlardır.
         Anlaşılan bütün bu kıymetli âlimlerin dilinde yankılanan Türkler, tarihi süreç içerisinde üç kıtada âleme nizam götürme ülküsünü kimliğine yakışır bir şekilde rol oynayıp yediden yetmişe herkese milliyet nedir öğretmiştir. Bilhassa Türklüğün cihan hâkimiyeti mefkûresinin İslâm’ı kabul etmesiyle birlikte İ’lây-ı Kelimetullah için âleme nizam verecek bir ideale dönüşüp, Türklük daha da yeni bir veçheye kavuşur. İyi ki de böyle bir veçheye bürünmüşüz, bu sayede Türkler İslâm’a hadim (hizmetkâr) olmuş, dün de, bugün de ve yarın da bu hizmetkârlığıyla payidar kalacağına ümit varız.  Her ne kadar ara sıra ırkçılık vebası bizim topraklarımıza uğrasa da asla amaçlarına ulaşamayacaklardır. Öyle inanıyoruz ki bugün Türklüğü içte ve dışta maraz kavram haline getirme çabaları milletimizin o derin ferasetiyle son bulacaktır.  İşte bu necip milletin derin ferasetiyle birlikte Türklük kavramı ayrıştırıcı değil birleştirici bir değer olarak yoluna devam edeceğine inancımız tamda. 


2 Eylül 2016 Cuma

TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ



 TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ
                                                                                                      
          SELİM GÜRBÜZER

        Sümerler ilk yazıyı keşfetmekle insanlığın medeniyet hamlesinde öncü olmuştur. Dolayısıyla insanlığın vahşetten medeniyete geçmesinde Türklerin çok büyük payı vardır.
         Düşünsenize Avrupa daha tuvalet nedir bilmezken, Türkler tarihin ilk dönemlerinde pek çok medeniyete ışık tutacak hamleleri gerçekleştirmişler. Batı dünyası ise malum sokaklara dökülen pisliğin saçtığı kokunun önüne ancak XVII. asırda lazımlığı keşfettiğinde bertaraf edebilmiş. Yani bizim daha önce keşfettiğimiz lazımlığımız sayesinde bir nebze olsun kokuşmuşluktan kurtulabilmişlerdir. Sadece tuvalet mi?  Hiç kuşkusuz mendilimizde işe yaramış, derken Batı, XVI. yüzyılda Venedik yoluyla aldığı mendilimiz sayesinde burnunu silmeyi öğrenmiştir.  Hatta batı bizim keçemizi de sonradan edinmişler. Bu yüzden Fernard Grenard “Romalılar çamaşır bilmezken onlar (Hunlar) keten gömleği giyerlerdi” demekten kendini alamamıştır.
         Peki ya haberleşme? Malum, haberleşmenin kaynağı da İslam medeniyetidir. Düşünsenize iletişim alanında Abbasilerin keşfettiği ışıklı telgraftan tutunda ikinci derecede haberleşme kaynağı bildiğimiz güvercin postası da kayda değer bir iletişim aracımızdır. Nasıl kayda değer olmasın ki, Sevr mağarasında Peygamberimizi koruma görevi üstlenmiştir adeta. Bu demektir ki, güvercin çok iyi bir eğitimden geçirilirse gerektiğinde koruyucu bir zırh, gerektiğinde en güvenilir posta aracı olabiliyor. Gerçektende atalarımız güvercini haberleşme alanında en iyi şekilde kullanmakla dikkat çekmişlerdir. Sadece atalarımız mı, bunu takiben İngilizler de güvercinden yararlanıp savaşların seyrini değiştirecek hamlelere girişmişlerdir. Misal mi? İşte I. Dünya savaşında özel yetiştirilen Cher Ami adlı güvercin vasıtasıyla son derece önemli mesajları hedeflenen yerlere ulaştırmışlar. Hakeza Fransızlar da güvercinlere mikro düzeyde fotoğraf makineleri yerleştirmek suretiyle birtakım stratejik noktaları tespit etmişlerdir. Besbelli ki kuşlar yeryüzü ekseninde çıplak gözle göremediğimiz birçok manyetik dalga boylarını ve arzın değişik çekim alanları arasında kalan açıyı içgüdüyle hesaplarcasına yön tayini yapabiliyorlar. Madem kuşlar bu kadar mahir varlıklar,  siz siz olun sakın ola ki herhangi birine şaka yollu da olsa kuş beyinli demeyin.      
          Evet, gök âleminde keşifler yapılırda deniz altında yapılmaz mı, yapılır elbet. Bakın bugünkü denizaltı ulaşımına ilham olan bizim eskiden adını sıkça zikrettiğimiz bir Türk icadı tahtelbahirden başkası değildir. Malumunuz tahterevalli negatif geri tepme mantığıyla işlev gören bir tür denge aracıdır. Hatta bir kısım balıkları su içerisinde dengede kalmasını sağlayan yüzme keseleri de öyledir. Zira bu keseler hava cebi görevi üstlendiklerinden balığı rahatlıkla su üzerinde tutabiliyor. İşte bu ilham kaynaklarından hareketle Yunus (a.s)’ın balık karnında geçirdiği bir tür deniz seyahatini bir peygamber kıssasının ötesinde deniz altı gemilerini keşfetmeye yönelik bir mesajı düşündürmeye yetmiştir. Zaten bu verilen mesaj yerini bulur da. Nitekim David Sushnell’in 1776’da keşfettiği tek kişilik denizaltı gemi ve 1719’da Osmanlı mühendislerinden İbrahim Efendi’nin timsah biçiminde bir denizaltı gemi inşa etme çabası bunun tipik misalini teşkil eder. Hiç kuşkusuz her iki isme Yunus balığı rehber olmuştur. Evet, Yunus balığı deyip geçmeyelim, bugün denizin 100 metre derinliğinde kurulan denizaltı laboratuarlara yardımcı kılacak deneysel araç ve adavet taşıdıkları artık bir sır değil. Bu yüzden Yunusu hep dost biliriz.
          Her neyse ilham kaynaklarımızı sıralamaya devam ettiğimizde XI. Yüzyılda Müslüman bilge âlimimiz Ammar’ın kendine özgü geliştirdiği bir yöntemle katarak ameliyatı yaptığına şahit oluruz. Yine Akşemseddin Hazretleri’nin Tıpta çok önemli devrim sayılacak nitelikte sayılan XV. yüzyılda ileri sürdüğü mikrop teorisiyle karşılaşırız. Zaten bununla alakalı görüşleri ‘Hayatın Maddesi ve Tıp’ adlı eserinde ziyadesiyle mevcut, isteyen bakabilir.  Sadece âlimlerimiz mi, padişahlarımızda ışık kaynağıdırlar. Nasıl mı? İşte İstanbul’un fethi hazırlıklarında kullanılacak topların balistik muayenelerin ölçüm ve hesaplarını bizatihi Fatih Sultan Mehmet yapmış, hatta bunla da yetinmemiş havan toplarını da döktürüp günümüz savaş teknolojisine rehber olmuştur. Övünmek gibi olmasın ama şu bir gerçek, dünyanın habersiz olduğu balistik hesapların kaynağı da biziz. Belli ki Fatih Sultan Mehmed’e “Sizde onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Ki bununla Allah’ın düşmanını ve sizin düşmanlarınızı ve daha başka sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız” (Enfal, 60)  ayeti ilham olup ateşli top gibi daha nice atıcı silahların fizibilite çalışmalarına hız vermiştir. Nasıl hız vermesin ki,  kendisini İstanbul’u fethedecek ne büyük kumandan diye övdüğü Peygamberimiz (s.a.v); “Dikkat edin kuvvet atmaktır” diye beyan buyurmakta. Tabii hadis-i şerifte geçen atıcılık sadece ok atmaktan ibaret değil, tüm stratejik silahları da kapsayan bir kavramdır. Yani, atıcılıktan maksat zahiri anlamda binek hayvanı olmayıp, bilakis tüm araçlar kastedilmektedir.
          Malum ‘zaman’ saatle anlam kazanır. Madem öyle, bırakınız normal saati, konuşan saatlerde İslam medeniyetiyle gün yüzüne çıkmıştır. Bilhassa Toygar Akman’ın bir takım araştırmalar sonucu ortaya koyduğu belgelere bakıldığında bundan takriben sekiz asır önce Artuk Türklerinden Cizreli Ebül-İz adında bilginimiz sayesinde bir kuşun hareketiyle otomatik ayarlanan bir makinenin keşfine şahit oluruz. Öyle ki bu büyük bilginimiz 24 kapılı otomatik makineden saat başı çıkan bir adamın kapıya dokunduğunda kuşun kanatlarını çırpmasıyla ortaya çıkan sesle birlikte konuşan saati adeta tarihin hafızasına kayd etmiştir. Şimdi gel de böylesi bir icat hepimizi hayretler içerisinde bırakmasın. Merak edenler konuşan saatle ilgili tüm ayrıntıları Cizreli Ebül-İz’in “Kitabül cami-i beynel ilm-i vel amel en-nafi-i fi sınaat-il hiyel” adlı kitabının 171. sayfasına bakabilir. Hele birde İstanbul’da Topkapı Sarayı Üçüncü Ahmet Kütüphanesinde kayıtlı bu kitap incelendiğinde saatin kadran merkezinde davul zurna çalan adamların sembolize edilmiş mekanik aygıttan söz edildiğini görürüz.  Hatta bu kitapta fil’in üzerine binmiş bir adamın hayvanın bir takım hareketlerini kontrol eden düzenekten de bahsedilir. İşte bu yüzden bu düzeneğe fil adam makine dersek yeridir. Tabii bitmedi, dahası var; Türk bilginimiz tüm bunlara ilaveten Artukoğullarından Diyarbekir Hükümdarı Ebül Feth Mahmut İbni Karaaslan’a ithaf ettiği kitabında elinde testiyle su döken bir adam robotuyla sultanın kolayca abdest almasını sağlayacak çalışması da dikkat çeken bir husustur. Derken bu icadıyla sultanın gönlünü çoktan hoş tutmuş bile. Elbette ki tüm bu tür çalışmalara ilham olan en büyük kaynak,  hiç şüphesiz Mekke’de yükselen çağrının üzerinden daha elli yıl geçmeden bütün dünyayı saran vahyin soluğundan başkası değildir. Bu yüzden vahiy için Kur’an-ı Mucizül Beyan deriz. Nasıl ki, Batı medeniyetinin temelinde Hıristiyanlık mayası varsa, İslam medeniyetinin inkişafında vahiy gerçeği vardır.
          İyi ki de vahiy kaynağımız var, bakın Hz. Ömer devrinde denizden korkan Müslümanlar, daha sonraki devirlerde vahyin aydınlığında denizcilikte dünyaya rehber olunmuştur. Artık çöl ve göçebe insanı bundan böyle dalga, fırtına, kasırga, rüzgâr demeksizin göğüslerini gere gere mavi sulara yelken açacaklardır. Nihayet medeniyet sevdası etkisini gösterir de. Bu sevda Türklerin denizcilikte ilk teşebbüsü İzmir’de küçük çapta devlet kuran Çaka Bey tarafından gerçekleştirmesine yetmiştir. İşte bu sevda uğruna deniz, gelen Türk tayfalarını adeta selamlayıp yol verir de. Ancak Moğol istilası her şeyde olduğu gibi bu teşebbüsü de bertaraf edip biranda tılsım bozuluvermiş. Neyse ki ileriki dönemlerde, bilhassa İstanbul’un fethiyle birlikte hem Karadeniz, hem Venedik, hem de Cenevizlilerin ticari faaliyetlerini kontrolümüze alabilmişiz. Doğuda ise Yavuz Sultan Selim yüzümüzü güldürüp İran seferiyle birlikte doğunun ticaret yolları açılır. Kanuni devrinde de İbn-i Haldun’un dediği; “Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremiyorlardı” gerçeği yanında, yüzdürmekle kalmamışız aynı zamanda Akdeniz ticaretini de geliştirmişiz. Nasıl gelişmesin ki, bizim Pirimiz Pir-i Reis’tir.         
      Hazır Akdeniz’den söz etmişken bu arada Barbaros’u da unutmak olmaz. Hiç kuşkusuz Akdeniz hâkimiyetinde Barbaros ve arkadaşlarının büyük rolü inkâr edilemez. Barbaros’un eli değer de Akdeniz çalkalanmaz mı, hem öyle çalkalanır ki adeta dalgalar coşarda. Hatta Barbaros, daha sonraları Osmanlı’nın emrine girip denizciliğimiz daha da bir nizama kavuşur hale gelir. Kalyonların vira vira bismillah deyişiyle başlayan seferlerle Osmanlı Akdeniz’e yelken açarken, her ne oluyorsa o arada Batı XV. yüzyılın sonlarına doğru, deniz aşırı okyanusları aşıp bölük pörçük yaşayan dağınık topluluklardan elde ettiği bilgilerle “Batı Medeniyeti” sahne alır. Derken batı hâkimiyeti XVI. asırda start alır. Anlaşılan İslam’ın çöküşü diye bir şey yok, sadece Batı’nın uyanışı diye bir olay vardır. Yani, XVI. asırda, Batı’nın okyanuslara açılması söz konusudur. Batının okyanusa açılması neticesinde XVI. asırda Hind Denizi’nin keşfi de gerçekleşir, böylece İslam dünyası ticari okyanus yollarının dışında kalır. Yine de Osmanlı tüm bu gelişmelerin gerisinde kalmaz, hatta XVII. asırda bile gücünün zirvesinde diyebiliriz.
          Belli ki Avrupa’nın büyük denizlere açılmasında bizim payımız çok büyük. Piri Reis bu konuda Kitabi Bahriyesi’nde; “Avrupalıların denizcilik ilminde çok zayıf okuduklarını ve bu ilmi de şarktan almışlardır”  diye not düşmüş bile.  Zira Müslümanların elinde bulunan dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler Avrupa’ya aktarılmasaydı, belki de Kristof Kolomb, Hindistan’a Batıdan dolaşarak varmayı aklının ucundan bile geçiremezdi. Ve Amerika’da keşfedilemezdi. Kelimenin tam anlamıyla Batı denilen olay, XVI. yüzyılda okyanusa açılarak doğan,  XVII. yüzyılda doğan çocuk misali emekleyen, XVIII. asırda yürümeye başlayan, XIX. asırda ise koşup çağa damgasını vuran bir medeniyet diye özetleyebiliriz. Hatta bu arada XIX. yüzyılda Rasyonalizm cereyanının da Batıya güç kattığını unutmamak gerekir.
          Peki, günümüzde medeniyet ne durumda derseniz, pekte iç açıcı görünmüyor.  Sanki bir zamanlar bizim düştüğümüz çukura Avrupa düşmek üzere ve bir çöküşün eşiğine gelmiş gözüküyor, ölüm döşeğinde can çekişir haldeler. Bunca sayısız işledikleri cinayetlerin bir bedeli olsa gerek “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” gerçeği ile karşı karşıyadırlar. İçine düştükleri düşüş sancı emareleri bunun bariz göstergesi. Zaten sistemler en güçlü oldukları devirlerde şiddete ihtiyaç duymazlar. Bilakis saltanatlarının sarsılmaya başladıkları hissine kapıldıkları zaman şiddete başvururlar. Özellikle Ortadoğu’da kurguladıkları ve haşata geçirdikleri uluslararası istihbarat şiddet hareketleri bunu doğruluyor da.
          Kim ne derse desin doğu, birçok medeniyetlerin ışık kaynağıdır.  Bakmayın siz onların ortaçağı karanlık devir ilan etmelerine, aslında bu asılsız bir iddiadır. Merak edenler kütüphanelerin tozlu raflarında saklı kalan tarihi bilgileri bir araştıra dursun görülecektir ki bugünkü modern çağın teknik gelişmelerinin temel izleri X. asra uzanmakta. Bakın, Cevdet Paşa; “Dinlerin de, sapıklıkların da kaynağı Asya” diyor. O bu tespitiyle din kavramını medeniyete karşılık kullanırken, sapıklık kavramıyla da anti medeniyet tutumlara gönderme yapmıştır. İşte İran Mezdekçiliğine baktığımızda hem nihilizm, hem komünizm, hem de sosyalizme kaynak teşkil etmiştir. Oysa İslam güneşinin doğuşuyla birlikte bütün bu karanlık ilişkiler sona erip gerçek manada medeniyet zuhur etmiştir.  
          İnsanlık medeniyetle daha yeni tanışa dursun geçmişte medeniyet hamlemizden karalar, denizler bile bundan nasiplenmiş. Nitekim Akdeniz gelişmeye yüz tutmuş medeniyetten öylesine nasiplenir ki hem bereket kaynağımız hem de anne şefkat kucağına dönüşen denizanamız olur. İşte bu yüzden deniz yolları ihmal edilmeye gelmez diyoruz. Bilhassa Osmanlı’nın gerilemeye yüz tutmasında en büyük etken unsur dünya ticaret yollarının Akdeniz’den okyanusa taşınması olayıdır. Nitekim dünya ticaret yollarının değişmesiyle birlikte Avrupa’nın iştahı kabarıp bir başka sömürgecilik alanına kaymışlardır. Nasıl ki kara yolunda ilk darbe denildiğinde Moğol kasırgası akla geliyorsa, deniz yoluyla darbe denildiğinde de batının okyanus ötesi hamleyle gerçekleştirdiği sömürge düzeni akla gelir. Dedik ya kara ticareti olsun, deniz ticareti olsun ihmal edilmeye gelmez, sürekli keşif icat gerektirir.  Maalesef medeniyette duraksama düşüşümüze zemin hazırlamıştır. Üstelik düşüşle birlikte ticareti horlayan zihniyette türemiştir. Öyle ki bürokrat (yöneticilik), kahramanlık (asker) ve köylülük (üretici)  gibi tavırlar meziyet telakki edilmiş.  Derken Peygamber buyruğu “Rızkın on da dokuzu ticarettedir” gerçeği unutulmaya terk edilmiştir. Böylece ticaret azınlıkların eline geçip iktisadi gücümüz kayba uğramıştır. İşte o unutulmuşluk içerisinde Osmanlı’ya ticaretin yollarını gösterecek bir rehber gerekiyordu, tabii böyle bir akıl devreye girmeyince de Osmanlı teknolojik gelişmelere bu üstün varı tavrıyla seyirci kalmıştır. Zaten ortada ticaretin içinde olmalıyız diyen bir akılda yoktu,  habire düşüşe neden olan toprağa dayalı ekonominin canlanmasına yönelik çalışmayla meşgul olup ticari güce kayıtsız kalmışız. Oysa biz ilk medeniyet hamlemizin başlangıcında sıfır rakamını keşfetmekle ticaretin temelini atmıştık, kayıtsız kalmak gerçekten düşündürücüdür.      
          Malumunuz, tarihi süreç içerisinde rakamların kimi zaman çubuklar şeklinde, kimi zaman Babil tabletleri tarzında, kimi zamanda Mısır papirüsleri şeklinde sahne aldığını görmekteyiz. Rakamlar her ne surette kullanılırsa kullanılsın sonuçta ondalık sisteme dayalı rakamların kaynağı eski Hindu ve Batı Arap yazı usulünden alınmadır. Bundan dolayı bu yazış tarzına Arap rakamları denmektedir. Hatta Araplar hesap ilmiyle çıkarma ya da başka matematiksel işlem yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçta tanımlayamadığı bir rakamla karşılaştığında onun yerine ufacık bir yuvarlak çizerek haneyi boş bırakırlarmış. Böylece bu boş hane sayesinde sıfır rakamı doğmuştur. Bu arada Batı âleminde hesap ilmi Muhammed İbn-i Ahmed’in 976 yılında matematik alanında ilk olarak sıfırın keşfetmesinden 250 yıl sonra ancak gelişmeye başlamıştır. Ne diyelim, işte görüyorsunuz Batı, Roma rakamlarıyla parmaklarını sayarak işlem yapmaya çalışırken biz ise çok yıllar öncesinden sıfır rakamının keyfini çıkartarak hamle üzerine hamleler gerçekleştirmişiz. Fakat gün gelip devran tersine döndüğünde bu kez biz altın çağımızı heba edip kendi kendimize orta çağımızı hazırlamışız. Nitekim Prof. E.F. Gautıer; “Bizim Rönesanssımızın riyaziye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır” demek suretiyle o parlak devirlerimizin hakkını teslim etmesini bilmiştir.  Gerçektende bizim medeniyet köklerimizde önemli bir isim olan Uluğ Bey’in ayın haritasını çizmesinden tutun da, çok sayıda rasathanelerin kurulmasının ötesinde öncü bir astronomi âlimi olduğuna şahit oluyoruz. Hani ‘Yiğidi öldür ama hakkını yeme’ deriz ya, batı astronotların hakkını da teslim etmek gerekir, ay’a ilk ayak bastıklarında bir kraterine Uluğ Bey ismini vermeyi de ihmal etmezler. Hakeza Uluğ Beyin öğrencisi olan Ali Kuşçu’ da ihmal edilmemiş ay’ın bir bölgesine de o’nun ismi verilmiştir. Bu arada Ebul Fergani’nin yazdığı astronomla alakalı risaleleri Asya ve Avrupa’da temel kitaplar listesinde yer aldığını da unutmamak gerekir. 
          Elbette ki parlak devirlerimizin ak sayfalarıyla şeref duyacağız. Fakat geçmişin ihtişamına kapılıp da geleceğe de yönelmezsek bu anlatımların bize bir faydası olmaz. Şunu biz bulduk, bunu yaptık diyerek biran olsun kendi kendimize teselli bulabiliriz. Ancak asıl biz ne yapıyoruz sorusuna cevap bulabilmek çok önemlidir.
          Şurası muhakkak at denilince ilk etapta Türkler akla gelir. İşte bu yüzden at deyip geçmemeli. Çünkü bu hayvan biniciliğin ötesinde karanlıkta bile yolundan sapmaksızın gece ve gündüz mesafe kat edebiliyor. At’ın bu özelliği Ergenekon’dan çıkışımızda öyle işe yaramış ki sürekli uzak diyarlara göç etme aşkıyla yanıp tutuşan Türk’ü medeniyete taşımıştır. Zaten Türk’ün kahramanlık bünyesine uygun en iyi binek olması hasebiyle sürekli at kullanımı tercih edilmiştir. Malum, araba atlarının koşumlarıyla birlikte binicilik tekniği Hunlara ait bir teknik olup, daha sonraki dönemlerde bu önemli binek aracı Avrupa’ya da taşınmış.  Sadece at mı, kılıçta öyledir, yetmedi sağlıkta da örnek olmuşuz.  Zira Türk’lerin hastaları ayrı çadırlarda tuttuklarını, hatta tarihin o ilk yıllarında bile bulaşıcı hastalıklara karşı emniyet tedbirleri aldıkları artık bir sır değil. Ancak meseleyi günümüze taşıdığımızda bugünkü sağlık politikamızın dünya standartlarının üzerinde olduğu söylenemez.  
         Biz öyle bir milletmişiz ki her alanda gücümüzü hissettirmişiz.  Düşünsenize mimaride Süleymaniye ve Selimiye neyse, yazıda tuğra ve fermanlarımızda o derece kayda değer tekniklerdir. Hele Selçuklunun kurmuş olduğu Nizamiye Medreselerimiz vardı ki bugünkü üniversite yapılanmalarının alt temelini oluşturmuştur. Keza bankacılıkta öyledir. Nitekim tarihi kayıtlarda Selçuklu döneminde 10.000 dinar miktarında havale senetleri ve çek usulü tatbikatlarının izlerine rastlarız, böylece bugünkü modern bankacılığa ışık olmuşuz. Yetmedi Osmanlı’daki ahi teşkilatımız da ticari gelişmelere ayna olmuştur.  
          Anlaşılan yeryüzünde bütün medeniyetlere ışık tutmuşuz, ama gel gör ki bu süreci devam ettirememişiz, o zaman boşa övünmek neye yarar sağlar ki. O halde ne yapıp edip mutlaka yeniden dirilişe geçmemiz lazım. Diriliş, ancak ve ancak tarihi köklerimizden kopmadan, çağımızın gerçeklerini iyi okumak veya etüt etmekle mümkün... Neyse ki yaşadığımız çağa damgasını vuran bugünkü Batı uygarlığı da yükselişinin çöküşündedir. Dünya hiç kimseye baki değil çünkü. O halde Batı medeniyetinin dışında tarihimize yakışır bir şekilde insanlığa yeni bir medeniyet sunmak mecburiyetimiz var. Bunu yaparken, kültür ve medeniyetimizin temeli İslam’ın ışığına muhtacız. Mademki artık Batı modeli ihtiyaca cevap veremiyor, ne yapmamız gerektiği hususunda inceden inceye düşünmemiz icap eder. Batı modeli dışında şimdiden alternatif yollar ortaya koymalı da. Hem madem teknoloji Allah’ın ‘Sani’ sıfatı, o halde teknolojik hamlelerde bizimde mührümüz olmalı. Misyonumuzun gereği yeniden insanlığın yüreğine su serpecek medeniyet öncüleri olma yönünde çaba sarf etmek gerekir. Dahası âleme nizamsızlık değil, nizam vermek gibi ulvi davayı omuzlayacak yeni neslin ayak seslerini ihtiyaç vardır. İşte bizim İslam medeniyetinden kastımız bu öncü muştulardır. O halde daha ne duruyoruz, yeniden tarihimizden feyiz alıp geleceğe kanatlanmak ana gayemiz olmalı. Yeter ki niyet hayır olsun akıbette Allah nurunu tamamlayacağı muhakkak.  
        Günümüzde etkin anlayış batı modeli olmasına rağmen, artık onlar için de zeval kaçınılmaz hale gelmiş, düşüş başlamıştır bile. Adına ister sanayi medeniyeti, isterse batı modernizesi denilsin, bu sitil cazibesini yitirmiş durumda. Kaldı ki beşeriyet yeni bir cazibe merkezi arıyor. Mekanik ve sibernetik kuvvetlerin donukluğu insanlığı ister istemez yeni bir arayışa itiyor. Galiba ruhunu yitiren insanlık, yeni Nizam-ı âlem öncüler arıyor ve o anı sabırsızlıkla bekliyor da.
        Yeniden diriliş için kollarını sıvamış medeniyet gönüllülerinin işinin zor olduğunu biliyoruz. Elbette ki günümüz dünya coğrafyasında yeni Türk-İslam medeniyet öncülerinin omuzlarında yüklendikleri misyonun uygulandığı bir model yok. Nasıl olsun ki,  meşruiyetini ispatlayacak zemin ve şartlar daha henüz doğmuş değil, ama tâ ki Yunus’un seslendirdiği; “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” deyişindeki meşruiyet gerekçemize sahip çıktığımız andan itibaren o özlediğimiz medeniyet davasının gün ışığına çıkması kaçınılmazdır. Ancak bunun gerçekleşmesi için, önce ‘her nefis ölümü tadacaktır’ ilahi fermanından hareketle fani olduğumuzu kabul edeceğiz, sonra da ümmetim, ümmetim diyen “Adı güzel kendi güzel Muhammed” diye salât ve selam getirdiğimiz Peygamberimize layıkıyla ümmet olup kendimizi insanlığın kurtuluşuna adamamız gerekir. İşte o zaman insanlığa huzur verecek medeniyetin bir hayal olmayıp bir gerçek olduğu ortaya çıkacaktır. Hatta bu konuda inancımızı yitirmediğimiz gibi ümit varız da.
        Dünyayı yeniden inşa etmek istiyorsak, maddeye köle olmaksızın Kur’an ışığında eşyayı cilalamak gerekir. Cilalayalım ki yeni bir ruhla yeni bir medeniyetin eşiğine gelmiş olalım. Artık gün o muhteşem mazinin özlemiyle avunmak günü değildir,  gün eşyanın hakikatini kavrayıp, eşyaya hâkim medeniyeti yeniden hayata geçirmek günüdür. Hele yeniden diriliş Müslümanların elinde filiz verdiğinde görülecektir ki bir zaruretten doğan batılılaşma son bulacaktır. Medeniyet gönüllülerinin bu çabaları bize bu müjdeyi veriyor da.


          Vesselam.

1 Eylül 2016 Perşembe

MEHMET AKİF ERSOY


   MEHMET AKİF ERSOY

SELİM GÜRBÜZER

       Çok çetin yıllardı elbet. Öncesinde II. Mahmud ve III. Selim’in girişimleriyle başlayan yenilik hareketleri,  sonrasında Tanzimat'la doruğa ulaşan batılılaşma hevesleri, en nihayetinde bir baktık ki Avrupa'nın Osmanlıyı tasfiyeye karar verdiği hengâmede bana dokunmayan bin yıl yaşasın ve aşırı rehavete kapılanılan bir hastalıklı tabloyla yüzleşiverdik. Önümüze öyle bir tablo çıktı ki tüm vatan sathı işgal altındadır artık. Oysa her şart altında iri olabilmek, diri olabilmek ve bir kalabilmek esas olmalıydı. Maalesef elde avuçta bir şey kalmadığında ‘Eeh! Ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip umutsuzluğa kapılmışız. Sadece işgal güçlere karşı içten içe hayıflanmakla yetinmişiz. Ne zaman ki tehlike kapıya dayanmış, işte o zaman işin vahametini idrak eder olmuşuz. Buna ister teselli bulmak denilsin, ister uyku sersemliğinden hayata dönüş denilsin sonuçta ortada bir işgal eden bir güç var, birde işgal edilenlerin acziyet içerisinde dona kalışı var.  Neyse ki böyle bir elim vaziyette yüreklere su serpecek, batılılaşmanın yozlaşma olduğunu fark eden ve kendini rehavete kaptırmamış bir ruh devreye girerde bir nebze olsun soluk alabildik. Hiç kuşkusuz o tılsımı gönüllere nakşeden ruh Mehmet Akif’ten başkası değildir. O ne Tevfik Fikret, ne de Yahya Kemaldir.  Bir başka hürriyet abidesi bülbülümüzdür o.  Bir başka ifadeyle ne Tevfik Fikret gibi kendi kabına çekilen bir ruh seciyesi, ne de Yahya Kemal gibi kendini mazinin o muhteşem hayaline kaptıran bir ruh halini yansıtır. Bilakis her iki halet-i ruhiyenin ötesinde daha zor olana talip olacak, her çileyi göğüsleyecek bir ruh abidesi tavır ortaya yansıtır.  Öyle ki, bu ruh seciyesinde halkın kaderine razı haline son verecek “Kükremiş sel gibiyim, bendimi, çiğner aşarım. Yırtarım dağları enginlere sığmam, taşarım” dizeleriyle tarihe sığmayan destanın bülbülü olmanın ötesinde kuva-yı milliye ruhu aşılar da. Hele bülbülün gür seda sesi gök kubbede yankılandıkça milletin bağrında etkisini gösterir de. Derken suskunluğa bürünmüş bir ülke patlamaya hazır volkana dönüşür bile.
         Malum,  Akif hasta yatağında bitkin ve bitap düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye çalıştığı dönemde İstanbul Fatihte doğmuştur (1873). Annesi Buhara kökenli Emine Şerif Hanım, babası Arnavut kökenli Kosova'nın İpek kentinden Mehmet Tahir Efendinin izdivacıyla dünyaya gelen bir ailenin can evladıdır. Bu demektir ki bir yanı Rumelili, diğer yanı Orta Asyalıdır. Bir başka ifadeyle her iki manevi iklimin ruhun fıtratıyla doğup büyüdüğü İstanbul Fatih'in kültür dokusunu yüreğinde taşıyan ve çağın çilesini yüreğinde hisseden bir can, bir aksiyon sestir o.  Yeri geldi gazeteci, yeri geldi şair, yeri geldi hafız, yeri geldi eğitimci, yeri geldi milletvekili olmuş çok yönlü bir kişiliktir. Hiç kuşkusuz onun çok yönlü ve donanımlı olmasında birinci derecede babasının katkısı söz konusudur. Düşünsenize annesi çocuk yaşta medreseye vermek istese de,  babası Fatih cami medresesi müderrislerinden bir zat olması hasebiyle bu alanla ilgili eksikliği bizatihi kendisi gidereceği düşüncesiyle itiraz edip sırasıyla Fatih İptidai mektebi, Fatih Merkez Rüştiye ve Mülkiye İdadi’ye (liseye) kaydını yaptıracaktır. İyi ki de öyle yapmış ardından inançlı, aynı zamanda Garbın afakından gelen yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tavır sergilemesi gereken bir evlat bırakmış olur. Elbette ki böyle bir babaya can kurban, bakın okula kayıt esnasında cebinden çıkardığı kesesinde para çıkmayınca saatini rehin verecek kadar ufuk sahibidir.  Ne var ki Akif, Mülkiye okuluna devam ettiği sırada babasını kaybedecektir (1888), akabinde ailece geçirdikleri acı ve tatlı hatıraları bağrında taşıyan evleri yanıp kül olur. Kim bilir belki de acılar, çileler bizim bilmediğimiz ince bir hikmetle olumsuz sandığımız pek çok hadiseler Akif'in ruh dünyasını dahada kavileştirsin diye Allah hakkında böyle murad etmiş. Nitekim O'nun; “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” karşısında “Benimde iman dolu göğsüm gibi serhaddım var”  meydan okuyuşu var ya,  onun tüm ruh halini ortaya koymaya yeter artar da.  Artık bundan sonra babadan yoksun eğitimine devam edecek, ama bir an evvelde meslek sahibi olması gerekiyordu.  Ki, devam ettiği yüksek okulu bırakıp bir yıllık yatılı Halkalı Baytar ve Ziraat mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu)  kayıt olur.  Tabii Baytar Okulu deyip geçmemek gerekir, bu okulda önemli bir Rıfat Hüsamettin Hocayla tanışır ya, bu yetmez mi?  Rıfat Hoca mikrobiyoloji bilimini coğrafyamıza kazandırmış bir bilge şahsiyettir. Ayrıca bu hocanın şahsında okuduğu mektebin dini bütün bir eğitim yuvası olması Akif’e yeni bir derinlik katacaktır. Okuldan mezun olduğunda ise İstanbul'da Baytar müfettişi muavini olur. Derken görev icabı dört yıl boyunca Rumeli’de, Anadolu'da, Arabistan’da bulunacak, hatta Hac farizasını da yerine getirecektir. Ve bu yürüyüşte Tuna boylarında, Üsküp'te, Arnavut'ta, Vardar ovasında soluklamakta vardır. Derken her soluk alış verişte tarihle hemhal olup ona büyük bir ufuk turu kazandırır. Yirmi beş yaşına geldiğinde de Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlenir. Bu evlilikten nur topu üç kız, iki erkek evlat dünyaya gelir. Evlendiği yıllarda gazetelerde yayınlanan makale ve şiirlerin yanı sıra mezun olduğu Halkalı Ziraat mektebinde kompozisyon hocalığı ile dikkat çeker. Daha sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi (bugünkü İstanbul üniversitesi) hocalığına tayin olduğunda öteden beri düşlediği o Asım’ın neslin yetişmesinde emek sarf edecektir. Yetmedi dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri Safahat kitabına konu olan Asım’ın nesli hülyası daha da bir anlam kazanıp ilerisinde bir milletin topyekûn uyanışına ve istiklaline soluk olacaktır. Yediden yetmişe tüm cümle âlem o muhteşem istiklal ve hürriyet destana şahit olup Batı’nın o çok övündüğü çelik zırhlı duvarı, Türk'ün iman dolu aşkına mağlup olur da.  Ve bu şahlanış İstiklal marşıyla taçlanır da.
              Gerçekten de uyumaya yüz tutmuş bir milleti yeniden uyandırmak pekte kolay olmamıştı. Zira 93 Harbi,  Trablusgarp (1911), Balkan savaşı (1912), I. Cihan Harbi ve daha nice badireler atlatıldıktan sonra ancak pembe şafaklarla buluşabildik. İşte bu noktada Bilge Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön”  çağrısını Akif'in “Korkma sönmez bu şafaklarda al sancak”  haykırışıyla yeniden hatırlayıp kendimize geldik. Her bir mısra diriliş muştumuzdu çünkü. Nasıl diriliş muştusu olmasın ki,  O kelimenin tam anlamıyla milletin bağrından çıkmış can yürekti. Yedi düvele karşı verilen mücadelede onun coşku dolu şiirleri ve karış karış gezdiği Anadolu camilerinde verdiği vaazları bir milleti ayağa kaldırmaya yetmiştir. Malum, öyle mısralar vardır ki sönük ve donuk olup etkisi kendisiyle sınırlı,  öyle mısralar vardır ki,  uyuyan bir milleti uyandırıp cepheden cepheye sevk edebiliyor. İşte o uyanış mısralarıdır ki şahlanışımıza vesile olmaya yetmiştir. Hele o bülbül gibi çağladıkça kurtuluşumuz bir hayal değil hakikatin tâ kendisi bir destan olur. Ne var ki çağlayan bülbülümüz Milli Mücadele zaferinin ardından taşlar yerine oturduğunda aynı ruh ve heyecanı görememenin hüznüyle incinmiş olsa gerek ki; memleketinden uzak diyarlara hicret edecektir. Sanki kanadı kırılmış bir yaralı kuş misali Mısırda o engin ruhuyla baş başadır. Bu baş başa kalışta açlık, yokluk, sefalet ve kendi haline terk edilmişliğin vermiş olduğu buruklukta vardır. Artık bülbülün ruhu taş kesilmişti,  öyle ki  “Siper et gövdeni” diyemeyecek kadar donuklaşmıştı. Milli mücadele öncesi tüm göğsünü siper edecek kadar volkan yürek olan Akif, milli mücadele sonrası tüm bedeni akkor kesilmişti. Keza tüm sevenler de onunla birlikte taş kesilmişti. Ona belki de en acı gelen yaşadıkları değil, Ankara’da Taceddin Dergâhının yanında kaldığı evde kaleme aldığı  “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın”  dediği topraklardan uzak diyarlarda bir deri bir kemik halde hasta yatağında kendi haline terk edilmiş olmasıdır. Her ne kadar tedavi için İstanbul'a gelse de, artık vakit çok geçti,  siroz kronik safhadadır. Ve can borcunu Allah’a teslim edip sevenlerin omzunda ebedi istirahatgahına uğurlanır. O şimdi Edirnekapı şehitlik mezarlığında medfundur.

                   Ruhu şad olsun.

31 Ağustos 2016 Çarşamba

BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA


    BİR MİZAH DEHASI NASREDDİN HOCA
                  SELİM  GÜRBÜZER                
            Bereketzade İsmail Hakkı Bey şöyle der: “zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ.”            İşte Nasreddin Hocanın siluetini ortaya koyan tasvir bu cümlede gizli. Gerçekten de zahiren baktığımızda bizi güldüren, batını  (içte) yönden de baktığımızda da bizi düşündüren deha şahsiyet olarak karşımıza çıkmakta. Derken güldürürken düşündürmek bize has bir kültür kodu olarak kayıtlara geçer de.
            Ancak şu da var ki kültür kodlarımız ve kültür dehalarımız bizim sınırlarımızın dışında ki coğrafyalarda daha çok yankı bulmakta.  Nitekim UNESCO’nun 1991 yılını Yunus Emre, 1996 yılını Nasreddin Hoca,  2007 yılını da Mevlana yılı ilan etmesi bunun bariz göstergeleridir. Bu demektir ki,  kültür mimarlarımız dünya çapında evrensel nitelik kazanabiliyor.  Tabii ki kültür mimarlarımızın evrensel nitelik kazanmasında gocunmayız,  ama kimi ülkelerin evrensellik kılıfı altında kendi zimmetlerine geçirme eğilimine girdikleri de bir vaka.  Nasıl mı?  Mesela Yunanlılar hala bugün olmuş Nasreddin Hocayı kendi kültür dairesi içerisinde gösterme çabasından vazgeçmiş değillerdir.
          Peki, bu arada biz ne yapıyoruz? Maalesef biz ise tüm bu olup bitenlere seyirci kalmakla işi geçiştiriyoruz. Oysa biz vurdumduymaz oldukça Yunanlılar Karagöz oyunlarımıza da çengel atıp sanki kendi halk sanat ürünüymüş gibi sergileme işgüzarlığında bulunabiliyor. Madem öyle artık bu vurdumduymazlığa son vermek lazım gelir. Ama nasıl? Yapılacak olan iş gayet basit, bikere başta Kültür Bakanlığı olmak üzere diğer yakından uzaktan kültür alanıyla alakalı tüm sivil ve kamu kuruluşlarını harekete geçirmekle elbet.  Daha da yetmedi yediden yetmişe hemen herkesi bu hususta duyarlı hale getirecek ortamı hazırlamalı ki; kültürel dehalarımız evrensellik yaftası altında tek tek elimizden çıkıp başka ülkelerin tekeline geçmesin. Bakın bir Yunanlı Tarih Profesörü ne diyor: “Yunanlılar Ezop ve Diyojen’den sonra yeniçağlarda böyle bir tip üretemeyeceklerini bildiklerinden Hoca’ya sahip çıkıyor.”  İşte bu ifade meramımızı anlatacak türden ifadedir. Aynı zamanda bu ifade bir gerçeği itirafıdır. Tüm cümle âlem şunu iyi bilsin ki Nasreddin Hoca bu coğrafyanın bağrından çıkmış ve Latif Hikemiyât-ı lisanıyla milli kültürümüzün dışa açılan gülen yüzüdür. Ey batı dünyası siz siz olun bu dışa açılan gülen yüz dehamıza farklı misyonlar biçerek sahiplenmeye kalkışmayın. Zira sahiplenmeye kalkıştığınızda abesle iştigal durum olacaktır. Her ne kadar Latif Hikemiyât-ı lisanıyla ağzından dökülen her bir nükte ve her bir fıkranın muhatabı tüm insanlığı kapsasa da olsa da, bu demek değildir ki kimi ülkelere sahiplenmek hakkı versin. O gerçek çehresiyle yerellikten evrenselliğe uzanan çizgide yediden yetmişe hemen herkesin istifade edeceği zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ Hocamızdır
          Evet, istifade etmek başka bir şey sahiplenmek başka bir şeydir. Dolayısıyla bizim açımızdan Nasreddin Hocayı tüm dünyaya açılan penceremiz olarak addederken,  bilhassa batı açısından da sahiplenmemek kaydıyla solmuş soğuk yüzlerini güldürecek zahiri hande- feza olarak addederiz. Hakeza Yunus Emre ve Mevlana’mızı da tüm insanlığın sevgi susuzluğunu giderecek sevgi iksiri olarak addederiz. Kelimenin tam anlamıyla hangi ülke olursa olsun sonuna kadar kültür dehalarımızdan istifade edebildikleri kadar istifade etmelerine ‘evet’ derken, sahiplenmeye kalkışıldığında ise buna asla rızamız olamaz, bu yüzden ‘hayır’ deriz. Zira sahiplik hakkı bizimdir.  Hatta bu öyle bir sahiplenmedir ki; Anadolu’nun birçok yerinde  ‘Bizim Yunus’ diye sahiplenişinde olduğu gibi bir sahiplenmedir bu. Zaten sahip çıktıkça da tüm kültür dehalarımız kıyamete dek gönüllerde taht kurmaya devam edecektir, bu böyle biline.
            Aslında Hocanın etki gücü kendisinde değil, asıl etki gücü güldürürken düşündürmesidir.  İşte nüktelerinde ki etki gücü UNESCO’yu da o kadar derinden etkilemiş olduğu net açık ki, 1996 yılı Nasreddin Hoca yılı olarak ilan edebiliyor. Ne diyelim küresel ölçekte etkin olmak böyle bir şeydir. Elbette ki böylesi küresel boyutta bir etkilenmeyle kültürel dehalarımızın tanıtılmasından gocunmayız.  Bilakis UNESCO aracılığıyla yapılan tüm tanıtım faaliyetlerinin tüm insanlığın istifade edeceği bir fırsat ortam olarak görür, seviniriz de. Biz sadece gocunsak gocunsak, kültürel dehalarımıza farklı anlamlar yüklenerek yalan yanlış tanıtımlarla değişik mecralara çekilmesinden gocunuruz,  bunun dışında değişik etkinliklerle yâd edilmesinden asla gocunmayız. Hem niye gocunalım ki,  bikere bu tür tanıtım faaliyetleriyle tüm insanlık kültürel dehamızdan haberdar olduğu gibi uzun zamandır gülmeye hasret kalmış tüm insanlığın bu sayede solmuş yüzü gülümsemiş oluyor da.
          Hadi bunalıma düşmüş solmuş yüzleri anladıkta, peki kendi iç çekişmemize ne demeli? Durduk yere kendi kendimize tartışmanın fitlini ateşleyip Hocanın Akşehirli mi, yoksa Sivrihisarlı mı tartışmaları üzerinde zaman harcamaya ne gerek var ki. Aslında görünürde yaşadığımız bu sahipleniş yarışı kesretten vahdetin ta kendisi bir yarıştan başka bir şey değildir.   Yani çokluk içinde birlik sahipleniştir bu. Dolayısıyla asıl üzerinde kafa yorup zaman harcamamız gereken husus Hocanın Romanya’dan Çin’e uzanan hat üzerinde pek çok ülkede sanki kendi kahramanlarıymış gibi sahiplenmeye kalkışmalarına önlem almak olmalıdır.  Hele birde buna Yunanistan’ın işgüzarlığını da hesaba kattığımızda,  gerçekten meseleye ciddi bir şekilde el atılması gerektiği bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmakta. Düşünsenize böylesi bir dehamız Azerbaycan’da Molla Nasreddin, Kazakistan’da Koja Nasreddin, Özbekistan’da Nasreddin Efendi olarak bilinip yâd edilmesine rağmen,  kimi ülkeler Hocamızdan istifade etmek yerine sahip çıkma cüreti gösterilebiliyor. Her neyse onlar Hocamızı bizden koparmaya çalışa dursun,  asıl bize düşen vazife bu tür girişimlere pabuç bırakmamaktır.  Hiç kuşkusuz bu vazifeyle de yetinmek olmaz, üniversitelerimizde Nasreddin Hocaya adına kürsüler kurup akademik olarak da yâd etmek gerekir. Unutmayalım ki; şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerimizle Nasreddin Hoca’mızın ancak; Sivrihisar Hortu köyü doğumlu, Babasının Abdullah, annesinin Sıdıka Hatun olduğunu,  yine babasının Hortu köyü imamı olduğu ve bu duyarlılıkla oğluna medrese eğitimi gördürdüğü, babasının ölümünün ardından  Hocanın köye dönüp imam olduğunu, kadılık yaptığını ve 1208-1284 yılları arasında yaşayıp Akşehir’de vefat ettiğini bilmekle sınırlıdır. Oysa bu sınırlı bilgilerin ötesinde daha akademik ve daha da geniş çerçevede bilgilere ihtiyaç var. Şayet Hocamızı sırf fıkra mantığıyla tanıtmaya çalışırsak, biliniz ki Hocamız kabrinde rahat uyuyamaz halde incitmiş oluruz. O halde böylesi kültür dehamızı sırf fıkra mantığı çerçevesinde anlatmakla değil o’na derinlik kazandıracak bilgilerle de yâd etmek gerekir.  Bunu yapmaya mecburuz da.  
           Şu da bir gerçek milli kültürümüzün sağlam temellere oturtulması kaydıyla ülkeler arası kültürel geçişlerden de korkmamalı. Yeter ki kültür emperyalizmi heveslileri haramilerce milli kültürümüzün temellerine kibrit suyu dökülmesine geçit verilmesin, bak o zaman sağdan soldan gelebilecek her türlü kültürel akış ve geçişler zarar vermeyip tam aksine ortaya kültürel zenginlik doğacağı muhakkak. Şayet yok efendim bu geçişler toplumumuz üzerinde değer aşınması meydana getiriyor deniyorsa, bunun kabahatini kültürel geçişlerden ziyade iç ve dış kaynaklı kültür emperyalizmi heveslilerin tahribatlarda aramalı. Bakın, Yunanlılar dünyanın kültür hazinelerini topraklarına taşımışlar ama asla kültürel kimliklerinden taviz vermemişler, halen Yunan kimliği ile ayaktalar.  Bu demektir ki, Yunanlılar dışarıdan gelebilecek kültürlere kapalı kalmayaraktan da greko-latin kültürünü muhafaza edebiliyor. Öyle anlaşılıyor ki,  her ülke kendi kültürel dokusunu muhafaza etmek kaydıyla kültür alışverişinden etkilenmesi asla tehlike teşkil etmez. Asıl iç ve dıştan gelen kültür emperyalizmi heveslilerin yaptıkları kültürel tahribata karşı göz göre göre sessiz kalışımız tehlikedir.  Hele şöyle bir etrafımıza baktığımızda kültürel tahribatın nasıl zirve yaptığını pekâlâ görmek mümkün.  Pekte uzağa gitmeye gerek yoktur. İşte görüyorsunuz Nasreddin Hocayla ilgili ardı astarı olmayan ortalıkta bir sürü dedikodu nitelikli nükteler gırla gidiyor.  Maalesef kültürel varlıklarımız kültür emperyalizmi heveslilerin insafına terk edilerekten piyasa sektörü haline dönüşmüş durumda. Tabii şimdiye kadar kontrolsüz bir şekilde piyasada dolaşan bir sürü bilgi dağarcıkların kaçı doğru, kaçı yanlış buna yönelik ciddi bir araştırma yapılıp ortaya doğru veriler konmadığı için bu durumlara düştük.  Dilin kemiği yok ya, her gelen bir şey söylemiş, söylediğini de üstelik Hocaya atfetmiş. Hadi diyelim ki söylentilerin tümünü doğru kabul edip külliyat haline getirdiğimizi varsaysak bile, böylesi bir Nasreddin Hoca tiplemesiyle hangi akademik formasyondan bahsedilebiliriz ki. Kaldı ki rivayet kaynaklı bilgilerin dünya ölçeğinde hiçbir geçerliliği de yoktur. O halde neydik edip tez elden akademik anlamda ortaya bir şeyler koymalı ki ortalıkta dolanan bilgi kirliliğinden kurtulmuş olalım.
               Evet, kültürel tahribata son vermek için bir an evvel akademisyenlerden oluşturulacak seçici bir heyet oluşturup Hocayı gerçek çehresiyle tanıtmak gerekir. Asla sözlü rivayetlerle bir yere varamayız. Hele ki aslı astarı olmayan sözlü rivayetler ortalıkta dolaştıkça bu durum Nasreddin Hocayı kitleler nezdinde bayağılaştırmaya yol açıp o’na karşı alay varı bakış ve cahil yaftası vurmayı beraberinde getirebiliyor. Dolayısıyla bu tür şeylerle Hocamızı bilerek veya bilmeyerek küçük düşürmeye hiç kimsenin lüksü ve hakkı yoktur, buna asla prim vermemeli. Bikere beyinlere şunu iyi işlemeli ki, Hocamız sıradan komedyen bir şahsiyet değildir,   tam aksine medreseli zahiri hande-feza, batını hikmet-nümâ bir âlim dehamızdır. Nitekim Konya Akşehir’in kültürel varlıklar yönünden zengin bir yer olması o’nun medreseli âlim olduğunun en bariz göstergesidir.        
           Düşünsenize Hoca hakkında ortalıkta ulu orta birtakım yüzeysel değerlendirmeler yapıldığı içindir aramızdan bir bakıyorsun o’nun Arapların Cüha’sında olduğunu iddia edenler çıkabiliyor. Kimileri de bir bakıyorsun Latif dehamızın Timurlenk döneminde yaşaması hasebiyle fıkralarını ‘Timur’ adı altında sunabiliyor. Neyse ki 1980’lerde Afyon kitaplığında bir Mevlevi dervişinin Nasreddin Hoca adlı eseri piyasaya çıktıda bir nebze olsun Hocayla ilgili mesnetsiz bir takım söylentilerin önüne geçilebilmiştir. Tabii 80’lerle kalmamalı, Hocaya daha da yakışır akademik düzeyde çalışmaların yapıldığı yıllardan da söz etmeli.  Dikkat edin akademik takvime bağlanmış yıllardan söz ediyorum. Çünkü Nasreddin Hoca ile ilgili bu güne kadar yazılmış pek çok eser var, ama bu çalışmalar arasında tek akademik kayda değer nitelikte şimdilik Ümit Sinan Topçuoğlu’nun bir araştırma eseri göze çarpıyor. Topçuoğlu  ‘Nasreddin Hoca ve Latifeleri’ kitabını yayınlamakla bu hususta örnek oldu diyebiliriz. Malumunuz, kendisi aynı zamanda folklor araştırmacısı da. Her neyse akademik anlamda mutlaka bir yerden işe başlamak gerekir. Öyle ki Hoca’ya atfedilen nükteleri bir başlık altında, yine gerçeğe yakın nükteleri de ayrı bir başlık altında toplayarak işi koyulmalı. Sonrasında ise asıl kaynak teşkil edecek orijinal nükteleri de ayrı bir başlık ve külliyat altında toplayacak bir çalışma içerisine girmek gerekir. Yok, efendim bu zahmetli bir iştir dersek Hikmet-i Gülümse dehamızı gerçek kimliğinden uzaklaştırmış oluruz. Ki, kendisi medreseden yetişmiş bir âlimdir, dolayısıyla ilmi şahsiyetine gölge düşmemek için Nasreddin Hoca’ya yakışır bir portre ortaya koymak görevimiz olmalı.
           Ülkemizde ideolojik bakışın doruğa ulaştığı dönemlerde Hocaya sınıfsal yaftalamayla gömlek giydirilmeye çalışıldığını da göz önünde bulundurduğumuzda kültürel değerlerimize eskisinden daha da çok sahip çıkmamızı gerektiğini zorunlu kılıyor. Tabii bu sahip çıkış sadece Nasreddin Hocayla sınırlı kalmamalı,  İncili Çavuş ve diğerleri içinde geçerlidir.
             Ümit Sinan Topçuoğlu’nun çalışmalarından hareketle diyebiliriz ki; Hoca XIII. yüzyılda yaşamış bir medrese âlimidir. Hocanın bizatihi bir nüktesinde Kuduri kitabından bahsetmesi ve söz konusu kitabın Hanefi fıkıh kitabı olması hasebiyle o’nun ciddi âlim bir zat olduğunu ortaya koymaya yeter artar da.  Sadece o’nun diğer âlimlerden en belirgin farkı kendi nevi şahsına münhasır özgü nükteleriyle neşe saçan bilge zat olmasıdır. Hani birtakım insanlar için ‘ağzından bal akıyor’ derler ya, bu söz Hoca için söz konusu olduğunda daha da bir bambaşka anlam kazanıp sözün bittiği yerde hikmeti gülümseme başlar da.   Gerçektende ağzından bal akan bir âlimdir o.  Zaten nüktelerinin nesilden nesile devam etmesi bunu teyit ediyor.
               Malumunuz Hocayla alakalı rivayetlerin kökeni XVI. asra kadar dayanmakta.  Ancak XVI. asra dayanan bu ilk yazılı kaynaklara bakıldığında kayda değer türden sadece elli tane nükte göze çarpmakta. Dolayısıyla bu kayda değer nüktelerin haricinde söylenenlerin çoğu Hocaya atfen yakıştırma babından söylenen nükteler dersek yeridir. Yinede rivayetlerin çoğu yakıştırmada olsa bu durum Hoca adına üniversitelerde kürsü kurulmasına engel teşkil durum ortaya çıkarmamalıdır. Hele bir adına kürsüler kurulsun, bak o zaman yakıştırmanın yerini gerçek manda akademik metinlerin ağırlıklı kazanacağı ortamın doğacağı muhakkak. Böylece Hocanın şahsiyetine yakışır dev eserler birbiri ardına yayınlanıp hak ettiği şekilde kültür raflarımızda yer almış olacaktır.
             Her ne kadar Bereketzade İsmail Hakkı Bey kadar Nasreddin Hoca’nın şahsiyetini ortaya koyabilecek tasvir yeteneğimiz olmasa da o’nun güzel latifelerinden nice ibretlik dersler alabileceğimiz gün gibi aşikâr.
            Evet, Nasreddin Hoca zahiren sürekli halkın içinde gezip dolaşan avam insanmış gibi görünse de gerçekte yüreği hikmet dolu havas ehlinden bilge bir zattır. Bu bir anlamda halk içinde Hak olmak manasına, yani Şah-ı Nakşibend (k.s)’in deyişiyle: “zahirimiz halkla, batınımız Hak’la beraber olmanın ta kendisi bir davranış sergilemektir.  Hakeza bu manada Abdülhâlik-ı Gücdevânî (k.s)’nin bu meyanda zikrettiği ‘Halvet der encümen- kalabalıklar arasında da olsa gönlün Allah’la beraber olmak düsturu da öyledir. Üstelik Hoca tüm bu düsturları uygularken işin içine gülümsemeyi de ihmal etmeyerek halk içinde “zahiri hande feza (dışı insanı gülümsetir), batını hikmet nüma (içinde hikmet taşır)  Hak olmuştur. Besbelli ki o’nun Hikmet-i Gülümse deha olmasında Seyyid Mahmud Hayraniye bağlanmasının çok büyük etkisi söz konusu.  İşte bu etki sayesinde ömür boyu halktan uzaklaşmanın şöhrete yol açacağını ve şöhretinde afet doğuracağı bilinciyle hareket etmiştir hep. Bu demektir ki; bu yolda dünyayı ihmal etmeksizin Allaha kul olabilmek esastır.  Nitekim  “Onlar ticaretle dahi meşgul olsalar dahi Allah’ı zikretmek onları alıkoyamaz” ilahi beyanı bunun gerektirir zaten.
       Velhasıl; Nasreddin Hoca XIII. yüzyılda yaşamış görünürde bizden gibi görünüp gerçekte   “Zahiri hande-feza, batını hikmet-nüma” âlimdir.
      Vesselam. 
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1522/bir-mizah-dehasi-nasreddin-hoca.html 

30 Ağustos 2016 Salı

ZEMAHŞERÎ


                       ZEMAHŞERÎ

                SELİM GÜRBÜZER                                 

          Harezm’e bağlı bir ilim kasabanın adıdır Zemahşer. Dolayısıyla adından söz edeceğimiz bilge şahsiyet Hicri 467, Miladi 1075 yılında bu kasabada doğmuş olması hasebiyle Zemahşerî ismiyle anılır hep.  Harezm’e değer katan ilim şehrin olmanın ötesinde her türlü fikrin serbestçe söylenilebilir olan bir mekâna ev sahipliği yapmasıdır. Öyle ki;  o dönemlerde camilerde bile fikri tartışmalar doruk noktaya ulaşmıştı. Bilhassa Harezm halkının kimi âlimlerin kendi aralarında yapılan özgürce tartışmalardan rahatsızlık duymayıp, bilakis memnuniyetle izlemeleri birçok kimseleri hayretler içerisinde bırakmıştır. Sanıldığının aksine özgür düşünce günümüze has bir olgu olmayıp, o devirlerden intikal eden kutlu bir mirastır. İşte böyle bir özgür ortamda Harezm halkı Zemahşerî gibi bir âlim çıkarmasını bilecektir. Demek ki; özgür düşüncenin olduğu yerlerde nice beyin fırtınaların çıkması gayet tabii bir durumdur.
            Zemahşerî’nin belki de en şanslı yanı meşhur Selçuklu veziri Nizamül Mülk döneminde yaşamış olmasıdır. Çünkü o devirler İslam âleminin ilim yönünden zirve yaptığı yıllardır. Malum, ilk ilmi hamlenin müesseseleşmesi Nişabur’da Beyhekiyye medresesiyle başlamış, derken sırasıyla Beyhekiyye, Saidiyye, Nizamiye, Bağdat, Nisabur, İsfahan, Basra, Musul, Herat, Belh, Amid (Diyarbakır) medreseleri takip etmiştir. Nasıl takip etmesin ki,  zira medreseler sevgi ve ışık ocakları olması meramımızı anlatmaya yettiği gibi nice dahiler buralarda nakış nakış işlenip insanlığa rehber olmasına vesile olmuştur.
        Anlaşılan Zemahşerî’de altın çağ diyebileceğimiz dönemde adından söz ettirmiş bir başka bilge dehamızdır. Belli ki; ilk ilim mayasını aileden almiş. Nitekim ilk eğitimini babası yanında alıp Kur’an’ı hıfzetmiş bile. Bu arada Zemahşerî küçük yaşta talihsiz bir olay yaşayacaktır. Şöyle ki; kimilerince damdan düşme, kimilerince soğuktan donmuşluk, ya da hayvandan düşüp bacağının kesildiği rivayet edilir. Hatta buna sebep teşkil eden unsurun kendisinin bir kuşun ayağına ip bağlamasıyla birlikte sürükleyip ayağının telef olduğunu gören annesinin bedduasını almasıdır. Bu rivayet doğru ya da yanlış bilinmez ama netice itibariyle ayağı kangren olma kuşkusuyla kesilir de. O artık hayatını uzun örtüsü altında tahta bacaklı olarak devam ettirecektir. Ve babasının oğluna oturarak iş yapmaya yönelik terzilik teklif ettiğinde, o bu teklifi kabul etmeyip ilmi tercih eder. Böylece babasına sakatlığının ilim öğrenmeye engel teşkil etmeyeceğinin mesajını verir. Yirmi bir yaşına geldiğinde ise ilim uğruna Buhara’ya gitmiş ancak babası nedeni bilinmeyen bir olaydan ötürü mahpusa düşmüş ve bir süre sonra mahpustayken vefat etmiştir. Buna rağmen babasının yokluğunda ilim yolunda dur durak demeden koşuşturmaya devam etmiştir. Hakeza ilim uğruna devrin birçok işin ehil âlimlerden ders almayı da ihmal etmeyecektir. Yetmedi ilim için doğup büyüdüğü topraklardan başka Buhara, Horasan ve Bağdat gibi ilim merkezlerine gitmiş ve böylece oralarda ilmine derinlik katmıştır. İyi ki de ilmine derinlik katmış, çünkü Nizamiye Medresesinin oluşumunda büyük rol oynamıştır. Buralarda piştikten sonra ver elini Mekke’ye diyerekten ışığın doğduğu kaynağa yol almıştır. Derken Mekke ikliminde Arap Yarımadasını yakından tanıma fırsatı bulup ufkunu daha da ötelere taşımasını bilecektir. İşte bir süre buralarda bulunmasından dolayı kendisine Allame Carullah’da (Allah’ın komşusu) denmiştir. Dahası o, bu süre zarfında Arapçaya öyle vakıf olur ki; bir gün Ebû Kubeys dağından Araplara; “Atalarınızın dilinizi benden öğrenin” diye seslenip kendine olan öz güvenini ortaya koyar da. Kelimenin tam anlamıyla o bir dil üstadı dersek yeridir.
             Artık o, uzun bir yolculuğun ardından içini sıla hasreti çektiğinden kendi kendine dönüş kararı alır. Ve dönüşte Bağdat’a uğramayı da ihmal etmez, hatta burada derste okutur,  en nihayet 66 yaşına geldiğinde Urgençe yerleşir. Dahası geriye kalan ömrünü burada tamamlayacaktır.
           Kendisi için bir başka ayrıntı ise evli olmamasıdır.  Hiç kuşkusuz sürekli ilimle iştigal etmesi evlenmemesine neden unsur diyebiliriz. Ki, pek çok eser yazmıştır. Onun hayatında en göze çarpan özelliği itikat alanında Mu’tezile, fıkıh sahasında ise Hanefi düsturlarını metot edinmesidir. Her ne kadar kimi ehlisünnet âlimlerince bir dizi eleştiriye muhatap kalsa da Fahrettin Razı,  Ebussuud Efendi, Muhammed Hamdi Yazır gibi nice ehlisünnet âlimlerin övgüsüne mahzar olmuş ya, bu yetmez mi?
      Velhasıl o; özgür ortamda yetişmiş, Harezmî’n Zemahşerî üstadı olmanın ötesinde 1144 tarihinde Cürcaniyye’de vefat ettiğinde ardından tefsir, kelam, mantık,  lügat belagat, fıkıh gibi ilim dallarında elliye yakın eser bırakmış bir bilge şahsiyettir.