OKLAHOMA BOMBANIN HATIRLATTIĞI PROVA
SELİM GÜRBÜZER
Gün olmuyor
ki insanoğlu sabahın ilk ışıklarında uyandığında tüm dünya dengelerini altüst edecek
olaylarla karşılaşmasın. Belli ki üst akıl boş durmuyor, nerde ne var ne yok
dünyayı habire kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmek için varlar. Sadece
kontrol etmekle kalsalar belki bu kadar dert edinmeyiz. Kontrol etmenin
ötesinde İngiliz-Amerikan entrikasının devam ediyor olması, bir ara komşu
Yunanistan’ın, Ermenistan’ın sergilediği oyunbozanlık ve Acem hilebazlığı,
dünden bugüne hiç boş durmayan CIA ve MOSSAD düzenbazlığıyla İslâm âlemi
vurulmaya çalışılmıştır hep. Kim bilir sırada daha ne kontrol mekanizmaları
devreye girecek. Tüm bu kontrol
mekanizması denemelerden sonra geldiğimiz noktada sanki bir mahşerin
arifesindeyiz, baksanıza tüm karanlık aktörler tarihten bugüne her türden senaryolarla
hayatımızı karartmaktan hiç geri durmuyorlar. Madem hayat karartıcı senaryoların
sonu gelmiyor, o halde bilcümle şer odakların İslâm dünyası üzerinde uyguladıkları
tüm planları boşa çıkartacak ve tüm heveslerini kursaklarında bırakacak
stratejiler geliştirmek gerekir. Çünkü şimdiye kadar oynanan şeytani planlar irdelediğimizde
tüm mazlum milletlerin içini kanatan manzaraların varlığı söz konusudur.
Bakın, Wichita Eyalet Üniversitesi’nde siyaset bölümü profesörü
James McKinney Oklahoma City’deki bomba hadisesi vuku bulduğunda ne diyor; “Bombalama
hadisesini sabah duyduğumda odamda genç bir Filistinli öğrenci bulunmaktaydı.
Şöyle içimden geçirdim: Burada bu olayla hiç bir şekilde ilgisi olmayan biri
oturuyor, ama onun hayatı büyük ihtimalle bundan sonra değişecektir.” Evet, bu yerinde bir tespittir. Tespiti
manidar, çünkü aynı zamanda kendisi terörizm konusunda uzman bir bilim
adamıdır. Zikrettiği ifadelerden anlaşılan o ki, aynı odada bulunduğu Filistinlinin ruh halini
sanki kendi vicdan aynasında görerek dile getirmiş durumda. Hiç kuşkusuz aynada
gördüğü bu acı dram sadece bir kişiyle sınırlı tutulamaz, dünyanın hemen her yerinde Müslümanların iç
dünyasını yansıtan aynadır.
Evet, aynalar asla yalan söylemez. Vicdan aynasına bakıldığında
hemen her vukubulan hadisenin faturası Müslümanlara biçildiğini görmek mümkün. Zaten
Bediüzzaman Said Nursi yıllar öncesinden
'mazlumların zalim, zalimlerin mazlum' addedildiği bu aynayı gördüğü
içindir “Zalimler için yaşasın cehennem”
demekten kendini alamamıştır. Kaldı ki; Bediüzzaman'ın kendisi de sıkı takip
altına alınmış bir din mazlumudur. Zaten dünyanın neresinde mazlumların umut
sesi olacak her kim varsa zinde güçler ve maşalar hemen tehdit kapsamında
değerlendirilip takibe alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle din mazlumlarını itibarsızlaştırmak
adına her türlü provokatif hadise çıkarmak en bildikleri iştir.
Tarihler 19 Nisan
1995’i gösterdiğinde Oklahoma City’de patlama gerçekleşmiş ve ABD’nin 1920
yılından bu yana karşılaştığı en kanlı saldırı olarak kayıtlara geçer. Malum bu
olayda kullanılan altı yüz kilo ağırlığında ki bombayla Oklahoma hükümet
binasını hedef alındığında aralarında 3–4 yaşlarındaki çocuklarında bulunduğu
katliamın sorumluluğunu alelacele Müslümanlar üzerine yıkma çabasına girerler. Tabii
bu tip hedef şaşırtıcı stratejik hamlelere yabancı değiliz, çünkü aynı manipülasyonu 1993’te meydana
gelen Dünya Ticaret Merkezi olayında da görmüştük. O yıllarda daha olay vuku
bulur bulmaz iç ve dış basın koro halde 'İslâm Fundamentalizmi' yaftasıyla
manüpüle edip adeta dört koldan Müslüman avına seferber olmuşlardı. Zaten objektif
haber yapsalar şaşardık, dedik ya hedef
şaşırtıcı manevra yapmak onların en bildikleri iştir. Eeeh adamlar ne
yapsınlar, Sovyet Rusyada komünizmin
çökmesiyle birlikte kendilerini boşlukta buldular, bir şekilde kendilerinin oyalanacakları bir
oyuncağa ihtiyaç duymuş olsalar gerek bu ihtiyacı giderecek oyuncak olarak
İslâm’ı hedef tahtasına oturturlar. Ama hesap edemedikleri bir şey vardı
ki; İslam beşeri bir sistem değil, vahiydir. Dolayısıyla vahiyle oyun oynanmaya
gelmez, çünkü dinin sahibi Allah,
koruyacak olan da O’dur. Üstelik bu hususta Allah’ın vaadi var; Nur’umu
tamamlayağım diye. Kaldı ki değil bir Oklahoma bombası, bin Oklahoma bomba türü
bubi tuzaklar kursalar da Allah’ın nurunu hiç bir zinde güç söndürmeye güç
yetiremez, bu böyle biline.
Evet, Oklahoma
City’deki bomba hadisesi patlak verir vermez bu kanlı olay daha enine boyuna
araştırılmadan hemen alelacele vurun kahpeye dercesine Müslümanları potansiyel
suçlu gösterme yoluna gidilmiştir. Yani daha ilk baştan İslâm’ı karalama provası kendini ele vermiştir. Öyle ki bu hedef saptırıcı
suçlamalara muhatap kılınan Filistin halkı liderlerinden Said Ebu Musameh “İslâmi hareket olarak bu tür eylemleri
asla kabul etmiyoruz. İslâmi hareketin sınırları ancak Filistin içinde İsrail işgal
güçlerine karşıdır” deme ihtiyacı duymuştur. Yetmedi, net tavrını şöyle ortaya koyarr: “Şu iyi
bilinsin ki, ne Amerikan halkıyla, ne de dünyadaki diğer insanlarla
bizim aramızda düşmanlık yoktur.”
İşte Gazze’de yaptığı bu açıklamayla bombalama hadisesinin Hamas ve İslâmi cihadla yakından uzaktan alakası
olmadığını beyan etmiştir.
Hiç kuşkusuz cadı
avı kovalamasında Hamas yalnız değildir,
buna ‘Nation Of İslâm’da dâhil
edilir. Her nekadar Amerikan medyası ‘Nation Of İslâm’ mensuplarını
doğrudan suçlamasa da “İslâmi
Fundamentalist ” yaftasıyla hedef
gösterilir. Böylece Amerika’da yaşayan
Müslümanlar bu olayın yansıtılış şekline içten içe öfke duyacaklardır. Nasıl
öfke duymasınlar ki, bu tür yaftalamalar çoğaldıkça Amerikalı gazeteci Suzanne
Stelly en nihayet ağzından baklayı çıkarıp; Olay, ya İran, ya da Chikago
merkezli Amerikan grup ‘Nation Of İslâm’
tarafından gerçekleştirildi bir üslupla “Nation Of İslâm”
mensuplarını hedef gösterir. Ki, hedef
gösterdiği “Nation Of İslâm” mensupları sıradan bir teşkilat üyeleri
değildir, Çünkü bu teşkilatın temellerini Elijah Muhammed attıktan sonra
Malcolm X'in şahsında bütünleşen bir hareket olarak adından söz ettirmiştir.
Malum,
Malcolm X denince; hayatının ilk
dönemlerinde yaralama, uyuşturucu her ne suç unsuru ararsan var diyebileceğimiz
bir adam, sonrasında ise kendini hakikat
yoluna adamış bir lider olarak akla gelir. Öyle ki karıştığı bir suçtan dolayı
düştüğü hapishanede 'Nation Of İslâm'
teşkilatı üyeleriyle yolu çakıştığında hayata bakış açısı
değişecektir. Artık bu noktadan sonra mapushane onun için bir Yusufiye
medresesidir. Derken on yıllık bir Yusufiye çilesini tamamlayıp dışarı
çıktığında Elijah Muhammed’den sonra bu hareketin bayrağını Malcolm X
üstlenecektir. İyi ki de üstlenmiş, onun kitleler üzerinde çok büyük tesir eden
o müthiş ateşli konuşmaları bu harekâtın en dikkat çeken gözde lideri olmaya ve
onun liderliğinde ki 'Nation Of
İslâm' aksiyoner bir hareket olarak damgasın vurmaya yetecektir. Ama ne var ki her sivil toplum teşkilatında
olduğu gibi bu harekâtında içerisinde görüş ayrılıkları nüksettiğinde yol ayrımına
girilecektir. Tabii burada bizim
açımızdan yol ayrımından ziyade bu yol ayrımından doğan her iki ekolünde
ehlisünnet çizgisini benimsemiş olması ve hiçbir terör eylemlerine bulaşmış
olmaması çok önem arz etmektedir, diğer hususlar
sadece teferruattan ibarettir. Sonuçta Malcolm X'in şahadetiyle birlikte bu harekât Elijah Muhammed’in oğlu Warith Dean Muhammed üstlenecektir. O’da
tıpkı Malcolm X’in yolunu yol bilip bir konferansta üstlendiği harekâtın
misyonunu şöyle dile getirir: “Kesinlikle terörist hiç bir faaliyete
katılmayacağız, biz ehlisünnetiz. Günümüzde asl olan insanların imanının
kurtulmasına vesile olmaktır. Önemli olan, gençlerin ve çocukların iyi bir dini
eğitime ve modern ilme sahip olmalarıdır.”
İşte bu ifadelerden de anlaşıldığı üzere Müslümanların geleceği
radikalizmde değil, ilim ve tefekkürde olduğu net bir şekilde görülebiliyor.
Her ne kadar karanlık zinde güçler bu gerçeği görmezden gelip İslam’ı şiddetle
özdeş göstermeye çalışsalar da bize düşen hiçbir kınayanın kınamasına aldırmaksızın
sosyal, siyasi ve ekonomik tüm alanlarda kendi gücümüzden söz ettirmek
olmalıdır. Bu yüzden kendini mücahid sanan tipler ve gözü dönmüş bir avuç
çapulcu örgütlerin saçtığı ne korku salan sloganları, ne de çığırtkan naraları
bizi bağlar. Aklı başında her müslüman şunu çok iyi bilir ki; İslam’ın
kitlelerce kabulü kin, intikam, şiddet ve öfkeyle tesis edilemez, gönüller
ancak aşkla, sevgiyle fethedilebilir. Hem terörden kim ne fayda bulmuş ki,
İslam dünyası da bulsun.
Evet, cihad ve terör asla bir araya
gelemeyecek iki zıt kavramlar olduğu apaçık ortada. Hal böyle iken bilhassa
batı medyası Oklahoma bomba olayının kritiğini yaptıklarında meseleye ön yargıyla yaklaştıkları, art niyetle ele aldıkları gözden
kaçmaz. Tabii ki aralarında vicdanının sesine kulak verip sağduyuyla yaklaşım sergileyenlerde
çıkar. Nitekim James McKenney ve Dennis Kubby vicdanın sesine kulak veren aydınlardan. Ve New Yorklu avukat Dennis Kubby vicdanının
sesine kulak verip; “Ortadoğu terörist örgütleri spekülasyonunu duyduğumda
şaşırmadım. Benim de siyah saçım ve sakalım var. Ancak ben bir Yahudi’yim”
demekten kendini alamaz da. Böylece Kubbey,
kamuoyuna yansıtılan 'siyah saç', 'sakal' yaftalamasının arka planında yatan ard niyeti
sezip olayın faturasını Müslümanlara yamama aceleciliğinin varlığına dikkat
çeker. Tabii bu vesileyle bizde ülkemizde ara ara şahit olduğumuz pek çok
olaylardan, mesela Uğur Mumcu cinayetinin Türk medyasında tıpkı Oklahoma bomba
hadisesinde yansıtılış biçimine benzer tabloyu hatırlamış olduk. Keza Muammer
Aksoy, Bahriye Üçok cinayetleri de öyledir. Her neyse adına ister Oklahoma bombası, ister Karanfil sokak bombası densin farketmez,
sonuçta servis edilen her tür prova Müslümanların başına patlayabiliyor. Eeeh
adamlar ne yapsınlar, ufuksuzluğa alışmışlar,
bilgi dağarcıklarında insanlığa sunacak birşeyleri olmayınca bu tip
peşin fatura biçmelerden geçimlerini temin etmek zorundalar. Zaten onlara da o
yakışır, çünkü cibilliyetleri buna çok
elverişli ve müsait. Onlar oldubitti kandan beslenmeye alışmış güruhturlar, isteselerde
bu illetten kurtulamazlar. Baksanıza Uğur Mumcu cinayetinin akabinde tirajı en fazla
artan gazete Cumhuriyet Gazetesi olmuştur. Tirajı artsın elbet, bundan
gocunmayız, ama bu nasıl tiraj artışıysa
Ceyhan Mumcu ve eşi Güldal Mumcu’nun kamuoyuna cinayetin arkasındaki derin
güçlerin varlığına dikkat çeken açıklamaları gazetenin sütunlarında yer almaz. Yine
bu nasıl gazetecilikse kendi yazarını katledenlerin açığa çıkmasından tir tir
titreyip okuyucusunu aydınlatmaz. Oysa
gerçek gazetecilikte bir olay vuku bulduğunda önce o olayın en ince detayına kadar
inip sonrasında sütununa taşımak vardır. İcabında bu da yetmez olayların arka
planında yatan uluslararası güç bağlantılarını da ortaya çıkaracak haberlere
imza atmakta vardır. Şayet ne şiş yansın ne kebap yansın denecekse bu kafayla
asla kamuoyu aydınlatılamaz. Yok, eğer
zinde güçlerin işine yarayacak yalan dolan haber yaparak piyonluk rütbeleri bir
üst payeye yükseleceğini sanıyorlarsa, bu boşa avuntudur, ölene dek mankurt payede mahkûm kalacakları
muhakkak.
Onlar mankurt payede ömür tükete dursunlar
bu arada mazlum ülkelerin halklarının da
uyanık olmak mecburiyeti vardır. Hele
bunca yaşanmışlıklardan sonra asla gaflet, delalet ve uykuya dalma lüksümüz
olamaz. Çünkü gaflet uykusuna dalmış ülkeleri ekonomik, sosyal, kültürel vs.
yönden avlayıp sarsmak çok daha kolay olabiliyor. Kaldı ki bir değil, iki değil
birdizi bombalar patlatılarak çoluk çocuk, yaşlı genç demeden canlar kıyılıp
oluk oluk kanlar akıtıldığını görüpte halen uyanık olamama hali denen akıl tutulması
yaşıyorsak vay halimize. Dolayısıyla tüm mazlum ülke halklarının her halükarda uyanık
olması şarttır. Unutmayalım ki “Su uyur düşman uyumaz” atasözü aynı zamanda tüm mazlum milletleri
kapsayan bir öğüttür. Uyanık olduğumuz
da tüm şer odaklarının planları altüst olacağı muhakkak. Bakın, her on yılda bir
darbeye maruz kalmamız uykuya dalmışlığın bir göstergesi. Neyse ki Türk Milleti
olarak tarihler 15 Temmuz 2016 gecesini gösterdiğinde bu kez ezber bozan bir uyanışla
FETÖ (Fetullahçı Terör Örgütü-
Paralel İhanet Çetesi) darbe girişimini akamete uğratıp tüm derin güçlerin tüm
planlarının bozabilmişiz. Anlaşılan o ki; bir ülke uyanıksa ne ala, uyanık değilse vay haline, milli uyanıştan mahrum kalındığı sürece nice
ocakların söndürüleceği, nice şehirlerin bombardımana tabi tutulup nice
canların kıyılacağı kaçınılmaz.
Peki, iyi
hoşta gafletten nasıl kurtulmak nasıl olacak? Hiç kuşkusuz etrafımızda olan biteni
derinlemesine kritik edebilecek bilgi düzeyine erişmek ve öğrenmekle elbet.
Mesela bir insan en basitinden 3N1K kuralı bilgisinden yoksunsa Oklahoma
City’deki bomba olayı ile alakalı kara propagandalara kanması ve gaflet
uykusundan ayılamaması gayet tabidir.
Her kim olursa olsun haberleşme bilgisinin en temel kuralı 3N1K
bilinciyle hareket etmeli ki gaflet uykusundan uyanabilsin. Çünkü “Niçin, Nasıl, Nerede, Ne zaman, Kim” sorularıyla birçok sis perdeleri ortadan kalkabiliyor. Hadi diyelim vatandaş bilmeyebilir, peki ya şu kendini entel olarak lanse edipte
haberciliğin besmelesi sayılan 3N1K kuralını çiğneyip kendi düşünce dünyasına
göre haber yapan ve yorumda bulunanlara ne demeli. Bakınız Hazhir Teimourian,
Oklahoma bombası patlak verdiğinde ne diyor; “Oklahoma’da meydana gelen
hadisenin tamamen İslâmi fundamentalistler tarafından gerçekleştirdiğine
inanıyorum. Sadece Amerika’nın değil, Batı Avrupa devletlerinin de bu ve
benzeri İslâmi terörist faaliyetlere karşı önlem almamız gerekiyor.” İşte
görüyorsunuz 3N1K kuralı hak getire, güya kendisi uzmanmış, tamamen kafasında
İslâm düşmanlığı üzerine kurguladığı dogma
yorumlamayla kendince algı operasyonu yapmakta.
Ama neye yarar ki, onun uzmanlığı sadece kendi kin ve nefretini ortaya
dökmeye yarar. Hiç kuşkusuz Hazhir Teimourian ve Suzanne Steely gibi uzmanlar
zekâ özürlü değiller, ancak zekâları
İslam düşmanlığı üzere efsunlandığında zıvanadan çıkabiliyorlar. Hani zırva
tevil götürmez derler ya, aynen öyle de akıl firar ettiğinde karaya
oturabiliyor. Zaten bir insan aklını karaya oturttuğunda olayların daha arka
planında yatan sebep netice ilişkisine bakmaksızın ya zekâsını yanılmaz addettiği
kahramanlaştırdığı bir Mesih’e, ya bir lidere kiralayabiliyor. Oysa Mesih sandığı insan CIA'nın, Vatikan'ın
ve derin güçlerin piyonudur. Neticede
her bir senaryo oyununda İslam'a balta vurmak güdülse de güneş balçıkla
sıvanamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Peki ya şu
kendi içimizde besleyip büyüttüğümüz yerli işbirlikçi sözde aydınlara ne
demeli. Hiç kuşkusuz onlar için fitne mümessili hain kalemşorlar demek uygun
düşer. Nitekim bu tanımlamaya uygun aklını Pensilvanya’ya kiralamış Emre Uslu, Ekrem Dumanlı gibi kalemşorlar bunun en çarpıcı misalini temsil
eder. Kınlarında durmayıp şu cennet vatanımızda fitne çıkardılar da ne oldu, sonuçta
soluğu yurtdışında aldılar ya, işte bu kaçış
hain damgası yeterli sebep teşkil etmeye yetmiştir. Nasıl yeterli gerekçe teşkil etmesin
ki, Müberra Dinimiz; ‘Fitne katilden
beter’ olduğunu ferman buyurmakta. Dinimiz ferman buyurur da şehit
kanlarıyla sulanmış bu toprakların gerçek vatan evlatları, aklını Pensilvanya’ya kiralamış kalemşorların
asker kılığına girmiş militanların, bilgi teknolojilere hâkim kaset
şantajcıların, telekomünikasyon
fişleyicilerin, sınav sorularını araklayıp devletin tüm kılcal damarlarına sızanların
ektikleri fitne tohumlarına nereye kadar tahammül gösterebilirdi ki. Zaten tahammül
sınırları zorlanıp aşıldığında 15 Temmuz gecesinde darbe girişiminde bulunan
hainlere ihanetin bedelini tankları altına yatarak, Ömer
Halisdemir’in şehit olma pahasına milletin şahsında kendine emir veren
asker kılığına girmiş Tuğgeneral Semih Terzi’yi alnından vurarak fitneyi
bertaraf etmesini bilmiştir. Besbelli ki fitne fücur hainler, Horasan
erenlerin, Mevlana'nın, Yunus’un bu
topraklarda mayaladığı birlik ruhu ve bu ruhtan beslenen insanların ansızın
karşılarına çıkacaklarını hesap edememişler. Zaten o birlik tutkusu, o ruh var oldukça
ayrlıkçı fitne odaklarının bu topraklarda uzun süre tutunmaları çok zordur.
Evet, onlar
fitne çıkarmak için var, bizde diriliş ruhu için varız. Bakın, fitne öyle bir
bulaşıcı illet bir hastalıktır ki, bir bakıyorsun
Uğur Mumcu hadisesinin sıcaklığı soğumadan bir ikinci fitne Jak Kamhi olayı
vuku bulabiliyor. Yetmedi bu fitneyi alevlendirme maksadıyla Arap harfleri
yazılı lav silahları ve bu role uygun sakallı bir kaç kişinin ekranlara
taşındığı gözlerden kaçmaz da. Meğer dert dava Uğur Mumcu, Jak Kamhi filan
değilmiş amaç halkı galeyana getirip ülkeyi laik-anti laik ekseninde
kutuplaştıracak fitne çıkarmakmış. Yani cibilliyetlerinin gereği kendilerine
yakışanı yapmaktalar. Madem öyle bize düşen her türlü fitne hareketleri karşısında
soğukkanlılığımızı yitirmeksizin iç ve dış zinde dinamiklerin oyununu bozmak
olmalıdır.
Dolayısıyla Oklahoma bombası bizim için bir hayal kırıklığı yaratan bir olay
sayılmaz, bizim açımızdan asıl hayal
kırıklığına yol açan hadise bu memlekette kırkı yıldır bizden görünüp de bizi bizim
tankımızla, bizi bizim F-16'larla, bizi bizim silahlarla, bizi bizim füzelerle
arkadan haince vurmaya kalkışmalarıdır. Meğer FETÖ darbe girişimiyle anladık ki, bize bizden başka gayri dost
yoktur. Bu yüzden darbe girişimi sonrası NATO,
AB, ABD, ne şu ne bu hiçbirinin
yanımızda yer almamasına şaşırmadık. Allaha şükür biz öyle değiliz, Amerika’da,
İngiltere’de, Almanya’da, Fransa’da
herhangi bir terör hadisesi yaşandığında şiddetle kınamayı ihmal etmeyiz. Dedik
ya herkes kendine yakışır tavrı gösteriyor, onlar kendine demokratlar, biz ise hiçbir
insanın, hiçbir ülkenin diline, ırkına, dinine bakmaksızın yanında yer alırız
da. Maalesef derin güçler bırakın kınamayı
bir olay patladığında hemen sırra kadem basarlar. Onlar sırra kadem basa dursunlar
tekrar Okahoma konusuna döndüğümüzde şu gerçeklerle karşılaşırız:
Malumunuz Oklahoma City, dört yüz bin nüfuslu yoğunlukta bir yerleşim merkezi, aynı
zamanda Amerikan tarihinde bu denli görülmemiş bir şekilde şiddetli patlamaya
maruz kalan bir şehir. Bilhassa zenci ve diğer ırkların az olduğu, anarşizmin pek kol gezmediği kendi halinde
bir mekân. İşte etnik ayrılığın yok denecek derecede bu şehirde 600 kiloluk
bombanın patlaması neyin nesiydi acaba? Neden bu olayın faturası Müslümanlara
biçilmek istenir ki? Peki ya şu İngiliz paralarıyla beslenen kalemşorların “Şüpheliler
artık Ortadoğu kökenli siyah saçlı ve sakallı idi” manşetlerini sütunlarına
taşımalarına ne demeli? Tabii bu tür
sorular onların canını sıkan sorular,
olsun çokta önemi yok, sonuçta zinde güçleri rahatsız ediyor ya, bu yetmez mi?
Dedik ya her olayın ardından tüm dünya Müslümanlarını zan atında bırakacak hamlelerde bulunmak
onların
huyudur. Onlar bizi tınmasalar da en azından
bir takım aklı kurcalayacak sorularla pekâlâ rahatsızlık verebiliriz. Bıkmadan usanmadan
soru bombardımana tutalım ki olur ya her sualden rahatsızlık duydukça utanıp belki
Müslümanları karalamaktan vaz geçerler. İşte Maho
El-Genaldi bu karalamalar karşısında San Francisco İslâmic Networks Grubu
koordinatörü olarak şöyle der; “Basın, kendilerinin Müslüman olduğunu iddia
eden terörist ve aşırı gruplara alelacele İslâm sıfatı ekliyorlar. Oysa dinimiz
masum insanların öldürülmesine karşıdır. Ama aynı basın geçen yıl 29
Filistinliyi camide öldüren Baruch Goldstein adlı Yahudi’yi 'Yahudi terörist' veya David Koresh’i 'Hıristiyan Radikal' olarak anmak istemez..” Evet,
bu müthiş kıyastan da anlaşılan o ki,
Müslümanlara karşı uygulanan çifte standart uygulamalar karşısında
sesimizi yükseltip “Ey zinde
güçler! Şiddet hareketlerinin arkasında
Yahudi parmağı çıktığında hemen sırra kadem basarken, daha kimin yaptığı belli olmayan faili meçhul
olaylarda hemen müslüman avcılığına çıkmanız nedendir” diye sorgulamak gerekir.
Sorgulayalım ki boncuk
boncuk ter döksünler. Bizim hal ve ahvalimizi ancak bizden
olan anlar. Nitekim Virginia
Üniversitesi din profesörü Abdülaziz Sachedina olay vuku bulduğunda
duygularımıza şöyle tercüman olur; “Pek çok masum insan, asla düşünmedikleri
bir şey için suçlanacak, Kuzey Amerika’daki genel eğilim, tanıma zahmetine
katlanmadığımız Müslümanların Amerikan toplumuyla bağdaşma yollarını bulacağına
inanıyorum. Müslümanlar Amerika’yı kendi evleri gibi görüyor. Diğerleri gibi
Müslümanlarda Oklahoma benzeri hadiseleri duyduğunda şok oluyorlar. Ne olursa
olsun, burası bizim evimiz. Biz de diğerleri gibi üzüntü içerisindeyiz.” Tabii bu veciz
sözler bize bir başka duygu tercümanımız Bediüzzaman Said Nursi’nin “Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı Avrupa’ya
gebe” ifadelerini hatırlatır.
Kaldı ki
Oklahoma’da patlayan bomba çok övündükleri Amerikan Yurttaşlık Bildirisine de
gölge düşürür. Yurttaşlık Bildirisi hak getire,
dünyada tam mükemmel bir demokrasinin uygulandığı bir ülke yok zaten,
olsa da kendilerine var, kendi
dışındakiler için canı cehenneme demokrasi söz konusudur. Neyse ki demokrat
kılıfı giydirilmiş vahşi kapitalizm pek çok ülkede can çekişiyor. Hani komünizm
çökmez deniliyordu, ancak 70 yıl
dayanabildi, hiç kuşkusuz kominizmin
başına gelen vahşi kapitalizmin başına da gelecektir, bu kaçınılmaz. Bakın, İbn-i Haldun’un asırlar öncesinde bir
gerçeği şöyle dile getirmiştir; “Yükselişinin doruk noktasına gelmiş olan
medeniyetler aynı zamanda çöküşlerinin de başındadır.” Evet, bu müthiş
tespitte anlaşılan o ki; tüm
medeniyetlerin bir yükselişi varsa zevali de var demektir. Nasıl mı? İşte Roma
imparatorluğundan sonra dünyanın en uzun ömürlü Osmanlı bile kendini ‘Devlet-i
Ebed-Müddet’ ülküsüne adadığı halde bu alın yazısından sıyrılamamıştır. Şimdi
aynı alın yazısı vahşi kapitalizm içinde geçerli, hiç bu işin kaçışı yok,
boşuna yırtınmasınlar. Şunu iyi bilsinler ki her yükselişin tavan yaptığı nokta
aynı zamanda düşüş noktasıdır. Ve düşüş noktasından
sonra çöküş zuhur eder ki bir başka medeniyet doğa gelir. Dileriz ki yerine
gelecek olan insanlığa ruh katacak merhamet iklimi emdirecek bir medeniyet
gelsin. Zaten Bosna, Çeçenistan, Irak, Suriye ve Filistin’de
yaşanan acı trajediler sanki yeniden bir doğum muştusu gibi. Her ne kadar bu doğum muştusunda kan gözyaşı
gibi manzaralar eksik olmasa da, bu acı tablo bir anlamda vahşi kapitalizmin
sonunun geldiğinin işaret taşlarıdır. Bakın,
Alexis de Tocqueville; “Rejimler güçlü oldukları zaman değil, bilakis
kendisini zayıf hissettikleri zaman daha çok baskı yapar” demekle bir
gerçeğe parmak basmış oldu. Dikkat edin
vahşi kapitalizm iflasın eşiğine geldikçe neredeyse dünyanın dört bucağında
kitlesel eylem ve baskıların artış kaydettiği gözden kaçmaz. Artık vahşi
kapitalizm son kozlarını oynuyor diyebiliriz.
Bakmayın siz öyle kapitalistlerin demokrat
görünmelerine, kazın ayağı hiçte öyle
değil, dedik ya demokrasi sadece
kendileri için vardır, kendi
dışındakiler için canı cehenneme düzen layık görülür hep. İşte bu yüzdendir ki
kapitalizm ile demokrasi asla birbirine özleştirilemez. Çünkü vahşi kapitalizm, demokrasinin içini
linç edip tüm dünyada kan kusmakta. Asıl demokratik zihniyet bizim ruh
iklimimizde mevcut. Nasıl mı? İşte UNESCO’nun; “çok sesli tek bir dünya”
ilkesini asırlar öncesinde gerçekleştiren Osmanlı bunun bariz delili. İşte görüyorsunuz
Osmanlı gitti Ortadoğu, Kafkaslar, Balkanlar kan revan içinde, her taraf
perişan halde. Gelinen noktada, şefkat ve merhameti arar olduk.
Velhasıl;
Kurtuluş vahşette değil, Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsünde gizli.