8 Ekim 2016 Cumartesi

SULTAN-ÜL MÜSLİMİN TUĞRUL BEY



SULTAN-ÜL MÜSLİMİN TUĞRUL BEY

SELİM GÜRBÜZER

    Tuğrul Bey Kınık boyundandır. Babası Mikail gittiği bir seferde şehit düşünce çocukluk yıllarını dedesi Selçuk Bey’in himayesinde Cend şehrinde geçirecektir. Tarihler 1025 yılını gösterdiğinde Gazneli Mahmud, Selçuk Bey’in büyük oğlu Arslan Yabgu’yu Semerkand’da vereceği bir ziyafete çağırır çağırmasına ama Kalincar kalesine haps ettirdiğinde bunun bir hile olduğu anlaşılacaktır. İster istemez bu durumda Selçuklu Sultanlığını Tuğrul Bey göğüsleyecektir. Zaten kardeşi Çağrı Bey zorluk çıkarmadığı gibi birlikte hareket edeceklerdir. Böylece torun Tuğrul Bey, Selçuklu Sultanlığına göğüslediğinde ilk iş olarak Erzurum ve civarı Gürcü, Ermeni yerleşim merkezlerini kontrol altına almak olur. Ve çok öncesinden kafasına koyduğu Bizans’a ilk mağlubiyeti tattırmanın zaferiyle İslam âleminin Sultanül Müslimin lideri olarak adından söz ettirecektir.  Nasıl söz ettirmesin ki,  tarihe şöyle bir göz attığımızda üst üste yaptığı akınlarla sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar genişlettiği gibi Bizans hâkimiyeti altında bulunan Anadolu’nun İslamlaşma ve Türkleşmesi yolunda ilk kapıyı aralayan Sultanül Müslimin lider olarak tarihe not düşecektir.   Bunun ilk alameti Tuğrul Bey’in 23 Mayıs 1040 yılında Dandanakan’da Gaznelilere karşı girişeceği savaş için ordusuyla birlikte Hamedan'a sefer eylerken karşılaştığı Baba Tahir ve Baba Cafer’in himmetine mazhar olduğunda görülür. İşte bu pir-i fâni Allah dostlarıyla göz göze gelmek bile bir noktada kendisi açısından manevi paye edinmeye yetecektir. Malumunuz manevi paye hiçbir dünya metasına denk gelmeyen nişandır. Tabii Baba Tahir, Tuğrul Beye önce buralara hangi maksatla geldiğini şöyle sual eyler:
      “ —Ey Türk! Allah için ne yapmaya koyuldun?”
       Tuğrul Bey cevaben:
       “—Ne emir buyurursanız onu yapmaya amadeyim” der.
       Bunun üzerine Baba Tahir şöyle telkinde bulunur:
      “—O halde Allah’ın emri üzere ol.”
         Hatta Baba Tahir bu arada abdest aldığı ibriğin kapağını Tuğrul Bey’in parmağına takıp;
     “—Ey Oğul! İşte bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum,  her daim adalet üzere ol, sakın ola ki adaletten şaşmayasın” diyerekten manen moral verip himmet eder de.
        Evet, Baba Tahir adalet üzere ol telkiniyle o’na ve ordusuna dua edip öyle uğurlayacaktır. Baba Tahir dua eder de muzaffer olmaz mı? Hem de nasıl,  bakın bu hususta Şair Fahreddin Curcani ne diyor: “Sultan Tuğrul Bey şarktan güneş gibi doğup Turan’dan İran’a geldi. Yüz bin askeri ile hareket edince hükümdarlar şeytanın Allah'tan firari gibi kaçtıkları gibi Arslan Han, Tatar Hükümdarı ve Rum Kayseri elçileri ile büyük haraç ve hediyeler gönderirlerdi..” (Bkz. Visu Ramim 1959.S.7–11).
       Tuğrul Bey, Türk’e Anadolu yolunu açan seferini tamamladıktan sonra, bu kez Abbasi Halifesinin kendisinden Hilafeti Şii Buveyhîler'in elinden ve Râfızîler'in şerrinden kurtarması yönünde yardım dilemesi üzerine harekete geçer.  Böylece işgal altındaki Bağdat'ta Şii Buveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son vermekle (1055),  Sünni halifelik bu sayede Şii Buveyhîler'in esaretinden kurtuluşu vuku bulur.  İşte Tuğrul Bey’in âlicenap bu yardım eli halifeyi ziyadesiyle memnun edecektir. Ve kendisine bir mektup yazarak doğu ve batı’nın hükümdarı ilan eder. Yetmedi o’nu ‘İslam’ın hamisi ve dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı)’ ve ‘Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı)’ unvanıyla taltif eder. Daha da yetmedi dünya hakanı ilan edip Tuğrul Bey’in şahsında tüm Türkler İslam’ın kılıcı bir itibar kazanır. Gerçektende hakanlarımız tarih boyunca kendilerini hep  ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) gördükleri için bu tür taltiflere mazhar olmaları gayet tabii durumdur. Kelimenin tam anlamıyla XI. yüzyılda İslam dünyasının gözde lideri Tuğrul Bey’den başkası değildir. Hatta Buveyoğulların hâkimiyetine son verdikten sonra Bağdat’ta halifenin kızı Seyyide Fâtıma el-Betül ile evlenme şerefine nail olur da.
         Nasıl ki İstanbul'un fethiyle ilgili hadisi- şerifte Fatih Sultan Mehmed için pek çok işaret varsa, aynen öylede;
         “Horasan’da Arap olmayan güzel yüzlü Hâkim bir insan zuhur edecek,  onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Buveyhîler’in tahakkümüne son verecektir.      Horasan’dan büyük Dervazat'a değin fetihler yapacak karşısında tek bir silahlı kalıncaya kadar kılıcı bırakmayacak, İran, Irak ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır” mealinde nakledilen hadisi şerifte de Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i tarif eden pek çok işaret vardır. Nasıl mı? İşte devletini Horasan’da kurması, hadis-i şerifte bahsi konu olan ülkelere hâkim olması, ‘Rükneddîn Ebû Talib Muhammed Tuğrul Bey’ adını taşıması ve nihayet Büveyhoğullarını ortadan kaldırması gibi pek çok işaret taşları o’nda ziyadesiyle zahir olmuştur.
          Şu da bir gerçek; Türkler İslam öncesi tamamen yerleşik sayılmazlardı, ne zaman ki Anadolu topraklarına ayakbasmaya başladılar, işte o zaman imar ettikleri hanlarıyla, camileriyle, medreseleriyle, çeşmeleriyle Anadolu’nun vatanlaşması yolunda önemli mesafeler kat edeceklerdir. Hiç kuşkusuz bu noktada Selçuklu coğrafyasının yerleşik hayata geçmesinde Tuğrul Bey’in çok büyük katkı payı söz konusudur,  bu inkâr edilemez. Zaten nasıl inkâr edilebilir ki; Tuğrul Bey fethettiği topraklarda dağınık halde yaşayan göçebe toplulukları bir araya getirip Selçukluyu kanatlandıracak bir devlet kurmayı başaran ilk Başbuğ Hakanımızdır. İster istemez o’nun bu toparlayıcı özelliği Müslümanların nezdinde Sultanü'l Müslimin olarak bağırlarına basmalarına yetmiştir. Elbette ki böylesi Hakan’ın toplum nezdinde güven kazanması ve itibar görmesine şaşmamak gerekir. Zira Tuğrul Bey’in yerleşik hayata geçmesinin en belirgin ispatı şu sözlerinde gizli:
       “Kendime ev (saray) yapıp da yanında cami inşa etmezsem Allah’tan utanırım.”
       Başka ne diyelim,  işte görüyorsunuz, ardından bıraktığı maddi ve manevi pek çok eserleriyle gönüllerde ilelebet taht kurmuş Hakanımızdır O.  Tabii Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için yerine Selçuklu Sultanı olarak Çağrı Beyoğlu Alparslan geçecektir. Şimdi emanet emin ellerdedir, artık kabrinde huzur içerisinde rahat uyuyabilirdi. Çünkü Anadolu kapılarını ardına kadar açacak Alparslan tarihe mührünü vuracaktır.
         Vesselam.

7 Ekim 2016 Cuma

ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK


ALPARSLAN VE BÂTÎNİLİK 

SELİM GÜRBÜZER    

        
        Tuğrul Bey’in ardından kalan oğlu olmadığından Sultanlık yolu ister istemez yeğeni Çağrı Bey  oğlu Alparslan’a açılmış olur.  Malum, Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen Nizam-ül Mülk’ü vezir tayin eder. Gerçekten de Nizam-ül Mülk’ün işbaşına getirilmesi yerinde bir karardı. Bilhassa açtığı medreseyle geleceğe ışık saçan bir bilge devlet adamı olarak adından söz ettirir. Ayrıca Selçuklunun yükselişinde en dikkat çeken isimdir o.  
         Her ne kadar Alparslan’ın Sultanlığı şeklen 1063–1072 arası çok kısa bir zaman dilimini kapsasa da özünde Selçuklunun en parlak dönemi olmasıyla dopdolu bir zaman dilimi sayılır.  Öyle ki,  Alparslan Anadolu kapılarını açmakla adeta Türk’e bin asırlık tarih yazdırmıştır.  Düşünsenize daha yolun başında işe koyulur koyulmaz etrafında her ne Emir, Melik, Yabgu varsa hatta buna Karahanlı hükümdarı da dâhil hepsini tabiiyetine alır. Derken birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar misali içte Fatımilere,  dışta da Bizans’a karşı giriştiği seferlerle bir anda dikkatleri üzerine çekecektir.  İşte ulvi idealleri uğruna hareket eden Alparslan, bakın bir seferinde Fırat nehrini geçerken Buharalı Ebu Cafer Muhammed’le göz göze geldiğinde o âlim zat kendisine şu iltifatta bulunur:
       —Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yok,  İslam devrinde bir Türk padişahı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.   
         Tabii Alparslan bu iltifat karşısında zerre miskal gurura kapılmaksızın Allah’a şükreyleyerek yoluna devem edecektir. Çünkü o biliyordu ki bu kutlu yolda övünmek yok, tevazu vardır. Yani bu yolda  ‘Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah vardır’ bilinci esastır.
       İşte Alparslan bu bilinçle sefere koyulduğunda ilk hamlesi Bahreyn taraflarında Karamatı sapıkları ve Şii Fatımi kalıntılarını temizlemek olur. Zira Şii Fatımiler Suriye’den pılını pırtısını toplayıp çekilmek zorunda kalır da. Tabii onların çekilmesi Mekke Şerifini ziyadesiyle memnun edip hutbeyi bundan böyle Fatımiler adına değil, Abbasi halifesi ve Türk sultanı adına irad edecektir. Gerçektende Alparslan’ın bu hamlesi en azından Ön Asya’nın güvence altına alınmasına yeter artar da. Ancak bir süre sonra Halep Emir’inin Fatımilerin tesirine kapılaraktan taraf değiştirmesi canını sıkacaktır. Bunun üzerine şu çağrıda bulunur:
        —Endişem odur ki Rumlar karşısında bu hudut şehrini kılıçla fethetmekten zorunda kalırım.  
        Alparslan endişesinde haklıdır, bu yüzden hücuma geçmeden önce şehrin kendiliğinden teslim olmasını bekler. Ancak bu arada Romanos Diyojen’in iki yüz bin kişilik orduyla arkadan çevrildiğinin haberini aldığında ister istemez yönünü Doğu Roma’ya doğru çevirecektir. Sultan Alparslan ilk önce elçisi vasıtasıyla Romen Diyojen’e önce barış teklifi götürür. Ama ne var ki bu teklifle kendisini dev aynasında gören imparator Alparslan’ın savaşmaktan çekindiğini düşünür. Hatta düşünmekle kalmaz barış teklifine şu pişkin cevapla karşılık verir;
       -Sanmayın ki bu üstün ve kudretli konumuma para pul harcayarak geldim. Barış ancak Selçuklu başkenti Rey’de olur. Ben Müslüman coğrafyasına kendi coğrafyam gibi sahip olmadıkça asla kararımdan vazgeçmeyeceğim. Var git Sultanına söyle biz İsfahan’da kışlayacağız,         atlarımız ise Hemedan’da.
       Tabii elçi İbnü’l Mahleban bu işgüzarlık karşısında dayanamaz şöyle der:
       “—Hayvanlarınız hakikaten Hemedan'da kışlayacak,  fakat senin nerede kışlayacağını bilemem” deyip Doğu Roma İmparatorun yanından ayrılır. Böylece Alparslan’a durum vaziyeti bildirdiğinde bu noktadan sonra gözler Anadolu’ya çevrilip gereğini yapmak üzere Malazgirt hazırlıklarına koyulur.
          Evet, hazırlıklar tam gaz devam ederken bu arada büyüklerin duasını almayı da ihmal etmez. Öyle ya bu dünyanın bir zahiri, birde uhrevi tarafı vardır.  İşte o uhrevi taraftan destek Buhara’lı İmam Ebu Cafer Muhammed’den gelip Sultan Alparslan’a şöyle müjdeler:
       “ —Ey Sultan! Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihat yapıyorsun. Bütün Müslümanları minberlerde sana dua eylediği cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum.”
        Gerçekten de bu müjde Alparslan’ı taktik arayışlarına ittiği gibi Selçukludan sayıca kat be kat üstün durumda Bizans’a karşı askerini doping etkisi yapar.  Nasıl etki yapmasın ki, sefer öncesi askerlerinin gaza ruhunu şu sözlerle coşturacaktır: ‘Şimdiden beyaz kefenimi giyiyorum, ölürsem beni bu kefenimle defnedin.’
       Evet, gerçekten beyaz kefenini giyinip öyle hücum emri verir. Artık Romen Diyojen’in karşısında tüm planlarını ustaca Malazgirt meydanında ortaya koyacak Alparslan vardır.  Bakalım el mi yaman bey mi yamanmış birazdan kızılca kıyamet koptuğunda belli olacak. Nitekim o ustaca plan Bizans’ın çok övünerek Balkanlardan getirttiği Şamanî Uz (Oğuz) ve Peçeneklerden hazırlamış olduğu süvari kuvvetlerinin daha savaşın başında Selçuklu tarafına geçtiğinde kendini gösterecektir. Ne diyelim işte ustaca manevra bu ya,  soydaşlarımızın saf değiştirmesi Bizans ordusunun darmadağın olmasını ve Romen Diyojenin hevesini kursağında bırakmaya yetmiştir. Derken Romen Diyojen 26 Ağustos 1071 tarihi itibariyle Alparslan’ın önünde diz çöküp savaş Türk’ün zaferiyle neticelenir. Ve Alparslan önünde diz çöken esirine şöyle seslenir:        
         “— Şayet sen değil de ben esir olsaydım bana ne yapardın?”  
          Romen Diojen cevaben;
         “—Öldürürdüm” der.
        Her şeye rağmen Alparslan misilleme yapmaz,  bilakis Türk’e has bir davranış örneği sergileyip bir anlaşmayla serbest bırakır da.
         Her şeyden önce Malazgirt zaferiyle birlikte Anadolu kapıları Türk’e açılmış oldu. İşte o gün bugündür Anadolu bizim öz vatanımızdır,  inşallah o Anadolu ruhu var oldukça kıyamete kadar öz vatanımız olmaya da devam edecektir.
         Alparslan, her fani gibi o da Allah’a kavuşur. Ne var ki, ölümü bir ecnebi tarafından değil de içeriden gizli bir el, yani Şii batini hançeriyle şahadeti gerçekleşir.  Düşünsenize Doğu Roma’yı fiilen tarihten silip Malazgirt’te Romen Diyojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden Alparslan,  ne hüzün bir durumdur ki bünyemize sızan bir virüsle Şii batini hançerine kurban gider.  Şimdi gel de bu elim olay Selçukluyu derinden yaralamasın. Neyse ki emaneti layıkıyla oğlu Melikşah üstlenecektir. Böylece ardından bıraktığı evlatları arasında veliaht tayin ettiği dirayet sahibi oğlu Melikşah ve Nizamü’l Mülk gibi bir devlet adamı sayesinde kırk iki yaşında içtiği şehadet şerbetiyle kabrinde rahat uyuyacaktır.

                                                       BÂTINİLİK
       Bâtıniler Alamut kalesini karargâh olarak kullanmışlardı hep. İşte bu kaleyi üs olarak kullanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı esrarkeş serseriler o günün şartlarında ölüm yeminiyle intihar timleri oluşturup etrafa korku salıyorlardı. Nihayet Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar Bâtıniliğin merkezi Alamut kalesini kuşatıp çok sayıda Bâtıni fedaisini öldürecektir. Ancak bu fesat ocağının tamamen ortadan kaldırılmasına ömrü yetmeyecektir. Malum yukarıda belirttiğimiz üzere Bâtıniler Sultan Alparslan’ın katlini göze alabilecek hamleyi de sergilemişlerdir. Neyse ki; tarihi kayıtlar Hulagu'nun bir yıkıcı olduğu kadar,  bir kurtarıcı rolü ifa ettiğini de gösteriyor bize. Belki de Hulagu istilası olmasaydı Bâtınilik fitnesi İslam dünyasını daha uzun seneler kasıp kavurup içimizi kemiren baş belası olmaya devam edecekti. İşte bu noktada her hayrın altında şer olabileceği gibi,  her şerrin altında hayır olabilir ya, aynen öyle de Moğol- Hulagu kasırgası şer gibi gözükse de Alamut kalesinin düşmesi bakımdan bir hayra yol açmıştır diyebiliriz.

ŞAH İSMAİL VE TÜRKMENLER

       Bâtınilik o kadar tehlikeli bir akımdır ki, Şah İsmail kanalıyla yeniden gün yüzüne çıktığında Osmanlıyı uğraştıracak pozisyon alacaktır. Öyle ki Uzun Hasan’la başlayan ve Şah İsmail’le devam eden Türkmen bölünmesi, Şah İsmail’in şahsında Osmanlıya karşı Bâtıni muhalefet cephesi olarak karşımıza çıkar. Bilhassa bu mecrada Şah İsmail ve Erdebil Tekkesi Şeyh ikilisinin Osmanlı coğrafyasına ektiği ayrılık tohumlarıyla mesele körüklenir. Aslında bu körükleyiş dini gerekçelerle ortaya çıksa gam yemeyiz,  daha çok siyasi mülahazalarla ortaya konulan bir oyunun neticesidir. Bilerek ya da bilmeyerek bu oyunun parçası durumunda Şah İsmail’in etrafında birleşen bazı Yörük Türkmen unsurlar tek vücut olup yerleşik Türkmenlere karşı güç oluşturacaklardır. Böylece bir zamanlar Müslümanlar elinde yıkılan Pers imparatorluğunu sil baştan diriltecek oyunun ayak bağı olurlar. Ne diyelim fitne böyle bir şeydir,  yatağında hortlamaya görsün bir bakmışsın Yörük Türkmenlerden bir kısım unsurlar kendilerinden olmayanları yozlaşmış ve bozulmuş güruh olarak ilan edip Müslümanlar arasına ikilik sokacaklardır.  Oysa tarihin bize öğrettiği önemli not; ihtilafların kaynağında alevi sünni ayırımının suni olduğu,  asıl meselenin göçer-konar toplulukların yerleşik hayata intibak edemeyişinden kaynaklı problem olduğudur. Nitekim bu hususta tarih; yerleşik kalmayı tercih eden Anadolu ve Suriye Selçuklularını, Eyyubileri ve Osmanlı'nın kuruluş mayasını oluşturan Türkmenleri haklı çıkarmıştır. 
        Peki ya Safevi Türkmenler? Malum, Safevilerden bu güne geriye dönüp baktığımızda onların artıklarından kalan toplulukların İran ve Anadolu’da zaman zaman ciddi olayların fitilini ateşleyebilecek provakatif eylemlerde bulunduklarına şahit oluruz. Şayet bu değerlendirmemizi Sünni yaklaşımdan ötürü değil de, siyasi açıdan bakıldığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Hatta meseleye siyasi boyuttan bakıldığında Türkmen dağılmasını sırf Haçlı ve Moğol saldırılarına bağlamakta yanlış olur. Dağılışın asıl sebebini bir türlü bitip tükenmek bilmeyen Yerleşik-Yörük çekişmesinde aramak en doğru yaklaşım olacaktır. Maalesef bizi dışta çökertemeyenler içte ayrılık tohumları ekerek çökertmeye kalkışmışlar, gerçektende içte start verilen fitne kazan kaldırmalarla Sünni Müslümanlığı terk eden bir kısım unsurlar bize ait olmayan İran kökenli Şiiliğin bir değişik versiyonu niteliğini taşıyan ekolün peşine takılacaklardır. Oysa Türkmenler gibi yerleşik hayatı tercih etmiş olsalardı özünden taviz vermeyerek Türk’ün dirilişine katkı vermiş olacaklardı.  
          Ancak Batı Türklerinin, yani Yerleşik Türkmenlerin Büyük Selçuklu eliyle başlattıkları Rönesans, Sultan Sencer’in bir iç savaşta yenilip esir edilmesiyle birlikte Türkmenlerin intiharı gerçekleşir. Neyse ki Selçuklu yıkıldıktan 300 sene sonra Fatih Sultan Mehmet’in elinde bir çağ kapatılıp yeni bir çağın kapıları açılarak bir nebze olsun durum telafi edilir. Yörüklere gelince onlarda Müslümanlığı terk edip Şiiliğe kanalize olurlar. Bu yüzden İran bu noktada, Şiiliğin kalbi olarak görülür. Çok geçmeden tehlike çanlarının çalmakta olduğunu sezen Osmanlı, Balkan kavimlerinden devşirdikleri askerler vasıtasıyla Anadolu’da Şii Türkmen yayılmasına fırsat vermez. Bilhassa bu hususta Yavuz Sultan Selim’in neden batı’ya değil de doğu'ya doğru sefer düzenlediğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Belli ki doğuyu emniyete almadan batıya yöneliş hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Zaten Yavuz’da tehlikenin boyutunu sezip gereken neyse onu yapar. Bugün Anadolu’nun değişik yörelerinde halkın bir kısmı Yavuz’un bu tutumunu dini nedenlere bağladıklarından o’na iyi gözle bakmazlar. Oysa o yaptığı hamlelerle bütün Türk İslam âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
         Velhasıl; dün nasıl ki fitne tohumları Selçuklu ve Osmanlı’yı uğraştırmışsa, bugünde Can Türkiye'mizde kâh Kahramanmaraş, kâh Malatya, kâh Çorum,  kâh Sivas Madımak, kâh İstanbul gazi mahallesi ve Gezi parkı olayları, kâh 1 Mayıs, kâh Nevruzu bahaneyle kana bulayıp birliğimize ve dirliğimize balta vurmaktalar. Onlar balta vuradursunlar tıpkı atalarımız gibi bu oyunu bozmak düşer bize.
             Vesselam.

6 Ekim 2016 Perşembe

SELÇUKLU’NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI



                               SELÇUKLU’NUN YÜKSELİŞİ VE YIKILIŞI

SELİM GÜRBÜZER
        Alparslan’dan sonra oğlu Melikşah tahta geçtiğinde o da tıpkı babası gibi üst üste yaptığı seferlerle adından söz ettirecektir. Gazne Hükümdarı bu üstün başarılar karşısında Melikşah’a itaat eder bile.  Böylece Melikşah içte doğu hudutlarını emniyete almakla dış fütuhatını daha rahat sürdürme avantajı yakalar. Nitekim dış fütuhat için bir yandan Artuk Bey’i Bizans’ın şu meşhur ‘Ölmezler Askeri Birlikleri’ne karşı harekete geçirirken, diğer taraftan da Süleyman Şah’ı İznik’e,  Aksungur’u Musul tarafına seferber eyler. Tabi Artuk Bey vazifesini alnının akıyla tamamlarken Süleyman Şah’ta İznik’i fethetmekle Türkiye Selçuklularına başşehir kazandırmış olur. Bu arada Aksungur’da Musul’u kan dökmeksizin teslim alıp Al-i Selçukluya güç katmış olur. Şimdi gelde Melikşah bu kazanılan zaferlerle moral bulmasın, hem de öyle bir moral bulur ki,  o moralle atını Antakya’dan Akdeniz’e doğru (tarih: 1086)  sürdüğünde denizden avuçladığı kum tanelerini babasının kabri üzerine serperekten duygularını şöyle dile getirir de:
        “—Ey babam! Sana müjdeler olsun ki küçük yaşta bıraktığın oğlun, ülkesini karaların sonuna kadar genişletti.” 
          Tabii babasının manevi huzurunda dediğiyle yetinmeyecektir. Bilhassa bu hususta Vezir-i Azam Nizamü’l Mülk,  Melikşah’ın kafasında geçenleri çok iyi okuyabildiği içindir çıkacağı seferler öncesinden şu altın sözlerle rehber olacaktır. Der ki: “Şayet şu an mevcut 400.000 kişilik ordunun 700.000’e çıkarılması durumunda ancak Hindistan, Habeşistan, Berber ve Rum illerini kapsayacak hâkimiyet mümkün olacaktır…”
            Zaten Melikşah’ında canına minnet,  tamda duymak istediği türden bilgilendirmelerdi.  Öyle ki tarihler 1090 yılını gösterdiğinde dünyayı fethetme idealiyle yanıp tutuştuğu Bağdat seferi için yola koyulur bile.
            Peki, Melikşah sadece vezirine mi kulak kabartır,  hiç kuşkusuz âlimlerin sözleri de o’nun için kayda değerdir. Nitekim bir rivayete göre Melikşah gökyüzünde hilal göründüğünde o günü bayram ilan eder etmesine ama ne var ki Cüveyni bayramın ertesi gün olduğuna dair fetvası buna mani olacaktır. Bunun üzerine Melikşah konunun açıklığa kavuşması için o’nu huzuruna çağırır. 
          İşte Cüveyni bu ya,  âlime yakışır üslupla sözünü esirgemeyip huzurda şöyle der:
        “ —Sultana (devlete) ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya (din'e taalluk eden konular) ait meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır.” 
        Tabii bu akıl dolusu sözler karşısında o yüce Hakan’a uymak düşer, uyar da.
        Yine Melikşah bir gün Cuma namazı çıkışında Ali bin Hasan el-Sandalî adında büyük bir âlimle karşılaştığında adeta sitem edercesine; 
        “—Efendim bize neden ziyarette bulunmuyorsun” diye sual eylediğinde, Ali bin Hasan el-Sandalî Peygamberimiz (s.a.v)’in  “Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden,  âlimlerin en kötüsü de onların ziyaretlerine düşkün olandır” hadis-i şerifine atıfta bulunarak şöyle karşılık verir:  
         —Sizin padişahların en iyisi olmanız ve benimde âlimlerin en kötüsü olmamam içindir. 
             İşte görüyorsunuz, yukarıda Cüveyni ve Ali bin Hasan el-Sandalî’nin dile getirdiği sözler, öyle hafife alınacak sıradan sözler değil elbet,  bilakis padişahların padişahlığını bilmesi, âlimlerin de âlimliğini bilmesi gerektiğini ortaya koyan tüm çağları kuşatacak altın sözlerdir. 
           Şurası muhakkak Nizam’ül Mülk vezir olmanın ötesinde kıymet değer abidevi bir şahsiyettir. Öyle ki,  idareciliği boyunca ilerisini gören engin bilgi anlayışıyla Selçuklu Sultanlarına yön verdiği gibi Al-i Selçuklu Devleti ilim, kültür, ziraat, sanayi ve ticarette çok ileri noktalara taşımış bir devlet adamıdır.  Mesela bu dönemde hatırı sayılır sermaye sınıfının doğuşunda ve şehirlerarası sermaye transferine yönelik havale ve çek usulü uygulamalarda o’nun katkı payı çok büyüktür. Hatta bugünkü modern bankacılığın temelleri bu dönemde atılmış dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Zira hayatı boyunca gösterdiği bu üstün performansıyla Al-i Selçukluyu zirve noktaya taşıyarak devletin adeta ufuk gözü olmuştur.  Bu yüzden o’nu vezir-i azam olmanın ötesinde devletin ışık kaynağı olarak yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki, baksanıza devlete yönelik her türlü tehlikeyi önsezisiyle sezdiğinde derhal Sultan Melikşah’a bildirebiliyor:
      —Malumunuz İsmâilî fırkanın amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri eşliğinde şehirleri işgal ettikleri gün, ya da mümtaz insanları kuyulara attıklarında benim sözlerimin ne anlama geldiği, elbet o zaman anlaşılacaktır.
       İşte engin önsezi sahibi devlet adamı ufku budur.  Fakat o’nun müthiş ufku karşısında malum zinde güçler, yani Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesinde efsunlayıp oluşturduğu intihar fedailer boş durmayacaktır. Bir şekilde Bağdat’ta zehirlenip şehit edilecektir. Hani Peygamberimiz (s.a.v) “âlimin ölümü âlemin göçü gibidir” beyan buyurmakta ya, gerçekten de Melikşah'ın ölümüyle birlikte dışta Haçlılar, içte Bâtınilerin çıkardığı kargaşalıklarla Selçukluya uzun bir süre daha adeta saç baş yolduracaktır. 
      

Sultan Berkyaruk

        Melikşah’ın ölümünün akabinde başlayan saltanat kavgaları Selçuklunun kanayan yarası hal vaziyet alır. Düşünsenize Sultan Berkyaruk tahta oturdu oturmasına ama Türkmen ve Atabegliler’de Anadolu’nun birçok yerinde boy gösterecektir.  Bu demektir ki Al-i Selçuklu Devleti veya Selçuklu Türkiye’siyle birlikte buralarda birkaç sultan daha hükümdarlık davası güdecektir. Oysa ariflerin “Bir kilime on derviş sığar, fakat iki hükümdar sığmaz”  şeklinde dile getirdiği bu söz yerini bulup kendi aralarında ki hükümdarlık uğruna kıyasıya başlattıkları mücadelelerde en son kala kala rakip olarak Tutuş ve Berkyaruk baş başa kalır,  kazanan tarafsa Berkyaruk olur. Böylece pek çok Emir Berkyaruk tarafına kayar, hatta Tutuş’un ölümünü müteakip Berkyaruk adına Bağdat'ta hutbe irad edilir de.  
        Peki ya Berkyaruk sonrası? Malum,  bu kez oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında saltanat çekişmesi sahne alır. Bu iç çekişmeden Muhammed Tapar kazançlı çıkıp Selçuklu Sultanı olur. Bu arada küffarda bu iç çekişmelerden fırsata çevirip I. Haçlı seferiyle Suriye’de Haçlı Devletinin temellerini atacaklardır. Onlar Haçlı Devletinin temellerini ata dursunlar, Sultan Muhammed Tapar önceliği Batîni militanların kökünü kurutacak iç emniyeti sağlamak olacaktır. Nitekim pek çok batını militanı öldürülür de. Ancak bu fitne odağının kökünü tamamen kurutmaya ömrü yetmeyecektir. Her ne kadar devletin ileri gelen adamları vefatının ardından küçük oğlu Mahmud’u tahta geçirmek isteseler de bu talep Melikşah’ın diğer oğlu Sencer itirazıyla karşılık bulmayacaktır.

Sultan Sencer

        Sultan Sencer başa geçtiğinde ilk iş bir yandan Gaznelilerle savaşmak diğer yandan Karahanlıları kendine bağlamak olur. Ancak yaklaşan Haçlı ve Moğol kasırgası Sultan Sencer’in ileriye yönelik tüm hesaplarını altüst edecektir. Nasıl altüst etmesin ki daha Moğol tehlikesine karşı gereken tüm tedbirleri almaya fırsat bulamadan kendi iç bünyesini kemiren Türkmen ve Yörük çekişmelerin doğurduğu sancılara maruz kalacaktır.  Hele birde bunun üstüne Karahitaylarla olan savaşı kaybettiğinde ister istemez durum vaziyetin üzerine adeta tuz biber ekecektir. Her ne kadar Sultan Sencer 1152’de Gur ordusunu mağlubiyete uğratıp kendine gelir gibi olsa da bu sevinç uzun sürmez,   bu kez Oğuz boyu ve bazı emirler arasında cereyan eden iç çekişmeler canını sıkıp durum vaziyete müdahaleye kalkıştığında esir düşecektir. Neyse ki esir düştüğü zindandan bir şekilde yolunu bulup kurtulduğunda Merv’e sığınacaktır (1156).  Artık Sultan Sencer hür sayılırdı, ama yinede yılların o birikmiş o mahzun halini üzerinden atamayacaktır. Nasıl ki  “Duvarı nem yıkar insanı gam yıkar” derler ya aynen öyle de o koca sultanın gam keder tasa derken Merv’de 73 yaşında vefat etmesine yetecektir.
        Evet, o’nu çökerten esir düşmek değildir, bilakis o’nu çökerten kendi soyundan Oğuz darbesine maruz kalmak ve bunu önleyememenin hüznü çökertir.  Hiç kuşkusuz düşmana esir düşse bu denli gam yemezdi.  Birde üzerine Batı Türklüğü’nün (Yerleşik Türkmenler)  çöküşü eklendiğini düşündüğümüzde ölüm artık bu noktadan sonra o’nun için kurtuluş olur. Hâsılı Al-i Selçukluyu dıştan yıkamayanlar içte fitne tohumları ekip zayıflatarak yıkacaklardır.

 

Kılıçarslan ve Selçuklunun yıkılışı

          Selçuklunun yorgun düştüğü her halinden belliydi.  Öyle yedi düvele karşı ayakta durabilmek, yetmedi Hıristiyan Avrupa’nın bitmek tükenmek bilmeyen Haçlı seferleri karşısında direnmek gücünü aşan durum ortaya çıkarır.  Hele bir devlet düşüşe geçmeye dursun bu arada akıl veren de çok olurmuş. Nitekim Kılıçarslan Eskişehir mağlubiyeti dönüşü kendisine yardım için gelen 100 bin kişilik kuvvetle yolda karşılaştıklarında şu sözlere muhatap kalır:
         —Senin baban (Süleyman Şah) hiçbir zaman kaçmamıştı, cesur olun...
        Tabii Kılıçarslan’ın bu sözlerden incinmiş olduğu o kadar net kendini belli eder ki cevaben şöyle karşılık verir:
      —Sayısız müthiş silahlara sahip, zırhları içinde oklarımız tesir etmeksizin saflarımıza kadar sokulan Franklara karşı daha ne yapabilirdim ki.  
          Hiç kuşkusuz bu sözler Selçuklunun güç kaybına uğradığının ifadesidir. Ama asla acziyetin ifadesi sayılmaz, bikere ortada acziyet sözkonusu olsa I. Haçlı ordusu savaşı kayıp vermeden kazanması gerekirdi, yani üçte iki kayıpla galip gelebilmiştir. Ki, icabında bu durum Selçuklunun ilerisinde derlenip toparlanmasına yarar. Şöyle ki, bunun ilk emarelerini Kılıçaslan’ın savaş sonrası amcazadelerinin hâkim olduğu bölgelerde 1107’de kıyasıya giriştiği savaşta şehit düştüğünde yerine geçecek olan oğlu Mesud ve torunu II. Kılıçarslan dönemlerinde kendini gösterecektir. Böylece hem Bizans, hem de II. Haçlı ordusunun üstesinden gelinmiş olur.  Hatta Bizanslıların bir daha Türklere savaş açma isteği ve cesareti kırılır da. 
          İlla II. Kılıçarslan döneminde şayet bir olumsuzluk aranacaksa,  bunu eski Türk geleneklerinin etkisi altında kalaraktan durduk yere ülkesini 11 evladı arasında pay etmesinde aranmalıdır.  Düşünsenize Melikşah böyle bir uygulamanın olumsuz yanıyla oğlu tarafından tahttan alaşağı edilme teşebbüsüne maruz kalabiliyor. Tabi bu iç çekişmeler derken bu arada III. Haçlı seferi kapıya dayanır da. Neyse ki sulh sağlanırda mesele ucuz atlatılmış olur. Ne de olsa tehlike atlatılmış oldu, artık bu noktadan sonra Gıyaseddin Keyhüsrev kardeşi Melikşah’ı etkisiz hale getirebilirdi. Zaten öyle de olup tahtın başına geçer de. Ancak bu kez kardeşi II. Rükneddin Süleyman Şah’la olan mücadele baş gösterir.  Ve 6 yıl süren bu mücadele soncunda tahtından çekilmek zorunda kalır.  Hiç kuşkusuz Süleyman Şah döneminin en dikkat çeken icraatı sürekli Selçuklunun güç kaybına sebep teşkil eden ülkenin şehzadeler arasındaki taht paylaşım geleneğine son vermesidir.            
          Peki ya Süleyman Şah sonrası durum?  Malum,  III. Kılıçarslan tahta çıktı çıkmasına ama bu taht ona yâr olmayacaktır. Nitekim 9 yıldır gurbet hayatı yaşayan Sultan Keyhüsrev devlet elitlerinin daveti üzerine Konya’ya geldiğinde yeğenini tahttan indirip ikinci kez devletin başına geçecektir.
       Sultan Keyhüsrev tahta geçtiğinde ilk iş Karadeniz ve Akdeniz’e düzenlediği seferlerle Selçuklu coğrafyasını emniyete almak olur.  Ömrü boyunca yaptığı seferlerin ardından ebediyete göç ettiğinde bu kez tahtın başına I. İzzeddin Keykavus geçer. Ve o da ömrü boyunca üst üste siyasi ve askeri zaferleriyle Selçuklu Türkiye’sine rahat nefes aldıracaktır. Öyle ki sefere koyulduğunda önce Sinop, sonra Antalya’yı kuşatıp Al-i Selçuklu’nun hem kuzey istikametine, hem de güney istikametine doğru ilerlemesini sağlar. Keza ekonomi alanında da ilerlemeler kayd edip bilhassa Kıbrıs krallığıyla yapılan anlaşmalarla Al-i Selçukluyu uluslararası ticarette etkin hale getirir. Tarihler 1220’i gösterdiğinde ise hayata gözlerini kapayacaktır.  Ve yerine tahtın onuncu varisi Sultan Alâeddin Keykubad tahta oturur.
        Alâeddin Keykubad’ı ilginç kılan en belirgin vasfı evliyalara olan içten sadakati ve bağlılığıdır. Şüphesiz diğer Türk Sultanları da öyleydi, ama Allaaddin Keykubat’da evliyaya olan muhabbeti bir bambaşkadır.  Öyle ki,   Gönül Sultanların türbelerine gidip sıkça duada bulunup onların himmetine mazhar olma isteyi doruk noktadadır. Tabii ki evliyaya hürmet gösterip ziyaretini ihmal etmeyecek derecede olan böylesi bir sultanın niye sırtının öyle kolay kolay yere gelmemesini şimdi daha iyi anlıyoruz.  İşte bu himmetlere mazhar oluş sayesinde Selçukluya aydınlık günler yaşatır da. Bakın, büyük Meşâyih-i Kiramdan Şahabeddin Sühreverdi o’nun dönemine katkı vermek hüsnüniyetiyle Necmeddin Raziye şöyle telkinde bulunur:
     —Ey Genç dindar, ilim ve tasavvufa bağlı ve erbabını koruyan Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır.  
      İşte ulemanın himmet ve bereketi üzerinde hiç eksik olmayan Alâeddin Keykubad Sultanü’l Müslim’in unvanına layık görülür de. Zaten Alâeddin Keykubad da bu bilinçten hareketle Harizm Padişahı Celaleddin’e:
         “—Aynı cihad yolundayız. Şarkta İslam hudutlarını koruyan siz,  garp’ta kâfirlerin kökünü kazıyan biziz” hatırlatmasını ve Moğollarla mutlaka barış yapılması gerektiğini dile getirmeyi de ihmal etmez. Ama gel gör ki Celaleddin yaklaşan Moğol tehlikesinin vahametini pek kavrayamaz,  tüm bunların üstesinden harp yoluyla halledeceği zannına kapılır. Hadi bu neyse de Selçukluya karşı diş bilemesine ne demeli. . Diş biledi de ne oldu, Yassıçimen civarında (1230) hezimete uğradığında kaçacak delik arar. Hatta Moğolların da sıkı takibine uğrar. Gözden uzak bir yerlerde dağlara çekilse de, fayda vermeyecektir;  en nihayet Palu’ya bağlı Ohi Bucağı yerli halkından Dümbelli zaza eşkıyaları tarafından kıstırılıp obaya getirilmekle yakayı ele verecektir. İlginçtir Obaya getirildiğinde kendisini bekleyen acı akibet bir zaman Ahlat’da kardeşini kaybeden bir köylünün intikam kılıcının ucunda tecelli edecektir.  
           Selçuklunun Harzemşah Devletine son vermesiyle birlikte bu arada Erzurum’da Selçuklu coğrafyası topraklarına dâhil olur. Harzemşah Devletinin yıkılması kazanç mıdır yoksa kayıp mıdır buna tarihçiler karar vere dursun şu bir gerçek ortada bir güç kalmayınca Selçukluyu Moğollarla burun buruna getirir. Neyse ki Alâeddin Keykubad,  Sivas yakınlarına kadar dayanan muhtemel tehlikeyi Moğol Hakanına bir takım hediyeler vermek suretiyle bir süreliğine de olsa savuşturabilmiştir. Aslında ufukta beliren bu tehlike tam manasıyla oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde başa bela olacaktır.
           Evet, Türkiye Selçukluları Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla hüküm sürdü sürmesine ama Alâeddin Keykubad’ın vefatıyla birlikte yerine geçen oğlunun devlet işlerinde daha toy olması, oğlunun devletin asli unsuru Türkmenlerle iyi geçinememesi, Babailerin isyanı karşısında ki basiretsizliği gibi zaafiyetler çöküş sürecini beraberinde getirecektir. Tabiî hal vaziyet böyle olunca 1243 tarihi itibariyle II. Gıyaseddin Keyhüsrev Kösedağ'da Moğollar karşısında bozguna uğrayıp büyük bir yara alır.    Ve bu ağır yara Selçukluya çöküş süreci yaşatır da.  Öyle ki, bu çöküş süreci (1308)  Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud’un ölümüyle tamamlanmış olur. Derken Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu bu kez Anadolunun sınır uçlarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında yeşerip Türkmen boylarının el yordamıyla hazırladığı Osmanlının doğuşunu beraberinde getirir. İşte bu yeniden doğuş ruhu Moğol yaralarını unutturmaya yeter, artar da.  Artık tarihin nabzı bundan böyle altı asrı bulan cihan şümul bir medeniyetin öncüsü Osmanlı için atacaktır. Böylece hem biz,  hem de tüm insanlık nefes alacaktır. Düşünsenize o nefes bugün olmuş halen etkisini sürdürüyor. İşte Fırat Kalkanı harekâtı bu etkinin yansıması nefestir dersek yeridir. Madem öyle; daha ne duruyoruz “mazluma umut, zalime korku olmak”  için yeniden diriliş geçme zamanıdır.
         Vesselam.

5 Ekim 2016 Çarşamba

İNSAN HAKLARI VE İSLÂM



         İNSAN HAKLARI VE İSLÂM                                        SELİM  GÜRBÜZER                                                  Malum, İnsan hakları kavramından söz edildiğinde akla John Locke ve J.J. Rousseau gelse de, aslında bu kavramın kaynağı vahiy’dir. Dört büyük kitap arasında bilhassa Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın tüm insanlığı doğrudan muhatap alması bunu teyit ediyor.  Zaten Kur’an’da;  Ey İnsanlar!” çağrısıyla başlayan birçok ayet bunun tipik misalini teşkil eder. Gel de bu çağrı karşısında etkilenme,  ne mümkün. Yeter ki bu çağrıya icabet edilsin, bak o zaman ezelden ebede kanatlanırız da. Öyle bir çağrı ki, tüm beşeri ideolojiler bir araya gelse, ya da devasa ortak bir külliyat  ortaya koysalar Kur’an’ın tek bir harfine karşılık gelemez. Nasıl denk gelsin ki,  biri beşeri,  diğeri ilahidir.  Bu anlamda Kur’an tüm çağlara ferman okuyan bir kitaptır. Her ne kadar bir takım densizler ilahi olan her kaynağa dogma gözüyle baksalar da bu bakış açısı asla Kur’an’a gölge düşüremez. Bir kere güneş balçıkla sıvanmaz ki. Hadi bir anlık dogma ithamlarını görmezden geldik diyelim, peki ya şu ikide bir insan haklarından dem vurmalarına ne demeli, tam bir yüzsüzlükle karşı karşıyayız. İnsan hakları hususunda o kadar riyakâr oldukları her hallerinden belli ki bu kavramı öz itibariyle değil söz olarak dillerine dolamaktalar.  Üstüne üstük dillerine doladıkları bu kavramın içini boşaltıp bir süs bitki, bir saksı, bir vazo olarak sunmakta pekte kurnazlar.  Sinsi sinsi insan haklarından dem vurdular da ne oldu, hala dünyanın dört bir yanında insan hakları ihlalleri diz boyu. Elbette bu kafayla insan hakları noktasında bir arpa boyu yol alınamaz. Hatta bu kavramın içi bu şekilde boşaltıldığı müddetçe,  gün gelecek kendilerini de can evinden vuracaktır. Anlaşılan o ki, insan hakları savunuculuğu sözde değil uygulamayla anlam kazanabiliyor. Her ne kadar insan hakları ifadesini işittiğimizde gönlümüz yumuşasa da bu geçici bir yumuşamadır. Kalıcı yumuşama ancak gereği yerine getirildiğini gördüğümüzde mümkün olacak.  Bakın daha henüz bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkeler geçmişten yeterince ders almamış olsalar gerek ki, insan hakları kavramı anayasalarında sadece göz boyamak için vardır.  Dedik ya insan hakları söz olarak değil öz itibariyle anlam ifade eder. Düşünün ki,  bugün olmuş dünyanın birçok ülkesinde insan hak ve özgürlükleri hala ayaklar altında çiğnenebiliyor. Şimdi bu durumda insan haklarından söz edilse ne, edilmese ne.  Uygulama olmayınca hiçbir kıymeti harbiyesi yok elbet.  
           Gün olmuyor ki; her sabah uyandığımızda ihsan hakları ve özgürlüklerinin çiğnenmediği bir gün olmasın.  
          Gün olmuyor ki; içimizi sızlatan kan ve gözyaşı manzaraları yaşanmasın. 
          Gün olmuyor ki; insan hakları ve özgürlüklerinin ırzına geçilmediği bir gün olmasın.  Tabii bu yaşadığımız günlük manzaralar bilhassa ulus devletlerin çoğalmasıyla başlayan bir sürecin armağanı bir vahşet tablosudur. Evet, derin adamlar, derin devletler,  derin uluslararası istihbarat ağları, neoconlar ve daha bilmediğimiz nice derin klikler bu güzel kavramı dün olduğu gibi bu günde kendi çirkin emellerine alet edip insanlık cinayeti işlemekten geri durmuyorlar. İnsan hakları kavramının sadece adı var, ama kendisi yoktur.  Dahası laf çok icraat yok. Gerçektende 21. asra geldiğimiz noktada insan hakları kavramının arkasına sığınıp bunca insanlık cinayetlerinin işlendiğine şahit olduktan sonra doğrusu bu kadarına da pes diyesi geliyor insanın.  Artık kimin samimi, kimin dalkavuk olduğunu ayırt edemez olduk,  hatta her şeyden kuşku duyar hale geldik. Yetmedi havada uçan kuştan bile nem kapar olduk. Tabii bizi bu denli kuşkucu kılan sebep dünyanın dörtte üçünün kan gölüyle kirletilmiş olmasıdır. Böyle devam ederse dünyanın tamamı kanayan yara olacak.  Bakmayın siz onların ikide bir insan haklarından söz etmelerine, onlar kim insan haklarından söz etmek kim, öyle hinler ki; icabında bu güzel kavramı şimdiye kadar işledikleri insanlık cinayetlerini ört bas etmeye yönelik kılıf olarak ta kullanabiliyorlar.  İşte bu denli yüzsüz adamlardır bunlar.  Zaten ne zaman bu güzel kavramı dillerine dolasalar bir bakmışsın bir yerlere bombalar yağmış görürsün. Şimdi sormak lazım insanlık bunun neresinde? Yoksa Yenidünya düzeni demek insanlığı katletmek mi? Onlar cevap veremeseler de, biz biliyoruz ki Yenidünya düzeni denilen ucube slogan gözyaşı ve kan akıtmaktan başka bir şey değildir.
          Onlar yenidünya düzeni aldatmacasına devam ede dursunlar, bize ancak kendi öz insan hakları kaynaklarımızdan fayda var. Bir kere İslam tâ baştan “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” bir anlayış ortaya koymuş bile. Kelimenin tam anlamıyla insana hizmetin Allah’a hizmet olduğunu beyan eden bir dindir. Her kim ki; Kelime-i tevhid getirir, o an dilenci de olsa halifeye eşit konuma gelebiliyor. Zira dinimizde üstünlük takva düsturu ile kayıt altına alınmış ta.  Bakın,  Kur’an ve sünneti hayatlarına ölçü alan Hulefa-i Raşidin, Selçuklu ve Osmanlı bu yaşayışın en altın dönemleridir.  Nitekim Osmanlı, ‘Fitne katilden beterdir’ ayetinden hareketle nizam-ı âlem fikriyatına yönelik bir yol izlemiş. Yine her cuma namazı öncesinde hutbelerimizde okunan; “Muhakkak ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder” (Nahl, 90) ayet-i celilesini şiar edinerek yeryüzünün cihanşümul adalet kılıcı olmuşlardır. Keza bu ayet-i celile ışığında Müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada nasıl yaşanacağının bilincine varıp adalet terazisi olmuşlar da. Zira  “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ayetine muhataptırlar.  Bilhassa bu hususta temel kaynak Medine Vesikası esas alınmış ta. Malum, bu vesika ilhamını Kuran’dan alan bir belgedir.  Böylece Allah Resulü Kuran’dan aldığı bu ilhamla insanlığa farklı kimlikte insanlarla nasıl yaşanabileceğinin tatbikini gösterip sahabesine ışık olmuştur. Hatta Medine Vesikası, Veda Hutbesi gibi daha nice insan hakları uygulamaları geleceğe de ışık tutup bugünkü insan hakları evrensel beyannamesinin mayasını oluşturmuşta.  Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) Medine Vesikasıyla insanlığa sunduğu: “Savaşan düşmanlardan zimmet akdini kabul edenlerin Müslümanlar üzerinde hakkı olacaktır, tıpkı Müslümanların onlar üzerinde hakları olduğu gibi…” öğretisinde geçen ifadelerin evrensel hakikatler içeren yüklü bir ferman olduğunu ispatlamaya yetmiştir.
         Ne var ki İslam’ın tüm bu engin hoşgörüsü karşısında zaman zaman nankörlük edip aramızda bozguncu rol üstlenebiliyorlar. Yetmedi dinimizi çağ dışı yaftasıyla karalayabiliyorlar.  Onlar karalaya dursun şurası muhakkak, “Hak gelince batıl zail olur” gerçeğinin önüne geçemeyeceklerdir. Besbelli ki pembe şafaklar sökün ettikçe birilerinin fena halde uykusu kaçabiliyor. Aslında hiçte bu kadar telaşlanmalarına gerek yoktur, bir kere İslam tâ baştan beri beşeriyete karşı tavrı insanidir.  Bilhassa dört semavi din’e bakışı da Ehl-i kitabidir. Bu yüzden Müslümanlar her bir semavi dini büyük bir kitabın kutsal sayfaları olarak görür. Bu da yetmez havra ve kiliselere tıpkı camiye bakışımızdaki gibi birer ibadet mekânları gözüyle bakarız. Derken Cuma hutbesinde okunan son ayet-i celilenin hükmü gereği Müslim ve gayrimüslim ayırımı yapmaksızın adil olmaya çalışırız. Nasıl adil olunmasın ki, ilahi adalet sadece Müslümanların üzerine tecelli etmiyor, bütün insanlığa pay ediliyor. Şöyle ki: “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez” (Nisa, 40),  “Rabbin kullara zulüm edici değildir” (Fussilet, 46) ayetleri bunun en bariz delilidir.
         Dedik ya İslam’ın soluğu sadece Müslümanlara yönelik değil, muhatabı tüm insanlık. Bakın bu konuda Kur’an-ı Mucizül Beyanda geçen:
      “Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin” (Maide, 8) ve       “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz” (Mümtehine, 8) ayetleri her şeyi izah etmeye yeter artar da. Yukarıda belirttiğimiz üzere Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayet-i kerimelerden hareketle Medine Vesikasının gereğini yerine getirmiş ve üstlendiği sorumluluğun teyidi içinde: “Kim ki ben onun davacısı olursam, kıyamet gününde de onun davacısı olurum ”  beyanında bulunmuştur.
          İşte bu ve buna benzer hakikat manzumeleri İslamiyet’in insan haklarına ne derece önem verdiğinin bir göstergesidir. Düşünsenize hak yola davet ederken bile, “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır” (Nahl, 125) buyruğuyla ortaya hem metot konulmuş, hem de gayrimüslimlere zorla dini dayatma yapılamayacağı ikaz edilip kayıt altına alınmışta. Bir iki istisna kural dışında Müslüman’a tanınan hak ne ise gayrimüslime de tanınmıştır. Gerek kişilik hürriyeti, gerek seyahat ve mülk edinme hürriyeti, gerek ibadet hürriyeti, gerekse mali haklar ve ister ceza-i müeyyideler olsun her hususta Müslim ve gayrimüslim ayırımı gözetmeksizin herkes hukuk önünde eşittir ilkesine tabii tutulmuştur.  Belki şu an aklınızdan şu geçebilir;  madem öyle niye gayrimüslimlerden cizye alınıyor diye.  Aslında mesele gayet açık;  bunda da hukuk ihlali yoktur, çünkü gayrimüslimlerin askerlikten muaf olmalarına karşılık alınan bir vergidir bu. Buna bir tür savaş tazminatı da diyebiliriz. Kaldı ki, ortada karşılıklı rızaya dayalı bir akitleşme söz konusudur, durduk yerde alınmıyor.  Kim ne derse desin adil bir uygulamadır. Hakeza ticari vergilerde öyledir. Hatta bu ve buna benzer pek çok uygulamalar gayrimüslimlerin İslam toplumundaki konumlarını güçlendirmeye vesile olmuş bile.  
       Bakın, Pakistan bilge aydını Mevdudi İslami devletin anayasasının nasıl olması gerektiğini vurgularken şunları dile getirir: “İslam devletindeki gayrimüslimler için, konuşma, yazma, fikir beyan etme, düşünme, toplantı ve kutlama gibi Müslümanlar için kabul edilen haklar sabit olacak ve bu konuda Müslümanların aleyhine olan kayıt ve engeller onlar içinde geçerli olacaktır. Onlar için konunun sınırları dâhilinde, özgürce, hükümeti, hükümetteki kişileri hatta hükümet başkanını eleştirmek bile caiz olacaktır. Onlar için İslam dinini eleştirme hakkı da vardır, tıpkı Müslümanların, onların mezheplerini ve inançlarını eleştirme hakları olduğu gibi, inançlarını övme konusunda da tam bir hürriyete sahiptirler.” (İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşit el-Gannuşi, Birleşik Yay. S.111–112)
        Tabii ki buraya kadar anlatılanlar İslam toplumunun maddi cephesiyle ilgili hususlardır, bir de bunun manevi yönü var ki, o da Müslümanların kendi aralarında ki münasebetlerde birbirlerine karşı son derece mütevazı olmaları gerektiğidir.  Zira kibir, üstünlük taslama, bulunduğu makam ve mevkisini baskın unsur olarak kullanmak gibi çirkin durumlar şeytana has özellikler olması hasebiyle Müslüman’ın asla üstünlük taslama lüksü olamaz.  Gerçek Müslüman , “Yeryüzünde kibirle dolaşma” (İsra, 37) beyanını hayatına ölçü alıp uygulayandır.  Malum, Şeytanın ilahi huzurdan kovulmasının ana sebebi, üstünlük ve gurur illetine kapılmasıdır. Ki; şeytan meleklerin de reisi hükmünde bir konuma sahipti. Ne var ki bir imtihan iblisin ipliğini pazara çıkarmaya yetmiştir.  Zira Hz. Âdem'in (a.s) topraktan yaratılışını küçümsemekle kalmamış ilahi hitaba da karşı durup: “Ben ateşten, o ise topraktan, secde edemem” kıyasında bulunmuştur. İşte huzurda yapılan bu kıyas ebedül ebed boynuna lanet halkasının geçirilmesine yetmiştir.  İşte bu yüzden Osmanlı Padişahları şeytanın düştüğü bu çukura düşmemek için selamlığa çıktıklarında tedbiren, “Mağrurlanma Padişahım senden büyük Allah vardır” sözünü askerlerine söylettirmeyi ihmal etmemişlerdir.
         Peki ya batı!  Malum, batıda İnsan Hakları kavramının ilk çerçevesi; İngiltere’de kralın yetkilerini kısıtlamak ve halka bir takım özgürlükler verilmek kaydıyla İngiliz Kralı ile baronlar arasında gerçekleşen şu meşhur 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı (Büyük özgürlük Fermanı), Amerika’da Thomas Jefferson’un 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık bildirisi, Fransa’da ise aydınlanma hareketleri sonucu doğan 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları bildirisiyle start almıştır. Derken söz konusu çerçeveler Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’te 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulüyle en son şeklini alır. 
         Malumunuz, İngiltere’de 1215’e kadar hak ve özgürlük şuuru gelişememişti. Ne zamanki batı İslam dünyasıyla Haçlı seferlerine giriştiler,  bu vesileyle cepheden cepheye İslam medeniyetini tanıma fırsatı buldular. Derken dolaylı ya da dolaysız yoldan bizden aldıkları aşılarla ilerisinde 5. Haçlı Seferinin başlangıcına denk gelen bir tarih itibariyle, yani 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı devreye girer bile. Bu sayede İngiliz halkının can ve mal güvenliğine yönelik haklar güvence altına alınmış olur. Dahası Kral Yurtsuz John’un ilk defa yetkilerini paylaşmaya göz dikmiş İngiliz Baronlarının karşı direnciyle karşılaşması bu sonucu doğurmaya yetmiştir. Hakeza Amerikan Bağımsızlık Bildirisi de öyledir.  Ancak bu bildiri bugün olmuş hala tarihin hafızasından Katolik-Protestanlık, beyaz ve siyah ayırımına yönelik o geçmişin o acı hatırlarını silememiştir. Nasıl silinsin ki,  daha düne kadar siyahlar, Amerika’da insanlık dışı zulme uğrayıp çok uzun mücadeleler sonucunda özgürlüklerine kavuşabilmişlerdir. Zaten Barak Obama bugün başkan olabildiyse o günlerin mücadelesine borçludur. Malum, Fransa’da ise 1789 ihtilal sonrası vuku bulan Rönesans'ın etkisiyle hak ve hürriyetlerden söz eder konuma gelmiştir. 
         Tabii bu tip gelişmeleri küçümsemeyiz, ancak I. ve II. Dünya savaşlarıyla insan hak ve hürriyete dayalı fikirlere balta vurulduğu bir vaka.  İşte batı içine düştüğü bu çelişkili durumdan çıkabilmek için çareyi 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni yürürlüğe koymakta aramıştır. Peki, bu bildiri derde deva oldu mu?  Maalesef, tüm bu ferman ve bildiriler batı’nın mayasında mevcut Gladyatör Roma duygusunu tamamen silememiştir. Delil mi istiyorsunuz, İşte Bosna! İşte Kosova! İşte Çeçenistan! İşte Eritre! İşte Filistin! İşte Keşmir!  İşte en son Orta doğuda yaşanan kan deryası görüntüler kolay kolay insanlığın hafızasından kazınmayacak gibi. İnsan hakları sadece lafta, uygulamada sadece insanlık cinayetleri sahne almış gözüküyor.  İşte bu sahne Batı’nın çifte standart yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.  İnsan hakları ve özgürlükleri konusunda samimiyet mi hak getire,  insan haklarını ihlal etmekten insanlığın gözünde çoktan tescillendiler bile. Şayet insan hakları konusunda daha da itibar kaybetmek istemiyorlarsa sahte tavırları bir kenara bırakıp, gerçek hümanist tavır sergilemeleri gerekir.   Böylece alınlarında ki tescillenmiş kara lekeyi kaldırıp bu şekilde kendilerini affettirmiş olacaklardır.
             
                HÜMANİZM

               Batı, geçmişte kaybettiği birçok dinlerin yerine bir put icat etmiş gözüküyor, o da hümanizmdir.  Anlaşılan batı tarihte işledikleri sayısız cinayet ve zulümleri örtbas etmek için yeni bir kavrama ihtiyaç duşmuş ve bu kavramı piyasaya servis etmiş bile. Sahne alan bu yeni kavram, insani bir kavramdan çok bir kılıf, icabında bulunduğu ortama göre renk ve şekil alan bir bukalemun yaratık gibi. İyi ki de İslâmiyet var, bu sayede bukalemunluktan kurtulup balçıkla ilahi ruhun birleşiminden yaratılmış olduğumuzun farkına varırız. Zaten Yüce Allah'ın (c.c.) meleklere, “Yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım” beyanı farkı fak ettiren bir buyruktur.  Bu ilahi hitap karşısında insan bir cihetiyle zirveye (ruha) âşıktır, bir yönüyle de aşağılığa (çamura) mahkûmdur. İşte insan bu iki yol ayırımında tercihini ve tavrını ortaya koymak zorunda. Şöyle ki; Allah’a kul olmanın idrakinde olan bir insan yüceliğe taliptir, maddeye tapınma durumda ise çürümeye ve durgunluğa meyyaldir.  Madem insan iki yol ayrımında, o halde insanın ilk evvela yapması gereken  “Emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker” üzere yaşamak olmalıdır.  Zira yaradılış gayemiz bunun gerektiriyor.  Nitekim Allah insanı iki kutuplu yaratıp ona isimlerini öğretmişte. Dahası insan, bu isimler sayesinde vardır. Hatta topraktan yaratılan âdemoğlunun meleklere üstünlüğü bu noktada gizlidir. Yani, insana üstünlük kazandıran ne toprak, ne hava,  ne ateş,  ne sudur, onu üstün kılan pek çok isme sahip olmasıdır.  Kaldı ki;  isim bilgi demektir. Bundan daha öte insan Allah’ın 99 isminin (Esma-i Hüsna’nın) tecellisi sayesinde eşref-i mahlûkattır. Bu yüzden kul mü’min olunca gerçek kimliğine kavuşur da. Şurası muhakkak; dünyevi mevki ve makam edinmek insana üstünlük kazandırmıyor, hiç kuşkusuz insana üstünlük katan takvadır. Düşünsene dilenciyi halifeye eşit kılan mü’min olmasıdır.  O halde siz siz olun kula kul olmayın Müslüman olma şerefi yeter artar da.
         İnsanileşmek ya da şereflenmek ırk ve kan kanunlarından sıyrılmakla mümkün.  Allah Resulü (s.a.v.) Veda Hutbesini irad ederken; ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olamayacağını bildirmiş ve üstünlük için tek temel kriterin “takva” olduğunu vurgulamıştır.  Ne var ki, hâlâ veda hutbesinden ders alınmamış olsa gerek ki dünyanın birçok yerinde insanlar mensup olduğu ırk,  mensup olduğu din, mensup olduğu mezhep, mensup olduğu meşrep ve mensup olduğu kültürel değerlerinden dolayı ayırıma tabi tutulup dışlanabiliyor. Bilhassa bunu yaparken de hümanizm maskesi altında yapmaktalar. Üstelik kan ve ırk biyolojinin konusu bir kavram olmasına rağmen kendi çirkin emelleri uğruna kan tüccarlığı veya ırkçılık yapmaktan yüksünmüyorlar da. Neyse ki kapsam dışına çıkmakla kendilerini ele vermiş oluyorlar. Neyse ki, bomba yağdırdıkça gerçek foyaları ortaya çıkabiliyor. Asla hümanizmin ölçüsünü kan ve ırk belirleyemez. İnsan ne zaman ki; ırk ve kan kanunların boyunduruğundan kurtulur, biliniz ki, işte o gün gerçek insanlığına (hümanizme) kavuşmuş olacaktır.  Madem öyle inanç ve kültürel değerlerimizi diri tutmak gerek.  İslamiyet’le şereflenen her Müslüman tüm insanlığı  Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmeli de.       Bakın, şeytan yüksek bir tepeden Âdemoğluna;  “Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin olsun” çağrısıyla üstünlük taslama cüretinde bulunabilmiştir. Hele şükür Hz. Âdem (a.s.) bu çağrıya boyun eğmedi, ama günümüz insanı zürriyetinden geldiği Âdem (a.s)’a uymak yerine daha çok şeytanın çağrısına kulak kabartmıştır. Şeytanı rehber alanların sonu malum, kimi ruhi boşluk içerisinde madde bağımlısı olmakta, kimi komünizmde, kimi kapitalizmde, kimi faşizmde soluğu almıştır.   Yani, sıraladığımız tüm bu unsurlar şeytanın çağrısını kabul etmiş ürünler olarak sahne almışlardır. Sadece sahne alsalar gam yemeyiz,  insanlığı kan, zulüm ve gözyaşına boğmuşlardır. Bakmayın siz onların öyle insancıl görünmelerine, tamamen gerçek yüzlerini gizlemeye yönelik bir manevradır.  Şayet bir kapitalist hümanist tavır takınıyorsa biliniz ki burjuva sistemine dayalı sömürü düzenini örtbas etmek için manevra yapmakta, yine bir komünist hümanistlikten söz ediyorsa biliniz ki insanı köle kılan düzenini saklamak içindir, keza bir faşistte hümanistlikten dem vuruyorsa biliniz ki lidere tapınmayı gizlemek için takla atmaktadır. Sonuçta tüm ideolojiler koro eşliğinde hümanist olduklarını beyan etseler de kitleler eskisi kadar onlara itibar etmiyor. Hatta buna  “Yenidünya Düzeni” savunucuları ve Glasnost perestroykacılarda dâhildir.  Artık gelinen noktada şu gayet açık ve net bir şekilde anlaşıldı ki, ortaya atılan her slogan insanları oyalamak için üretilmekte.  Bilhassa ekonomik buhran dönemlerinde piyasaya sürülen oyuncak bebekler bunu teyit ediyor.  Nitekim kapitalistler kitlelerin “özgürlük” ihtiyaçlarını sömürerek oyalıyor insanlığı, sosyalistler ise kitlelerin “sosyal adalet” isteklerini istismar ederek oyalamakta.  İlginçtir süper güçler kendi aralarında oynadıkları oyunda birbirlerini oyalamıyor ve uyutmuyorlar, bilakis birbirleriyle anlaşmışçasına karşı stratejik ve taktiksel oyun sergiliyorlar. Tabi bu stratejik oyunun bir gün kazanını ve kaybedeni olacaktı,   derken sonunda finali kazanan kapitalizm, kaybedense komünizm oldu. Artık dünya sathın da tek oyun kurucu ABD kala kalır. Yani görünürde şu an tek oyun kurucu ABD görünüyor,  belki de arka planda bizim bilmediğimiz İngiliz kraliyet ailesine bağlı nice derin asıl oyun kurucularda vardır. Bakalım bu tek taraflı oyun nereye kadar devam edecek. Belli ki bu oyunu ilelebet sürdürebilmek için kan ve revan içinde yüzen insanlığı  “Hümanizm” ve ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesiyle yönlendirmeye çalışacaklar.  Umarız bu oyun uzun sürmez de bir an evvel insanlık İslamın nuruyla yüzleşme imkânına kavuşur.  Zaten İslam’la yüzleştiğinde farkı fark edecek te. Nasıl fark etmesin ki, bir kere İslâm insanı komünizm gibi cemiyete kurban etmediği gibi, burjuva patronların insafına terk etmez de. Dinimiz bir yandan  “Allah’ın eli topluluk üzerine” düsturuyla toplumculuğa vurgu yaparken,  öte yandan “Müminler omuz omuza yaslanmış binalar gibidir” buyruğu ile de bireyciliği esas almıştır. Anlaşılan, İslâmiyet ne sadece toplumcu, ne de sadece fertçidir, her iki unsuru da potasında eritmiş bir dindir.  Dahası İslam’da insan liyakati ölçüsünde değer kazanır. Sosyalizmde öyle değildir, onlar liyakati göz ardı edip tam eşitliği savunurlar. Oysa realite tam eşitlik kabul etmez. İlla da eşitlikten söz edilecekse ancak fırsat eşitliğinden söz edebiliriz.  Peki ya Faşizm! Malum, Faşizm de  “führer” ilan ettiği lideri tabulaştırıp insanın insanla olan alakasını kesmeyi bir marifet sanır.  İnsanı insana kıydılar da ne oldu sonunda Faşizm ve Nazizm  “Şefe tapınma”  ideolojisi olarak insanlığın hafızasına kara leke olarak kazınmıştır. Maalesef tarih bir yandan put dikerken, diğer yandan da put yıkma şeklinde tekerrür ediyor. Derken lider sultalığı geleceğimizi karartabiliyor. Dahası eskiden insanların kendi eliyle yaptıkları heykellere tapınma işlemi, şimdilerde lidere tapınma şeklinde sahne alabiliyor.  
            Yukarıda da belirttiğimiz üzere batı, Rönesans’la aklın hâkimiyetini kurdu kurmasına ama inanç aklın egemenliğine dayanamadığından sonunda kurtuluşu hümanizm putuna sarılmakta buldu. Şayet buna kurtuluş denirse. Dedik ya, hümanizm içi boş kuru bir kavramdır,  bu yüzden insanlığın susuzluğunu gideremiyor. Yani, batı inançtan boşalan yeri hümanizm gibi içi boş suni kavramlarla doldurmaya çalışıyor. Bir türlü aklın esaretinden çıkıp akıl ötesi hakikati göremiyorlar. Yine de fazla haksızlık etmeyelim şu sıralar batıdan gelen birtakım sinyaller, insanlığın yeniden din'e döneceğinin işaretini veriyor. İşaretler çoğaldıkça Resûlüllah’ın (s.a.v.); “Bir gün gelecek bütün insanlar Müslüman olacak” beyanı bir rüya değil hakikat olacaktır.  Bernard Shaw'da sanki gelen sinyallerden bir şeyler sezmiş olsa gerek ki “Müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır” demekten kendini alamamıştır. Tabi bu arada gelen sinyallerden bir şey sezemeyip  “Biz hayvanız korosu” çalan aydınlar da var. Şöyle ki;  J.J. Rousseau, tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanı soysuzlaşmış hayvan olarak niteler. Montaigne; “İnsan hasta hayvan” der, Freud ise insanın kutsal bildiği değerlere olan temayülünü patolojik bir hastalık olarak değerlendirir. Psikoloji dalında ün yapmış İvan Pavlov ise ruh, şuur, düşünme gibi kavramları şartlanmayla izah etmeye çalışır. İdeolojik kuram olarak Marksistler de insanı kol ve bilek gücünden ibaret proletarya görür. Onlar koro halde insana eşya gözüyle baka dursunlar Henry C. Link gibi “Dine dönüş çağrısı” yapan ve Dr. Alexis Carrel gibi “Ey İnsanlar uyanın” çığlığıyla seslenen aydınların varlığı bize yeter artar da. Elbette ki böylesine sağduyulu düşünen insanlara değer veririz. Ama şartlanmış ve programlanmış insana asla.
         Ne kadar şükretsek azdır,  Rabbül âlemin Peygamberimizi âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Öyle rahmet ki; Resûlullah (s.a.v.) bütün sahte mabutlardan insanlığı kurtarıp yüzümüzü Allah’a döndürmüştür. O olmasaydı insan bedenini hayvanla eş değer muameleye tabii tutan sahte hümanistler elinde oyuncak olacaktık. O'nun sayesinde insanın tek başına fuar olduğunu, bu büyük fuar içerisinde insanın hem nur hem nar olarak kodlandığını idrak eder olduk. Hatta idrakimiz arttıkça şeytanların isyankâr, insanların ise asi, ya da itaatkâr olduğunu fark ediverdik. Böylece insan bir isim değil pek çok isimlerin tezahürü bir varlık olduğunu anlıyoruz. Yani, insanı melek ve şeytandan ayıran nokta, hem celal hem de cemal sıfatına sahip olmasıdır. İşte meleklerin sürekli masum, sürekli günahsız olması bunu teyit ediyor.  Kelimenin tam anlamıyla şeytan celal sıfatın gereğini yerine getiriyor, melekler de cemal sıfatın gereğini ifa ediyor.
           İnsan asli yurdundan dünyaya indiğinde Allah’ın cemal sıfatı Habil’de, celal sıfatı ise Kabil’de zuhur etmiştir. Bakın Mevlâna bu konuyu şöyle dile getirir; “İnsanın ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melek-i kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir.”  İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere insanı sırf hayvan olarak telakki eden bir kısım materyalist batı aydınlarıyla, insanı eşref-i mahlûkat olarak gören Mevlâna çok farklıdır. Hatta Mevlâna bu güzel veciz sözüne ilaveten; “Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kurtuldu. İnsan ise ikisi arasında yalpalayıp duruyor” beyanıyla meseleye açıklık getirmişte.
    Şu iyi bilinsin ki; inanan insanı inancından vazgeçirmek için her türlü tuzağa başvursalar da tüm girişimler fiyaskoyla sonuçlanacağına inancımız tam. Kaldı ki, Daniel Bell kutsala dönüş olacak mı sorusuna; “Hiç şüphem yoktur” cevabını vermekte tereddüt etmemişken biz nasıl tereddüt edebiliriz ki.  Bir kere Müslüman sonsuzluğa vurgundur, bu yüzden yok edemezler. İşte bizim hümanizmden anladığımız budur.  Kutsala dönüş olacak, Allah (c.c.) nurunu tamamlayacağını vaat ettiği içindir elbet.
          Vesselam.


4 Ekim 2016 Salı

BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ, İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ



BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ,  İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ                                                                           
  SELİM  GÜRBÜZER

           Şair ne güzel de dile getirmiş;
          “Bir zamanlar bizde millet, hem nasıl milletmişiz
           Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz
           Kapkaranlıkken afakî insaniyetin
           Nur olur fışkırmışız, taa sinesinden zulmetin” diye.
     Tabii bu mısralar övünmek için yazılmış değil insanlığa yeniden diriliş muştusu kazandırmak içindir.  Madem öyle köprü misali önce işe kendimizden başlayıp,  yaratılanı sev yaratandan ötürü tüm insanlığı kucaklayacak örnek tip olmalıdır.
          Elbette ki kahkahalar üzerine kurulan bir düzenden yana değiliz. Kaldı ki dünyanın bir çok yerinde kan, göz yaşı varken nasıl kahkaha atılabilir ki.  Bakın Allah-u Teâlâ; Az gülsünler ve çok ağlasınlar (Tevbe:82) beyan buyurarak insanın mahzun olmasını murad ediyor. Zira Peygamberimiz tebessüm ederdi, asla kahkahayla gülmezdi. 
       İnsanlık neymiş merak edenler varsa şöyle bir tarihin altın sayfalarına göz atması yeterli. Bakın bu topraklarda hazineden gayri Müslimler için bile ödenek ayrılırdı. Nitekim onlar için ayrılan paralarla, zimmîlerin dirileri gibi, ölüleri de hürmet görürdü. Hatta zimmîler bazı alanlarda; memur olarak bile görevlendirilirdi, mülk sahibi olurlardı. Hiçbir zaman ayrıma tabi tutulmazlardı. Nasıl ayrı tutabiliriz ki, bakın Kur’an’ül Mucizü’l Beyan da geçen ayetlerden anladığımız kadarıyla ehli kitap olanlarla evlenebiliyoruz da. Hakeza Bedir savaşının akabinde ele geçen müşrik esirlerinden 10 Müslümana okuma yazma öğretme karşılığında (kurtuluş bedeli - fidye-i necat)   azad edileceklerine dair imkân bile tanımışız.
      Anlaşılan onlar İslamın o engin hoşgörüsü sayesinde Müslüman âleminde özerk kaldılar, hiçbir devirde ‘Müslüman olun’ dayatmasına maruz kalmadılar, esir düşenler beytülmalden ödenen paralarla hürriyete kavuşturuldular, zayıf ve kazanamayacak durumda olanlardan ise cizye alınmamıştır. Hiç kuşkusuz bu hoşgörünün temelinde âlemlere rahmet olarak indirilen Peygamberimizin o şefkat anlayışı vardır. Nitekim Resulü Kibriya Efendimizin hasta olan gayri Müslimleri bile ziyaret ettiği bir sır değil. Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu içip ona dua ettiğin de;  “Allah seni güzelleştirsin” diye niyazda bulunmuştur. Gerçekten de bu duanın yüzü suyu hürmetine o Yahudi'nin yüzünde ölünceye kadar ağarmış beyaz kıl görülmediği rivayet edilmiştir(Bkz. Et-teratib 1. 102).
        İşte görüyorsunuz bir zamanlar neymişiz, şimdi ne olduk?
     Düşünsenize, sahibinden izinsiz ağacın dalından üzüm koparıp da, sonradan üzümün parasını bağa bağlayan asker şimdilerde gözükmüyor, acaba o ruha bir daha kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, komşusu da siftah etsin diye yan dükkâna gönderen gözü tok gönlü zengin esnafın şimdilerde esamisi bile yok,  acaba bir daha o ahilik şuuruna kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, bir gayri Müslim’le mahkemede eşit bir şekilde hâkim karşısına yargılanmak isteyen devletlû padişahı arar olduk, hani o sultan nerede diye sorarsımız geliyor içimizden.
      Peki, ne oldu da böyle olduk? Her alanda kokuşmuşluk tavan yapmış durumda, bu gidişat nereye kadar sürdürülebilir ki. Oysa biz tüm peygamberlerin gıpta ile baktığı bir peygamberin ümmetiyiz, ne oldu da bu hale düştük doğrusu anlatmakta zorlanacağımız bir durum yaşıyoruz.  Malum, Allah Resulü (s.a.v); Müslüman’ı insanların elinden, dilinden zarar görmediği kimse olarak tarif etmiş.  Kaldı ki O;  peygamberlik gelmeden önce bile müşriklere El Emin dedirttirmiş bir Nebidir.        
         Hele şu istismar olayına ne demeli,  en iyisi mi içine düştüğümüz bu hazin durumumuzu sorgulayarak tan çözmeye çalışalım.  Ki,  maksat hâsıl olsun.
       Bakın, Allah’ın Habib-i Resulü Ekrem'in (s.a.v); İşçinin alın teri kurumadan ödeyiniz emrine rağmen çalışana hayat standardının altında ücret vermek doğru mu?
     Bakın, bankadan aldığı kredisini aksamadan ödediği halde, mümin kardeşinden aldığı borcu ertelemek, el insaf hangi vicdana sığar?
       Bakın,  şirketler kurup da müminlerin saf ve berrak duygularını kullanıp, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında kara para haline dönüştürmek hangi kural ve kaide ile açıklanabilir ki?
         Bakın, başkalarının üçe sattığı bir malı, Müslüman kardeşine beşe satana ne demeli?
        Bakın, zekât verdiğini sağda solda söylenip durup, sonrada verdiği kişiyi rencide ederek ten başa kalkmasına ne demeli, şimdi o kişi infak etmiş mi oluyor?
        Bakın, seçim meydanlarında dedesinin müftü, ya da hoca olduğundan dem vurup,  sonra da işbaşına geçtiğinde mütedeyyin insanların sesine kulak tıkamak neyin nesi?
        Belli ki bakacağımız tüm bu soruların cevaplarına verilecek tek cümle dini istismar, yani dinimizi kendi çirkin emellerine alet etmenin yanı sıra yeterince insanlıktan nasibini alamazlıktır.
         İstismar ya da bir başka ifadeyle kullanmak; günümüzün sıkça kullanılan kelimesi,  o halde insanı,  hatta İslami kullanmaya kalkışmak dinimize en büyük zarardır, bu böyle biline.
          Dini kendi tekelinde görenleri anlamak artık çok kolay... Nasıl mı?  Oldu ya es kaza kısa kollu biri camiye giden biri namaz kılsa azarlarlar, ya da saçı uzun küpeli bir genç gördüklerinde ‘gâvur musun?’ diyerek ten moralini bozmaktan geri durmazlar. Her gün meyhaneye uğrayıp ta bir gün yolu camiye düştüğünde; ‘Nerenin kurdu oldu da camiye geldin’ diye alay ederler.  İşte bu örneklerden çıkarılacak sonuç; sanki cami o adamlara aitmiş imajıdır, din kendisininmiş gibi etrafı kandırırlar. Oysa Allah bizden dini temsil etmesini istemiyor, istediği şey dini yaşamak, kulluk görevini ifa etmektir. Rabbimiz dinin sahibiymiş gibi davrananları sevmez. Zira dinin yegâne sahibi Yüce Mevla’mızdır. Kul olarak dine hizmetle mükellefiz ancak.
        İnsanlar değişik karakterlerde çeşit çeşittirler. Şöyle ki;
        —Cahil şeytanın maskarasıdır.
        —Zengin para kazanma hırsıyla başı her an derttedir.
        —Fakir zenginin parasını diline doluyor sürekli. Hani derler ya zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. İşte onun gibi bir şeydir bu.
        —Memur maaş peşindedir, gelecek olan zamma kulak verir habire.
        —Amir rütbe ve terfi peşindedir.
        —Bekâr kadın hayaliyle meşguldür.
        —İhtiyar dinç kalabilmenin çabasında.
         —Gençler haramlarla iç içedir.
         —Tüccar para hesabında.
   —Sanatkâr insanları eğlendireceğim uğraşıyla maskaralıkla gününü gün ederek sansarlaşmakta.
        —Siyasiler oy toplama arzusu ile meydan meydan yalana yalan katmakta mahir bezirgân durumundadır. 
      Tüm bu sıraladığımız örneklere daha çok ilaveler eklenebilir. Ne var ki sıraladıkça içimizi kasvet bürüyeceği malum, çare aramak en iyisi.
       Peki, ilaç kimde, sosyologda mı, ya da psikologda mı? Hiç şüphesiz tedavi Peygamber soluğunda ve varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nefesinde. Nasıl mı?
          El-cevap:
          Rabbani âlimin elinde tedaviye karar veren;
          —  Âlimse ilmiyle amil olur.
         —Cahilse haddini bilir edeplenir.
         —Zenginse eli açık gönlü tok olur.
      —Evliyse aile huzuru ve saadeti bulur.
      —Bekârsa iffet sahibi olur.
      —İdareciyse halka hizmetin Hakka hizmet olduğunun şuuruna erer ve adil olur.
      —Sanatkârsa maddeden manaya kanatlanıp eşyanın tabiatına vakıf olur.
      Görüldüğü üzere herkes hissesine düşeni az veya çok alabiliyor. Yeter ki hastalığını kabul edip çaresine başvursun. Derman aramayan derman bulamaz sözü zaten boşa söylenmemiş, bilakis ibret alalım diye öğütlenmiş bir kelamdır bu.
      Velhasıl;  Gerçek manada arayanlar muratlarına çoktan erdiler bile, aramayanlar belli; sürekli girdap içinde debelenip duruyorlar hala.  
              
              
            

3 Ekim 2016 Pazartesi

BİLGİNİN VATANI YOK


            BİLGİNİN VATANI YOK
                                                                                                
                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Üniversiteler, bilgiyi topluma ulaştırdıklarından dolayı her birini birer irfan ocakları olarak biliriz. Nasıl bilmeyelim ki, popülist nutukların hiçbir değer kazanmadığı dünyamızda, üniversitelerin önemi daha da artmaktadır. Hele hele devlet üniversitelerimizin yanı sıra özel ve vakıf üniversitelerinde bu kulvarda yer almasıyla birlikte bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerleyeceğimiz muhakkak. Madem öyle, çağın gerisinden takip eden üniversite değil,  insanımızı modern çağın en üst seviyesine sıçratacak üniversitelerin hızla artırılması arzusundayız.
         Şu bir gerçek; 2002 yılı öncesine göre eğitim düzeyimiz artmış gözüküyor.  Madem öyle,  rehavete kapılmadan şimdi üzerinde durmamız gereken husus dogmatik bilgilerden sıyrılıp, bilgi üretimini gerçekleştirmek olmalıdır. Bu da yetmez öğrencilere eğitim verirken, bilgiyi nasıl kullanacağını ve nasıl üreteceğinin anahtarını da sunmak lazım gelir. Yani balık yemeyi değil, balık nasıl tutulur onu öğretmeliyiz. Aksi takdirde üniversitenin kapısından giren bir öğrenci mezun olduğunda hazır bilgilerle donatılmış olarak kapısından çıkacaktır. Aynı durum öğretim görevlileri içinde geçerlidir. Maalesef öğretim elemanları daha araştırmaya fırsat bulamadan zamanlarının çoğunu ders vermek, okutmak ve yazmaya harcamaktalar. Tabii ki böyle bir koşuşturma içerisine dalmış bir öğretim elemanı bilgi üretmediği gibi bilgiye de kayıtsız kalabiliyor.
          Fikir üretiminde teliften ziyade tercümeye yönelik bir konumdayız, Tabii bu pek bizim açımızdan iç açıcı durum sayılmaz. Çünkü ortada üretim yok tercüme var, tamamen fikri sefalet ve bilgi boşluğu içinde olduğumuzun hazin tablosudur bu.  Anlaşılan Türkiye'nin her bir vilayetine üniversite açmak ve yurt yapmakla iş bitmiyor, bilgi üretip anlam yüklemekte gerekir.
          Çağın geldiği nokta itibariyle mükemmel öğretim üyesi kadrosu yetiştirmemiz şart gözüküyor. Zira öğretim elemanları bilgiyi birinci elden aktaran kadrolar olması hasebiyle onların her türlü maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmasında fayda vardır. Düşünsenize yeterli sayıda iyi yetişmiş ve tam kapasitede öğretim elemanlarının bulunduğu bir ülkede neler olmaz ki. Zaten bu donanımda öğretim kadrosu yoksa üniversitelerden kaliteli eğitim beklemek hayalden öteye geçemez.  O halde insan kaynaklarımızı harekete geçirip çağın gerçeklerine uygun tarzda bilgi ağlarını sil baştan dizayn etmekte fayda var.
         Yol yapmak, baraj inşa etmek ve fabrika kurmak kayda değer girişimlerdir elbet,  ama bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz eğitime yatırılan yatırımdır. Elbette ki şimdiye kadar en büyük yatırımımız eğitim olsaydı 21. asra girdiğimiz şu süreçte şimdiden meyvelerini topluyor olacaktık. Maalesef üniversite hayatını bilgi üreten irfan kaleleri olarak gündeme gelmeyip sadece geçim kapısı olarak gündemde yerini almaktadır. Hadi bundan vazgeçtik öğrenciyi bile geçim kaynağı görüyoruz. Belli ki üniversite kapılarında biriken binlerce gencin düşünce dünyasına yerleşmiş tek olgu; “hayatını kurtar” felsefesidir. Tabii hayata bakış bu olunca dört beş yıllık sürecin sonunda mezun olan bir üniversite öğrencisi bilgi dağarcını kapatıp, geçim telaşına düşmesi gayet tabiidir.  Oysa üniversitelerimiz değişim ve irfan ocakları olmalıydı. Nitekim toplum hayatında ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda meydana gelecek zenginleşmede birinci derecede etken kuruluş üniversitelerdir. Gel gör ki, şu aşamada pek değişimden söz edemediğimiz gibi üniversitelerin siyaset ve toplum ilişkilerinden bağlarının koparılması onları durağanlaştırıyor. Ayrıca öğrencilerin üniversite hayatını irfan ocağı olarak algılayamaması bir başka meselemizdir. İlim irfan mı hak getire, aydınlanma duygusu gelişmeyince, ister istemez öğrenciler bir an evvel mezun olmanın derdine düşüp, başka işlerle meşgul oluyorlar.  Neyse ki teknolojik gelişmenin zirve yaptığı bu çağda bilgiye ulaşma bakımdan üniversiteler yetersiz kalsa bile bilgi ağları sayesinde bilgiye ulaşılabiliyor artık. Yinede nasıl olsa bilgi ağları var diye üniversiteler bu gelişmelere duyarsız kalamamalıdır. Tam aksine bu bir an evvel kabuğuna çekilmiş üniversite anlayışından sıyrılıp dünya ile entegre olacak ve aynı zamanda toplumla karşılıklı etkileşimi sağlayacak yapılanmaya gitmelidir. Aksi takdirde teknolojik gelişmelerden bihaber taş duvarlar arkasına haps olmuş üniversitelerden söz edeceğiz demektir.
        Şu da bir gerçek Türkiye’de artık  “Bilgi toplumu” yolunda yasaklayıcı bir yaklaşım terk edilmiş durumda,  o halde devlet üniversitelerinin yanı sıra özel ve özerk üniversitelerin sayısını artırmalıdır. Osmanlı’ya baktığımızda vakıf üniversitelerini görebiliyoruz. Aynı aşk ve heyecanı Yeni Türkiye'de de tatmak icap eder. Bu yüzden devlet hakemlik görevini yerine getirerek ten vakıf ve özel üniversite girişimlerini desteklemelidir. Ne de olsa tek tip modelle bir yere varamayacağımızı geçte olsa fark etmiş durumdayız. Fark etmek bile tâ baştan bilgi toplumuna giden yolun yarısını kat etmek anlamına gelir. Hatta şimdiden tek tip üniversite anlayışı yerine rekabete açık çoğulcu üniversite anlayışının işaretlerini görür gibiyiz. Derken böyle bir anlayışla o özlediğimiz bilgi çağına erişmek hiçte zor olmayacaktır. Şayet irfan ocaklarımız akademik seviyede itibar görüyor, ya da üretilen bilgiler dünyanın dikkatini çekiyorsa biliniz ki bilgi toplumu olma yolundayız demektir. Hakeza öğretim elemanlarının öğrenciye ne kazandırdığı ve topluma olan katkısının hangi safhada olduğu da üniversitenin hangi seviyede olduğunu belirleyecek bir işaret taşıdır
    Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ederiz, ama öğrencileri yeteneklerine göre değerlendirdiğimiz tam söylenemez. Şayet bir insan başarılıysa, ona köstek olmamalı, bilakis destek olmalıdır. Yani önünü tıkamamalıdır. Adam kayırmacılık, ya da torpil uygulamaları eğitimde fırsat eşitliği ilkesini baltalayan kanayan yaralarımızdan biridir. Bakın bunu Osmanlı’da göremezsiniz. Nitekim lonca sistemi eğitimde fırsat eşitliğinin en iyi örneğini teşkil eder. Dahası lonca sisteminde adam kayırma diye bir yapılanma yoktur, yetenek araştırması söz konusudur.
         Anlaşılan bir zamanlar halka tepeden bakan kendini elit sanan bir zihniyet gerek öğrencinin kılık kıyafetine karışarak, gerekse özel ve vakıf üniversitelerin kurulmasına soğuk bakarak veya kota koyarak toplumu yeni arayışlara sürüklemişler ve imkânı olanlar başka ülkelerde çocuğunu okutmak zorunda kalmışlardır. Neyse ki bu yaklaşımlar artık prim görmüyor, artık öğrenci istediği kıyafeti giyinebildiği gibi vakıf ve özel üniversitelerde çocuğunu okutur hale gelmiş durumdadır. Bu arada en önemli gelişme resmi ideolojiyle bir yere varılamayacağının resmiyet kazanmasıdır. Dikkat edin resmiyet kazandı diyoruz, niye?  Çünkü bunu devletin en tepesinde oturan resmi ağızlardan duyduğumuz içindir elbet.
       Yediden yetmişe herkes şunu iyi anladı ki;  devlet birey için vardır. Bireyin düşüncelerini nazari itibara almayan bir devlet ceberut devlettir. Zaten böyle bir devlet yapılanmasında insan bir hiçtir. İster istemez bu durumda kendi toprağında ilgi görmeyen beyinlerimiz soluğu yurt dışında alacaktır. İşte beyin göçü budur. Kişi bazında düşünüldüğünde bilim adamlarımız mevcut, ama yetersiz. Kurum bazında ise ülke sıralamasında gerideyiz hala. Bir zaman eğitime ayrılan payın öğrenci başına 30–40 dolarlarda seyretmesi dünya standartlarının çok gerisinde kaldığımızın delilidir. Düşünsenize diğer ülkelerde bu oran 1000 dolarlarda seyretmekteydi.  Neyse ki 2002 sonrası tek başına iktidara gelen hükümet eğitime bütçeden büyük pay ayırarak bu alanda umutlarımızı yeşertmiştir. Bu son derece sevindirici bir gelişmedir.
       Üniversitelerimizi araştırma merkezleri konumuna getirmek mecburiyetindeyiz. Bilgi çağına ulaşabilmek için vakıf ve özel üniversitelerin açılmasına hız verilmenin yanı sıra akademisyenlerimizin bilgi artırımını sağlayacak projeleri ortaya koymaları noktasında gerekli imkânlar da sağlanmalıdır. Esasen vakıf ve özel üniversiteler bu konuda önemli fırsattırlar. Yeterli derecede öğrenim elemanımız ve hocamız yok bahanesiyle bu işi geçiştiremeyiz. Dünyada var olan üniversitelerle de bilgi ağları kurmalı ve iyi ilişkiler içerisine girip akademisyenlerimizin batı öğretim elemanlarıyla bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayacak ortam oluşturabiliriz de. Böylece bilgi dinamizmi veya bilgi patlaması meydana gelmesi her an mümkündür.
          Bu arada birkaç üniversiteden mezun olabilecek fırsat ve imkânını da ortaya koyup bir proje dâhilinde bilgiye en kısa yoldan ulaşmanın yollarını açmalıdır. Böyle imkânı sunduğumuzda bilgi üretiminde umulan noktalara gelebiliriz. Yeter ki, bilgi alanları daraltılmasın, bir lokma bir hırka anlayışıyla teknik donanım kısıtlanmasın. Bilgi ağları ne kadar yaygınlaşırsa, ne kadar bilgi için cömert davranırsak o kadar bilgi manevrası yapma imkânına elde edeceğiz demektir. Bilgi ağımızı sadece üniversite kampusu içerisiyle sınırlı tutmamalı, küresel ölçekte bilgi ağına da ihtiyaç var. Üniversitelerimiz sadece lokal kuruluşlar değildir, aynı zamanda dünyaya açılan sac ayaklarıdır. Dolayısıyla üniversiteleri hem yerel, hem de küresel ağlarla donatmalıdır. Ne kadar bilgi kanallarını işletip genişletirsek o kadar üniversiteler insanlığa ışık saçacak konuma gelecektir. Böylece üniversitelerin bir yüzü kendi halkına dönük olacak, diğer yüzü dünyaya bakıp küresel boyut kazanacaktır. Hatta Avrupa Birliği üyeliğine gidilen yolda ilişkilerimizi daha da bir ileri boyut kazandıkça ortak AR-GE çalışmalarının yanı sıra karşılıklı bilgi alış verişi de gerçekleşmiş olacaktır. Zaten dünyaya kapalı üniversite anlayışıyla nereye varılabilir ki. Dolayısıyla dünyaya kapılarını kapatmış bir üniversite kendi kendine gelin güvey olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Artık kışla anlayışıyla yönetilen üniversiteler tarihe karıştı diyebiliriz. Malum bilginin serbest dolaştığı alanlar hem kaliteyi, hem de bilgi üretimini beraberinde getiriyor. Madem öyle,  bilgi neredeyse biz orada olmalıyız. Dahası, “İlim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursanız alın” sözü Peygamber buyruğudur. Dolayısıyla bu hadisi şeriften hareketle, irfan ocaklarımızı bu uğurda seferber etmeliyiz. Dün nasıl ki, Osmanlı’ya medreseler (üniversiteler) medeniyet kazandırmışsa, bugün de bilgi ağlarıyla donanmış üniversitelerimizle, Türkiye’mizi çağlar üzerinden sıçratabiliriz pekâlâ.
         Velhasıl; bilginin vatanı yoktur.

          Vesselam.