16 Ekim 2016 Pazar

DÜNDEN BUGÜNE ABD BAŞKANLARI


              DÜNDEN BUGÜNE ABD BAŞKANLARI

SELİM  GÜRBÜZER

           ABD Başkanlarının dünden bugüne izlediği politikalara baktığımızda kendileri açısından kimi zaman başarılı, kimi zaman da başarısız oldukları görülür. Malum ABD'nin dünya gündemine oturmasında Japonya’nın Hiroşima bölgesine attığı atom bombanın etki payı çok büyüktür. Her nekadar ABD bu etkiyle dünyanın ilk beş sanayi ülke arasında önde bir konuma gelse de insanlığın hafızasında unutulmayacak olumsuz izler bıraktıktan sonra önde güç olsa ne, olmasa ne. Sonuçta bu atomik gücün karşılığında insanlık büyük bir yara aldı ya.  Kaldı ki bu elim olay alınlarına büyük bir kara leke olarak geçmiştir. Tabii bu bizim vicdani kanaatimiz, Amerika açısından ise vicdan hak getire, umurunda bile olmaz. Baksanıza Japonya’ya attığı atom bombayla da kınında durmayacaktır. Amerikan yönetimi bilhassa o yıllarda geleceğe ufuk açabilmek için daha henüz dünyaca keşfedilmeyen atomun nasıl yapıldığına dair sırrı saklayabilmeyi kendilerine şart görüyordu.  Hakeza siyasi yönden hızla dalga dalga yayılan Hitler kasırgasının üstesinden gelmeyi de kendilerine şart görüyordu. Hatta dış piyasada büyük ölçekte ekonomik parsa kapmanın gerekliliğini de kendileri için olmazsa olmaz şart görüyordu.
          Ne diyelim,  işte ABD kendine hedef belirlediği ilke ve stratejiler doğrultusunda; Hitler, Mussolini ve Japonya’ya karşı elde ettiği zaferlerle adından söz ettirir bir konuma gelir ama yine de arzuladığı pek çok şey yerli yerinde oturmuş sayılmazdı. Çünkü sadece Hitler, Mussoloni belasını def etmek yetmez,  bir kere Sovyet yayılmacılığına karşıda önlem alması gerekiyordu. Nitekim bu uğurda Başkan Roosevelt’in izlediği sınırlı seferberlik politikalar rafa kaldırılıp yerine Truman doktrini ağırlık kazanacaktır. Ancak bu önlemde yetmeyecektir, buna ilave önlem olarak Marshall yardımları devreye girecektir. Hatta bu arada NATO kurulduğunda Avrupa içerisinde kendi açılarından yeni üsler elde etme fırsatı da doğar. Derken bu kurulan pakt eşliğinde Avrupa’yı içten içe tehdit eden Sovyet yayılmacılığına karşı önlem alınmış olur. Yine de bunca alınan önlemlere rağmen Küba lideri Castro'nun sol eksene kayması, Mısır lideri Nasır’ın da Sosyalizm bayraktarlığına soyunmasının önüne geçilemeyecektir. Tabiî ki Castro ve Nasır konusunda Amerika’nın çok büyük ihmalkârlığı söz konusudur.
       Kennedy Başkanlığında ki ABD özgürlük meşalesiyle yola koyulacaktır. Hele ki Kennedy’nin bilhassa Doğu Almanya’da mülteciler meselesine el atması ve aynı zamanda köle ayrımcılığına son vermesi ABD'nin makûs talihini değiştirecek türden politikalar olarak dikkat çekecektir. Tabii ABD'de de bunlar olup biterken Rusya cenahında tam tersi durumlar yaşanacaktır. Düşünsenize Kennedy’i politikalarını özgürlük üzerine inşa ederken Rusya'da demir perde mantığı çerçevesinde politikalarını Berlin Duvarını örmek suretiyle belirleyecektir. Rusya yasakçı politikalarla duvarlar öre dursun ABD’nin açtığı özgürlük meşalesi pek çok ülkeyi cezp eder de. Hiç kuşkusuz ABD açısından sırf özgürlük rüzgârları estirmekle de bir yere varılamaz, mutlak neydip edip Sovyet-Rus stratejisini boşa çıkartacak hamlelere, yani nükleer silahların kontrol altına alınmasına yönelik SALT-I anlaşmasına da ihtiyaç vardı. Nitekim soğuk savaş sırasında 17 Kasım 1969'da imzalanan SALT-I sayesinde nükleer silahlanmaya sınır getirilir de. Yine Viyana’da Jimmy Carter ve Leonid Brejnev arasında gerçekleştirilen 18 Haziran 1979’da imzalanan SALT-II de bu anlamda dünya barışına katkı sunacak çok önemli bir adımdır.
        Her neyse geriye dönüp Nixon Başkanlığı dönemi ABD'de de izlenen domino taşları politikalarına şöyle bir göz attığımızda,  her ne kadar bu politikalara Amerikan sağının hoşuna gitmese de,  Nixon bildiğini okuyup Komünist Mao Zedong’la sıcak ilişkilere girmekte sakınca görmeyecektir. Hatta Çin’le sürekli diyalog içerisine girmeyi de ihmal etmez. Ancak ne varki Vietnam’la olan ateşkes anlaşmalar ihlal edildiğinde onca izlediği müzakereci politikalar hız kesip o çok övündüğü domino taşları teorisi kendiliğinden çökmüş olacaktır. Nixon’dan sonra ise Başkanlık koltuğuna oturan Ford, geçmişten yeterince ders almamış olsa gerek ki o da aynı hataya düşecektir. Zira Kamboçya’ya donanma çıkarması bunun tipik misalini teşkil eder. Hatta kongreye danışmadan göze aldığı savaşlarda hanesine kötü bir sicil olarak geçer.
       Peki ya Carter? Malum Carter’in diğer Başkanlardan farklı kılan yanı komünizmi potansiyel bir tehlike olarak görmemesidir. Çokta haksız sayılmazdı.  Çünkü McCarthy’nin cadı avı politikalarının ABD'ye verdiği zararlar göz önünde bulundurup hesaba katıldığında haklı saymamız gayet tabidir. Bu yüzden Carter, geçmişte cadı avı uygulamalarının olumsuz yönlerinin bilincinden hareketle yukarıda da belirttiğimiz üzere SALT-II ile Sovyetlere yeşil ışık yakmasıyla birlikte Güney Kore’den askerlerini çekmesi gayet tabiidir. Ancak ne var ki Rusya bu girişimi pek inandırıcı bulmaz, bu nedenle Afganistan’ı işgal etmekten geri durmayacaktır. Carter, yinede boş durmaz iyi niyet çabalarından geri adım atmaksızın Mısır ve İsrail arasında zor görünen anlaşma zeminlerinin kapılarının aralamaya çalışacaktır. Ama ne var ki Enver Sedat’ın hunharca Mısırlı askerlerce katlediliş hadisesi her şeye tuz biber eker.
           Şayet Carter politikalarında bir yanlışlık aranacaksa onun İran üzerinde ki Amerikan politikalarını Şah üzerinden yürütüp mollaları hiç hesaba katmaması eleştirilebilir. Ki,  bu arada Carter’i derinden düşündürecek asıl bir olay daha yaşanır ki, malum o da molla yönetimince Amerikan askerlerinin rehin alınma hadisesidir.  Böylece rehineler krizi Carter’i İran’la anlaşma zemini bulmak için masaya oturacak noktaya getirir bile. Neyse ki Carter sonrası Başkanlığa oturan Reagan’ın 4 Kasım itibariyle başlattığı girişimler meyvesini verdiğinde rehineler krizi de aşılmış olur. Tabi bu durum Reagan’a büyük bir prestij kazandırır,  ama onun da ABD savaş gemilerini Lübnan açıklarında demirletip açıkça İsrail’e desteklediğini deklare etmesi prestijine gölge düşürecektir. Ki,  desteğini deklare ettiğinde günümüze kadar bitmek tükenmek bilmeyen Filistin meselesinin kanayan yarası olmanın fitilini ateşlemiş olur. 
      Reagan ikinci dönemde tekrar Başkan seçildiğinde Sovyetler Birliğine olan eski husumetinden vazgeçip Rusya ile sıcak temaslara girecektir. Böylece bu temaslar etkisini gösterip Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesini beraberinde getirir.  Hele ki sekiz yılı aşkındır devam eden İran ırak savaşının son bulması da hanesine artı puan olarak geçmesine yetecek bir neticedir. Keza 1970 yılı itibariyle Kürtlerin İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin'den yana tavır almalarına karşılık Kürtlerden desteğini çektiğinde de kendisi açısından artı puan getirecek bir politika sayılır. 
          Reagan sonrası Başkanlığa oturan Bush’ta benzer politikalar izleyecektir. Nasıl mı? Mesela Çin Tiananmen Meydanında özgürlük adına gösteri yapan gençlerin tankların altında ezilmesine ses çıkarmaması bunun tipik misali zaten. Ses çıkarmamak ilk etapta zaafiyet gibi görünse de ABD açısından bu sessiz kalışın politik sırrı önce komünist rejimin Sovyetler Birliğinde çatırdaması,  sonrasında dünya ölçeğinde tehdit kapsamından çıkıp ABD’ye avantaj sağladığı görüldüğünde anlaşılacaktır. Öyle ya komünizm tehdit olarak ortadan kalkıp Sovyet-Rusya’nın bağrında yaşayan pek çok ülke bağımsızlıklarına kavuştuktan sonra daha komünizmin lafı mı olur.  Hele birde bu arada Almanyanın doğu ve batı yakasını biribirinden ayıran Berlin duvarının yıkılışı ve Demirperde’nin çöküşü de buna dâhil olduğunda ABD’nin konumunu güçlendiren avantaj olmanın yanı sıra dünyada tam bir bahar havası esmeye yetecek gelişme olur.  Evet, bu bahar havası en çok ABD'nin işine yarayıp dünyada tek rakipsiz Jandarma süper güç konuma yükselir. Nasıl olsa komünizm tehdit kapsamından çıktı, o halde ABD açısından yeşil kuşak kapsamında yeni bir tehdit algısı oluşturmak zamanıdır. Ve tez elden Büyük Orta Doğu (BOP) projeleri devreye girdiğinde bunun ilk işaretleri Saddam’ın Kuveyt’i işgal etme olayında kendini ele verir de. Nasıl mı? ABD'nin malum işgal olayını bahane ederek Saddam’ı devirmeye yönelik kendince haklı gerekçelerle üretip Irak'a girmekle elbet. Tabii bu mesele dünya gündeminde sıkça konuşuldukça Bush’un karşı atağa geçmesine gerekçe teşkil edecek şartlar oluşmuş olup Saddam’a yönelik haddini hududunu bil türünden çıkarma gerçekleşir bile.  Gerçekten o yıllarda işgal gerekçesinin nedeni Saddam mı, yoksa petrol mü pek sorgulanmaz. Sorgulanmadığı şöyle belli,  tüm batı dünyası televizyon ekranları başında Bağdat’a atılan füzeleri canlı olarak izlediklerinde aslan kesilen Bush’un,  şöyle geriye dönüp bakıldığında aynı Bush’un Filistin’de, Çeçenya’da, Bosna’da insanlık dışı trajediler yaşandığında niye suspus olduğunun sorusunun cevabını aramamalarından anlıyoruz.
         Peki ya doğu dünyası? Adı üzerinde doğu, yani hissi yönleri ağır basan insanları bağrında taşıyan coğrafyadır. Elbette ki her zaman olduğu gibi doğu insanı tüm olup bitenleri yüreğine taş koyarak izleyecektir hep,  elinden başka bir şeyde gelmezdi zaten,  ama en azından Amerika’nın işgal girişiminin arka planındaki asıl niyetin ne olduğunu ferasetiyle sezebiliyordu. Nasıl sezmesin,  bikere Bosna’da, Filistin’de Çeçenya’da petrol kokusundan eser yoktu çünkü.  Hele ki Sam amca petrol kokusu almaya dursun dün bir bakmışsın Kürtlere köstek olan Amerika, bir bakmışsın ani bir dönüşle Irak’taki petrollere konmak adına bu kez Kürtlere destek çıkmakta beis görmeyecektir. Zaten Kürtlerinde canına minnet, bu destek sayesinde Amerika’yı arkalarına almış olacaklar.  Arkalarına aldılar da ne oldu o günleri yaşayanlar çok iyi bilir bağımsız devlet olamayacaklardır. Sadece özerk bir yönetime sahip olmakla yetineceklerdir.
        Bush sonrası Bill Clinton Başkanlığında ki ABD faaliyetlerini güvercin politikalar izleyerek yürütecektir. Zaten Amerikan yönetim modelinde Cumhuriyetçi ve Demokrat kanat arasında ki farkı birinin şahin varı,  diğerinin güvercin politika izlemeleriyle ayırt ederiz.
         Bill Clinton'dan sonra malum Başkanlığı Oğul Bush devr alacaktır. Oğul Bush’ta tıpkı babası gibi yolunu yol bilip, babasının 2001 yılında Afganistan’ı işgal ettiği noktada durmayacak, o da Saddam Hüseyin’i devirmek bahanesiyle Irak'ı işgal etmek için harekete geçecektir. İlginçtir Saddam rejimini devirmek hiçte zor olmaz. Düşünsenize nasıl devirmekse hiç bir karşı koyuş veya herhangi barikatla karşılaşmaksızın elini kolunu sallayarak işgal gerçekleşir. Ne diyelim böylesi bir devrilişe her halde  'kadife eldiven' devriliş dersek yeridir. Ama bu tür işgal girişimi nereye kadar devam edebilirdi ki.  Ta ki Saddam’ın devriliş sonrası heveslerini kursaklarında bırakacak kâbusa dönüşen bir tablo ortaya çıkana kadar elbet. Hani evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya, aynen öyle de ABD Irak topraklarına yerleştiğinde bu denli büyük bir direniş tablosuyla karşılaşacağını hiç ummuyordu. Birde üstelik bunun üzerine Irak işgalinin dünya çapında tepkiye dönüşen etki yansımaları da ABD’yi çok düşündürür. Nasıl düşündürmesin ki tüm dünyada anti-Amerikan gösterilerinin çığ gibi artış kaydetmesi ABD'nin prestijini sarsacak türden gösterilerdir. Belli ki Oğul Bush,  bölgede ABD-İsrail hâkimiyeti kurmayı kafasına koymuş olsa gerek ki bodoslama dalıp önce Irak’ı,  sonra sırasıyla Suriye ve İran’ı halledecek bir maceraya itmiş kendini.  Bodoslama dalıp maceraya attıda ne oldu,  sonuçta beklentilerinin tam tersi bir durumla karşı karşıya kalacaktır. Oysa geçmişten ders çıkarmış olsaydı gerilla direnişiyle karşı karşıya kalıp yeni bir Vietnam bataklığı yaşamazdı. Zira yanlış hesap Bağdat’tan dönebiliyor.
        Evet, Oğul Bush’ta geçte olsa batağa saplanmış olduğunu fark etti etmesine ama ne işe yarar ki,  işgal ettiği Irakta yönetimi Şiilere bırakmak zorunda kalır. Hatta sonradan bu işe sünnilerde dâhil olur.  Beyaz Saray istemesede Sünniler de güç dengesi içerisinde yerlerini alacaklardır. Öyle ki; 15 ağustos 2005 itibariyle Irak Anayasa’sının geçici yönetimce kabul edilmesi beklenirken, beklentinin tam aksine Şii ve Sünni kesimin rest çekmesi gözlerden kaçmaz. Neyse ki bu rest çekiş 15 Ekim 2005 referandumuyla anayasanın kıl payı geçişine mani olamayacaktır. Derken 2005 genel seçimleriyle birlikte 275 milletvekilinden ibaret Irak Meclisi oluşur.  İlla da ABD’nin Irak girişiminde bir olumluluk aranacaksa belki Irak halkını ilk defa seçimle buluşturmasını ancak olumlu adım olarak addedebiliriz. Gerçekten de tarihler 30 Ocak 2005'i gösterdiğinde Irak Ulusal Meclisi ve Yerel Yönetimleri Temsilcileri için yapılan seçimlerin kazasız belasız atlatıldığı görülecektir. Peki ya seçim sonrası? Malum Şiiler su koyverip Yeni Irak’ın oluşumunda federal otonomi isteğinde bulunmaları hem ABD'nin canını sıkacak hem de Şiilerin bu tutumu Kürtlerce de kabul görmeyecektir.  Şiilerin umurunda mı,  Anayasa’nın oluşumunu veto edip sonuçta bilerek ya da bilmeyerek ilerisinde Kürt-Sünni-Şii üçgeni arasında çıkması muhtemel iç savaşların fitilini ateşleyen etken unsur olacaktır.  
         Malum Şia düşüncesinde dini otoritenin olmanın ötesinde aynı zamanda siyasi otoritedir. Bu yüzden Irak Şiilerinin İran’a yakın durmalarına şaşmamak gerekir. Dolayısıyla ABD’nin bir şekilde yeni çıkış yolları bulması gerekirdi, ama hiçte öyle her şey kolay halledilebilecek işler gözükmüyordu.  Baksanıza icabında Iraklı Şiileri kullanıp İran’ı etkisizleştirmek gerekti, ama bir bakıyorsun İran’da radikal söylemleriyle dikkat çeken Mahmud Ahmedinejad’ın seçimlerden başarıyla çıkması her şeyi altüst edebiliyor. Zaten ABD ve İran arasında öteden beri var olan rekabet,   Ahmedinejad’ın iş başına gelmesiyle birlikte daha da kızışır hale gelir de.  İşte bu noktada Oğul Bush'un İran’a yönelik başlattığı ambargo uygulanması yönünde bir dizi yaptırımların BM nezdinde kabulünü sağlayacak girişimler devreye girecektir. Tabii bu girişimlere destek bulmaya çalışırkende İran’ın elinde bulundurduğu nükleer santral ve teknolojiler gerekçe gösterilecektir. Fakat ABD Irak topraklarına girdiğinden beri pek yeterli desteği bulamamış olsa gerek ki yeni politikalar üretme ihtiyacı hisseder. İşte bu ihtiyacı gidermek içinde bikere İsrail’in Gazze'den askerlerinin çekilmesi gerekti, çekilir de. Bu demektir ki çekilmez sanılan İsrail duruma göre çekilebiliyormuş. Böylece İsrail 1967 yılında işgal ettiği toprakları terk edip Filistin’e devredecektir.  Tabii ki bu çekiliş Şaron’un tek başına kendi gönül rızalığıyla aldığı bir karar değildi,  ABD’nin İsrail'e Filistin direnişi karşısında bunun daha fazla sürdürülemeyecek yönde telkinlerde bulunmanın neticesi bir karardır. Hiç kuşkusuz bu olumlu gibi gözüken geri adım karşısında İsrail’in Arzı Mevud idealinden vazgeçtiği düşünülemez, olsa olsa ideallerinin bir süreliğine askıya alma taktiğidir bu. Sonuçta nasıl yorumlarsak yorumlayalım bir şekilde ABD,  Arap-İsrail meselesinin Bağımsız Filistin Devleti kurulmasıyla çözüleceği noktasına geldi ya, bu bizim için sevindirici durum olmaya yetmez mi. Zaten bu noktaya gelmesi de gerekir. Aksi halde gerek dünya kamuoyu, gerek Ortadoğu ülkeleri, gerekse Hamas ve İslami Cihad gibi örgütler İran’ın yanında yer alma riski doğabilir.  Şayet İran’la baş edebilmek için tek çıkış yolu Filistin Devleti’nin kurulmasından geçiyorsa, ABD bunu Filistin’den niye esirgesin ki. Yeter ki ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine halel gelmesin, bak o zaman Filistin Devletinin kurulmasında hiç sakınca görmeyecektir.  İşte bunca olan bitenden sonra George Bush dönemi hakkında söylenilecek tek şey Bush'un dünyaya yön verme yetkisini kendinde görme ihtirasına kapılmasıdır. Böylece bu ihtirasın neticesinde ortaya savaş ve gözyaşı çıkmıştır.
         Bush'tan sonrası ABD’yi bu kez siyahî Başkan Barak Obama idare edecektir. Gerçekten de yeni siyahî Başkan Barak Obama döneminde ABD halkı eskisi kadar sabah akşam bombardıman haberleriyle yatıp kalkmayacaktır. Yani eskisi kadar diken üzerinde olmayacaklar, rahat uyuyabilirlerdi artık. Fakat bizim açımızdan meseleye baktığımızda hele bilhassa Obama döneminin son dönemlerinde ABD’nin Türkiye'nin Fırat Kalkan Hareketinden rahatsızlık duydukları besbelli. Kendi güvenlikleri söz konusu olduğunda bir bardak suda fırtına koparıp dünyayı ayağı kaldıran ABD, her nedense bizim güvenliğimiz sözkonusu olduğunda harekete geçmemizi içine sindiremiyorlar. Öyle ya nasıl olurda Türkiye bizim iznimiz olmadan kendi insiyatifiyle Fırat Kalkanı Operasyonuna girişebilir. Hem de üstelik 15 Temmuz 2016 FETÖ İhanet Çetesi darbe girişimine maruz kalmış bir Türkiye’nin sanki hiç bir şey olmamışçasına yıkılmadım ayaktayım dercesine Özgür Suriye ordusuna destek vererekten sınır ötesine çeki düzen verme hamlesi uykularını kaçırmaya yetmiştir. Şimdi Şam hattından sonra sırada Irak Musul hattı var, hiç kuşkusuz derin güçler Türkiye’nin bu hat üzerinde de insiyatif alışına hazmedemeyeceklerdir. İşte DAİŞ’se DAİŞ, terörse tüm terör unsurlarıyla mücadele budur, tüm dünyanın DAİŞ’le baş edemediğini Türkiye baş ediyor, daha ne istiyorlar anlamak mümkün değil.  Belli ki Borak Obama derin Amerika’ya diş geçirip dünya barışına katkı sunamayacak, o halde dünya barışına katkı sunmak ancak Osmanlının evlatlarına has bir durumdur,  zaten o 15 Temmuz ruhu gereğini yapıyor da. 
      Velhasıl, ABD'de ister siyahî ister beyaz Başkan olsun,  fark etmez, sonuçta ABD’ye yön veren küresel baronlar ve derin ABD'dir. Dolayısıyla derin güçler varlıklarını sürdürdükçe hem ABD’nin hem de dünya ülkelerinin yüz gülmeyecek gibi.  Baksanıza her taraf kan revan içinde, nasıl yüzler gülsün ki.

          Vesselam.

15 Ekim 2016 Cumartesi

ÜLKÜ YOLU



    
ÜLKÜ YOLU
                                                                                                      
SELİM  GÜRBÜZER   
               
    
            Ülkü Yolu’nun 12 Eylül’e dek mücadeleleri tarihimize mal oldu diyebiliriz artık. Adına ister Ülkücü, ister Alperen denilsin, sonuçta Ülkü Yolu Alperenleri kendilerine diş bileyen her türden şer odaklara karşı verdikleri o müthiş mücadelede destan yazıp adından söz ettirmesini bilmişlerdir.  Hiç kuşkusuz bu şerefli mücadelenin Başbuğ Velisi Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’dir. İşte bu yüzdendir ki Hoca Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal’in Fuad Köprülü’ye atfen söylediği şu ifadeleri son derece manidar buluruz: “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz, bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız.”    
            Evet,  bu sözler Ülkü Yolu Alperenlerinin ne için mücadele ettiklerinin özeti ifadelerdir. Unutmayalım ki yine bu destan içinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s)’ın yolunu yol bilmiş Mevlâna, Yunus Emre, Şeyh Edebali, Akşemseddin, Emir Sultan gibi daha nice Gönül Sultanlarının da hakkını yememek gerekir. Zira bu Gönül Sultanları da beslendikleri Yesi Pınarının nefesiyle milliyetimizin temellerini Horasandan Anadolu’ya, Anadolu’dan Söğüt Uç Beyliğine, Söğütten İzmit’e, İzmit’ten Nizam-ı âlem’e doğru inşa ederekten taşımışlardır.  Gönül Sultanları yetmedi bu inşa faaliyetinde Hakanlarımıza hem istişare, hem rehber hem de feyiz kaynağı da olmuşlardır.  Tabii bitmedi dahası var;  bikere her şeyden önce Başbuğ Velilerin hayatlarına baktığımızda tüm cümle âlemin ruhi susuzluğunu giderecek irşat faaliyetini de yürüttüklerini görürüz. Hele bir insanın yolu onların dergâhına düşmeyi görsün, İ’lây-ı kelimetullah’ın mana ve ruhunu gönlünde tatmadıkça ne mümkün ki salı verilsin. İşte gönlü gönle bağlayan irşad budur. Ve bu irşad halkası günümüze kadar uzanır da. İyi ki de uzanmış, bu sayede Ülkü Yolu Alperenleri 12 Eylül öncesi verdikleri mücadelede  “Bir ölür bin diriliriz” cesaretini gösterecek kadar can yürek olmuşlardır. Besbelli ki bu can yürekliliğin başlangıcı İslâm öncesi Türk’ün  'alp' kimliği ile geldiği Pir-i Ahmet Yesevi’nin dergâhında   'eren'lik deryasına dalmasıyla başlamış, derken ‘Türk Cihan hâkimiyeti Mefkûresi’ mücadelemiz   'İ’lây-ı kelimetullah için Nizam-ı Âlem ülküsü' hüviyetine bürünüp yeni bir anlam kazanacaktır.  
           Peki, Türk’ün Alp’i böylesi bir ulvi davayla İslam’ın hizmetkârı olur da günümüz Ülkü Yolu Alperenleri İslam’a köle ve hizmetkâr olmaz mı? Hiç kuşkusuz günümüz Alperenleri de sürekli hiç kesilmeden Yesi Pınarından akan suyla beslenen Başbuğ Velilerin himmet ve duaları eşliğinde  ‘Kanımız Aksa da Zafer İslam’ındır’ diyecek bir yürekle destan yazıp İslam’a hizmet edeceklerdir.
             Evet,  nasıl ki İslâm öncesi Türk'ün Alp’ine yön veren Kâm, Dede Korkut, Korkut Ata ve Irkıl Hoca gibi sözlerine itibar edilen bilge dehalar vardıysa İslam sonrası Türk’ün Alp’ine yön vermek içinde Pir,  Evliya, Veli, Şeyh diye bilinen “Gönül Sultanları” hep var olmuşlardır.  Nitekim Ülkü Yolu Alperenlerinin gözünü kırpmadan o verdiği müthiş destanımsı mücadelede şehit katında iri ve diri kalmalarında bu Gönül Sultanlarının feyzi, bereketi ve himmetlerinin katkısı çok büyüktür. Nasıl katkıları inkâr edilebilir ki, Barak Baba, Sarı Saltuk, Hacı Bektaş-ı Veli, Tabduk gibi nice Başbuğ Velilerin nefeslerinin kökleri Orta Asya’da ki Yesi Pınarına dayanmakta,  şimdi gel de bu nefesle Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan Avrupa kapılarına dayanılmasın. Hiç kuşku yoktur ki nefeslerini hep  ‘İlây-ı Kelimetullah’ uğruna tüketmişlerdir. İşte bu nefestir ki, göğsünde bir nebzede olsa iman nuru taşıyan her civan yiğidi kartal yuvasından çıkarıp sınır uçlarında Ertuğrul Gazinin açtığı sancak etrafında cem olmalarına yetmiştir. Öyle ki Söğüt burçlarında cem olduklarında Başbuğ Velilerin huzurunda “Ölsek de bu yoldan dönmeyiz!”   diye ahitleşip söz vermişler de.     
              Evet, bir kez daha söylemekte fayda var, dünden bugüne iri ve diri olmamızda hem Başbuğ Velilerimizin, hem Başbuğ Hakanlarımızın huzurunda yapılan bu tür ahitleşmelerin katkı payı çok büyüktür. Unutmayalım ki her kahramanlığın zahiri yönü var olduğu gibi manevi yönü de vardır. Bakın Osmanlının kuruluşunda Osman Gazi’ye Şeyh Edebali nasıl ilham kaynağı olmuşsa Osmanlının yükselişinde de Fatih’e Akşemseddin, Yıldırım Beyazıt’a da Emir Sultan ilham kaynağı olmuştur. Yeter ki bu ikili bağı görebilelim, bak o zaman Hakanlarımızı yâd ettiğimiz kadar onlara ışık kaynağı olan Gönül Sultanlarını da hakkıyla yâd etmiş oluruz.
             Düşünebiliyor musunuz Ülkü Yolu Alperenleri kafileler halinde şanlı kitap önünde ve iman sancak gönlünde yola koyulduklarında ‘İlay-ı Kelimetullah için Kızılelma’  uğruna canını ortaya koyabiliyorlar. Zaten bu Ülkü kervanının en belirgin nişanı, kızıl elması için gönlünü mazluma sütliman etmesidir. İşte bu nedenle Gönül Sultanları manevi evlatlarına sürekli olarak; “Halkı Müslim ve gayrimüslim ayırmadan aça aş, açığa bez vermeyi” öğütlemeyi telkin etmişlerdir. İşte manevi evlatlar da bu nasihatin gereğini yerine getirip bilhassa 12 Eylül öncesi Türkiye'sinde; “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın” diyecek kadar can yürek olmuşlardır. Öyle ki canlarını uğruna sebil ettikleri bu kutsi dava için çıkılan ülkü yolunda Başbuğ Velilerin kulaklarına fısıldadığı “Sakın ola ki bu yolda soy sop faslına girmeyin, kurtsa kurt, itse it döner aslına” öğütleri kulağa küpe yapıp Peygamber kavli ölçüsünce mücadele vermesini bilmişlerdir.
             O günleri yaşayanlar çok iyi bilir elbet. Dolayısıyla o günleri yaşayanlar ‘Aman Allah’ım neydi o günler’ diye haykırası gelir hep içinden. Nasıl haykırası gelmesin ki, 12 Eylül öncesi yaşanan o tufanda iç ve dış mihrakların saldırısına uğramışlardı. Yetmedi iftiraya maruz kaldılar, yetmedi işkence gördüler, yetmedi aç susuz kalıp bitap düştüler, yetmedi dikenli yollarda bata çıka yürüdüler ama yılmadılar; “Zaferle değil seferle yükümlüyüz” dediler. Bu kutlu seferde Dursun Önkuzu’lar, Süleyman Özmen'ler, Yusuf İmamoğlular ilk şehitlerdi, sonrasında şehitlerin ardı arkası kesilmedi de.  Faşist dediler, gerici dediler, çirkin iftiralara maruz kalıp kendi öz yurdunda parya edildiler.  Ama yine de onlar Ülkü Yolunda ‘Töre, nizam,  yol yordam her kuladır’ deyip öyle mesafe kat ettiler.  Tabii her mesafe kat edişte zulme uğramak, işkence görmek, mahpusa düşmekte vardı, olsun pekte onlar için önemli yoktu, çünkü dava ‘İlay-ı Kelimetullah’ olunca yuvasında bülbül kuş misali çile çekmeye değerde.  Önlerine kurulan adalet terazisinde haksızlığa uğrasalar da sabır ve tevekkülü elden bırakmaksızın devlet’e çöreklenmişler yüzünden devlete baş kaldırmayı kendilerine zul addedeceklerdir. Hiç kuşkusuz her şartta devleti “Ebed müddet” bileceklerdir. Onlar ki,  Hz. Yusuf (a.s) misali zindana atıldıklarında bile mahpushaneye “Yusufiye” dediler. Her karanlığın arkasında mutlaka nurlu şafakların doğabileceğinin rüyasıyla yaşadılar hep.  Neyse ki bu kez Yusuf’un rüyası Ülkü Yolu Alperenlerinin üzerlerine bir muştuyu müjdeleyecek şekilde tecelli edecektir. Hani Kur’an’da zikredilen Yusuf (a.s)'ın kuyuya atıldığından vezir oluşuna kadar geçen süreç içerisinde yaşananların neticesinde babası Yakub (a.s)'a dile getirdiği:
        “Babacığım, işte vaktiyle gördüğün ve size anlattığım rüya gerçek oldu. Rabbim beni zindandan çıkarttıktan sonra Mısır’a vezir yaptı. Şeytan kardeşlerimle bizim aramızı ayırmıştı. Yüce Allah’a şükürler olsun ki sonunda tekrar bizleri bir araya getirdi, ne kadar şükretsek azdır” sözler var ya,  işte o rüya meramımızı ziyadesiyle anlatmaya yeter artar da. Gerçektende Ülkü Yolu Alperenleri de tıpkı Yusuf misali her türden fitne fücur ayrılık harekâtlarının bir gün sona ereceği ümidiyle zindansa zindana atıldılar, işkenceyse işkence edildiler,  idamsa idam edildiler ve her şeyi göze alarak yeni ufuklara doğru yürüdüler.  Ve yürüdükçe de bu yürüyüşün sıradan bir yürüyüş olmadığı bilakis sabrı cemil bir yürüyüş olduğu ortaya çıkıp neticesinde gelinen noktada “İri olalım Diri olalım Hep Birlikte Türkiye olalım” bir Türkiye Sevdası iklimiyle buluşabildik.  Gerçekten de bugün en keskin sol ağızlar bile eskisi kadar milliyetçiliği ırkçılık, İslâm’ı gericilik olarak telakki etmiyorlar. İlginçtir “Devlet tarihi ile barışmalı, Devlet İslâm’la barışmalı, Devlet ‘Mevlana, Yunus, Hac-ı Bektaşi Veli’ gibi Gönül sultanları ile barışmalı” diye söz edebilmekteler. Şayet bugün o çevrelerin ağızlarından sunide olsa barış ve özgürlük türküleri nağme halde hiç eksik olmuyorsa, biliniz ki büyük ölçü de Ülkü Yolu Alperenlerinin ölümüne vermiş oldukları o müthiş diriliş mücadelenin neticesi nağmelerdir bu. Düşünsenize bir zamanlar bir takım sol fraksiyonlar “Çırpınırdı Karadeniz, Bakıp Türk'ün Bayrağına” şarkımızı bile duymaya tahammülleri olmazken bugün hele şükür gelinen noktada orak çekiç bayrağının yerine artık Türk bayrağı dalgalandırabiliyorlar. Keza 12 Eylül öncesinde enternasyonal sosyalist marşını söyleyenler bugün İstiklal Marşını söyleyebiliyorlar artık. O günleri unutmak ne mümkün,  hele o günlerde milli değerlerden bahsetmeye göresin, sol tüfekler ‘siz misiniz bize millikten bahseden’ hemen Moskof’un beşinci kolu olarak devreye girip kendince bedel ödettiriyorlardı. Meğer büyük davalar çile gerektiriyormuş, çile çekmeden ve hiçbir bedel ödemeden her türden tabular öyle kolay halli yıkılamıyormuş. Nitekim nice koç yiğitler toprağın kara bağrında gül olduktan sonra ancak bir takım tabular yıkılabildi.
          Anlaşılan o ki,  sadece bir değil bin yıllık tarihi birikimimizin hokkabazlarca kabulü öyle kolay olmadı. Ta ki Ülkü Yolu Alperenleri 12 Eylül öncesi milli hassasiyetini ortaya koyup Karadeniz’in o coşkun dalgalarıyla dalga dalga yediden yetmişe hemen her kesime örnek tekil ettiler, işte o zaman 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde milli uyanışımız tam oldu da. Derken diriliş muştumuz bir kez daha gün yüzüne çıkmış oldu.
          İyi ki de Ülkü Yolu Alperenleri bu çetin yolculukta nice düşler yıkılsa da kuyu gölgesinde bile nasıl bir hayat yaşanacağını cümle âleme ispatlayarak örnek oldular.
          İyi ki de ömürlerinin baharında hasretle 'İlây-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem’ davasının yılmaz fedaileri olup milli uyanışımıza vesile oldular.
           İyi ki de fani dünyanın o aldatıcı cazibesine kapılmadan hiç kimsenin burada kalıcı olmadığının idrakiyle iyiyi kötüden kötüyü iyiden ayırabilecek bir ferasetle öbür âlem için faaliyet içinde bulundular. İşte bu sayede ardından bıraktıkları o milli mücadele ruhu 15 Temmuzda meyvesini verip ‘Ölürüm Türkiye’ uğruna Yeni kapı ruhu bir rüya değil hakikatin ta kendisi oldu. Böylece “Onlar diridirler” gerçeğini Ülkü Yolu Alperenlerinin yaşadıkları onca sıkıntı, onca çileler ve onca yaşanılan işkencelerin neticesinde tüm iç ve dış zinde mihrakların oyunlarının bozulduklarını görmüş olduk.      
           Evet,  Onlar ki 'İlây-ı Kelimetullah'  için en koyu karanlığa bile ışık olmak için var oldular. Ve bu uğurda “Sen yürüyene bak, durana bakma” dediler. İşi daha da sağlama almak için gelecek kuşaklara: “Sakın ola ki umudunuzu yitirip azmi elden bırakmayasınız,  bu yolda çile çok olur ama ölseniz de alnınız açık, gönlünüz pak,  yüzünüz ak olur”  öğüdünde bulunmayı da ihmal etmediler.  Böylece  “Sanma ki bu kervan yorulur, yürü yürüyebildiğin kadar ileri”  deyip öyle ebediyete yürüdüler. 
            Yukarı da dedik ya,  bikere ta baştan kafalarına koymuşlardı, asla bu yoldan geri dönüş olmazdı. Nitekim ceddimizde aynı kararlılıkla baş koyup öyle üç kıtaya hükmetmişlerdi. Madem azmin elinden hiç bir şey kurtulamıyor, o halde tıpkı 15 Temmuz 2016 ruhunda olduğu gibi aynı kararlılıkla cümle şer odakların hep birlikte korkulu rüyası olmaya devam diyelim. Dahası   ‘Durmak yok yola devam’ diyelim ki her durakta iri kalabilelim, diri kalabilelim hep birlikte Türkiye kalabilelim. Zaten bu yolun yolcularına durmak yaraşmaz, bilakis çizgi çizgi efkârına yenik düşmeden her çektiğimiz nefeste diriliş muştusuna geçmek yaraşır. Buna mecburuz da. Zira 12 Eylül öncesi bu vatan için kara toprağın bağrına düşmüş beş bini aşkın ‘Ülkü Kervanı Şehidin’ kemiklerini sızlatıp incitmeye hakkımız yoktur.  Öyle ya, elimizi bir vicdanımıza koyalım;  bu vatan uğruna toprağın kara bağrına bunca şehit düşmüşlerimiz varken şimdi her bir Ülkü Yolu Alpereni yerinde nasıl durabilir ki. Bir anlık durduklarını varsayalım, biliniz ki o şehitler sıradağlar gibi boylu boyunca uzandığı gül bahçesi kabrinde bile boş durmayıp bize şöyle öğüt vereceklerdir; “Ey hayatta kalan Ülkü Yolu Alperenleri! Bu yola baş koyun ki kadre eresiniz, aşkın elinden kül olmuş özünüzle ayağa kalkın ki tüm mazlumlar huzur bulsun!” 
         Evet, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere sefer bizim için zafer İslam içindir, bu yüzden boş durmamamız gerektiğini ve devamlı yola koyulmamızı diliyorlar. Dilemekte haklılar da. Ve haklılıklarını şöyle dile getirirler de:  
        “-12 Eylül öncesi günler günleri kovaladığı yıllarda hayatta iken bu ülkeyi yiğitçe savunduk. İ'lay-ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem uğruna mücadele verip yolumuzu yol bildik, var gücümüzle kurşun kurşun üstüne göğsümüzü siper edip ecele şerbet dedik. Ve bu uğurda kimimiz kabre, kimimiz mahpushaneye düştük.”
          Ne diyelim,  işte görüyorsunuz her şey geçmişte Ülkü Yolu Kervanı Şehitlerinin kendilerinden sonra ki nöbeti devr alacak Yeni Ülkü Alperenlerine seslenişinde yer alan bu müthiş ifadelerde gizli. Hiç kuşkusuz bize de o anlatılan öğütlerden ve yaşananlardan ders çıkarmak düşer. Ders çıkaralım ki; onların nefesiyle Maveraya doğru kanat çırpabilelim, ders çıkaralım ki; şehitler katında kana kana içilen o Kevser sularının hışırtısıyla gaflet uykusundan uyanıp Dirilişe geçebilelim.  Dirilişe geçelim ki; pembe şafakların doğuşu beraberinde gelsin.
            Madem şehit katında dilekler bu istikamette, o halde daha ne duruyoruz,  gelin hep birlikte haramiler aşkımızı çalmadan, tutku gözlerle Fırat Kalkanımızla, Zeytin Dalımızla ilerleyip yeni ufuklara doğru yönelelim. Şu an gül bahçesi kabirlerinde nur içerisinde yatan Ülkü Yolu Şehitlerinin bizden bekledikleri budur. Tıpkı 15 Temmuz gecesinde olduğu gibi milletçe FETÖ ihanet çetesine karşı seccademizle, kitabımızla, imanımızla, sancağımızla bu yola baş koymamızı diliyorlar. Baş koymalı ki Diriliş ruhu ve Yeni kapı ruhu sönmesin.
              Bu kutlu yolda Yunus’un feyiz aldığı yere doğru yürümek vardır. Şayet bu Yunusça ‘Yaradılanı Yaradan’dan ötürü’ bir sevgi ikliminin serpildiği bu topraklarda bizi bir daha sırtımızdan vurmaya kalkışacak ihanet odakları karşımıza çıkacak olursa,  şunu iyi bilsinler ki hiç boşa heveslenmesinler diriliş ruhu var oldukça akıbetleri yine aynı olacaktır. Çünkü şehitler katından gelen mektupta kıyamete kadar Allahın nurunun hiç sönmeyeceği şöyle müjdeleniyor:
           “ Yüceltip Tuğları Fisebilillah, 
            Değiştir Çağları Fisebilillah”
             Vesselam.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                

14 Ekim 2016 Cuma

ÜLKÜ KERVANI


                                        ÜLKÜ KERVANI

                                                                                                SELİM GÜRBÜZER

            Aman Allah’ım, neydi o günler.
            Bir mahşeri yaşıyorduk sanki. Sokaklar yürünmez hale gelmiş, herkes birbirinden korkar olmuştu.  Öyle ki o yıllar ahbap ve dost sandıklarından kaçanın kurtulduğu ve leş kargalarının ülkemize üşüştüğü bir hengâmeydi. Dalkavukların üstün addedildiği, sanatkârların sansar, dâhilerin şebek olduğu bu devirde şehitler birbiri ardınca sıralanmıştı. Vaziyet bambaşkaydı, yaşamaksa işkence ve eziyetti. Derken sahneye bir ümit doğuyordu. Bu ümit, kuşkusuz milletin bağrından çıkan Ülkü Kervanından başkası değildi elbet. 12 Eylül öncesi beşinci kol devredeydi. Kimsenin gıkı çıkmadığı o dönemde, acaba bu kördüğümü bertaraf edecek yürekli delikanlılar yok muydu? Elbette vardı, ama yürekli olmanın ağır bir bedeli vardı. Devletin halledemediği işi onlar üslenmişti,  iyi niyetli olmak hiç kuşkusuz güzel bir meziyetti, ama sinsi planlanmış bir senaryonun kurbanı oldukları da muhakkak. Olsun iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir ya, bu duygu seli ziyadesiyle onlara yetiyordu. İşte bu güzel duygular eşliğinde, bu yağız delikanlılar yürekleriyle canla başla göğüslerini siper edip adından  “Ülkü Kervanı” olarak söz ettirmişlerdir.  Ayakların yerden kesildiği, bedenlerin akkorlaştığı ve kurşun kurşun üstüne mermilerin sıralandığı o dönemlerde bunlar yaşandı hep. Her şeyden önce bu kervan Hak yoldan dönmemeye yemin etmişti, istese de bu ulvi davadan vazgeçemezlerdi. Çünkü zalime korku, mazluma umut “Ülkü Kervanı” yürüyüşü için var oldular. İşte bu varoluş gayesi içersinde Ülkü Gençliğinin vermiş olduğu o mücadelesi takdire şayandır elbet. Ancak bu kutlu yürüyüş kimi dostlarca takdir gördüyse de,  kimi çevrelerde şom ağızlarıyla bu kutlu yürüyüşü hafife alıp sıradan bir vaka addetmişlerdi. Tabii sırça köşklerinde işi hafife alıp ahkâm kesmek çok kolaydı. Asıl zor olan o fırtınalı günlerde kurtlar sülük olup posttan sıyrıldığında ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın anlayışın hâkim olduğu bir ortamda işi göğüslemekti. Derken böylesi vurdumduymazlık ortamı içerisinde Ülkü Kervanı’nın böylesi bir zorluğa katlanaraktan  ‘Ölürüm Türkiyem’ uğruna verdiği o baş koymuşluk mücadelesi tarihe mal olurda.  İşte o gün bugündür o ülkü sevdası hiç sönmedi, sönmez de. Ölümüne bir sevdaydı çünkü.  Ve o müthiş mücadele içerisinde Ülkü kervanı Mevlâna’nın Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) dediği ölümü gözü yaşlı analara şöyle tarif ettiler:      
           “Ana gidiyorum Hakk yola, 
           İhtiyacım var dualarına,
            Hakkını helal et bana ...” 
            Belki de bu sözler yürekleri dağlayan gözü yaşlı analar için son ağıt bir mektuptu.
            Şeb-i Arus’a eylemiş tüm şehitler,  aralarına katılan yeni can yoldaşlarıyla birlikte anaların o hüzünlü ağlayışlarıyla birlikte salât ve selam getirdiler. Bütün bu ayrılık kavşağında kalpler mahzun kalsa da pes etmediler. Nihayetinde bu zorlu mücadelede kazanan iç ve dış mihraklar olmadı, geçte olsa kazanan millet oldu.
          Onlar ki şahadete koşarken toz bulut ve kan revan içinde aklıselim düşünme fırsatı bulamamışlardı. Ne zamanki sular durulmaya yüz tutar, ancak o zaman sağlam kafayla enine boyuna olayları tahlil etme fırsatı bulabilmişlerdir. Öyle ki meydanda leş kargaları çekildiğinde şu kanaate vardılar: Tüm bu yaşananlar o günkü sistemin başlarına ördüğü bir oyunmuş. Daha doğrusu o günkü mevcut sistem ayakta kalabilmek için Türkiye sevdalılarının hissiyatını kullanıp bu tezgâhı böyle kurgulamış. Meğer bütün dünyada geçerli olan bir kural varmış; CIA, Mossad, KGB, iç ve dış baronlar, uluslararası finans aktörleri vs. imparatorluklarını sürdüre bilmek için bu tür senaryolara başvururlarmış. Sonuçta Ülkü Kervanı tezgâhlanmış bir senaryodan habersiz olsa da halis niyetlerini koruyup milli bir duruş sergilemekten geri durmamışlardı.  Nasıl geri durulabilirdi ki, Allah Rızası’nı kazanmak için baş koymuşlardı bu yola. Bu yüzden “Ölürsek ebedi hayat bizim, kalırsak vatan sağ olsun”  dediler. Sürekli hak ve hakikatten kopmadan  “Hakk’ın boyasıyla boyansın gönüller” düsturuyla hareket ettiler.  Ne var ki tarihler 12 Eylül 1980’i gösterdiğinde bu hissiyatı altüst eden askeri bir darbe oldu. İhtilalın akabinde terazinin bir kefesine devletin temeline dinamit koyan sol fraksiyonları, diğer kefesine de bu vatan için canını sebil eden Ülkü Kervanını koydular. Ve sapla samanı ayırt etmeksizin her iki tarafı da eşit kıldılar. İhtilal öncesi tufanı yaşamışlardı, ihtilal sonrası da kıyameti yaşadılar. Terazi önlerine konulunca ister istemez Mizan’ı hatırladılar. Tabii ki mizan’ı hatırlamak hoş bir duyguydu, ancak uçsuz bucaksız yedi kat göklerde dolaşıp içten içe uyandıklarında o an gördükleri manzara hiçte iç açıcı değildi. Adalet terazisi mi, hak getire, bu kez Sırat köprüsünü hatırladılar, ama belleklerini şu düşünce sardı: bakalım devlet baba bildikleri devletlû erkân sırattan geçmeye müsaade edecek miydi acaba? Ne mümkün, tam bir düş kırıklığı yaşadılar. Öyle ki devlete başkaldıranlarla devlete itaat edip devleti ebed müddet bilenler suçlu ilan edilmişti. Hikmet-i İlâhi bu ya, alın yazılarında mahpushaneye düşmekte varmış. Öyle ya,  ilahi adalet bu dünyada tecelli etmese de, birde bunun öbür âlemi vardı. Zaten Ülkü kervanının da kıyamet günü Mahkemeyi Kübra’da yüce adaletin tecelli edeceğine inançları tamdı. 
            Mahpushane, Ülkü Kervanı’nın daha da kavileşmesini sağlamıştı. Büyük bir sabır yüreklilikle mahpushane gönüllerde “Medrese-i Yusufiye” oluverdi bile. Derken küçük cihattan büyük cihada giden yolda Fahri Kâinat Efendimizin yaşadığı günleri andıran bir döneme gelip çatar. Ortalık sütlimandı, ama bu kez 12 Eylül sonrası bir imtihan tufanı başlamıştı. Artık nefisler ön plandaydı. Ülkücülüğün kitabını ben yazdım, tarihini de ben başlattım diyenler oldu. Hatta dava da, ülkü de bana ait diyenler çıktı. 
            Neyse ki tüm bu ego kargaşalığında yerinden doğrulup aklıselim bir yürek çıkarda yüreklere su serpmiş olur. İşte o yürekli ses Koca Reis Muhsin Yazıcıoğlu’ndan gelir ve şöyle haykırır: “Hayır! Allah ve Resulü’nün hakikatleri dışında her şey tartışılır, hatta lider de, teşkilatta, doktrin de.”  Doğrusu da buydu. Öyle ya, beşeri olan her ne varsa geçici olabiliyor ama hakikat reçetesi öyle değil,  her daim ebediyete kanat çırptıracak kalıcı değerdir. Derken tüm bu yaşanan nefis muhasebesi ortamında hakikat aynası tek değer ülkümüz olur. Zaten şehitler kervanının hayatta kalanlardan beklediği de: Hak ve Hakikat Yolu’ndan dönmemekti.
             Şu da var ki her gün dönümü bir imtihanı beraberinde getiriyor. Bir bakıyorsun bir başka gündönümünde leş kargalarının yerini bu kez PKK alıp buna FETÖ’de dâhil edilebiliyor. Ve yeni yürürlüğe konacak bu oyunda oğullarını kurban edecek yeni toy vatan evlatlar aranır da. Ancak bu işin külfetini üstlenecek yeni delikanlılar bulmakta sıkıntı yaşanır.  Malum, 12 Eylül öncesi bu işi üstlenecek gönüllü Ülkü Alperenleri vardı,  12 Eylül sonrası ise aynı duyarlılıkta gönüllü erleri bulmak öyle kolayda değildi.  İşte bu yüzden Özel Harekât Timi adı altında bir başka formülle işi halledeceklerdir. Derken bu formülde yerini alacak yeni yağız delikanlılar uluslararası tezgâhın ortaya koyduğu taşeron sistem tarafından oynanan bir oyundan bihaber olarak bu görevi en iyi şekilde deruhte etmek için yola koyulup otuz yıl boyunca vatan ve millet uğruna Cudi veya Kandil dağlarında canhıraş mücadele verip şehit olacaklardır. Peki ya baronlar, onlar da her zaman ki gibi her şeyi fildişi kuleden izleyip sırça köşklerinde eğlenmekle meşgul olurlar.
             Evet, şimdiye kadar perde arkasında ne olup bitiyor her şeyi sonradan fark etmiş olsak da, şu bir gerçek o günlerde nimet  ‘seçkinci oligarşik elitist’ tabakanın, külfetse yiğit evlatların olmuştur. Yani nimet seçkinlere ait bir ayrıcalık,  külfetse vatan evlatların sırtlanacağı bir görevdir. Tek kelimeyle o günlerde bir eli yağda, bir eli balda olanlar bu ülkenin tek dokunulmaz güruhu olmuştur hep.               
           Anlaşılan o ki;   her devirde değişik adlar altında arka plan oyunlarını tezgâhlayanlar hiç boş durmayacak gibiler. Ama bizimde tüm bu senaryoları bozacak bir stratejik akıl ve bir milli irade devreye girmesi gerekir.  Allaha şükür gelinen noktada sırtını zinde güçlere değil de millete dayamış bir iradenin belirmesiyle birlikte Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtımızla arka plan oyunları bozulmuş oldu da. Hiç kuşku yoktur ki bu sinsi oyunun bozulmasında dünün 12 Eylül öncesi Ülkü Kervanının verdiği o müthiş mücadelenin katkı payı çok büyüktür. Ve o müthiş mücadelenin meyvelerini daha yeni topluyoruz da. Madem öyle, günümüz Nizam-ı âlem Alperenlerinin dünün Ülkü ağabeylerinin yaşadıklarından daha pek çok alması gereken dersler olsa gerektir. Nasıl ders alınması ki, bakın Ülkü Kervanı bu dünyada sefa sürmeden göçüp gittiler. O günlere yaşayanlar çok iyi bilir ki  “Salâtullah Selâmullah,  Aleyke ya Resûlullah” diyerek meydanlarda yüce bir dava uğruna nice şehitler verdiler, üstelik o günlerde hal ve hatırlarını hiç soranda olmadı. Varsın sormasınlar, can bülbüle dönüşünce sorsalar ne sormasalar ne yazar. Onlar çoktan ebediyete uçup şehit kanıyla  ‘bir demet gül yaprak’ oldular bile.  Onlar bu dünyadayken şunu çok iyi biliyorlardı ki;  soludukları can naçiz bedende sadece bir konuktu. Nasıl olsa emanet verilen bu can vakti geldiğinde ten kafesinde durmayacak, en iyisi mi şu fani dünyada baş yastıkta ölmektense şahadet şerbetini içip öyle göç etmeyi tercih etmişlerdir. İşte onların hayatları buydu. Şimdi onların ardından bize kalan yaşadıkları tecrübe ve ışıkları miras kaldı. Nitekim miras kalan o ışık milletin sahiplendiği ülkü oldu da. Ne mutlu bu ışıktan istifade edenlere ki,  bu ışıktan ilham alarak Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bir diriliş destan yazmaktalar.             
    Gerçekten de Hakka inanan ve Allah (c.c.) yolunda can verenlere çok şey borçluyuz. Ülkü Kervanı’nın bu kutlu yürüyüşüne layık olabilmek için sefer der vatan olmak gerek,  bu da yetmez kaygıdan azad olup gönülleri şâdân kılmak gerekir. Bundan daha da öte Rabbimizin emanet verdiği can mülkü ‘İlay-ı Kelimetullah davası’ uğruna feda edip can dostları selamlamalı.           
           Hâsılı kelam; Onlar diridirler, bu yüzdende  “Bir ölür, bin diriliriz” demişlerdi. Sadece demekle kalmayıp “Hak nasip eylese de, bu mübarek seferde Rasulullah (s.a.v.)’in izinin tozuna yüzümü sürsem”  iştiyakıyla var oldular. Ve en nihayetinde gâh düşünde Cemalini bir kez görebilmek aşkıyla ebediyete kanatlanıp gonca gül misali vuslata erdiler de.
            Ruhları Şad olsun!

12 Ekim 2016 Çarşamba

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN



   ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

SELİM GÜRBÜZER

      Yıllardır geçmişe kin beslemek ve padişahları karalamak meziyet addedilmiş. Söğüt’e atılan maya tuttu tutmasına ama üç kıtaya hükmeden imparatorluğa bu denli hor gözle bakmak bilmem hangi mantıkla izah edilebilir. Şu bir gerçek; tarih şuurundan yoksun tipler,  dün olduğu gibi bugünde olup biteni idrak edemiyorlar. Elbette ki tarihi olayları övgü ve sövgü ekseni üzerine kurgulanıp yorumlanırsa olacağı buydu. Bir kere kendi kendimizi tarihi düşüşlerde karamsarlığa, yükselişlerde coşkun halet-i ruhiye içerisine kaptırmışız. Tabii durum vaziyet böyle olunca bir türlü sebep netice ilişkisine yönelik bir tarih şuuru ortaya koyamıyoruz. Galiba, yüceltmek veya yermek kolayımıza geliyor.  Oysa tarihi süreci analitik gözle değerlendirmek gerekirdi. Maalesef kolaycılık geçerli akçe olmuş. Nasıl olsa zahmetsiz bir yol bulunmuş, masa başı ahkâm kesmek varken niye emek verip ter dökülsün ki. Peki ya şu objektif kriterlerden nasiplenmemiş bir takım tarihçilere ne demeli,   ikide bir yarınlarımızı karartıyorlar. Belli ki geleceğe ışık saçan tarihimizin varlığına tahammülleri yoktur.
             Sultan Abdülhamid Han sonuçta bir insan, onunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmak ta neyin nesi, doğrusu anlamış değiliz. Biz biliyoruz ki; Ulu Hakan Osmanlı padişahları arasında en mümtaz bir şahsiyettir. Ne var ki; İttihatçılar asrın ufkunu aşmış böylesi bir padişahı eli kanlı katil, istibdatçı,  cahil yaftalaması türünden ipe sapa gelmez iftiralarla karalamışlardır.  Zira kendileri için tek rakip onu görüyorlardı. Öyle ki; onların ektikleri kin ve nefret tohumları günümüze kadar uzanmış ta. İşte bu yüzden genç kuşaklar daha henüz Ulu Hakanın gerçek kişiliğini keşfedememiştir. Bu konuda o kadar ileri gidildi ki, ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne de vatan hainliği kalmıştır. Elbette ki tüm bu karalamalar,  ön yargılı ve art niyetli çevrelerin yakıştırmalarından başka bir şey değildir. Şayet amaçları bir günah keçisi bulmaksa bu muhatap asrın ulu hakanı olmamalıydı,  bilakis kendi ektikleri fitne tohumlarında aramalıydılar. Nitekim tarihin dili er geç foyalarını ortaya çıkarmakta.       
            Şu bir gerçek; tarihi objektiflikten mahrumiyetlik tarihi olaylara övme veya yerme ekseninden değerlendirmeye neden olmaktadır. Derken karşımıza tarihi olayları analiz edebilecek kabiliyetten yoksun hafızasını yitirmiş nesil çıkmakta. Dahası genç körpe dimağlara tarih anlatımında, ya aşırı yermeyle yüreklerini kin ve öfkeyle dolduruyoruz, ya da tam tersi olduğundan abartılı aşırı övmeyle tarihi şahsiyetleri yüceleştiriyoruz. Mesela Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı için yurt dışına sürülen şu ismi malum Piyer Kiyar’ın Sultan Abdülhamid Han’a yönelik ‘Kızıl Sultan’ yakıştırması sanki gerçekmiş gibi aynen kabul edip genç nesle öğreti diye sunmuşuz. Demek ki, tarihi şahsiyetlerin bir kısmını karalamak veya övmek metodumuz olmuş. Gerçek bir tarihçi bu tür moda haline gelmiş yakıştırmalardan uzak kalıp objektif bir dil kullanması icap eder. Aksi takdirde tarihi analitik bir bakış ortaya koymak mümkün olmayacaktır. Zaten övgü ve yergi eksenli tek tip tarih modeliyle anlayışıyla nereye varılabilir ki. Cümle âlem bilir ki; resmi tarih anlayışıyla bir arpa boyu yol mesafe kat edilemez.  Nasıl kat edilsin ki, bakın resmi tarihin bize öğrettiği Abdülhamid Han’ın Mithat Paşa’nın katili olduğu yönündedir. Oysa Sultan Abdülaziz Han’ın katliyle ilgili davaya bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmuştur. Üstelik Sultan Abdülhamid Han, amcasının katline sebep olan Mithat Paşa hakkındaki idam kararını sürgüne çevirecek kadar da âlicenap bir örnek sergilemiştir. İşte bu örnek tavra rağmen Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ortaya atılabiliyor.
          Malumunuz Mithat Paşa İngilizlerin sinsi oyunlarına kapılıp Talebe-i Ulûm’u tahrik etmekle Osmanlı’yı 93 Harbin  (Osmanlı Rus savaşı) eşiğine getirmiş bir kişilik sergilemiştir.  Her ne hikmetse Mithat Paşa üzerinde durulmayıp yaşanan bunca olayların sebebini yüklenecek kurban için Ulu Hakan mercek altına alınmıştır. Düşünsenize Ulu Hakan Abdülhamid Han bu savaşa baştan beri karşı görüş belirtmesine rağmen savaşın sorumlusu tutulabiliyor. Yetmedi Moskof yanlısı ithamıyla yüzleşiyor. Oysa o, 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Neyse ki Ulu Hakan harp sonrası ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalandığının farkına vardığı anda tüm yetkileri kendinde toplamasını bilmiştir. İşte bu noktadan sonra istibdatçı suçlamasına maruz kalacaktır. Aslında Ulu Hakan meşverete önem bir padişahımızdı, ama o dönemde ülkemiz daha henüz bu kültür iklimine hazır değildi, bu yüzden ülkenin geleceği ve bekası için Meclis-i Mebusan’ı kapatmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki; Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği üzere; Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Nitekim 60 kadarı gayrimüslim olan toplam 240 kişilik Meclisi Umuminin harp lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştur. Şöyle ki; Moskof’un Ayastefanos (Yeşilköy)  önlerine kadar gelmesine neden olan bir durum ortaya çıkmıştır. Böylece cihangir devlet özelliğimize gölge düşürülmüştür. Hele bir düşmeye dur; Kırım savaşı, 93 felaketi,  İttihatçı güruhu belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı derken zincirlemesine bir dizi felaketler Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesine yetecektir.
           Onlar Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı istibdatla itham ede dursunlar, bakın bir İngiliz gazeteci M. de Blowitz Abdülhamid Han’ın dilinden şu sözlerle tarihe not düşüyor:
            “.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir! Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını, kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..
          Bu satırlar Ulu Hakanın hürriyet düşmanı olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce hürriyet şuurunun oluşmadığı bir zeminde hürriyetin kendisi değil kabuğuyla oyalanmak olurdu ki, bu bizi İngilizlerin dümen suyuna sokmaktan başka bir işe yaramayacaktı.  Bakın Abdülhamid Han bu konuda şöyle der:
           “.. Bizim Jön Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön Türklerce memleketimizi bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…
          İşte bu ifadeler iyi analiz edildiğinde Abdülhamid Han’ın ne kadar ileri düzeyde ufuk sahibi bir bilge hakan olduğunu göstermeye yetiyor. Güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğine rağmen hala hakkında Kızıl Sultan denilmesi büyük bir talihsizliktir. Anlaşılan ne saygı kalmış ne sevgi, ne hürmet kalmış ne de erdemlilik,  doğru olan her şeye meydan okunup karşı çıkılmıştır. Kaldı ki o, ülkeyi İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok İttihatçı güruhunu bile memleketin âl-i menfaati için maaşa bağlamakla kalmamış istediği yerde kalma hakkı da tanıyıp öyle sürgün etmiştir. Keza kendisini öldürmeye yeltenen doktorlara da öyle yapmıştır. Şimdi soruyoruz bu ceza mı, ödül mü siz karar verin. Ulu Hakan'ın yerinde bir başkası olsa ne maaşa bağlar, ne de sürgüne gönderirdi. Bir çırpıda idam mekanizmasını işletip kökten meseleyi halledeceği muhakkak. İşte Ulu Hakan farkı bu. Zaten farkı fark ettiren merhametin doruğuna ulaşmışlığıdır. Kelimenin tam anlamıyla o böyle bir mizaçla kan dökmenin ülkeye yarar getirmeyeceğini şuurunda bir hakanımızdır. Onun için birinci derece ölçü ülkenin âl-i menfaatidir.  Bakın İsmet Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
      “ Abdülhamid Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar verecek, maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..
          Anlaşılan Namık Kemal yurt dışında Ulu Hakan aleyhine muhalefet etmiş ama, yine de o bizim vatan şairimiz ve kıymetimiz olarak bileceğiz.
         Osmanlı hasta yatağında bile çareler arıyordu. İşte bu arayış içerisinde Abdülaziz Han Osmanlı’ya büyük donanma kurma yolunu açmıştır.  Ancak kurduğu donanmanın meyvelerini görmeden askeri bir darbeyle halledilip öldürülmekten kurtulamayacaktır. Belli ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın üzerinde amcasının menfur bir cinayete kurban gittiğinin etkisi olmuş ki; tahta oturduğunda doğrudan Avrupa'nın düşmanlığını kazanmamak adına donanmayı tersanede bekletmeyi uygun görmüştür. Zaten onun ömrü boyunca izlediği en mühim bir özelliği var ki; işte o özellik iç ve dış düşmanların hesaplarını altüst eden ince stratejik manevra politikalarıdır. Bilhassa bu uyguladığı stratejik manevrayla Balkanlar, Ortadoğu, Asya ve Avrupa ülkeleri arasında denge kurabilmiştir. Şayet aksi bir yol izlemiş olsaydı her an çıkabilecek en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletleri ortak bir cephede birlikteliği vuku bulacaktı. Ki; bu Osmanlının çöküşü demek olacaktı. İyi ki de Ulu hakan varmış. Böylesi bir deha hakana can kurban... Baksanıza o bir yandan Avrupa’daki devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde kalması için tüm kanalları kullanırken öte yandan ittihadı İslam çalışmalarını da ihmal etmeyecektir. Anlaşılan Müslümanların dışa karşı çetin,  birbirlerine karşı mütevazı olması gerektiği ilahi düsturunun tatbikatı Ulu Hakanda fazlasıyla mevcut. Değim yerindeyse o kurdu kurda kırdırma politikasıyla Osmanlının düşüşünü 33 yıl geciktirmiş bir hakanımızdır.  Ne var ki o dış politikada başarılar kaydedip tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı edilecektir. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın hal edilişini sağlayan İttihat Terakki güruhun ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan (1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sürükleyip Devleti Aliye’nin gücünü kırmışlardır. Zira İttihatçıların imtizac-ı akvam (kavimlerin kaynaştırılması) ve ittihad-ı anasır (etnik unsurların birleştirilmesi) politikaları Osmanlının sonunu getirmiştir. Bir başka ifadeyle Ulu Hakan'ın hal edilmesinin yanı sıra koskocaman imparatorluğun çöküşünde tıpkı günümüz ulusalcı kanadın birleştirilicilikten uzak etnik ayrılık içeren söylemlerine benzer tavırların etkisi olduğu muhakkak. İşte o özden uzak söylemler İttihatçı eliyle Cumhuriyetin kuruluşuna da sıçramış, derken Türk olmayan her etnik unsur tehdit kapsamına girmiştir. Şimdi 30 yıldır PKK ile niye başımızın dertte olduğunu daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize akşam yatıp sabah uyandığımızda hala bölünme korkusu yaşıyorsak bunda bir bit kemiği var demektir. Hâlâ Türk dışında bağrımızda yaşayan diğer alt kimliklerin taleplerini görmezden geliyoruz. Sadece kanayan yaramız etnik ayrımcılık mı, elbette ki hayır, mütedeyyin dindar kesimde öteki listesine girmekten kurtulamamıştır. Bakalım bu ayırımcılık, bölünme, yok olma ve parçalanma korkusu nereye kadar devam edecek, doğrusu merak konusu. Galiba farklılıkların ayrılık olarak telakki edilmediği ve yeniden Anadolu kilimi üzerine kardeşlik desenlerinin işlendiğini ilmek ilmek gördüğümüzde merakımız giderilmiş olacak.
          Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın politik dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini de gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet gücü sayesinde Siyonizm'in oyunları bertaraf edilmiştir. Şöyle ki; Filistin davasında, İngilizlere ümit bağlamış Siyonistlerin heveslerini kursağında bırakan tek engel bariyer Ulu Hakan olmuştur.  Hatta onun hilafet siyaseti ileride İslam dünyasının milli kurtuluş mücadelemizde bize maddi ve manevi destek vermelerinin yolunu açacaktır. Kelimenin tam anlamıyla, birçok devlet adamının ve Alman devlet Prensinin; “…Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim” dediği bir bilge Hakandır. Zira yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği akıl dolusu denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır o.  Hâsılı o büyük ülkelerin kendi aralarındaki ihtilaflarından yararlanıp krizleri fırsata çeviren politikasıyla imparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarabilmiş bir diplomatik dehadır.
           Meşhur Tarihçimiz Yılmaz Öztuna o’nun denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
             “ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset gerçeklere dayanıyordu.”
          Gerçekten de Ulu Hakanın dâhiyane siyaseti o günlerde fark edilmese de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde şu meşhur İttihatçıların ittihad-ı anasır (etnik unsurların birliği) politikasının hayal ürünü olduğu açığa çıkmasıyla fark edilecektir. Şöyle ki; İttihatçılar Fransız ihtilalı sonrası dünyada yayılmaya yüz tutmuş milliyetçilik dalgasının etkisine kapılıp Devleti Aliye’ye etnik kimlik doğrultusunda yön vermeye kalkışmaları sonucu ilk etapta Bulgarlar istiklale kavuşmuştur. Bu arada Avusturya boş durmamış Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i kaybedip topyekûn gayri Türk anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı coğrafyamız bir bir elimizden çıkıp büyük bir dağılış gerçekleşmiştir. Hem de ne dağılış,  bir zaman üç kıtaya hükmeden imparatorluğun sonunu getirecek dağılıştır bu.  Gel de Ulu Hakanı arama.  Her ne kadar bazı aklı evveller Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın Kanun-i Esasiyi (ilk Türk anayasası) yürürlüğe koymasının arka planında yatan asıl amacın, kendi tahtını korumaya yönelik hamle olduğunu belirtseler de, ona olan bakışımız değişmeyecektir.  Nasıl değişsin ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın bizatihi kendisi Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşaya söylediği sözlere baktığımızda taht sevdalısı olmadığı ortaya çıkar:
            “ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat kanun-i Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
           … O sahte Islahatın başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar, akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir.
        Şayet Ulu Hakan Abdülhamid Hanın düşünceleri hayata geçip o ince siyaset izlenseydi ne kiliseler kanunu yürürlüğe girip Yunan-Sırp-Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne Balkan Harbi çıkardı,  ne de I. Dünya Savaşına katılırdık. Baksanıza Meşrutiyet bile Midhat Paşa'nın zorlamalarıyla ilan edilmiş, derken bunun bir İngiliz ve dış güçlerin bir tezgâhı olduğunda geç kalınmayacaktır. Nitekim bunu Ulu Hakan Abdülhamid Han tekrardan yetkileri eline aldığında meclisi niye kapattığına dair gerekçesinden bileceğiz.  İyi ki de tüm yetkileri kendinde toplamış, böylece Tanzimat’la başlayan her hususta İngiltere’ye danışalım anlamına gelen tüm vesayet politikalarına son verilmiştir. Bunun yerine kendine has,  feraset kokan stratejik yerli politikalar ikame edilmiştir. Ama bu politika hem kendisine, hem de ülkemize pahalıya mal olacaktır. Zira yürürlüğe koyduğu 33 yıllık denge politikasının tam semerelerini vereceği sıralarda iç ve dış mihrakların tertibiyle tahtından indirilip Osmanlının çöküş süreci hız kazanacaktır.  Aslında bu olay haysiyetimizin ve istiklalimizin tahtından indirilişi olayıdır.  Meğer gerçek Hilalimizi o zaman kaybetmişiz.
           Nihayet Ulu Hakan Abdülhamid Han’a yapılan tüm haksız muamelelerden pişman olanlarda oluyor, ama neye yarar ki. Bu geç kalınmış pişmanlık ve itiraflar Osmanlının hasta yatağında kalkmasına yetmeyecektir.  Nasıl yetsin ki,  niye bu hallere düştüğümüzün cevabı Şair Rıza Tevfik Ulu Hakan'a ithafen:
           “.. Tarih adını andığı zaman,
             Sana hak verecek Ey Koca Sultan;
             Bizdik utanmadan iftira eden,
             Asrın en siyasi Padişahına”  mısralarında fazlasıyla mevcut.
          Kaldı ki onu ifade etmekte tek başına şiirinde gücü yetmez, ardından bıraktığı eserler kendi hal lisanıyla onu her an anıyor bile. İşte Ulu Hakan Abdülhamid Han döneminden miras kalan eserlerin bir kısmını listelediğimizde;
          “ -Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi Mülkiyeyi Şahane),
           -Tıp Fakültesi (Mektebi Tıbbiyeyi Şahane), yani Şişli Eftal Hastanesi ve Askeri Tıbbiyeyi de o kurmuştur. 
           -Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
           -Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi),
          -Hukuk-Fen-Edebiyat Fakülteleri,
          -Güzel Sanatlar Akademisi,
          -Maliye ve Ticaret Okulu,
          -Yüksek Muallim Okulu,
          -Dilsiz ve Ama Mektepleri
          -Pekin’den yaptırılan camiler ve Afrika’nın en ücra köşesine kadar açılan tekkeler”  gibi bir dizi eğitim kurumlarını görürüz.  Kelimenin tam anlamıyla o kendi dönemi itibariyle ileri bir seviye anlayışıyla gerek tiyatro, gerek ulaşım teknolojisi, gerek İstanbul’un tümünü kapsayan harita çalışmaları, gerekse tıp alanında ki atılımlarıyla göz dolduran yüce bir hakandır. Nitekim Pasteur’un İstanbul’a davet edilmesi onun ne denli ilme önem verdiğinin bir göstergesidir.
        Hicaz Demir yolu projesi İngilizlerin İslam âlemi üzerindeki sömürgeci anlayışını bertaraf edebilecek nitelikte bir projedir. Hakeza bugün üzerinde sıkça kullanılan GAP projesi davasının bile fikir temelleri cennet mekân Sultan Abdülhamid Han'a aittir. Zira Hicaz Demir yolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülü dâhiyane zekâsı sayesinde gerçekleşmiştir. Hatta Marmaray da buna dâhildir. Daha nice sayamadığımız birçok reformlar onun yadigârıdır.
          Velhasıl Ulu Hakan; hasta adam diye tanımlanan Osmanlı’nın ölümünü bekleyen zamanın birçok devletlerine karşı gerek sosyal, gerek iktisadi ve gerekse askeri reformlarıyla 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta tutup heveslerini kursaklarında bırakan nevi şahsına münhasır bir devletlûdur.
           Vesselam.
               


11 Ekim 2016 Salı

MOĞOL KASIRGASI



          MOĞOL KASIRGASI
                                            
SELİM GÜRBÜZER

                 XII. yüzyılda Çin dâhil tüm Doğu Türkistan’ın kuzeyi kabileler halinde yaşayan topluluklardı. Ve bu toplulukların kahır ekseriyeti Moğol’du. Üstelik Uygurlar ve Karahitaylardan sonra bu coğrafyanın İslam âlemiyle bağlantısını kesmeye çalışan tek güçte Moğollardı. Zaten Moğol Beyi Timuçin (Cengiz Han) öteden beri Asya’nın uzak kuzeydoğusunu mesken tutmakla gözünü hep buralara dikmişti, ama o dönemde Harzemşahlar’ın İslam âleminin içerisinde hatırı sayılır bir rakip olarak karşısında durması Moğol yayılmasını bir nebze olsun dizginleyebiliyordu. Her ne kadar görünürde sanki aralarında hiç bir şey yokmuş gibi bir durum gözükse de bir noktadan sonra ipler koptuğunda kazın ayağı hiçte öyle olmadığı anlaşılır Nitekim Hârizmşâh valisinin İnalcık’a varmakta olan Moğol ticari kervana pusu kurmasıyla her şey su yüzüne çıkacaktır.  Hele ki Moğollar kurulan bu pusuyla birlikte kılıçtan geçirildiği hengâmede hamamda banyo eden bir Moğol’un gizlice kaçıp soluğu Cengiz Han’ın yanında almasıyla iş daha da kızışacaktır. . Cengiz Han ister istemez sert bir şekilde sırasıyla Otrar (Yesi civarı) ve Hârizm şehirlerini altını üstüne getirerek karşılık verecektir.  Hatta bundan Buhara ve Semerkand gibi gözde şehirler de nasibini alıp böylece Moğol kasırgası altında ezileceklerdir.  Düşünsenize Sultan Muhammed Hârizmşâh bile bu kasırgadan ancak kıl payı kaçarak kurtulur. Fakat amansız takip yakasını bırakmayacaktır. Her şeye rağmen yinede o ömrünün son demlerine doğru sığındığı Hazar denizinde geçirdiği adada yakayı ele vermeden vefat edecektir. Şurası muhakkak bir insan sultan şah olsa da sığınacak dal aramak zorunda kalabiliyor. Sonuçta bir düşmez kalkmaz Yüce Allah’tır,  kul ise her an düşüp kalkmaya meyyaldir. Madem öyle her yaşadığımız ibretlik olaylar karşısında bize   “Ya baki entel baki” demek düşer.
             Maalesef, Cengiz Han’ın deyim yerindeyse sanki dünyayı sil baştan kendisi yaratmış havasıyla hareket eden bir liderdi.  Ordusuyla birlikte girdikleri hemen her şehri altını üstüne getirerekten harabeye çevirmişlerdir. Harabeye çevirdiler de ne oldu, geriye şöyle dönüp baktıklarında geleceğe yönelik küllenmiş toz dumandan başkada miras bırakamayacaklardır. Zaten Moğollardan başka bir şeyde beklemek hayal olurdu. Tabii anti şehir tutum takınırsalar olacağı buydu.  Gerçekten de Moğol serdarlarının anti şehir tutumlarının neticesinde tarih sahnesinde yüzyılı bulmayan kısa bir hâkimiyetleri söz konusu olur.  Nihayetinde asıl kendileri toz duman olacaklardır.  Nitekim bunun ilk işaretini Cengiz Han’ın, Çin’den gelen bir haber üzerine ordusunu geri çektiğinde alırız. Bu noktadan sonra Moğol kasırgası büyük ölçüde durulur da.  Bu arada hazır Moğol kasırgası durulmuşken Celaleddin Harzemşah’ta hazır fırsattan istifade İslam âlemi üzerinde büyük yara açan Moğol tahribatının izlerini silmek için hareket edecektir. Ancak Moğol Kağanı Ögeday bu hevesine geçit vermeyecektir.  Olsun,  Celaleddin Harzemşah yine de en azından Moğollara karşı üst üste kazandığı zaferlerle Moğol belasının daha da vahim boyutlara taşmasının önüne geçmesini bilmiştir.  Bu yüzden hakkını yememek gerekir,  bir şekilde Moğol kasırgasının hızını kesip oyalamakla tarihte çok mühim bir rol ifa etmiştir.  
           Yine tarihin seyrini değiştirecek bir başka hamle ise Moğolların büyük kağanı Ögeday’ın büyük oğlu Güyük Han’dan gelecektir. Nasıl mı?  Moğol Han’ı Güyük Han’ın kardeşi Hülagû Han baş komutasında ki orduyu batı cenahına sevk etmekle elbet. İşte Cengiz Han’ın torunu Hülagu’nun bu çıkışı İslam âlemini içten çökertecek nitelikte fitne kol başı Bâtınilerin (Haşhaşiler)  tarih sahnesinden çekilmesini beraberinde getirecektir. Hani bizim bazen hayır gördüğümüz hadiselerin altında şer,  bazen de şer gördüğümüz bir takım hadiselerin altından hayır çıkabiliyor ya,  aynen öyle de şer gördüğümüz Moğol kasırgasının nihayetinde bir bakıyorsun Haşhaşilerin yok edilmesi hadisesi vuku bulabiliyor. Her ne kadar beş yüzyıllık Abbasi hilafeti son bulmuş olsa da büyük bir fitne kolun defterinin dürülmesi hadisesi daha çok önem arz eder. Yani, bu demektir ki uzun bir süredir İslam âlemini kasıp kavuran Moğol tahribatı bu kez işe yarar gibiydi. Derken Bâtınîlerin  (Haşhaşiler) yıllar boyu Müslümanların arasına ihanetleriyle ektikleri fitne tohumunun bedelini yok olmakla ödeyeceklerdir. İlginçtir bugünün FETÖ’sü neyse o günün Haşhaşileri de aynı rolü üstlenmiştir. Gerçekten de tarihi süreç içerisinde tüm sapkın ihanet çeteleri İslam âleminin diriliş yolunda hep takoz görevi ifa etmişlerdir.  
          Evet, Bâtınilerin ihanetlerinin bedeli olarak tarih sahnesinden çekilmesinin akabinde Maverâünnehir’de diriliş ruhu yeniden canlanmaya yüz tutacaktır.  Malum olduğu üzere Moğol ordusunun önüne katıp Anadolu’ya sürüklediği âlimler, müderrisler, alperenler, Horasan erenleri hep birlikte Anadolu kilimini tutup ilmik ilmik örmeye koyulmakla işin rengi değişip yepyeni ümit kalesi olacaklardır. Derken Bizans sınırlarına dayanacak bir gaza ruhu gerçekleşir de.  Hele ki pek çok Türkmen Beyliklerin arasında bilhassa Kayı boyunun gösterdiği o müthiş diriliş hamlesiyle birlikte Türk’ün nabzı yeniden Osmanlı Beyliği’nde atmaya yüz tutacaktır.  Nitekim bu uğurda Ertuğrul Gazi’nin açtığı sancak etrafında toplanan Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan tüm alp yiğitler Moğol tahribatının açtığı yaraları kısa zamanda unutturup ilerisinde nizam-ı âleme giden yolun kapısını aralarlar bile.       
     Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1274/mogol-kasirgasi.html 

10 Ekim 2016 Pazartesi

ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY



 ÂL-İ SELÇUK LİDERİ SELÇUK BEY

                                                    SELİM GÜRBÜZER

       Nasıl ki Karahanlı deyince Satuk Buğra Han akla gelir ya,  aynen öylede Selçuklu deyince de hiç kuşkusuz Oğuz Yabgu Devleti kumandanlarından Dukak Subaşı oğlu Selçuk Bey’in akla gelmesi gayet tabiidir. Malum ilki Karahanlıların İslam’la şereflenmesine vesile olmuş lider, diğeri Türklerin İslam’la hemhal olmasında çok büyük katkı sunmuş Oğuz boy lideridir.  Yine nasıl ki,  Satuk Buğra Han öncülüğünde Karahanlılar Türkistan’a hayat katmışsalar, Oğuz ve Selçuklularda Selçuk Bey öncülüğünde Anadolu’ya hayat katmışlardır. Şayet bugün olmuş halen Anadolu ruhundan söz ediyorsak bunda biliniz ki bu iki hayat kaynağının çok büyük rolü vardır.  Nasıl rolü olmasın ki,   Oğuz Türklerinin Müslüman oluşuyla birlikte bu coğrafyada sürekli olarak içte ve dışta kaynatılmaya çalışılan her tür fitne fücur hareketine karşı Selçuklunun verdiği o amansız mücadelesi var ortada.   Böylece verilen o amansız mücadeleler sayesinde Anadolu ruhunun nesilden nesile diri aktarılmasıyla bugünlere gelebildik ancak. Dile kolay, Selçuklu Sultanları neredeyse hayatlarının büyük bir kısmını içte müfrit Şii ve yıkıcı faaliyetleri bertaraf etmeye ayırırken, dışta da Bizans imparatorluğunun Anadolu’da ki gücüne son vermek için canhıraşça ömür tüketmişlerdir. Derken İbn-i Haldun’un övgüyle söz ettiği başta Âl-i Selçuk lideri Selçuk Bey olmak üzere tüm diğer Selçuklu Sultanlarının İslam’ın Sultan-ı hamisi rolü üstlenmeleriyle birlikte Selçuklu medeniyetinin doğuşu gerçekleşir. Tabii hazır kuruluş mayasından söz etmişken bu arada Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın adını anmadan geçmek olmaz. Çünkü O, Türkiye Selçuklu Devletinin kurucusu Süleyman Şah ismiyle bir yiğit evlat yetiştirecektir.  Tabi bu yiğit evlat sadece Türkiye Selçuklu Devletini kurmakla kalmaz Antakya’yı da feth edecektir. Hatta Halep’e de göz dikip tüm dikkatleri üzerine çekecektir. Ancak Halep yakınlarında bir yerde Suriye Selçuklu Meliki Tutuş'la (Sultan Alparslan'ın oğlu ve Sultan Melikşah'ın kardeşi)   giriştiği kıyasıya mücadelede bir rivayete göre Tutuş’un askerlerinden bir atlı  şakağına ok atarak öldürmüş, bir rivayete göre de  zaferden ümidin kesince atından inip çizmesindeki bıçakla canına kıymıştır..
         Her neyse kuruluş mayamıza şöyle bir baktığımızda Dede Korkut milli kültürümüzün baş tacı diyebileceğimiz keramet sahibi bir kişilik olmanın ötesinde devlet işleriyle ilgili müzakere meclislerinde, kurultay ve toylar da bilgisine başvurulan ön plana çıkmış bilge dehamızdır. Öyle ki o’nun bilge dehalığı şu müjde sözlerde kendini gösterir: “Oğuz Yabgularının başlattığı cihangirliğe geçişe (Selçuklu’ya geçiş)   benzer hadiseyi bu kez Oğuz boyları arasında birinci hukuki mevki konuma haiz kayı kabilesi elinde Osmanlı’nın doğuş hadisesine şahit olunacaktır.”
        Hele Dedekorkut kitabının sayfalarını çevirdiğimizde o müjde şöyle dile getirilir de: 
        “Rasulullah (s.a.v) zamanına yakın Korkut Ata derler bir er koptu. Ol kişi Oğuz’un bilincisi idi, ne derse olurdu, gaipten haber söylerdi. Korkut Ata eyitti, ahir zaman olup kıyamet olunca (ya dek). Bu dediği Osman neslidir. İşte sürülüp gideriyordur.”    
        Farzımuhal Dedekorkut muştusunu anladık diyelim,  peki ya Oğuzname nasıl geleceği müjdeler? Her şeyden önce Oğuznamenin İslami yorum bahsine dikkat kesildiğimizde gayrimüslim bir anneden doğan Oğuz Han’ın anne sütü emmemesini cihan hâkimiyetinin kuruluş mayasının Oğuz Kağan elinde yoğrulacağının ilk işaret taşı olarak görürüz.   Nitekim Oğuz Han yetişkin çağına geldiğinde babasıyla olan din ayrışmazlığının ortaya koyduğu mücadelede galip çıkıp Oğuz neslinin Kağanı olur (Bkz. Oğuz Kağan destanı, S.29).  Tabii bu arada şunu da belirtmekte yarar var,  Osmanlıya uzanan halkada Oğuz Han’ın bu denli dirayetli bir lider olmasının arka planında asıl itici güç Irkıl Hoca,  Uluğ Türk gibi nice feraset sahibi müşavirlerin (vezir)   var olmasıdır. İyi ki de varlar. Zira onlar ellerini semaya doğru açtıklarında; 
         —Ey Kağanım! Gök Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın şeklinde yapılan dua ve niyazlarla cihan hâkimiyetinin kapıları aralanır da.
          Öyle ki, Korkut Ata ve keramet sahibi nice İslam evliyalarının dilinden dökülen her bir dilek, dua ve niyazlar yüce makamlarda karşılık bulup beraberinde Oğuz neslinin dünya hâkimiyetine giden yolları açılmış olur. 
         Malumunuz,  bir başka destanımızda da Gök Böri-Börü’nün öncülüğünden bahsedilir. Nitekim bu destanda Bozkurt,  Oğuz Han’a kendi hal lisanıyla şöyle rehber olacaktır:
        —Ey Oğuz! Sen Urum (Roma) üzerine gitmek istiyorsun; bense senin önünde yürüyeceğim.
         Hiç kuşkusuz Bozkurt yoldaş oldukça Oğuz Han’da Ergenekondan çıkış yaparak iz sürecektir.  Hatta iz sürüp göç ettikçe Urum (Roma) ve Urus (Rus) hükümdarları bozguna uğratılır da.  Derken bu iz sürüşün neticesinde Çin, Hind, Suriye ve Mısır ülkelerini içine alacak şekilde sınırlar genişler de.
        Evet, Ergenekon çıkışını simgeleyen Bozkurt nasıl ki Türk’e yol gösterip ışık olmuşsa Urallardan Avrupa'ya göçü simgesi sayılan bir geyikte Hunlara ışık olmuştur. Bu arada sakın ola ki efsane de neymiş, destan da ne oluyor deyip geçmeyin,  bikere her bir efsane, her bir destan ve her bir simgenin bir görünen yüzü birde görünmeyen yüzü var.  Mutlaka özünde bir hakikat payı vardır. Her ne kadar bir takım simgeleri ilk bakışta anlamlandıramasak bile iyi irdelendiğinde her bir simgenin icabında Türk’ün teşkilat yapısını ortaya koyan işaret fişeği olabiliyor. Mesela Oğuz Han altı oğlunu simgelerden yola çıkarak teşkilatlandıracaktır.  Zaten seferden sefere koşuştuğu yıllarda ana yurda döndüğünde ilk iş uluğ kurultayını toplamak olur.  İşte bu kurultayda sağında yer alan üç büyük oğul  ‘Bozoklar’ ismiyle simgeleşirken solunda yer alan diğer üç küçük oğlu da ‘Üçoklar’ olarak simgesel anlam kazanır.  Tabi böyle simgesel anlam içeren teşkilatlanmaya can kurban,  düşünsenize bugünün dünyası gelinen noktada daha yeni yeni katılımcı yönetim modellerden söz edilirken Türkler bu işi çok yıllar öncesinde çoktan halletmişlerdir. Hatta Oğuz Han, ömrünün son demlerinde kuruluş mayasının ve teşkilat yapısının nesilden nesile diri tutulması uğruna oğullarına:
         “—Ey oğullarım! Çok savaştım, artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım, dostları sevindirdim. Gök Tanrıya borcumu ödedim” şeklinde öğüt vermeyi de ihmal etmeyecektir. Yetmedi Üçokların Bozoklara tabiiyetini (bağlılığını) bildirdikten sonra emanet edeceği bu toprakları aralarında  ‘ok-yay’ münasebetine göre teşkilatlandırıp bu dünyadan öyle göç eyleyecektir. İşte bu müthiş teşkilatlanmayla birlikte Oğuz Han’ın altı oğlunun dört torunundan çoğalan yirmi dört boy Oğuz neslin çekirdeğini oluşturacaktır. Hele teşkilat şemasına şekli yönden baktığımızda Oğuz Han’ın Gün, Ay ve Yıldız’dan üç oğlundan dünyaya gelen on iki torun Oğuz boyun sağ kolunu temsil ederken, Gök, Dağ ve Deniz’den gelen diğer on iki torununda sol kolunu temsil ettiği görülür. İçerik bakımdan baktığımızda ise Oğuz Han hâkimiyeti temsil etmek manasına gelen ‘yay’ birinci kolun nişanı olarak addedilirken,  tabiiyeti temsil eden ‘ok’ da ikinci kolun nişanı olarak addedildiği görülür.  Yani bu demektir ki, sağ kolda yer alan Bozoklar solda ki Üçoklar’a daha üst nişana mazhardır.  Zaten Üçoklar da Bozoklara tabii olmaktan imtina etmez.  Hem niye imtina etsin ki,  bu hukuki nişan hem Selçukluya, bir derece hem nispeten de Osmanlıya sirayet edecektir.  Kaldı ki semboller pekçok şeye anlam katıyor da. Örnek mi? İşte Türklerde ok yay ilişkisi kağanların mensubiyetini de ortaya koyan soyağacı simge olarak karşımıza çıkar.  
       Her ne kadar simgelerin tamamen diline vakıf olamasak da Oğuz Han’ın destanda geçen Büyük Hun Tanyu Mete Han’la aynı kişi olduğu yönde ipuçları vermeye yetiyor.  Hele ki destanda yer alan Mete Han’ın imparatorluğu yirmi dört kumandana pay edip teşkilatlandırması bu ihtimali güçlendirecek niteliktedir. Bu durum bize yukarıda belirttiğimiz Oğuz neslinden ortaya çıkan 24 Oğuz boyun atasını hatırlatır ki;  adına ister Mete Han ister Oğuz Han demişiz hiç fark etmeyecektir. Yinede bizim açımızdan asıl farkı fark ettirecek husus Selçuk Bey’in babası Dukak’ın gördüğü rüyanın Oğuzname’ye konu olmasıdır. Üstelik bu kutlu rüya sadece yaşadığı dönemle sınırlı değil, geleceği de kuşatan bir rüya olarak anlam kazanır.  Gerçektende anlatılan rüyaya baktığımızda göbeğinden çıkan üç ağacın gök kubbeyi saran dallarıyla ötelere yükselişini müşahede ederiz.  Nasıl ki Korkut Ata rüyadan hareketle Oğuz nesli kağanlarının cihan padişahı olacağını müjdelemişse,   aynen öyle de Osman Gazinin gördüğü rüyaylada Osmanlının üç kıtaya hükmedeceği müjdelenmiştir. Besbelli ki her iki müjdede cihan hâkimiyeti mefkûresinin kesiştiği veya birleştiği noktada insanı dahada ötelere alıp götürebiliyor. 

SELÇUK BEY

        Dukak ölünce o sıralar daha henüz on sekiz yaşına girmiş bulunan Selçuk Bey, Subaşı görevini üstlenecektir. İyi ki de böyle bir görev üslenmiş,  zira faaliyetleriyle itibarına itibar katıp Yabgu ve hanımını telaşlandıracak düzeye gelir. Nasıl onları telaş almasın ki;  saltanatlarının sarsılacağı gerçeği söz konusudur. Onlar endişe ede dursun, bu durumda öldürülmek tehlikesini sezen Selçuk Bey tez elden önlem alıp kabilesiyle birlikte Seyhun civarlarında Cend Şehrine hicret edecektir. Hani her hicretin ardından pembe şafaklar doğar denir ya, gerçekten de şafak sökün edip aydınlığa giden yolda bir dizi hadiseler zinciri süreci işlemeye başlar bile. Derken Selçuk Bey idaresindeki Türk kabileleri kendilerini İslam'ın aydınlığında bulur. İşte pembe şafak denen ülkü budur. Elbette ki bizim için pembe şafak dediğimiz şey,  Yabgu için yaprak dökümü olacaktır. Nitekim Müslümanlıkla şereflenen Türklerin varlığından içten içe rahatsızlık duyan Yabgu’yu derin telaş alıp aralarının açılmasına yetecektir. Sadece araları açılmakla kalmaz, Selçuk Bey haraç vermeyi reddedip bağımsızlığını ilan edecektir. Böylece bağımsızlık meşalesi Türkler arasında heyecan uyandırıp Selçuk Bey’in konumunu güçlendirmeye yarayacaktır.  Keza onun bu şöhreti Samanî Hükümdarının da dikkatine mucip olup aralarında bir dizi anlaşma sağlanır da.  Hatta Samanî Hükümdarı Selçuk Bey’in Buhara yakınlarında Nur kasabasında yerleşmesine müsaade edecektir. İşte bu noktada Müslümanların teveccühünü kazanan Selçuk Bey küffar üzerine açtığı seferlerde galip gelmesiyle birlikte şöhreti an be an etrafa yayılır da. İlginçtir o’nun Müslümanlarla uğraşmayıp, doğrudan küffarı hedef seçmesi etki gücünün artmasına yetmiştir.
        Anlaşılan o ki; Selçuk Bey Subaşılık görevinden başlayıp gelinen süreç içerisinde oğullarıyla birlikte Büyük Selçuklu Devletinin temelini atıp Kağanlığa kadar yükselen yolda Anadolu’ya ilk Türk İslam harcını atması bakımdan tarihe geçmiş bir liderdir. Bilhassa Selçuklu onunla kuruluşunu tamamlayıp takriben 100 yaşlarına geldiğinde ardından kendini aratmayacak Tuğrul ve Çağrı isminde çift başlı kartal kanatlı iki torun bırakan bir liderimizdir o. Kelimenin tam anlamıyla Selçuk Bey kuruluş muştumuz, Çağrı Bey de Anadolu’nun çatısının oluşmasında temel sütunumuzdur. İşte çifte sütun sayesinde Karahanlı ve Gazneli engeli aşılıp Anadolu’nun tamamı fethedilebilecek hale gelecektir
       Velhasıl;  Devlete adını veren Selçuk Bey’siz Âl-i Selçuklu düşünülemez.
       Vesselam.  

9 Ekim 2016 Pazar

ARSLAN YABGU



ARSLAN YABGU


SELİM GÜRBÜZER
 
                Selçuklu Türkleri Anadoluda varlık gösterirken, Gazneli Türkleri de Hindistan’da varlık gösterir. Hiç kuşkusuz Selçuklu Devletinin hükümran olmasında ilk temel harç Selçuk Bey'e aittir.  Düşünün ki Selçuk Bey, ömrünün son demlerinde bile Samanîlerin yardım isteği üzerine, ikinci büyük oğlu Arslan Yabgu komutasında orduyu Karahanlılar’a karşı göndermekle kayıtsız kalmayacaktır. Tabi Samanî hükümdarı II. Nuh'ta buna karşılık Buhara ve Semerkant arasında kalan Nur kasabası civarını Selçukluya vermekle yurt edinmesini sağlar. 
            Tarihler 1009 yılını gösterdiğinde Selçuk Bey,  Cend şehrinde hayata gözünü kapadığında kardeşi Mikail sağlığında vefat etmiş olması hasebiyle yerine Arslan Bey geçecektir. Bu demektir ki ülke idare etmek Mikail’in kısmetinde yokmuş, ama ileri ki dönemlerde oğullarından ancak Tuğrul ve Çağrı Bey’e nasip olacaktır. 
            Arslan Bey Yabgu unvanıyla sorumluluk üstlendiğinde ilk iş Selçuk ailesini teşkilatlandırmak olur. Akabinde Karahan Hükümdarı İlig Han Nasr’ın ölümüyle yerine geçen Ali Tegin’le anlaşma yoluna gidecektir. Fakat bu anlaşma teşebbüsü Karahanlı ailesini içten içe tedirgin edecektir.  Tedirgin olsalar ne fayda verir ki, Arslan Yabgu adına yakışır Arslanca tutumuyla Karahanlı ailesinin hakkından gelip, Buhara’da konumunu daha da bir güçlendirecektir. Tabii Karahanlı hükümdarı Yusuf Kadir Han bu durum karşısında Gaznelilerle ittifak yapmak suretiyle tedbiri elden bırakmayacaktır. 
          Peki ya Samaniler? Hani yukarıda Samanî Sultanının yardım talebi üzerine Selçuklunun derhal Hızırca yardımına koşup yurt edindiğini belirtmiştik ya,  hiç kuşkusuz dara düştüklerinde yine birbirinin yar ve yardımcısı olacakları muhakkak. Ama bunun da bir sınırı vardı elbet,  Samanî Devleti bir şekilde Selçukludan koparıp çökertilir de.  Yine de her şeye rağmen Selçuklu her şartta alternatif güç olarak karşılarına çıkmasını bilecektir.  Zaten Gazneli Mahmut, bu gücün farkında olduğu içindir, tez elden Arslan Yabgu'yu bir hile yoluyla yakalatıp Kalincar Kalesine haps ettirecektir. Neyse ki Arslan Han Kalincar kalesinde esaret kaldığı süreç içerisinde eli kolu bağlı boş durmaz,  bir şekilde ortak hükümdar modelini hayata geçirip Çağrı Bey komutasında dağılmaya yüz tutmuş Selçuklunun ayakta tutunmasını sağlar. İcabında bu da yetmez Çağrı Bey emrinde üç bin kişilik süvari kuvvetiyle Gazne engelini aşıp Doğu Anadolu sınırlarına dayanılır da. Böylece Selçuklunun öyle kolay yutulur lokma olunamayacağı cümle âleme gösterilmiş olur.  Ancak bu arada Kalincar kalesinden gelen vefat haberi yürekleri dağlamaya yetecektir. Nasıl yürekler dağlanmasın ki, Arslan Bey esir kaldığı hapishanede vefat etmişti. Sonuçta doğan ölmek için, ölen dirilmek içindi. Nitekim Devlet olma yolunda Selçuklu Arslan Han’a olan bağlılığını Horasan’a ani taarruzda bulunarak yâd edip öyle dirilişe geçecektir. İşte bu diriliş sayesinde Gazneli Mahmud sonrası yerine geçen oğlu Sultan I. Mesud Selçukluyu tanımak zorunda kalır. Fakat bunun üzerinden daha dört ay geçmeden tarih sathı yeniden Selçuklu ve Gazneli kapışmasına sahne olacaktır.  Gazneliler ayak diretti de ne oldu, sonuçta 3 Mayıs 1040 Dandanakan savaşıyla hezimete uğrayıp devlet olarak yıkılış sürecine geçerken, Selçukluda tam aksine   ‘bir ölür bin diriliriz’ ruhuyla gerçek anlamda resmi Selçuklu Devletinin kuruluşu vuku bulur.   Bu arada Saman Oğulları’nın yıkılışının akabinde Çağrı Bey önderliğinde yapılan hamlelerle Anadolu’nun vatanlaşması yolunda önemli mesafe kat edilir de.  Elbette ki bu sıradan bir hadise değildir. İşte bu noktada 1040 Dandanakan zaferi dönüm noktasıdır diyebiliriz.  Nasıl dönüm noktası olmasın ki, Büyük Selçuklu imparatorluğunun doğuşu gerçekleşir. Derken bir zamanlar yer darlığı içerisinde göç edemeyen Türk toplulukları artık Anadolu’yu yurt edinecek bir muzafferiyete ilerleyeceklerdir.   İşte Türklerin bu ilerleyişi karşısında yerli ahalinin bir kısmı soluğu batıda alırken bizimse kansız fethimiz gerçekleşir. Soluğu batıda aldılar da ne oldu, onların boşalttıkları alanlarda Türk’ün adalet nizamı tesis edildiğinde Latin şapkasını giymektense Türk sarığını giymeyi tercih etme noktasına geleceklerdir.
        Çağrı Bey zafer kazanmış bir kumandan olması bir yana son derece kadirşinas bir Bey olduğu da dikkatlerden kaçmaz. Nasıl mı? Yeri geldiğinde kadirşinaslığını hiç sanki Dandanakan zaferini kazanmış Başkumandan değilmişçesine kardeşi Tuğrul Bey’i Selçuklu Sultanı olarak ilan etmesiyle gösterecektir. Hatta aynı kadirşinaslığı diğer kardeşleri arasında görev taksimi yaparak da gösterir. 
      Ne de olsa taşlar yerli yerine oturmuştu, artık Arslan Bey kabrinde gözü arkada kalmaksızın rahat uyuyabilirdi.  Ve nöbeti kardeşi Mikail oğlu Çağrı ve Tuğrul Beyler devr aldığında tüm cümle âleme her iki Bey’de çift başlı Selçuklu kartal kanadının kırılmadığını ispatlamış olurlar. Dahası tarihe  ‘Bir kilime bir ülke sığar ama iki padişah sığmaz’ sözünü adeta boşa çıkartacak bir not düşmüş olurlar. Tabii bu Selçukluya has istisnai bir uygulama değil, malumunuz tarihi süreç içerisinde yine buna benzer istisnai uygulamaları Göktürklerde Bilge Kağan ile Göltekin (Kül Tegin) ve Orhan Gazi ile Alaaddin Paşa kardeş ikilisinde de görmek mümkün. Bu demektir ki icabında devletin birliği ve bekası için tıpkı Selçukluda olduğu gibi çift başlı kartal olunabiliyor. Madem öyle, o halde ne mutlu devlet-ebed müddet için birlikte kanat çırpanlara..
              Vesselam.
     http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1355/arslan-yabgu.html