29 Ekim 2016 Cumartesi

SELAM OLSUN KIYAM, RÜKÛ, SÜCÛD VE TEŞEHHÜT HALİ YAŞAYANA



SELAM OLSUN KIYAM, RÜKÛ, SÜCÛD VE TEŞEHHÜT HALİ YAŞAYANA

                                                             SELİM GÜRBÜZER

       Namaz bütün zikir çeşitlerini içermesi bakımdan Miraç özelliği kazanan tek ibadettir. Zira tüm Meleklerin kendine özgü eda ettikleri ibadet çeşitleri hepsi namaz içerisine kodlanmış durumda. Çünkü meleklerin kimi kıyam, kimi rükû, kimi sücûd halde ibadet ederler.

TAHRİME

   İftitah tekbiriyle ruh sema’ya yönelir, elleri kaldırmakla ise dünyevi ihtiraslar arka plana itilir.
     Tahrime’den kasıt ‘En büyüksün’ anlamında ‘Allahu Ekber’ demektir.  Bu yüzden tekbir ibadetin olmazsa olmaz şartının ötesinde Allah’la münasebetin ilk adımıdır. İyi ki de ilk adım atılmış olunuyor, zira akabinde rükûa eğilirken, secdede yüz sürerken ve kıyama kalkerken Allah’ın yüceliği birçok kez tekbirle dile getirilir de. Böylece mutlak manada yüceliğin Allah’a ait bir keyfiyet olduğu bilincine erilir.  İşte iftitah tekbiri bu manada bu cesareti vermeye yeter artar da. Malum,  iftitah tekbirinde Allah’u Ekber’in haricinde; Allah’u Azam,  Allah’u Kebir, Allah’u Celil,  La İlahe İllalah, Elhamdülillah, Subhanellah gibi lafızların söylenmesinde de beis yoktur, hepsi aynı mana içerdiğinden tekbir hükmündedir.
      Evet, namaza Allahu Ekber lafzıyla başlamak vaciptir. Öyle ki Peygamberimiz (s.a.v) bu lafızla namazını devam ettirmiştir. 
       Kim imamdan önce tekbir alırda imamdan önce tekbiri bitirirse namaza başlamış sayılmaz. Hakeza rükû ve sücûd tekbirlerini terk etmek veya noksan söylemekse tenzihen mekruh kapsamında değerlendirilir.
            Namaza girişte bir insan ister Arapçasını söyleyebilsin, isterse söyleyemesin, hangi dilde telbiye getirirse caizdir.
            Tekbiri Farsça “Allahu Ekber” getirerek başlanılsa caizdir. Ancak imameyn bu konuda Arapça tekbirden aciz kalmayı şart koşmuştur. Şu da bir gerçek Farsça namaza başlamak hususunda İmamı Azam’ın delili daha kuvvetlidir. Zira namazda aranan asıl kriter zikir ve tazimin (saygının) olması esastır. Yeter ki her lisan ya da her lafız Allah’ı hatırlatsın bu bile yeter.
      Bir kimse Farsça tekbir getirdiğinde, hayvan keserken Farsça besmele çektiğinde yahut ihrama girerken Farsça veya herhangi bir dille telbiye getirdiğinde ister Arapçasını söyleyebilsin isterse söyleyemesin caizdir.  İftitah tekbiri rükû hâsıl için değil, kıyama bitiştiğinden dolayı şart kapsamında farzdır.
            Senâ, kunut, bayram ve cenaze tekbirlerinin diğerlerinden en ayırıcı özelliği ellerin salınmasıdır. Ki, bu tekbirler zikir değildir.
     

KIYAM

        Kıyam için Arafat’ta vakfeye durmak dersek yeridir. Nitekim vakfesiz namazın hakikatine vakıf olunamaz.  İşte böyle bir hakiki kıyama vakıfla tüm bedenimizi vahyin soluğu sarar da. Derken bir yandan gönüller huzurda kıyamla durularak tazelenirken, öte yandan bu duruş sayesinde kul olduğumuzun idrakine varırız.  
          Anlaşılan Müminin velayeti istikamet üzere duruş sergilemekte gözüküyor, madem öyle namazı dosdoğru kılın hükmünce hakkın huzurunda kıyama geçmek gerek.  Keza kıyama geçmekte yetmez huzurda yüz sürmek için secdeye varmak gerek. Besbelli ki huşuyla huzurda ayakta el bağlamak,  rükûa eğilmek ve secdeye kapanmak suretiyle yüce makamlara yol alınabiliniyor. Böylece insan göğsünde kodlanmış letaifler bu huşuyla birlikte aslına dönüp nuraniyet kesb ederde.
       Elbette ki huzura çıkıp durmak kolay değil, bir kere Yüce Allah’ın huzurundasın. Madem Allah kıyamı farz kılmış hakkını vermek gerek. Kıyamda hakkını verecek farz olan miktar ise;
       —Tekbir almak,
       —Fatiha okumak,
       —Sure okumaktır elbet.
           Fatiha bir bakıma ruhtur. Nasıl ki ruhsuz ceset ölmeye mahkûmsa,  Fatihasız amellerde kurumuş meşe odunu misali kurumaya mahkûmdur. O halde eda edilen amellere ruh katmak gerek.
               Nafile namazlarda kıyam vacip değildir, vacip olsaydı insanlar bunda zorluk yaşayacaklardı. İcabında insanlara bıkkınlık gelip nafilelerden uzaklaşması söz konusu olacaktı. Nitekim hasta olan kişi ayakta durmaktan aciz durumdaysa kıyam ondan düşmektedir. Dolayısıyla bu durumda namaz oturarak eda edilir. Hastanın oturmaya gücü yetmezse namazı sırt üstü yatarak kılar. Şayet hasta ayakta durmaya gücü yeterde rükû ve secde etmeye gücü yetmezse en faziletlisi imayla oturarak namaz kılması uygundur. Çünkü bu durum secde haline daha yakındır.
             Kıyam başlı başına meşru bir ibadet değildir,  ama secde-i tilavet bundan istisnadır, öyle ki secde kıyamsızda meşru bir ibadettir. Dahası secde asli bir rükündür. Kıyamsa secdeye varış için sadece bir vasıtadır. 
       El bağlamak kıyamın sünnetidir.
             Bir kimse kıyam halinde namaza yetiştiğinde imam kıraate başlanmamışsa subhaneke duasını okuyabilir. Bazı âlimler;  imamın rükûa varmadan öncede subhaneke okur demişlerdir. Diğer bir görüşse imam kıraati aşikâre okuduğunda subhaneke duasını terkeder,  ama hafi (gizli) durumda ise subhaneke terk edilmez denilmiştir.
      Kıyamdayken imamın önüne geçmemekten kasıt; ölçeklerinin, yani ayak topuklarını geçmemesidir. Aksi halde namaz bozulur.

KIRAAT

     Kıraat; kendi duyacak kadar okumaktır. Dolayısıyla kendi duyamayacak sesle kıraat okuyuşu kıraat sayılmaz. Kıraatin en aşağı sınırı kulağa erişecek sesin çıkmasıdır, yani başkasının az işitmesidir, en fazlası ise yakınında olmayanın, ya da birinci saftakilerin işitmesidir. Rasulüllah (s.a.v); “Her kim imamla namaz kılarsa imamın kıraatı onun içinde geçerlidir” beyan buyurmakta.  İmama uyan kimseye kıraat men edilir, okursa kerahaten mekruh addedilir. Çünkü imamın kıraati  tüm cemaati kapsar.  Zaten İmamın okuduğunu bilmek namazın sıhhatine kâfi delildir (Hadis).  Bu arada namazda sure okurken sure tertibi ve vakitlerin konumunu da göz önünde bulundurmak gerekir.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Bilal’a bir sureden başka sureye atlamayı yasak edip; “Bir sureye başladın mı onu benzeri üzerine tamamla” diye emir buyurmuştur. Hakeza Hz. Ömer (r.anh) Ebu Musa el Eşariye gönderdiği mektupta; “Sabah ve öğle namazlarında uzun sureleri, ikindi ile yatsıda orta sureleri, akşam namazında ise kısa surelerini oku” diye yazmıştır.
   Kıraatten maksat;
       —Bir fatiha,
          —Bir sure veya üç kısa ayet okumaktır, ya da üç ayete tekabül eden otuz harf ihtiva eden uzun bir ayet okumaktır. Anlaşılan kıraatin farz miktarı bir ayettir. İmamı Azam’dan bir rivayete görede üç kısa ayet yahut otuz harfi kapsayacak uzun bir ayet okumak esastır.
              Farz namazların ilk iki rekâtında sure okumak vaciptir, son iki rekâtında okumak tenzihen mekruhtur.      
               Besmeleler ayet değildir. Tek başına kılan biri Fatiha’yla birlikte surelerin başında besmele çekerse iyi olur. Dahası besmele için Kur’an’dan bir ayettir diyenler olduğu gibi değildir diyenler de var. Bu hususta ihtilaf var elbet. Yine de Fatiha’yla sure arasında besmele çekilirse iyi olur. Ebu Hanife okunmasa iyi olur demiştir, ama okursa mekruh sayılmaz görüşünü de ilave etmeyi ihmal etmemiştir.
         Namazda kıraat ve zikirden başka birşeyin okunması katiyyen yasaktır. Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre ‘Euzu-besmele’ çekmek kıraate tabiidir. İmam Yusuf’a göre ise subhanekeye tabiidir denmiştir. Sonuçta Euzu-besmele çekmekle namaza başlamanın ilk işaretini alırız. İmamı Azam ve İmam Yusuf’a göre Fatiha’yla sure arasında besmele çekmek mutlak surette sünnet değildir görüşündedir. Keza, “Euzubillahimineşşeytanirracim” demek helâya girmezden önce dahi sünnettir. Bir adam Kur’an okumak isterse öncesinde euzu-besmele çekmelidir.
             İmamı Azam,  namazda kıraatin başka bir dillede olabileceği görüşünden vazgeçip, İmameyn’in Arapça olması şarttır görüşüne dönmüştür. Fakat iftitah tekbirinde döndüğü sabit olmamıştır (Bkz. İbn-i Abidin 2.cilt sh. 256).
   Bir kimse Farsça Kur’an okumayı adet edinir yahut Farsça mushaf yazmak isterse men edilir. Ancak bir veya iki ayet yazmak caizdir. Kur’an-ı Kerim’i yazıp tefsir veya tercümesini de katarsa caiz olur. Farsça asla Kur’an değildir. Zira şeriat örfünde Kur’an denilince Arapçası anlaşılır. Malum; Farsça İranlıların dili olup Arapçadan sonra hem en meşhur, hem de Arapçaya daha yakın bir dildir.
           Fatiha bitince imam gizlice ‘âmin’ der. Çünkü Allah Teâlâ Fatiha’yı bu ümmet için ihsan etmiştir.
   Vitir namazında kıraati aşikâre okumak Ramazana mahsus bir vecibedir.

                                                          RÜKÛ

         Rükûda sırt mutmain olacak şekilde düzgün olmalıdır. Öyle ki, rükûa eğilmekle  kul, nefsini yumuşatıp itaat şuuru kazanır, rükudan  secdeye varmakla da itaatte kararlılık tazelenir. Bu yüzden Allah (c.c) rükû ve secdesi tam olmayan kimsenin namazına itibar etmez, dolayısıyla rükû ve sücut hali ilahi huzurda eğilip yüz sürmektir, yani tazimde kusur eylememektir.  


        Rükûdan sonra beli doğrultmaksızın secdeye varılırsa namaza bir rükû daha ilave edilmiş


sayılır. Niye derseniz gayet açık biraz eğilmek rükûdan sayılır. Malum, kambur olan kişinin rükûsu da başını eğmekle gerçekleşir. Bunun da nedeni gayet açık,  kambur hali rükû sayılmaz.
         İmama rükûda yetişen her kimse tek tekbirle hemen rükûa varmalıdır. Böylece bu alınan tek tekbir hem iftitah, hem de rükû tekbiri yerine geçer.
        Tek başına namaz kılan bir kişi rükûdan doğrulduktan sonra tesmî ve tahmîdi bir arada ifa eder. Ama İmamla kıldığında öyle değildir, sadece tesmî ile yetinir. İmameyn buna gizlice tahmidi de katmalı demiştir. Tahmîdin en efdali ‘Allahümme Rabbena lekel hamd’dir, orta hali  ‘Rabbena lekel hamd’  denilmesidir.
       Ulemanın rükû ve secdede okunan tespih için üç kavli mevcut olup; Tesbihin üçten az bırakılması mekruh olduğunu beyan edenler olduğu gibi üçten fazlası ya da tek sayıda bitirmek şartıyla beş, yedi veya dokuza kadar çıkarılmasının müstehap olduğunu belirtenlerde var. Ancak üçten fazlası tespih imamın dışındakiler içindir. Şayet bu duruma imam da dâhil olursa cemaate bıkkınlık hali vereceğinden uzatılmaz deniliyor. Tabiî ki tüm bu görüşler delil yönünden değildir. Tercihe şayan olanın tespihi getirmenin vacip olmasıdır.

                                                       SECDE

         İnsanın yüzü Cemalullah’ın aynası hükmündedir. O ayna mahlûka yönelirse maazallah hayvani vasfa bürünme riski söz konusudur. Madem öyle, o ayna hep Allah’a yönelmeli ki hem kendi ruhumuz aydınlansın, hem de bütün âlem nasiplensin. Dolayısıyla yüzümüzü Allah’a çevirmek mecburiyeti var, yüz secde ettiğinde alınlarda secde pırıltıları gerçekleşir bile.  Böylece secde sayesinde kalpler pirüpak, yüzler ak olur. Kâinatta her ne varsa secde için vardır. Zaten secde hali hayatın nişanıdır. Nitekim Allah (c.c) bu hususta; “Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır” (Fetih, 29) buyurmuş bile. İşte bu ayetin sırrına erenler secde sayesinde Miraç’a yükselir de. Ne mutlu alnı pak olanlara ki edeple vardıkları miraçtan lütufla döndüklerinde yeryüzüne secde halde kapanırlar. Ve kapandıkları o secde iz sayesinde cennet yurdunda sonsuza dek emniyet içinde kalırlar da. Öyle ki, şeytana secdeden daha ağır gelen bir şey yok. Kul’un öyle Allah’a en yakın anı secde hali o kadar net açık ki, Kur’an’da; ‘secde et yaklaş’  hükmü bunu teyit ediyor. Anlaşılan secde hali bambaşka bir hal,  düşünsenize secde anında kalbe her ne geliyorsa bilin ki şeytandan değil.   Malum kalbe gelen haller;
         —Ya Mevla’dan,
         —Ya Melekten,
         —Ya da nefisten gelir. Dahası şeytan secde halinde bulunandan hep kaçar. Böylece insan bir rükû, iki secde olmak üzere toplamda üç kez nefsine galip gelerekten itaate geçebiliyor. Yeter ki rükû ve secdenin hakkı verilsin. Bu yüzden Allah Teâlâ rükû ve sücudu tamam olmayan kimsenin namazına itibar etmez. Belli ki secde, Allah’a teslimiyet ve huzurda huşu haline aracılık ettiği içindir kutsi addedilir. Bilhassa Kuranı Kerimde; “Yüzlerine nimetin parıltısını tanırsın” (Mutaffifın, 24) ayeti mucibince ve   “Bir takım yüzlerin ağardığı gün” (Al-i İmran, 106) ayet-i hikmetince o yüzler melekleri bile imrendiren bir yücelik kazanır.  Öyle bir yücelik ki yüzümü sürsem izine dedirtecek derecede insanı kendinden geçirir deZaten “Beni hatırlamak için namaz kıl” (Taha, 14) fermanı bunun içindir. Kelimenin tam anlamıyla secdeyle tüm sahte mabutlara meydan okunup Allah’ta hürriyeti tatma hali elde edilir. Kaldı ki bir kimse Allah’tan başkasına secde etse kâfir olur, ama kıyam böyle değildir. Secde aynı zamanda tevazu halidir. Nitekim alnı yere koymakla hiç olduğumuzu idrak ederiz. Bu da yetmez kalp huzur bulur da. Bu yüzden tazimle, Allah için heybet, recâ ve hayâ perdesine bürünmek vasıflarına haiz olunup, bunlar namaza ruh veren öğeler olarak nitelenmiştir. Meğer alnı kıymetli kılan sadece alın teri değilmiş, bunun ötesinde taşa, toprağa, seccadeye değen alında paha biçilmez bir kıymettir.  Hatta Kur’an’da zikredilen; “Yüzlerine nimetin parıltısını tanırsın” (Mutaffifın, 24) ve “Bir takım yüzlerin ağardığı gün” (Al-i İmran,106) ayetleri hikmetince,  o yüzlere melekler bile âşıktır. Zira o alınlarda secde izleri vardır.     
           Secdenin en mükemmel şekli yedi kemik üzerine eda edilenidir, yani iki el, iki diz, iki ayak ve bir alın ile birlikte uygulananı makbuldür. Secdeye varıldığında önce iki diz, sonra eller, akabinde alın konulmalıdır. Secdeden doğrulurken de tam tersi sıralama takip edilir,  yani önce alın, sonra eller, daha sonrada dizler devreye girer. Bir başka ifadeyle, secdede evvela alın konur daha sonra burun konulur kavline itimat edilir. Tercih edilen görüş gereği de secdede alnın azda olsa bir kısmını yere koymaktır (farz), ekserisini koymak vacip hükmündedir. Dahası secde de yüzün bir kısmını yere koymak esastır. Secdede vacip olan hüküm alnın ekserisinin yere konmasıdır, yani buna burun da dâhil olup, çene ve yanak hariçtir. Şayet secdede burun yere konur,  alın konmazsa sadece keraheten caiz olur. Alın yere konulduğu halde,  burun konmazsa caizdir, ama özrü yoksa mekruhtur. Oldu ya alın ve burunda secde etmeye mani bir özür varsa bu kez ima ile secde edilir. Keza kalabalık bir durum veya başka bir özür söz konusuysa dizler üzerine secde edilmesinde mahzur yoktur. Hatta zarurete binaen kalabalık bir cemaatle namaz kılanların birbirlerinin sırtına secde etmesi de öyledir.
           Secde halinde yerin sertliğini duymak gerekir. Bu duruma mani herhangi pamuk türü yumuşak eşyaya secde etmek caiz değildir. Mesela pamuklu bir şiltede secdenin caiz olması için secdenin sertliğini hissetmek şarttır. Sadece eşya mı, elbette ki hayır,  mesela hayvan üzerinde secde caiz değildir.
         Secde de ayaklarının sadece bir parmağının yere konmasıyla farz gerçekleşir. Ayak parmaklarını velevki birtanesi olsun kıble yönüne doğru yere koymak farzdır. Secde ederken iki ayağın parmakları yerden kesilse namaz caiz değildir. Dahası secdede ayakları yere koyma hususunda üç rivayet vardır:
       —Ayakları yere koymanın farz olduğu görüşü,
       —Vacip olduğu görüşü,
  —Sünnet olduğu görüşüdür. Hanefilere göre ayakları yere koymak sünnettir. Bu da yetmez secdede topukları birbirlerine yapıştırmakta sünnettir. Nitekim ulema topukları birbirine yapıştırmayı secdeye has bir durum olduğunu beyan etmişlerdir. 

TEŞEHHÜT

         Aslında; Tahiyyat insanlara Rablerinden selamdır. Bu yüzden Resulü Ekrem (s.a.v);  ‘Kul; es-Selamü aleyna ve ala ibadillahis-salihin dediği vakit bu selam yerde gökte Allah’ın her salih kuluna ibadet eder’  diye beyan buyurmuştur.
         Teşehhütten maksat tahiyyatı ‘...Eşhedu Enla İlahe İllallah ve Eşhedu Enla Muhammedin Abduhu ve Rasulu’ye kadar okumaktır, şeklen ise sol ayağını yatırıp sağ ayağını dikerek oturmaktır. Zira Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v) teşehhütte sol ayağını yatırır, sağ ayağını dikerdi. Bu arada unutmamak gerekir ki son teşehhütte salâvatları okumak sünnettir.
SALÂVAT
       Ulemamız salâvatın ömürde bir kez olsun zikredilmesinin farz olduğunu söylemişlerdir. Hatta namaz içi veya namaz dışı fark etmez, hüküm budur.
       Peygamberimizin kendisine salâvat getirmesi vacip değildir. Çünkü “Ey iman edenler!” hitabı O’na şamil değildir. Ancak Allah Teâlâ’nın;  “Ey İnsanlar! Yahut Ey Kullarım!” gibi hitapları bunun hilafınadır.
         Salâvat getirmenin faydası Peygamber’e değil sadece salâvat getirene aittir. Dolayısıyla salâvatı bir ibadet titizliğiyle terk etmekte fayda vardır.  Her şeyden öte salâvat Allah’a yakınlaştırır.
        Teşmiye ancak aksıran kimse ‘hamd’ ederse vacip olup, karşılığında ‘Yerhamükellah’ diye icabet etmek gerekir. Bir kimse üçden fazla aksırırsa artık ona teşmitte bulunulmaz.
    Peki, salâvat hangi durumlarda güzeldir derseniz;
     “ —Kamette,
     —Bir yere toplanırken ya da dağılırken,
     —Abdest alırken,
     —Kulak çınlarken,
     —Bir şey unutulduğu zaman,
     —Vaaz ve ilim sohbeti yaparken,
     —Resulü Ekremin kabrini ziyaret ederken,
     — Duanın başında ortasında ve sonunda,
     —Müezzine icap ettikten hemen sonra,
     —Sual ve fetva yazarken,
     —Mescide girip çıkarken vs. salâvat getirmek güzeldir (müstehap).
       Bir ticaretçi bir elbiseyi açarda onun güzelliğini müşteriye bildirmek için Allah’ı tesbih eder yahut salâvat getirirse mekruh olur.
      Büyüklerden biri meclise girdiğinde salâvat getirilirse bu hoş karşılanmaz. Dolayısıyla Büyüklerden biri meclise geldiği vakit kendisine yer verilmesi veya ayağa kalkılmasını temin için tesbih etmek ya da salâvat getirmek men edilmiştir. Keza;
    —Cinsel ilişki esnasında hacette bulunmak,
    —Satılan malın meşhur olması durumunda,
    —Hata yapıldığı zaman,
 —Birşeye şaşmak durumunda,
 —Hayvan keserken,
 —Aksırmak vs.” gibi durumlarda salâvat getirilmez denilmiştir.
        Teşmiye ancak aksıran kimse ‘hamd’ ederse vacip olup, karşılığında ‘Yerhamükellah’ diye icabet etmek gerekir. Bir kimse üçten fazla aksırırsa artık ona teşmitte bulunulmaz.
         Peygamberimizin adı anıldığında mutlaka salâvat getirilir. Fakat Kuran okunurken salâvat getirilmez, ama okuma bittikten sonra salâvat getirilmesi daha uygundur. Zira Kur’an okunurken dinlemenin vacip olması dolayısıyladır.
         Allah Resulü; “Her kim bana bir salâvat getirirde kabul olunursa Allah o kimsenin seksen yıllık günahını afv eder. Çünkü salâvat getirmek yapılacak duanın kabulüne vesile olur” diye beyan buyurmuştur. Hakeza “Cimri, ben yanında anılıp ta bana salâvat getirmeyen kimsedir” hadisi şerifi, hadisi okuyan için değil, işiten içindir.
       Delailü’l Hayrat’ın birinci faslında Ebu Süleyman Darani; ‘Her kim Allah’tan hacet isteyecekse Peygambere çok salâvat getirsin sonra hacetini dilesin ve maruzatını salâvatla bitirsin. Zira Allah her iki salâvatı kabul eder. Aralarındaki duayı bırakmayı keremine yakıştırmaz’ der.
        Cennet Mekân Abdülhamit Han Peygamberimizin bastığı toprağın yüzü suyu hürmetine, o rahatsız olmasın diye Medine istasyonunun raylarının altına keçe döşetmiştir, işte Peygambere hürmet edebi budur.
       Amentüde peygamberlere iman hususunda tümünün adını belirlemek zorunluluğu yoktur, bütün Peygamberlere iman ettim evveli Âdem, ahiri Muhammed Mustafa (s.a.v) demek kâfidir. Zira bütün peygamberlerin sayısını bilmek mümkün değil. Peygamberimize salatü selam etmekle aslında tüm Peygamberleri de selamlamış sayılırız. Kaldı ki O;  tüm peygamberlerin en kıymetlisidir.
SELAM
         Malum; Miraçta Efendimize; ‘Ey Resulüm bütün selam rahmet ve bereketim senin üzerine olsun’ dendiğinden, tahiyyat bu selama vesile olan oturuş olmuştur.   
         Selam esenliktir ve selam kalpleri yumuşatır da.
         Es-Selam ismiyle dünya işine koyuluruz, bu ismin yüzü suyu hürmetine bereketleniriz de. Yüce Allah sıkıntılarda selamete geçmemizi murad eder hep. Dünya nasıl ki; anne karnına göre bir selamet ise, cennette dünyaya göre esenliktir. Bu yüzden gerçek anlamda Dar’us selam cennettir. Rasulullah (s.a.v); ‘Selamı aranızda yayın (Müslim) buyurmakta, yine Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki; Herhangi biriniz bir kardeşiyle karşılaştığında ona selam versin, (giderken) aralarına bir ağaç, bir duvar yahut bir taş girerde tekrar karşılaşırsa bir daha selam verin.’ (Ebu Davud)
        Namazda selam verirken ‘ve berekatühü’ kelimesini ilave etmek gerekmez, aksi takdirde bidat olur. Sünnet olan ‘es-Selamü aleyküm ve rahmet-ül-ilah’ dır.
        Namazda selam verirken de niyet edilir. Fakat bugün birçok insan bundan bihaberdir. Öyle ki fukahadan başka niyet eden kalmamış gibi durum var ortada. Cemaat halinde isek, birinci selamımızı niyet ederiz, yani sağ omzumuza başımızı çevirdiğimizde cemaatı, hafaza meleklerini ve imamı selamlarız, doğrusu da budur. Namaz çıkışında ise selam vermekle iyilikleri yazan meleklere ve diğer meleklere, müminlere hatta cinleri selamlarız, böylece selamlamakla aralarına da dâhil olmuş oluruz.
   Namazda selamı eliyle almak mekruhtur.
   Bu yüzden Selam;
—Namaz kılana,
—Kur’an okuyana,
—Zikir edene,
—Hadis okuyana, hatibe,
—Fıkhı tekrar edene,
—Hüküm vermek için oturan hâkime,
—Fıkhı konuları müzakere edenlere,
—Kamet getiren müezzine,
—Müderrise,
—Santraç oyuncusuna,
—Kâfirlere,
—Avret yeri açık olana,
        —Abdestini bozana vs. selam verilmez, aksi takdirde günahkâr oluruz. Fıskını ilan eden fasıka da selam vermek mekruhtur. Hakeza selam;
—Şarkıcıya,
—Şakacı ihtiyara,
—Gevezeye,
—Sövene,
—Ecnebi kadınlara bakanlara,
—Güvercin uçurana vs. tüm bunların tövbe ettikleri bilinmedikçe selam verilmez.
        Kâfire selam vermeyi terk et, ama ihtiyaç söz konusu olduğunda verilirse mekruh değildir.
        Şehvetten emin olmak kaydıyla ihtiyar kadınla musafaha yapılabilir.
        Velhasıl; Selam olsun tüm mazlumlara, selam olsun Allah için mücadele verenlere, selam olsun nefsi ile mücadele edenlere, selam olsun itaat edenlere.
        Vesselam.

        Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı Ansiklobedisi (Prof.Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen). 

28 Ekim 2016 Cuma

TEMİZLİK İMANIN YARISIDIR



TEMİZLİK İMANIN YARISIDIR

                                                                                             
  SELİM GÜRBÜZER       

         Nasıl ki abdestsizliği ve cünüplüğü giderme işlemine hadesten taharet denilmekteyse, beden, elbise ve namaz kılınacak yerin necasetten temizlenme işlemi de necasetten taharet olarak ad alır. Malum,  hadesten taharete Yüce Allah’ın; Ey iman edenler namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi yıkayın, ellerinizi dirseklerle beraber yıkayın.. cünup olursanız temizlenin (Maide, 6) beyanı delildir. Hakeza necasetten taharete ise ‘Elbiseni temizle’ ayeti kerime delil teşkil eder.   Tabii bitmedi dahası var, Allah Teâlâ genel manada tüm kirlerden arınmamız içinse; Şüphesiz ki Allah, çok tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever (Bakara, 222) beyan buyurmakta. Hakeza Peygamberimiz (s.a.v)’de; “Temizlik imanın yarısıdır” (el-Camius, Sahih Müslim, 1/203) ve “Allah temizdir, temizliği sever” (es-Sünen, Tirmizi, 8/33) hadis-i şerifleriyle ümmetinin temiz olmasını dilemiştir.
          Yukarıda beyan olunan ayet ve hadislerden de anlaşıldığı üzere temizlik hem madden, hem de manen tüm kirlerden arınmak demektir. Hele Hanefi fıkhı kitaplarına şöyle bir göz attığımızda temizlikle ilgili çok daha ayrıntılı kurallarla karşılaşırız. Madem öyle, dilimizin döndüğü kadarıyla dikkat çeken birkaç temizlik kaidesinden bahsetmeye çalışalım:
         İstinca; idrar ve gaita’nın (büyük abdest) tahliye edildiği bölgelerin temizlenmesi demektir. Ki, bunun için en ideal temizleyici hangi sıvı denildiğinde elbette su tercih edilir. Şayet kırda bayırda su yoksa zarurete binaen taş parçacıklarıyla temizlenmek gerekir. Ve böylece istinca işlemi tamamlanmış olur. Peki, sırada ne var derseniz, istinca’nın hemen akabinde istibra yapmak gerekir.  Malum,  istibra erkeklere has uygulama olup, su ya da taş parçasıyla temizlenmenin sonrası aşamasında hareket etme, öksürme gibi benzeri yöntemlerle idrar yollarından sızıp geleni veya eser miktarda kir bulaşığını gidermeye yönelik bir usuldür. Derken bu aşamadan sonra abdeste geçilir. Zaten abdest veya gusle geçmeli ki, birtakım ibadetler eda edilebilsin. Mesela öyle durumlar var ki, hayız hali sona ermeden abdest alınsa bile hem namaz kılmak hem de Kur’an okumak doğru olmaz. Anlaşılan o ki; özel durumlar hariç şer’i hükümleri yerine getirme öncesinde abdest ya da gusül almakla hadesten temizlenmiş olunur. Mesela cünüp halden çıkmak için tüm bedenin iğne ucu kadar kadar kuruluk kalmadan tüm azaların sudan geçirilme şartı aranır. İşte görüyorsunuz, iğne ucu kadar kuruluk bile affedilmiyor, geriye kalanı artık siz düşünün. Madem öyle gusül deyip geçmemeli. Kaldı ki Tıbbi açıdan bakıldığında bile ilginçtir abdestle birlikte tüm vücudun statik elektriği giderilir de.
          Bir kimse namaz kılarken affedilmeyecek kadar pisliği taşımasıyla namaz batıl olup kazası lazım gelir. Malum, affedilmeyecek pislikten amaç; elbisenin ¼’üne tekabül eden pislik veya fazlası necasettir. Yani elbisenin ¼ kadar kısmın necis olması demek tamamının necis olması manasınadır. Belli ki  ¼ sınırı bütünü temsil eden bir rakamdır. Ancak ¼’ün altında cüzi (az miktar) bir pislikle namaz kılmak sahih ise de bunda kerahet vardır. Sahih olan necisi giderip sonra namaza durmak esastır. Peki, necis sadece elbiseye yönelik hüküm mü,  elbette ki hayır, bunun yanı sıra bedeni temizlik, seccade temizliği ve mekân temizliği içinde aynı hüküm söz konusudur. Ancak bizim asıl bilmemiz gereken husus var ki;         malum, necaset temizliğinin su ile giderildiğini, hadesten temizliğin ise abdest almakla giderildiğini bilmektir. Hakeza su olmadığı durumlarda toprakla teyemmüm alınacağını bilmemiz gerekiyor. Zaten bu temel kaideleri bildikten sonra necasetin azı af edildiği halde,  hadesten temizliğin azı af edilmez hükmün ne demek olduğunu anlamak zor olmayacaktır. Nitekim gusül bunun en tipik örneği. Keza abdest alırken de öyledir. Bilhassa abdest esnasında ayak ve dirseklerin bitim noktalarının kuru kalmayacak şekilde ıslak olup olmadığına azami ölçüde dikkat etmek gerekir ki abdestimiz iptal olmasın.  
         Sonuç itibariyle necaset denildiğinde aklımıza ilk evvela pislik gelmektedir. Tabii sadece pislik deyip meseleyi geçiştiremeyiz. Zira necaset ana başlığı altında hafif necaset ve ağır necaset diye kategorize edildiğini fark ederiz. Madem öyle fıkıh kitaplarının sayfalarını çevirelim bu kategoriler neymiş bir görelim:
       Hafif necasetler:
      —At ve eti yenen koyun, geyik gibi evcil hayvanların idrarları hafif necasettir. Fakat bu hayvanların tersleri konusunda farklı görüş vardır; İmamı Azama göre ağır pisliktir. İmam Yusuf ve İmam Muhammed ise hafif necaset olarak değerlendirmiştir. Zaten fetva da bu iki imamın görüşü yönündedir. Ancak katır ve merkeplerin tersleri hakkında net bir hüküm olmadığından bu hususta ihtilaf vardır.
      —Etleri yenmeyen atmaca, çaylak ve kartal gibi kuşların pislikleri de hafif pislik hükmündedir.
      —Hangi hayvan olursa olsun fark etmez öd kesesi ve işkembesi vs. pislik hükmünde olduğundan bu durum namaza mani de.  Malum, koyun tersi öyle değil, yani ağır olmadığından öd kesesi ve işkembesi hafif pislik hükmüne tabiidir.
        Hafif necasetin pis olduğu konusunda şer’i delil olmakla birlikte bu hususta birçok farklı görüşlerin ileri sürüldüğü muhakkak.  Mesela bir görüşe göre bu tür necasetler murdar olarak nitelenirken, diğer görüşe göre de murdar addedilmez.
       Ağır necasette pislik miktarı yaklaşık üç gram baz alınırken, sıvı necasette ise el ayasından büyük olanı baz alınır.  İşte ölçü bu, bundan sonrası bizim uygulamamıza kalır.
       Ağır necasetler:
      —İdrar (insan ve eti yenmeyen hayvanların idrarları) ve gaita (tersler) ağır necasettir. Ancak yarasa’nın idrar ve tersinden sakınmak pek mümkün olmadığından temiz addedilir.
      —Dışkı (kuşlardan başka bütün hayvanların tersleri ve insan tersi) ağır necasettir.
      —Kan (lohusa kanları ve istihaze kanları), organlardan sızıp gelen kan veya kesilip düşen et ve deri parçaları ağır necasettir.
       —İrin, sarı su, ağız dolusu kusmuk ve eti yenmeyen hayvanların ağız salyaları ağır necasettir,
       —Meni, vedi (kalın akıntı) ve mezi (şehevi istekten sonra gelen hafif sıvı) ağır necasettir,
       —Şarap ve alkollü içecekler ağır necasettir,
       —Leşler veya lâşeler (ölü hayvanlar), hatta boğazlanmaksızın ölen yahut din’i kurallara uyulmaksızın kesilen kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri de bu kapsamdadır.  Keza kaz, tavuk ve ördeklerin pislikleri ve ölüleri de öyledir.
        Şafii ve Hanbelîlere göre meni temiz sayılır. İnsan ve eti yenmeyen hayvanların idrarları, kuşlardan başka bütün hayvanların tersleride ağır necaset kapsamındadır. Malum, idrar kuruyup görülmediğinden ‘Necaset-i gayr-i mer’iyye’ olarak değerlendirilir. İdrar aslen necis olduğu için bulaştığı elbiseyi de necis (pis) eder. Bu yüzden ulemamızca ayakta bevl etmenin tahrim-i mekruh olduğunu, aynı zamanda kabir azabına yol açtığını beyan etmişlerdir. Peki ya dışkı? Tabiî ki bilhassa insan ve hayvan tersleri ‘Necaset-i Galize’  olarak değerlendirilir.  Bu arada unutmamak gerekir ki gerek lohusalık kanı, gerek adet kanı olsun, gerekse hastalığa bağlı akan kanlar olsun fark etmez ‘Necaset-i Mer’iyye’  kapsamında değerlendirilir.
        Namaz kılınacak seccade üzerinde ayak, el, diz ve alnımızı koyacağımız yerin affedilmeyecek derecede necasetten arınmış olması gerekir. İşte affedilmeyecek nitelikte alana secde edildiğinde elbisenin kenarları pis yere değse zarar etmez. Ancak esas kavle göre secde edilecek yeri temizlemek bilittifak şarttır. İmam-ı Azam’dan bir rivayete göre de; secde mahallin temiz olması şart değildir,  icabında böyle durumlarda sadece burun üzere secde etmek kâfidir denilmektedir.
         Üzerinde necaset bulunan elbiseden başka temiz elbise yok, ya da yıkama imkânı yoksa bu durumda namaz oturarak kılınır. Hakeza necis bir alanda namaz kılmaya mecbur kalındığında ima ile kılmak tercih edilir. Namaz kılma esnasında altını ıslatmış veya pislemiş bir çocuk oturur ya da üzerine pis bir güvercin konarsa namaz caizdir. Niye derseniz, mesele gayet açık, bir kere pislik namaz kılanın iradesi dışında yüklenilmiştir. Hatta bir insan düşünün ki üzerinde içi kanlanmış çürük bir yumurta taşıyor ve bu halde namaz kılsa yine caizdir, zira pislik kendi kaynağındadır. Ancak elbisenin cebine konulmuş içinde idrar bulunan kapalı bir şişe veya başka bir muhafaza kabı bulundurmak öyle değildir, elbette ki bu durumda namaz kılmak caiz değildir. Çünkü necis kaynağında değildir, malum idrarın asıl kaynak yeri idrar haznesidir, pet şişe vs. değildir.
          Yıkanmış elbiseler sabun artığından arınmış olması lazım gelir. Her ne kadar sabun necaset olmasa da sonuçta sabun köpüğünün elbiseye sirayeti hoş olmaz.  Hakeza çamaşır kabı içinde aynı hassasiyeti göstermek gerekir. Yani, kap kacakları deterjanlı sularla yıkamak yetmez, bunun yanı sıra temiz suyla tekrar tekrar çalkalayıp durulamalı da. Şayet kap kacakların içlerinde necaset kalırsa yemeklerin necis olacağı muhakkak. Tabii sadece kap kacak değil, giysileri yıkadıktan sonra sıkmak yetmez temiz sudan da geçirmeli,  sonrasında ise alt tarafı üste gelecek şekilde tutup bir kez daha sudan geçirmelidir. Aksi takdirde eksik temizlik veya yeterince durulanmayan giysilerde her an necaset kalabiliyor. Madem öyle, şüpheden arınmak için sudan geçirme ve durulama işlemini üç kez tekrarlamalı da.
         Temizleme metotları:
         —Suyla temizleme en iyi temizleme metodudur. Peki ya su bulunmadığı zaman? Malum, bu durumda abdestsizlik teyemmüm ile giderilir.
        —Silerek temizleme cam bıçak, ayna ve mermer türü materyallerde uygulanan bir yöntemdir.
        —Ateş deyince alev akla gelse de aynı zamanda temizleme aracıdır. Yani usulüne uygun kesilen hayvanların doku parçalarından arta kalan kanların ateşte pişirilmesiyle bu manada bir temizlik aracıdır. Hakeza laboratuarlarda kültür ekiminde kullanılan eküvyon çubukları gibi vs. aletlerin ateşten geçirilerek steril hale gelmesi de öyledir. Nitekim bu sterilize işlemi sayesinde kontaminasyon riski önlenmiş olur da.  
        —Kazımakta bir temizleme yöntemidir. Nitekim emici özelliklere sahip olmayan deri ve mest türü materyallere bulaşan necaseti kazıyıp temizlemek bu yöntemin en tipik örneğidir.
        —Ovalayarak temizleme bilhassa kurumuş meniyi ovalamakta işe yarayan bir yöntemdir. Ancak yaş olan meni bulaşığını su ile temizlenmek esastır.
        —Boğazlama veya kurallara uygun bir hayvanı boğazlamak, hayvanı mundar olmaktan kurtarmaya yetiyor, yani bu yöntemle hayvan temizlenmiş sayılır, tabiî ki domuz bundan istisnadır.
        —Tabaklanma yöntemi usulüne uygun boğazlanmış bir hayvana ait derinin tabaklanması demek olup, böylece bu işlemle birlikte hayvanın derisi temiz hükmü kazanır.
        —Orijinal halini dönüştürme işlemi de bir başka temizleme metodudur. Şöyle ki; tezeği yakıp kül haline getirme işlemi bunun en tipik misalini teşkil eder.
        Anlaşılan temizlik deyip geçmemek gerekir. Nasıl geçilebilir ki, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için” şart ta. Malumunuz sıcaklık genleşme, soğukluk ise daralma (büzüşme) yapmakta. İşte bu yüzden abdest alan bir insan genleşme ve daralma refleksleriyle her gün vücuduna dinamizm kazandırabiliyor. Nasıl mı?  Dedik ya sıcak su damarları genleştirir, soğuk su ise daraltır. Tıpkı bu gel git hadisesiyle denizin kabarıp çekilmesi gibidir, aynen öyle de abdest hadisesiyle de genel vücut dolaşımımız adeta jimnastik etkiden geçip bilhassa etki sayesinde kalbimizden uzak damarlar direnç kazanabiliyor, bu da yetmez vücudumuzun statik enerjisi alınır da. Aslında abdestsizlik statik enerji demek olup, bu aynı zamanda kasların durağan kalmasıyla birlikte gerilip aktivitesini yitirmesi demektir. Hatta dinamizmden yoksunluk derimizde kırışmalara yol açar da.  Bakın modern dünya istenmeyen kırışıkları gidermek için akupunkturdan tutunda daha birçok fizik tedavi yöntemlerini seferber etmiş durumda.  Modern Tıp bu teknikleri uygulaya dursun biz zaten Yüce Allah’ın bize lütfettiği abdest mucizesi sayesinde her vakit diliminde vücudumuza soğuk ve sıcak etkileşim yaptırmak suretiyle kendiliğinden deri kırışıklığının önüne geçildiği gibi bu arada nur yüzlü olmamız da sağlanıyor,  bilmem daha ne istiyoruz, bu bize yeter artar da.
          Kelimenin tam anlamıyla su sıcak olduğunda genleşme etkisi gösterir, soğuk olduğunda ise daralma etkisi yapıp uyuşuk olan vücut uyarılır da. Ve bu sayede refleksimiz zinde tutulmuş olur. Malum,  zindelik kazanmak lenf sistemimiz içinde bulunmaz büyük bir nimet. Şöyle ki, ara sıra kazaen maruz kaldığımız yaralanmalar sonucu ortaya çıkan sıyrıklarda renksiz sıvının varlığını görürürüz. İşte o renksiz sıvı lenf sıvısı olup, mikroplara karşı savunma mekanizmamızın en önemli unsurunu oluşturur. Düşünsenize üşüttüğümüzde ister istemez lenf damarlarımız büzüşüyor. Böylece damarlarımız büzüştüğünden mikroplara karşı mücadeleci hücreleri salamama durumunda kalabiliyor. İşte bu noktada abdestin soğuk sıcak etkileşimiyle ortaya çıkan uyarıcı ısı farklılıkları sayesinde pasif durumdaki mücadeleci hücreler aktif hale gelip harekete geçmesi problemi çözmeye yetecektir. Derken abdestle birlikte mikropların hevesi kursağında kalır bile.
          Bakın, Allah Teâlâ; “Ey inananlar! Namaza kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Eğer cünup iseniz yıkanıp temizlenin..” (Maide suresi; ayet 6) buyurmakta. Ayette geçen abdestin namaz kılmaya başlamanın ön şartı olmanın yanı sıra bedenimiz üzerinde yaptığı esneklik ve zindelik açısından da son derece mucizevî hadisedir. Sadece abdest mi, şüphesiz teyemmümde vücudumuzdaki statik elektriği alan bir işlev üstlenir. Kimbilir bu tür temizlik metotlarının daha nice sırları var,  ama şu bir gerçek ki; estetiğe harcanan masraflara gerek kalmaksızın en pratik çözüm abdest sırrında gizli.

         Velhasıl; İslam temiz gönüllerde yükselen bir pınardır. 

27 Ekim 2016 Perşembe

HUZURA EDEPLE VAR Kİ LÜTUFLA DÖNE BİLESİN



       

HUZURA EDEPLE VAR Kİ LÜTUFLA DÖNE BİLESİN                    SELİM  GÜRBÜZER 

        İlâhî huzura ancak kemâl-i edebe riayet etmekle varılır, adapsız nasıl huzura varılır ki. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki; ister dünyevi olsun ister manevi olsun her türlü makama destursuz girilmez. Hele bu makam İlâhî huzur olunca kemâl-i edebin önemi bin kat daha artar da.  Bilhassa namaz adabının hakkını yerine getirmeli ki, huzuru ilahiden lütufla dönüş vuku bulsun. Aksi takdirde hidayet kapıları yüzümüze kapanabilir, hatta maazallah huzurdan kovulup bu yüce makamlardan alaşağı edilmekte var. Peki, ne yapmalı derseniz, her şey gayet açık,  alaşağı ve tard edilmemenin birinci adımı namazın adaplarına riayet etmekten geçer. Dolayısıyla Miraca yol alırken adab zırhını giyinip öyle yol almalı. Belki denilebilir ki namazın farzı, vacibi, sünneti dururken adaba ne ihtiyaç var ki. Hem de çok ihtiyaç var. Sakın ola ki kendimizi namaz adabı veya tadil-i erkânın terkiyle namaz bozulmaz düşüncesine kaptırmayalım, aksi takdirde namazda kalıcı huzur hali elde edemeyiz.  Kaldı ki namaz içinde farz, vacip ve sünnetlerin hakkıyla yerine getirmek bile adaptan sayılır. Nitekim tadil-i erkân’a riayet konusu İmam Yusuf’a göre farz, İmamı Azam ve İmam Muhammed’e göre vacip hükmünde değerlendirilmiştir. O halde her halükarda tadil-i erkân üzere namaz kılmak lazım gelir. Kelimenin tam anlamıyla namaz tadil-i erkânla mana kazanır.  Hatta aşağıda sıralayacağımız adaplardan bir kısmına uymakla bile namazı huşu içinde kılmaya yeter artar bile. İşte ehlisünnet âlimlerimizin bizlere bildirdiği ve üzerinde hassasiyetle durdukları o usul ve adaplardan bir kaçı.
       Namaz adabı:
      —Her haliyle huzuru ilahide sükûnet bulmak ve bütün rükünlerde mutmain bir ruh haline yönelik çaba sarf etmek adaptandır.
       —Gömleğin yakasını açık bulundurmayıp iliklemek adaptandır.  Nasıl ki bir idari amirin kapısını çalıp makama çıktığımızda saygı gereği ceket düğmelerini iliklemeyi ihmal etmiyorsak, aynen öyle de Miraç yolculuğunda da herhangi bir kusura meydan vermeksizin Allah’a kul olma adabıyla huzura çıkmamız icap eder. Zira namaz kulun miracıdır.
             —Kıyamdayken secdeye bakmak adaptandır. Şüphesiz secde Allah’ı hatırlatan en dikkat çeken mahaldir.
—Rükû halinde ayak üzerine bakmak adaptandır.
      —Secdede burnun iki yanına bakmak adaptandır. Ki; namazda alnı secdeye koymakla Allah’a yakınlığımız artırır.  
—Otururken dizüstüne bakmak adaptandır.
      —Selam verirken sağ ve sol omuzlara bakmak adaptandır. Böylece bu adap sayesinde sağımız ve solumuzda bulunan her kim varsa esenlik kaynağı oluruz.
       —Namazda esneme hali geldiğinde ağzı kapamak adaptandır. Şayet kapamakta zorluk yaşanırsa dişlerimizi sıkmak gerek, bu da kâfi gelmiyorsa sol elinin arkasıyla kapamak adaptandır. Zira uyuklamak hali rehavete sürükleyip her dem Allah’la huzurda olmayı berhava eden bir durum oluşturur.  Bazı âlimler; ayakta esneme meydana gelmişse sağ elle, değilse sol elle kapamak gerektiğini söylemişlerdir. Hatta esnemek namaz dışında da hoş karşılanmaz.  Malum; esnemenin hoş görülmemesinin sebebi şeytandan kaynaklanan bir hal olduğu içindir. Peki ya peygamberler, hiç kuşkusuz onlar esnemekten mahfuzdurlar. Madem öyle esnemeyi def etmenin en kestirme yöntemi, peygamberlerin hiç esnemediğini düşünmek ya da Allah Resulü esnemezdi diye tefekkür etmek olacaktır.
        —Öksürüğü ve geğirmeyi mümkün olduğu kadar gidermek adaptandır. Zira özürsüz öksürmek namazı bozar.
—Müezzin; ‘Hayya alel felah’(haydin felaha-kurtuluşa geliniz) derken imam ve cemaatin ayağa kalkması adaptandır.
        Velhasıl; bütün adaplar saygı belirtisi olup dini kaynaklıdır. Tabiî ki adap sadece namaza mahsus değil, Rasulüllah’ın yaşayışını ölçü edinmekte adaptandır. Şayet bir kimse kıldığı namazlardan bir haz alamıyorsa,  öncelikle namaz adaplarına riayet edip etmemesine bakmasında fayda var. Muhakkak ki, o yüce makamlar ancak adap halini yakalayanlara açılmakta.

        Vesselam. 

26 Ekim 2016 Çarşamba

MİRAÇLA GELEN HEDİYE


MİRAÇLA GELEN HEDİYE

SELİM  GÜRBÜZER           

      Namaz sadece bu ümmete farz kılınmamış elbet,  bu vecibe birçok peygamber’in ümmetinde var zaten. Şöyle ki; sabah namazı Hz. Âdem’e (a.s), öğle namazı Hz. Davud'a (a.s), ikindi namazı Hz. Süleyman'a (a.s), akşam namazı Hz. Yakub'a (a.s), yatsı namazı Hz. Yunus'a (a.s) farz kılınmıştır. Malum, Ümmet-i Muhammed’e ise Peygamberimizin Miraç dönüşü beş vakit farz kılınmıştır.
       Âdem (a.s) cennet yurdundan yeryüzüne gece vakti indiğinde karanlığın vermiş olduğu panik hali zuhur etmişti kendisinde. Neyse ki sabah aydınlandığında içi ferahlayınca Allah’a şükretmiş ve akabinde iki rekât namaz kılıp ilk sabah namazı kılma şerefine nail olmuş. İşte Hz. Âdem’in (a.s) karanlıktan irkilmesinin akabinde gökyüzünün her iki yönüne doğru karanlık dörtgenimsi çizgi halde beliren bir beyazlığı görme anı gece hükmü manasına Fecri Kazib (yalancı fecir) adını alır. Hakeza bu fecrin sonrasında içinin ferahlamasına neden olan sabaha karşın doğu ufkunda yayılan aydınlık ise fecri sadık (aydınlık) diye ad alır.  Derken ruhuna terennüm eden o gördüğü fecri aydınlık; secdeye kapanmasının ötesinde şer’i bir hükmü ifa etmesine vesile olur. Bir başka ifadeyle Fecr-i kazib adı üzerinde yalancı fecir demek, yani ufukta önce beyazlığın belirmesi, akabinde beyazlığını yitirmesi hasebiyle herhangi bir şer’i bir amelin başlangıcına esas teşkil etmeyecek bir fecirdir. Böylece bu vakitte yenip içmekle oruç bozulmaz. Ama diğer böyle değildir, tam aksine fecri sadıkta oruç dâhil tüm şer’i hükümler geçerlilik kazanır. Yani fecri sadıkta sahur açıldığında oruç bozulmuş olur.
       Peygamberimiz (s.a.v), Miraç dönüşü ümmetine ne hediye götüreyim diye münacat eylediğinde, Allah (c.c) katında  “Senin hediyen namazdır” diye karşılık bulmuştur. Böylece Miraç’la birlikte “görülen âlemden görülmeyen âleme doğru yolculuk” gerçekleşmiş ve edeple vardığı miraçtan lütufla döndüğünde bu ümmete beş vakit namaz farz kılınmıştır. Miraç öyle bir lütuf ki; namaz kılan bir mümin’e fani dünyadan çıkıp ötelere kanatlanma şuuru kazandıran ikram olur da.  Tabii bu ikramın vakitleri de olmalıydı. Ki; Cibril Emin’in ertesi gün gelip Rasulullah’a imam olduğunda bu ümmet için ilk bildirilen ikramı öğlen vaktidir. Öyle ki, bu ilk vakitte kılınan namaz güneş tam tepedeyken değil, gökyüzünün ortasından batıya meylettiği an ile gölgenin iki misli olduğu dilim arasında eda edilen vakit öğle namazı olarak isim alır. İşte bu misalden hareketle vakitleri belirlemek adına bu dilimler şöyle tecrübe edilmiştir:
           -Güneşe karşı dikilen herhangi bir sopa (çubuk) sayesinde gölge kısa ise zevalden önceki zamanı belirler,
          -Gölge uzamayıp belli bir noktada sabitse istiva zamanını belirler,
           -Gölge uzamaya başladığında ise zeval vaktini (öğle vakti)  belirler. Ya da başka bir metotla kıbleyi karşımıza aldığımızda güneş sol kaşın üzerindeyse zeval yoktur demektir, sağ kaşın üzerindeyse zeval vakti girmiş manasına gelen bir tecrübedir.
          Peki, ikindi vakti nasıl tayin edilir derseniz, ehlisünnet âlimlerin bilgilerine dayanarak deriz ki; gölgenin iki misli olmasıyla elbet. Yani gölgenin iki misli olması öğlen vaktinin sona erip ikindi vaktinin girdiğine işarettir. Tâ ki bu durum güneşin batmasına az bir zaman kala devam edip böylece ikindi namazı bu zaman diliminde eda edilmiş olur. Belli ki ikindi vakti; iki gündüz ve iki gece arasında kılınan bir namaz olduğu içindir adına orta namaz denmiştir.  İkindiyi güneş sararıncaya kadar geciktirmek, akşamı yıldızların göründüğü veya çoğaldığı ana bırakmak kerahet vakti olacağından tahrim-i mekruh olur. Ayrıca ikindi farzından sonra nafile kılmakta mekruhtur. 
       Malumunuz güneşin batışından şafağın (şafaktan amaç kızıllıktır) kayboluşuna kadarki geçen zaman dilimi akşam namazı için kılınacak süreyi belirler, şafağın kayboluşundan sabaha kadar ki zaman dilimi ise yatsı ve vitir namazının eda edildiği vakti belirler. Ancak şöyle de denilebilir ki, bu anlatılanlar normal iklim şartlarının hüküm sürdüğü bölgeler içindir, peki kutup bölgelerinde yaşayan insanlar nasıl namaz vakitlerini belirleyecekler?  Bu hususta İbn-i Abidin adlı fıkıh kitabına baktığımızda özetle; bu yerlerde yaşayanlar vakitlerini kendilerine en yakın bulunduğu meskûn bölgeleri baz alaraktan ayar yapıp vakit takdir edilmelidir bilgisini ediniriz.  Hakeza bu kitapta geçen bilgilerden hareketle mesela; Sovyetlerin kuzey kutbu soğuk ve karanlık olan Bulgar'da şafak kayıp olmadan fecir doğduğundan yatsı ve vitir için vakit takdir edilir hükmü zihinlere takılan birçok soru işaretlerini kaldırmaya yetiyor. Elbette bu arada kimi âlimlerce vakit namazın şartı deyip, o bölgede yaşayanlardan namaz düşer şeklinde görüşlerde mevcut. Hatta bazı âlimler o söz konusu namazlar için kaza edilir diye fetva vermişlerdir. Belli ki ileri sürülen içtihatlar arasından “vakit yok diye vücub ortadan kalkmaz” hükmü daha baskın bir görüş olduğundan ihtiyata uygun İmam Şafii’nin içtihadı esas alınır. Ki; söz konusu içtihat gereği zaman dilimi sınırlı bölgelerde vakit takdir edilmesi durumunda, dört mevsimle ilgili günlerin uzunluk ve kısalığına göre vaktin belirlenme imkânı hâsıl olmuş olur da.
          Şurası muhakkak; ezan okunmasının ardından hemen namaz eda edilir diye mutlak bir kayıt yoktur. Nitekim Resulü Kibriya  (s.a.v) öğlen namazını şiddetli soğuk olduğunda erken kılardı, sıcak olduğunda ise geciktirirdi. Hatta bu hususta; “Muhakkak ki sıcağın şiddeti cehennemin kükremesindendir. Binaenaleyh sıcak şiddetlendi mi namazı serinliğe bırakın” buyurmuşlardır. Zira birçok ulema ikindi namazının güneş ışınlarının gözü kamaştırmayacak vakte kadar tehir edilmesinin daha faziletli olduğunu,  akşam namazının ise ezan ve kamet arasında üç ayet miktarı kadar bir dilimde kılınmasının evla olduğunu belirtmişlerdir. Dahası akşamı yıldızların göründüğü vakte geciktirmek Yahudilere benzemek olacağından hoş görülmemiştir. Ancak yatsı namazı böyle değildir,  icabında gecenin 1/3’üne geciktirmenin müstehap olduğu belirtilir, sadece yazın vaktin evvelinde kılmanın evla olduğunu beyan edilir. Zaten Rasulüllah'ın  (s.a.v); “Sabah namazını aydınlık zamanına bırakmak çok daha sevabı büyüktür” hadisi bunu teyit ediyor.

NAMAZDA KERAHET VAKİTLER

        Mekruh; iğrenç, nahoş görülen şey veya işlenmesi caiz olmayan fiil demektir. Bu nedenle mekruh; şeriatın haram kılmadığı,  ancak zaruret olmaksızın yapılmasına izin vermediği zanna dayanan bir delilden hareketle böyle adlandırılmıştır. 
       O halde ehlisünnet âlimlerin çalışmaları sonucu ortaya koydukları misallerle konuya daha bir açıklık getirmeye çalışalım. Şöyle ki; çeneği göğse dayayıp güneşe bakmaya çalıştığımızda, şayet güneşi ufukta göremezsek kerahet vakti çıkmış demek olur ki, bu durumda güneşin ufuktan yükselmiş olduğunu anlarız. Derken üç vakitte, yani güneş doğarken, tepe noktada iken ve batarken namaz kılmanın caiz olmadığının şuuruna varırız. Tabii her şey bu açıklamalarla sınırlı değil, fıkhı kaynaklarda çok dahası var. Mesela kerahete neden olan hususun; güneş doğduğunda şeytanın iki boynuzu arasında doğduğu, tepede iken cehennem ateşi yakıldığını, battığında şeytanın iki boynuzu arasında batması gösterilir. Hakeza güneşe tapanlara benzememek gerekçesi de öyledir.  
         İşte bu ve buna benzer örneklerden çıkardığımız sonuç; güneş doğarken veya batarken ister kaza, ister vacip, ister cenaze namazı, ister tilavet secdesi olsun bunlar eda edildiğinde tahrim-i mekruh (harama yakın mekruh) olduğudur. Ancak ikindi namazı bundan istisnadır. Zira bir kimse ikindi namazını kılarken güneş batsa namazı bozulmaz. Fakat sabah namazı kılarken güneş doğsa namaz bozulur. Peki ya bu kılınan nafile bir namazsa? Bu durumda; şayet sabah namazının farzından sonra güneşin doğmasına az bir zaman kala veya ikindinin farzından sonra güneşin rengi değişmesine az bir zaman kala nafile namaz kılınırsa mekruh olur. Bu yüzden Resulü Kibriya Efendimiz; ‘İkindiden sonra güneş kavuşuncaya kadar, sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar namaz kılınamaz’ buyurmuştur. Yine ulemamız kerahet vaktinde salâvat getirmek Kur’an okumaktan efdal olduğunu beyan etmişlerdir.

ÇOCUKLAR İÇİN NAMAZ DURUMU

       Resulü Kibriya (s.a.v); Çocuklarınıza yedi yaşına geldiği zaman namazı emredin, on yaşına vardıklarında namaz için onları dövün diye buyurmuştur. Şayet çocuk namazı abdestsiz kılarsa tekrar kılması için ikaz edilir. Fakat orucunu bozarsa emr edilmez, çünkü çocuk için orucun tekrarında zorluk vardır. Malum dövmekten kasıt üç tokadı geçmeyecek ölçüdür, asla darp manasına değildir. Hatta talebe okutan Hoca dahi bu kapsamla sınırlı tutulmuştur. Anlaşılan dövmenin sınırları var,  namazın haricinde bile sopayla birini dövmeme hükmü apaçık ortada iken, her nedense bu konunun istismarcıları dinimizi hafife alma maksadıyla habire dillerine dolamaktalar. Onlar hafife aladursunlar bakın Rasulüllah (s.a.v)  bu konuda Mirdase; Sakın üç tokattan fazla vurma! Zira üçten fazla vurursan Allah senden kısas alır ikazını yapmıştır.  Anlaşılan ortada özür durumu da olsa namazı terk etme hususunda taviz yoktur. Hatta bir kimse hiç kılmayacak durumda olsa bile kaşıyla veya ima ile kılması gerekir. Kaldı ki harp esnasında bile kılmama yönünde fetva verilmemiştir. Demek ki; namaz her halükarda kılınması gereken mühim bir vecibedir. Üstelik tek başına değil, cemaatle kılmak teşvik edilmektedir. Öyle ki sahabe mescide gelip cemaate yetişemediğinde o kadar üzülürdü ki evine döndüğünde sanki ailesinden birini kaybetmiş gibi matem tutardı. İşte namaz hassasiyeti budur.
 NAMAZ BİR ZİYAFET SOFRASI
       Namaz, müminlere emr edilen farz olmanın ötesinde, kılındığında yedi kat gök kapıları ardına kadar açılıp ruhun Allah’ta dirilişinin gerçekleştiği bir ziyafettir. Nasıl ziyafet olmasın ki; namazın her rüknü Allah’ı hatırlatıp ömür boyu kulluk idrakiyle yaşamaya vesile olur da. Her ne kadar namaz görünüş itibariyle yatıp kalkmak gibi görünse de her bir rükün başlı başına zikir hükmünde olup her rekâtta okunan tekbir, kıraat, tespih, salâvatlar gafleti bertaraf edecek güçtedir. Zaten Allah Teâlâ’nın; “Kulum farzlarla benim azabımdan kurtulur, nafilelerle bana yaklaşır”  beyanı bunu teyit ediyor. Dolayısıyla namazı terk etmek zikri terk etmek gibidir. Zira Resulü Ekrem (s.a.v) bu anlamda; “Namaz Din’in direğidir, onu kim kılarsa Din’in direğini diker, kim terk ederse Din’in direğini yıkar” buyurmuştur. Madem, namaz dinin direği bu yüzden inkâr eden kâfir, terk eden ise fasık damgası yer, o halde bir müminin namazı terk etmesi asla düşünülemez. Nasıl ki,  bir insana borçlu olduğumuzda borcumuzu ödemek zorundaysak, namazda Allah’ın hakkı kul hakkından önce gelmesi hasebiyle her halükarda eda etmek mecburiyetindeyiz. Bu yüzden bir kısım fukaha beynamaz kişilerin haps edilmesinde mahsur görmemişlerdir. Maalesef namaz bu kadar önem arz ederken hala birileri namazı hafife alıp önemli olan kalp temizliğidir deyip ipe un sermekteler. Oysa hiçbir fiil farz namazın karşılığı değildir.

DENİZDE KITLIK

      Köyünden ayrılıp şehre gitmek için deniz kenarına gelen bir Allah dostu, gelen gemiye binip denizi seyre daldığında birde ne görsün;  denizdeki bütün balıklar birbirini yemekteler. Tabii Allah dostu bu durumu tuhaf bulur,  merak edip gemi kaptanına:
     — Bu ne iştir diye sorar.
      Kaptan:
     —Sebebini bilemem,  ama bu hadise yeni değil, aşağı yukarı on seneden beri meydana gelen bir durumdur. Daha evvel böyle bir şey yoktu.
      Pir-i fani zat bu manzara karşısında etkilenip, Allah’a iltica ettiğinde;
      —Ya Rabbi!  Bu ne haldir ki denizde kıtlık olmuş, balıklar birbirini yemekteler niyazında bulunur.
      Tabii gaipten gelen bir ses meseleyi vuzuha kavuşturmaya yetiyor:
       —Bir gün susamış beynamaz (namaz kılmayan) bir adam,  susuzluğunu gidermek için eğilip denizden bir avuç su ağzına aldığında deniz suyu tuzlu ve acı olması hasebiyle içemeden denize kustu.  İşte o gün bugündür o namazsızın ağzından denize boşalan bir avuç su yüzünden bu koca denizi açlığa ve kıtlığa mahkûm ettik, birbirlerine saldırmaları bundan dolayıdır.
         Gerçekten de kıssadan hisse budur. Elbette ki bu kıssada herkesin kendince çıkarması gereken dersler var. Nasıl ders alınmasın ki, bakın bir tek farz namazı geçirmenin veya zekât vermemenin ya da farz orucunun tutulmamasının cezası beş yüz bin senedir. Düşünsenize ağzından boşalan birazcık su ile kocaman deniz zehirlenir de insan namaz kılmamakla manen zehirlenmez mi? Elbette ki zehirlenir.
       O halde Namazın hakkını verip Resulü Kibriya Efendimizin (s.a.v) bu hususta ki hadislerine kulak verelim;
         Nice namaz kılanların ondan nasibi yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir.
      Beş vakit namaz kılan, evinin önünde akan, tatlı, gür ırmakta günde beş defa yıkanan gibidir. Bu kişi de kir kalır mı? İşte suyun kiri giderdiği gibi beş vakit namazda kebairden başka günahları yok eder.
         Sahibini fenalıktan men etmeyen namaz. Onu Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.
        Yine Rasulüllah Efendimiz namazda sakalıyla oynayan biri için; Eğer bu kimsenin kalbinde huşu (korku) olsaydı azalarında da olurdu diye buyurmuşlardır. Tüm bu hadis-i şeriflerden hareketle ulema namazda dört şeyin şeytandan kaynaklanan haller olduğunu,  bunların; burun kanaması, uyuklamak, vesvese, esnemek, kaşınmak, bir şeyle oynamak, etrafına bakınmak vs. diye sıralamışlardır. Bundan dolayıdır ki Ömer b. Abdullah Hz.leri; “Namazda hatırıma bir şey gelmektense süngülenmek daha ehvendir” demiştir. Bu anlamda Hz. Ali de (k.v)  mübarek vücuduna saplanan oku çıkarmak adına yardım için yanına gelenlere; “Hele bir durun namaza durayım da öyle alın” buyurmuşlardır.
       İmama uyan, cemaatle namaz kılan, ezan okuyan, tilavet secdesinde bulunan ve zekât veren her kimse görüldüğünde Müslüman olduğuna hükmedilir. Hatta bir kâfir bile cemaatle namaz kılarken görüldüğünde mü’min olduğuna kanaat edilir. Nitekim Resulü Ekrem bu hususta; “Her kim bizim kıldığımız namazı kılar ve kıblemize dönerse o bizdendir” buyurmuştur. Kur’an’da Rabbül Âlemin kâfirlerin ayetlerimizi işittiğinde secde etmediklerini bildirmiştir. Madem öyle bu ayetten bir kâfir tilavet secdesi yapmakla Müslüman olduğu anlaşılır. Hakeza namaz için imama uymakta öyledir. Fakat cemaatle namaz kılma esnasında namazdan çıktığında, ya da tek başına kılmakla da Müslüman olmadığı kanaatine varılır.
       Madem cemaat dedik,  yeri gelmişken cemaatle kılınan namaz için yirmi yedi derece sevabın olduğunu belirtmekte fayda var.

         Velhasıl;  Namaz kurtuluş miracımızdır.       

25 Ekim 2016 Salı

ABD ABD’YE KARŞI


ABD ABD’YE KARŞI

SELİM   GÜRBÜZER


      İkiz Kulelerin vurulmasının akabinde ABD kendi iç dünyasında  ‘öteki Amerika’sını oluşturduğu muhakkak. Oysa bir zamanlar bu ülkede doğmak bir onur ve bir övünç kaynağıydı, meğer özgürce yaşamak bir noktaya kadarmış. Ta ki;  11 Eylül İkiz Kuleler tufanı kopuverdi,  işte o gün bugündür özgürlük meşalesi hak getire,  çoktan rafa kalkar bile.  Sanki 11 Eylül İkiz Kuleler her türden çeşitlilik rafa kaldırılsın diye yerle bir edilmiş gibi,  baksanıza daha olay vuku bulur bulmaz öteki görmek istedikleri kesimler hemen hedef tahtasına oturtulurda. Allah bilir ya, gökten taş düşse onu bile öteki ilan ettikleri kesimlerden bileceklerdi. Derken bu olayla birlikte Amerikan’ın var oluş değerlerini altüst edecek dışlanmalar vuku bulur da.
          Hadi diyelim ki olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarıp da bunun üzerine bahse konu olan kesimleri dışlasalar gam yemeyiz.  ABD tam aksine o çok övündüğü 4 Temmuz 1776 Bağımsızlık Bildirgesine zıt bir anlayışla, bir zamanlar Sultan Abdülaziz’in gönderdiği paralarla yaptırılan ‘elinde doğudan yükselen ışığı simgeleyen meşale ve başında Osmanlı Sultanını simgeleyen yedi sivri uçlu taç’lı Özgürlük Heykelini adeta yüzüstü sürünecek hale düşürmüş oldu. Sadece yüzüstü sürünen özgürlük abidesi mi,  hiç kuşkusuz Amerikan halkı da Özgürlük Heykeli Anıtının önünde geçtiğinde kendini eskisi kadar özgür hissedemez hale düşer. Ki, bu Özgürlük Anıtı Osmanlı coğrafyamız sınırları içerisinde Mısır’da yüzü batıya doğru dikilsin diye tasarlanmış,  sonrasında ne oluyorsa yaşanan bir talihsizlik neticesinde New York’a taşınarak yüzü doğu’ya doğru dikilmiş bir anıt olarak karşımıza çıkar. Bu demektir ki,  özgürlük anıtımız yâd ellerde değişikliğe uğrayarak yüzü doğuya çevrilmesiyle birlikte o gün özgürlük ruhumuz çoktan elimizden alınmış zaten.  Dolayısıyla ha o gün, ha bugün hiç fark etmez,  New York’a dikilen o özgürlük tutkusu artık yüzüstü sürünür abidedir. Kaldı ki beyaz adam dünden bugüne vahşilikte öncüdür hep, bunun dışında batı kim,  özgürlük ve demokrasi de öncülük kim?
         Hani gelen gideni aratır derler ya, gerçekten de tarihi süreç özgürlüklerin aleyhine işleyecektir. Nitekim bu hususta Oğul Bush’un babasından eksik kalan yanı yok, çok daha fazlası görülür. Sonuçta eksik ya da fazla şu bir gerçek her iki liderde ruh ikizi cambazlıkla siyasetlerini yıkıcılık ekseni üzerine inşa etmişlerdir. Üstelik eksen kayması siyasetin ta kendisi bir yıkımdır bu. Baksanıza geldiğimiz noktada Ortadoğu hala kan revan içerisinde yüzmekte. Ne acıdır ki Ortadoğu halklarının çilesi hızından pek bir şey kaybetmiş sayılmaz. Bu gün olmuş halen mazlumun ahu figanı dün olduğu gibi bugünde gök kubbede yankısı kesilmiş değil. Dedik ya, meğer Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi sadece göz boyamaktan ibaretmiş. Hele bir ülke tutunduğu Bağımsızlık Bildirgesinden kopmaya dursun hem Siyahî Afrikalılar, hem de her ırktan Müslüman ötekileştirme siyasetine kurban verilebiliyor. Şayet bir Müslüman olarak yolun Amerika’ya düştüyse bilhassa 11 Eylül İkiz Kulelerin yıkılışından sonra vay haline,  buralarda yaşamak adeta ateşten gömlek giymek gibidir. Buralarda ancak doğup büyüdüğün, ekmeğini yediğin ülkene ihanet eden biriysen barınabilirsin. Hele birde Türkiye’de 15 Temmuz Darbesi girişiminde bulunan Paralel İhanet Çetesi Örgütü kaçak elemanıysan iyi bir sığınacak liman olur da.  
          Evet, ateşten gömlek giymeğe eş değer bir hayata mahkûm edilen gerçek Müslüman’ın artık buralarda yaşamasının hiçbir anlamı kalmaz. Hiç kuşkusuz bu anlam kaymasında baba Bush ve oğul Bush’un vebali çok büyüktür.  Bu ikili lider, tıpkı bir zamanlar beyaz adamın siyahîlere yaptıklarının bir benzer uygulamasını günümüzde ‘modern kölelik ötekileşme’ başlığı altında uygulamıştır. Malum, Beyaz adamın Afrikalılara karşı tavrı anasından emdiği sütü fitil fitil burnundan getirecek derecede bir köleleştirme uygulaması şeklinde vuku bulmuştu.  Uyguladı da ne oldu,  zulümde bir yere kadardı elbet,  sonuçta hor gördükleri siyahî adam kuzey-güney savaşıyla birlikte o müthiş özgürlük direnişini taçlandırıp temel insani haklara kavuştu ya. Tabii anlayana zulmünde payidar olamayacağının göstergesi bir ibretlik özgürlük dersi olmaya yetmez mi?  Elbette ki anlayana bu ders ziyadesiyle yeter artar da. Daha ne diyelim,  işte özgürlük tutkusu böyle bir şeydir,  günü geldiğinde siyahî adam ayağına vurulan prangaları söküp atmasına yetmiştir. Derken hor gördükleri siyahî adam,  beyaz adamın zulmüne karşı bıkmadan, usanmadan, yılmadan göğsünü siper edip özgürlüğüne kavuşmakla tüm mazlum milletlere ışık yakar da.  Böylece siyahî adam öteki vatandaş yaftasından kurtulduğu gibi seçme ve seçilme hakkına kavuşur da.
            Aslında Beyaz adamın geçmişine bakıldığında insan hakları konusunda sicili pekte parlak sayılmaz. Malum,  Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfiyle başlamıştı her şey. Ama ne acıdır ki Avrupalılarca keşfedilen Amerika’nın sömürgeleştirme sürecinde daha ilk başlangıcında Kızılderililer katliamına girişmeleri siciline kara leke olarak düşmesine neden utanç karine hadise olur.  Şimdi bu utanç karinesini hafızalardan kim silebilir ki. Neyse ki Beyaz adam alnında ki bu ilk kara lekeyle daha uzun müddet yeryüzünde dolaşamayacaklarını fark ettiğinde siyah beyaz ayırımına son vermek zorunda kalacaktır. Bu bir anlamda günah çıkarma gibi bir şeydir. Şüphesiz geç alınmış kararda olsa,  bu adım Beyaz adam adına güzel bir gelişme sayılırdı. Ne var ki; tarihin ileriki evrelerinde vahşilikleri bir başka biçimde tekerrür edecektir. Öyle ki; George Bush’un Meksika’yı gözüne kestirmiş olması, hatta iki ülke arasına sınır çekmeyi bile düşünmesi bunun ilk işaret taşı sayılırdı. Oysa sınır çizmek çözüm olsaydı Çin Seddi ve Berlin duvarı ne güne duruyordu, her iki bariyerinde ilelebet ayakta durması gerekirdi. Er geç fani olan her bariyer yıkılmaya mahkûm kalabiliyor, bu kaçınılmaz alın yazıdır. Kaldı ki Berlin duvarı yıkıldığında kıyamet mi koptu,  hiçte öyle olmadı, bilakis Doğu ve Batı Almanya’nın birlikteliğinden gücüne güç katan Almanya doğar da.  
           Evet, Bush,  Meksika ile asıl niyetini belli edip, gözünü Ortadoğu’ya dikecektir.  Gözünü dikti de ne oldu, habire okyanus ötesinden yağdırdığı bombalarla hem kendi halkını paranoyak hale soktu, hem de tüm dünyada Amerikan karşıtı oluşumların doğmasına çanak tutmuş oldu.  Her ne kadar o yaptığı işleri yapacaklarının teminatı olarak görse de bu bakış açısı kendi kişisel egosunu tatminden öteye geçememiştir. Bu yüzden böyle bir Başkan tiplemesini insanlık asla affetmeyecektir. Öyle ki bir yandan o kimlikleri ve kültürleri kuşatıp yok etmeye çalışan, diğer taraftan da insan faktörünü hiçe sayan bir yüz karası başkan olarak anılacaktır. İşte böylesi bir başkanlık anlayışında insanın eşya kadar değeri olmadığı çok açık net ortada duruyor.  Osmanlıda kuvvet adaletti, ABD’de ise kuvvet maalesef vahşiliktir.
       İkiz kulelerin yıkılması ABD'nin derin bir stratejik planı mı yoksa başka bir şey midir bilinmez ama şu bir gerçek;  Amerikan halkı New York’a seferber olaraktan fazlasıyla üzerine düşen insani görevi yerine getirmesini bilmiştir. İşçisi, kaynakçısı, her türden meslek erbabı elinden ne geliyorsa yardım için koşmuşlardı. 
       Peki, halk seferber olurken bu arada Bush yönetimi ne yaptı dersiniz?  Malum,  nasıl bir yönetim anlayışıysa insanlara ‘gidin evinize, yurdunuza, işinize gücünüze bakın’ demek yerine, tam aksine halkla dalga geçercesine mağazalara, eğlence yerlerine gidin denildi, hatta ‘uçaklara binin ki teröristlere kim olduğumuzu gösterin’  demeyi de ihmal etmezler. Tabii onlar der demesine de halk bu arada çok büyük hayal kırıklığına uğrayacaktır. Halk nasıl hayal kırklığı yaşamasın ki, kendilerine tüketici gözüyle bakılmıştı.  Çünkü Bush ve yönetimi duyguları altüst edecek şekilde halkın umutlarını dünya metasına indirgeyip bir çırpıda sele vermişti.  Üstelik bu ne ilk ne de sondu.  Nasıl mı?  İşte başka dikkat çeken hadisede bir sel baskınında yaşanacaktır. Nitekim sel baskınına uğrayan New Orleans’ın siyahî sakinleri evlerinin çatılarına ve damlarına çıktıklarında üzerlerinden geçen uçağa doğru el işaretleriyle ‘Bizi kurtarın!’ imdat çığlıklarında bulunmuşlardı, ama ne acıdır ki hiç beklenmedik bir olayın içinde kendilerini bulurlar. Çünkü pilotlar bu imdat çığlıklarına kuşkuyla yaklaşıp üzerilerine ateş açarak karşılık verir. Hemen de bahaneleri hazırdı; güya pusuya düşürüldükleri zannıyla ateş açmışlar. El insaf, bu nasıl pusuya düşürülmekse, siz havada, onlar yerde. Şayet zandan söz edeceksek, sizin ki suizan, bu insanların yalvarışları ise hüsnü zandı.  Bu öyle bir hüsnü zandır ki, New Orleans’ın siyahî sakinleri,  ta ki sel felaketine uğradıkları güne dek yaşadıkları yerin kendilerine ait olduğu zannıyla yaşıyorlardı. Meğer kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, bir anda üzerilerine yağan mermilerle kurşun yemiş gözü yaşlı ceylana dönmüşlerdi. Öyle ya sel felaketinin acılarını sarmak varken,  durduk yere insan onurunu ayaklar altına alırcasına sele vermekte neyin nesiydi? Kaldı ki biz yanılmışız ya da pardon demekle de bu iş ört bas edilemez.  
            Evet, belki bu şehir sil baştan yeniden inşa edilip Las Vegas çapında bir şehir olması da mümkün.  Ama bunca yaşanmışlıklardan hayatta kalan siyahlar bundan böyle beyazlarla eskisi kadar birarada özgürce hayat yaşayamadıktan sonra neye yarar ki. Hele halkı küçümseyip onuruyla oynanmaya dursun, ne mümkün ki her şey eskisi gibi olsun. Bikere onlar kendi öz yurdunda parya duruma düşmüşlerdi. Artık burası siyahîler için bundan böyle Katrina kasırgasında olduğu gibi zindan bir şehirdir.
            Hiç kuşkusuz ırkçı yaklaşım ve öteki görme illeti gelecekte insanlığı yiyip bitirecek nitelikte bir vebadır. Özellikle Bush dönemlerinde o unutulmaz ayrımcı uygulamalar ne yazık ki Amerika’ya karşı bir nefretin ve düşmanlığın teşekkülüne neden olmuştur. Oysa bir zamanlar ABD’yi ABD yapan en bariz temel vasıf bağrında taşıdığı farklı renklerle bir anlam bütünlüğü kazanmış olmasıydı. Ta ki, 11 Eylül İkiz Kuleler kamikaze hadisesi yaşandı, bir baktık özgürlükler ülkesi olarak adından söz ettiren Amerika gitmiş yerine artık anlam bütünlüğünü yitirmiş bir başka Amerika sahne almıştır.  Zaten bir ülke rayından çıkmaya görsün, bir bakmışsın bir siyahînin mağazada alışveriş yaparken beyazların yanında hiçbir değerinin olmadığı görülecektir. Oldu ya,  bir siyahî çocuk es kaza vitrinden bir şeyler devirmeye görsün hemen  ‘Çek elini seni pis siyah zenci’ diyecek kadar kin kusar pozisyon alınabiliyor. Ama aynı şeyi bir beyaz yapsa önemi yok denilip derhal olay geçiştiriliverir. Hakeza aynı öteki damar Müslümanlara yönelikte uygulanır. Şimdi bu gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki; Beyaz adamın bu utanmaz arlanmaz damarıyla ülkesinin dört bir yanını güvenlik ağıyla donatsa ne, donatmasa ne, önce nasıl merhamet abidesi olunur onu öğrenmeleri gerekir. Aksi halde o çok övündüğü Özgürlük Anıtının başına çok daha kavak yelleri eser durur da. 
            Evet, asıl güvenlik ağı,  insanlara merhamet elini uzatarak sağlanan güvenliktir, bunun dışındaki güvenlikler paslanmaya yüz tutmuş ve donuklaşmış mekanik güvenliktir.  İşte bu yüzdendir ki Baba Bush ve oğul Bush dönemleri farklılıkların itilip kalkışıldığı ve soluklaştığı yıllar olarak anılacaktır. Her ne kadar sonraki dönemlerde Barak Obama Başkan seçilse de,  anlaşılan o ki siyahî Başkan olmakta çözüm değilmiş. Hem Barak Obama ötekileştirme illetine nasıl çare olsun ki,   ipin ucu Neoconların ve derin ABD’nin elinde olduktan sonra Başkan siyah olmuş beyaz olmuş ne fark eder ki. Zira farklılıklar korkusu, yabancı korkusu,  İslam korkusu almış başını gidiyor, Obama bu durumda ben ne yapabilirim diyebilir. Oysa korkunun ecele faydası yok ki.   İnsan bikere ölür, her gün ölmez ki. Madem öyle, şu bir gerçek tıpkı 15 Temmuzda olduğu gibi cesur yüreği ile ipin ucu Gladio’nun elinde olan Paralel İhanet Çete Örgütünün darbe girişimini önleyecek liderlere ihtiyaç vardır. Yetmedi New York’ta Birleşmiş Milletlerin Genel Kurulunda beş süper güce karşı  “Dünya beşten büyüktür” hatırlatmasını yapacak bir dünya liderine ihtiyaç vardır.
          Velhasıl, ister beyaz ister siyahî fark etmez asıl olan ipin ucunu elinde tutabilmek mühimdir. Aksi halde Soros amcadan izinsiz hiçbir ülke ne bir değişiklik, ne de reform yapabilir.   

         Vesselam. 

24 Ekim 2016 Pazartesi

MALCOLM X



MALCOLM  X


SELİM GÜRBÜZER

           ABD bir zamanlar kendi coğrafyasında siyah-beyaz ayırımı yaptığı yıllarda Elijah Muhammed tarafından start verilen Nation of İslam Harekâtının mazlum zencilerin sesi olarak tarihe damga vurduğu malum. Böylece zencilerle bütünleşen bir harekât olarak adından söz ettirmiştir.  İyi ki de zencilerle bütünleşen hareket olmuş, bu sayede siyah-beyaz ayırımından her kim hapishaneye yolu düşmüşse burada Nation of İslam Harekâtına üye mahkûmların telkinleriyle Müslüman olma şerefine nail olabiliyordu. Hele bunlar arasında bir takım yaşanmışlıkları görüp geçirdikten sonra Müslümanlıkla şereflenen biri vardı ki; uyuşturuculuktan tutunda, hırsızlık, gasp türü her ne ararsan var diyebileceğimiz bir mahkûmdu.  Söz konusu mahkûmu tahmin etmişsinizdir, malum o ileriki yıllarda yediden yetmişe sıkça adından söz ettirecek olan Malcolm X’ten başkası değildi elbet.  
           Evet, Malcolm X karıştığı bir suçtan dolayı hapishaneye düştüğünde Bimbi denen bir adamın dinsizliği eleştiren konuşmasından etkilendiğinde dine kitaba karşı artık küfretmez olur. Hele birde Nation Of İslam (İslam Ümmeti harekât) üyesi küçük ağabeysinden gelen mektuplar ve akabinde hapishane ziyaretlerindeki nasihatleri ruh dünyasında dalgalanma oluşturmaya yetip Müslüman olmasına vesile olacaktır.  Daha da yetmedi, içerde kardeşleriyle ve dışarıda Elijah Muhammed’le devamlı mektuplaşarak bundan böyle hapishane onun için Yusufiyeyi hatırlatan çilehane olur artık. Böylesi çilehaneye can kurban elbet,  zira on yıllık Yusufiye çilesi hayatı kemale ermesine vesile olacaktır. Zaten bu yolda çile çekmeksizin kim vuslata ermiş ki, o da ermiş olsun. Bakın tüm peygamberler, tüm sahabe,  tüm evliya, tüm ulema, tüm şüheda çile çemberinden geçmişler,  Malcolm X’te yeni bir Müslüman olarak çile çekmiş çok mu? Kaldı ki her çilenin sonunda pembe şafakların doğacağı muhakkak, dolayısıyla hak ve hakikat yolunda çile çekmekle kim ne kaybeder ki. Bilakis Yusufiye çilesi sonrası Malcolm X liderliğinde bu harekât bir başka ivme kazanır da. Kelimenin tam anlamıyla Malcolm X Elijah Muhammed sonrası bu harekâtın sorumluluğunu üstlendiğinde omuzlarına binen yükün hakkını verir de. Hele ki o müthiş ateşleyici konuşmalarla kitleler nezdinde en karizmatik gözde lideri olur bile. Bilhassa konuşmalarında; beyazların siyahîleri sömürmesine dikkat çekip şöyle der; “Bizler kendi tarihimizi bilmiyoruz, tarihi bilmeyen siyahî hizmetçi durumundayız, ufkumuz kontrol altında tutulmaktadır.” Böylece bu müthiş sözlerle adeta tarihe not düşmüş olur.  
        İşte bu tür ateşleyici konuşmalar Malcolm X’i bir anda siyahı Amerikalıların vazgeçilmez lider konumuna oturtur. Ancak Malcolm X’in Hac sonrası davaya bakış açısı yerel olmaktan çıkıp daha geniş bir perspektifi yaklaşımla Elijah Muhammed’den devr aldığı bu harekâta farklı anlamlar ve farklı renkler yükleyecektir. Hatta ismini de Malik el-Şahbaz olarak değiştirecektir. Her neyse Hac farizası yerine getirmek için gittiği o mübarek topraklarda her ırktan insanın hep bir ağızdan tavaf esnasında dillendirdiği “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inal hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülke lâ şerike leke”  telbiye ve nidaları ruhunda bir bambaşka yankı bulacaktır. Derken bu yankının etkisiyle Hac dönüşü sonrası beyazları karşıt veya hasım görmenin anlamsızlığını dile getirecektir. Hatta ilk iş olarak öteden beri yerleşik önyargıları silmeye yönelik şu düşünceleri ortaya koymak olur: “Eğer Amerika halkına siyah adamın yaptığı katkılara yer veren bir eğitim aldırılmış olsaydı eminim ki beyazların şu anlamsız üstünlük duygusu olmazdı. Ya da siyah adamın yaşadığı aşağılık komleksi kısmen de olsa silinirdi.” 
        İkinci iş olarak da kendi liderliğinde yürüttüğü harekâta evrensel boyut kazandırmak olur. İşte bu tür girişim ve çabalardan anlaşılan o ki,  Hac’da gördüğü o büyüleyici tevhidi manzara kendi düşünce dünyasında ufuk açmış ve bu düşünceler eşliğinde harekâtın üyelerine yeri geldiğinde  ‘çokluk içinde birlik’, yani kesretten vahdete bir yol izlemelerini telkin eder. Fakat düşüncelerinin kabulü noktasında bir takım sıkıntılar yaşayıp, harekâtın üyeleri arasında yol ayrımının ayyuka çıkmasını beraberinde getirir. Belli ki düşünce dünyasında yılların alışıla gelmiş kalıplarını bir anda yıkmak kolay iş olmasa gerektir. Gerçektende öyle olur,  Elijah Muhammed’in ırkçı yaklaşımları doğrultusunda yollarına devam etmeye karar kılanlar bir başka grup,  Malcolm X’in değişim çizgisinde yürümeye karar kılanlarda bir başka grup oluşturacaktır.  Olsun önemi yok,  her ne kadar görünürde iki farklı ekol gibi görünüm verse de sonuçta ehlisünnet çizgisi yoldalar ya, bu yetmez mi? Hiç kuşkusuz icabında ümmetin ihtilafında rahmet olabiliyor,   kaldı ki farklı metotlar, farklı bakış açıları ümmete dinamizm ve güç kattığı gibi zenginlikte katabiliyor.
          Evet,  Malcolm X harekâtına evrensel anlamda güç katmak adına hayatını bir dizi dolu mücadelerle geçirdi. Ne var ki; 1965 yılında New York’ta bir toplantı sırasında, konuşmak üzere çıktığı kürsüde kahpece kurşunlara hedef olup kırk yaşında oracıkta şehit düşer. Bugün bile bu menfur olayın arkasındaki sis perdesi henüz daha aralanmış değil diyebiliriz.
         Ölümünün ardından bu harekâtı Elijah muhammed’in oğlu Warith Dean Muhammed yürütür. O’da Malcolm X’in yolunu yol bilip bu uğurda faaliyet gösteren bir liderdir. Harekâtı kim yürütürse yürütsün sonuçta Malcolm X’in ve arkadaşlarının gelinen noktada tüm Amerikan halkının da dikkatini çeken mücadeleleri sayesinde zencilere yapılan tüm haksız muameleler son bulması bir kazanç sayılır. Böylece her türlü ayırımcı uygulamalar rafa kalkar kalkmaz insan hakları evrensel beyannamesi anlam kazanır da. Gönül isterdi ki, bunca çile, bunca zulüm yaşanmadan insani haklar verilmiş olsaydı. Maalesef hiçbir hak hukuk bedel ödenmeksizin kolay elde edilemiyor,  illa ki köprünün altından çok sular akıp nice çileler çekildikten sonra ancak haklar elde edilebiliyor. Zaten dünya dönüp devran döndükçe Habil ve Kabil mücadelesine olduğu gibi bu süreç bu şekilde işleyecek görünüyor,  bu kaçınılmaz alınyazısı.  Dahası bir aydınımızın dediği gibi; tarihten ibret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi gerçeğini her devirde görmek mümkün.
         Velhasıl; Malcolm X’in verdiği özgürlük mücadelesiyle Amerika ve bütün dünya da örnek bir sivil toplum öncüsü olarak gönüllerde hala yaşamakta. Ruhu şad olsun.

          Vesselam.