9 Kasım 2016 Çarşamba

YERELLİKTEN NİZAM-I ALEME




   YERELLİKTEN  NİZAM-I ALEME

                                      SELİM GÜRBÜZER

             İnsan ancak kucağında yaşadığı toplumda şahsiyet bulabiliyor.. Giyim zevkinden tutunda soframıza kadar uzanan bir dizi kültürel değerlerimiz, yaşadığımız toprakların bize sunduğu yerel avantajların bir sonucu kazanımdır. İstesek de istemesek de birçok alışkanlıkları kendi kültür kodlarımızdan alırız hep. Hatta buna dini inançlarımız, ailevi bağlarımız ve hemen her şey dâhildir. Dolayısıyla bir insan yerel değerlerle hemhal olmadan evrensellik iddiasında bulunması akla ziyan bir çıkış olacaktır.  İlla ki ilk kazanımlarında yoğrulması gerekir.  Aksi halde dış dünyaya yelken açmak özde değil sözde gerçekleşecektir.
           Şurası muhakkak evrenselliğe giden yol yerel tecrübe birikiminden geçmekte. Şayet bir insan içinde bulunduğu toplumun müşterek değerlerini özümseyip barışık kalabiliyorsa, biliniz ki o insan dünyayı okuma ve entegre olmakta güçlük çekmeyecektir.  Nitekim İslam’ın zekât müeyyidesinin özünde bu ruh vardır, yani en yakınından en uzağına doğru bir yardımlaşma ve dayanışma ağı söz konusudur.  İşte bu yüzden zekât müessesesini hem yerel hem de evrensel akide olarak biliriz. Yetmedi dünyanın neresinde bir yoksul, neresinde bir mazlum varsa o’nun derdiyle dertlenmek olarak biliriz.  Daha da yetmedi dünyanın neresinde bir mazlum, nerede bir yoksul varsa bizim dostluk sınırlarımızın oradan başladığını gösteren adres olarak biliriz. İyi ki zekât müessesesi var, bu sayede Hızır olup her halükarda yoksulların imdadına yetişilir de. Sadece zekât mı, hiç kuşkusuz bu noktada İslam’ın tebliğ müessesesi de ruhi boşluğa düşmüş insanlığı bataklıktan kurtaracak Hızır’dır. Hatta hidayetine vesile olunacak insan tek bir kişide olsa o’nun için yollara düşülür de. Düşünsenize Allah Resulü tebliğ vazifesine en yakınından başlayarak birken iki olmuş, iki iken üç olmuş, derken Mekke’nin fethiyle kemal noktaya ulaşmıştır.  Madem öyle bize de o sünneti icra eylemek düşer. Malum o sünnetin ihyasında Mekke ilk yerel tebliğ yurdu olurken Medine de hicretle birlikte Ensar’ın kucak açtığı yerleşik tebliğ yurdumuz olur. Malum,  Mekke’nin fethiyle de o gün bugündür tüm yeryüzü evrensel tebliğ yurdumuzdur artık.        
          Evet,  İyi ki de İslam’la şereflenmişiz,  böylece vatan edindiğimiz topraklara kattığı sonsuz nimetlerle bereketlenmiş olduk, ne kadar şükretsek azdır. İşte İslam’ın o engin bereketiyle coğrafyamız üzerinde bağrımıza bastığımız farklı kültür, farklı ırk, farklı dinlere mensup insanlarla kavgasız gürültüsüz bir arada nasıl yaşayacağımızı beraberinde getirecektir. Gerçektende farklı toplumlarla bir arada oluş kendi öz kültür kodlarımıza daha da zenginlik kattığı görülür. Derken bu zengin kültür havzasından istifade ederek bugünlere geliverdik. Yani bu demektir ki şu an kucağımızda bulduğumuz tüm bu kazanımları kendimiz üretmiş değiliz bilakis hazır konduğumuz kazanımlardır. Hele bunlar arasında dünyada eşi ve benzeri olmayan paha biçilmez bir değer kazanımımız var ki,  malum o kazanımımız Yüce Dinimiz İslam’dan başkası değil elbet. Hiç kuşkusuz bunu sırasıyla aile, çevre ve içerisinde yaşadığımız toplumun derin sinesi takip eder, tabii kıymet bilene. Bakın Avrupa’da Müslüman olmuş pek çok insan bu tür hazıra konmuşluklardan yoksun halde İslam halkasına dâhil olup hidayete ermişlerdir. Nasıl mı? İşte Roger Garaudy bunun tipik misalini teşkil eder.  Malum kendisi İslam’ı doğup büyüdüğü Katolik Fransa’da hazır halde bulmamış bir aydındır.
        Şu da var ki, önümüzde hazır bulduğumuz bu paha biçilmez kıymet değer kültür hazinelerimizi asla başkalarına karşı üstünlük kurmak için kullanılsın diye bize miras bırakılmış değil elbet. Bilakis insanlığa soluk aldırmak için armağan edilmiş kültür hazinelerimizdir.  İlla bir üstünlükten söz edeceksek  “İnanıyorsanız üstünsünüz”  düsturu bize yeter artar da. Yani inandığımız değerlerin gereğini yapmak esastır.  Ki,  bu tür üstünlük anlayışı dinimizce takva olarak karşılık bulduğundan buna hiç kimsenin itiraz etmesine mahal kalmaz da. İtiraz olacaksa da her daim hazıra konup da üzerine hiçbir şey katamayışımıza ve üretemeyişimize olmalıdır.  Öyle ya,  yeri geldiğinde yeri göğü inletircesine Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Haldun, İmamı Gazali gibi dehalarımızla övünerek mangalda kül bırakmazken, birileri de çıkıp peki siz ne yaptınız dediğinde hemen sus pus kalıp geçiştirebiliyoruz. Gerçek şu ki bu topraklarda XIX. yüzyıldan itibaren şu an bizim diyebileceğimiz deha çapında doğru dürüst bir aydın çıkaramazken, hala üstünlüğümüzü X. yüzyıldan yükselişe kadar ki dönemin ihtişamına kaptıraraktan kendimizi bulmaya çalışmak züğürt tesellisinden başka bir işe yaramayacaktır.  Nasıl işe yarasın ki, bikere elin adamı epey bir zamandır bilim ve teknolojik bakımdan hükümran olurken biz de habire hazırlopçuluğumuzla övünerek bugünlere geldik.  
          Her neyse yeterince mazinin o muhteşem hatırasıyla oyalanacağımız kadar oyalandık,  artık şimdi geleceğe kanatlanmak zamanıdır. Madem eski kuşak olarak biz kanatlanamadık, bari hiç olmazsa hiçbir komplekse kapılmadan yeni neslin kanatlanması için şu çağrıyı yaparak katkı sunalım:  “Sakın ola ki yerel ve evrensel değerleri birbirine iki zıt rakip değerler olarak görmeyin. Zira bugüne dek uzaya gidemeyişimize ne ninenizin eşarbı, ne dedemizin asası, ne de sakalı mani oldu. Tam aksine “kökü mazide ati” olamayışımız engel oldu. O halde siz siz olun bizim düştüğümüz hataya bari siz düşmeyin.” 
            Evet, şöyle geriye dönüp 'biz nerede hata yaptık'   dediğimizde noktada mesela çocukluk dönemlerimizde herhangi bir kahvehanede sohbete koyulup yer çekim kanunu mevzubahis olduğunda cümbür cemaat hemen herkes oturduğu yerden kös kös ahkâm kesip  “Yer çekimi kanunu Allah’ın bir lütfudur” demekle geçiştiriverirdik. Oysa bu tür ifadelerle sadece akaidimizi konuşturmuş oluyorduk. Yani analitik ve bilimsel yanımızı konuşturmuş olmuyorduk.. Elbette ki akaid yanımızın güçlü olması kayda değer ulvi bir hasletimizdir, ama kâinatta var olan kanunları açığa çıkaracak analitik düşünceden yoksunsak el âleme karşı kral çıplak olacağımız muhakkak.  Hem zahir hem batın yönümüzü birlikte konuşturur olmalıydı ki Nizam-ı âlem sevdamızın bir hayal değil evrensel hakikatin ta kendisi bir değer olduğu görülebilsin ya da karşılık bulabilsin.
           Bilmem hiç düşündük mü,  Allah (c.c)  acaba her şeyi  niye bir kanuna bağlamış diye.. Besbelli ki Yüce Allah her şeyi bir sebebe bağlamış ki, kulu o kanunu bulup geleceğe eşrefi mahlûkat olarak kanatlanabilsin. Hele bu kul şayet Müslüman’sa, o zaman değme keyfine, hiç kuşkusuz o buluş madde âleminde mana hüviyet kazanır da.  İşte batının handikabı bu noktada ortaya çıkıyor. Nasıl mı? Malum Batı teknolojide ilerlemeleriyle maddeye mana kazandırmış olmuyor, bilakis ilerlediği teknolojide donuklaşıp makinenin kölesi oluyor. Bizim handikabımız ise teknolojik bakımdan batının gerisinde kalmamızdır.. İşte bu noktada teknolojik anlamda Batıya açık olacağız, ama kendi yerel değerlerimizden kopmamak şartıyla elbet.  Ne hazindir ki bir takım batı hayranı göstermiyor. Sanki yerel değerlerimize kapalı kalmak marifetmişçesine batıya körü körüne teslimiyetçiliği çağdaşlık olarak yutturmaktalar. Oysa yerel değerlere kapalı kalmamak kaydıyla Proust’u, Balzac’ı Tolstoy’u, Dostyoyevski’yi, Albert Camus’u, Sartre’yi okuyor olsaydılar dünyaya bakış açıları tek pencereden olmayacaktı.    Hem yerel klasikleri, hem an batı klasikleri okunmalıydı ki;  kökü mazide ati en bir bakış açısı gerçekleşebilsin. Aksi halde havanda su dövmüş oluruz.
             Evet, Batı maddi keşiflerin zirvesine ulaştı ulaşmasına ama halen bugün olmuş iç âlemden bihaberdirler. Bu hususta Doğu’nun kapısını çalmak zorundalar. Bu yüzden Cemil Meriç ‘Bir Dünyanın Eşiğinde’ adlı eserinde; ruhu dindirecek tılsımı Ganj mitolojisiyle sembolize etmiştir. Yani Hindin Ganj’ına sadece bir nehir olarak bakmamış,  birde buna anlam yükleyip Doğunun çehresi olarak sunmuştur.  Öyle ki, Cemil Meriç Hind’i tanımlarken çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü yapısını ortak bir havuzda buluşturan etken unsurun sevgi iksiri olduğunu tespit etmiştir. İster istemez bizde bu tespitten Osmanlı’nın ‘Kesretten vahdete’, yani ‘çokluk içinde birlik deryasını’  hatırlarız. Hatta bu hatırlamanın üstüne Söğütte iki yüz çadırlık yerel otağımızdan çıkıp üç kıtaya uzanan evrensel harekâtımızı, yani Nizam-ı âlem ülkümüzü de hatırlarız.
            Tabii sadece hatırlamak yetmez,  nasıl ki Batının ruhunun susuzluğunu gidermesi açısından Ganj’a, yani şiire, müziğe ve sevgiye ihtiyacı varsa bizimde her halükarda köklerimize kayıtsız kalmamak kaydıyla bilime, teknolojiye ihtiyacımız vardır. Zira Nizam-ı âlem sevdamız için buna mecburuz da.            
            Bu arada unutmayalım ki, yerellikten evrenselliğe giden yolda batı dünyasının bulduğu keşiflere hazır konarak ya da kopya ederekten de sıçranılamaz,  daha çok kendi üreteceğimiz proje ve buluşlarımızla sıçrayabiliriz. Üretmeliyiz ki, âleme sil baştan yeniden nizam getirebilelim. .
         Şu da bir gerçek, yerel değerlerden yoksun evrensel değerlerde karar kılmak dipsiz bir kuyuda dolaşmak gibidir. Bir kere beşer olmamız hasebiyle her an istikametten şaşabiliriz, dolayısıyla gücümüz ölçüsünce aklımızı vahye teslim ederekten maddi üretimle haşir neşir olmalı ki;  maddenin kölesi olmayalım. İşte bu yüzden Said Nursi Hz.leri bir gerçeğe şöyle işaret etmiştir: “Mahalli iman kalptir. Akıl onun kapıcısı hükmündedir.” Zaten inanmamak Donkişot’ça veya ahmakça bir tavırdır. Bakın, Hz. Mevlana kâmil iman haleti ruhiye içerisinde ölümü Şeb-i Arus olarak görmüştür. İşte bu sayede aklın ölüme düğün gecesi diyecek kadar gücü olmadığını idrak etmiş olduk. Madem öyle bir yandan yerel değerlerle ruhumuzun açlığını gidermeye bakmalı, öte yandan evrensel değerlerle bilim teknoloji eksikliğimizi giderecek hamlelere girişmeli.
             Tabi, yerel değerlerimizin gücü bunlarla sınırlı değil elbet,  aynı zamanda kimlik bunalımını da giderici tek ilaç. Yeter ki yerel bilinci toplumun tüm kesimlerine nüfuz ettirmeye çalışalım bak o zaman modern dünyada kimliğimizi yitirmeden yaşamamız çok daha kolay olacaktır.  Zaten özümüzde milli romantizm, aşk, sevgi, kültür hamuru oldukça bizi öz kimliğimizden koparmak öyle kolay olmayacaktır. Sonuçta kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkaracak vesileler zuhur ettiğinde bir şekilde özümüzü hatırlayıp köklerimize dönüş yapabiliyoruz. Yine de işi şansa bırakmamalı. İşi şansa bırakırsak,   bilhassa genç kuşaklar günümüzün cilalı boyalı modernlik maskesi altında önlerine konulan her çarpık değer karşısında şaşkın ördek misali donuklaşabiliyor. Derken genç kuşaklar kökleriyle olan bağlarını koparıp hızla yabancılaşabiliyor. İşte buna meydan vermemek için hem yerel hem evrensel değerlerle tam donanımlı nesil yetiştirmek gerekir.  Malum,  yerel değerler toplumun sübjektif yönünü, evrensel değerler de toplumun objektif yönünü yansıtır. İşte iç ve dış olarak bu iki değeri barışık kıldığımızda yeniden dirilişe neslin doğuşu bir hayal değil hakikat olacağı muhakkak. Evet, yaşadığımız pek çok bunalımların kaynağında hem yerel hem de evrensel değerlerden yoksun kalışımızın etkisi söz konusudur.  
           İnsanlık önce kendi ruhunun sesine kulak verecek, daha sonrada dış dünyaya yönelmeli ki necat bulabilsin. İç âleminin susuzluğunu gideremeyen dış âlemle irtibat kuramaz, kursa da eninde sonunda lokal sınırlarına çekilecektir.
            Şayet ‘kökü mazide ati olmak’ diye bir derdimiz varsa,  çare olarak bunu   dünyanın hem ahrete bakan yüzünde hem de kendine bakan  yüzünde aramalı.. Yani hiç ölmeyecekmiş gibi dış dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış diyebileceğimiz düsturunca bu âlemde yer almalıyız. Hiç kuşkusuz bu dünyada konumumuzu belirlerken de hem yerel hem de evrensel değerleri dengede tutarak yol kat etmeli. Aksi halde yaşadığımız dünyaya çare olalım derken zindana çevirme konumuna düşeriz.  Şayet aklı hür, vicdanı hür olarak bu dünyadan öteki dünyaya göç etmek diye bir derdimiz varsa bunun için ne sadece tek başına yerellik yeterlidir, ne de tek başına evrensellik. Mutlaka her iki değeri de dengede tutacak bir hayat modeli istikametimiz için kâfi olacaktır. İşte böylesi istikamet tayin edici bir denge modeliyle tıpkı Osmanlı’nın Söğütte iki yüz çadırlık beylikten dirilişe geçtiği gibi bizde Türkiye’mizi bu anlayış doğrultusunda çağlar üzerinden sıçratıp âleme yeniden  ‘Nizam’ olabiliriz pekâlâ. Yeter ki bakış açımızı tek eksene endekslemeyelim gerisi gelir elbet. Bakın, Şeyh Edebali ne de güzel ifade etmiş  “Ey Oğul! İnsanı yaşat ki Devlet yaşasın.”  İşte işin sırrı bu öğütte gizli elbet.  Çağları aşan bu güzel öğüde kulak vermeli ki diriliş muştumuz bir hayal değil hakikat perdesi olarak karşılık bulsun.   
            Malumunuz bu hakikat perdesini açtığımızda, yani Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatına baktığımızda hayatında tüm yönleriyle yerel ve evrensel çizgileri görmek mümkün. Yukarıda da belirtmiştik ya, Müslümanlar ilk başta sayıca az ve yereldiler. Ama daha sonrasında sayıca çoğaldıklarında Mekke’nin fethiyle birlikte hem yerel hem evrensel oldular. Nitekim bu durum çağları kuşatacak bir Veda hutbesi beyannamesiyle taçlandırılır bile. İşte o gün bugündür şunu anladık ki hiçbir medeniyet oluşumu yerel olmadan evrensel doruğa ulaşamıyor.  O halde geliniz İslamın doğuşuyla birlikte yerellikten evrenselliğin doruğuna sıçradığımız gibi bu günde aynı ruhla evrenselliğin zirvesine çıkmak için var olalım.  Hakeza bir zamanlar Türk’ün alp’i İslam’la buluştuğunda göçer konumdan yerleşikliğe geçebilmiş,  Selçukluda Anadolu’yu yurt edinip vatanlaşabilmiş,  Osmanlıda ise evrensel çapta cihana hükmedecek devlet olabilmiştir, pekâlâ bizde Nizam-ı âleme yeniden koşabiliriz. Zaten Prof. Dr. Osman Turan’ın; ‘Türk Cihan hâkimiyeti mefkûremiz İslamiyet’le Nizam-ı âlem ülküsüne dönüşmüştür’ sözlerinde de görüldüğü üzere Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûremiz İslam’la buluştuğunda Îlây-ı Kelîmetullah için Nizamı âlem davasına dönüşen bir ülkü hüviyetine dönüşebiliyor. O halde bize de yeniden bu hüviyete bürünmek düşer.
                Vesselam.
       

8 Kasım 2016 Salı

FUNDAMENTALİZM VE FETÖ BELASI

FUNDAMENTALİZM VE FETÖ BELASI

SELİM GÜRBÜZER

         Fundamentalizm kavramı her ne kadar batı kaynaklı bir kavram olsa da Müslümanları karalamaya yönelik kullanılan bir koz olduğu besbelli. Yine bu meselenin sosyolojik bir problem olduğu da apayrı bir vaka.
        Malum olduğu üzere sinsi güçler ilim ve tefekkürden nasipsiz, aynı zamanda taassup bataklığına batmış bir takım eylem hastası tip ruhların çığırtkanlıklarını fırsat bilip ‘İşte İslam Fundamentalizmi budur’  demeye getirme hezeyanıyla Müslümanları zan altında tutacak etiketlemelerde bulunabiliyorlar. Bakalım hakikatleri ters yüz gösterme oyunu nereye kadar sürecek.  Sinsi mihraklar oyun oynaya dursun biz biliyoruz ki;   hiçbir taassubu zihniyet ve terörist kafa İslam’la özdeşleştirilemez. Şayet geçmişte bir takım Harici militanların tepki ve eylemleri ölçü alınacaksa,  şunu iyi bilsinler ki bu durumu hiçbir Müslüman, tıpkı FETÖ başkaldırmasında olduğu gibi tasvip etmez. Çünkü Haricilerin İslam’ın medeniyet misyonuyla yakından ve uzaktan alakaları yoktur. Nitekim Hz. Ali (k.v)'in bedevi kültürle yoğrulmuş Harici Fundamentalistlere karşı yürüttüğü mücadelesi esas itibarıyla hukuk savaşıdır. Öyle ki; başsızlığa ve nizamsızlığa alışmış Harici militanları İslam tarihinin yüz karası rol üstlenmişlerdir. Her ne kadar günümüzde Haricilik kalmasa da, maalesef onları aratmayacak derecede değişik rollere bürünmüş kılıkta ‘Yeni Tip Harici Fundamentalist’lerin varlığına şahit olduk diyebiliriz. Nitekim 25 Temmuz darbe girişiminde bulunan FETÖ İhanet Çetesi örgütü bunun tipik bir misalidir.
        Kavramlar bazen bir kelime, bazen bir ses, bazense en tesirli silah olarak sahne alabiliyor. Anlaşılan ülkeler eskisi kadar balistik ve konvansiyonel silahlarla abluka altına alınmıyor, artık içi boş kavramlarla beyinler yıkanıp esir alınıyor. Zihinleri efsunlayıp haşhaşlamak çok daha kolay bir yöntem gibi gözüküyor. Tabii zihinler batının hizmetine haşhaşlanıp mankurtlaşınca ister istemez o ülke içten çökertme manevralarına girişilebiliyor.  Şöyle geriye dönüp baktığımızda nice insanlar, nice sivil toplum kuruluşları, nice siyasi dehalar ve nice bilge şahsiyetler kavram kargaşasına kurban edildiğini görürüz. Hatta git gide anlamsızlık girdabı içerisine sürüklenen toplumları bölük pörçük edecek güçte karşımıza çıkmaktalar. Gerçektende içinde bulunduğumuz tabloya baktığımızda yoğun kavram bombardımanına tabii tutulduğumuz ayan beyan ortada. Sadece baş ağrıtan Fundamentalizm kavramı olsa belki gam yemeyiz, ama gel gör ki pek çok kavramlarla kuşatma alanları oluşturulmakta. Belli ki bilgi çağını yakalayamamış toplumlar düşünmesinler diye oyalanacak bir şeyler bulunması icab etmiş; sonunda bula bula alda kullan dercesine toplumun zihnini karıştırıcı oyuncak kavramlar türetiliverdi Böylece batı dünyası bilgi çağının nimetlerinden faydalanmayı kendine hak görürken, İslam toplumlarına da mezkûr kavramlarla oyalandırılmak reva görülmüştür.   Hani derler ya delinin biri kuyuya bir taş atmış kırk kişi o taşı çıkaramamış, aynen öyle de batıda içimize attığı içi boş oyuncak kavramlarla habire oyalanıp durmamız istenmekte.
          Dedik ya aslında Fundamentalizm bize ait bir kavram değil, bilakis batıdan ithal edilmiş oyuncak kavramdır. Bakınız Rönesans batı toplumunda sosyal değişmeyi sağlasa da Protestan Hıristiyanlıkta kendi içinde dönüşüme uğratıldığı bir vaka. Nasıl mı? İşte İngiltere bunun en bariz göstergesi.  Batı dünyası güya kiliselerini katolikliğin izlerinden arındığıyım derken bu kez Kitabı Mukaddes'i Hıristiyanlığa uyarlayan bir püriten oluşumla karşı karşıya kaldılar. Yani yağmurdan kaçıyım derken doluya tutuldular.  Nitekim bu tip oluşumda Yahudi ilişkisi gözden kaçmaz da. Öyle ki Protestan Hıristiyanlık bu tabloda Yahudi uyarlamasına tabii tutulup İngiltere’de radikal püriten tarikat oluşumunu tetiklerken Amerika’da ise Protestan Fundamentalist akımın doğmasına yol açmıştır. Daha da ilginç olan bu tip oluşumlar tarihi süreç içerisinde iktidarları etkileyecek güce de ulaşabiliyor. İster adına İngiltere püriten tip tarikat, ister Amerikan Fundamentalizmi denilsin hiç fark etmez, sonuçta birbirini destekleyici akımlardır.  Bu arada en belirgin ortak özellikleri ise içki, modern dans ve müzik, sinema ve tiyatro gibi âlemlerden uzak kalmalarının yanı sıra muhalif kanat olarak görev ifa etmeleridir. Hiç kuşkusuz bunda geçmişte kilise sultalarının değişime ayak diretmelerinin ve her türlü ilmi çalışmaları engizisyona tabii tutmalarının son derece çok büyük payı vardır. Tabii ki bilimi ve düşünceyi giyotine verirlerse olacağı buydu, dolayısıyla bir anda mantar gibi türeyen Fundamentalist akımların ortaya çıkmasına şaşmamak gerekirdi. Hele bunda bilhassa Amerika dünyanın jandarmasıyım diye övüne dursun, şu bir gerçek bu nasıl jandarmalıksa Fundamentalizme yakayı kaptırmış durumda. Hadi yakayı kaptırmaları neyse de içine düştüğü içi boş Fundamentalizm ucubesini İslam dünyasına yamamak çabasına girmesine ne demeli. Hiç kuşkusuz diyecek çok daha söz var elbet, ama zaten onların huyudur kendi ucubelerini sınır ötesine taşımak. İşte görüyorsunuz huylu huyundan vazgeçmez ya,  birde bu işin içinde dış politika malzemesi olarak kullanma hinliği de söz konusu. Nitekim bu durumu yetiştirdikleri Fundamentalist elebaşı FETÖ’yü bize teslim etmemelerinden çok rahatlıkla anlayabiliyoruz da artık.
         Gerçek şu ki, Fundamentalizm illeti Müslümanlar arasında fitne tohumu oluştururken batı toplumlarını da kiliseden soğutup yeni bir arayışlara itmiştir. Derken bu arayış içerisinde XVIII. asrın sonlarına doğru bula bula aydınlanma hareketinin temeli diye niteledikleri pozitivist aklı keşfetmişlerdir. Ancak ne var ki üzerinden çok geçmeden putlaştırdıkları aklında batılı adamın ruhunu doyuramayacağı anlaşıldı. Hem salt akıl tek başına insan ruhunu nasıl doyurabilsin ki; malum pozitivist akıl dedikleri şey donuk metanın keşfi için vardır, oysa insanın keşfi manada gizli. Malum, sırf kuru akıl asla insanlığı eşyanın esaretinden kurtaracak bir iksir değildir. Hani derler ya 'kel derman bulsa başına sürer' diye, aynen öyle de sırf kuru akıl iksiri derde deva olsaydı insanoğlu keşfettiği makinenin kölesi olmazdı. Neyse ki gelinen noktada batılı adam, yeniden ruhi boşluğunu dolduracak arayışa yönelmiş durumda. Eeeh ne yapsınlar,  batı insanı nihayetinde aklın karaya oturduğunu fark etti de bu kez can kurtarıcı simit olarak dini görmekte. Ancak bu arada can simidi gördükleri dinin Fundamentalist grupların elinde Protestan kılıfına bürünmüş oyuncak olduğu gözlerden kaçmazda. Oysa bilmiyorlar ki Martin Luther’in açtığı çığır Fundamentalistler elinde daha da çığırtkan hale gelmiştir. Nitekim Fundamentalistler daha çok askeri ve dış politika sahalarda çalışmayı tercih etmeleri bunun göstergesi. İşte FETÖ ihanet çetesi de bu ya, aynı gerekçelerle Fundamentalizmi ölçü alıp bilhassa devlet kurumlarımızdan askeri ve güvenlik birimlerine sızmışlardır. 
          Belli ki Haçlı ruhu kılık değiştirmiş durumda, şayet savundukları Hıristiyanlık buysa ne yüzle dünya barışından ve diyalogtan söz ediyorlar doğrusu buna hakları yoktur. Bu yaptıkları düpedüz Haçlı ruhunun bir başka kaba girmiş Evanjelik Hristiyanlığın hortlamasından başka bir şey değildir elbet. Kaldı ki günümüzde Evanjelistlerin ne yapmak istedikleri artık bir sır değil, biz onları Irak’a, Suriye’ye ektikleri fitne tohumlarından, Türkiye’de FETÖ eliyle 15 Temmuz Darbe girişiminden ve attıkları bombalardan biliriz, tamamen maskeleri düşmüş durumdalar. Öncesinde misyonerlik faaliyetleriyle boy göstermelerinden, sonrasında ise hükümetleri ve askeri birlikleri lobi faaliyetleriyle etkileyip misyonları doğrultusunda savaşa kanalize etmeleriyle tanıdık.
          Malumunuz şu da var ki,  Fundamentalistlerin savundukları bir kısım düşüncelerin İslami kaide ve kurallarla örtüşmesi icabında Müslümanları da içten yaralayacak Fundamentalist bir etiket iz bırakabiliyor. Nasıl mı? İşte nüfus planlaması karşıtlığı,  kürtaj aleyhtarı gösteriler, sigara aleyhtarı kampanyalar, içki âlemlerinden nefret etmek gibi pek çok görünür ortak kabuller Fundamentalist ithamı iz bırakabiliyor. Oysa ortak kabuller asla bütünü temsil etmez. Tıpkı imanın altı şartından birini inkâr etmekte olduğu gibi bir durumdur bu. Keza Hıristiyan mistisizmiyle İslam tasavvufunu benzer gösterme çabaları da öyledir. Oysa Yüce Peygamberimizi kamyonete bindirme hülyası, minarelerimizde yankılanan Ezan-ı Muhammediye’yi çanlar eşliğinde Peygamberimizin ismini anmaksızın okumak, dinler arası diyalog teraneleri gibi bir dizi sapkın gösterilerin bizim Mevlana’mızla, Yunusumuzla ve tasavvufi inançlarımızla asla yakından uzaktan ilişkisi yoktur. Bilakis batının içimize attığı Truva atlarıyla ilişkili diyebileceğimiz bizi içten çökertmeye yönelik bir sinsi planın parçası operasyonlardır.
           Evet, öyle anlaşılıyor ki, Fundamentalizm kavramdan çok bir kılıf,  dolayısıyla her kavram soru işareti taşıdığı gibi açıklamaya muhtaçta. Bikere her türlü kavram üzerinden türlü türlü tevil yapılabiliyor. Hem kaldı ki batı dünyasının ürettiği kavramlarla doğu dünyasına ait kavramlar birebir örtüşmez de. Mesela batı kavramı Fundamentalizmle bize yaftalanmak istenen irtica kavramı bunun bariz bir delilidir. Neyse ki tarihin her devrinde bu tür çarpıtmaların geçirdiğimiz onca kışkırtma hareketleriyle gün ışığına çıkan bir takım gerçeklerle artık pek yutmuyoruz. Müslümanları irtica yaftasıyla suçlayanlar bikere her şeyden önce kendilerine dönüp bakmalarını tavsiye ederiz. Nasıl mı? İşte Amerika’da Başkanların daha seçilir seçilmez İncil’e yemin ederek göreve başlamaları, doğan çocukların vaftiz edilmeleri, evliliğe kilise töreni eşliğinde adım atılması, dolarların üzerine; ‘Allah'a inanırız’ ibaresinin yazılması ve hafta tatilinin pazar günü ilan edilmesi gibi bir dizi kurallar hiçte irticai bir durum telakki edilmiyor. Ama söz konusu İslam olduğunda, yani Müslümanlar mukaddes dinini hayatının merkezine aldığında hemen İslamifobi olarak karşılık bulmakta. Maalesef kendilerine gelince müstahak İslamiyet söz konusu olduğunda ise tam tersi bir tavır sergilemekteler.  Hadi yaftalama, karalama neyse de, peki ya uluslararası alanda örgütlenmiş istihbarat ağları kanalıyla Müslümanların kendi öz yurtlarında parya edilmelerine ne demeli? 
           Anlaşılan o ki;  laik-anti laik, alevi-sünni gibi suni kamplaşmalar bizim tercihimizle oluşmuş kamplaşmalar değil,  bilakis kökü dışarıda üretilen kavramlarla bizi birbirimize kırdırmaya yönelik suni kamplaşmalarıdır. Üstelik kurdukları tezgâh sadece ülke halklarına uygulanmıyor, batı karşıtı İslami kimliğe sahip yöneticileri iş başından uzaklaştırmak veya devirmek içinde kullanılabiliyor. İcabında bu hinliği bir dizi ekonomik yaptırım ve ambargo koyaraktan da gerçekleştirilebiliyorlar.
            Dedik ya aslında Fundamentalizm, ABD Köktenci Evanjelik Protestan mezhep ağırlıklı bir akımının İslam âlemine fitne tohumu şeklinde sokulup yeri geldiğinde radikal unsurlar üzerinden yeri geldiğinde de ılımlı Müslüman kılıfı altında yürütülmektedir. Besbelli ki İslam’ın yeniden bir medeniyet halinde doğmasından endişelenen batı, İslam’ın yükselişini kesmek için bu tür kavramlara ihtiyaç duyup bizi can evimizden vurmanın hesabı içerisindeler. Madem durum vaziyet bu, o halde tüm bu kirli hesapları bozmak için Ulu Hakan Abdülhamit Han ve Tayyip Erdoğan usulü akıl dolusu hamlelerle karşılık verip uyanık olmak zorundayız.
           Avrupa tarihine şöyle bir bakın sanayileşmeyle birlikte içten içe derin bir kimlik krizi sancısı da yaşamışlar. Bilhassa endüstriyel devrim İngiltere’de önce kimlik krizini, sonrasında ise hızla yaygınlaşan püriten militan Hıristiyanlık akımının doğmasına kapı aralamıştır. Hakeza sanayileşme diğer Avrupa ülkeleri içinde sosyal değişmeye paralel olarak kendi içinde nükseden kimlik krizinin yanı sıra püriten tarikat oluşumların doğmasını da beraberinde getirdi.  Malum ülkemizde de kimlik krizine yol açacak hareketler ilk evvela üniversitelerde masumane öğrenci istekleriyle başlamış, daha sonrasında bu istekler sağ-sol, alevi-sünni çatışmasına yol açacak bir sosyolojik boyut kazanmıştır. Derken 12 Eylül sonrasında kutuplaşmalar bir başka mecraya kayıp bu kez laik-anti laik, Türk-Kürt ayırımı ekseninde boy vermiştir. Elbet o yılları yaşayanlar çok iyi bilir ki; köyünden kasabasından kopan insanlar, göç ettikleri şehrin varoşlarında konakladıklarında kimlik krizine tutuluyorlardı. İşte böyle kaygan bir zeminde sağ-sol ikilemi ve laik-anti laik cepheleşmeler kendi kulvarında çok rahatlıkla taban bulabiliyordu. Anlaşılan o ki her sosyal değişme geçiş sancısına da yol açtığından böylesi geçişlerde sosyal tabanlı militanlaşma eğilimlere bir fırsat teşkil edebiliyordu. Hem de nasıl fırsattan istifade bir talan, o dönemlerde bir bakmışsın insanlar serbest tartışma ortamları yerine militarizmin kucağında kendilerini buluyorlardı. Ağ’a düşüncede çatışma kaçınılmaz oluyordu. Hele birde tüm bunların üstüne basiretsiz idarecilerin meselelere sosyal adaletle yaklaşmayıp vesayetin gölgesinde ayak sürtmeleri olaylara daha da bir derinlik kazandırması işin bir başka yönüydü.
          Bakın batı, sosyal haklar ve özgürlüğün azlığını daima kışkırtıcı olduğunun farkına vardığında birçok meselelerin üstesinden gelebilmiştir.  Doğu hala bu konuda pek mesafe kat etmiş sayılmaz.  Nitekim İran Şah'ı demokratik talepler noktasında hürriyetin tamamını değil ucunu gösterdiğinde bir anda Humeyni önderliğindeki kitlesel ihtilal kaçınılmaz hal almıştır. Bu demektir ki totaliter anlayış her zaman tedhiş saçabiliyor. O halde hem Türkiye’nin hem de İslam âlemini yöneten idarecilerin idare ettiği halklarına temel hak ve hürriyetlerini vermede batıya açık kapı bırakmadan güvence altına almalarında fayda var. Çünkü doğu toplumların geleceği aklı hür,  irfanı hür,  fikri hür nesil yetiştirmekten geçmektedir. Yok, efendim fikir hürriyeti de neymiş denilecekse her cinsten Fundamentalist akım kendine alan bulup geleceğimizi karartacağı muhakkak. Bu arada Fundamentalist FETÖ ihanet örgütünün sınav sorularını çalarak altın nesil yetiştiriyoruz yutturmacasına da bir daha kanmamakta şarttır.
          Sosyal değişim toplumların alın yazısı bir gerçek. Her toplum öyle veya böyle bir şekilde değişebiliyor, ama değişim sürecini Fundamentalist anlayışa ve marjinal gruplara teslim ederek değil, ilim yolunda ter dökenlere teslim ederek gerçekleştirmek gerekir. Aksi takdirde bir takım sosyal çalkantıların nüksetmesi kaçınılmazdır. Zira sosyal değişim denen hadise tekâmül,  inkılâp,  ihtilal,  ilim ve eğitim yoluyla tezahür edebiliyor. Mesela tekâmül yoluyla tedrici bir sosyal değişim vuku bulurken,  inkılâp yoluyla da daha çok radikal ve programlı bir kadro hareketi vuku bulmakta. Keza ihtilal yoluyla gayrinizamî kanlı değişim gerçekleşirken ilim ve eğitim yoluyla da nizami bir değişim gerçekleşmektedir. Her ne kadar eğitim yoluyla değişim süreci yavaş yavaş gerçekleşse de sonuçta en verimli, en uzun soluklu ve en müspet kalıcı sağlıklı bir değişimdir diyebiliriz. İşte bu yüzden ilme dayalı her bir değişim Fundamentalizm’e yabancıdır. Yabancı kalmaları da gayet tabiidir, çünkü medeniyetlerin doğuşunda ilmin ve eğitimin çok büyük rolü söz konusudur. Hele ki aklını Pensilvanya’da ki terörist başına kiralayanlara fırsat vermemek için mutlaka ilim yolunda medeniyet inşası şart diyoruz. Tabii ki ilimden maksat Allah’a ulaştıran ilimdir, asla film ilmi değildir.  Dolayısıyla Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaçtır. Kaldı ki İslam çağlar üstü bir din, muhatabı ise tüm insanlık olduğundan kıyamete kadar nuru sönmeyecek tek değişmeyen Hakikat-ı Muhammediye dindir. Nitekim Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Dinin hiçbir şekilde değişmediğini, ama insanların dinle ilgili anlayışlarının devirler ve şartlara göre değiştiğini” işaret etmesi bu gerçeği teyit ediyor.
          Kelimenin tam anlamıyla her türden Fundamentalist akımlar, kalıcı olana değil geçici olana talip olmakla köksüz düzen peşinde ömürlerini zayi etmekteler. Hem tarihten bugüne öfkeyle, kinle, militarizmle kim ne bulmuş ki onlarda bulsun. Hiç yalandan nefeslerini boşa tüketmesinler, eninde sonunda eli silah tutan eylem hastası grupların en son varacağı nokta devrim muhafızlığıdır. Paye alacakları kazanımda olsa olsa 'Yeni Haricilik' unvanı olacaktır.  Bizden uyarması, yol yakinken bu tür oluşumlara kendilerini kaptırmasınlar, gelecek ne Fundamentalizm’de ne de Yeni Haricilikte, gelecek bilgi ve tefekkür abidesi olmaktan geçiyor. Hiç kuşkusuz tarih bunun en canlı şahidi zaten.  Zira medeniyetler bilge ve ilim erbabı insanların omuzlarında boy vermektedir.
           Unutmayalım ki, ya medeniyet olup Nizam-ı âlem olacağız ya da bedeviliğe talip olup zillete düşeceğiz. Hiç kuşkusuz tercihimiz Nizam-ı âlem olmaktan yanadır.

            Vesselam
.http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2150/fundamentalizm-ve-feto-belasi.html

7 Kasım 2016 Pazartesi

NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ



     NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ

 SELİM  GÜRBÜZER    

       Hani derler ya yapmak zor bozmak kolay diye, aynen öyle de namazı tam hakkıyla kılmak için birtakım kaide ve kurallara uymak gerekir, uyulmazsa sonunda namazı batıl kılma tehlikesi var. Anlaşılan namaz bozulmaya gelmez. O halde namazı bozan durumlar neymiş bir göz atalım:
       —İki harften ibaret bile olsa namazda dünya kelamı konuşmak namazın bozulmasına yetiyor. Hatta Semavi kitaplardan ifadeler okumak, avaz avaz yaygara koparmakta konuşma hükmündedir. İcabında iki harf çıkaracak şekilde özürsüz öksürmekte öyledir, ama öksürürken burnundan harfsiz ses çıktığında namaz bozulmaz.
     —Namaz kılmakta olan bir kimseye kaç rekât namaz kıldığına dair sual sorulduğunda parmak işaretleriyle gösterecek olsa, ya da sorulan soruya üç kelimeden az olmak kaydıyla cevaben yazı yazmış olunsa namazı bozmaz. Ancak yazı yazma fiili dışarıdan birine namazda olmadığı izlenimini verecek derecedeyse namazın bozulduğuna işaret teşkil eder.
     —Namaz kılarken sual eyleyen bir kişiye ayetle cevap vermek namazı bozar. Hakeza ismi Yahya veya Musa olan kişiye hitaben Kur’an’da geçen “Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al” veya  “Ey Musa! Sağ elindeki nedir” ayetlerini hitap maksadıyla okunduğunda namaz bozulur.
       —Namaz dışında bir kimsenin vereceği talimat doğrultusunda herhangi bir iş yapılmış olsa namazı bozar.
      —Namaz kılana müjde haber ulaştığında cevaben ‘Elhamdülillah’ dendiğinde; bu mevzu ihtilaflı olsa da, İmam Yusuf bu konuda  “Biriniz namazda iken başına bir hal gelirse tespih etsin” hadisi şerifinden hareketle bozulmadığına hükmetmiştir.
       —Ölüm bildiren bir haber karşısında ‘İnna lillâh ve innâ ileyhi râciûn’ ifadesiyle karşılık vermek namazı bozar. Zira bu ifade cevap verme hükmünde bir kelamdır.
      —Bir kimse Allah adını işittiğinde cevap maksadıyla ‘Celle celâlühu’ dediğinde veya peygamberimizin ismi anıldığında cevap amaçlı ‘Salâvat’ getirdiğinde namaz bozulur. Şayet övgü maksatlı salâvat okursa bozulmaz.
        Şeytanın ismi anıldığında ‘lanet’ edilirse namaz bozulur. Zira bu tutumda namaz dışından gelen çağrıya cevap vermek hükmü taşır.
        —Ağlamakla namaz bozulur. Hele hele dünya işleri icabı ağlamak namazın ruhuyla bağdaşmaz. Hakeza ağrı veya sızıdan dolayı inlemek, ahlamak, uflamak, puflamak ve üflemekte öyledir. Dolayısıyla namazdayken bir musibete binaen ‘Vay başıma gelenler’ dense namaz bozulur, hatta sesli ağlansa da öyledir. Ancak cennet ve cehennemi hatırlayaraktan ağlamak bundan istisnadır. Belli ki bu tür ağlayışta uhrevi hassasiyet söz konusudur.
        Namazdayken imamın kıraatinden etkilenip ağzından ağlamalı ‘Hay, Hay...’ ifadeleri çıktığında namaz bozulmaz. Zira bu durum huşu hali olarak yorumlanır. 
          — Kişinin kendi duyacağı şekilde gülmesi namazı bozar.
          —İnsan sözlerine benzer ifadelerle dua etmek veya namaz içerisinde Kur’an ve sünnette olmayan bir şeyle dua etmek namazı bozar.
         —Başkasına teşmitte bulunmak, yani aksırana ‘Yerhamükellah’ demek namazı bozar,  ama aksıran kendine söylerse bozmaz.
        —Namazdayken bir başka namaz kılanın ‘Veled’dalin’ dediğini işitir de ‘âmin’ derse namaz bozulmaz.  Yine de bu konuda bozulur diyen ulemada vardır.
         —Vesveseyi gidermek için ‘lahavle vela kuvvete illa billâh’ denildiğinde dünya maksadını güdüyorsa namaz bozulur, ahret içinse bozulmaz.
          —Namaz esnasında terastan bir şey düştüğünde karşılığında  ‘besmele’ çekilirse,  ya da dua veya beddua işittiğinde karşılığında âmin denildiğinde namaz bozulur.
          — Bir kimse tabii olduğu imamının dışında başkasının yanlışını düzeltmeye kalkışması namazı bozar, çünkü bu öğrenme ve öğretme kapsamında değerlendirilir. Fakat kendi imamına yönelik düzeltme yapsa namaz bozulmaz. Zira bu durum namazın doğru kılınması içindir.
           İmam kıraat okurken, dili tutulduğunda farz miktarı okumuşsa rükûa gitmesi gerekir ki hatırlatmaya muhatap kalmasın. Dolayısıyla böyle bir durumda cemaatin ayeti hatırlatması mekruhtur. Yine namaz kılan kişinin namaz dışındaki birinin telkiniyle okuyuşunu düzeltmesi namazı bozar, çünkü bunda öğrenme söz konusudur.
        —Namazda Kur’an'ın manasını bozacak şekilde veya teganniyle okumak namazı bozar. Hatta kıraati yanlış okumakta öyledir.
       —Mihrap üzerine yazılı ayeti okumak, ya da ezberinde olmayan sureyi Kur’an’a bakarak okumak namazı bozar. Fakat bu hususta İmamı Azam en az bir ayet okuyunca namaz bozulur şerhi düşmüştür. Belli ki ezberinde olmayan bir sureye bakarak okumak bir başkasından öğrenmek gibi değerlendiriliyor. Tabii ki ezberindeki bir ayeti okumak bunun hilafına olup namaz bozulmaz. Zira burada öğrenme söz konusu değildir.
       —Dil sürçmesi (Zelle-i kari) namazı bozar.  Ancak şeddeli bir harfi şeddesiz, şeddesizi şeddeli okumakla namaz bozulmaz. Ve yine Kuran’ı makamında manayı değiştirmemek kaydıyla sırf sesi güzelleştirmek ve kıraati zinetlendirmek için okunduğunda zarar etmez, hatta müstehap olur.
        —Az veya çok fark etmez herhangi bir şey yiyip içmek namazı bozar. Velev ki unutarak bir susam tanesi yemiş olmakta buna dâhildir. Keza ağzına yağmur damlası düştüğünde yutmakta öyledir. Demek ki bir buğday tanesi yenilse ya da bir damla su içilse ister kasten, ister yanılarak olsun namazı bozabiliyor.
        —Kusmuk ağız dolusu olursa namazı bozar, sadece az miktarda yutulan kusmuk bozmaz.
       — Diş arasında kalmış nohut tanesi kadar yemek artığını yemek namazı bozar,  ancak yemiş nohut tanesinden küçükse bozmaz.
        —Özürsüz kıbleden göğsü çevirmek namazı bozar.
        —Arada hiçbir mani bulunmayan pislik üzerine secde etmek namazı bozar.
        —Namaz esnasında başkasına selam vermek veya almak yahut tokalaşmak namazı bozar, ancak selamlama el ve kaş işaretiyle olursa bozmaz.
        —Namaz kılarken bilerek özürsüz abdesti bozmak namazı bozar.
        Namazda iken abdesti bozacak bir durum meydana gelirse:
        —Ya abdest alıp yeniden kılmalı, ya da mescit içinde abdest almanın akabinde eksik kalan namazını tamamlamak gerekir. Ancak abdest maksadıyla mescidin dışına çıkılmışsa, ya da gidiş gelişlerde Kur’an okunmuşsa, hatta o arada avret yeri açılmışsa artık bu namaz kaldığı yerden bina edilemez. Yine bir insan düşünün ki abdestsiz olduğunun zannıyla namazı terk edip ancak bir süre sonra abdestli olduğuna kanaat getirip namaz kılmaya kalkıştığında o namaz bozulur, velev ki mescitten çıkılmasa da öyledir.
      İmama abdestsizlik hali gelse cemaat içinde elverişli bir kimseyi işaret yoluyla elbisesinden tutup mihraba geçirmekle istihlaf yapmış olur. Şayet yerine adam geçirmeksizin (istihlaf yapmayıp) mescitten çıkmış olsa cemaatin namazı bozulur.
      İstihlaf sözle değil işaretle gerçekleşir. Şöyle ki;
     —Bir parmakla işaret edildiğinde bir rekât kıldı manasınadır.
     —İki parmakla işaret edildiğinde iki rekât kıldı manasınadır.
     —Elle diz kapaklarına vurulduğunda rükû terk edildi manasınadır.
     —Alnıyla işaret edildiğinde secde terk edildi manasınadır.
     —Ağızla işaret edildiğinde kıraatin terk edildiğine işarettir.
       Demek ki; istihlâf namaz esnasında imamın herhangi özrü sebebiyle yerine cemaatten ehil birisini birtakım işaretler yardımıyla veya elbisesinden çekmek suretiyle mihraba geçirme işlemidir. Ama imam isterse istihlafa gitmeksizin özrüne binaen mescit içerisinde abdest alıp kaldığı yerden namazı bina edilebilir de.  Ancak mescit içerisinde abdest alınacak su yoksa istihlâf cihetine gitmesinde fayda var. Şayet cemaat istihlâf bilincinden yoksunsa namazı yeniden kıldırması daha uygun düşer.
        Şurası muhakkak imam istihlâf yapmakla tam manasıyla imam olmaktan çıkmış sayılmaz da. Nitekim imam mescit içerisinde abdest alıp yerine geçirdiği halifesi daha bir rükûun eda etmeksizin namaza yetiştiğinde tekrar imam konumuna geçebiliyor.
         İstihlafın sahih olması için üç şart gereklidir, bunlar;
        —İmam bulunduğu namazgâhtan veya yerden (evden) dışarı çıkmış olmaması,
        — İmamda namazı bozan hallerin zuhur etmesi lazım gelir,
        —Kılınan namaza devam etme şartlarının ortadan kalkması lazım gelir.
        Anlaşılan o ki istihlâf;  abdestin bozulması, mesh müddetinin geçmesi, şiddetli hastalık hali ve kıraatten acizlik gibi durumların vuku bulmasına istinaden bir uygulamadır. Malum; imam ve cemaat arasında gönül bağına benzer bir namaz bağı söz konusu ki imamın namazı bozulduğunda cemaatin namazı da bozulmuş olur.  Hatta son oturuşta imam ölmüş olsa bile aynı hüküm geçerlidir. Dolayısıyla bu tip durumlarda cemaat yeniden namazı kılması gerekir.
        —Teyemmümle namaz kılan bir insanın namaz esnasında suyu görmesi namazı bozar. Ancak bu namaz cemaatle kılındığında cemaatten biri namaz esnasında suyu görür de imam görmezse gören kişinin namazı bozulur.
        —Mesh müddetinin sona ermesi ya da mestlerin çıkarılması namazı bozar.
        —Rükû ve secde yapmaya gücü yettiği halde imayla namaz kılmak namazı bozar.
        —Delilik veya baygınlık halinde namaz bozulur. Tabii ki delilik ve baygınlıkta zaman dilimi esastır.  Dolayısıyla delilik ve baygınlık bir gün ve bir geceden fazla bir süre sürdüğünde namazın kazası lazım gelmez. Dahası devamlılık gösteren bir delilik halinde ibadetler düşebiliyor. Madem delilikte zaman dilimi söz konusu, o halde bu durumda eda edilen namazların hükmü konusunda, İmam Muhammed’e göre bu süre altıncı namaz vaktinin girmesiyle sınırlıdır. İmamı Azam ve İmam Yusuf’a göre ise bu süre bir gün ve bir geceyle sınırlıdır.  Şayet delilik süreci bir ay devam ederse sadece namaz değil, bunun yanı sıra oruçta düşer. Bir aydan önce iyileşirse aradan geçen zamanı kaza eder. Zekâtta ise bu süre bir senedir.
         Şu da bir gerçek, deliler malları telef ettiklerinde tazminle cezalandırılır, fakat sözlerinden dolayı cezalandırılmazlar. Zira onların akit ve ikrarları sağlıklı değildir.
        Delinin iman etmesi veya dinden dönmesi ebeveynine veya velisine bağlı olarak muteberlik kazanır. Gayrimüslim bir delinin hanımı Müslüman olsa, delinin velisine Müslüman olması teklif edilir. Bu durumda kabul ederse delinin nikâhı devam eder, kabul etmezse ayrılmalarına karar verilir.
          Bu arada delilikten bahsetmişken bunaklığa da değinmekte fayda var. Malum bunaklık kâh akıllıca, kâh delice davranış hallerin görüldüğü bir arızi hastalıktır. Bu yüzden bunaklar akıllı çocuk hükmüne tabi tutulur. Dolayısıyla bunak olan bir kişi mümeyyiz bir çocuk gibi başkasına veli olabiliyor. Ancak bunlardan kalan akdin hakları kendilerine değil müvekkillerine ait olur.
          Baygınlık uykunun üstünde bir haldir. Baygınlık ibadetleri iptal etmenin yanı sıra ihtimaldir ki abdesti de bozar. Ki; baygınlık namaz bakımdan delilik hükmünde değerlendirilir. Ancak oruç ve zekât bu kapsamda değerlendirilmez.    
        —Bakmak suretiyle cünüp olmak, ya da namazda otururken uyuya dalıp ihtilam olmak veya rüya sebebiyle meninin gelmesi namazı bozar. Ancak namaz içerisinde cinsel manada düşünmek namazı bozmaz, zira onlardan korunmanın imkânı yoktur.
         Namaza durmuş bir erkeği eşi öper veya dokunursa namaz bozulmaz. Çünkü cinsel yaklaşma konusunda erkek asıldır. Ancak erkeğin şehveti uyanırsa namaz bozulur. Bir kadın namazdayken erkeği dokunduğunda ya da şehvetle öptüğünde namazı bozulmaz. Anlaşılan cinsellikte erkeğe itibar edilmektedir.
         Kadınla beraber aynı hizada beraber kılınan namazın bozulmasının sebebi sanıldığı üzere şehvet değil, bilakis erkeklerin durmaları farz olan makamı veya duracağı yeri terk etmelerinden dolayıdır. Hatta aynı hizada ihtiyar nine ve nikâh düşmeyen akrabalar da bulunsalar hüküm yine aynıdır. Ancak kız çocuğu bundan istisnadır. Yani akıl baliğ olmuş ve gelişmiş bir kız çocukla aynı hizada kılmak namazı bozar.
       Elbette ki kadın erkek aynı hizada namaza durması namazı bozar bozmasına da, ancak bununda kendine özgü bir takım kural ve kaideleri vardır. Şöyle ki;
      -Bir kere kılınan namaz başlangıç tekbiri bakımdan ortak bir namaz olmalı ki bozulmaya sebep teşkil etsin,  yani kılınan namaz aynı namaz değilse batıl olmaz.
      -Erkekle kadının saf oldukları alan ve hizanın aynı olması namazı bozar. Bir hizadan durmaktan maksat elbette ki bir rükün miktarı kadar durmaktır. O halde bir rükün miktarı kadar aynı hizada durmakla namaz bozulmuş olur.
      Temyiz parlak oğlan biriyle aynı hizada namaz kılmak namazı bozmazsa da sakalı bıyığı bitmemiş gencin arkasında namaz kılmak keraheti tenzihiyedir. Çünkü bu fitneye yol açabilecek bir durumdur.  
       Deli kadınla aynı hizada bulunmak namazı bozmaz. Zira delinin kıldığı namaz sahih değildir.
      Mahrem kadınlarda olsa aynı safta aynı hizada namaz kılmak sahih değildir. Anlaşılan o ki,  akıl baliğ bir kadının erkeklerle topuk ve baldırları itibariyle aynı hizada namaz kılması namazı bozan bir husustur. Ancak cenaze namazında aynı hizada bulunulsa bozulmaz, çünkü cenaze namazında rükû ve secde yoktur. Zaten cenaze esas itibariyle duadır.
        -Erkekle kadının yönleri bir olduğunda namaz bozulur. Ancak Kâbe’de kıble yönlerinin ayrı olması hasebiyle erkek kadın yan yana kılsa da namaz bozulmaz. Kaldı ki Kâbe’de zaruret söz konusu olduğunu da unutmamak gerekir.
       Aynı imam arkasında kadınlar erkeklerin önünde saf tuttuklarında tüm saftaki erkeklerin namazı bozulmuş olur.
        Malum,  erkek ve kadının bulunduğu bir mescitte karşıt cinsiyetten bir kısmının mescidin zemininde, diğer kısmının en az bir adam boyu yükseklikte bir yerde namaz kılmasında bir beis yoktur. Keza karşıt cinsiyettekilerin aralarında bir perde, bir direk, ya da bir adam sığacak kadar açıklık bulunması da öyledir. Aslında tüm bunlara ilaveten en önemli ayrıntı kadınların mescitte namaz kılmaktansa evlerinde kılması hususudur. Ki, kadın için bu daha bir takva davranış olacaktır.   
         Cariye azat olduğunda derhal örtünmeyip namaza durduğunda o namaz bozulur. Zira örtünme farzı azat edildiği günle başlamaktadır.
           — Namaz içerisinde ardı sıra devam etmeyen yürüyüş namazı bozmaz. Şöyle ki;
    Bir kimse namazdayken kıbleye karşı yürüdüğünde bakılır; şayet bir saf kadar yürür, sonra bir rükün eda edecek kadar durur; sonra aynı şekilde tekrar yürür tekrar durursa namaz bozulmaz. Bu bize yer değiştirmeksizin veya devamlılık arz eden çok yürüyüş olmadı durumlarda namazın bozulmadığını gösterir. Nitekim bir kimse safa girmek için bir saf miktarı yürüdüğünde namaz bozulmaz,  şayet bir saftan fazla yürürse bozulur.
     Namazını bozan bir kişi şu hükümlere tabi olur;
    —Özürsüz bozmuşsa haramdır.
    —Malı zayi olduğu için bozmuşsa mubahtır.
    —İkmal için bozmuşsa müstehaptır.
    — Can kurtarmak için bozmuşsa vacip olur.
     Demek ki, tehlikeli durumlarda;  mesela bir kimseyi ölümden kurtarmak, ya da bir malı zayi olmaktan kurtarmak adına yukarda bahsedilen sıralı hükümlerden birine dâhil olur.
      Düşünün ki bir baba ya da anne evladının nafile namaz kıldığını bildiği halde yanına çağırsa çağrıya icap etmesi gerekmez.  Malum Allah’a masiyet söz konusu olduğunda anne baba da olsa hiçbir mahlûka itaat edilmez. Tabii ki namaz kıldığını bilmeksizin çağırdığında iş değişir. Bu durum da evlat ayakta bir tarafa selam verip icabet etmesi lazım gelir. Namaz kılan her kim olursa olsun imdat diye bir ses işittiğinde kurtarmaya gücü yetecek iradeyi kendinde hissettiğinde kıldığı namaz ister nafile, ister farz olsun namazı bozup yardıma koşması farz olur.
       —Namazda setri avret hükmü gereği örtünmesi gereken yerin üç tespih miktarı kadar açık bulunması namazı bozar. Öyle ki; çıplak kılan birinin avret yerlerini örtecek elbise bulması, ya da özür sahibinin özrünün ortadan kalkması durumunda da namaz bozulur.
         — Dört veya üç rekâtlı namazlarda iki rekâtın başında selam vermek, yani dört rekâtlı bir namazı iki rekât sanarak birinci oturuştan sonra selam veren kimsenin namazı bozulur. Fakat yanılarak  selam vermesi namazı bozmaz.
       —Sabah namazı kılarken güneşin doğması, Bayram namazını öğlenin vaktinin girdiğinde kılınması ve Cuma namazının ikindi vaktinde kılınması namazı bozar.
         —Rükünleri imamdan önce eda etmek namazı bozar.
         —Namazda fazla meşguliyet ya da iş yapar gibi gözükmek ve üç hareketi arka arkaya yapmak namazı bozar. Mesela çokça çiğnemek veya üç defa çiğnemek bu kapsamda değerlendirilir. Şeker ağza alındığında çiğnenmezse bir şey lazım gelmez, ama tadı mideye vardığında namazı bozar. Şayet namazdan önce yenmiş kaydıyla sonradan namaz içinde tadı tükürükle boğaza gitmişse namaz bozulmaz.
        Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuş veya benzeri bir şeyi hedefleyip atılacak olsa namaz bozulur. Ancak bu meselenin bir istisnası var ki, şayet atılan taş bir elle atılmışsa bu durum az bir iş olması hasebiyle namaz bozulmaz, ama bunu yapmakla günah işlemiş olur.
        Birbiri ardınca üç hareket ameli kesir (çok iş) olduğundan namaz bozulur. Zira binek üzerinde namaz kılanın ard arda hayvana üç defa vurması bunun tipik misalidir. Bu misalden de anlaşıldığı üzere bir veya iki vurulursa namaz bozulmaz. Hakeza namazda iken hayvandan inmekte kolaylık (az iş) olduğundan namaz bozulmaz. Demek ki binmekte ki zorluk namazı bozmaya, inmekte ki rahatlık (ferahlık) namazı kurtarmaya yetiyor.
       Yine namazda kılmakta olan bir kimseye el veya kamçı vasıtasıyla vurmak çok işe girdiğinden namazı bozar. Ayrıca bir kimse rükûa varırken ya da doğrulurken ellerini kaldırması da ameli kesir bir fiil olduğu içindir namaz bozulur.
        Namazda iken ayakkabıyı eller kullanılarak giyildiğinde namaz bozulur. Zira giyinmekte hem zorluk var hem de çok işe muhtaçlık vardır. Ama çıkarmak öyle değildir, yani ayakkabıyı çıkarmakta kolaylık olduğundan namaz bozulmayacaktır.
        Bir kimse gözüne sürme, bedenine yağ sürse,  ya da sakal ve saçını tarasa ameli kesir (çok iş) fiile gireceğinden dolayı namaz bozulur. Yine her kim namazdayken eliyle üç defadan az elbisesiyle, bedeniyle ve sakallarıyla oynasa bu mekruh kapsamında değerlendirilir. Şayet namazda tekrarlama yapılmaksızın tek bir el yardımıyla baş sarığını veya takkesini kaldırıp yere koyarsa namaz bozulmaz. Hakeza bunları yerden kaldırıp başa koymakta öyledir. Ancak tüm bu yapılanlar çok işe muhtaç olursa namazı bozar.
       Bir kimse namazda değişik rekâtlarda iki kere veya birer kere kaşımış olsa namaz bozulmaz. Ancak bir rekât karşılığında birbiri ardınca üç defa kaşımak namazı bozar.
         Namazda çocuğu alıp emzirmek ameli kesir bir fiil olması hasebiyle namazı bozar.
         Velhasıl, siz siz olun göz nurumuz namazı bozmayın.
         Vesselam.
       Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklopedisi (Prof. Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)


6 Kasım 2016 Pazar

MEKRUHTA OLSA NAMAZ LEKE KALDIRMAZ



MEKRUHTA OLSA NAMAZ LEKE KALDIRMAZ

 SELİM GÜRBÜZER

        Namazı tam kılmak varken mekruh kılmak niye derseniz, doğrusu bu bizlerin eksikliğidir. Zira mekruhta olsa namaz leke kaldırmaz. Malumunuz, mekruh; dinimizce pek caiz görülmeyen ya da kerih (çirkin) görülen fiil demektir. Bu yüzden fakihler namazı mekruh kılan bir kimse vakit varsa yeniden kılması müstehap olur demişlerdir. Unutmayalım ki, mekruhun harama yakını var, helale yakını var. Şöyle ki; bir vacibin terki nasıl tahrimen mekruhsa (harama yakın mekruh), bir sünnetin terki de tenzihen mekruh (helale yakın mekruh) olarak addedilir. Hakeza bir müekked sünneti (kuvvetli sünnet) terk etmek ise bir vacibi terk etmek derecesine yakın kerahet içerir. Sonuçta namaz beyaz gelinlik gibidir, asla leke kaldırmaz, madem öyle namazda leke oluşturabilecek mekruhlar neymiş bir görelim.
        Namazın mekruhları:
        —Namazda insanın vücudu ya da elbisesiyle oynaması (elbiseyi secdeye giderken kaldırmak gibi) mekruhtur. Şöyle ki;
       Rasulullah (s.a.v) yaz zamanı secdeden kalkınca bud ve kalçaları sıcaktan yapış yapış oluyordu, bu durumda Efendimiz (s.a.v)  mecbur kalıp azaları belli olmasın diye elbisesinin sağını solunu silkelemiştir.
       Bir kişinin sakallarıyla oynaması, ya da bir yerini kaşıması ameli kesir (çok iş) bir fiil olacağından o namaz mekruh olur. Ancak ihtiyaç hâsıl olduğunda ameli kesir sınırını aşmamak kaydıyla caizlik kazanır. Namazdayken ihtiyaca binaen bir kimse gerçekten yediği zararlı bir şeyden dolayı vücudunu kaşımak zorundaysa, ya da rahatsız edici bir terleme varsa bu tür unsurları amel-i kesire kaçmadan giderebilir. Örnek mi, işte Rasulullah (s.a.v)  terlediğinde alnını silivermesi bunun en tipik örneğini teşkil eder. Belli ki silmese ter onu rahatsız edecekti.
     — Namazda herhangi bir özrü olmadığı halde bir yere yaslanmak mekruhtur.
     — Parmak çıtlatmak, sağa sola yalpa yapmak gibi huşû haline gölge düşürecek hal ve hareketlerde bulunmak mekruhtur.
     —Boynu çevirip sağa sola bakmak, başı yukarı kaldırmak, aşağıya eğmek, ya da tavana bakmak, gözleri kapamak gibi fiillere tevessül etmek mekruhtur. Hakeza namazda etrafa bakınmakta öyledir. İlla da bakınmak gerekiyorsa bunu farz olan bir namazda değil, belki nafile namazda bakınmak yeğdir
     —Bir şeyi koklamak, kollar perçinlenmiş veya sıvanmış halde namaz kılmak mekruhtur.    
     —Bağdaş kurmak veya dizleri dikip oturmak mekruhtur. Zira buna köpek oturuşu dendiği malum. Ki; bu tür oturuş mekruhtur. Şayet oturma ihtiyacı hissediliyorsa namaz dışında oturulması uygun düşer. 
     —Namazda palto ya da ceketi omuzlara almak mekruhtur.
     —Nohut tanesinden küçük ekmek veya yemek kırıntısını yutmak mekruhtur.
     — Herhangi bir zaruret olmaksızın kirli ya da gasp edilmiş elbiseyle namaz kılmak mekruhtur.  Besbelli ki mekruh olmasının sebebi başkasının rızası olmaksızın giyinilen bir elbise olması dolayısıyladır.
     Bir kimse başkasına ait olan yerde namaz kılmak mecburiyetinde kaldığında, şayet o yer gayrimüslime ait bir arazi ya da ekilmiş bir araziyse, yol üzerinde namaz kılması daha uygun düşer. Kaldı ki gayrimüslim’in namaza razı olmayacağı malum, dolayısıyla bu hususta ısrarcı davranmaya hiçte gerek yoktur.   Zaten zorla güzellik olmaz ki. 
      — İster mezarlık olsun, ister hamam gibi yerler olsun fark etmez bu tür yerlerde namaz kılmak mekruhtur. Ancak bu tip yerlerde namaz için önceden özel bir yer ayrılmışsa kılınmasında herhangi bir beis yoktur.
      —Erkeklerin zaruret olmaksızın ipek elbiseyle namaz kılması mekruhtur.
      —Başına mendil ya da sarık sarıp ortasını açık bırakmak veya saçı hotuz yapmak mekruhtur.
      —Erkeklerin başı açık namaz kılmaları mekruhtur. Sakın ola ki takke de neymiş demeyin, askerde şapka neyse, ilahi huzurda takke odur.  Kaldı ki ulemadan bir kısım zatlar namaz dışında bile başı açık birinin şahitliğine itibar edilemeyeceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla başı kapalı olmayı hafife almamak gerekir, görüyorsunuz şahitlikte kriter olabilecek kadar mühim bir adaptır.    
       —Üzerinde canlı resim bulunan bir elbiseyle namaz kılmak mekruhtur. Şayet canlı resim ayakaltında,  ya da oturulan yerde bulunursa mekruh sayılmaz. Belli ki burada resmi hakir görme söz konusudur. Ancak yaygı üzerinde ki resme secde etmek böyle değildir, yani secde edildiğinde mekruh olur. Demek ki, resim ayaklarının altında olmalı ki namaz mekruh olmasın. Peki, kese veya cüzdana konmuş bir resim, ya da resimli pul veya parayla namaz kılındığında ne olur derseniz elbette ki mekruh değildir. Zira putperestler kendi elleriyle yaptıkları putları (resimleri) karşısına dikip öyle tazim ve saygı da bulunurlardı. Kaldı ki cüzdana konmuş bir fotoğraf,  resimli para ve pul bulundurmak tazime yönelik bir iş değil zarurete binaen bir taşıma işlemidir
       —  Namazdayken durduk yerde hiç gereği yokken çocuğu kucağa almak mekruhtur.
       —Duvarda asılı bulunan Mushaf veya kılıç karşısında namaza durmak mekruhtur. Burada unutmamamız gereken husus;  duvarda asılı bir Kuran’a karşı durmanın mekruh olduğudur, asılı olmayana değil elbet. Hakeza bir insanın yüzüne doğru namaz kılmakta mekruhtur. Ancak önünde namaza durmuş birinin arkasında kılmak bundan istisnadır.
      —Uyuya kalmış birine karşı namaz kılmak mekruhtur. 
      —Ateşe veya ateş dolu mangal karşısında namaz kılmak mekruhtur. Malum, yanan ateşten maksat mum, kandil, lamba gibi aydınlatıcılar değildir,  buradaki maksat kaynak ateş ve kor ateştir. Dolayısıyla aydınlatıcı aksesuarlar mekruh addedilmez.
   —Kalbi meşgul eden ortamlarda namaz kılmak mekruhtur.
      Meyhane türü cızırtılı, çalgı eğlence gibi yerler insanı meşgul edeceğinden buralarda namaz kılmak mekruhtur. Hatta ayakkabı gibi eşyaları arka tarafa koymakta öyledir. Zira namaz kılan her kimse onu çalınma korkusu veya endişesi saracağından önüne koymasında fayda var. Dahası kalbi meşgul eden her ne varsa onu gidermek gerekir.
     — Def’i hacet ihtiyaç hâsıl olduğunda, yani abdest sıkışıklığı halde namaz kılmak mekruhtur, malum sıkışıklık hali kalbi meşgul eden bir arazdır.
     —Yemek hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkması söz konusu ise o sırada artık yemek düşünülemez, namaz önceliği esastır. Nitekim Evliyaullahtan büyük bir zat “Başınızı vermeye razı olun ama bir vakit namazınızı vermeye razı olmayın” demiştir. İşte görüyorsunuz namaz bu denli mühim bir ibadet, asla boş vermeye gelmez.   
     —Namazın ikinci rekâtını birincisinden üç ya da daha fazla ayet okuyarak kıraati uzatmak mekruhtur. 
     —Ezberinde birçok sure olduğu halde bile bile diğer rekâtlarda da aynı sureyi okumak mekruhtur.   
     —Kıraati rükû’a, sücut ve kade-i ahire (son oturuş) taşımak mekruhtur. Malum, kıraatten maksat Kur’an ayetleridir.
     —Okunan ayet ve tespihleri saymak mekruhtur. Saymak ancak namaz dışında mekruh değildir.
     —Secdeye varırken elleri dizden önce yere koymak, kalkındığında ise dizleri ellerden önce kaldırmak mekruhtur.
    —Secdede el ve ayak parmaklarını kıbleden çevirmek mekruhtur.
      —Rükû ve secdeleri alelacele eda etmek mekruhtur.
      —Rükû ve secdeye varırken iftitah tekbirinde olduğu gibi elleri yukarı kaldırmak mekruhtur.     
    —Acelece davranıp rükû ile birlikte secde etmek mekruhtur.
     İmamdan önce rükû ve secdeye varmak mekruh olduğu gibi, imamdan önce rükû ve secdeden baş kaldırmakta öyledir.
     —Secde yerinden herhangi bir şey atmak mekruhtur. Bu hususta secde yerinde ufak taşları sadece bir defaya mahsus atmaya ruhsat verilmiştir.
    —Kıyam dışında diğer rükûlarda Kur’an’dan ayet okumak mekruhtur. 
    —Erkeklerin secdede kollarını yere yamamaları mekruhtur.
    —Ön saflarda açık yer bulunduğu halde arkalarda namaza durmak mekruhtur. 
    —Rükû veya secdede tespihleri saymak mekruh olduğu gibi üçten az söylemekte mekruhtur. Sadece namaz dışında ayet, sure ve tesbihatı el ile saymak mekruh değildir. Nitekim Yuseyre (Bazı rivayetlerde Buseyre olarak geçer) bint Yasir Rasulullah’ın muhacir kadınlara sürekli Allah’ı zikrederek tehlil, tesbih ve takdis getirmelerini ve daha sonra onlara ‘Tespih ve takdise dikkat edin! Onları parmaklarınızla sayın (parmak uçlarını yumarak sayın) Çünkü bunlar sorguya çekilecek ve konuşturulacaklardır. (Ne de kullanıldıkları konuşturulacak) Gafil olmayın ki rahmeti unutmayasınız’  tavsiye ettiğini nakletmiştir.
      Amr oğlu Abdullah (r.anh.) ise şu gözlemini; ‘Bizatihi kendim gördüm Rasulüllah tesbihatı sağ elin parmakları ile sayıyordu’ (Taç. C.5 Sh. 100) nakletmiştir.
      —Namazda bit, pire gibi haşere tutmaya çalışmak ya da öldürmek mekruhtur. Fakat İmam Muhammed’e göre öldürmekte beis yoktur.
     Namaza yılan ve akrebin eziyet vermesinden korkulmazsa öldürülmesi mekruhtur. Rasulüllah (s.a.v); “Kara çizgili yılanla engerek yılanın öldürün ama sakın ak yılanı öldürmeyin! Çünkü o cinlerdendir” buyurmuştur. Dikkat ettiyseniz hadiste geçen öldürmeyin denilen yılandan maksat cin emaresi belirlenen yılandır.  Belli ki Allah Resulü ümmetini cinlerden gelebilecek zararlardan koruma ihtiyacı hissetmiş ki, böyle bir uyarıda bulunmuştur.
      —Üflemek, gerinmek, esnemek, elle ağzı kapamak, zaruret olmaksızın öksürmek mekruhtur.
       Şayet ağzı kapamaya güç yetirilemiyorsa; namaz esnasında sağ elin arkasıyla,  namaz dışında ise sol elin arka yüzüyle kapamak uygundur.
    — Namaz kılanın önünden geçme durumlarda sütre koymamak mekruhtur. Ancak namaz kılanın önünde sütre bulunursa önünden geçmek mekruh olmaz. Bu arada unutmamak lazım gelir ki; imamın sütresi bütün cemaat içinde geçerlilik kazanır.
      Bir kimse mescide girdiğinde ön saflarda boşluk bulunduğu halde son safta namaza durmuş birinin önünden geçmesinden beis yoktur.  Çünkü bu kişi kendi hürmetini yitirmiş sayılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v); ‘Bir kimse bir safta boş yer görürse onu bizzat doldursun. Bunu yapmazda önünden biri geçerse boynunun üzerinden adımlayıp gitsin. Zira onun hürmeti yoktur’ buyurmuşlardır.
       Bir kimse namaz kılanın önünden geçmek durumundaysa elinde bir sütre vazifesi görecek bir şey koyup geçmeli. Geçtikten sonra koyduğu o nesneyi alabilir de. İki kişi geçmek isterse biri önünde durur diğeri geçer, ötekide aynısını yapmalıdır. Yanında hayvan varsa hayvanı sütre edip geçmelidir. Sütre dikmek aslında menduptur. Kaldı ki dikecek bir şey bulunmasa da çizgi çizmek bile sütre hükmünde bir sünnettir.
      Namaz kılan kişi, önünden geçmek isteyeni el, baş ve göz işaretiyle uzaklaştırabilir, zaten bundan fazlasına müsaade yok, yani elbisesinden çekilmez, hatta vurulmaz da. Çünkü bu iş ameli kesir (çok iş yapmak olur) derecesinde bir fiil olur.
      Umum yolda sütreli veya sütresiz olsun fark etmez namaz kılmak mekruhtur. Zira yol konaklamak için değil, geçmek içindir. Resulü Kibriya (s.a.v); ‘Biriniz namaz kıldığı vakit bir sütreye karşılık kılsın. Kimseyi önünden geçirmesin’ buyurmuştur. Ebu Davud hadisinde ise ‘Yanında bir asa (sopa) yoksa çizgi çizsin’ buyrulmuştur.
      —Namaz içinde verilen selamı el veya baş işaretiyle almak mekruhtur.
      —Fasık ve bidat sahibinin imamlığı tahrimen mekruhtur. Çünkü dini bakımdan o kişi saygınlığını yitirmiş addedilir. Bidat deyip geçmemek gerekir, bakın İmamı-ı Rabbani (k.s) bu hususta bütün dünyanın bizim yolumuza geleceğini vaat etseler tek bir bidati yolumuza bulaştırmayız buyurmuşlardır. Malum bidat, kitap ve sünnette yeri olmayan sonradan çıkmış uygulamalardır.
     —İkindiden sonra nafile kılmak mekruhtur.
     —Sabah namazından sonra nafile kılmak mekruhtur.
     —Akşam namazında üç rekât nafile kılmak mekruhtur,  ancak imama uyduğunda o namazı dört rekât olarak tamamlar.
       İmam farza, cemaat nafileye niyet ederse kerahet yoktur. Zira bu hususta Resulü Ekrem (s.a.v); “Yüklerinizin yanında namaz kılarda sonra namaz kılarda sonra namaz kılan bir cemaatin yanına varırsanız onlarla kıldığınız namazınızı sübha (nafile) yapın buyurmuşlardır. İşte bu suretle cemaat faziletine nail olunmuş olur da.
     —Evde cemaat olup camiye gitmemek bidat ve mekruh addedilir.
     —Sakalı bıyığı bitmemiş gencin arkasında namaz kılmak keraheti tenzihiyedir. Çünkü bu fitneye kapı aralayacak bir husustur.
     —Kâbe’nin üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Madem öyle, bu kıstastan hareketle mescid içinde mekruh olması lazım gelir. Ancak bu hususu ‘Gökyüzüne kadar mescittir’ hükmüyle karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmazsak mescid üzerinde cinsi münasebette bulunmanın tahrimi mekruh olduğunu fark etmiş oluruz.  Peki, mescit üzeri hüküm buysa, ya mescit altı için hüküm nedir sorulduğunda, doğrusu bu konuda açıklanmış net bir hüküm yoktur. Mesela şöyle bir soru sorulsa mescidin altına helâ yapmak caiz midir?  Maalesef bu sorunun da karşılığı yoktur diyebiliriz. Anlaşılan o ki namazın gökyüzüne uzananı mescit olduğu kadar yerin altına uzananı da mescittir tarzı dile getirilen görüşler her daim açıklanmaya muhtaç konudur. Sadece şu kadarını diyebiliriz ki; içinde mescit bulunan bir evin üzerinde cinsi münasebette bulunmak, ya da büyük küçük abdest bozmak mekruh değildir. Dikkat edin ev diyoruz, adı üzerinde ev. Yani içinde mescit için bir bölüm ayrılmış bir evde olsa ev evdir, asla mescit sıfatı kazanamaz. Dahası her seccade serilen yer mutlak manada mescit değildir. İşte görüyorsunuz ilim ve ibadet dışı fiillerin mescit üzerinde yapılmasına cevaz yok, ama bünyesinde mescit bulunduran ev üzerine cevaz var. Zaten mescidin üzerinde bulunan bir kimsenin mescit içindeki imama uyması caizdir hükmü bunu teyit ediyor. Yeter ki imama uymak üzere durduğu konum imamın hizasından ileriye geçmesin.
      —Cünüp insanların, hayız ve nifaslı kadınların mescit üzerinde durmaları helal değildir.  
       —Vakıf heyeti mescit yararına mahzen yaptırırsa caiz olur.
       —Mescide pislik sokmak mekruhtur. Bedeninde pislik olan da mescide giremez. Kaldı ki mescit yapımında kullanılan malzemenin bile temiz olması esastır. Nitekim pis çamurla mescidi sıvamak caiz olmadığı gibi pis suyla karılması da mekruhtur. Fışkı (kurumuş koyun ve inek pisliği vs.) bunun hilafınadır, çünkü çimento ve izolasyon görevine binaen zaruret söz konusudur. Temizlik o kadar mühim ki, temiz ayakkabı ve mestle namaz kılmanın yalın ayak kılmaktan efdal olduğu belirtilmiştir. Tabii buradaki incelik sadece temizlik değildir bunun yanı sıra Yahudilere muhalif olmakta vardır(Hadis). Zira Rasulullah ve ashabı Medine sokaklarında ayakkabıyla dolaşır, sonra onlarla namaz kılardı. Ancak şu da bir gerçek;  Peygamberimizin mescidi, o yıllarda çakılla döşeliydi. Şimdi ihtimaldir ki günümüz şartlarında ayakkabıyla mescide girmek adapsızlık olarak haml edilir.
      —Mescitte pis yağdan kandil yakmak mekruhtur.
      —Mescitte yellenmek caiz değildir, ihtiyaç hâsıl olduğunda mutlaka dışarı çıkmalıdır.    
      Mescidin kapısını kapamak mekruhtur. Nitekim Allah (c.c); ‘Allah’ın mescitlerinde isminin anılmasını men eden kimseden daha zalim kim olabilir’ buyurmuştur. Ancak mescitteki eşyanın çalınacağından korkulursa mekruh değildir.
      —Mescidin mihrabından başka yerleri nakışlamakta beis yoktur. Yani, mihrabı nakışlamak mekruhtur. Zira namaz kılanı meşgul edeceği muhakkak. Malum, buradaki mihrab’dan maksat kıble duvarıdır.
       Vakıf bütçesinden (malından) nakış yapmak caiz değildir,  nasıl harcanır ki, bir kere tüyü bitmemiş yetimin hakkı var, bu yüzden caiz değil denilmiştir.  İlla da nakış yapılsın deniliyorsa mütevelli kendi cebinden masrafını ödemesi lazım gelir. Bakın, Rasulullah (s.a.v); ‘Şüphesiz kıyamete alametlerinden biride mescitlerin zinetlenmesidir’ diye buyurmuştur. Yine de ulemadan bazıları bu hadisin alamet vurgusuyla alakalı olduğuna kanaat getirip ziynetin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla mescidi ziynetlemek tazim  (hürmet) amaçlı olabilir diyorlar. Her ne kadar namaz kılanın huşusu bozulur dense de namaz da bakılacak yer bellidir, o da secde mahallidir zaten.
      Malum; yeryüzünde en faziletli mescitler sırasıyla:
      Mescid-i Haram, Ravza-ı Mutahhara, Beyt-i Makdis ve Kuba Mescididir.
     Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v); ‘Benim mescidimde bir namaz başka mescitlerde kılınan bin namaza bedeldir. Bundan yalnız Mescidi Haram müstesnadır’ buyurmuştur.
      Yine Rasulüllah (s.a.v); Birinizin evinde kıldığı namaz benim şu mescidimde ki namazından efdaldir,  ancak farz namaz müstesnadır buyurdu. Mescidi Aksa’dan sonra mahalle mescitleri, cadde mescitleri zikr edilmiştir, en son ev içerisinde namaz için özel ayrılmış bölümler (mescitler-odalar) gelir. Cadde mescitlerinden kasıt tayin edilmiş imamı ve müezzini olmayan mescitlerdir. Malum, kırsal kesimde tayin edilmiş imam ve müezzinler vardır.
       —Mescidin ahengini bozacak şekilde dilenen kimseye para vermek mekruhtur. Şayet bu dilenci cemaatin üzerinde adımlamazsa mekruh olmaz.
        —Cami içinde kayıp mal arayıp sormak mekruhtur. Nasıl mekruh olmasın ki, bakın bu hususta Resulü Ekrem (s.av); “Mescitte birinin kayıp mal aradığını görürseniz Allah Teâlâ onu sana iade etmesin deyin” ikazında bulunmuş bile.
       —Mescitte abdest almak mekruhtur. Zira mescit alanını abdestten sıçrayan sudan, sümük ve balgam gibi şeylerden arındırmak zor olacaktır. Bu yüzden mescidi kullanılmış sudan uzak tutmakta fayda vardır.  
       —Mescitte yemek yeme, ya da uyumak mekruhtur. Ancak itikâfa giren biri veya yabancıya mekruh değildir. Hakeza mescitte soğan ve sarımsak türü etrafa koku yayan yiyecekler yemek mekruhtur, hatta bu tür ağız kokusuyla mescide gelenler men edilir de. Malum, men edilmesinin sebebi Meleklere ve Müslümanlara bu tür şeylerin eziyet vermesinden dolayıdır.
      —Mescitte nikâh akdi müstehaptır.
      —Mescitte kötü söz söylememek şartıyla konuşulması caizdir. Bir başka ifadeyle hayrı çağrıştıran her kelam mubahtır. Hatta sohbet etmek için mescitte oturmanın şer’an hiçbir engeli yoktur.  Ehl-i Suffa (Medine mescidinin çıkmasında yaşayanlar) sürekli mescitte bulunurlardı, hatta orada hasbıhal etmekle kalmamışlar uyumuşlar da. Yeter ki mescide malayani şeyler yaşanmasın.  Bir kere mescitte bulunanlar mescidin adabına riayet ettikten sonra birileri durduk yerde ayağa kalkıp bu insanları mescitten yaka paça dışarı atmasına hakkı yoktur. Şu husus iyi bilinmesi gerekir ki, bir insan padişahın huzuruna girerken ister istemez tazimde bulunur. Aynen öylede bir mescide girerken de tahiyye-i mescide niyet edip öyle girmeli. Niyet hayır olduktan sonra akıbet hayır olacağı malum. Dolayısıyla tahiyyetü’l mescitle Allah’a yaklaşmış oluruz. Zaten tahiyyet’ül mescitten maksat mescidi selamlamak değil, asıl maksat namaz kılmaktır. Bu kılınan namaz farz ya da nafile olsun fark etmez tahiyye-i mescit hükmü kazanırda. Gün içinde bir tahiyye namazı kâfi olduğundan maksat hâsıl olur da. Ulemadan bir kısım, bir kimse Tahiyye-i mescide girerde, herhangi bir sebeple tahiyye-i mescid namazını kılamazsa ‘Subhanallah velhamdülillah velailahe illallah hüvallahü ekber’
demesi müstehap olur demişlerdir.  Ancak Kâbe bundan istisnadır. Zira Allah’ın beytim dediği yerin tahiyyesi namaz değil tavaftır. Oldu ya o anda tavaf etmek istemeyip oturmak isterse bu durumda elbette ki iki rekât tahiyyet’ül mescid namazı kılıp öyle oturmalıdır.
        Velhasıl; mekruhta olsa huzura giden yolda eda edilen ibadet ve ibadet edilen mekânlar ak ve paktır, asla leke kabul etmez.
        Vesselam.

           Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklopedisi (Prof. Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)

5 Kasım 2016 Cumartesi

SÜNNET ODUR Kİ, NAMAZ NOKSANLIĞINI GİDERE



       

SÜNNET ODUR Kİ, NAMAZ NOKSANLIĞINI GİDERE

SELİM  GÜRBÜZER


       Sünnet kılınan namaz noksanlığını giderir. Bu yüzden sünneti terk etmekle namaz bozulmaz. Ancak sünneti kasten terk etmek nankörlükle eşdeğer bir cürümdür. Hele birde bunun üstüne sünnetle alay edilirse maazallah o insanın küfre girmesi an meselesi diyebiliriz.      Sünnet esas itibariyle; Sünnet-i Hüda ve Sünnet-i Zevaid olma üzere iki ana başlık altında tasnif edilir. Ama konumuz gereği bizi asıl ilgilendiren namaz sünnetidir. Malum,  namazın sünnetleri yirmiüçtür. Hatta bundan fazla olduğunu belirten âlimler de var. Madem öyle bir bakalım namazın belli başlı sünnetleri nelermiş bir görelim.
      Namazın Sünnetleri:
       —İftitah tekbirinde erkeklerin ellerini kulak hizasına kaldırması, kadınların ise omuz hizasına kaldırması sünnettir.
        —Erkeklerin başparmağını kulak yumuşak kısımlarına değdirmesi, kadınlarında parmak uçlarını omuzlarına ulaşacak ya da elleri omuz hizasına kaldıracak vaziyette iftitah tekbiri getirmesi sünnettir. Ancak ellerin kaldırılması tekbirden önceliklidir, hatta bu arada parmakların vasat (orta) halde, yani biraz ayrılmış olması gerekir. Bir başka ifadeyle parmaklar ne bitişik ne de tamamen ayrık olmalı, kendi haline bırakmak esastır. Kelimenin tam anlamıyla hafif açık olması sünnettir. Keza her iki elin iç ayası kıbleye yönelik ya da duruş itibariyle birbirini karşılıklı görür konumda olmalıdır.
         — Namaz başlangıcında niyet ve tekbir arasını açmamak sünnettir.  Hatta tekbir alma anında baş eğmemeli, aksi takdirde bidat olur.
         —İmamın tekbirine yakın tekbir almak sünnettir. Alır almaz değil elbet,  arayı fazla açmayacak bir yakınlıkta tekbir alınması sünnettir.
—Kıyamda erkeklerin göbek altında sağ elin sol el üzerini kavrayacak şekilde bağlaması sünnetken, kadınlarında göğüs üzerine koymaları sünnettir. Tabii el bağlanmasında bir başka incelik de söz konusu. Şöyle ki;  erkeklerde halka biçiminde sağ elin başparmağı sol üst bileği kancalaması, sağ serçe parmağının da sol elin alt bileğini kavraması yeterli değildir ayrıca diğer üç parmağında bilek üzerinde bulundurması gerekir, kadınlarda ise halka olmaksızın göğüs hizasında sağ elin sol kol üzeri boyunca koyması lazım gelir.
         —Namazın başında gizlice subhaneke’yi okumak sünnettir,
         —Fatiha’dan önce gizlice ‘euzu besmele’ çekmek sünnettir. Ancak, ulemadan besmelenin bütünüyle Kur’an’dan bir ayet olduğu ve aynı zamanda surelerin arasını ayırma görev ifa ettiğini beyan edenler olduğu gibi Neml suresindeki besmelenin ayetin bir cüzü olduğunu dile getirenlerde var. Hakeza bir kısım ulema da Fatiha’nın evvelinde teberrüken yazılmış olduğundan hareketle hiçbir surenin ayeti değildir demişlerdir. Fakat İmam Şafii buna muhaliftir. Hatta İmam Malik ve ekser Hanefi uleması da ayet değil görüşündedir. Anlaşılan bu hususta ihtilaf var. Madem ihtilaf var, o halde besmeleyi inkâr eden bir kişi tekfir edilmemesi lazım gelir. Aslında bizi ilgilendiren esas temel kaide besmelenin hangi şartlarda sünnet olup olmadığıdır. Malum, İmam Muhammed bu konuda; besmele gizli okunursa sünnet, aşikâr okunursa sünnet değildir hükmünü vermiştir. Buna ilaveten Ebu Hanife ise Fatiha’nın akabinde zammı sureye başlamadan besmele çekilirse “iyi olur” demiştir. İşte Ebu Hanife’nin “iyi olur” demesi besmele hususunda birçok soru işaretini silmeye yetmiştir.  
        —Fatiha’nın sonunda gizlice ‘âmin’ demek sünnettir.
       Fatiha bitince imam gizlice ‘âmin’ der. Rasulullah (s.a.v); “İmam âmin deyince sizde âmin deyin. Çünkü bir kimsenin âmini Meleklerin âminine denk gelince geçmiş günahları afv olunur” beyan buyurmuştur. Dikkat edin hadiste geçen ‘âmin’ ibaresi emir kipinde telaffuz edilmiş. Dolayısıyla emir olduğu için âmin demek sünnettir. Kaldı ki, Kur’an’da böyle bir emir hüküm yoktur, olsaydı farz olurdu zaten.
        Fatiha’dan sonra okunacak zammı surelerin başlarında besmele okunmaz. Ancak İmam Muhammed okunur görüşündedir. Malum, diğer üç ve dört rekâtlı farzların üçüncü ve dördüncü rekâtlarda ise zaten zammı sure okunmaz, dolayısıyla bu rekâtlarda sadece Fatiha okunması sünnettir, diğer bir görüşe göre de vaciptir.
  —Kıyamda ayak arasını dört parmak açık tutmak sünnettir.
  Rükû ve secdeye giderken veya doğrulurken ‘Allahü Ekber’ demek sünnet olduğu gibi rükûdan doğrulduktan sonra  ‘Semiallahü limen hamideh’ ve akabinde ‘Rabbena leke’l hamd’ demekte sünnettir. Şayet namaz imamla kılınıyorsa imamın “Semiallahu limen hamideh” demesi karşısında cemaatin sadece Rabbena leke’l hamd demesi kâfidir.
  —Rükû ve secdede üçer defa ‘Subhane Rabbiyel Azim - Subhane Rabbiyel Ala’ demek sünnettir.
   —Erkekler rükûa vardıklarında ellerini diz kapakları üzerine koyup parmak aralarını açık tutması sünnettir. Tabii kadınlar öyle değildir parmak aralarını ayırmadıkları gibi dizlerini dik tutmazlar da. Anlaşılan erkeklerin inciklerini dik tutması, kadınların da bükük tutması sünnettir. Değim yerindeyse erkeklerin rükûda sıratı müstakimi hatırlatırcasına sırtını dosdoğru tutması sünnettir.
        —Secdeye varırken önce diz, sonra eller,  en son alnı secdeye koymak sünnettir, doğrulurken de tam aksi istikamette sıralamayı takip etmek sünnettir.
        —Tahiyyat ve celse (secde araları) oturuşlarında erkeklerin sol ayağı yere yatırıp sağ ayağını dik tutmanın yanı sıra ayak parmaklarını kıble istikameti üzere olması sünnettir. İki secde arasında ‘Subhanallah’ diyecek kadar oturmak sünnettir. Peygamberimizin çantı üzerine oturarak ayaklarını sağ taraftan çıkardığı rivayet edilmişse de bu durum ihtiyarlık ve zayıflık haline yorumlanmıştır. Esası otururken sol ayağını yere döşeyip sağ ayağını dik tutmak şeklindedir. Nafile namazın sadece teşehhüdünde değil, her rekâtında oturarak kılmak caizdir, hatta o kişi oturmak, bağdaş kurmak ve diz çöküp ellerini bir araya getirmek arasında serbest olur da.
  —Şahadet getirirken işaret parmağı tevhidi işaret etmek sünnettir. Yani; ‘Lailahe’ denildiğinde kaldırılır, ‘illallah’ da ise indirilir.  Yani şahadet parmağı nefi ederken Lailahe deyip işaret edilir, İllallah denildiğinde işaret parmağı indirilip isbât edilmiş olur. Nefi ve isbât yapmakta zorluk yaşayacağını düşünen terk etmesi daha uygundur.
—Tahiyyatı sessizce okumak sünnettir.
—Son oturuşta salât ve selam okumak sünnettir.
      — Namazda dua okumak;  yani “Rabbena atina ve rabbenağfirli” dualarını okumak sünnettir. Ancak dualara ‘seyyid’ kelimesini katmak mekruhtur.
        —Selam verirken önce sağa ‘esselamu aleyküm ve rahmetullah’, sonra sola dönüp ‘esselamu aleyküm ve rahmetullah’ denmesi sünnettir.
Tek başına kılan kişinin sadece hafaza meleklere niyet ederek selam vermeli,  çünkü yanında başkaları yoktur, cemaatle kılan ise cemaat ve hafaza meleklerinin yanı sıra cinlerin iyi olanlarına selam vermesi sünnettir. Bu arada İmama uyan kişinin selamı imamın selamına yakın olmalıdır. Selama sağdan başlamak sünnettir, keza imamın ikinci selamı birinci selamdaki sesten daha alçak seste tutması sünnettir.
 Mesbuk (Namaza sonradan yetişen) olan imamın ikinci selamını bitirmesini beklemesi sünnettir. Ki; böyle yapmakla sehiv secdesi var mı yok mu bu şekilde anlaşılmış olsun.
      —Beş vakit namaz, Cuma namazı ve kazaya kalan namaz için ezan okumak ve kamet getirmek sünnettir. Kadınlar malum, onlar için ezan ve kamet okumak sünnet değildir.
      —Sütre edinilmesi sünnettir. Açık yerlerde secde önüne kalın bir ağaç dikmek gerek, dikmekte güçlük varsa ağacı boylu boyunca uzatmak ya da uzunlamasına bir çizgi çizip öyle kılmak lazım gelir. Kaldı ki direk ve sandalye türü şeyler de sütre işini görmekte. Şayet cemaatle namaz kılınıyorsa sadece imamın önüne sütre bulunması yeterlidir. Namaz esnasında önümüzden geçeni engellemek için ‘Subhanallah’ denmesinde mahzur yoktur.
       Bu arada şunu belirtmekte fayda var her sünnet nafile hükmündedir.  Malum nafileler;
       —Namaz bağlı olan nafileler,
    —Namaza bağlı olmayan nafileler olmak üzere iki kısımda incelenir.
    İlginçtir Vitir nafile namaz gibi gözükse bu namaz aslen amelen farz, itikaden vacip, subuten sünnet bir namazdır. Sünnet açısından bakıldığında Kur’an yoluyla değil sünnet cihetiyledir.  Resulü Ekrem (s.a.v); “Vitir haktır. Vitir namazını kılmayan benden değildir” buyurduğu gibi  “Sabahlamadan vitir kılın” da demiş, hatta  “Her kim vitir namazını kılmadan uyuyor veya unutursa hatırladığı zaman onu kılsın” buyurmuştur.
        —Kunut duası okumak sünnettir. Ancak vitir namazı dışında okunması tartışmalıdır. Nitekim Hanefilere göre sadece musibet durumlarında sabah namazında kunut okunması uygun denmiştir. Anlaşılan bir fitne veya musibet gelirse bunu okumakta beis yoktur. Ki; bunu Rasulüllah (s.a.v) uygulamıştır.
       Sünneti Müekkede kuvvetli sünnet demektir. Zira Sünneti müekkedeyi terk etmek harama yakın bir durumdur. Yani Sünnet-i Müekkede’nin terkiyle sanki vacibi terk etmiş gibi bir fiil işlenmiş olur.                
          Teravih hariç diğer nafileleri evde kılmak daha efdaldir. Zira İmamlarımız teravih namazının sünnet olduğunda hemfikirdir.  Öyle ki, Hz. Ömer halife olur olmaz onu kendiliğinden ortaya çıkarmış değildir. Hatta bu hususta bidat işlemişte değil. Belli ki onu Rasulüllah’tan bellediği bir bilgiye istinaden emir etmiştir. Kaldı ki; Resulü Kibriya Efendimizin(s.a.v); “Benim sünnetimle Raşidin’in sünnetine sarılın bunun üzerine parmak basın” buyurduğu sabit olmuştur. O halde Hz Ömer (r.anh)’ın uygulamasını hafife almamalıdır.
           Malum; Teravih on selamla eda edilip yirmi rekâta tamamlanan bir namazdır. Şayet yirmi rekâtı bir selamla kılınmak istenildiğinde her iki rekâtta oturulduğu takdirde kerahetle sahih olur, oturulmazsa iki rekât yerine geçer. Zaten fetvada buna göredir. Teravihi cemaatle kılmak esas kavle göre sünnet-i kifâyedir (başkalarının kılmasıyla diğerlerinden düşen-satık olan). Bu hüküm teravihin sünnet olduğunu ortaya koyar. Zira sevabı kılana aittir. Dolayısıyla terk etmekle mekruh işlenmiş sayılır. Evinde kılarsa cemaat faziletini terketmiş olacaktır. Şayet evinde cemaatle kılarsa bu seferde mescitteki cemaat sevabına nail olamamak durumu tahakkuk edecektir.
         Bir görüşe göre bir kimse teravihi özürsüz oturarak kılsa caiz değildir. Hatta sabah namazının sünnetide öyledir. Zira her ikisi de sünnet-i müekkededir.
        Resulü Ekrem (s.a.v) öğleden önce dört, sonrasında iki, akşamdan sonra iki, yatsıdan sonra iki ve sabahtan önce iki rekât namaz kılardı. Peygamberimiz (s.a.v); “Sizden kim cumadan sonra namaz kılarsa dört rekât kılsın” buyurmaktadır. Kaldı ki farzlardan sonra kılınan sünnetler namazın noksanlığını giderir. Farz olan namaz, zekât ve başkaları tamam olmazsa nafile ile tamamlar (Hadis).
         İkindi namazının müekked sünneti yoktur. Hakeza yatsı da öyledir. Yatsıdan önce dört rekât namaz kılmak müstehaptır. Ayrıca dört rekâtlı sünneti müekkedelerin ilk oturuşlarında salâvat okunmaz.
        Akşam namazının ardından kılının evvabin’in çok büyük fazileti var. Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta ; “Evvabin namazı deve yavruları çöktüğü zaman kılınır” buyurmuştur.        . Çok büyük fazilet sadece evvabin değil elbet.  Bakın; “Sabah namazının iki rekât sünneti dünya ve mafihadan daha hayırlıdır” ve  “Sizi atlar kovalasa sabah namazının iki rekât sünnetini bırakmayın” hadisi şerifleri seher vaktine de vurgu yapıyor. Hatta öyle mühim bur vurgu ki, Hz. Ayşe (r.anh); “Peygamber nafilelerden sabah namazının iki rekât sünnetine gösterdiği titizliği başka hiçbirinde göstermezdi” buyurmuştur.
        Sabah namazının sünnetini hiç ortada özür yokken oturarak veya hayvan üzerinde kılmak caiz değildir.  Niye derseniz, gayet açık; kuvvetli sünnet olduğu içindir elbet. Demek ki; sünnetlerin en kuvvetlisi sabah namazının sünnetidir, sonra öğle namazının ilk dört rekât sünneti evladır. Hatta Allah Resulü bu hususta, “Bu sünneti (öğlenin ilk dört rekâtını) terk eden benim şefaatıma nail olamaz” buyurmuştur. Bir kimse sabah namazını kaçıracağından emin olduğunda sünneti terk edebilir. Zira cemaat sevabı daha kuvvetlidir. Burada sünneti terk etmekten maksat sünnete başlamamak manasınadır,  asla başlanılanı bozmak manasına değildir.
          Şeyhayn’ce rivayet edilen bir hadiste: Peygamber (s.a.v);  sabah namazının iki rekât sünnetini kılınca sağ tarafına yatardı. Dolayısıyla bu rivayetten hareketle sabah namazının sünnet ve farzı arasında yatmak sünnettir. Ancak fukahanın bazıları yatmanın sadece evde mendup olduğunu beyan etmişlerdir.
           Gündüz nafilelerinde dört, gece nafilelerinde sekiz rekâttan fazla kılmak mekruhtur. Her iki durumda da efdal olan dört rekâtta bir selam vermektir. Ancak İmameyne göre gece nafilelerin her iki rekâtta bir selam verilmesi efdaldir. Zaten fetva da buna göredir.  
           Şu bir gerçek gecenin nafilesi gündüzün nafilesinden daha faziletlidir. Nasıl faziletli olmasın ki,  farz namazlardan sonra en efdal gece namazıdır, yani teheccüddür. Zira Peygamberimizin taviz vermeksizin tek devamlı kıldığı teheccüd namazıdır. Teheccüd namazının en asgarisi iki rekât, ortası dört, en azamisi sekiz rekâttır. İlginçtir vitir ve teheccüd namazı cemaatsiz namazlar hükmü taşımasına rağmen Ramazan bundan istisnadır. Bu demektir ki Ramazan haricinde vitir ve nafile namazlar cemaatle kılınmaz.
          Bir kimse yatsıdan önce uyurda, yatsıyı kılmadan nafile namaz kılarsa sünnet yerine geçmez. Zira farzı terk etmiştir.  Hakeza bir kimse yatsı namazını kılıp yattığında gecenin bir vaktinde kalkıp ardı sıra kaza namazları kılmaya koyulursa teheccüd yapmış sayılmaz. Zira kaza başka, teheccüd başkadır. Kaldı ki teheccüd namazı en fazla sekiz rekâtla sınırlı tutulmuştur.  Peygamberimiz (s.a.v); “Her kim geceleyin uyanırda ailesini uyandırır ve iki rekât namaz kılarlarsa ikiside Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar” buyurmuştur. Yine Rasulüllah (s.a.v); “Amellerin Allah’a en makbul olanı devamlı yapılanıdır, velev ki; az olsun” buyurmuştur. Bir kimse başladığı sahih bir nafile namazı devam ettirmesi gerekir. Zira o namaz süreklilik kazandığından adeta vird haline gelmiş olur. Dolayısıyla süreklilik kesintiye uğradığında iki rekât kazası lazım gelir. Ancak anlık bozduğunda kazası lazım gelmez. Yani, devam etmek isterde bozarsa kazası gerekir. Mesela bir kadın nafile namaza başlarda sonradan hayız kanını görürse o namaz kaza özelliği kazanır. Yine bir başka hususta şudur ki bir kimse mekruh vakitlerden birinde başlamış olduğu nafile namazı terk etmemeli, tamamlaması lazım gelir. Hani derler ya bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır diye, aynen onun gibi mekruh vakitlerde kılınan namazı bozmak bile haram addedilir. Zira Allahü Teâlâ; “Amellerinizi bozmayın” buyurmaktadır.
        Malum olduğu üzere riyaya kaçma tehlikesine binaen nafile namazların evde kılınması daha uygundur. Nitekim Yüce Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuş; “Size evlerinizde namaz kılmayı tavsiye ederim. Zira kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır. Sadece farz namazı bundan müstesnadır” (Hadis). Ama öyle olağan üstü durumlar var ki cemaatle kılınmasında hiçbir mahsur yoktur.  Güneş tutulduğunda ezansız ve kametsiz cemaatle namaz kılınması bunun tipik misalidir.  Tabii bu misalin tam tersi durumda söz konusudur. Mesela,  İhrama giriş namazı ve tavaf namazı cemaatsiz kılınır.  Malum,  ihrama mikâpta (mescitte) giyildikten sonra kılınır, tavaf namazı da makamı İbrahim’i görünce kılınır.  Demek ki cemaatle nafile namaz kılmak sadece Ramazana özgü bir sünnettir. Nitekim Hulefa-i Raşidin döneminde Ramazanın haricinde cemaatle kılındığı görülmemiştir. Hakeza Vitir namazı da bir cihetten nafile olduğu o kadar bariz açık bin husus ki, ezan ve kamet okumaksızın eda edilebiliyor.                                                     
Vesselam.

          Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklobedisi (Prof.Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)