7 Aralık 2016 Çarşamba

NÜFUS GÜÇTÜR




                               NÜFUS GÜÇTÜR 
                        SELİM  GÜRBÜZER

                 Evet, nüfus güçtür. Bakın İbn-i Haldun Mukaddime eserinde ne diyor: “Nüfus arttıkça talep (tüketim) artar,  talep ise istihsali (üretimi) kamçılar, derken yeni zanaatlar doğar. Zanaatlar çoğaldıkça (geliştikçe) ihtiyaçlar çoğalır: talep (tüketim) arzı yaratır, arz (üretim) talebi, şehir ne kadar kalabalıksa ahali o kadar müreffeh, zanaatta o kadar itibardadır. Şehrin dilencileri dahi zengindir.”  Tabii bitmedi ve sözün devamında şöyle der: “Servet nüfusu, nüfus serveti artırır. Ama bir hududa kadar, sonrasında zeval başlar. Nüfus arttıkça lüks ihtiyaç çoğalır, devlet ricali sefahate düşer, veriler artar, zanaatkârlar ezilir. Toplumların hayatı da fertlerinkine benzer. Önce gençtirler, sonra olgunlaşırlar, nihayet ihtiyarlık ve ölüm.”
             İşte İbn-i Haldun’un bu müthiş ifadeleri meramımızı anlatmaya yeter artar da. Öyle ki; bu ifadeler günümüz insanına ufuk açmakta ve yüz yıllar öncesinden günümüzün fotoğrafı çekilmiş durumda. Yine bu fotoğraf karesinde yer alan “servet nüfusu, nüfus da serveti artırır” ifadeleriyle de tıpkı her doğan çocuğun bir ömrü olduğu gibi mal ve mülkünde sınırlı bir ömrü olduğu gerçeğini hatırlamış oluruz.  Zaten dünya ve dünya içerisinde her ne varsa tükenmeye mahkûm değil mi? Elbette mahkûm,  baki olan sadece Allah’tır. Ve yine Mukaddimenin o bilgi yüklü sayfalarını çevirdikçe en dikkate şayan kavramın zanaat olduğunu gözlemleriz. Besbelli ki o dönemi temsil edecek en gözde meslek olması adından söz ettirmeye yetiyor.  Malum, o dönem de sanayi, endüstri, makine, bilgisayar olmadığı için zanaat temsil değer olabiliyor.  Kaldı ki, İbn-i Haldun dönemine ışık tutacak temsil kavram kullanmış olsun veya olmasın fark etmez, bir kere onun olaylara sosyolojik pencereden bakışı her şeye bedel. Öyle ki onun tespitleri günümüz sosyologlarını hayretler içerisinde bırakmaya yetiyor. Hiç kuşkusuz o sosyolojik değerlendirmeler yaparken yalnız değildir, Allah ve Resulünün hakikatlerinden ilham almakta. Nitekim bilhassa nüfusla ilgili hususlarda Resulullah (s.a.v)’in; “Evleniniz, çoğalınız, kıyamette ümmetimin çokluğu ile övünürüm” hadis-i şerifi onun için tek rehber kaynaktır diyebiliriz. Madem öyle,   pekâlâ bizlerde medeniyet muştuları olarak İbn-i Haldun’un kullandığı zanaat kavramını bugünün sanayisine, endüstrisine,  teknik ve bilgi donanımına uyarlayıp çağlar üstü yeni bir medeniyet hamlesine yol alabiliriz, neden olmasın ki? 
           Evet, İbn-i Haldun’un nüfusa bakışı, bizimde bakışımızdır. Peki, bizimkini anladıkta,  ya batıda ki aydınlar nüfus meselesine nasıl bakıyor dersiniz? Bu hususta batıya şöyle uzandığımızda ilk etapta Adolphe Coste’nin: “Nüfusun hacim ve yoğunluk bakımdan durumu, o ülkenin gelişmişlik derecesini gösterir” değerlendirmesi dikkatimizi çekmekte. Hakeza F. Ratzel de nüfus yoğunluğu pek küçük olan ülkelerin insanları kara ve su avcılığıyla uğraştığını, yoğunluk kısmen artınca göçebe ve çobanlık dönemine geçtiğini, biraz daha yoğunlaşınca yerleşik tarıma, çok daha yoğunlaştıkça da teknik tarıma ve sanayiye geçiş yaptığı tespitinde bulunmuş. Ve bu tespitini: bir ülkede kilometre kareye düşen nüfus sayısının otuz beşi bulduğunda artık o ülkenin teknik tarıma ve sanayiye geçmek durumda olacağını rakamlarla izah etmişte. Yani bu bir anlamda; bir ülkede kilometrekare üzerine düşen nüfus artışı oranı arttıkça o ülke bulunduğu konumdan bir başka gelişme evresine geçmesi demektir.  Zira Adolf Coste bu sosyolojik realiteyi şöyle örneklendirir de:
         “Önce Burglar (küçük yerleşim alanları) doğdu. Çünkü nüfus hacimce ve yoğunlukça azdı. Daha sonra nüfus arttıkça yerleşme sahaları genişledi. Burglar’dan sitelere, oradan metropollere, kaptollere ve federasyon merkezlerine doğru bir gelişmeye ve güçlenme görüldü. Eğer insan grupları nüfus bakımdan statik olsaydı bu ve benzeri medeni gelişmeler olmazdı.”
          Gerçektende nüfusça güçlü olan bir ülke süper devlet kimliği kazanma avantajı yakalayabiliyor. Mesela İsveç ve Danimarka gibi ülkeler kalkınmışlık görüntüsü verseler de sonuçta süper devlet değillerdir.  Süper devlet olamamanın nedeni, bir kere ABD gibi güçlü nüfus potansiyeline sahip olmamalarıdır. İşte bu yüzdendir ki M. Kovalevski, nüfus artışının ekonomi,  üretim araçları ve teknik gelişmeler üzerinde olumlu etki yaptığından söz eder. Keza Sosyolog Ratzel de aynı bağlamda 1000 kilometre kareye düşen nüfus sayısının 2 - 1770 arası bir skalada avcılık ve balıkçılığın, 1770 olduğunda göçebe ve çobanlığın, 1770 - 35000 arası bir skalada tarımcılığın, 177000 skalaya erişildiğinde ise çok ileri düzeylerde ekonomik hayat ve teknik donanıma haiz bir tarımcılığın görülebileceğinden bahsetmiştir. Kelimenin tam anlamıyla insanlığın ilk çağdan buyana nüfus artışına paralel olarak avcılık veya çobanlık devrelerinden ilkel tarıma, tarımdan küçük sanayi işletmesine, buradan da teknik tarıma ve en nihayet büyük endüstriyel atılıma doğru geçiş kaydettiği dile getirilmiştir.  Bu arada F. Carli, Adolphe Coste, Bougle gibi sosyologlarında hakkını yememek gerekir, onlarda nüfus artışının sosyal iletişimi artırdığını, dili zenginleştirdiğini, örf ve adetlerdeki yumuşamayı sağladığını, demokratikleşme eğilimlerini güçlendirdiği yönünde görüş belirtmişlerdir.  Amma velâkin;   batıda nüfusun bir güç olduğunu beyan eden böylesi sağduyulu bilim adamların tam aksine sefalet kaynağı olduğunu söyleyen sözde bilim adamları da var. Nitekim nüfusun güç olmadığı noktasında Robert Malthus ilk öncü teorisyenlerden biri olarak karşımıza çıkmakta ve nüfus artışının tehlikesinden dem vurmuş ta. O tehlikeden dem vura dursun, bakın bir zamanlar Hollanda, Belçika, İngiltere, Almanya, İtalya, Çekoslovakya, Danimarka ve İspanya gibi ülkeler hatırı sayılır bir nüfus artışına eriştiklerinde isimlerini gelişmiş ülkeler listesine yazdırmasını bilmişlerdir. Belli ki Robert Malthus bir avuç toprağın bağrında bereket fışkıracağını hesap edemediği bir yana yaşadığımız dünyanın her karış toprağında envai türden bitki türlerinin üretilebileceğini hesaba katmamış gözüküyor. Hadi bereket nedir bilmeyebilir,  bunu anlarız da,  peki bugün yeryüzünde hala elle tutulur cinsten besin kaynaklarının tükenmeyişini nasıl görmez, doğrusu bunu anlamış değiliz. İşte öncülük ettiği bu anlayıştan hareket eden bir takım aklı evveller varsa yoksa nüfus azlığının toplumlara mutluluk,  ekonomik refah getireceği hayali peşindedirler. Oysa bu hayal hiçbir zaman gerçekleşmedi, gerçekleşmez de.  Gerçekleşseydi küçük parçalara bölünmüş Ortadoğu ülkelerin her biri dünyanın en güçlü ülkeleri olmaları gerekirdi. Neyse ki,  Türkiye yıllar sonra nüfusun bir güç olduğunu fark eden bir Tayyip Erdoğan gibi bir lidere kavuştu da devlet eliyle doğum kontrolünün teşvik edildiği politikaların rafa kaldırıldığına şahit olduk nihayet. İyi ki de şuan başımızda her fırsatta milletine en az üç çocuk yapın diyen böylesi bir lider var.  Hatta nüfusça çoğalalım telkiniyle yetinmeyip, bu noktada bir çocuklu, iki çocuklu ve üç çocuklu çalışan anne ve babaların çocuk başına özlük hakları iyileştirilmekte ve doğan her çocuğa devlet eliyle altın hediye verilmekte bile. Böylece tüm aileler nüfusun çoğalması yolunda teşvik edilmiş olmakta.  Buna mecburuz da. Aksi takdirde ihtiyar Avrupa’nın düştüğü çukura bizde düşeriz. Madem öyle genç nüfusa sahip Türkiye’mizi kimsenin ihtiyarlaştırmaya hakkı olmasa gerektir.  Ama gel gör ki bir zamanlar bu ülkede nüfus artışını tehlike olarak addeden bir takım siyasi aktörler kendi beceriksizliklerini ört bas etmek için bütün suçu nüfus artışına yüklemişlerdir. Yetmemiş Avrupa’dan güya geri kalmış ülkelere iyileştirme adı altında gönderilen nüfus kontrolüne yönelik tüm materyallerin taşınmasında aracılık etmişlerdir. Oysa ekonomiyi felç edici ortada nüfus artışı kaynaklı herhangi bir veri yoktu, dedik ya tamamen kendi beceriksizlerinin üzerini örtbas için bu yola başvurmuşlar. Dahası üstüne vazife olmayan şeylere soyunmuşlar, kaldı ki ailelerin çocuk yapmalarının önüne geçmek,  doğacak olana karar vermek kimin haddine, bu iş neyinize,  hâşâ doğacak olan çocuğu siz mi yaratıyorsunuz ki mani olasınız. Hiç kuşkusuz yaratan Allah, rızkını da o verir zaten. Gerçi bazı çevrelerin dini referansları kabul etmedikleri de apayrı bir gerçek. Madem dini referans almıyorlar, bari hiç olmazsa batıdan gelen sese kulak verseler, bu bile yeter.  Bakın J.L Moreno; “Dünya yeter derecede kalabalık değildir” deyip bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Öyle ki verdiği bu mesaj bugüne kadar olan tüm yanlış kanaatleri yerle bir edecek cinsten bir mesajdır. Tabii batı’da böyle güzel çıkışlar olduğu gibi dünyaya hangi çocuğun gelmesi, kimin gelmemesi gerekir hususunda sınırlama getirilmesini isteyen çıkışlarda var.  Nitekim Francis Galton; dünyaya sadece güçlü kalıtıma sahip çocukların gelmesinden yana bir tavır ortaya koymuştur. Şöyle ki, eski Yunancada iyi ve güzel anlamında ‘eu’ ve yeni doğan organizmaya katılan genetik program anlamında ‘genom’ kavramların sentezini yapıp “eugenics’i savunuyorum” (doğuştan iyi olma-kalıtımsal soyluluk)  tarzında bir çıkış yapmıştır. Yani öjeni’yi (sağlıksız ceninleri ayırıp sağlıklı ceninler yetiştirmeyi) demokrasinin bir ilkesi gibi sunmuştur.  Bu görüş aslında seçkin insanların çoğalmasına yönelik bir görüştür.  Bir başka ifadeyle yoksul, hasta, güçsüz ve yeteneksiz insanların canı cehenneme dercesine doğmalarına şans tanımayan sapkın bir çıkıştır.  Tabii bu tür çıkışlar siyah-beyaz,  köle-efendi,  asil-asil olmayan gibi ayırımlara kapı araladığından insan onurunu rencide etmeye yetmiştir.  Anlaşılan insanlık sadece vahyin soluğunda insanlığını bulabiliyor. Hele bu tip tezlere şaş kaza bizlerde kendimizi kaptırmış olsak vay halimize, hele hele bir de Darwin’e kandığımızı düşünün işin sonunda maymun olmakta var.  Her neyse onlar insanı insanlıktan çıkarmaya çalışa dursunlar,  bakın İslamiyet tâ baştan anne karnında doğmamış bebeğin dünyaya gelmesine yönelik her türlü engel girişimi men etmiştir. İşte bu yüzden inanan her mümin ana rahmine düşen her bir canı Allah’ın mukaddes emaneti bilir, anlayana tabii. Yine de anlamakta zorluk çekenler için çokça dillendirdikleri hümanizmi bir kez daha gözden geçirmelerini öneririz.  Hadi diyelim ki; hümanizmden de vazgeçtiler,  bari hiç olmazsa kilisenin sesine kulak verseler fena olmaz deriz. Bakın Papa 6. Paul doğum kontrolü uygulamalarına ve kürtaja karşıt tavır ortaya koymuş bile.  Keza bu tip karşıt tavırları doğu bloğunda da görebiliyoruz. İşte Privedentsev’in; ‘Rusya’daki nüfus artışı hızının azalmasından endişe ediyorum’ feryadı bunun en tipik misalini teşkil eder. İnsanların dili dini, ırkı ne olursa olsun, sonuçta nüfus insanlığın ortak derdidir.  Zaten sağduyu her insan doğacak olana, doğmuş olana hayat şansı vermekten yanadır.  Hatta bunun ötesinde ölmüş olana da saygı duyulmasından yanadır. Aslında tüm bunlardan öte insanı eşrefi mahlûkat olarak görmek birçok meseleyi kendiliğinden çözmek olacaktır.   Ancak ne var ki; batıda insan denilirken hep kendileri akla gelmekte, bu yüzden kendileri çoğalması kabul görürken, söz konusu Müslüman olduğunda onları endişe sarmakta. Nitekim Bertrand Russell gibi aydınların Ortadoğu ve İslam ülkelerde nüfusun çoğalmasında endişe duymaları bunun bir göstergesidir. Tabi ne kadar endişe duyarsalar duysunlar korkunun ecele faydası yok, çırpınmaları bu yüzdendir. Bu yüzden               kapitalizmin öncüsü Adam Smith; Nüfus artışını ekonomik kalkınmanın hem sebebi hem de neticesi olarak görmüştür. T.H.Marshall; nüfus azalışını İngiliz imparatorluğunun sonunu getirecek bir tehlike olarak addetmiştir. Uzak doğunun liderlerinden Mao Zedong ise halkına; ‘Ben atom bombasından korkmuyorum. Atomun karşıt silahı Çin kadınlarının rahimleridir. Hedef yılda 20 milyon Çinlinin doğumudur’ mesajıyla adeta güç gösterisinde bulunmuştur.  Bakın bu anlamda karışımızda bir Japonya örneği var. Öyle ki Japonya XIX. yüzyılda sanayileşmeye adım attığında 35.000.000 nüfusuyla Türkiye’nin iki misli kadardı. Derken bu nüfus potansiyeli sayesinde birçok sanayinin kuruluşu gerçekleşmiş ve yerli talep artmıştır. Tabii buna şaşmamak gerekir, düşünsenize bugün bir milyon çocuk, 20 yıl sonra 1 milyon üretici ve tüketici, yani müşteri demektir. İşte bu gerekçelerle Alvin Hansen; nüfus azalışının işsizliğe gerilemeye sebep teşkil edeceğini belirtmiştir.  Gunnar Myrdal’de konuyu sosyolojik boyuttan bakıp; nüfus azalmasının demokrasiye gölge düşürüp öldürücü zehir etkisi yapacağını dile getirmiştir. Derken bu noktadan sonra ister istemez aklımıza şu soru takılır. Neden doğum kontrolü uygulamaları bize reva görülürde batıya uygulanmaz, bunun tek bir cevabı var, o da nüfus bir güç olduğu içindir elbet.  Zaten ABD’nin İsrail’e değil de Müslüman ülkelere doğum kontrolü noktasında yardımda bulunması bu gerçeği doğruluyor.  Hatta ABD kendi ülkesinde doğum ilaçlarının üzerine ikaz uyarıları ve yan etkilerinden bahseden etiketler yapıştırmayı ihmal etmezde. Biliyorlar ki gebelik sağlık demektir,  hamilelik sayesinde bir kadının vücudu dengesine kavuştuğu gibi bir takım iltihaplı habis urlar vücuttan atılır da. Dahası şeker hastası bir hamile bayan bir anda normal dengesine kavuşabiliyor. Keza 17 Ekim 1975 Washington mahreçli bültende doğum kontrol ilaçları kullanan bayanların kalp hastalıklarına, yetmedi bebek yapamaya karar verildiğinde sakat doğmasına yola açabilecek bir dizi makalelerle kamuoyu habire bilgilendirilir.  Yetmedi ABD Gıda ve İlaç Daire Başkanlığı devreye girip ilaçlara uyarıcı etiketleri yapıştırma kararı almayı ihmal etmezler de. Ama aynı uyarı kendi dışındaki ülkeler söz konusu olduğunda sumen altı edilir.  Sanki doğum kontrolü uygulamalarının doğu insanına sağlığa zararı yokmuş gibi tutum sergilemekteler. Doğuda bebeklerin birçoğu geri zekâlı ya da sakat olarak doğuyorsa biliniz ki batının bunda çok büyük payı olduğu muhakkak.
            Bakın, Allah Teâlâ yarattığı kulunun aç kalma riskine karşı vücudunda yağ depoları yaratmış ki yeni bir gıda bulana kadar bir süre daha ayakta kalabilsin. Zaten bu süre içerisinde yeni gıdayla buluşma fırsatı bulunur da. Dolayısıyla Afrika’da ki ölümler sanıldığın aksine açlıktan değil salgın hastalıklara bağlı olarak gerçekleşmektedir. Hakeza hayvanlarda bir başka şekilde korunmaya alınmışlardır. Bilindiği üzere kışın yiyecek sıkıntısı yaşandığı içindir hayvanların bir kısmı kış uykusuna yatmaktalar. Böylece kış uykusunu yazın vücutlarında depo ettikleri yağı tüketerek geçirmekteler. Derken bizim 7–8 saatlik uykumuz onların mevsimsel uykusuna dönüşen bir süreçle tamamlanmaktadır.  Öyle ki mevsimsel kış uykusunda hayvanın tüm azaları istirahatta olduğunda enerjiye pek gerek kalmaz da. Hatta kış uykusuna yatmış hayvanlarda kalp atışları 300’den 7–10’a düştüğünde beyin fonksiyonlarını besleyen elektik sinyalleri nerdeyse durma noktasına gelebiliyor. İşte bu sayede bir hayvan koca kış mevsimini yemeden içmeden geçirebiliyorlar. Kaldı ki Yüce Allah her canlıyı her şart altında ölüme terk etmeyecek donanımda yaratıp “Rızkı ben verdim onun yaşaması bana ait”  fermanıyla korumaya almış bile. Bu nedenledir ki, yeryüzü tüm canlılar için adeta bir ziyafet sofrasıdır. Aslında açlık, susuzluk gibi kavramlar daha çok bizim tembelliğimize kılıf bulmak için ürettiğimiz kavramlardır. Oysa kula bahane üretmek değil, çalışıp rızkını üretmek düşer.   Bir başka ifadeyle problem açlıkta değil, asıl problem ayarlanmış biyolojik saatin akrep ve yelkovanıyla gereksiz yere kurcalamamızda gizli.
          Velhasıl; nüfus güçtür, aynı zamanda sosyal iletişim, kültürel zenginlik, sağlık ve kalkınma demektir.
            Vesselam.

               

6 Aralık 2016 Salı

MODERNİTENİN SONU POSTMODERNİZM




  MODERNİTENİN SONU POSTMODERNİZM

SELİM  GÜRBÜZER

        Kavramdan ziyade içi boş bir kılıf. Kelimeden çok toplumları avlamaya yönelik bir saik. Bu kavramı piyasaya sürenlerin insanlığı oyalamaktan başka dertleri yok gibi. Aslında Arnold Tonybe tarafından kullanılan bu kavram 1939 yıllarına dayanır. Şimdilerde daha değişik yorumlarla toplumlara lanse edilmeye çalışılmaktadır. Batı, postmodern kavramını kendince belirlediği geri kalmış ülkelere servis ederken kendilerini kurtarıcı bir can simidi algısı oluşturmayı da ihmal etmiyorlar.  Hatta bu kavramı empoze ederken de kendilerini gelişmiş ilan edip diğerlerini geri kalmış, gelişmekte olan diye tasnif ederler. Tasnifle yetinseler yine gam yemeyiz,  alternatif medeniyet oluşumuna müsaade etmeyecek bir düşüncenin peşindeler.   İşte postmodernizm kavramı altında yatan asıl gerçek budur. Varsa yoksa batı medeniyeti,  batının dışında her şey canı cehenneme anlayışı hâkimdir.
        Demek ki; batı kendi kendine gelin güvey olmuş durumda, kendilerini ulaşılmaz noktada görüyorlar.  Bir başka ifadeyle kendilerini ulaşılmaz Kızılelma olarak tanımlıyorlar. Sanki şimdilerde kızılelma postmodernizm olmuş.  Evet, onlar kendilerini postmodern yöntemle dünyanın mimarı olduğunu demeye getiriyorlar.
        Batının kendini üstün görme duygusu sadece bugüne has bir olgu değil elbet, mayası icabı öteden beri var olan egodur bu. Artık Roma egosu günümüzde biçim değiştirip postmodernizm olmuş durumda. Öyle gözüküyor ki bu ego duygusu silinmediği müddetçe tüm insanlık içi boş kavramlarla avlanıp batının uydusu hale gelecektir.
         Kavramlar sanki harf dizilimi değil,  her biri mermi tanesi.  İcabında topla, tüfekle, tankla, uçaksavarla halledemediklerini sihirli kavramlarla hallediyorlar. Maalesef sihirli kavramlar insanlığı tehdit eder hale gelmiştir.  Her piyasaya sürülen kavram pimi çekilmemiş bomba gibidir. Etrafımız o kadar kavramlarla kuşatılmış ki, kavram kargaşalığından neyin doğru, neyin yanlış olduğunu seçemez olduk. Bir kere dönüşü olmayan bir yola girmişiz.  Bakın,  delinin biri kuyuya bir taş atmış bizde habire çıkarmaya çalışıyoruz. Tabiî ki efendiler (baronlar) ve onun uyduları kuyu başında oyalanıp kavram kargaşalığına tutulmamızdan büyük keyif almaktalar. Niye keyif alınmasınlar ki, oyuncak bebeklere rağbet çok. Nasıl olsa ellerine tutuşturulacak reçeteleri alacak işbirlikçi bulmak çokta zor olmasa gerektir.
            Peki, batıyı anladıkta, ya şu uydu beyinlere ne demeli. Kendi gibi düşünmek, kendi gibi model oluşturmak, kendi gibi yaşamak,  kendi gibi araştırıp okumak varken bu özenti niye? Sürekli maymun iştahı bir iştiyakla batıya göbekten bağlanmakla kendimize ayar çekiyoruz. Üstelik buna mecburmuşuz gibi kendimizi uydu, batıyı mürşit bilmişiz.
          Gerçekten içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız. Bakmayın siz bu postmodern kavramın cicili bicili olmasına, aslında boynumuza geçirilen oyuncak tasmadan başka bir şey değildir.  O tasma boyunlarda asılı durdukça malum efendiler sırça köşklerinde rahat uyuyacak demektir.  Kim bilir belkide etme eyleme dünyası bir bakarsın bu tür tasmaları boynumuzdan attığımızda, bu sefer biz rahat uyuruz, onlar rahat uyuyamaz konuma gelir.  Tabii bizimki züğürt tesellisi olsa da, yine de ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Ama şu an itibariyle yaşadığımız bir gerçek var; batı kendi efendiliğini bizim uşaklığımızda buluyor, bizde efendiliği batının çıkarlarına hizmet etmekte buluyoruz. Maalesef baronların âli menfaatlerini korumaya yönelik misyon devam ettiği müddetçe yeni tasmalar yolda diyebiliriz.
       Dedik ya postmodernizm kavramdan çok kılıf. Kılıf şüphesi o kadar derin ki ister istemez dikkatimiz perde arkasında oynanan oyunlara yoğunlaşıyor. Ne var ki bazı aklı evveller hala perde arkası oyunların farkına varmış değiller.  Her çıkan mezkûr kavrama kendilerini kaptırmayı marifet sanıyorlar. Doğrusu onlar adına kaygılanıyoruz, her seferinde piyasaya sürülen kavramlara balıklamasına daldıklarında yine bir süre sonra hayal kırıklığına uğrayan da kendileri oluyor.  Düşünsenize bu insanlar ömrünü hep tedavülden kalkmış kavramlarla tüketip öyle göç ediyorlar.  Galiba bu dünyadan pisipisine gitmek bu olsa gerektir. Ebediyete uğurlanırken bir hiç uğruna gitmek var, birde dolu dolu gitmek vardır.  Umutlarını mezkûr kavramlara bağlamış insanların her seferinde hayal kırıklığı yaşaması ciddi sancılara yol açmaktadır.
         Malumunuz bir zamanlar modernizm kavramı revaçtaydı, şimdi ise postmodernizm revaçta, kim bilir yarın hangisi. Meğer bu tip kavramlar bir yere kadar şirinliğini sürdürebiliyor. Piyasada yeni bir oyuncak bebek çıkınca eskisinin hükmü ortadan kalkabiliyor. Niye derseniz, mesele gayet açık;  artık modernizm oyuncağı bayatlamış gözüküyor, belli ki ihtiyacı karşılayamıyor diye yerini postmodernizm almıştır.  Şu sıralar sırada hangi oyuncak bebek sahne alacak şimdilik bilmesek te,  bir sonra ki aşamada “ultra postmodernizm” marka bir oyuncak bebekle karşılaşırsak şaşmamak gerekir. Öyle görünüyor ki beşeriyet ara ara ucube kavramlarla düşünce melekesi zayıflatılacaktır.  Hani Yunus;  “Malda yalan mülkte, var birazda sen oyalan” diyor ya, aynen öyle de batı habire icat ettiği yeni oyuncaklarla insanlığı oyalamak derdindedir.
          Gerçekten de batı'dan gelen kavramlar iç karartıcı,  insanlığı bu oyuncak kavramlarla hem oyalamışlar hem de kana bulamışlardır. Her defasında batının ürettiği oyuncak kavramlar şüpheciliği doğurmuş ve ruhumuzu esir almıştır. Asr-ı saadet devrinde kavramlarla oyalanılmazdı, zaten ihtiyaçta duyulmazdı.  Kaldı ki tevhide inanmış bir toplumda bir lokma bir hırka hayatı yaşamak bile huzur veriyordu.  Elbette ki huzurun olduğu bir yerde kavram veya düşüncelerin şekli şemailinin pek önemi yoktur. İşte bu yüzden Cemil Meriç; düşünce tezatların ve bunalım dönemlerin çocuğudur demekle haklı bir tespitte bulunmuştur. 
        Besbelli ki iman asr-ı saadet döneminde zirve yapmış bir değerdi. O yüzden iman şüphe kaldırmaz.  İnsan tarafından her üretilen kavram yüzde yüz doğrudur diye bir kaidede yoktur zaten, düşüncenin hep şüphe yanı vardır, bu inkâr edilemez.  Dolayısıyla ruhunun susuzluğunu halletmiş toplumda düşünce biçimleri pek yer edinemez. Bakın sahabenin hayatında şüpheden eser görülmez,  Allah’a teslim olmak onlara yetiyordu.
         Demek ki postmodernizm batının üstünlük duygusunun tatminine yönelik icat edilmiş bir kavramdır.  Her ne kadar bu kavram için kimi farklı kültürlerin bir tezahürü,   kimi eleştiri düzeyinin yitirilmesi, kimi modernizme tepki duymanın ifadesi, kimi modernizimin rafine edilmiş hali, kimi tarihin sonu, kimi ayrılabilen kültürel alanların sosyo ekonomik tabanda gayrı meşru gösterilme çabası diye tarif edenler olsa da gerçekte batı çıkarlarını en üst perdede gözeten bir kavramdır. Düşünsenize kavram üzerinde hala bugün olmuş mutabakat sağlanamamış bile. Sanki herkes tarif yapıp oyalansın diye sunulmuş. Nasıl olsa yeryüzünde uydu çok,  her bir uydu bu kavramın bir yerinden tuttukça da batı şanına şan katmakta.  
       İşte bu denli şüphe uyandıran postmodernite kavramı,   hakkında herkesin karar kılamayacağı bir handikaba dönüşmüş durumda. Malum olduğu üzere batı bütün enerjisini teknolojiye harcamıştır. Yani aklını hep bu yönde kullanmıştır. Ama gelinen noktada akıl makineye hükümran olamamış, makine akla egemen olmuştur. Aslında bu aklın karaya vurma halidir. Tabii akıl karaya vurunca da batı insanının iç dünyasında derin boşluklar oluşmuştur. Bir şeyler yapmalıydılar, sonunda kurtuluşu tarifi yapılamayan postmodernizm de aradılar.  Baktılar modernizm bir işe yaramıyor, bu kez modernizme tepki olarak postmodernite kavramına sarılmaya başlamışlardır. Ama boşa yoruluyorlar.
       Şayet postmoderniteden amaç, ruhun susuzluğunu gidermekse içi boş kavramlarla boşa vakit tüketmek yerine yönlerini doğuya çevirmeleri kâfi. Ruhun susuzluğunu giderecek kaynak mı, işte güneş doğudan doğar gerçeği doğuda.  Her ne kadar doğuda teknolojik gelişme olmasa da, insanı kendi ile barışık kılacak engin kültürel birikim fazlasıyla buralarda mevcut. Zira doğu kültüründe Piri Türkistan Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus gibi gönül sultanları baş mimardır.  Tüm insanlık gönül sultanlarına dün olduğu gibi bugünde muhtaçtır.  İnsanlığın aradığı huzur onların nefesinde gizlidir.  Kaldı ki,  uygarlığın kaynağı da biziz. Bakın insanın medeniyet donanımıyla dünyaya adım attığını bize bildiren ilk kaynak İslamiyet’tir. Demek ki; insanlık tâ baştan beri moderndir (medeni). İşte bu yüzden eşyanın tabiatına yönelik değişikliklerden hareketle insanlığın geçirmiş evreleri ilkellik ve modernlik gibi sınıflamalara tutmak abesle iştigal buluyoruz.  Asla bu tip sınıflandırmalar insanın dünyaya medeni olarak indiği gerçeğini kaldıramaz. Tam aksine insanlık medeni fıtri yapısından uzaklaşıp süfliliğe yol almaktadır. Orjinal olan her ne varsa aşınmış durumda. Bizim medeniyetten anladığımız şey hem ruhumuzun fıtri değerlerle beslenmesi hem de eşyanın tabiatını iyi okumaktır. Her şey iç dünyamızı aydınlatmaya bağlı,  iç dünyamız aydınlık olursa eşyanın dilini anlamak çok daha kolay olacaktır.
         Belli ki insan İslamiyet sayesinde eşyanın hakikatini kavrayabiliyor. Derken materyalizmin esaretine girmekten kurtulmak mümkün olabiliyor.  Şayet modernizm veya postmodernizm kavramları içi boş bir kılıf değil de,  iç aydınlığa yönelik ruha kuvvet veren kavramlar olsaydı üzerinde durulmaya değer kavramlar olacağı muhakkaktı.  Anlaşılan gönül zenginliği, kültürel birikim, ruhi incelik içi boş kavramlarla sağlanamıyor.  Zaten kılıf kavramların Mevlana'nın Mesnevisi, Yunus'un şiirleri karşısında tutunamamaları bunu gösteriyor.
            Batı aklı tek rehber alınca vahyi idrak edemez oldu. Oysa aklın üstünde ve insanlığın muhtaç olduğu tek kaynak vahiydir. Bir kere aklın bir yere kadar yol arkadaşı olduğunu anlamalıydılar. Habire toplumlara kavram ihraç etmekten vahye yönelecek zaman bulamamışlar. Asıl medeniyetin madde ve mananın yekvücut olmakla mümkün olacağı malum.  Her ne hikmetse vahyin evrensel değerlerin üstünde hakikat olduğunu hep pas geçmişler.
           Batı,  kendi kültürünü postmodernizm paketiyle paketleyip güya tüm dünyayı kendince dizayn edeceğini sanmış. Üstelik bunu yaparken de ne idüğü belirsiz kavramlarla yarınlarımız karartılmak hedeflenmiştir.  Bizim açımızdan meseleye baktığımızda diriliş muştumuzu batının kriterlerinde aramak boşa zaman kaybıdır. Ancak kendi öz kimliğimizi yitirmemek şartıyla evrensel değerlerde buluşmak doğru kabul edilebilir. Zira bizim için “İlim Çin’de bile olsa alınız”  düsturu esastır.  Kaldı ki teknoloji Allah'ın Sani sıfatının tecellisi,  niye talip olmayalım ki. Yeter ki teknolojik gelişmeler kültürel değerlerle beslensin, bak o zaman gerçek anlamda medeniyet lafta değil özde neymiş onu fark etmiş olacağız.
         Postmodernizm insana asla ab-ı hayat takdim etmiyor. Belki farklılıklarımızı hatırlatıyor ve bir arada yaşayabilmenin tavsiyesini yapıyor. Oysa Osmanlı bu meseleyi yıllar öncesinde halletmiş ve rüşdünü ispatlamış bile. Kelimenin tam anlamıyla postmodernizm aklın esiri haline gelmiş insana yeni bir ruh verme çabası ya da mekanikleşmiş insana yeniden yerel değerleri şırınga etme çabasıdır.
       Bir zamanlar modernize dalgası ile insan ruhunu çaldılar da ne oldu. Sonuç ortada kavram kargaşalığından herkes birbirinin kuyusunu kazımakta. Şimdi yeni bir çare bulmak gerek. Modernizmle kaybedilen zaman postmodernizmle giderilmeye çalışılsa da pek inandırıcı gelmiyor.    Batı daha yeni aklını başına almış olsa gerek ki sırf teknoloji ve bilimle her şeyin halledilemeyeceğinin farkına varıp kaybettiği ruhunu geri almak için postmodernizmi fırsat görüyor.   Böylece bilimi kültür harcıyla birlikte yoğurup postmodern paket halde dünyaya egemen olmaya çalışıyorlar.  İşte bu tür paket programlar noktasında uyanık olmak gerekiyor. Anlaşılan batı karşısında herhangi alternatif güç istemiyor, gücünü ebed müddet yapmak içinde kendi kültürünü bilim maskesiyle cilalayıp ihraç ediyorlar.  Oysa her ülkenin kendine özgü kültür harcı var. Hadi bundan vazgeçtik icabında kültür ülkeler arasında hem alınır hem verilir olmalı, ama gel gör ki batı hep verici,  doğu hep alıcı olmak zorunda.  Neyse ki artık dünya halkları da uyanmış gözüküyor, bu yüzden dünyayı tek merkezden idare etme eskisi kadar kolay değil. Çünkü dengeler hızla değişkenlik gösteriyor, ileriye yönelik hamle yapan yeni devletlerin dünya konjonktürünü etkilediğini görüyoruz.   İşte bu etkilerden hareketle batı tek kültürlülüğe dayanan modernizmi terk edip başka kültürlerle diyaloğa geçmenin gerekliliğine vurgu yapan postmodernizm paketini piyasaya sürme ihtiyacı duymuştur. Aslında bu paket kendi dışındaki toplumları düşündüğü için piyasaya sürülmüş değil, batının dünya üzerinde hâkimiyetini sürdürmeye yönelik bir pakettir.   Tabii onlar postmodern kılıfı altında yenidünya düzeni dedikçe, bizde bu arada ister istemez kendi Nizamı âlem ülkümüzü hatırlarız.  Hatta sadece hatırlamakla kalmayız gerçekten dert dava dünyaya düzen vermekse, bunun ancak Nizam-ı âlem ülküsüyle olacağına inanırız. İşte Osmanlı bunun en tipik ispatı. Osmanlı üç kıtada hiçbir farklılığa dokunmadığı gibi kültürleri de himaye etmiştir. İnsanlık bizimle huzur bulmuş ta.  Şimdi sormak lazım, dünyanın üçte ikisini kana bulayan bugünkü süper güçler mi postmodern, yoksa Osmanlı mı?
         Vesselam.

         

5 Aralık 2016 Pazartesi

POPÜLİZMİ TARİHE GÖMME VAKTİ



      POPÜLİZMİ TARİHE GÖMME VAKTİ

                                                                                                          SELİM GÜRBÜZER

            Bir bedel ödüyoruz sanki. Tabii bir zamanlar tarihi geçmişimize duyarsız kalışımızın neticesidir bu.  Ve biz bu durumu nice musibetler yaşadıktan sonra ancak anlayabildik. Ta ki tekrar dikkatimizi kendi öz kaynaklarımıza odakladığımızda “Bize bu hayatı reva görenler tarihle barışmalı, dinle barışmalı,  Bediüzzaman Said Nursi ile barışmalı, Süleyman Hilmi Tunahan Hz.leri ile barışmalı,  İskilipli Atıf Hoca gibi nice mümtaz âlimlerle barışmalı” noktasına gelebildik nihayet.
            Bilhassa batılılaşma serüveninden bu yana, kendi tarihimize sırtımızın döndürülmüşlüğümüz ve yönümüzün batı hayranlığına çevrilmişliğimiz bu hallere düşmememizin baş nedenidir. Şayet bugüne dek anaların gözyaşı dinmeyip feryatları gök kubbeyi inletiyorsa biliniz ki birtakım mihrakların bize kırk dereden su getirecek oyunlarla bedel ödetmeleri hız kesmeyecek gibi.  
          Neyse ki onca yaşanan acı hadiselerden sonra öz kaynaklarımızın kıymetini geçte olsa fark edebildik. Hatta fark etmenin ötesinde kendimiz gibi olmak gerektiğimizin idrakiyle bir arada nasıl yaşanılabileceğinin formülü üzerinde konuşuyor, tartışıyor, hatta sözde birtakım entelektüellere taş çıkartırcasına en akılcı sosyolojik değerlendirmelerde bile bulunabiliyoruz. İşte böylesi bir engin uyanışı çok mühim bir diriliş muştusu olarak görüyoruz. Düşünsenize daha düne kadar, tek tip tarih, tek tip kahraman, tek tip ideoloji, tek tip ırk modeli labirent (dolambaçlı) tanımlamalarla çıkmaz sokaklarda hedef belirlemeye çalışıyorduk. Allah’a çok şükür ki şimdi geldiğimiz noktada bakar kör değiliz artık,  hatta farklı kimlik, farklı meşrep, farklı mezhep mensubu insanların vesayet odaklarının baskılarından sıyrılıp bir arada kendilerini ifade edebildiklerine de şahit oluyoruz. Hele toplum özgür bir ortamda kendi öz irfanını ortaya koydukça kimi sözde aydınlar bile bu duruma kayıtsız kalmayıp tek tip görüşlülükten çoğulculuktan söz eder hale gelebiliyor. Zaten gelmeleri de gerekiyor, çünkü gerçek anlamda aydın olmanın kriteri halkın o engin irfanının safında yer alıp çokluk içerisinde vahdet deryasına yol almasıyla ölçülür. Zaten bu kriter doğrultusunda yol almalı ki çokluk içerisinde “Birlik fikri” platformu oluşabilsin. Aksi takdirde çağın gerisinde kalmayı göze alıp çıkmaz sokaklarda habire debelenmeye mahkûm kalacaklardır.   
             Her neyse, az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik derken fildişi kule popülist söylemlerin geçerliliğini yitirmiş olduğunu görebiliyoruz. Her ne kadar popülizm halkçılığı çağrıştırır bir kavram gibi gözükse de geçmiş uygulamalara baktığımızda halkı kandırmaya yönelik halk yardakçılığı şeklinde yüzünü göstermiştir. Neyse ki sonradan bu ikiyüzlü yardakçılık kendini ele verdi de artık sorgulayabilen, eleştirebilen bir halkın irfanıyla yüzleşilebildi. Hele refah seviyesi arttıkça toplumun sırça köşklerde lüks hayatı yaşayanlara karşı duyulan özentinin de git gide etkisini yitirdiğini çok rahatlıkla görebiliyoruz. Dahası toplum artık aydın ve politikacısını fildişi kulede değil bizatihi sahada görmek istiyor. Zira fildişi kuleden ve sırça köşklerde gazal okuyan popülist aydın ve popülist siyasiler habire mide bulandırmakta. Kaldı ki toplumun özünde kökü mazide ati olmaya açık bir yapı söz konusudur. Öyle ki artık toplum kazandığı malın kirini zekât müesseseleriyle ve sadaka yoluyla madden ve manen temizleyip gerçek anlamda aydınlanma arzusundadır. İşte gerçek manada seçkinci toplum olma arzusu budur. Ancak yinede bir bakıyorsun toplum içerisinden bu fildişi kuleden bakan popülist siyasi ve popülist aydınları başköşe eden bir avuç azınlık kesim çıkabiliyor. Küçük bir azınlık başköşe ediversin, şu bir gerçek toplumumuzun kahır ekseriyatı artık hem sorgulayan, hem sivil inisiyatifini ortaya koyabilecek karar verici mevkii düzeyine erişmiş durumdadır. Eskiden ne mümkün değil sorgulama her fırsatta toplumun önü kesilmiştir.
            Peki, toplumu her seferinde türlü oyunlarla hizaya getirmeye çalıştılar da ne oldu sonunda bin yıllık tarihi hafıza birikimi toplumu uyandırmaya yetmiştir. Bu demektir ki toplum geçte olsa kendine geldiğinde bir şekilde irfanını ve sivil insiyatifini ortaya koyabiliyor.  Anlaşılan o ki tepeden dayatma yöntemlerle ne toplumun kökleriyle olan irtibatı koparılabiliyor ne de hizaya getirilebiliyor.        Besbelli ki toplum bir zamanlar kendi üzerinde uygulanan mühendislik çalışmalarına anında tepki veremese de en son gelinen noktada kendini elit sanan bir avuç karanlık odakların heveslerini kursaklarında bırakabiliyor. Yetmedi kendisiyle doku uyuşmazlığı olan her ne odak varsa haddini bildiriyor da. Bu odaklardan ister dış odak olsun ister iç kriptolar olsun fark etmez, toplum eninde sonunda fildişi kuleden toplum mühendisliğine soyunanların planlarını ters köşe hamlelerle boşa çıkartıp kendi öz elitist gücünü (öz irfanını) gösterebiliyor. İyi ki de her türlü ayak oyunlarını boşa çıkartacak deruni seçkinci diyebileceğimiz feraset kodlar sinemizde ziyadesiyle mevcut, bu sayede pek çok badireleri birlikte atlatabiliyoruz. Şöyle bir geçmişe dönüp bir baktığımızda tarihte kurduğumuz devletlerin pek çoğunu kendi iç çalkantılarımızla yıkmışız ama feraset kodlarımız canlandığında sil baştan devlet kurma becerisi gösterebilmişiz de. Dolayısıyla sinemizde kodlu olan o engin ferasetimizle pek oynanmaya gelinmez diyoruz. Yeter ki, tarihi, milli ve dini hassasiyetlerimiz rehavete uğramasın, bak o zaman ebed-müddet ülkümüz her daim iri ve diri olacaktır. Gerçekten de rehavete kapılmak dini ve milli hassasiyetimizde aşınmalara yol açtığından yeniden dirilişe geçmekte zorluklar yaşayabiliyoruz. Hele feraset yanımız körelmeye dursun bunda en çokta gençler yara almakta. Eh gençler bu durumda ne yapabilir ki, bikere hafıza kaybına uğramakta.  Zira dünyada bu denli kültürüyle, tarihiyle, kimliğiyle oynanmış bizim kadar bilmem kaç ülke vardır. Baksanıza gençleri kendi kültür hazineleriyle barışık ve analitik tahlil yapacak eğitim sisteminden mahrum bırakmışız. Tabii mahrum bırakınca da bir elinde Molotof kokteyli gençlik,  diğer elinde uyuşturucu gençlik baş gösterebiliyor. Oysa bizim sokaklarda nefes nefese kalan ruhsuz gençlik yerine bir elde Kur'an,  bir elde bilgisayarla vakıaların analizini yapacak madden ve manen donatılmış seçkin alperen gençliğe ihtiyacımız var. Tabii bir zamanlar bu ülkenin kaderi sözde elitist bir avuç azınlığın eline terk edilirse olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Madem öyle ihmal edilmişliğimizi bir kenara bırakıp ülkemizi gönlü iman muhabbetiyle dolu, aynı zamanda ileri düzeyde ufuk sahibi geleceği muştulayan bir gençliğe emanet etmek gerçek elitist tavır olacaktır. Buna mecburuz da. Çünkü  'alp' dış dünyanın elit cilası, ‘erenlik’de iç dünyanın değişmeyen tek hakiki elit ruhudur.
          Türkiye artık kararını verme noktasındadır; ya alperen tipi gençlikle yoluna devam edip kurtuluşa erecek ya da kimlik edinememiş gençlikle yoluna devam edecek.  Allah korusun ikincisinde kurda kuşa yem olmak vardır. Yani birincisinde kurtuluş, diğerinde felaket vardır.  Gönlümüzden geçen odur ki Türkiye sevdasını hâkim kılacak gençliğin altyapısını oluşturacak eğitim programı bir an evvel yürürlüğe geçsin. Aksi halde histerik veya kişiliği bozuk gençlik başa bela olacaktır. Bakın geçmişte yaşadığımız kanlı 1 Mayıs olayları, Gezi olayları vs. bunun en garabet örneklerini teşkil eder. Gerçekten de bu tip başıboş sokak gösterileri bir kesiminin fotoğrafını göstermeye yeter artar da. Maalesef hafızasını yitirmiş genç kitleler bir yandan yıkıp dökerken niye yıktığını, öfkeyle polise saldırırken niye saldırdığını, slogan atarken ne için slogan attığını bilemeyecek kadar histeri nöbetine tutulabiliyor. Besbelli ki uluslararası baronların bir maşası olduklarını bilmeden akıntıya kapılıp serseri mayın hale gelebiliyorlar. Oysa geçmişte kanlı 1 Mayıs olaylarında, 12 Eylül öncesi sağ sol çatışmalarında, Gezi kalkışmasında ne bulduk ki şimdide bulalım. Şimdi bunca yaşanmış olaylardan birçok dersler çıkarmak vaktidir, şayet ders alınmazsa olayları kritik edemeyen, sorgulama yeteneği olmayan, ferasetten (algıda seçicilik - algıda elitist) yoksun bir gençlikle karşı karşıya kalabiliriz. Elbette ki yol yapmak, köprü yapmak, savunma sanayimizi geliştirmek güzel atılımlar, ama bunlardan daha da önemlisi bir elde Kur’an diğer elde bilgi teknolojisi gençlik yetiştirmek daha önemli atılım olacaktır. Tüm bu gerçeklerden hareketle ciddi manada yeniden yapılanma ve yenilenmemiz şarttır. Hiç kuşkusuz bu yapılanmada ne başıboş sokak serserisi devrimci gençliğe ne de ehlisünnet dışı Radikal gruplara yer olmayacak. Nasıl yer olsun ki,  biri ‘devrim kanla yazılır’ sloganıyla ülkemizin temeline dinamit koyarken diğeri de habire Kur’an ayetlerini tıpkı Hz. Ali (k.v)’e başkaldıran Hariciler gibi “Hüküm Allah’ındır” ayetini sloganlaştırıp devlete karşı kalkan olarak kullanıyorlar. Yetmedi bir grup duvarlara 1453’ün intikamını alacağız sloganıyla uluslararası güçlerin değirmenin su taşırken bir diğer grupta  “İyiliği emretme, kötülüğü menetme” ayetini kafasına göre tevil edip etrafa korku salabiliyorlar. İşte bu olup bitenlere baktığımızda terörün dini, ırkı, vatanı olmaz sözünü kayda değer bir tespit olarak değerlendiriyoruz.
            Tepki hareketleri her toplumda görülen sıradan bir vaka gibi gözükse de bizde öyle hiçte olmuyor maalesef, kimi zaman alışkanlık boyutunda histerik krize dönüşebiliyor.  Nitekim Taksimde gezi kalkışması, Güneydoğu hadiselerinde hendek kazmalar bunun tipik misalini teşkil etmekte. Hakeza büyük şehirlerde kimi zaman baş gösteren sokak eylemleri de bu cinsten histerik tablodur. İşte bu tip histerik tabloların eksik olmamasının nedenlerini tartışan yorumculara baktığımızda ise;  kimi parçalanmışlık üzerinden, kimi kimlik uzantısı üzerinden, kimi büyük şehrin getirdiği yalnızlaşma ve yabancılaşma üzerinden, kimi sosyo-ekonomik vetireler üzerinden,  kimi politik, kimi ideolojik, kimi de kişisel ego tatmini gibi sebepler üzerinden izah etmeye çalışıyorlar. Aslında tüm bu yorumların her birinde haklılık payı var elbet, ama her tek tip yorum fotoğrafın bütününün ortaya koyan bakış açısı değildir. Yani fotoğrafın tek karesine bakaraktan fotoğrafın bütünü teşhis edilemez, bilakis fotoğrafın tüm karelerini bir araya getirerek ancak meselelerin üstesinden gelinebilir.
            Evet, problem ne tek başına kimlik uzantısı, ne tek başına yabancılaşma, ne tek başına ekonomik boyut, ne de tek başına ideolojiktir. Tüm problemler bu saydığımız unsurların hepsinde gizli. Aslında daha da işin temeline inildiğinde şiddet histerisine kendini kaptırmış kitlelerin özünde hem kimlik, hem yabancılaşma, hem sosyo-ekonomik, hem politik, hem ideolojik, hem de kişisel ihtirasa dayalı sebepler vardır. Demek oluyor ki, mesele tek boyutlu değil çok yönlüdür. Kaldı ki sosyolojide tek tip görüşlere yer verilmez, çoklu görüşler esastır. Şu bir gerçek olaylara tek pencereden bakmak bilgi kirliliğine yol açmaktadır. İşte bu yüzden meselelere değişik pencerelerden bakıp objektif kriterler ortaya koymak gerekir. Zaten sosyal olayları kritik edebilen,  analitik ve seçkin bakış açıları geliştikçe, insanımızın eninde sonunda kendini araştırmaya, ilme ve irfana vereceği muhakkak. İşte bu noktada kıraathane projesini okuma kültürünün gelişmesi açısından önemli buluyoruz.   
            Bir toplumun farklılıklarıyla bir arada uyum içerisinde yaşayabilmesi için her şeyden önce birbirini öteki görmeyecek ortamın yeşertilmesiyle mümkün. Şayet tüm farklılıklar adeta bir kilim üzerine bir zenginlik olarak ilmek ilmek işlenmiyorsa bölük pörçük yapıların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Türklük, Kürtlük, Lazlık, Çerkezlik gibi kimlikler asla ayırımcı unsurlar olarak kullanılmamalı. Bir kere şunu baştan belirtmekte fayda var; etnik milliyetçilik ırkçılıktır. Dolayısıyla hiçbir etnik kimliğin diğer bir etnik kimliğe ne kimlik dayatmaya ne de üstünlük taslama hakkı vardır. Bilakis farklı kimlikleri dışlamak ve onlara hayat hakkı tanımamak gibi yöntemler Hitler Almanya'sına has maraz bir hastalık olup, bize yabancıdır. Bizim asla terapiye ihtiyacımız yoktur, Anadolu kiliminin dilini anlarsak mesele kalmayacaktır zaten. Bu nedenle  “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz”  şiarımız olmalıdır. Öyle ya madem bu topraklarda acılarımızı ve sevinçlerimizi beraber paylaşıyoruz, o halde farklı desenleri birbirine karşı ötekileştirmeden Türkiye sevdası bir kilim dokumak birçok meseleyi çözmeye yeter artar da.
         Farklılıklara bölücülük olarak bakmak kime ne kazandırmış ki, bize de kazandırsın. Durduk yerde birliğimizi ve dirliğimizi zehir etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Birlikte yaşadığımız insanlarla farklı nüanslarımızın olması asla bölücülük değildir, bilakis zengin kültür birikimimizi ortaya koyan unsurlardır. Bakın aynı kilimin desenleri arasında bile zenginlik söz konusu. Önemli olan zenginlikleri pragmatist (çıkarcı) politikalara kurban vermeden hakiki manada elitist bakış geliştirebilmek çok mühimdir. Dahası kendi öz kültür kodlarımızla barışık elitist bir yaklaşımla (öz seçkinci bir yaklaşımla)  kendi içimizde medenice öz eleştiri yapmak esas olmalıdır. Malum, öz eleştiri olmayan bir yerde karanlık güç odakların ve baronların cirit atacağı muhakkak, hatta böyle bir ortamda koyu taassup bataklığa saplanmakta vardır. Öyle ki ‘Ben’lik histerisine kapılmış kimi fanatik taraflar  “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganıyla, kimi fanatik taraftarlarda   “Ya sev Ya da terk et ”  gibi sloganlarla güya kendinden geçtiklerini sanırlar. Hâlbuki ne Arab’ın Acem’e, ne Acem’in Arab’a üstün olmadığı ve üstünlüğün takvada olduğunu belirten Yüce Peygamberin sesine kulak verilseydi, bu tür histerik duygulara kapılmayacaklardı. Biz biliyoruz ki; ruh dünyamıza kuvvet veren sloganlar değil, takva heyecanıdır. Zira takva hayatı her şeyin üstünde bir değerdir. Öyle ya, sonsuz konuşma lakaytlığı ve üstünlük taslama kimilerine kolay bir yöntem olsa gerek ki habire sokaklarda avare avare dolanıp slogan atmakla meşguller. Oysa sokakta hak arayışı boş adamların işidir. Dopdolu bir insan her an Allah’ın emanet verdiği canı en iyi şekilde değerlendirmenin derdiyle dertlendiğinden avare avare dolaşmayı zaman israfı olarak bilir.  
       Dedik ya içi boş sloganlarla hiç yoktan hayatımızı zindan etmeye gerek yoktur.  Hele ucuz halk yardakçılığına tevessül etmek asla ulvi bir davranış değildir, bunun adı düpedüz kandırmaca popülizm yapmaktır, yani doğrudan simgesel halk yardakçılığından başkası değildir. İnsanları yaşadıkları hayatla değil de, bir takım simgelerle “Bu da bizden” türü yaklaşımlarla avunup durmakla aslında narsisizmin değirmenine su taşınmakta. Maalesef grup narsisizmi (grup taassubu)  insanları anti medeni unsurlar hale getirmekten başka işe yaramıyor. Şu da var ki aslında grup narsisizmin temelinde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinin ortaya çıkardığı sancıların yansıması da söz konusudur. Sanayileşmiş bilgi toplumları bu tür sıkıntıları sosyal projeler üreterek veya birtakım akılcı politikalar belirleyerek çözmüşlerdir. Buna mecburlardı. Çünkü bilgi toplumunun ürettiği değerler militarist ve narsist (grup beğenmişlik) eğilimleri boşa çıkarabiliyor. Besbelli ki farklı nüansları bölücülük olarak algılama geçiş sürecini atlatamamış ülkelerin bir açmazıdır. Bu ülkeler aynı zamanda düşünceyi de zindana hapseden ülkelerdir. Allah’tan ülkemizin kahır ekseriyeti ehlisünnet çizgisi üzerinde bir yol takip ediyor da, bu sayede zaman zaman nükseden pek çok sokak gösterilerin üstesinden gelebiliyoruz. Nitekim Ehli Sünnet âlimlerin ciltler dolusu yazdıkları kitaplar bu topraklarda yaşayan ekser çoğunluğun en elit yol gösterici pusulasıdır. Şayet ehlisünnet âlimlerimizin ayaklanmayı men eden deha çapında elit yol gösterici fetvaları ve kitapları olmasaydı belki de bugün soluduğumuz şu cennet vatanımızdan söz edemeyecektik. Zira ehlisünnet âlimlerimiz bu ülkenin insanına sürekli “Fitnenin katilden beter” ayetini işlemekle çok büyük bir iş başarmışlardır. Derken her devirde üzerimizde oynanan oyunların büyük bir kısmını bertaraf etmemize ışık saçmışlardır. Madem öyle her devirde yaşananlardan çıkaracağımız asıl ders,  çimento görevi yapacak müşterek değerlerimize işlerlik kazandırmak olmalıdır.  Hiç kuşkusuz bu toprakların ortak çimentosu  “İslâmiyet”tir. Büyük bir diriliş vakti için buna mecburuz da.
          Velhasıl;  fildişi kuleden halka tepeden bakan zihniyete inat, İslâmiyet çimentosuyla Vakit “popülizmi yerle yeksan edip tarihin çöplüğüne gömme” vaktidir. Bu böyle biline. 
           Vesselam.


2 Aralık 2016 Cuma

SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTRİYEL KATILIM



    SANAYİLEŞMİŞ BİLGİ TOPLUMU VE ENDÜSTRİYEL KATILIM

                                                                                          SELİM GÜRBÜZER

            Bütün geçiş toplumlarının derdi davası kalkınmadır. Geçiş toplumu, ne tarım toplumu, ne sanayi toplumu, ne de bilgi toplumudur.   Her üçü arasında gelgit yaşayan bir toplumdur. Artık ekonomisi sırf tarıma dayalı devirler hızını kesmiş görünüyor. Madem eski anlayışlar kabul görmüyor, o halde bir aşamadan bir aşamaya geçerken geçiş sürecini sancısız geçirip çağ atlamak gerekir.
            Elbette ki az gelişmiş olmanın problemleri çoktur, bu kaçınılmaz.  Çünkü geçiş sancısı yaşayan ülkeler sürekli küresel güçlerin telkinleriyle karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla bu ülkelerde hür ve bağımsız karar verme mekanizmaları zayıftır, bu yüzden kurtuluşu süper devletlerin reçetelerinde görürler. Türkiye’de bu tür manzaraların yaşandığı bir ülkedir. Hala bir dizi problemleri yaşıyoruz da. Malum olduğu üzere bir zamanlar siyasetçilerimiz ve bir kısım aydınlarımız koro halde ellerine tutuşturulmuş modelleri halkımıza sürekli tekrarlayıp çözüm diye yutturuyorlardı. Asla kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktu. Nasıl olsun ki, bağımsız ve hür düşünme melekesinden yoksundular.  Derken şartlanmışlığın vermiş olduğu haleti ruhiyeyle katılımcı ve öz yönetim anlayışından uzak bir hayatla günlerini heder ettiler hep.

            Kokteyl
            Düşünsenize tüm yeniliklerin halk nezdinde sanayileşme ya da bilgi toplumuna entegre olma şeklinde değil, “kokteyl” ve “balo” gibi simgelerle belirlenmesi ülke genelinde hem kültür çatışmasını hızlandırmış hem de ekonomik kalkınmayı sekteye uğratmıştır.  Yetmedi nimet ve külfet dengesinde bir olalım anlayışı yerine “nimet bana”, “külfet ahaliye” zihniyeti hâkim olmuştur. Bir başka ifadeyle bu memleketin nimetini halktan kopuk bir avuç elitist tabakaya pay edilirken, külfetini de geniş halk kitlelerin omzuna verilmiştir.
            Geçiş süreci yaşayan toplumlarda anti demokratik uygulamalar diz boyudur. Dahası böyle ülkelerde ne ekonomik, ne sosyal güvenlik, ne eğitim, ne de sağlık politikaların hiç biri reform niteliği taşımaz, hepsi çürüme eğilimi gösterir. O halde ne yapmalı? Gayet açık, kararlı politikalar üretip bilgi çağının gereklerini yerine getirmekle elbet. 
             Hiçbir analize tabi tutulmadan oturduğumuz yerden ahkâm kesip hamasi çözümler üretilebilir, ama bu kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. İcabında bu tip hamaset bir siyasetle ahkâm kesmeler kurtuluş reçetesi olarak ta sunulabiliyor, ama bu geçici bir kandırmadan öteye geçemeyecektir, bir adım sonra kendini ele vereceği muhakkak. Herkese iki anahtar vaadiyle nereye kadar gidilebilir ki, bu tür vaatlerin ancak bir seçimlik ömrü olabiliyor. Kaldı ki hamasetle peynir gemisi yürümüyor. Eninde sonunda çözüm diye sunulan müsvedde reçeteler saman alevi misali uçup, sandık ya da milletin derin sinesine toslayabiliyor. Anlaşılan o ki,  uzun vadede geçerliliğini yitirmeyen gerçek çözüm paketleri toplum sinesinde kabul görebiliyor. Zira realite hayal kabul etmez.  Madem reel politikalar kalıcılığını sürdürebiliyor, o halde böyle politikalar izlerken herhangi bir kazaya uğramamak adına toplum nezdinde kabul görecek güven verici reçetelerle yola çıkmak gerek.
           Koçi Bey Risalesi
       Osmanlı, o ihtişamlı yükseliş döneminin akabinde kendini yenileyememesi büyük bir kayıptır.  Öyle ki bu kayıp Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet vs. denemeleri olarak sonuç vermiştir.  Maalesef Osmanlı bu deneme dönemlerine gelen süreçte bunalımdan çıkmak için çareler aramış ama bu çare arayışında sadece yükseliş döneminin el rehberi niteliğinde Koçi Bey Risalesine odaklanmıştır.  Oysa bu risale esas itibariyle toprağa dayalı ekonomik sistemi öngörüyordu. Dolayısıyla gelinen noktada artık ihtiyaca cevap veremez duruma gelmiştir. Elbette ki bu risalenin yükseliş dönemimize çok büyük katkı sağladığı inkâr edilemez.  Hatta bu risale sayesinde toprağa dayalı ekonomiyi en iyi şekilde uygulama şansını yakalayıp cihanşümul devlet olmuşuz da. Ne var ki yükselişten sonra inişe geçtiğimizde çözüm adına yine bu modelde ısrar etmemiz dünyada daha yeni yeni filizlenmeye başlayan anlayışı ıskalamamıza neden olmuştur. Biz çözüm diye Koçi Bey Risalesinde oyalanırken batı deniz aşırı ticaret yollarını keşfetmesiyle birlikte para politikalarına dayalı ekonomi trendine girmiş bile.  Hakeza Amerika’nın keşfi de bu süreci tetikleyip okyanus ötesine uzanan paraya dayalı bir ekonominin yolu açılmıştır. İşte bu noktada Devlet-i Aliyye’ye toprağa dayalı sistem yerine ticaret ve sanayinin yollarını gösterecek gizli bir usta el gerekiyordu, ama maalesef böyle bir rehber devreye girmeyince çöküşümüze giden kapıyı aralamış olduk. Eskiye hayranlık güzel bir duygu elbet, ancak bu yetmiyor, “gelişmeci” bir anlayışla geçmişe bağlılık esas olmalıydı.   Bakın Peygamberimiz (s.a.v.), “İki günü birbirine eşit olan zarardadır” buyurmakta.  İşte bu gerçekler ışığında yapılacak tek bir şey vardı, o da geçmişi geleceğe bağlayacak bir formül bulmaktı, ama olmadı. 
            Bırakın formül aramayı daha sonraları işleyen süreçte de çareyi yüzeysel ve sembolik batıcılık hayranlığında aramaya koyulduk. Üstüne üstük Avrupa’dan aktarılan her türlü satıh üstü formülleri yenilik diye topluma yutturulmuş.  Aslında bu şekli yenilikler toplumun öz dinamikleriyle alay etmekten başka bir şey değildi. Kaldı ki topluma zorla giydirilmeye çalışılan elbise dar geldiği gibi, bize ait olmayan yüzeysel değişiklikler kimlik krizine de yol açmıştır. Derken merkez çevre çelişkisi ortaya çıkmış ve akabinde halk-aydın, halk-devlet kopukluğunun temelleri atılmış oldu. İlginçtir bugünde aynı ikilem aynı hızla devam ediyor. Belli ki Tanzimat, bir noktada merkez ve çevre arasındaki uyuşmazlığın kalıcı tohumunu atmış.  O tohum filizlenip dal budak saldıktan sonra bugünkü tablo ortaya çıkmıştır. Derken deri üstü yenilikler sinemizde derin yaralar açtı.  Ve devletin halkına güvenmediği, halkın devlete kuşku ile baktığı bir yapıyla karşılaştık en nihayet. O gün bugündür bu durumu tersine çevirecek “ışık” arıyoruz hala.
            Besbelli ki, uygulanacak programların başarı şansı hangi dönemde olursa olsun toplumun taleplerini karşılayıp karşılamadığına bağlıdır. Madem toplum talepleri göz ardı edilemiyor, o halde tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan da bilgi ve bilgi ötesi çağına geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek sosyal sancıları çözmekte büyük yarar var.  Hatta biran evvel çağlar üzerine sıçrayıp Türkiye’yi yeniden lider ülke konumuna ulaştırmak mecburiyetimiz var.          
         Sanayileşmiş bilgi Toplumu
         Bir kere sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın temel şartı, öncelikle küçük birimden büyük birime doğru işleyen süreci sancısız geçirip dünya ölçeğinde küresel etkinlik kazanmaktır. Bu şartın gerçekleşmesi için şimdiden toplum nezdinde sürekli sanayileşmiş bilgi devriminin önemine sık sık vurgu yapılmalıdır. Şayet kalkınma diye bir derdimiz varsa bu algıyı zihinlere yerleştirmeye mecburuz da. Hatta  “Derdim vardır inilerim” diyen bir Yunusu yaklaşımla geleceğimizin kurgulayıp gençlerimizi bilgi çağına hazırlamak mecburiyetini yüreğimizde hissetmeliyiz
            Bu arada bir hususa değinmekte fayda var. Türkiye’de millilik kavramından panik atağa girip, “ümmet’’ kavramını istismar edenler çıkabiliyor.  Oysa onlar sosyolojik bir gerçeği “itikat’’ konusuyla karıştıran zavallılardır Nasıl ki, sosyal bir süreç olarak bedevilikten şehirliliğe geçişte farklı bir şuurla Müslümanlık devam etmişse bilgi çağına geçişte de “iman” yine aynı “iman” olarak kalacağı muhakkak. O halde her türlü yenilik gâvur icadıdır deyip teknolojik girişimleri engelleme yoluna gitmek halkımıza en büyük zulüm olacaktır. Ki; teknolojiye adapte olmak uluslararası diplomatik girişimlerde bulunmak İslam ümmetinden olmanın iptali değildir. Zaten Kur’an-ı Kerim önce bir erkekle bir dişiden yaratıldığımızı, daha sonra birbirimizle tanışmamız için kavim, kabile ve şubelere ayrıldığımızı mealen buyurmaktadır. Bütün bu hakikatler ortada iken bugün sosyolojik anlamda kullanılan “millet” gerçeğini inkâr etmek niye? Tabii ki, biz Türkler İslâm ümmetindeniz. Ümmet duygusu milli şuura hiçbir zaman engelde değildir.  Çünkü milli bilince sahip olmak ırkçılık olamaz. Irkçılık kendi milletini sevip başkasını hiçe saymaktır. Yahut başka milletlere reddiye döşeyip zulmetmek ırkçılıktır. Sonuçta hepimiz ben-i âdemiz. Bu böyle bilinmeli.

            Dejenerasyon
            Sanayileşme ve bilgi çağına geçişte geleneksel kültürümüzde gedik açıp dejenerasyon yaşanması gayet tabiidir.  Nitekim çözülen tarım toplumuyla birlikte şehrin varoşlarında gecekondulaşma, yabancılaşma, kimlik bunalımı, sosyal bunalım gibi problemlerle karşılaşmamız bunu teyit ediyor.
          Demek ki sanayileşmeyle birlikte gündeme gelen gecekondu kavramı tarım toplumunun meselesi değil sanayi toplumunun bir meselesidir. Dolayısıyla köyünden, toprağından kopan insanlar, şehir hayatıyla karşılaştıklarında geleneksel yapıda alıştıkları sıcak dostluklar, sıkça selamlaşma ve hatta komşuluk ilişkilerini kentin çarpık yapısında bulamaması kaçınılmazdır. Ne umdum ne buldum misali gerçek huzuru elde edemeseler de sonuçta sanayileşmenin getirdiği bir takım değerler onlara farklı statü ve o statüye bağlı bilgiler kazandırdığı muhakkak.  Dahası geleneksel değerlerle yoğrulmuş bu insanlar şehirde hangi meslekte iş bulurlarsa o işe göre kimlik kazanmakta. Hatta bu karşılaşılan yeni durum Max Weber Sosyolojisinde “kazanılmış statüler” olarak isim alır.  Gerçekten de kazanılmış statüler kentte ayakkabıcı, boyacı, inşaatçı, hizmetli, işçi ve memur vs. şeklinde gerçekleşir. Ancak bu arada söz konusu kesimler bir taraftan mevcut konumlarını yükseltmek çabasında bulunurlarken diğer taraftan geleneksel yapılarını korumada direnç göstermeyi de ihmal etmezler. Nitekim kentin varoşları öbek öbek   “Karslılar”, “Erzurumlular”, “Bayburtlular”, “Sivaslılar” v.s. diye anılması bu yüzdendir. İcabında varoşlarda hemşericilik,  aynı kasabadan olma, aynı köyden olma esas olmakla birlikte bazen aynı mezhepten, aynı meşrepten olma gibi unsurlarda ağırlıklı değer olarak nitelik kazanabiliyor. Bakın ülkemizde zaman zaman yaşanan gerginliklerin odak noktasında bu tarz yapıların keskin gruplaşmaya elverişli yapısından kaynaklanmaktadır.  Belki de provokasyona müsait bu tip yerlerde sosyal bütünleşmeyi sağlamanın yolu alt birimden büyük birime geçişte iyi bir eğitim vermenin yanı sıra toplumcu politikalar uygulamaktan geçmektedir. İşte bu noktada “sivil toplum”, “sivil katılım” modellerine başvurmak zarureti vardır.  Aksi takdirde halka tepeden bakan jandarma zihniyeti ya da jakoben anlayışıyla meselelerin üstesinden gelemeyiz. Kitlelerle beraber olmak ve onların meselelerini yerinde çözerek işe koyulmak en doğrusu. 

            Sivil İnisiyatif
            Sivil katılımcı politikalara şiddetle ihtiyaç var. Milli Şef Türkiye’sinin halkla jandarma vasıtasıyla ilişkiler kurduğu dönem artık demode oldu. Aynı zihniyeti günümüzde diriltme çabasına girmek eski Türkiye'ye davetiye çıkarmak olacaktır. Ki, Allah korusun bu yeni Türkiye için felaket demektir. Kitlelerle doğrudan doğruya, birlikte yarınlarımızı kuracak “Sivil inisiyatif” programlarını yürürlüğe koymaktan hangi ülke zarar görmüş ki bizde görelim.  Kaldı ki Halife Hz. Ömer (r.a.)’ın; Doğruluktan ayrılsam ne yaparsınız sorusuna cevaben; “Ya Ömer! Kılıcımızla düzeltiriz” denilen bir çağa giriyoruz artık.  İşte bu müthiş ifadelerde geçen  “kılıç” mefhumu günümüzde “sivil inisiyatif” olarak değerlendirilmelidir.  Toplumu hiçe sayan politikalar artık iflas etmiştir. Siyaset şimdilerde kitlelerle birlikte yürütülüyor. Kitleleri yok sayarak hiç bir uygulama programını hayata geçiremezsiniz.  Neydip edip mutlaka toplumcu modeller geliştirme zorundayız.
            Sanayileşmesini tamamlamış ya da bilgi çağını erişmiş bir Türkiye’de kırsal değerler olacak, ama “Sanayileşmiş bilgi toplumu davranışları” ağırlıklı değer olacağı gerçeği görmemiz gerekir. Sanayileşmiş bilgi toplumu olduğumuzda,  görülecektir ki geleneksel toplum damarımızdan gelen alışkanlıkların birçoğu olmayacaktır. Zira kırsal kesimin geleneksel yapısı sanayileşmiş bilgi toplumunda yerini zihni eksersize (beyin fırtınası)  terk edecektir.  Dahası sanayileşmiş bilgi toplumunda tarım toplumundan kalan toprağı çapalama gayreti,  bilgisayarın tuşlarına dokunmakla halledilecektir. Yani “bilek” gücünün yerine “beyin” gücü ağırlıklı değer olarak ortaya çıkacaktır. Kelimenin tam anlamıyla tarım toplumunun normları sanayileşmiş bilgi toplumunda farklılık arz edecektir.
             Madem farklılık kaçınılmaz, peki bu durumda daha sağlıklı “sanayileşmiş bilgi toplumu”  nasıl oluşturabiliriz, asıl bunun üzerinde durmakta fayda var. Bir yandan çağ atlarken diğer yandan kültürel değerlerde kayba uğruyorsak burada bir değil belki bin düşünmek gerekir. Mutlaka ileri medeniyet hamlesine yönelik sağlıklı bir dönüşüm gerçekleştirmek için mutlaka kültürel değerlerimizin üretim değerleriyle paralel seyretmesi gerekmektedir. Çünkü geçiş süreci yaşayan toplumlarda yerel ve evrensel değerler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan bir takım problemler söz konusudur. Dolayısıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olalım derken, yerel değerlerimizi bir kenara atmak kendimizi inkâr etmek olacaktır. O halde sanayileşmiş bilgi çağına üretim ve ihracatı artırmanın yanı sıra yerel değerlerimizi koruyup kollamayı da vazife addetmeli. Aksi takdirde sanayileşmesini tamamlamış ve bilgi çağına ulaşmış ülkelerin düşmüş oldukları manevi bunalım kuyusuna bizde düşebiliriz. Malum, bu ülkeler maddi refah seviyesi yükselmişler ama aynı oranda manevi huzursuzlukta had safhada.  İşte adından süper devlet diye söz ettiren ABD ve Avrupa ülkelerinde ayyaşlığın, kumarın, fuhşun, uyuşturuculuğun baş göstermesi, böyle bir gelişmenin neticesidir. Bakın Japonya da süper devletlerle yarışır durumda ama diğerleri gibi yerel değerlerinden taviz vermiş değil.  Japonya bu noktada örnek bir model ülke olmuştur. İşte yerelliğin ve evrenselliğin bir arada olduğu model bu olsa gerektir. 
       Madem yerel ve evrensel değerler bir arada yürütülebiliyor,  pekâlâ Türkiye'de bu istikamette ilerleyip Nizam-ı âlemce bir tavır sergileyebilir. Buna mecburuz da.  Zira bizim kültür harcımızda dünyaya nizam vermekte vardır.  Böyle bir ülkünün gerçekleşmesi için ekonomik anlayışımızı maneviyattan soyutlamadan maddi ve manevi ikili denge içerisinde sanayileşmiş bilgi toplumu olmak gerekir. Hatta ufkumuzu geniş tutup bilgi ötesine kanatlanmalı.
            Sanayileşmeyle birlikte ücretliler meselesinin ana gündem konusu olması gayet tabiidir. Keza birikmiş servetin ne şekilde ve hangi yöntemle adil olarak dağıtılacağı hususu da öyledir. Nasıl ki tarım toplumunun kendine has gündemi varsa, sanayileşmiş bilgi toplumun da kendine has gündemi söz konusudur. Nasıl gündem olmasın ki, batı’da sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan ücret dağılımı adaletsizliği bir takım gerginliklere yol açıp ihtilallere zemin hazırlamış bile. Öyle ki bu sosyal çalkantıdan “burjuva proletarya” ilişkisine dayalı Marksist felsefe tepki olarak doğmuştur. Ne zaman ki batı adil ücret politikalarına çeki düzen vermeye başladı, işte o zaman ortay çıkan tepkileri elimine edebilmiştir. 
            Belli ki geçiş toplumlarında fabrikaya karşı atölyeyi savunmak ya da direnmek şeklinde yansıyan olgular olabiliyor. Oysa değişim kaçınılmaz. Teknik gelişmelerden uzak kalan bir sektör varlığını nereye kadar sürdürülebilir ki. Kaldı ki küçük işletmecilik anlayışıyla sanayileşmiş bilgi toplumu olma bir hayalden öteye geçememekte.

            Sanayileşme
            Sanayileşme vetiresi; yatırım, profesyonel işletmecilik gerektirdiğine göre, ham madde potansiyelini artırmakta fayda var. Elbette ki sanayi toplumu demek herkesin banker, fabrikatör, sermayedar olması anlamına gelmez. Bir kere eşyanın tabiatına ters, isteseniz de bunun böyle olması imkânsızdır.  Dolayısıyla böyle bir toplumda bir yandan sermaye birikimi artış kaydederken, diğer yandan küçük işletmelerin azalış kaydetmesi kaçınılmazdır.  Hakeza şirketleşmede öyledir,   gelişme trendine göre şirketler büyüyecek ama şirket sayısı azalacaktır. Burada önemli olan endüstriyel alanın kesintiye uğramaması esastır.
            Marksistlerin dediği “tam eşitlik” iddiaları tamamen ütopiktir. Zengin daha zengin olacak, ama zengin sayısı azalacak gerçeğini artık görmemiz gerekiyor. Artık ilişkiler eski klasik toprak ilişkileri gibi değildir. İşveren işçi ilişkileri ağırlıklı değer olarak gündemde yer alıyor. Sanayi ivme kazandıkça ister istemez ücretli sayısı da çoğalıyor. Ancak sanayileşmenin ileri evrelerinde üretim araçları çoğaldıkça, mülksüz ücretlilerin artması da söz konusudur. 
       Anlaşılan atölyeden fabrikaya, fabrikadan şirketlere, şirketlerden dev firmalara doğru bir süreç yaşıyoruz. Derken   “tekelleşme” ve “holdingleşme” denilen bir süreçle karşılaşıyoruz, bu durumda sanayi sektöründe küçük işletmeciliğin nispi ağırlığı azalırken işçi kesimi de büyük firmalara doğru kaymaktadır. Böylece tekelleşmiş sanayi mülkiyeti doğmaktadır. Yani üretim araçları gittikçe belirli ellerde toplanmaktadır.   İşte sanayi mülkiyetinin getirdiği tekelleşme bir başka mesele olarak karşımıza çıkar. Hatırlarsanız bir zaman sıkça kullanılan bir tabir vardı: kartel medya diye.  Niye, çünkü medya birkaç patronun elindeydi. Bu yüzden medya patronları siyasete rahatlıkla yön verip, icabında bir takım zinde güçlerle işbirliği içerisinde hükümetleri devirebiliyordu.  O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkartıp mümkün mertebe tekelleşme eğilimlerine fırsat vermeyecek politikalar geliştirmek gerekir.  Bir başka ifadeyle bir yandan büyük çapta teknolojik sanayi hamlesi gerçekleştirirken, diğer yandan sanayi mülkiyetin tekelleşmesini önlemek esas olmalıdır. Kaldı ki bu noktada sanayileşmesini tamamlamış ülkelere göre avantajlı sayılırız. O ülkeler yeterince zaten tekelleşmişler, holdingleşmişler sil baştan sistemi düzeltmeleri zor görünüyor artık. Ama biz daha yolun başında olduğumuzdan pekâlâ sanayi mülkiyetini tabana yayacak politikalar geliştirerek tekelleşmeyi önleyebiliriz. Şayet bu avantajı kullanabilirsek bir yandan sermaye birikimini oluştururken, diğer yandan da mülkiyet meselesini ta baştan düzenlemek şansını elde edebiliriz. Aksi takdirde, sanayileşmiş bilgi toplumu sürecinde mülksüz ücretlilerin tepkilerine şahit olacağız demektir.

            Gümrük Birliği
            Sivil toplum ve sivil katılımcı modellerle sanayileşmemizi tamamladığımız takdirde Gümrük Birliği, Avrupa Birliği gibi kriterler dezavantaj değil avantaj olacaktır. Zira sanayileşmiş güçlü bir Türkiye’nin Avrupa Birliğine dâhil olmasında büyük fayda var. Nasıl ki kapitülasyonlar güçlü ve yükseliş devrindeki Osmanlı'ya zarar vermediyse,  güçlü bir Türkiye'nin uluslararası hangi birlikteliğinde bulunursa bulunsun zarar bir yana daha da güçlü olmamızı sağlayacaktır. Maalesef kapitülasyon olayına hasta yatağına düşmüş Osmanlı’nın çöküş dönemi zaviyesinden baktığımızdan sanılıyor ki Avrupa Birliğine girdiğimizde ülkemiz işgal edilecektir. Elbette ki uluslararası rekabet gücünden mahrum bir Türkiye’nin Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği platformunda her an birçok problemlerle karşılaşması ihtimal dâhilindedir. Dikkat edin ısrarla güçlü Türkiye diyoruz. Demek ki; sanayileşmesini tamamlamış bir Türkiye ancak Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği’nde ağırlığını ortaya koyabileceği gibi öncü rolde üstlenecektir.  Bilhassa 2002 sonrası Türkiye’nin ihracat rakamlarının artması bize bu ümidi veriyor.
            Sivil inisiyatif programlarının hayata geçirilmesiyle “üç sektörlü” bir kalkınma teşkilat ağı kurmak mümkün. Dahası Türkiye ekonomisini devlet sektörü, özel sektörü ve sivil katılımcı sektörü çerçevesinde ele almak gerekir. Devlet devletliğini, özel sektör özelliğini, taban tabanlığını bilecek bir model oluşturmak şart.  Mesela bu üç sektör arasında sivil katılımcı model iki çözüm teklifini gündeme sunar:
          Birincisi servetin belirli ellerde sınırlı kalmasının önüne geçilip tabana yaymak, ikincisi çalışanların kâra ve yönetime katılması ilkesidir. İşte çağımızda, sosyal adaleti sağlayacak sanayileşmiş bilgi toplumu olmanın iki önemli anahtarı bu iki unsurda gizlidir. İşte bu yüzden çalışanların iş hayatında kâra ve yönetime katılmasına “Endüstriyel katılım” diyoruz.
            Kapitalizmde işçi, işverenle sıcak ilişkiler kuramadığı bir vaka, bu modelde sadece işçinin belirli kurallar dâhilinde her biri robotik çalışanlar olarak çalıştırıldığı işletmeye ayak uydurmak esastır. Robotik ortamlarda dostluk, dayanışma bulmak imkânsızdır. Bu tür işletmelerde çalışanlar itibar kaybından dolayı yabancılaşıp toplum içinde sürekli sosyal barışı bozucu unsurlar hale gelebiliyorlar. Kapitalist sistemin ürettiği bu tür çarpık yapılanmayı yaşamamak için, sivil katılımcı modeli hayata geçirmek gerekir. Bu uygulamalar geçildiğinde gerçek anlamda demokratik katılım veya endüstriyel katılımdan söz etmiş olacağız demektir.
            Endüstriyel Katılımcılık ve Demokrasi
            Servetin tabana yayılmasına yönelik politikalarla tekelleşme eğilimlerinin önüne geçilebileceği gibi toplumun büyük bir kesimin refah seviyesi yükseleceği muhakkak.  Hatta yönetime katılım uygulamalarına hız vermekle de ‘demokratik katılım’ anlayışı doğacaktır. Böylece endüstriyel katılımla; insanımız sürekli güdülen, sürekli yönetilen durumdan çıkarılıp bizatihi idarecilerle birlikte yönetim kademelerinde bulunma imkânına sahip olacaktır.
            Sanayi faaliyetinin çok karmaşık niteliği işletme ahlakını önemli kılmıştır. Gerçekten de üretim araçlarının kimin eli kimin cebinde olduğundan çok,  nasıl, kimler tarafından idare edileceği ve kimlerden en iyi şekilde istifade edileceği konusu daha önem arz etmektedir.  Madem öyle Türkiye sadece kalkınmaya odaklanmamalı, asıl “sosyal adalet” içinde kalkınmaya yönelmeli. Bu yüzden devlet sektörü, özel sektör ve endüstriyel katılımcı sektörün uyum içerisinde bulunması icap eder. Bilhassa bu üçlü sacayağından endüstriyel katılıma çok daha ağırlık verilmeli ki tekelleşme önlenebilsin   
           Şurası muhakkak; kalkınma sanayileşmenin ürettiği bir kavramdır.  Madem kalkınma tüm ülkelerin ortak davası,  o halde bu kavram etrafında oluşan gerek ücret politikaları, gerek vergi politikaları olsun fark etmez her bir politika endüstriyel katılım projesinin can suyu olmalıdır. Düşünsenize böyle bir modele can suyu verdiğimizi, bak o zaman çalışanların kâra ve yönetime katılması sonucu aldığı maaşta herhangi bir kesintiye uğramadan alacağı kâr pay sayesinde mülk sahibi olabileceği gibi, aynı zamanda çalışanın müesseseye yabancılaşması da önlenmiş olacaktır. Maalesef şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerde bu can suyu göz ardı edildiğinden çalışanların üretime ve yönetime katılımının önü kapatılmıştır. Bakın, Almanya sanayileşme sürecine girdiği süreçte bu işi baştan halletmiş bile. Nitekim Alman Sendikal Birliği (DGB) hem büyük bir sendikal mülkiyet oluşturmuş, hem de milyonlarca işçinin mülk sahibi olduğu dev bir teşebbüs hale gelmiştir. Böyle bir durumda işçi işveren durumundadır. Üstelik işçinin işveren olduğu bir modelde işçinin grev hakkı saklıda tutulmaktadır. Sadece işçi mi, elbette ki hayır, aynı şekilde Almanya’da memur yapı tasarrufu sandığı sayesinde üçüncü büyük yapı tasarruf sandığı da gerçekleştirilmiştir.
            Öyle anlaşılıyor ki; dünyanın ekonomide tek meselesi servetin yaygınlaştırılması davasıdır. İnsanlık bugün geç anlamaya başlamış olsa bile Kur’an-ı Kerim’de: “Ta ki o mal, sizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın” (Haşr, 7) buyurarak, tâ 1400 yılı aşkın zamanın öncesinden bu konuya açıklık getirmiştir.

            Katılımcı Sektör
             Özal rüzgârının açtığı çığır sayesinde sivil katılım ve katılımcı demokrasi anlayışına doğru gidiyoruz gibi. Bu yüzden devletin yönlendirici veya hakemlik görevi için devlet sektöre ihtiyaç var. Girişimciliğin doruğa oluşması için de özel sektöre ihtiyaç var. İşçinin ve diğer çalışan sosyal kesimlerin yönetime ve kâra katılıp bir takım haklara sahip olması içinde endüstriyel katılım’a veya katılımcı sektöre ihtiyaç vardır.
            Sivil İnisiyatif projeleri uygulamaya geçtiğinde kapitalizmin “adaletsizliği”, komünizmin “köleliği”, faşizmin “devlet dayatması” geçersiz kalacaktır elbet.
            Hamasi nutuklarla bir yere varamayız. Dolayısıyla halk kendine yönetimde yer vermeyen idarecileri aşağı indirme hakkına da sahip olmalıdır. Devlette bu arada sermaye birikimini geniş tabana yayacak şekilde her türlü girişimin önünü açmaktan çekinmemelidir. Dahası devlet bir yandan sanayileşmemizi gerçekleştirmekte öncü rol oynarken diğer yandan da kültür politikalarını da ihmal etmemeli. Çünkü yeni meseleler yeni bir kültür tavrı gerektiriyor ve yoğun bir kültür üretimini zaruri kılıyor, buna mecburuz da. Aksi halde “Kimlik bunalımı” denen problemlerle karşı karşıya gelebiliriz de.
            Velhasıl; sanayileşmiş bilgi toplumu olmak istiyorsak, maddi ve ma­nevi kalkınma seferberliğini hızla uygulamaya koymalıyız. Hatta şimdiden “sanayi ve bilgi ötesi” bir geleceğe yönelmeli de.

           Vesselam.

1 Aralık 2016 Perşembe

MEĞER SEVGİYE SUSAMIŞIZ




MEĞER SEVGİYE SUSAMIŞIZ
                                                               SELİM GÜRBÜZER

            Türkiye,  UNESCO’ya 1992 yılının Mevlâna ve hoşgörü yılı olması hususunda teklif götürür. Tabii bu başvuru gecikmiş bir teklif olsa da sonuçta 1995 yılı hoşgörü yılı ilan edilir de. Düşünebiliyor musunuz hoşgörünün ismi bile bir anda heyecan uyandırmaya yetiyor. Meğer kin, şiddet ve nefretin kol gezdiği dünyada "Hoşgörü" iklimine insanlık ne kadar muhtaçmış. Öyle ki insanlık bir nebze olsun soluklanmak adına içine düştüğü dip kuyudan çıkma yolları aramıştır. Hakeza 2007 yılı Mevlana yılı ilan edildiğinde de bu sevgi susamışlığı o kadar kendini belli eder ki tüm insanlık tarafından kabul görür de.  Nasıl kabul görmesin ki, hoşgörü aynı zamanda Mevlana demektir.
            Hoşgörü kavramı yeni değil elbet, kökü tarihin derinliklerine uzanan kültür harcımızın temelini oluşturan bir mayadır. Kâinat daha yaratılmadan önce 'Habibullah' lafzının Allah (c.c.) tarafından kelâm edilmesindeki sırrı kavrayabilirsek, temel mayamızın nübüvvet sevgisiyle yoğrulmuş hoşgörü gül'ü olduğunu pekâlâ anlayabiliriz. Zira yaratılışın özünde gül’ün şavkı vardır. Öyle ki Cenabı Allah; "Ya Habibim! Sen olmasaydın bütün Kâinatı yaratmazdım" beyan buyurarak, bu gerçeğe işaret etmiştir. Malum, Hz. Âdem'e (a.s.) yaratılışının akabinde gözünü açtığında ilkin Hz. Muhammed'in (s.a.v.) nurunu görmüştür.  İşte bu yüzden Hz. Âdem sonrası tüm peygamberler, en son Nebi Server’e ümmet olabilmenin arzusunu ruhunda hissedip gıpta etmişler bile. Gerçekten de Habibullah (s.a.v.) en son Peygamber, ama aslında ilk Nebidir. Sakın ola ki bu da nasıl olur demeyin, gayet açık her şey O'nun yüzü suyu hürmetine yaratılmış. Yüce Allah Habibullah’ı övdüğü andan buyana o hep “Adı güzel kendi güzel Muhammed”  olarak gönüller de yaşamıştır. Öyle bir yaşayış ki,  O'na gönderilen salâvatlar gök kubbede hoş seda yankı bulur da.  Zaten Nübüvet gül'ü sevgili demek, yani sevilen, Allah'ın Habibi (sevgilisi) manasınadır.
            Bütün Peygamberler insanlığa rahmet için gelmişler. Allah'ın nizamını gönüllere aşılamak ve hoşgörü çerçevesinde yaşamalarını sağlamak için mücadele vermişlerdir.  Onların davetine icabet edip Peygamber soluğundan istifade edenler necat bulmuş, bu fırsatı tepenler ise helâk olmuşlardır. Hz. Nuh'un (a.s.)  oğlu Kenan kurtuluşa eremedi, niye? Çünkü bir insan iman etmedikçe, Peygamber oğlu olmak kurtuluşa çare olamıyor. Nemrud’un Hz. İbrahim'i ateşe atması, hakeza Firavun'un kendini ilâh ilan edip Hz. Musa'nın (a.s.) ardına düşmesi, bir netice veremedi, veremez de. Sonun da ateş Hz. İbrahim'e ateş serin olup Allah'ın (c.c.) lütfüyle gül bahçesine dönüşüverdi. Azgın sular ise Hz. Musa'ya ab-ı hayat olmuştur. Firavun'a ise malum tsunami felaketi oluverdi. 
            Hoşgörüsüzlük, hemen hemen her devirde görülen bir alın yazısı. İnsanlık zıtlıklar içerisinde bir süreç yaşadığından iyi-kötü, güzel-çirkin,  adalet-zulüm vs. ikilemler arasında habire çıkış arıyoruz. O halde her şey zıddıyla bilinir prensibinden hareketle, mutlak hoşgörüye koşmak en doğru tavır olacaktır. Şayet zıtlıklar olmasaydı dünya monotonluktan, tekdüzelikten, tek renklilikten geçilmeyecekti. Belli ki bu âlemde kesretten vahdete bir yol murad edilmiş.  Ve farklılıklar iş olsun diye değil vahdet gerçeği için vardır.  Zaten kesretten (çokluktan) vahdete ulaşmak vazgeçemeyeceğimiz bir davadır. Osmanlı altı yüz sene ayakta kalmayı başarmışsa,  hiç kuşkusuz bunda en büyük etken unsur çoğulculuğu vahdete dönüştürmesidir. Devlet-i âliye bütün farklılıkları bir arada yaşatmanın formülünü vahdet şuuruyla halletmiştir. Böylece vahdet şuuru sayesinde Âleme Nizam götürmüştür.  Fatih Sultan Mehmet’in elinde gül ile kendini resimlemesi bunu teyit ediyor da.
            Bakın çokluk içinde birlikte yaşamanın önemini Yunus Emre nasıl dile getiriyor:
            Gelin birlik olalım.
            İşi kolay kılalım,
            Sevelim sevilelim,
            Dünya kimseye kalmaz.

            Hakeza Hudai de hoşgörünün önemini şöyle dillendirir:
            Faydası olmayan bahardan yazdan,
            Yüce dağ başının kışı makbuldür.
            Cahilin yaptığı sohbetten sözden,
            Âlimin hayali düşü makbuldür.

            Lokma yeme muhannetin elinden,
            Kurtulamazsın sonra acı dilinden.
            Namertlerin kaymağından balından,
            Merdin kuru yavan aşı makbuldür.
           
            Hüdai söyler incecikten,
            Hal ehli olmayan ne bilir halden.
            Bilgisiz, görgüsüz, hoşgörüsüz kuldan,
            Ölülerin mezar taşı makbuldür.

            Görüldüğü üzre bizim kültür kaynağımızın temelinde hoşgörü gerçeği var, ama hoşgörünün de dayandığı bir sınır var elbet. Şöyle ki;  Peygamberimiz (s.a.v.) bu hududa dikkatimizi çekerek şöyle beyan buyurmuştur; "Sevdiğini bir dereceye kadar sev. Belki bir gün düşmanın olur. Düşmanına da bir dereceye kadar düşmanlık yap. Belki bir gün sevgilin ve dostun olur."
            Şayet Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi'yi, Mevlâna’yı, Yunus'u ve daha nice hoşgörü Sultanlarının yolunu yol bildiğimizde bu demektir ki pembe şafaklar bizim olacaktır. Yok, eğer Gönül Sultanlarının değil de haramilerin veya gönül hırsızların yolunu yol bilirsek bilelim ki,  tarih boyunca tüm sahte putların başına gelen belaların bir değişik serüvenini yaşamaya müstahakız demektir.
            Madem tercih noktasında önümüze iki yol konulmuş, o halde tercihimizi hoşgörü medeniyetinden yana koymak gerekir. Bu da yetmez tercih ettiğimiz medeniyetin oluşumu için temeline Nasreddin Hoca misali hoşgörü ve sevgi mayasını göle çalmak gerektir. Hatta bu mayayı dağa, taşa, canlı cansız her şeye çalıp bu sevgi hamurunu hoşgörü kilimine nakış nakış işlemeli de. Çünkü yolumuz sevgi ve muhabbet yoludur. Yediden yetmişe herkes bu davete koşmalı ki sevginin tapınak saraylarının duvarında açtığı gedik büyüsün. Zira sevgi sahte mabutları yıkan tek gönül silahıdır.  Anlaşılan sevginin fethedemeyeceği hisar yoktur.
            Velhasıl; gelin canlar bir olalım, iri olalım, diri olalım, işi kolay kılalım.
            Vesselam.