25 Kasım 2016 Cuma

SİVİL İNİSİYATİFİ ÜSTLENMİŞ İKTİDARDAN HADİM DEVLET’E



SİVİL İNİSİYATİFİ ÜSTLENMİŞ İKTİDARDAN HADİM DEVLET’E

                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

            Ülkemiz çok hızlı bir süreçten geçen bir ülke. Geçen her bir sürecin birçok sancıları bağrında taşıdığı muhakkak. Neyse ki 2002 yılından beri tüm bu sancıların üstesinden gelebilen ve gücünü halktan alan sivil katılımcı ve sivil iktidar var. Belli ki 2002 öncesi çok karmaşık bir süreç yaşamışız. Sanki yaşadığımız süreç normal yaşanması gereken bir hayat değil bir ömür törpüsüydü. Öyle ki o yıllar ülkemiz üzerinde iç ve dış odaklı oyunların hız kesmediği yıllardı. Üstelik o günlerde tüm olup bitenden bihaber ve oynanan oyunları görmezlikten gelen birçok aklı evvel kesimlerde vardı. Tabiî ki böyle olan bitenden habersiz sözde aydın kitlesi ile bir arpa boyu yol alınmaması gayet tabii bir durumdur. İşte yaşadığımız o garabet durumu ve kördüğümü ancak ve ancak sivil toplum, sivil katılım ve sivil inisiyatif anlayışta bir sivil iktidar çözebilirdi, çözdü de. Düşünsenize klasik devlet modeliyle şimdiye kadar ne çözüldü ki şimdide çözülsün. Bir kere önümüzde hızla küreselleşen bir dünya söz konusudur. Nasıl ki hayata tutunabilmek için iş, aş, su elzem bir ihtiyaçsa aynen öyle de hızla globalleşen dünyada çağ atlayabilmek içinde güçlü bir sivil iktidarla yola devam etmek o derece elzem bir ihtiyaçtır. Zira bulunduğumuz konum bizi çağlar üstü sıçramamızı gerektiriyor. Madem öyle kendi iç kabımızdan çıkmak gerek. Aksi takdirde kendi içinde küçülen, dış dünyaya kapalı bir Türkiye olmaya mahkûm kalırız. Dolayısıyla gündem belirleyen bir Türkiye konumumuzu devamlı kılmak için bu anlayışta ki sivil örgütlenmeyi tabandan tavana yayacak bir mekanizma ağını kalıcı hale getirmekte fayda var, buna mecburuz da.  
          Kendi ülke sınırlarına haps olmuş Jeopolitik alanla yetinmemeli, jeo-ekonomik alana geçiş yapmak ta gerekir. Bunun için gücünü milletten alan bir sivil iktidarın alaşağı edilmemesi şarttır.  Zira Jeo-ekonomik alan çok geniş bir alandır, vesayetin gölgesinde politika belirleyen zayıf iktidarlarla bu alanlara girilemez. Uluslararası rekabetin mali sermayeyle ölçüldüğü, ekonomik gücün uluslararası pazarlardaki konuma göre belirlendiği bu tip sahaların hakkından ancak ufku açık muktedir iktidar gelebilir.  Aslında Türkiye Gümrük Birliğine onay vermesiyle birlikte jeopolitik sahadan jeo-ekonomik alana çoktan adım atmış bile. Derken sivil inisiyatif projelerini ekonomik bütünleşmelerin yaşadığı ve pazarların küresel şartlara göre ayarlandığı bir sürece girmişiz. Belli ki ülke sınırlarını eskisi kadar coğrafi faktörler belirlemiyor daha ziyade ekonomik ilişkiler belirliyor. Zaten küresel ekonomik ilişkilerde yaptıklarımız ve yapacaklarımız bizim güçlü bir devlet olup olmadığımızın bir göstergesi oluyor. Şayet uluslararası piyasalarda kredi notumuzun yüksek tutacak göstergelere sahip olmak istiyorsak hem içte tutarlı sivil politikalar izlemek, hem de dışta küresel gerçeklerle örtüşür ticari ve ekonomik hamlelerde bulunmak gerekiyor. Zira bizim Sivil ve katılımcı iktidardan beklentimiz; toplumun refah seviyesini dünya standartları seviyesine çekebilecek azmin ve heyecanını kesintiye uğratmamasıdır.
            Ekonomik rekabetin yaşandığı, mali sermayenin hız kazandığı ve global pazar alanlarına kök salmış ülkelerde çatışma ve terör hareketlerinin minimal düzeylerde olduğu gözlemlenmiştir. Bilhassa bu ülkelerde sosyal tabanlı militanlaşma eğilimleri yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Aslında 2002 sonrası Türkiye’si bu alanlara da dalmış durumda.  Öyle ki ülkemiz bu süreçte jeo-ekonomik alanları keşfedip uluslararası pazarlara sıçradıkça bu süreci tıkamaya yönelik bir takım statükocu ve zinde güçlerin boş durmamasından anlıyoruz. Hatta bu gelişen süreci durdurmak adına terör hadiselerine yol açacak eylemleri tahrik etmekten geri durmuyorlar da. Kelimenin tam anlamıyla bu çevreler geleceğini çözümsüzlükte arıyorlar.  İşte Güneydoğu meselesi, işte 28 Şubat ürünü Ergenekon davası,  işte 2013 gezi parkı hadisesi, işte 17 Aralık 2013 ve  7 Temmuz 2016 paralel darbe girişimleri gibi hamleler bunun birer tipik örneğidirler.
        2002 Türkiye öncesini yaşayan insanlar çok iyi bilir, o yıllar tam bir kâbustu.  Bilhassa vesayetin gölgesinde işbaşına gelen ANASOL-M hükümeti döneminde devlet aygıtı bir takım gerçekleri sürekli toplumdan gizleyebiliyordu. Dahası devletin derin koridorlarında tüm enformasyon ağları rahatlıkla maniple edilebiliyordu. Belki iyi hoşta bu tür uygulamaları Osmanlıda yapıyordu diyebilirsiniz. Evet, doğrudur,  bu tür uygulamaları Osmanlıda  “Hikmet-i hükümet” mucibince yapıyordu ama unutmayalım ki idare ettiği tebaasına güven vermeyi de ihmal etmiyordu. Osmanlı’nın kendi yaşadığı şartları göz önüne alındığında yaptıkları doğruydu elbet.  Kaldı ki devlet sırrı toplumun tüm unsurlarını barışık kılmak için vardı. 
        Peki ya Türkiye!   Malum Türkiye Osmanlı’dan kalan hikmet-i hükümet modelini miras aldı almasına ama halka tepeden bakan bir anlayışa yönelmiştir. Tabii bu durum halk nezdinde devlete karşı güvensizlik doğurmuş ve 2002 yılına dek olup bitenleri sessiz izlemekle yetinmiştir.  O yıllar deniliyordu ki devletin âli menfaati için Susurluk ve buna benzer gizemli hadiselerin gizli tutulması gerekiyormuş, hadi gizliliği devlet hassasiyeti içerisinde bir derece kabul etsek bile unutmamak gerekir ki bu tip kurallar halkın hizmetine adamış devlet için geçerlidir. Sürekli halkı dışlayan, sürekli halka komplo kuran bir devletin sırrından ne olur ki.  Bakmayın siz halkın olup bitenden habersizmiş gibi görünmesine, aslında halk sessizliğinin altında derin bir duruş vardır. Halk adeta bizim sükûtumuzdan alamayan mesajımızdan bir şey alamaz diyor. Halk yeri geldiğinde sandıkta cevabını veriyor da.  Dahası devletten şeffaf davranmasını bekliyor.
          Demek ki 2002 yılına gelinen süreçte devlet boşluğu, hükümet krizi, siyasi iktidarsızlık gibi bir takım sancıların özünde muktedir iktidarın olmayışı yatmaktadır. Olmayınca da Siyaset biliminde, devletin kendi âli menfaatlerine herhangi bir halel gelmemesi adına uyguladığı gizlilik (şeffaf olmama) diye ifade edilen  “Raison d’Etat” kuralı derin devlet mekanizmalarının elinde halkın tepesinde balyoz rol üstlenebiliyor.  Raison d’etat kavramı Osmanlı terminolojisinde tam karşılık bulmasa da yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu kavram daha çok “Hikmet-i hükümet” kavramını çağrıştırıyor. Madem öyle Devleti Aliye’nin kendi çağı içinde uyguladığı devlet aklı, yani hikmet-i hükümet siyasetinin bir değişik benzer örneğini, pekâlâ bugün de çağımızın şeffaflık anlayışı çerçevesinde uygulamak mümkün. Ancak bu iş kerameti kendinde menkul kutsal devlet hikmet anlayışıyla uygulamak abesle iştigal olur.  İlla da devletin yaptıklarından bir hikmet aranacaksa bunu halkla hemhal olmuş şeffaf devlet anlayışında aramalı. Bakın Osmanlı, yüzyıllarca hiç kimsenin diline, dinine, mezhebine ırkına müdahale etmeksizin Hikmet-i hükümet stratejisini hoşgörü çerçevesinde sürdürmüştür. Bunun içindir ki üç kıtada adalet mümessili cihangir bir devlet olmuşuz.
          Artık ortada cihangir bir devletimiz yok.  Ateşten gömlek bir coğrafyada yaşadığımız malum. Dolayısıyla yaşadığımız coğrafyanın hemen yanı başında cereyan eden olayları vesayetin gölgesinde icraat sergileyen bir iktidarla çözmek zordur. İpin ucunu bürokrasiye teslim etmiş vesayetçi bir iktidar nasıl çözsün ki.  Bu tür zorlukları ancak hadim devlet ve sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidar çözebilir. Yeter ki hadim devlet ve halkla bütünleşmiş iktidarın başına herhangi bir zeval gelmesin,  bak o zaman özlenen o hizmetkâr devlet aygıtının kalıcı olacağı muhakkak.   Zaten başımıza şimdiye kadar ne bela geldiyse toplumdan bihaber uzak ve dışa kapanık hantal devlet yüzünden geldi.  O yıllarda sadece toplumdan bihaber olunsa yine gam yemeyiz, bunun yanı sıra dünyadaki gelişmelerden bihaber bir devlet yapılanması da söz konusuydu. Tabiî ki dünya gerçekleriyle bütünleşmekten kastımız kimliğimizi inkâr etmek manasına değildir. Bundan muradımız ‘hadim devlet’ anlayışını hâkim kılmaktır.  Şayet Türkiye,  dünya ölçeğinde küresel güç olmak istiyorsa hem yerel değerleriyle barışık, hem de evrensel değerlerle barışık olmalıdır. Aksi takdirde dünya finans piyasalarında ve dış ticaret rekabetinde kendine yer bulamayacaktır.  İşte bu noktada Türkiye ya içine kapanık ve dünya gerçeklerinden bihaber bir devlet olmayı tercih edecek, ya da sürekli ekonomik, ticaret ve finansman açığını kapatan, üreten,  çağ atlayan bir devlet olmayı tercih edecek.  Elbette ki bizim tercihimiz çağ atlatan bir devlet anlayışından yanadır.  Zira genlerimizde var olan gelişmecilik ruhu bizi buna zorluyor da.
            Şurası muhakkak; halkın hizmetine koşan bir devlet modeli toplumun avantajınadır. Neyse ki gelinen noktada avantajlarımızı fark edip bir güç olduğumuzun idrak eder olduk. Gücümüzü geç fark etmemizin sebebi nedir diye bir soru sorulduğunda bu sorunun zihnimizi zonklayacağı malum. Yinede cevap vermeye çalışalım. Maalesef yıllardır vesayetin gölgesinde iktidar olanlar devlet malını har vurup harman savurarak hükümranlıklarını sürdürmüşler,  bu yüzden güçlü mali sermayeye sahip olamamışız. Ne zaman ki 2002 yılı itibariyle ülkemiz üzerinde o malum vesayetin gölgesi kalkmaya başladı, işte o zaman devlet kasasına para akışının hız kazanıp mali sermayenin artmaya yüz tuttuğuna şahit olduk. Düşünsenize IMF'ye olan borcumuzu bitirdiğimiz gibi borç verir duruma gelmişiz de. Hakeza paradan altı sıfır silinip enflasyon canavarı tek rakamlı hanelere düşmüştür. Hakeza Merkez Bankasında para rezervimiz artış kaydetmiştir.  Bu arada yurdun dört bir yanı duble ve oto yollarla döşenmiş demir ağlarla örülür hale gelmiş bile. Yetmemiş Fatih Sultan Mehmed gemileri karadan yürütürken,  Tayyip Erdoğan’da Marmarayla denizin altında yürütmüştür. Her ne kadar yıllardır devletin kanını emen bazı çevreler sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidarın bu küresel ölçekli icraatlarından rahatsızlık duyup küresel boyutta mali sermayenin ivme kazanmasının önünü tıkamaya çalışsalar da artık çok geç, şu an toplum nezdinde yeni Türkiye oluşumu ağırlıklı değer olarak kabul görmüş durumda. Nitekim halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanlığı seçimi dâhil 9 kez sandığa gidilmiş, dokuzunda da Yeni Türkiye refleksi kazanmıştır. Onlar rahatsız ola dursunlar, ülkemiz 2023 hedefi doğrultusunda mali sermayesini büyültüp kişi başına milli gelir seviyesini 25 bin dolarlara çıkardığında kim bizi tutabilir ki.  Öyle ümit ediyoruz ki; 2023 geldiğinde bölgesel güç olmak bir yana mali sermayesiyle küresel bir güç olduğumuzun daha da bir fark etmiş olacağız.  Madem öyle Türkiye sürekli 2023 hedefini diri tutmalı ki sürekli çağ atlayabile. Tabii küresel bir güç olma diye bir derdimiz varsa.                  
         Bakın Asya, Avrupa ve Amerika üçgeninde çok büyük para sermayesi dolaşmakta.  Pastadan kim ne elde edebiliyorsa o oranda küresel mali güç olunabiliyor. İşte bu noktada Türkiye’nin uluslararası mali sermaye ile baş edebilecek güçlü bir devlet refleksine ihtiyacı var. Aynı zamanda halkının güvenini kazanmış gerçek manada Hikmet-i hükümet hüviyetini kazanmış iktidarın varlığını sürdürebilirliğine ihtiyaç vardır. Varlığını devam ettirmeli ki piyasalar sürekli canlı kalabilsin. Dedik ya çağ atlamak statükocu zihniyetle olmaz,  bilakis dünyaya açık kendine 2023 hedefi belirlemiş vizyonu olan bir zihniyetle çağlar üzerine sıçrayabiliriz.
            Siz siz olun tüm problemlerin üstesinden gelecek muktedir iktidar ve katılımcı devlet yapısını yıkmak isteyenlere fırsat vermeyin. Bakın ABD süper devlet olma özelliği sayesinde ülkesini tehdit edebilecek en ufak oluşumları bertaraf edebiliyor. İcabında okyanus ötesinden kalkıp dünyanın en ücra köşesine uzanıp küresel güç gösterisinde bulunabiliyor. Üstelik güç gösterisinde haksızda olsa süper devlet olmanın verdiği avantaj sayesinde kendisi için ne bir dış baskı ne bir kınama ne de bir ayıplama söz konusu.  Nasıl olsun ki, küresel ölçekte ekonomik üstünlüğü bir yana dünyada birçok ülkelerde kurdukları üstler vasıtasıyla uydu güçlerini işletir durumdalar. Bir ülke düşünün ki demokratikleşme yolunda daha henüz mali sermayesini yeterli seviyelere getirememiş,  insan hakları ve özgürlükler konusunda aşama kaydedememiş, böyle bir ülkenin ikide bir dışarıdan şamar oğlanı muamelesi görmesi kaçınılmazdır.  Maalesef bir zamanlar insan hakları hususunda dünyaya ders vermişken uzun bir süredir onlar bize ders verir haldeler. 
          Demek ki demokratikleşme yolunda tam anlamıyla muktedir olmuş iktidarlar olduğu sürece geleceğimiz aydınlık demektir.  Hele hele bize ait hikmet-i hükümet siyasetini paralel devlet heveslilerin oyunlarına kurban vermeden sürdürebilirsek sırtımızı hiçbir iç ve dış mihrak yere getiremeyecektir. İşte bu anlayışta ki bir iktidar komplo girişimlerin hevesini kursağında bırakabiliyor. 

            HADİM DEVLET ANLAYIŞI

           Hadim devlet kavramına gelince;
           Hadim devlet; fisebilillah kendini halkın hizmetine adamış ve aynı zamanda “Halka hizmet Hakka hizmettir” ilkesinin gereğini yerine getiren devlet demektir.  Gel gör ki Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş devletten bu tavrı pek görmedik.  Bilhassa 2002’ye kadar gelen süreçte devlet aygıtı daima topluma tepeden bakmakla kalmamış bu arada devlet baba fikri kitlelerin ruhuna işlenmişte. Derken her şeyi devletten beklemek duygusu tüm toplum katmanlarını sarar hale gelmiştir.
            Osmanlı’nın o ihtişamlı dönemlerinde devlet hizmetkâr bir konumda olduğu için, Osmanlı Tebaası’nın o sıralarda devlete “baba” rol biçmesi gayet tabii bir durumdur.  Anormal olan durum hadimiyet şuurundan uzaklaştığımız devirlerde bile devlete baba gözüyle bakılmasıdır. Bir kere genlerimize işlemiş, istesek te 'devlet baba' geleneğimizden vazgeçmeyiz. İşte köşe başlarını tutmuş yöneticiler toplumun bu iyi niyet duygusundan vazgeçmeyeceklerini bildikleri içindir devleti kendi keyfi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Oysa Milli iradenin tam tecelli edemeyişinde en önemli hususlardan biride hala devleti ‘devlet baba’ olarak telakki etmemizdir. Dedik ya devleti baba görmek duygusu Osmanlı dönemi şartlarında doğru bir kanaat olsa da günümüz şartlarında 'Devletin malı deniz, yemeyen domuz” türü bir maraz kanaate dönüşmüştür. Artık bu tür kanaatlere geçit vermemek için mümkün mertebe “birey devlet için değil, devlet birey için vardır”  anlayışını zihinlere yerleştirmek gerekir. Elbette ki muhteşem mazimizin o yükseliş ruhunda idarecilerimiz halka hizmet yarışında Allah’ı hatırlayacak çaba içerisinde idiler. Tâ ki Halife Abdülmelik Hilafeti’nin başında: “Bugünden sonra kim bana Allah’ı hatırla diyecek olursa başını kopartırım” çağrısında yerini bulan devlet mantığı yerleşiverdi,  işte o gün bugündür  ‘vay halimize’, ‘vay başımıza gelenler’ seslerini sıkça işitir olduk. Demek ki bugüne kadar bitmek tükenmek bilmeyen hayıflanmaların sebep zincirini buralarda arayıp çözüm bulmak varken kaderimizle baş başa jandarma dipçiği altında koyun misali güdülmeye razı bir seyir takip etmişiz.  Oysa kaderin üzerinde kader var deyip ‘katılımcı demokrasi’ mücadelesi de vermeliydik.
            Elbette ki insanız, dengemiz şaşabiliyor. Ama bu demek değildir ki şaştığımız noktada irademizi bir takım güçlere ilelebet teslim edelim.  Yeri geldiğinde kendi aramızda hararetli tartışmalara girdiğimizde maşallah hiçte mangalda kül bırakmıyoruz, ama söz konusu devletin içine yerleşmiş klikler olduğunda suspusuz. Belli ki tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen idareciler gözümüzün içine baka baka nimeti kendilerine ayırmışlar, külfeti ise halkın omuzlarına yüklemişler.  Maalesef külfet ve nimetin beraber paylaşılması gerekir anlayışını yitirdiğimiz gibi halkı dışlayan bir devlet modelini ‘devlet baba’ olarak algılayıp yıllarımız heba etmişiz de. Böyle olunca da hak hukuk tartışmaları hiçbir zaman gündemden düşmedi. Batıda kök salan demokratik hukuk devleti anlayışı,  bizde kök salamadı. Her ne kadar bir takım mahfiller hak, hukuk ve demokratlıktan dem vursalar da, kazın ayağı hiçte öyle değil. Meğer saltanatlarını devam ettirmek için demokrat görünüyorlarmış. Bu sahte tavır nereye kadar derseniz,  2002 Türkiye’sine adım attığımız güne kadar elbet.  Derken bu tarihle birlikte tüm bu sahte maskeler düşer de.
            2002 yılı Türkiye için tarihi bir milattır. İlk defa baskıya dayalı devlet anlayışının yerine özgürlüğü ön plana alan ve gücünü halktan alan hadim devlet anlayışıyla karşılaştık.  Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı, Gürcüsü vs. fark etmez aynı Türkiye kiliminde bir olduğumuzun farkına vardık.  Böylece kültürleri farklı, etnik kökenleri farklı ve meşrepleri farklı insanların ancak özgür ortam ve çoğulcu anlayışla bir arada yaşayabileceğini anladık.  Doğrusu da buydu zaten. Bakın Müberra Dinimiz hiçbir etnik ve dini zümreye zorla kural dayatmaz. Hatta mutlak ve mutlak İslâmca yaşayın bir dilde kullanılmaz, sadece tebliğ dili esastır. Tabii kabul etmek veya etmemek noktasında tercih insana aittir. Nitekim İslâm’ın tebliğ metodu İslam’ca yaşamaya imkân ve fırsat tanıyan hükümleri ortaya koyar. Dahası burada devlete çok iş düşmektedir, tebaa ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun fark etmez, hürriyet ve hakemlik esasına göre yönetmesi gerekir. Önemli olan, devletin hakem olma vazifesini adilce yerine getirmesidir.  Kaldı ki devlet demek sadece asker besleyen, vergi toplayan, dış sınırlarımızı kollayıp gerektiğinde savaşan bir mekanizma değildir. Bunların yanı sıra toplum taleplerini gözetip katılımcılığı şiar edinmekte devlet olmanın gereğidir. Hadim devlet ilkesinden yoksun bir devlet er geç yıkılmaya mahkûmdur. O halde hadim devlet anlayışını sağlam zemine oturtmak lazım gelir. Öyle ki böyle bir zeminde halkın sosyal güvenliğini sağlamak var, toplumun bütün katmanlarını kucaklamak var, örgütlü toplum olmak vardır. İşte bu ve buna benzer varları ilke edinen devlet;  hadim devlet olarak nitelenir. Devlet mekanizmasının, belli bir kesimin lehine işletilmesinden kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Herkesimden insanın ekonomik güvenliğinin sağlanıp sosyal güvenlik şemsiyesiyle idare edildiği bir devlet anlayışı ancak bizim kabulümüz olabilir.
             Malum, eski Türkiye'de KİT’leri arpalık olarak kullanmak vardır, sosyal güvenlik kuruluşlarını kendi çiftliği gibi kullanıp fakir fukaranın ve yetimin hakkını yemek vardır,  hastanelerde rehin tutulan hastalar vardır, SSK önlerinde ilaç kuyrukları vardır. Neyse ki 2002 Türkiye'si sonrasında böyle manzaralar yoktur. İyi ki de 2002’de iş ehline verilmiş, böylece devletin kanını emen rantiyecilerin hortumları kesilmiştir.  Demek ki, istenilirse devlet aygıtı ehil kadrolar elinde temiz hale gelebiliyor. Temizlendikçe de Gümrük Bakanı Gün Sazak’ın döneminde kaçakçılığın canına ot tıkandığı günleri yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki temiz eller operasyonunu canıyla öder de.  Demek oluyor ki iş ehline verilsin, bir şekilde her şey rayına girebiliyor. Yetmedi tüm kirlilikleri zekât müessesesiyle temizlenebiliyor,  Bir kere zekât toplumun sosyal can simidi, aynı zamanda malın kirini temizleyen en büyük reçetedir. Yeter ki zekât kurumsal bilinç kazansın, bak o zaman yoksulların yüzüne yansıyan mahzunluk sona ereceği muhakkak.  Bilmem bu dünyada yetimlerin başını okşamak kadar daha büyük kazanç ne olabilir ki. Madem öyle haramilerin tüyü bitmemiş yetimin yüzünü soldurmasına fırsat vermemek gerek.
            2023 hedeflerini planlarken her alanda ki sosyal güvenliği ihmal etmemek gerekir. Zaten toplumun mal güvenliğini, din güvenliğini, fikir güvenliğini her halükarda hesaba katmak  ‘hadim devlet’ olgusunun bir gereğidir.  Umarız toplumu hiçe sayan bir devletle bir daha karşılaşmayız. Yine umut edilir ki meclisin yasama faaliyetleri sonucu çıkardığı kanunlar ferdin vicdanı ile mutabık kalsın.  Malum, vicdan sübjektif değerdir, kanun ise şekli değerdir. Yani biri somut, diğeri soyut değerdir. Burada şeklin vicdanlarda karşılık bulması çok önem arz eder. İçi başka dışı başka olduktan sonra neye yarar ki. Her ne kadar kanun genele yönelik şekli bir uygulama olsa da, ferdin vicdanından tamda bağımsız değildir. Nasıl olsa kanun geneli kapsayan şekli bir uygulamadır diye ferdin vicdanını dışlamayı gerektirmez.  Mutlaka ikisi bir bütün olarak yürümeli ki toplum huzur bulsun. Asla kanunlar vicdanlardan kendini bağımsız hissetmemeli. Kaldı ki kanunların da aciz kaldığı durumlar var. İşte bu noktada vicdana çok iş düşmektedir.  Düşünsenize hâkimin vicdanı cüzdan olunca kanun tek başına ne yapabilir ki. Anlaşılan o ki,  devlet maşeri vicdanla barışık yasalar ortaya koymalı ki, toplum vicdanında yer alabilsin. Zira toplumla barışık olmayan kanunlar bir kullanımlık kâğıt muamelesi görebiliyor. O halde kanunların vicdanlarla örtüşmesi şart diyoruz.
            Şurası muhakkak ülkemizde yaşayan herkim olursa olsun birinci sınıf vatandaştır, öyle de olmalı. Bu ülkenin nimet ve külfetini birlikte paylaşanlar hukuk önünde de eşittir.  Nimetten yararlananlara ayrı bir muamele, külfetini çekenlere başka tür davranmak hadim devlet zihniyetiyle bağdaşmaz. Aslolan kanunların toplumun beklentilerine cevap verir olmasıdır. Hele hele hadim devlet anlayışı Türkiye’nin zihni omurgasına yerleştikçe geleceğe kanatlanacağımızdan emin olabilirsiniz. Daha henüz ateş çemberinden yeni çıkmış sayılan ülkemizi aydınlık yarınlara taşımak biricik vazife addetmeli. Maziden geleceğe köprü kurmak için buna mecburuz da. Bu misyonu üstlenmiş bir iktidarın varlığı ise yarınlarımızın teminatı olacaktır. Asla geri kalmışlık alın yazımız olmamalıydı. Yine asla üç kıtada kök salmış coğrafyadan üç tarafı denizlerle sınırlı bir coğrafyaya mahkûm kalmak alın yazımız olmamalıydı.  Belli ki yeniden ayağa kalkmak, yeniden dirilişe geçmek ve yeniden kendi Rönesans'ımızı kurmak mecburiyeti vardır. Sakın ola ki bunu ütopik bir düşünce ya da bir rüya olarak değerlendirmeyin, bizim bir ülkümüz, bizim bir idealimiz olarak bilinmesini yeğleriz. Bakmayın siz bazı mahfillerin laf ebeliği yapıp mangalda kül bırakmamalarına, onlar bizim hayallerimize bile yetişemezler. Onlar laf ede dursunlar bakın bizim ideallerimiz dış veçhesiyle Kırım’a, Kafkasya’ya, Basra Körfezi’ne, Hicaz’a, Kuzey Afrika’ya uzanmakta, hatta Orta Avrupa’yı da içine alan bir hilal çiziyor.  Bir kere kabına sığmayan bir ecdadın torunlarıyız, istesek te uzun bir süre yerimizde sayamayız. Nitekim ecdadımız ideallerimizi süsleyen bu geniş coğrafyayı uzun bir süre şanına uygun sosyal adaletle idare etmiş bile. Ne zamanki bünyemiz yara almış, işte o zaman hudutlarımızı sancılar sarmıştır. Tüm yaşadığımız bu sancılara rağmen, yine de gelecekten ümit varız. Bilhassa 2023’ü hedef edinmiş bir Türkiye vizyonu bu muştuyu veriyor da. Bir bakıma 2023 hedefi var oluş duygumuzu ortaya koyan bir hedeftir. Belli ki medeniyetler, büyük çileler neticesinde doğabiliyor. Demek ki çekilecek çilemiz varmış, demek ki hâkim devletten hadim devlete giden yolda ateşle oynamak da varmış.  Madem öyle Rumeli’yi kaybettiğimiz günden bu güne dengesi sarsılan devleti yeniden azaları çalışır hale kavuşturmak gerek.  Sadece toprak kaybetmedik,  bir tarih, bir ülkü, bir kültür, bir medeniyet kaybetmişiz.  Neyse ki bu sefer kaybetmek yerine kazanmak için varız, dahası tek millet, tek devlet, tek bayrak uğruna hep birlikte Türkiye demek için varız. Bundan öte Yaradılanı sev Yaradandan ötürü gün için varız.
         Gün bugündür, ötelere kanatlanma günü,   çağları fethedecek gün belki yarın, belki yarından da çok yakın.
             Velhasıl;  hafızamızı yeniden tazeleyip hâkim devletten hadim devlete geçiş misyonumuzu yeniden cihana yaymak için varız.
              Vesselam.
           

          

24 Kasım 2016 Perşembe

SİVİL KATILIM




                                           SİVİL KATILIM
                                                
SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil katılım düşüncesi, insan kalkınması ilkesine dayanır. Bu yüzden Şeyh Edebali Osman Gaziye ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ demiş. Demekte de haklı, çünkü bir ülkenin en önemli yatırımı insan sermayesidir. Dolayısıyla cemaat, sendikalar, dernekler, vakıflar, partiler, basın gibi tüm sivil toplum kuruluşları insanı yaşatmak için vardır. Bu yüzden insanı yaşatmaya yönelik her faaliyet sivil katılım kapsamında değerlendirilir. Kelimenin tam anlamıyla sivil katılım halkın kendi meselelerini demokratik kitle teşkilatlarıyla birlikte ortaklaşa çözmenin adıdır. Bir kere sivil katılımın ruhunu “Şura” oluşturmakta ve alınacak kararlar istişare heyetinin şura teşkilatıyla gerçekleştirilir. Zaten hiçbir sivil katılım projesi istişareye sunulmadan başarı şansı bulamaz. Kaldı ki istişare, sosyal hayatın can damarıdır. Dinimiz bu yüzden, Müslümanların kendi aralarındaki beşeri münasebetlerini istişare usulüyle yürütmelerini tavsiye ediyor. Bakın İslâmiyet öncesi başsızlığa alışmış bedevi Arap toplumu İslamiyet sonrasında yerleşikliğe geçmesiyle birlikte medeni olup istişare gerçeğiyle yüzleşmiştir. İyi ki de yüzleşmişler böylece kabalığın ve başıboşluğun yerini müesseseleşme, istişare, incelik ve merhamet iklimi almıştır.  Madem bedevi toplumu medeni olabiliyor, pekâlâ bizde modern çağın en üst seviyesine sıçrayabiliriz.  Ancak bu temenniyle sınırlı kalmamalı,  İslâm’ın evrensel mesajına kulak verip yeniden dirilişe geçmekte gerekir.  Devlet topyekûn diriliş hamlesine yönelik faaliyetlerinde sadece plan ve program hazırlaması yetmez, bunun yanı sıra sivil katılım şuraları oluşturup her türlü maddi yardım ve lojistik destekte bulunması da lazım gelir.
         Sivil hayatın en önemli verisi sosyal değişimdir. İlla da sosyal değişime ihtiyaç varsa bir kere sosyal denekler üzerinde sebep ve netice ilişkisi kurmadan alelacele değişim modeli ortaya koymak ya da sosyal bilgilendirme faaliyetinde bulunmak aksi tepki oluşturabilir. Dolayısıyla bilgilendirme işleminde toplumun nabzını tutabilecek yetenekte iletişim elemanlarına ihtiyaç vardır.  İşte bu ihtiyacı karşılayacak iletişim elemanlara   'Değişim öncüleri' veya 'Gönüllü fedailer' dersek yeridir. Tabii fedai derken bu ifadeden kaba kuvvet anlamı çıkarılmasın, bilakis bu ifade rehber manasınadır.  Elbette ki, dağ, taş, mezra, köy kasaba demeden Türkiye’yi karış karış gezip toplumu aydınlatmak her babayiğidin harcı değil, birtakım fedakârlıklar gerektiriyor. Madem fedakârlık gerektiriyor,  o halde gönüllü fedailerin toplumun değer yargılarıyla meselesi olmaması gerekir. Ki, toplumsal aydınlanma gerçekleşebilsin. Hatta değişim öncülerinin halkın yaşayış tarzıyla barışık olması gerekir ki halk aydın çelişkisi kendiliğinden giderilmiş olsun. Bakın Afrika’da cemaatler bile sivil toplum unsuru bir rol oynayıp ülke kalkınmasına katkı sağlayabiliyor. İşte Nijerya, işte Uganda, işte Gana bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak bu da yeterli değil,  toplumu aydınlatacak aydın zümreninde olması gerekir.  
        Malum, dünya hızla gelişiyor. Dolayısıyla bu baş döndürücü gelişmeler karşısında durağan kalıp başımızı kuma gömmeye gerek yoktur. Tam tekmil teknoloji üretemiyor olsak bile en azından teknolojik değişim veya yeniliği topluma aktaracak uzman kadrolar yetiştirebiliriz. Zaten böyle donanıma haiz kadrolar yoksa ne ticari bir faaliyet,   ne de teknik bir bilgi aktarımı sağlanır.  Bir ülkede mutlak hâlihazırda yetişmiş ihtisas elemanların bulunması şarttır.  Hatta yeni buluşlar, yeni bilgiler toplum nezdinde hemen kabul görmese de ihtisas elemanı yetiştirmekten vazgeçmemeli.   Bir kere insan tabiatı gereği anlık değişimlere adapte olmakta zorlanabiliyor, bu gayet tabii bir durumdur. Önemli olan merdivenleri basamak basamak çıkabilmektir. Basamakları çıkarken de sabırlı olmakta fayda var, aksi takdirde kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur. Dikkat edin sabır dedik, niye?   Çünkü daha düne kadar  “sivil toplum” ve “sivil katılım” kavramlarından bihaberdik.  Hele şükür artık gelinen noktada partilerden kurumlara ve sivil örgütlerden toplumun hemen her kademesine kadar bu konu konuşulup tartışılıyor da. Sivil söylemler artık herkesin dilinden düşmez haldedir.  Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken bugünlere geldik. Demek ki biraz sabretmek işe yarıyormuş. Hani derler ya sabreden derviş muradına ermiş, gerçekten de sabır yürüyüşünden geçmiş bir ülke olarak artık o eski Türkiye’nin karanlık hatıralarını geride bırakır konuma geldik diyebiliriz.   
            Anlaşılan Yeni Türkiye’yi dahada engin ufuklara taşımak için sivil katılım faaliyetlerinde bulunmuş ve aynı zamanda teknik bilgilerle donanmış değişim öncülerine çok iş düşmektedir. Nasıl iş düşmesin ki, bakın bu işlevlere haiz sosyologlar için  “kalkınma ajanı” unvanı yakıştıranlar da var.  Madem öyle kalkınma ajanlarının en belirgin vasıflarını şöyle sıralayabiliriz:
          -Özü sözü bir olan elamandırlar.
          -Yeterli kültür ve teknik donanıma sahip elemandırlar. 
          -Haklı olduğu davada mücadele etmekten çekinmeyecek kadar idealist elemandırlar.
          - Ülkesine dost gönül elemanıdırlar.
          - Siyaset bilimine vakıf elemandırlar.
          - Teşkilatçı yeteneğe sahip elamandırlar. 
       İşte bu sıralanan vasıflara sahip elemanlar olmadan topyekûn kalkınmadan söz edilemez.  Dahası Yeni Türkiye'nin çağlar üstü sıçrama hedefi gerçekleşemez.  Mutlaka 2023 hedefini tutturmak için “bir elde Ku'ran bir elde bilgisayar” ilkesini şiar edinmiş kadroları yetiştirmek gerekir. İşte yetişen sivil toplum rehberleri tertipli, düzenli, hizmetkârlık şuuruna erişmiş ve kendini feda etme gibi fonksiyonlara sahip elemanlardan seçilmeli ki, sivil katılım yolunda öncü olabilsinler. Nasıl öncü derseniz, toplum kalkınmasında kendini fedakâr ve hizmetkâr görüp öncü kuvvet olmakla elbet. Bakın Yavuz Sultan Selim gibi dünyaya meydan okuyan bir padişah bile inandığı dava uğrunda kendini temsilci olarak değil, kendini  “hizmetkâr” olarak görmüştür. Nitekim Mısır seferinden sonra kendisi için “Hakimül Haremeyn” unvanı öngörülmüştü, ama o yüce Padişah; “Asla ben Hakimü’l-Haremeyniş-Şerifeyn (Mekke-Medine’nin hâkimi) değil, ancak Hadimu’l Haremeyniş Şerifeyn (Mekke ve Medine’nin hizmetkârıyım) olurum” deyip hizmetkârlığa talip olmuş ve böylece cümle âleme efendiliğin hadim olmaktan geçtiğinin mesajını vermiştir.
            Malum, Sivil toplum unsurları düzenli ve düzensiz şekilde örgütlenebiliyor. Unutulmaması gereken husus; düzensiz örgütlenmelerin çok kere başıboş yığınları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle anarşizme kayılabileceği, düzenli örgütlenmelerin ise adından da belli olduğu üzere düzenli toplulukları çağrıştırdığı, dolayısıyla bu tip örgütlenmeyle de nizami sivil inisiyatif topluluklar oluşabileceği gerçeği ile yüzleşiriz.
         Artık çağımızda klasik anlayışların yerini sanayi ve bilgi toplumu değerleri alırken, bu arada sosyal dokuda birtakım arızaların su yüzüne çıktığını da göz ardı etmemek gerekir. Tabii bu durum geçiş sürecinde yaşanılan çözülmenin (anomi veya normsuz sancılar) ortaya koyduğu bir sonuç gibi gözüküyor.  İşte bu gözüken sancılara son vermenin yolu,  milli kültürü sosyal hayatın her alanında diri tutacak politikalar üretmekten geçer.  Şayet sivil toplum modelinin sacayağında sosyal dayanışma eksik kalırsa sosyolojik dengelerin sarsılacağı muhakkak.  Peki, ne yapmalı? Yapılması gereken belli; sivil toplum unsurlarını hem madden, hem de ruhen donatmaktan başka çıkış yolu yoktur. Şöyle ki; sivil inisiyatif programları iki ana unsurdan oluşur:
            -Maddi kalkınma,
            -Manevi kalkınma.
            Sivil toplumun ekonomik yanını maddi kalkınma oluştururken,  kültür (tarih, din, folklor ve moral değerler vs.) yanını da manevi kalkınma oluşturur. Şu da bir gerçek;  maddi ve manevi kalkınma yönünde strateji belirlerken  “metot, program, faaliyet, uygulama ve devamlılık” ilkelerine uyulması hususunda azami gayret göstermek şarttır.  İşte bu noktada akil adamlara çok iş düşmektedir. Sadece akil adamlar mı,   elbette ki bunun yanı sıra sivil toplum içerisinde cemaatlerde önemli sorumluk üstlenmelidir.  Sonuçta ister akil adamlar olsun, ister cemaatler olsun toplum aydınlanması için vardırlar.  Ancak toplumsal aydınlanmaya yönelik tüm projelerin hayata geçirilmesinde acele etmemek gerekir,   aşama aşama mesafe kat etmelidir. Zira ansız değişiklikler faydadan çok zarar getirebiliyor. Dolayısıyla gerçekleşmesi gereken yeniliğin toplum nezdinde öncelikle ‘fark’ edilmesi lazım gelir, sonra toplumun ilgisini çekmeli,   daha sonra toplum mutabakatı sağlanmalı,  en nihayet uygulamasına geçilmelidir. Netice itibariyle bu aşamalardan sonra,  toplum üzerinde değişimin kalıcı bir etki oluşturduğu görülecektir. Böylece kazanan statükoculuk değil, değişim olacaktır.
             Sakın ola ki din âlimi, pedagoji uzmanı, doktor, sosyolog ve psikologa ne gerek var demeyin,  bilakis bunlar toplum kalkınmasında aydınlatıcı unsurlardır. Öyle ki onlar sayesinde sivil katılım anlam kazanabiliyor. Düşünsenize söz konusu ihtisas elemanlarının elinde din, ahlâk, maneviyat, hukuk ve sosyal hayat anlam kazandığı gibi sosyal çevrede değişebiliyor. Değişim ve dönüşümde sadece ihtisas elemanları mı etkili, elbette ki cemaatlerde etkendir.  Ancak cemaatler cemaat olarak yerinde saymamalı, cemaatten cemiyete geçmeleri de gerekir. Bu da yetmez daha üst birim, yani ‘millet’ olmak gerekir. Tabii millet derken Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı vs. hepsini kapsayan bir millet anlayışını kastediyoruz. Bir başka ifadeyle Türkiye şemsiyesi altında cem olmuş tek milletten söz ediyoruz.  Ki, bu milleti hâkime olmanın bir gereğidir. Asla ulus devlet mantığıyla çokluk içinde birliği temsil eden bir millet bilinci gelişemez. Zaten millete tek tip gömlek giydirmeye çalışan bir anlayış bizim kabulümüz olamaz da. Bakmayın siz onların ara sıra demokrasiden dem vurmalarına, aslında onların teneke çalmaları dogma ideolojilerini örtbas etmeye yönelik bir çalmadır. Nereden biliyorsunuz derseniz, tabii ki halkın teşkilatlanmasından tutunda yönetime katılmasından tedirgin olmalarından biliyoruz.  Halk sivil hayatta güçlendikçe sırça köşklerde uyumak onlara zül gelmektedir. Oysa korkunun ecele faydası yok, sivil toplum gerçeğinden nereye kadar kaçılabilir ki. Artık halkı tepeden yönetme devirleri gerilerde kaldı, şimdi teneke çalmak zamanı değil, yeni şeyler söylemek zamanıdır. Dahası günümüzde halkın ‘hadimi’ olarak ortaya çıkan örgütlenmeler baş tacı yapılmaktadır, eskiye rağbet kalmadı diyebiliriz. Nasıl rağbet olsun ki, bir kere sivil katılım; toplumun sağlık, tarım, iktisat, eğitim, örgütlenme, hak arayışı gibi tüm meseleleri halletmek için yola çıkılan topyekûn maddi ve manevi kalkınma faaliyetidir. Dolayısıyla çok yönlü böyle bir faaliyet içerisinde teknolojik hamle yapmak varken,  maddi kalkınmak varken,  milli kültürü yaşamak varken statüko anlayış niye prim yapsın ki. Kaldı ki sivil katılımcı anlayışında ‘ben’  yerine ‘biz’ şuuru hâkimdir. Yani, toplum menfaati şahsi çıkarların üstündedir.  Böyle bir toplum modelinde asla köşe dönmeciler, vurguncular ve bencil bireyler yüz bulamaz,  dahası böyle bir toplumda gönüllü fedailer baş tacıdır. 
             Malum, gönüllü fedailer İslamiyetle buluşmuş Türk'ün tarihinde “Alperen” tipine karşılık gelen bireylerdir. Nasıl ki Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelen “Alp”ler “ “Alperen” bireylere dönüşebiliyorsa,   pekâlâ günümüz ışık fenerlerinin kapısına varmakla da büyük bir dönüşüm gerçekleşebilir.   Bakın Prof. Dr. Osman Turan; Türk’ün Alp’i Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rahleyi tedrisatından geçmekle  “Erenlik” hususiyetini kazanıp Alperen veya Gazi derviş olduklarını ve bu yetişen Alperenlerin ileride Osmanlı İmparatorluğu’nun manevi temellerini oluşturduklarını dile getirmiştir. Gerçekten de bu Alperenler sayesinde 200 çadırlık otağdan üç kıtaya uzanan bir Cihan İmparatorluk dönüşümü gerçekleşmiştir.  İşte dert dava aydınlanmaksa, aydınlanma budur. Zaten karanlık dehlizlerde ışık aramak boşa zaman kaybıdır.
           Engin tarihimize şöyle bir baktığımızda medeniyet hamlemiz insana yönelik inşa edilmiş. Derken dünya bizim soluğumuzla Nizam-ı Âlem’e kanatlanmış bile. İyi ki de İslamiyet öncesi Türklüğün kuru cihangirlik davası İslamiyet sonrası Türklükte “İlay’ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem” davasına dönüşmüş. Zaten dönüşmeseydi ne biz,  ne de insanlık huzur bulurdu. Neyse ki Osmanlı daha ilk kuruluşunda işi baştan sıkı tutup sivil katılım uygulamasına geçmiş bile. İşte Osman Gazi’nin o günkü;
            — Gaziyan-ı Rûm,
            — Ahıyan-ı Rûm,
            — Bacıyan-ı Rûm,
            — Abdalan-ı Rum'u temsil eden toplum liderleriyle beraber hareket etmesi bu amaç içindir. Bu amaç doğrultusunda üç kıtaya hükmetmişiz de.  Yetmemiş gittiğimiz yerlerde toplumun tüm kesimleriyle nasıl diyalog kurulacağını ve nasıl tek yürek olunacağını ispatlamışız da.
            Sivil katılım modeli insanın kalkınması ve şahsiyetini bulma davasıdır. Ne var ki Türkiye daha henüz teknolojik hamlesini bitirmiş sayılmadığından halkımızda ‘avam kültürü’  hala baskın durumdadır. Elbette ki yıllardır kapalı kutu içerisinde kalmaya mahkûm edilmiş insanımızın bu haline şaşmamak gerekir. Tanzimat’tan beri uygulanan yanlış politikalar neticesinde toplumun teşkilatçılık özelliği körelmiş ve böylece çalışan azalarımız işlemez hale gelmiştir. Malum, 2002 öncesi Türkiye'sinde kahvehanelerde, birahanelerde, parklarda, otellerde, sokaklarda ömrünü tüketen öbek öbek insan yığınlarının varlığına şahit olduk. Bilhassa ülkemiz ehil olmayan kadrolar elinde, halkla seçimden seçime iletişim kuran partiler yüzünden geleceğimizi heba etmişiz. Hatta bu köşe başlarını tutmuş bürokrasinin elinde uysal koyun haline gelmişiz de. Yetmemiş insanların kendi aralarında teşkilatlanması engellenmiştir.  Şimdi sormak lazım teşkilatlanması engellenen böyle bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki. Bu ülkede uzun bir süredir halk denince  “oy deposu”  akla gelmiş. Halkın bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesi gördüğü şuradan belli ki;  oy işlemi bittiğinde bir başka seçime kadar halkı ne hatırlayan,  ne de soran olmuş.  İşte kitleler, yalnızlık psikozuna bu şekilde düşürülmüş. Oysa toplumun yönetenlerden beklentisi başkaydı.  Belli başlı beklentiler sırasıyla:
            — Mesleki bilgi edinmek,
            — Çocuklarına iyi bir gelecek kurmak ve tüm eğitim imkânlarından sonuna kadar yararlanmak,
            —  Kişi başına düşen milli gelirden adil pay almak.
            — Örgütlü toplum olmak,
            — Ülke yönetiminde söz sahibi ve karar verici konumda olmak gibi temel gayeler yer alır.
            İdarecilerin topluma yabancı kalması onarılmaz yaralar açtığı malum. Devlet ve halk arasında uyumsuzluk her zaman istikrarsızlık doğurmuştur. Bilhassa geçmiş yıllarda toplum geleneksel yapı içerisinde kırsal alanlardan şehirlere göç ettiğinde çarpık şehirleşme bir yana kültürel yozlaşma problemiyle karşılaşmışlardır. Hele hele sanayileşme ve bilgi hız kazandıkça geleneksel yapılarını korumaya çalışan köyden kente gelmiş bu insanlar kalabalıklar içerisinde kendilerini yalnız hissetmekteler.  İşte onlar için şehir zindan şehirdir dersek yeridir.  Gerçekten de o özlem duyulan fazıl şehirler şimdi yok artık. Belli ki, köprünün altından çok sular akmış,  bilhassa sanayileşmenin getirdiği kültürel şoklar kişisel egoların ağır bastığı bir durum ortaya çıkarmıştır. Anlaşılan her çağın kendine özgü problemleri söz konusu. Önemli olan bu problemlerin üstesinden gelebilmektir. Madem öyle çağın hastalığı diyebileceğimiz ruhi boşluk veya hiçlik bunalımıyla mücadelede etmek gerekir.  Bunun içinde kültürel politikalar önceliğimiz olmalıdır. Öyle görünüyor ki bireyi yalnızlıktan kurtaracak manevi iklim oluşturmak şart olmanın ötesinde bir vazife.
           Evet! Aristo; ‘tabiat boşluk tanımaz’ derken, belli ki boşa söylememiş.   Baksanıza insanlarda ne sevgi, ne de vicdan kalmış, sanki dünyanın sonuna geldik gibi. Adalet, hak hukuk desen hak getire, baksana şeytan bile adaleti olmayan böyle bir dünyadan sakınır oldu.  Sanki ezenle ezilen aynı safta bir mahşeri yaşıyoruz. Elbette ki insanlık kültürel ve moral değerlerle beslenmezse,  olacağı buydu.   Neyse ki aramızda ümidini yitirmemiş bunalımdan çıkış yolu arayan insanlar da var. Nitekim Menzil, şehirlerden uzak bir köy olmasına rağmen, insanların ruhen huzur bulduğu bir mekân olmaya yetiyor. Katılımcılığın küçük bir örneğini burada bulmak mümkün. Dili, rengi ve etnik kökeni ne olursa olsun farklı kültürde insanların bir arada kardeşçe yaşanabileceğinin bir uygulamasını burada görmek mümkün.  Burası sıradan bir köy değil, bilakis Türkiye'nin dört bir yanından gelen insanları kucaklayan bir mekândır. Belli ki gücü etkisinde gizli.  Buranın manevi atmosferi her türden insanı çekmeye yetiyor, çektikçe de kardeşlik bilinci daha da artmaktadır. Menzilde yaşanan o manevi atmosferi akılla, kitapla izah etmek zor zaten. Öyle bir manevi çekim gücü var ki burayı bir ziyaret eden ayağını bir daha buradan kolay kolay kesemez. Nasıl kessin ki,  bir kumarbazın ellerini yıkayıp abdest almaya başladığı, bir ateistin “Allah” deyip yeni bir hayata adım attığı, bir sarhoşun şişeyi taşa çalıp içkiye veda ettiği bir mekândır. Düşünsene burada insanların kardeş olmasına hiçbir makam ve mevki hırsı engel olamıyor. Tam aksine kazanılmış statülerin bir anda tevazu zırhına dönüştüğünü görürsünüz.  Mesela buraya bir bilim adamının yolu düşmüşse bir bakmışsın o bilim adamı böyle bir atmosferde asıl ilmin marifetullah ilmi olduğunun farkına varır hale gelebiliyor.  Dedik ya Menzil köyü,  sözle, kalemle izah edilecek bir mekân değil, yaşayarak anlaşılan bir yerdir. Burada ast üst birbirine harman olmuş durumda,  öyle ki bu mekânda aynı kazan ve aynı çanaktan çorba içip hemhal olmak vardır.  Kelimenin tam anlamıyla burası yediden yetmişe her kesimden insanın tek halkada bir olduğu mekândır. Yeter ki o atmosfer teneffüs edilsin,  bak o zaman tek sermayenin sevgi ve aşk olduğu hissedilecektir. Zaten sevgiyle, aşkla fethedilemeyecek kale yoktur.  Bakın Hz. Mevlâna kendi döneminde  “Ne olursan ol yine gel” mesajıyla bir değişik katılımcılık örneği sergilemiş,  Yunus Emre de; “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü” deyip tüm insanlığa soluk olmuş.  Hele şükür bu dönemde de bir Menzil köyü var ki, adeta Mevlana’ca ve Yunusça yaklaşımla insanlığa kucak açmış bile.  Menzilede zaten bu yakışır.  Sakın ola ki bunu sıradan bir cemaat olayı olarak değerlendirmeyin, iyi analiz edildiğinde toplumsal aydınlanmaya büyük katkısı olan bir hadise olduğu görülecektir.
         Unutmayalım ki Japonya’yı ayağa kaldıran sadece teknolojik hamle değildi, bunun yanı sıra Japon ideali ve cemaat yapısı da önemli etken unsurdur. Dahası Japonya teknolojik bakımdan modern, sosyal yönden feodal bir toplumdur. Peki, bu konuma nasıl geldiler derseniz, gayet açık;  bir kere Mejii ve Tokugua devrine ait sloganları aynı potada birleştirip öyle gelmişler. Derken bu sayede süper güç olmuşlar bile.  Malum, biri uygarlık ve aydınlanmayı teşvik edici slogandı,  diğeri muhafazakârlığa yönelik slogandı. İşte milli kültürden taviz vermeksizin ilim ve teknolojik yönden hamle yapmak budur.  Bu örnekten hareketle tıpkı Japonlar gibi bizde kültürel kimliğimizden taviz vermeksizin modern gelişmelere ayak uydurabiliriz. Artık içe kapanık ve kendi insanıyla barışık olmayan uygulamalarla bir yere varılamayacağını anlamak gerek.  O halde ne duruyoruz,  neydik edip topyekûn kalkınmaya yönelik sivil katılım projelerini hayata geçirip, modern dünyanın en üst seviyesine ulaşabilecek ruhu oluşturmak gerek. Madem Almanya, Japonya, II. Cihan Savaşı’nın harabeleri altında çıkıp atağa geçmişler, biz niye atağa geçmeyelim ki.  Bir kere bizim avantajımız derin medeniyet perspektifi ve derin bir kültür birikimine sahip olmamızdır.  Kaldı ki her ulvi yol, beslendiği kaynaklar ölçüsünce ufuklara yönelebiliyor.  O halde kendimize dönmek bugün değilse, ne zaman?

                 Vesselam.

23 Kasım 2016 Çarşamba

SİVİL TOPLUM



                                  SİVİL TOPLUM

                                                               SELİM  GÜRBÜZER

            Sivil toplum, örgütlü toplum demek. Eskiler örgütten ziyade “teşkilat” derdi. Toplum kesimlerinin, belli bir amaca yönelik değişik alanlarda bir araya gelip organize topluluklar halinde teşkilatlanması “sivil toplum” adını alır. Sivil toplumun adını anmak bile bir derece toplumu oluşturan unsurları tanımak demektir. Toplum içinde bulunan farklı kültür farklı etnik unsurlar sivil toplum olarak algılanırken, farklı anlayışta bir araya gelmiş dernek, vakıf, meslek odaları, cemaatler ve partilerin her biri de sivil toplum kuruluşları olarak değerlendirilir. İster adına sivil toplum,  ister sivil toplum kuruluşu densin fark etmez sonuçta her iki sacayağıda toplum için vardır.  Önemli olan örgütlü toplum olabilmektir. Aksi takdirde işin içinde koyun misali güdülmekte var.  Bilindiği üzere Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin gibi totaliter şefler sivil toplum düşmanıdırlar. Tabii bu totaliter liderlerin zıddı sivil toplum öncüleri de var. Nitekim Nelson Mandela, Mahatma Gandhi ve Malcolm X gibi toplum liderleri bunun tipik örneğini teşkil ederler. Peki, zıddının zıddı var mı derseniz elbette var,  hiç kuşkusuz bunlar da vahiy ve ilham kaynaklı peygamberler ve başbuğ velilerdir. Kelimenin tam anlamıyla onlar totaliter liderlerin zıddı kâmil liderlerdir. Bakın, Resulüllah (s.a.v.) sadece ilahi vahyi tebliğ etmekle kalmamış hem kitlelerle nasıl hareket edileceğinin tatbikini göstermiş,  hem de ashabıyla doğrudan doğruya hemhal olup istişare etmişte.   Her ne kadar Nelson Mandela, Mahatma Gandhi, Malcolm X gibi liderler vahiyden beslenmeseler de sonuçta onlar da yaşadıkları dönem itibariyle haksızlıklara karşı “sivil inisiyatif” direniş sergileyip sivil toplum öncüsü olmuşlardır.
              Geçmişte bunca sivil inisiyatif mücadeleler yaşandıktan sonra geldiğimiz noktada hala bir takım mahfiller sivil toplum unsurlarını görmezden geliyorsalar pes doğrusu,  bu onların düştükleri kuyudan çıkamadıklarının delili ya da çağı okuyamadıklarının bir göstergesidir.  Maalesef dünün totaliter şeflerinin o günün toplumlarına yaptıkları zulümleri bugün bir başkaları değişik kılıklar altında yapmaktalar. Al birini vur ötekini derler ya aynen öyle de totaliter yapılar sivil toplum düşman olmuşlardır hep. Onlar çirkefliklerini sergileye dursunlar bizde sivil inisiyatif oluşumların yanında yer almayı vazife biliriz. Bu da yetmez tıpkı Allah Resulü’nün (s.a.v.) Veda Hutbesinde doğrudan ashabıyla iletişime geçtiği çağa benzer bir çağın heyecanıyla kitlelerle beraber hareket etmeyi yeğleriz.  Tepeden yönlendirmelerle bir arpa boyu yol alınamayacağı malum, artık eskimişlik işe yaramıyor yeni şeyler söyleme zamanıdır. Zaten halk daha çok yeni ve tabandan gelebilecek gelişmelere prim vermekte. Nitekim üniversitelerde, toplum katmanlarında,  hatta partilerin gündeminde  “sivil toplum”, “sivil katılım”, “sivil inisiyatif” gibi kavramların tartışılır olması bunu teyit ediyor.  Her ne kadar eski sol tüfekler tek partili döneme ait o  “milli şef”  heyecanını özlemiş olsalar da, yeni kuşak onlara pek itibar etmiyor, daha çok bilgi çağının enstrümanlarıyla hareket ediyorlar. Aslında gençlik böyle tavır sergilemekle statükonun hevesini kursaklarında bırakmış oluyor.  Ne diyelim, umarız sivil toplum gerçeğini eskilerde anlar.
       Belli ki toplumsal hareketler gökten zembille inmiyor,  birtakım şartların olgunlaşmasıyla ortaya çıkıyor. Bakın bir zaman tüm dünyayı kasıp kavuran ve ekonomik dengeleri alt üst eden bir olay vardı ki insanlığı bunalımın eşiğine getirmişti. Malum, bu olay 40 milyon insanın işsiz kalmasına yol açan 1929 ekonomik bunalımından başkası değildi elbet.  Her ne kadar bu büyük bunalım kitleler üzerinde travma etkisi oluştursa da toplumları çıkış yolu arayışına ittiği de bir vaka. İşte bu arayış içerisinde Amerika’da değişik bir tip “toplumculuğun” gelişmesine, İngiltere’de işçi hareketinin örgütlenmesine, Fransa’da Leon Blum’un sol cephesi (Halk cephesi) hareketine, Almanya’da Nazi hareketinin doğmasına kapı aralamıştır.
      Gerçekten 1929 yılı hafızalarda kolay kolay silinecek bir hadise değil,   nasıl silinsin ki ciddi manada birbiri üstüne ekonomik çalkantıların yaşandığı bir yıl olarak tarihin hafızasına kayd olmuştur.  Neyse ki Keynes modeli o çalkantılı yıllarda toplum üzerinde büyük şok etkisi yapan o ekonomik krizi bir nebze olsun dindirmeye yetmiştir. Ancak Keynes modeli zaman içerisinde işlerliğini yitirince bu kez bir başka bunalım su yüzüne çıkar. Yani,  bu sefer ki krizin niteliği başkadır. Anlaşılan bir kriz çözülürken bir başka krizle karşı karşıya kalınabiliyor. İcabında bir krize çare olabilen bir model, başka bir krize çaresiz kalabiliyor. Zira toplumsal hareketler her daim değişkenlik üzerine kuruludur, dolayısıyla her yaşanan değişikliğin bir sonra ki aşamasına hazırlıksız yakalanmamak lazım gelir. Aksi takdirde kriz sarmalına tutulan ülkeler ya da toplumlar müzmin bataklık içinde debelenip duracaklardır. Bakın, Çarlık Rusya geleceği iyi okuyamamanın bedelini tahtını kaybederek ödemiştir. Malum, çarlığın ülke içinde izlediği baskıcı politikalar kitleleri canından bezdirmiş ve böylece Lenin’e gün doğmuştur. Zaten Lenin, fırsat bu fırsat deyip çarlığa karşı toplumu örgütleyebilecek kıvraklığı sergiler de. Derken Bolşevik ihtilalı gerçekleşir de. Hakeza Versay zincirinin o ağır gurur kırıcı şartları Adolf Hitler için iyi bir fırsat teşkil edip Almanya’da Nazizm’i zafere taşımış ta.  İşte bu gerçeklerden hareketle şunu deriz,  dünün yetkilerini elinde tutan otoriterler bilerek ya da bilmeyerek rakiplerine koz vermekle kendi kuyusunu kazıyıp yeni otoriterlerin türemesine zemin oluşturmuşlardır. Oysa toplum taleplerini hiçe sayıp göz ardı etmeselerdi bulunduğu konumlarını çok rahatlıkla koruyabileceklerdi. Maalesef toplumla diyaloga girmek veya kitlelerle beraber karar almayı gururlarına yediremediklerinden sert tedbirlere tevessül etmişlerdir. Gururlarına yediremediler de ne oldu,  sonunda kazanan kendileri değil başkaları olmuştur. Üstelik izledikleri yanlış uygulamaların bedelini ağır ödemişler de. Şu bir gerçek hiç kimse bu dünyada ilelebet şah değil padişah değil, kalıcı olan semer değil eserdir.  Hani derler ya “eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri”,  gerçekten de tüm totaliter aktörler saltanatlarını terk ettiklerinde, geriye sadece gözyaşı, kan, kin ve nefret tohumları bırakmışlardır. Bunu neye dayanarak diyorsanız, işte Bolşevizm, işte Nazizm tarihin harabelerine gömüldüğünde insanlığın derin bir oh çekip nefes almasından çıkarıyoruz elbet.  Belli ki Aristo'nun  “Tabiat boşluğu sevmez” sözü boş bir söz değil. Çok yerinde bir tespit, bir ülke baştan adil idare edilmezse eninde sonunda o ülkenin semalarında leş kargalarının uçuşması kaçınılmazdır. Ondan sonra da uğraş dur ki,  yeniden bahar havası essin. Bir kere toplum koyun muamelesi görmeye dursun, artık toparlaması zor olacağı muhakkak. Elbette ki sivil toplum gerçeğini göz ardı edilirse olacağı buydu,  buna şaşmamak gerek.  Zaten öyle de öyle olmuştur. Bakın, Lenin iyi bir teorisyen değildi, ama mevcut şartları lehine çevirecek kadar ya da stratejik hamle yapabilecek yetenekte bir liderdi. Öyle ki, akıl dolusu, sinsi ve kıvrak manevralarla kitleleri harekete geçirip Bolşevik ihtilalini gerçekleştirmişte. Fakat gel gör ki, ihtilal öncesi kitlelere verilen vaatler iş başına gelince unutulmuş, yerine komünist partinin plan ve programları devreye girmiştir. Peki ya Lenin sonrası,  malum ondan sonra Stalin gelmiş, o da Çar’lara rahmet okutacak kadar kan dökmüş, adeta toplum linç edilmiştir. Kan gölünün mevcut olduğu noktada, ne Lenin, ne Stalin, ne de Hitler bizim için asla örnek model teşkil etmez, biz ancak sivil toplum adına Yunus’u ve Mevlâna’yı rehber alırız. Nasıl almayalım ki;   ortada  “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü”  anlayışının yanı sıra insanlığı kucaklayan  “Ne olursan ol yine gel”  evrensel çağrı var. Görüyorsunuz birinde insanlığı kana bulamak var,  diğerinde sevgi,  aşk ve merhamet iklimi var.
            Totaliter uygulamaların koyu olduğu ortamlarda çok kere sivil toplum olgusu gün yüzüne çıkmayabiliyor. İyi ki sivil toplum gerçeği var, zira sivil toplum olgusunun yerleştiği toplumlarda fertler çok daha girişimci tavır sergiliyorlar. Aynı zamanda bu tür özgür ortamlarda bireyler kişiliklerini koruyabildikleri gibi bireysel yeteneklerini geliştirip kariyer edindikleri tespit edilmiştir.
            Sivil toplum bilincinden yoksun totaliter ortamlarda beyinleri yıkanmış bireylerden oluşmuş mankurt topluluklar görürseniz şaşmayın. Malum, mankurtlaşmış topluluklar siyasilerin seçimden seçime meydanlarda  “okul yapacağız”,  “il yapacağız”, “şunu yapacağız”, ”bunu yapacağız” gibi aslı astarı olmayan vaatlere kolayca kanabiliyorlar.  Ülkemizde, sivil toplumun örgütlenmesine yönelik kanuni düzenlemeler çıkmış olsa da çıkarılan kanunlar pratiğe yansımadığı için sivil inisiyatif tavır sergileyecek fertler daha henüz ortada gözükmüyor. Böyle olunca da beyin yıkama makinesi, işlerliğini hala devam ettiriyor diyebiliriz. Sivil toplum bilinci, katılımcı anlayış yönünden gelişmelere şahit olsak da, sivil toplum gerçeğiyle tam anlamıyla yüzleşmiş sayılmayız. Az gittik uz gittik dere tepe düz gittik derken, yine de gelecekten ümit varız. Fertler, bir araya gelip netice aldıklarını gördükçe, sivil toplum gerçeği daha da büyüme eğilimi gösterecektir elbet. Zamanla kitleler, içinde bulunduğu olumsuz şartları örgütlü toplum olmakla lehine çevirecek “sivil inisiyatif” tavrı ortaya koyma cüretini kazanacağına inancımız tam. Zira Türkiye artık eski Türkiye değil, tek partili dönemin o milli şef kalıntıları silindikçe toplumun sivil tavır sergilemekte bir hayli deneyim kazandığı bir vaka. Malum,  Türk halkı ilk tavrını 1950 seçimlerinde DP’yi iktidara getirmekle ortaya koymuştur. Nitekim 1950 öncesi tek parti uygulamaları toplumu canından bezdirmiş olacak ki,  Milli şef uygulamalarını onaylamamıştır. Bu yüzden tek parti döneminden çok partili döneme geçişi “sivil toplum” olma yolunda ilk adım, ilk tarihi milat olarak değerlendirebiliriz.  Neyse ki o yıllarda kitleler içinde bulundukları şartlardan hızla kaçış eğilimi gösterip 1950 sonrasında DP etrafında çember oluşturabilmişlerdir.  Demek ki ne kadar baskıcı ve dayatmacı yol izlenirse izlensin, sonunda kazananın sivil toplum olacağı muhakkak. Kaldı ki “Sivil toplum” kavramı bize yabancı değil, Allah Resulünün Yesrib'i Medine'ye dönüştürmesinden buyana aşinalığımız var.  Yetmedi önümüzde haşmetini “reaya”nın (halkın) saadetinde arayan bir Osmanlı örneğimiz var.  Osmanlı, daha ilk kuruluşunda Osman Gazi’nin etrafında ahiler, gaziler ve alperenlerin oluşturduğu bir dizi toplum örgütleri vardı. Söğüt’te atılan bu maya tutar da. İşte Osmanlı bu oluşumlarla beraber hareket edip, üç kıtada hükmeden cihanşümul devlet olmayı başarır da. Bakın Kanuni Sultan Süleyman; “Reaya (halk), gerçek efendidir” demekle sivil toplum gerçeğinin cihanşümul bir güç olduğunu ilan etmişte, tabii anlayana.
         Osmanlı’da bir diğer örgütlenme örneği lonca sistemidir.  Öyle ki, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin bu lonca sistemi sayesinde tüccarların tekelci davranışlarına karşı önlem alabiliyordu. Sadece lonca sistemi mi, elbette ki bu kadarla sınırlı değil,  Osmanlı’da toplumun bütün kesimlerini kapsayacak büyük bir iş bölümü ağı da vardı. Buna bir büyük görev dağılımı dersek yeridir. Düşünsenize yediden yetmişe toplumun her kesimi kendi üzerine düşen vazife neyse onu en iyi şekilde ibadet bilinciyle yerine getiriyordu. Genel itibariyle halk üretim ve vergi faaliyetiyle ağırlığını ortaya koyuyordu. Ulema ise din, yargı ve eğitim alanlarında ışık kandili oluyordu. Naima’nın tespitlerinden de anlaşılacağı üzere Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin toplumsal örgüt ağında yer alan sivil toplum unsurlar şunlardır:
            - Ulema.
            - Asker.
            - Tüccar.
            -Reaya (Halk).
            Şurası muhakkak bu dört unsurun uyumu sayesinde cihangir devlet olmuşuz da.  Ne zaman ki,  bu unsurlar arasında uyumsuzluk gün yüzüne çıkmaya başladı,  işte o zaman gerileme ve düşüşler baş göstermiştir. Osmanlının kuruluşundan yükseliş dönemine kadar olan bölümde toplumun bütün katmanları çok büyük uyum içerisinde 'bir' olup, 'diri'  olarak yaşamışlardır. Ama yükselişten sonraki evrede artık kesretten vahdete (çokluk içinde birlik) uzanan uyumluluk zincirinin kırıldığına şahit oluruz. Zincir bir kopmaya dursun artık toparlama imkânı kalmayabiliyor. Nitekim düşüş o düşüş tarih sahnesinden Osmanlı çekilir de. Madem öyle tarihte yaşanmış bir takım gerçeklerden hareketle sivil toplum dendiğinde ‘birey-toplum-devlet’ üçlü sacayağının çok mühim bir denge ayarı olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Görüyorsunuz dengeler altüst olduğunda üç kıtaya hükmeden bir imparatorluk dengesini yitirip hükümsüz konuma düşebiliyor. İşte bu yüzden birey, çevre ve merkez uyumluluğu sivil toplum açısından hayati önem arz eden bir husustur.  Bu da yetmez organizasyon, örgütlenme ve girişimcilik sivil toplum için vazgeçilmez ilkelerdir. Bakın karıncalar bile çok küçük hayvan topluluklar olduğu halde beş bini aşkın cinsleriyle birlikte hemen her alanda branşlaşmaya yönelik örgütlenme sergileyebiliyorlar. Nitekim Parasol isimli bir cins karıncanın işi gücü ağaç yapraklarını kesip yuvasına taşımak olduğundan adından yaprak kesici karınca olarak söz ettirmiştir. İlginçtir bu karınca bir taraftan yaprakları çiğneyip sünger haline getirirken diğer taraftan ortaya çıkan ürünü % 60 rutubet ve 25 santigrat derece sıcaklıkta özel odalarda muhafaza altına alıp şaheser depolama işlemi sergileyebiliyor.  Oldu ya bunca emeğe rağmen normal şartların dışında yapraklar kurumaya yüz tuttu veya kurudu,  derhal o gece yuvanın dışında nemlendirme cihetine gidilir, ya da tam tersi yağmur vs. gibi nedenlerden dolayı yapraklar aşırı nemlendi diyelim bu seferde güneşe karşı kurutma işlemleri başlatılır.  İşte bunca çaba ne için derseniz, artık bu yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda sır olmaktan çıkıp yer altında optimal şartlar altında muhafazasına aldığı yapraklardan mantar yetiştirmeye yönelik bir faaliyet olduğu anlaşılmıştır. Böylece kendi el marifetiyle yetiştirdiği bu mantarlar kendisine rızık kapısı olur da. Aslında canlı âleminden verdiğimiz bu örnek binlerce türe sahip karınca topluluğu içerisinde sadece bir cinsiyle alakalı ihtisaslaşma örneğidir,  kim bilir geride daha nice bilmediğimiz şahika eser örnekler var.
        Malum, sivil toplum unsurları, milletin tâ kendisi olmasa da, can tütsü ocaklarıdır. İsteseniz de bu unsurları hiçe sayamazsınız. Türkiye artık eski Türkiye değil,  tarım toplumundan sanayi toplumuna, hatta bilgi toplumuna hızla yol almakta,  artık gerek ekonomi alanında, gerekse sosyal alanda müthiş değişim sürecine girdiğimiz gözlemlenmektedir. Çünkü sanayileşme ve bilgi çağı hem ekonomik, hem de sosyal vetireyi değiştirmektedir. Dünyadaki bu gelişmeler ışığında Türkiye, ister istemez kendi toprağında ilk kez derinden sivil toplumun ayak seslerine ve gücüne şahit olmaktadır. Nasıl şahit olunmasın ki, bir kere sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, kâr ve yönetime katılma gibi meseleler tarım toplumun konusu değil ki, artık bilgi çağı yolunda olan sivil toplumun konusudur. İyi ki bu sessiz değişim politik ve ideolojik hayata da yansıyıp Türk siyasi tarihine artı değer olarak geçmiş.  Geçmeseydi sivil toplum gerçeği ile birlikte ücretliler meselesi siyasi partilerin gündemine hiç düşmeyecekti. Zaten bu noktadan sonra istense de geriye dönüş söz konusu olamaz. Zira sosyal adaletin hayata geçirilmesi,  sivil toplum örgütlerinin bir numaralı talebidir. Memur- Sen, Eğit-Sen, Kamu-Sen, Sağlık-Sen, Hak-iş, Türk-iş gibi sivil toplum kuruluşları bu amaç için varlar.
             Sosyal adalet uygulamaları sivil toplum için çok önem arz eden bir konudur. Hatta hızlı kentleşme, sanayileşme ve bilgi çağının ortaya koyduğu bir takım meseleler sosyal adaletin önemini bin kat daha artırıyor da.  Dolayısıyla sosyal adalet olmalı ki, sivil toplum faaliyetleri işlerlik kazanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, kitlelerin ekonomik katılımı sağlanabilsin. Sosyal adalet olmalı ki, girişimciliğin önünde tüm engeller ortadan kalkabilsin.  Aksi takdirde toplum iç dinamikleri uzun süre gerginlikleri kaldıracak güçte olmayabiliyor.  Madem öyle sivil katılımcı projeler ortaya koymak gerekir.  Başka da çıkış yolu yok zaten.       
           Besbelli ki insanlık tavandan yönlendirmekten ziyade tabandan gelecek değişikliklere itibar etmektedir. Yıllar boyu demoklesin kılıcını üzerinde hisseden kitleler bıkmış ve usanmış olacak ki,   yeni arayışlar içerisinde habire ümit tazeliyor da. Doğrusu da bu,   yani yeise kapılmaktansa ümit tazelemek en doğrusu. İcabında bu da yetmez geleceğe kanatlanmak gerek,   “sivil toplum”  adına her türlü vesayete başkaldırıp sivilleşmek gerek. Tepeden dayatma ve baskıcı yöntemleri son bulması için buna mecburuz da. Dolayısıyla her daim ümit var olmakta fayda var. Ümit tazeleyelim ki,   milli gelirin paylaşılması, sosyal adalet gibi konular gündemden düşmesin.  Ümit tazeleyelim ki,  sivil toplum örgütleri demokratik tepkilerini ortaya koyup sivil toplum olma yolunda ilerleyebilsin.  Her an ümit tazeleyelim ki,   tabandan tavana büyük bir değişim yaşansın.
        Velhasıl; Türk insanı yılların birikmiş ağırlığını üzerinde attığında muasır medeniyetin öncüsü olacağımızdan hiç kuşkunuz olmasın.  İşte bu yüzden ilk sivil cumhurbaşkanı Özal'ın 21. asır Türk asrı olacak sözlerini sivil toplum adına anlamlı buluyoruz. Madem öyle,  bizler gelecekten ümit var olmayalım da, peki kim olsun.
         Vesselam.


22 Kasım 2016 Salı

SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ


 SİVİL TOPLUM İÇİN ÜRETİM SEFERBERLİĞİ

                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Her nedense bizim ülkemizde çalışmakla üretim ters orantılı bir kulvarda seyretmekte. Nasıl derseniz,  bunu pekala aramızda az çalışıp çok zengin olanlardan,  çok çalışıp az kazananlardan anlayabiliyoruz.  Düşünsenize üreten insan alın terinin karşılığını alamazken, üretemeyen insan fazlasıyla ücret alabiliyor. Hakeza bir kesim var ki, kayıt dışı manevralarla bedavadan köşeyi dönebiliyor. Gerçekten böyle durumlarda vicdan sahibi her insan bu ne yaman çelişkidir demekten kendini alamaz da. İşte ortaya çıkan bu tabloya baktığımızda sosyal kesimler arasında ki uçurumu gayet net görebiliyoruz. Maalesef gelir dağılımında ki adaletsizliğin kol gezdiği ortamlar hep sancılı geçmektedir. Nasıl sancılı geçmesin ki, sosyal adaletsizlik sermaye düşmanlığını tetiklediği gibi üretimi sekteye uğratabiliyor. Dolayısıyla sağlıklı bir ekonomik süreç için sosyal adalet, moral ve motivasyon şart diyoruz.  
          Elbette ki yaşanılan sıkıntıların temelinde bürokratik hantal devlet anlayışı, siyasi kirlilik ve bana dokunmayan bin yıl yaşasın çarpık anlayış yatmaktadır.  Bilhassa din, ahlak, hukuk ve estetiğin dışlandığı süreçlerde bu tip çarpık anlayışların türemesi gayet tabii bir durum,  başka bir şey beklemek hayal olurdu zaten.
             Bugün geldiğimiz noktada iş dünyasının ruhunu kâr etme duygusu kaplamış durumda. Şayet kâr etme duygusu helal daire içerisinde dürüstçe işliyorsa böyle bir anlayışa sözümüz olamaz. Fakat hala kayıt dışı ekonomi kâr marjinal bir faaliyet olarak algılanıyorsa pes doğrusu. Maalesef algı operasyonlarıyla dürüstlük dışlanılırken kayıt dışılık baş tacı ediliyor. İşte bu tür algının yerleştiği ortamlarda rantiye odaklarına gün doğuyor. Tabii bu arada olan fakir fukaraya oluyor.  Bu durumda kayıt dışı yoldan para kazanmak varken, üretim durmuş kimin umurunda olur ki. Her ne oluyorsa tüyü bitmemiş yetime oluyor.
      Ülke olarak ticari hacmimizi artırmaya yönelik çalışmalara hız verirken kendi sınırlarımız içine haps olmamalı, üretim faaliyetlerini küresel boyuta taşımalı da. Bu arada ekonomiye fazla müdahil olmadan kendi yatağında akışına bırakmalı.  Ki,  ideolojik tercihler ekonomik faaliyetlere bulaşmasın.  Bir kere ekonominin kırmızısı, yeşili olmaz. Nasıl olsun ki,  bir an ideolojik tercihlerin ekonomik ilişkilere sirayet ettiğini düşünün,  orta da ne sermaye kalır, ne de üretim. Kaldı ki üretim seferberliği toplumun tüm rengini kapsayan bir üretim faaliyetidir.  Dahası,  toplum ilişkilerinde ideolojik tercihleri bir kenara koyup farklılıklarla birlikte hareket etmek en akılcı yol olacaktır.  Zira birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar. Bakın atalarımız  ‘Bir elin nesi var, iki elin sesi var’ derken bu gerçeğe işaret etmişler bile.  Madem öyle iş adamlarımız üretim seferberliği çerçevesinde bir araya gelip devasa firmalar oluşturmalı. Yeter ki toplum içindeki dinamikler göz ardı edilmesin, yeter ki toplum birbirine düşürülmesin, yeter ki hizmet yarışı çerçevesinde ekonomik faaliyet yürütülsün, bak o zaman ülke ekonomi nasıl ivme kazanıyor. Elbette ki ekonomide rekabet olacak, bu kaçınılmaz. Ama birbirimizin kuyusunu kazmayacak bir rekabet kayda değerdir.  Rakiplerini boğmaya yönelik aşırı faizlendirme, kara borsa gibi daha nice kirli işleri devreye sokaraktan yapılan rekabet neye yarar ki. Elbette ki tüm bu kirli unsurlar yarınlarımızı karartacak hususlardır.
          Farklılıklarımızı kaşımadan ortak paydalarda buluşmak ülkemizin lehine bir netice doğuracağı malum. Hatta müşterek noktalarda bir araya gelmek karşılıklı sosyoekonomik dirliğin gerçekleşmesine yol açacaktır. İçte birlik sağlanırsa dışa karşı iri ve diri olacağımız muhakkak. Zira dışa bağımlılıktan kurtulmanın çıkış yolu iri ve diri olmaktan, yani güç olmaktan geçmektedir. Düşünsenize böyle bir Türkiye'nin kendi ülke çıkarlarını ayaklar altına alması mümkün mü? Keza böyle bir Türkiye’nin hem İslam ülkeleri, hem orta Asya, hem Kafkasya, hem Balkanlar,  hem de Batıyla ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda iş birliği atağına geçtiğini düşünün,  artık bizi kim yolumuzdan alıkoyabilir ki.  Alıkoymakta ne söz,  Nizam-ı âleme kanatlanırız da.  Hatta kanayan yara orta doğu kaynayan kazan olmaktan çıkar da. Kelimenin tam anlamıyla insanlık yeniden Osmanlı adaletiyle buluşur da. Madem millet olarak tarihten gelen bir Nizam-ı âlem sevdamız var,  madem çağlar üzerinden sıçrama hedefimiz var o halde maddi ve manevi kalkınma hamlesini topyekûn kılmak gerekir. Tekelci anlayışlarla kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Dolayısıyla topyekûn kalkınma hamlesi gerçekleştiğinde sivil toplum unsurları bizim asla vazgeçemeyeceğimiz çok önemli sacayaklarımız olacaktır.  Ancak bu söz konusu sacayakların topyekûn kalkınmada tatlı rekabet yarışı içerisinde üretim seferberliğine koyulmaları şarttır. Dikkat edin şart diyoruz, niye?  Nedeni gayet açık;  elbet hizmet yarışında kim daha dışarıda Türkiye’nin yüzünü güldürür duygusu gelişsin diyedir. Anlaşılan kendi kendimize gelin güvey olmak ya da tekelleşmeyle mesafe kat edilemiyor,  bilakis kim daha kaliteli mal üretir, kim daha ülkesine faydalı olur düşüncesi yol aldırıyor. Zaten bu düşünce olmazsa serbest piyasa ekonomisi hiç bir anlam ifade etmez ki. Bakın Resulullah (s.a.v)'in pazara getirilen mallar üzerinde narh uygulamasını kaldırmış bile. Belli ki burada temel espri fiyatların serbest piyasa kuralları çerçevesinde işlemesini sağlamak içindir. Kaldı ki arz talep dengesi bunu gerektiriyor.
         Bir zamanlar bu ülke de serbest piyasa ekonomisini kabul ettirmek hiçte kolay olmadı. Tâ ki Özal geldi, işte o gün bugündür serbest piyasa ekonomisinden söz eder olduk.  Öyle ki askerlerin gölgesinde 12 Eylül sonrası genel seçimlere girildiğinde siyah beyaz televizyonlarda Necdet Calp ve Turgut Özal’ın köprüyü satarım, satamazsın tartışmalarının alev almasıyla ancak bu gerçeği kabullenebildik. Belki de böyle bir tartışma olmasaydı serbest piyasa ekonomisine geçiş gerçekleşmeyecekti. Malum, Özal öncesi Türkiye anlayışında özelleştirmeye karşı olmak vardır. İşte bu karşıtlık  'yap-işlet-devret' modelinin hayata geçmesine bile tahammülü olmayan bir anlayışın gün yüzüne çıkarmış ta.  Ama korkunun ecele faydası yok derler ya,  aynen öyle de sonunda kazanan statükocu zihniyet değil, kazanan değişim oldu. Zaten aksi durum olsaydı bugün ne hızlı trenle yolculuk yapıyor olacaktık, ne de duble yollardan ve Marmaray tüp geçidinden geçiyor olacaktık.  Şimdi bu güzellikleri gördükten sonra şunu daha iyi anlıyoruz ki; hantal yapının devamından yana olanlar üretime hiçbir katkıda bulunmadıkları gibi, girişimciliğin önünü tıkamak için her türlü yolu deneyip tarihe kara leke olarak geçmişlerdir. İyi ki Özal varmış,  serbest piyasa ekonomi modeliyle adeta çığır açıp tarihe değişim öncüsü olarak geçmişiz bile.  Böylece toplum bu değişimle birlikte kendine gelip üretime yönelmiştir.
          Şu da bir gerçek serbest piyasa ekonomi modelinin kesintiye uğramaması için önce çevremizi bu bilinçte donatmamız gerekiyor. Çevremizden başlamalı ki,  bu bilinç köye,  şehre, ülkeye dalga dalga yayılabilsin. Hele bir dalga dalga yayılmaya gör,  bir bakmışsın kendimizi dış piyasalara atmış buluruz. Derken medeniyet hamlesi aşama aşama gerçekleşir de. Aksi takdirde dünyaya uyum sağlamak kim, biz kim deyip habire hayıflanır dururuz. Gün artık hayıflanma günü değil, diplomasi dilini konuşturmak günüdür, gün dünya sathında Yeni Türkiye imajı oluşturmak günüdür. Madem gün bugündür, o halde gerek diplomasi alanında, gerek dünya piyasalarında iyi bir imaj için topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesine girmek gerekir. Zaten topyekûn maddi ve manevi kalkınma gerçekleştiği an, biliniz ki çağlar üzerinden sıçramak çok daha kolay olacaktır. Şayet bugün Moskova, Washington, Bonn ve Tokyo dünya borsaların nabzını tutabiliyorsa, biliniz ki bu büyük ölçüde ekonomik güç merkezi olmalarından dolayıdır. Bu yüzden Türkiye bu merkezlere kayıtsız kalmamalı, mutlaka buralara elimiz kolumuz uzanmalı.  Ama neyle,   tabii ki ekonomik gücümüzü hissettirmekle.  Dünyaya kapalı kalmak asla bağımsızlık değildir,  açılmak bağımsızlıktır. Kaldı ki milli kültürümüzde açılmak fetih demektir.  Bakın Amerika bile sanıldığının aksine diğer ülkelerden bağımsız tek güç değildir.  Nasıl olsun ki, bir kere Japonların küresel anlamda ekonomik etkisi söz konusu.
         Güçlü olmak başka, bağımsızlık başka bir şeydir. Doğrusu her ikisini aynı kategoride görmek sapla samanı karıştırmak gibidir.  Kaldı ki dünyada hiçbir ülke tam bağımsız değil ki. Düşünsenize ben güçlüyüm diyen ülkelerin bile dış borcu var.   Dünya gerçeklerinden ayrı hareket etmek dünyayı tanımamak demektir. Zaten istense de ayrı hareket edemezsin. Şayet gerçek milliyetçilikten söz edeceksek ülkemizi dünya piyasalarında adından söz ettirecek seviyeye getirmek gerekir.  İşte asıl o an milliyetçilik bir anlam ifade edecektir. Bunun dışında lafla milliyetçilik olmaz, uygulama göstermek gerekir. Hakeza milliyetçilik denilince akla kamu mallarını özelleştirmemek, yabancılara peşkeş çekmek geliyorsa bu da çok büyük bir yanılgıdır. Bilakis gerçek milliyetçilik devletin ekonomideki yükünü hafifletmek, yabancı sermayeyi kendi coğrafyamıza çekmek ve bireyi güçlendirecek mekanizmaları harekete geçirmekten geçmektedir.  Bakın Şeyh Edebali 'İnsanı yaşat ki devlet yaşasın' diyor. Dikkat edin devleti yaşat demiyor, insanı yaşat diyor.  Kelimenin tam anlamıyla bu güzel veciz sözlerde insan dairenin dışında değil merkezindedir, o halde eşrefi mahlûkat insan için üretim şart diyoruz. Hatta bu insan ister doğuda,  ister batıda, ister kuzeyde, ister güneyde olsun fark etmez topyekûn maddi ve manevi kalkınma hamlesi tüm ülkeyi sarmalı da. Ama gel gör ki doğu insanı bu konuda hep ihmal edilmiştir. Bilhassa geçmişte birçok siyasi lider seçim meydanlarında halka “Doğunun makûs talihini değiştireceğiz” sözünü vermişler,  maalesef verilmiş sözlerin birçoğu rafa kaldırılmıştır. Anlaşılan seçimden seçime içi boş vaatlerle bir yere varılamıyor. Zaten işe yarasaydı atalarımız “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” der miydi?
        Evet,  lafla peynir gemisi yürüseydi yıllar boyu yatırımların büyük kısmı batıya kaydırılıp doğu bundan mahrum edilmezdi. En azından Çoruh Anadolu Projesi (ÇAP) hayata geçirilip enerjide,  tarımda,   balıkçılıkta üretim alanı açılabilirdi. Yetmedi bu projenin kapsam alanı genişletilip Büyük Doğu Anadolu projesine (DAP) dönüştürülebilirdi. Yetmedi Konya dâhil tüm iç Anadolu; Büyük Anadolu Projesi (BAP)  kapsamında ihya edilebilirdi. Şayet bunlar pratiğe geçseydi DAP ve BAP, Çukurova ve GAP’tan sonra Türkiye’nin yüzünü güldürecek en büyük dev projeler olacaktı,  ne mümkün. Yine de geçmişte ne oldubitti şimdilik bunları bir kenara koyup tez elden bu tip devasa projelerin hayatiyet kazanmasına yönelik kafa yorup çaba sarf etmek en doğrusu.  İcabında bu projeler daha hayata geçmeden şimdiden doğu insanına üretim nasıl yapılır, pazarlara açılmak nedir, rekabet nasıl olur, bu soruların cevabını karşılayacak hizmet içi eğitim ve fizibilite çalışmalarını tamamlamak gerekir.  Bu da yetmez,  iş adamlarının doğuya yatırım yapmaları hususunda nasıl ikna edilir, başka neler yapılabilir bunları da masaya yatırmakta fayda var. Bir kere iş adamlarının her şeye kâr mantığıyla bakma alışkanlığının önüne geçmek gerekir. Zaten etikte değil, bu tutum batı yakışan bir maraz,   bize yakışmaz. Elbette ki iş adamları kâr marjını artırmalı,  ama ülke sorumluluğunun gereği doğup büyüdüğü memleketlerini ihya etmek gibi bir gayeleri de olmalı.  Hatta gayenin ötesinde taşın altına elini koymaları lazım gelir.  Doğu yıllardır kendi bağrından çıkıp batıda patron olan iş adamlarının yatırım yapmasını bekliyor. Patronun ikide bir benim memleketim şöyleydi, böyleydi demesi yetmiyor, asl olan memleketime şunu yaptım, şu iyiliğim dokundu diyebilmek mühim bir hadisedir. Elbette çocukluk hatıralarını dile getirmek güzeldir, ama ondan daha güzel hatıraları kalkınma hamlesiyle taçlandırmaktır. Maalesef XVII. asırdan bu yana kendi kendimizi taçlandıramadığımız gibi bilinçsizce I. Dünya savaşına girmek ya da Allahü Ekber dağlarında ordumuzu telef etmekle yarınlarımızı heba etmişiz de.  İşte bu duygular eşliğinde doğu,  ihmal edilmişliğin ezikliğini yaşamıştır hep.  Tâ ki Menderes gelmiş ayağında çarık yerine ayakkabı, tarlasında sapan yerine traktör görmüş, Tâ ki Özal gelmiş serbest piyasa ekonomisiyle tanışmış, Tâ ki Erdoğan gelmiş gündem belirleyen ülke konumuna gelmiştir. Malum bu üç ismin dışındakiler Türkiye’nin yarınlarını çalmışlardır. Hele bu üç ismin içinde bir isim var ki, Türkiye’yi adeta şantiyeye çevirmekle kalmamış gözünü 2023 yılına hedeflemiş vizyon liderdir.   İyi ki de o uzun adam, 2002 yılından sonra iktidara gelir gelmez hemen kolları sıvayıp bölgeler arası farkı kapatmak uğruna doğunun makûs talihini değiştirecek yatırımlara hız vermeyi akıl etmiş. Umulur ki bu azim, bu heyecan ve kararlılıktan vazgeçilmesin. Umulur ki, bölgeler arası fark kapatılana kadar devlet bütçesinden ayrılan aslan payı buralara kesintisiz aktarılsın. Umulur ki,   üretim sektörünün bir ayağı da doğu ufuklarında doğsun.  Umulur ki,  topyekûn maddi ve manevi hamleye yönelik akil insanlardan oluşmuş kadrolar doğu görevinden ayağını kesmesin. Ne umduk ne bulduk derseniz, bilhassa 2002 sonrası üretime yönelik çalışmalar,  ihracattaki artış,  istihdamın açılması,   eğitimde dersliklerin artması, yurdun dört bir yanında üniversitelerin açılması, ulaşımda kara, deniz, hava fark etmez zirve yapmamız,  ülkemizin demir ağlarla örülmesi, sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanması, şehir hastanelerinin kurulması, aile hekimliği ve daha sayamadığımız birçok hizmetler ortada.  İşte tüm bu yatırımlar Türkiye'nin 2023 hedefine ulaşacağının umudunu veren bariz en net bulgulardır.
        İşte görüyorsunuz 2023’e umut ışığı yakan böylesi hizmetler göz ardı edilemeyecek kadar çok önem arz ediyor. Madem öyle umutlarımızın daha da yeşermesi için yetişmiş insan sayısının çoğalmasında fayda var. Nasıl fayda olmasın ki, alanında iyi yetişmiş kadrolar var olmadan doğuya bina yapmışız, tesis inşa etmişiz veya makine götürmüşüz neye yarar ki.  Evvel Allah'ın izniyle insanımız birçok şeylerin üstesinden gelebilecek bir ruha sahip,  ama bilgi donanımından yoksun olduğu da bir vaka.  Gerçekten bilgi donanımı eksikliği başa bela,  bu durum bizi imajı olmayan ülke konumuna düşürmüş bile. Bakın İtalyan denilince ayakkabı, Japonya deyince “SONY” akla gelirken,  Türkiye deyince daha henüz akla gelebilecek bir marka ürünümüz yok diyebiliriz.  Anlaşılan o ki,    imaj problemimiz var. Mutlaka bu açığımızı kapatacak küresel ölçekte kendi ürünümüzü tanıtacak lobileri oluşturmamız gerekiyor, bu iş uzaktan kumandalı elin adamının gözünün içine bakarak ya da merhametine sığınarak olmuyor. Hiç kuşkusuz uluslar arası piyasalarda tam kapasitede çalışır ekonomik güç olmakla oluyor.  Besbelli ki çağdaşlık lafla olmuyor, uluslararası piyasalarda markalaşmışsan, ya da imajın varsa çağdaş olunuyor.  Elbette ki “Türk öğün, çalış, güven” demek güzel bir duygudur, ama bu söz yerini bulursa güzeldir. Bu veciz söz yerini bulup imaj oluşturmamışsa neye yarar ki.  Ülkemiz daha henüz tam manasıyla potansiyel kaynaklarını harekete geçirmemişse,  ülkemiz daha henüz uluslararası platformda kendi lobisini oluşturmamışsa,  ülkemiz daha henüz ürettiklerini dünya piyasalarında tanıtamamışsa çağdaşlıktan dem vurmak abesle iştigal olur. İşte görüyorsunuz ülkemiz daha  'henüz'  safhasında, nasıl tanınsın ki.  Hatta XIX. asır başlarından itibaren körü körüne gümrük birliği sevdası uğruna Avrupa karşısında el pençe divan durmuşuz. Durdukta ne oldu gümrükleri harekete geçirecek özel sektör girişimlerini hor görmüşüz. Maalesef o yıllar imajsa devlet eliyle olmalı handikabına düşmüşüz. Böyle olunca da imaj dışı kalmışız.  Oysa her şeyin illada devlet eliyle olması gerekmezdi, özel sektör aracılığıyla da olacak işlerdi. Çok şükür bugün özel sektörü hor görmüyoruz. Bu köprünün altından çok suların aktığının bir işaretidir. Ancak yeni bir işaret, yeni bir ufuk turuna daha ihtiyacımız var.  O engin ufuk 2023 Türkiye imajından başkası değildir elbet. Bu imaj bizim ülkümüzdür. Yeter ki üretim seferberliği ruhuyla Türkiye imajını dirilişe geçirecek hamleyi kendimizde görelim, bak o zaman   “Türk öğün, çalış, güven” sözü küresel boyut kazanıp öz imajımız olacaktır.
         Allah (c.c) mülkü insanın hizmetine vermiş ki; üretim yapsın, üretim yaptıkça da Allah’ı hatırlasın diyedir. Dinimizde mülk Allah’ındır, ama bu mülk devlet,  toplum, girişimci, birey elinde olduğunda emanet mülk olur. O halde emanete hıyanet etmemek gerekir. Bakın Yunus;  “Malda yalan mülkte yalan var birazda sen oyalan” derken gerçek mülk sahibinin Allah olduğunu vurguluyor. Belli ki insanoğluna bu emanet har vurup harman savurmak için verilmiş bir hak değil, tam aksine belirli ölçüler dâhilinde kullanması için verilmiş bir lütuftur. Dahası İslamiyet’in devletlere, toplumlara, fertlere mülk edinme ve üretim hakkı tanıması, gerçek mülk sahibinin karşısında haddini ve hududunu bilmesi içindir.  Keza insanoğlunun hizmetine sunulan her mülk Allah’a şükrünü artırmak içindir. Nitekim şükürden yoksunluk maddeleşmek demektir. Dolayısıyla maddeye ruh katıp ötelere kanatlanmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla tabiat ana ya da doğurgan toprak dedikleri insana hizmet için vardır. İnsan ise doğurgan toprağı işleyip eşyanın hakikatine vakıf olmak için vardır.  İşte eşyanın hakikatine erişmiş insan tüm sahte mabutlara meydan okuyup Allah’a abd (kulluk) olmakla gerçek hürriyete erişmiş olur. Gerçekten de maddeye kul olan olan insan esirdir. Yeryüzünde ayak bastığı her yer zindandır.  Şayet bir insan köle olmak istemiyorsa, ya da ömür boyu zindana mahkûm kalmak istemiyorsa kendini Allah'a adamalı. Dahası madde bizi esir almadan biz maddeye hâkim olmalı.  Ki, vuslat kolay ola.
        Bakın İslamiyet, ne kapitalizmde olduğu gibi mülkü patrona teslim eder,  ne komünizmde olduğu gibi mülkü hırsızlık görüp devlet kontrolünde toplumun ortak pastası niteler, ne de faşizmdeki gibi mülkü devleti temsil eden führere (şef'e) teslim eder.  Teslim edeceği yer bellidir tabiatı işleyip üretimi gerçekleştiren ister patron olsun, ister devlet olsun, ister padişah ya da lider olsun, ister sivil toplum olsun, ister birey olsun fark etmez her kesime mülk üzerinde yararlanma, kullanma ve tasarruf hakkı tanır.  Hakeza İslamiyet üretim sektörünü sosyal ve kültürel değerlerle donatıp asla başıboş bırakılması gereken bir manevra alanı görmez.  Zira mülk üzerinde mutlak otoriter Rabbül Âlemindir,  insanoğluna sadece tasarruf yetkisi verilmiştir Madem mutlak anlamda mülk Allah'ın, o halde emanet edilen izafi mülkü meşru daire içinde kullanmak düşer bize.
            Vesselam.