SİVİL İNİSİYATİFİ ÜSTLENMİŞ İKTİDARDAN HADİM DEVLET’E
SELİM GÜRBÜZER
Ülkemiz çok hızlı
bir süreçten geçen bir ülke. Geçen her bir sürecin birçok sancıları bağrında
taşıdığı muhakkak. Neyse ki 2002 yılından beri tüm bu sancıların üstesinden
gelebilen ve gücünü halktan alan sivil katılımcı ve sivil iktidar var. Belli ki
2002 öncesi çok karmaşık bir süreç yaşamışız. Sanki yaşadığımız süreç normal
yaşanması gereken bir hayat değil bir ömür törpüsüydü. Öyle ki o yıllar ülkemiz
üzerinde iç ve dış odaklı oyunların hız kesmediği yıllardı. Üstelik o günlerde
tüm olup bitenden bihaber ve oynanan oyunları görmezlikten gelen birçok aklı
evvel kesimlerde vardı. Tabiî ki böyle olan bitenden habersiz sözde aydın
kitlesi ile bir arpa boyu yol alınmaması gayet tabii bir durumdur. İşte
yaşadığımız o garabet durumu ve kördüğümü ancak ve ancak sivil toplum, sivil
katılım ve sivil inisiyatif anlayışta bir sivil
iktidar çözebilirdi, çözdü de. Düşünsenize klasik devlet modeliyle şimdiye
kadar ne çözüldü ki şimdide çözülsün. Bir kere önümüzde hızla küreselleşen bir
dünya söz konusudur. Nasıl ki hayata tutunabilmek için iş, aş, su elzem bir
ihtiyaçsa aynen öyle de hızla globalleşen dünyada çağ atlayabilmek içinde güçlü
bir sivil iktidarla yola devam etmek o derece elzem bir ihtiyaçtır. Zira
bulunduğumuz konum bizi çağlar üstü sıçramamızı gerektiriyor. Madem öyle kendi
iç kabımızdan çıkmak gerek. Aksi takdirde kendi içinde küçülen, dış dünyaya
kapalı bir Türkiye olmaya mahkûm kalırız. Dolayısıyla gündem belirleyen bir
Türkiye konumumuzu devamlı kılmak için bu anlayışta ki sivil örgütlenmeyi
tabandan tavana yayacak bir mekanizma ağını kalıcı hale getirmekte fayda var, buna
mecburuz da.
Kendi ülke sınırlarına haps olmuş Jeopolitik
alanla yetinmemeli, jeo-ekonomik alana geçiş yapmak ta gerekir. Bunun için
gücünü milletten alan bir sivil iktidarın alaşağı edilmemesi şarttır. Zira Jeo-ekonomik alan çok geniş bir alandır,
vesayetin gölgesinde politika belirleyen zayıf iktidarlarla bu alanlara
girilemez. Uluslararası rekabetin mali sermayeyle ölçüldüğü, ekonomik gücün
uluslararası pazarlardaki konuma göre belirlendiği bu tip sahaların hakkından
ancak ufku açık muktedir iktidar gelebilir.
Aslında Türkiye Gümrük Birliğine onay vermesiyle birlikte jeopolitik
sahadan jeo-ekonomik alana çoktan adım atmış bile. Derken sivil inisiyatif
projelerini ekonomik bütünleşmelerin yaşadığı ve pazarların küresel şartlara
göre ayarlandığı bir sürece girmişiz. Belli ki ülke sınırlarını eskisi kadar
coğrafi faktörler belirlemiyor daha ziyade ekonomik ilişkiler belirliyor. Zaten
küresel ekonomik ilişkilerde yaptıklarımız ve yapacaklarımız bizim güçlü bir
devlet olup olmadığımızın bir göstergesi oluyor. Şayet uluslararası piyasalarda
kredi notumuzun yüksek tutacak göstergelere sahip olmak istiyorsak hem içte
tutarlı sivil politikalar izlemek, hem de dışta küresel gerçeklerle örtüşür
ticari ve ekonomik hamlelerde bulunmak gerekiyor. Zira bizim Sivil ve katılımcı
iktidardan beklentimiz; toplumun refah seviyesini dünya standartları seviyesine
çekebilecek azmin ve heyecanını kesintiye uğratmamasıdır.
Ekonomik
rekabetin yaşandığı, mali sermayenin hız kazandığı ve global pazar alanlarına
kök salmış ülkelerde çatışma ve terör hareketlerinin minimal düzeylerde olduğu
gözlemlenmiştir. Bilhassa bu ülkelerde sosyal tabanlı militanlaşma eğilimleri
yok denecek kadar azdır diyebiliriz. Aslında 2002 sonrası Türkiye’si bu
alanlara da dalmış durumda. Öyle ki
ülkemiz bu süreçte jeo-ekonomik alanları keşfedip uluslararası pazarlara
sıçradıkça bu süreci tıkamaya yönelik bir takım statükocu ve zinde güçlerin boş
durmamasından anlıyoruz. Hatta bu gelişen süreci durdurmak adına terör
hadiselerine yol açacak eylemleri tahrik etmekten geri durmuyorlar da. Kelimenin
tam anlamıyla bu çevreler geleceğini çözümsüzlükte arıyorlar. İşte Güneydoğu meselesi, işte 28 Şubat ürünü
Ergenekon davası, işte 2013 gezi parkı
hadisesi, işte 17 Aralık 2013 ve 7
Temmuz 2016 paralel darbe girişimleri gibi hamleler bunun birer tipik örneğidirler.
2002 Türkiye
öncesini yaşayan insanlar çok iyi bilir, o yıllar tam bir kâbustu. Bilhassa vesayetin gölgesinde işbaşına gelen
ANASOL-M hükümeti döneminde devlet aygıtı bir takım gerçekleri sürekli
toplumdan gizleyebiliyordu. Dahası devletin derin koridorlarında tüm
enformasyon ağları rahatlıkla maniple edilebiliyordu. Belki iyi hoşta bu tür
uygulamaları Osmanlıda yapıyordu diyebilirsiniz. Evet, doğrudur, bu tür uygulamaları Osmanlıda “Hikmet-i
hükümet” mucibince yapıyordu ama unutmayalım ki idare ettiği tebaasına
güven vermeyi de ihmal etmiyordu. Osmanlı’nın kendi yaşadığı şartları göz önüne
alındığında yaptıkları doğruydu elbet.
Kaldı ki devlet sırrı toplumun tüm unsurlarını barışık kılmak için
vardı.
Peki ya
Türkiye! Malum Türkiye Osmanlı’dan
kalan hikmet-i hükümet modelini miras aldı almasına ama halka tepeden bakan bir
anlayışa yönelmiştir. Tabii bu durum halk nezdinde devlete karşı güvensizlik
doğurmuş ve 2002 yılına dek olup bitenleri sessiz izlemekle yetinmiştir. O yıllar deniliyordu ki devletin âli menfaati
için Susurluk ve buna benzer gizemli hadiselerin gizli tutulması gerekiyormuş, hadi
gizliliği devlet hassasiyeti içerisinde bir derece kabul etsek bile unutmamak
gerekir ki bu tip kurallar halkın hizmetine adamış devlet için geçerlidir.
Sürekli halkı dışlayan, sürekli halka komplo kuran bir devletin sırrından ne
olur ki. Bakmayın siz halkın olup
bitenden habersizmiş gibi görünmesine, aslında halk sessizliğinin altında derin
bir duruş vardır. Halk adeta bizim sükûtumuzdan alamayan mesajımızdan bir şey
alamaz diyor. Halk yeri geldiğinde sandıkta cevabını veriyor da. Dahası devletten şeffaf davranmasını
bekliyor.
Demek ki 2002
yılına gelinen süreçte devlet boşluğu, hükümet krizi, siyasi iktidarsızlık gibi
bir takım sancıların özünde muktedir iktidarın olmayışı yatmaktadır. Olmayınca
da Siyaset biliminde, devletin kendi âli menfaatlerine herhangi bir halel
gelmemesi adına uyguladığı gizlilik (şeffaf olmama) diye ifade
edilen “Raison d’Etat” kuralı
derin devlet mekanizmalarının elinde halkın tepesinde balyoz rol üstlenebiliyor. Raison d’etat kavramı Osmanlı terminolojisinde
tam karşılık bulmasa da yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bu kavram daha çok “Hikmet-i
hükümet” kavramını çağrıştırıyor. Madem öyle Devleti Aliye’nin kendi çağı
içinde uyguladığı devlet aklı, yani hikmet-i hükümet siyasetinin bir değişik
benzer örneğini, pekâlâ bugün de çağımızın şeffaflık anlayışı çerçevesinde
uygulamak mümkün. Ancak bu iş kerameti kendinde menkul kutsal devlet hikmet
anlayışıyla uygulamak abesle iştigal olur.
İlla da devletin yaptıklarından bir hikmet aranacaksa bunu halkla hemhal
olmuş şeffaf devlet anlayışında aramalı. Bakın Osmanlı, yüzyıllarca hiç
kimsenin diline, dinine, mezhebine ırkına müdahale etmeksizin Hikmet-i hükümet stratejisini
hoşgörü çerçevesinde sürdürmüştür. Bunun içindir ki üç kıtada adalet mümessili
cihangir bir devlet olmuşuz.
Artık ortada
cihangir bir devletimiz yok. Ateşten
gömlek bir coğrafyada yaşadığımız malum. Dolayısıyla yaşadığımız coğrafyanın
hemen yanı başında cereyan eden olayları vesayetin gölgesinde icraat sergileyen
bir iktidarla çözmek zordur. İpin ucunu bürokrasiye teslim etmiş vesayetçi bir
iktidar nasıl çözsün ki. Bu tür
zorlukları ancak hadim devlet ve sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidar
çözebilir. Yeter ki hadim devlet ve halkla bütünleşmiş iktidarın başına
herhangi bir zeval gelmesin, bak o zaman
özlenen o hizmetkâr devlet aygıtının kalıcı olacağı muhakkak. Zaten başımıza şimdiye kadar ne bela geldiyse
toplumdan bihaber uzak ve dışa kapanık hantal devlet yüzünden geldi. O yıllarda sadece toplumdan bihaber olunsa
yine gam yemeyiz, bunun yanı sıra dünyadaki gelişmelerden bihaber bir devlet
yapılanması da söz konusuydu. Tabiî ki dünya gerçekleriyle bütünleşmekten kastımız
kimliğimizi inkâr etmek manasına değildir. Bundan muradımız ‘hadim devlet’ anlayışını hâkim
kılmaktır. Şayet Türkiye, dünya ölçeğinde küresel güç olmak istiyorsa
hem yerel değerleriyle barışık, hem de evrensel değerlerle barışık olmalıdır.
Aksi takdirde dünya finans piyasalarında ve dış ticaret rekabetinde kendine yer
bulamayacaktır. İşte bu noktada Türkiye
ya içine kapanık ve dünya gerçeklerinden bihaber bir devlet olmayı tercih
edecek, ya da sürekli ekonomik, ticaret ve finansman açığını kapatan,
üreten, çağ atlayan bir devlet olmayı
tercih edecek. Elbette ki bizim
tercihimiz çağ atlatan bir devlet anlayışından yanadır. Zira genlerimizde var olan gelişmecilik ruhu
bizi buna zorluyor da.
Şurası muhakkak; halkın
hizmetine koşan bir devlet modeli toplumun avantajınadır. Neyse ki gelinen noktada
avantajlarımızı fark edip bir güç olduğumuzun idrak eder olduk. Gücümüzü geç
fark etmemizin sebebi nedir diye bir soru sorulduğunda bu sorunun zihnimizi
zonklayacağı malum. Yinede cevap vermeye çalışalım. Maalesef yıllardır
vesayetin gölgesinde iktidar olanlar devlet malını har vurup harman savurarak
hükümranlıklarını sürdürmüşler, bu yüzden
güçlü mali sermayeye sahip olamamışız. Ne zaman ki 2002 yılı itibariyle ülkemiz
üzerinde o malum vesayetin gölgesi kalkmaya başladı, işte o zaman devlet
kasasına para akışının hız kazanıp mali sermayenin artmaya yüz tuttuğuna şahit
olduk. Düşünsenize IMF'ye olan borcumuzu bitirdiğimiz gibi borç verir duruma
gelmişiz de. Hakeza paradan altı sıfır silinip enflasyon canavarı tek rakamlı hanelere
düşmüştür. Hakeza Merkez Bankasında para rezervimiz artış kaydetmiştir. Bu arada yurdun dört bir yanı duble ve oto
yollarla döşenmiş demir ağlarla örülür hale gelmiş bile. Yetmemiş Fatih Sultan Mehmed
gemileri karadan yürütürken, Tayyip
Erdoğan’da Marmarayla denizin altında yürütmüştür. Her ne kadar yıllardır
devletin kanını emen bazı çevreler sivil inisiyatif rol üstlenmiş iktidarın bu
küresel ölçekli icraatlarından rahatsızlık duyup küresel boyutta mali
sermayenin ivme kazanmasının önünü tıkamaya çalışsalar da artık çok geç, şu an
toplum nezdinde yeni Türkiye oluşumu ağırlıklı değer olarak kabul görmüş
durumda. Nitekim halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanlığı seçimi dâhil 9 kez sandığa
gidilmiş, dokuzunda da Yeni Türkiye refleksi kazanmıştır. Onlar rahatsız ola
dursunlar, ülkemiz 2023 hedefi doğrultusunda mali sermayesini büyültüp kişi
başına milli gelir seviyesini 25 bin dolarlara çıkardığında kim bizi tutabilir
ki. Öyle ümit ediyoruz ki; 2023
geldiğinde bölgesel güç olmak bir yana mali sermayesiyle küresel bir güç olduğumuzun
daha da bir fark etmiş olacağız. Madem
öyle Türkiye sürekli 2023 hedefini diri tutmalı ki sürekli çağ atlayabile.
Tabii küresel bir güç olma diye bir derdimiz varsa.
Bakın Asya, Avrupa ve Amerika üçgeninde çok
büyük para sermayesi dolaşmakta.
Pastadan kim ne elde edebiliyorsa o oranda küresel mali güç
olunabiliyor. İşte bu noktada Türkiye’nin uluslararası mali sermaye ile baş
edebilecek güçlü bir devlet refleksine ihtiyacı var. Aynı zamanda halkının
güvenini kazanmış gerçek manada Hikmet-i hükümet hüviyetini kazanmış iktidarın
varlığını sürdürebilirliğine ihtiyaç vardır. Varlığını devam ettirmeli ki
piyasalar sürekli canlı kalabilsin. Dedik ya çağ atlamak statükocu zihniyetle
olmaz, bilakis dünyaya açık kendine 2023
hedefi belirlemiş vizyonu olan bir zihniyetle çağlar üzerine sıçrayabiliriz.
Siz siz olun tüm
problemlerin üstesinden gelecek muktedir iktidar ve katılımcı devlet yapısını
yıkmak isteyenlere fırsat vermeyin. Bakın ABD süper devlet olma özelliği
sayesinde ülkesini tehdit edebilecek en ufak oluşumları bertaraf edebiliyor. İcabında
okyanus ötesinden kalkıp dünyanın en ücra köşesine uzanıp küresel güç
gösterisinde bulunabiliyor. Üstelik güç gösterisinde haksızda olsa süper devlet
olmanın verdiği avantaj sayesinde kendisi için ne bir dış baskı ne bir kınama
ne de bir ayıplama söz konusu. Nasıl
olsun ki, küresel ölçekte ekonomik üstünlüğü bir yana dünyada birçok ülkelerde
kurdukları üstler vasıtasıyla uydu güçlerini işletir durumdalar. Bir ülke
düşünün ki demokratikleşme yolunda daha henüz mali sermayesini yeterli
seviyelere getirememiş, insan hakları ve
özgürlükler konusunda aşama kaydedememiş, böyle bir ülkenin ikide bir dışarıdan
şamar oğlanı muamelesi görmesi kaçınılmazdır.
Maalesef bir zamanlar insan hakları hususunda dünyaya ders vermişken
uzun bir süredir onlar bize ders verir haldeler.
Demek ki
demokratikleşme yolunda tam anlamıyla muktedir olmuş iktidarlar olduğu sürece
geleceğimiz aydınlık demektir. Hele hele
bize ait hikmet-i hükümet siyasetini paralel devlet heveslilerin oyunlarına
kurban vermeden sürdürebilirsek sırtımızı hiçbir iç ve dış mihrak yere
getiremeyecektir. İşte bu anlayışta ki bir iktidar komplo girişimlerin hevesini
kursağında bırakabiliyor.
HADİM DEVLET
ANLAYIŞI
Hadim devlet
kavramına gelince;
Hadim devlet; fisebilillah kendini halkın
hizmetine adamış ve aynı zamanda “Halka hizmet Hakka hizmettir”
ilkesinin gereğini yerine getiren devlet demektir. Gel gör ki Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş
devletten bu tavrı pek görmedik. Bilhassa
2002’ye kadar gelen süreçte devlet aygıtı daima topluma tepeden bakmakla
kalmamış bu arada devlet baba fikri kitlelerin ruhuna işlenmişte. Derken her
şeyi devletten beklemek duygusu tüm toplum katmanlarını sarar hale gelmiştir.
Osmanlı’nın o
ihtişamlı dönemlerinde devlet hizmetkâr bir konumda olduğu için, Osmanlı Tebaası’nın
o sıralarda devlete “baba” rol
biçmesi gayet tabii bir durumdur.
Anormal olan durum hadimiyet şuurundan uzaklaştığımız devirlerde bile devlete
baba gözüyle bakılmasıdır. Bir kere genlerimize işlemiş, istesek te 'devlet
baba' geleneğimizden vazgeçmeyiz. İşte köşe başlarını tutmuş yöneticiler
toplumun bu iyi niyet duygusundan vazgeçmeyeceklerini bildikleri içindir
devleti kendi keyfi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. Oysa Milli iradenin
tam tecelli edemeyişinde en önemli hususlardan biride hala devleti ‘devlet baba’ olarak telakki etmemizdir. Dedik ya devleti baba görmek
duygusu Osmanlı dönemi şartlarında doğru bir kanaat olsa da günümüz şartlarında
'Devletin malı deniz, yemeyen domuz” türü bir maraz kanaate dönüşmüştür. Artık
bu tür kanaatlere geçit vermemek için mümkün mertebe “birey devlet için
değil, devlet birey için vardır” anlayışını
zihinlere yerleştirmek gerekir. Elbette ki muhteşem mazimizin o yükseliş
ruhunda idarecilerimiz halka hizmet yarışında Allah’ı hatırlayacak çaba
içerisinde idiler. Tâ ki Halife Abdülmelik Hilafeti’nin başında: “Bugünden
sonra kim bana Allah’ı hatırla diyecek olursa başını kopartırım” çağrısında
yerini bulan devlet mantığı yerleşiverdi,
işte o gün bugündür ‘vay halimize’, ‘vay başımıza gelenler’ seslerini sıkça işitir olduk. Demek ki
bugüne kadar bitmek tükenmek bilmeyen hayıflanmaların sebep zincirini buralarda
arayıp çözüm bulmak varken kaderimizle baş başa jandarma dipçiği altında koyun misali
güdülmeye razı bir seyir takip etmişiz. Oysa
kaderin üzerinde kader var deyip ‘katılımcı
demokrasi’ mücadelesi de vermeliydik.
Elbette ki
insanız, dengemiz şaşabiliyor. Ama bu demek değildir ki şaştığımız noktada irademizi
bir takım güçlere ilelebet teslim edelim.
Yeri geldiğinde kendi aramızda hararetli tartışmalara girdiğimizde
maşallah hiçte mangalda kül bırakmıyoruz, ama söz konusu devletin içine
yerleşmiş klikler olduğunda suspusuz. Belli ki tüyü bitmemiş yetimin hakkını
yiyen idareciler gözümüzün içine baka baka nimeti kendilerine ayırmışlar,
külfeti ise halkın omuzlarına yüklemişler. Maalesef külfet ve nimetin beraber
paylaşılması gerekir anlayışını yitirdiğimiz gibi halkı dışlayan bir devlet
modelini ‘devlet baba’ olarak algılayıp yıllarımız heba etmişiz de.
Böyle olunca da hak hukuk tartışmaları hiçbir zaman gündemden düşmedi. Batıda
kök salan demokratik hukuk devleti anlayışı,
bizde kök salamadı. Her ne kadar bir takım mahfiller hak, hukuk ve
demokratlıktan dem vursalar da, kazın ayağı hiçte öyle değil. Meğer
saltanatlarını devam ettirmek için demokrat görünüyorlarmış. Bu sahte tavır
nereye kadar derseniz, 2002 Türkiye’sine
adım attığımız güne kadar elbet. Derken
bu tarihle birlikte tüm bu sahte maskeler düşer de.
2002 yılı Türkiye
için tarihi bir milattır. İlk defa baskıya dayalı devlet anlayışının yerine
özgürlüğü ön plana alan ve gücünü halktan alan hadim devlet anlayışıyla karşılaştık. Türkü, Kürdü, Çerkez'i, Laz'ı, Gürcüsü vs.
fark etmez aynı Türkiye kiliminde bir olduğumuzun farkına vardık. Böylece kültürleri farklı, etnik kökenleri
farklı ve meşrepleri farklı insanların ancak özgür ortam ve çoğulcu anlayışla
bir arada yaşayabileceğini anladık.
Doğrusu da buydu zaten. Bakın Müberra Dinimiz hiçbir etnik ve dini
zümreye zorla kural dayatmaz. Hatta mutlak ve mutlak İslâmca yaşayın bir dilde
kullanılmaz, sadece tebliğ dili esastır. Tabii kabul etmek veya etmemek noktasında
tercih insana aittir. Nitekim İslâm’ın tebliğ metodu İslam’ca yaşamaya imkân ve
fırsat tanıyan hükümleri ortaya koyar. Dahası burada devlete çok iş
düşmektedir, tebaa ister Müslüman, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun fark
etmez, hürriyet ve hakemlik esasına göre yönetmesi gerekir. Önemli olan,
devletin hakem olma vazifesini adilce yerine getirmesidir. Kaldı ki devlet demek sadece asker besleyen,
vergi toplayan, dış sınırlarımızı kollayıp gerektiğinde savaşan bir mekanizma
değildir. Bunların yanı sıra toplum taleplerini gözetip katılımcılığı şiar edinmekte
devlet olmanın gereğidir. Hadim devlet ilkesinden yoksun bir devlet er geç
yıkılmaya mahkûmdur. O halde hadim devlet anlayışını sağlam zemine oturtmak lazım
gelir. Öyle ki böyle bir zeminde halkın sosyal güvenliğini sağlamak var,
toplumun bütün katmanlarını kucaklamak var, örgütlü toplum olmak vardır. İşte
bu ve buna benzer varları ilke edinen devlet;
hadim devlet olarak nitelenir. Devlet mekanizmasının, belli bir kesimin
lehine işletilmesinden kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Herkesimden insanın
ekonomik güvenliğinin sağlanıp sosyal güvenlik şemsiyesiyle idare edildiği bir
devlet anlayışı ancak bizim kabulümüz olabilir.
Malum, eski Türkiye'de KİT’leri arpalık olarak
kullanmak vardır, sosyal güvenlik kuruluşlarını kendi çiftliği gibi kullanıp
fakir fukaranın ve yetimin hakkını yemek vardır, hastanelerde rehin tutulan hastalar vardır,
SSK önlerinde ilaç kuyrukları vardır. Neyse ki 2002 Türkiye'si sonrasında böyle
manzaralar yoktur. İyi ki de 2002’de iş ehline verilmiş, böylece devletin
kanını emen rantiyecilerin hortumları kesilmiştir. Demek ki, istenilirse devlet aygıtı ehil
kadrolar elinde temiz hale gelebiliyor. Temizlendikçe de Gümrük Bakanı Gün
Sazak’ın döneminde kaçakçılığın canına ot tıkandığı günleri yâd ederiz.
Nasıl yâd etmeyelim ki temiz eller operasyonunu canıyla öder de. Demek oluyor ki iş ehline verilsin, bir
şekilde her şey rayına girebiliyor. Yetmedi tüm kirlilikleri zekât müessesesiyle
temizlenebiliyor, Bir kere zekât toplumun
sosyal can simidi, aynı zamanda malın kirini temizleyen en büyük reçetedir.
Yeter ki zekât kurumsal bilinç kazansın, bak o zaman yoksulların yüzüne
yansıyan mahzunluk sona ereceği muhakkak.
Bilmem bu dünyada yetimlerin başını okşamak kadar daha büyük kazanç ne
olabilir ki. Madem öyle haramilerin tüyü bitmemiş yetimin yüzünü soldurmasına
fırsat vermemek gerek.
2023 hedeflerini
planlarken her alanda ki sosyal güvenliği ihmal etmemek gerekir. Zaten toplumun
mal güvenliğini, din güvenliğini, fikir güvenliğini her halükarda hesaba
katmak ‘hadim devlet’ olgusunun bir
gereğidir. Umarız toplumu hiçe sayan bir
devletle bir daha karşılaşmayız. Yine umut edilir ki meclisin yasama
faaliyetleri sonucu çıkardığı kanunlar ferdin vicdanı ile mutabık kalsın. Malum, vicdan sübjektif değerdir, kanun ise
şekli değerdir. Yani biri somut, diğeri soyut değerdir. Burada şeklin
vicdanlarda karşılık bulması çok önem arz eder. İçi başka dışı başka olduktan
sonra neye yarar ki. Her ne kadar kanun genele yönelik şekli bir uygulama olsa
da, ferdin vicdanından tamda bağımsız değildir. Nasıl olsa kanun geneli
kapsayan şekli bir uygulamadır diye ferdin vicdanını dışlamayı gerektirmez. Mutlaka ikisi bir bütün olarak yürümeli ki
toplum huzur bulsun. Asla kanunlar vicdanlardan kendini bağımsız hissetmemeli.
Kaldı ki kanunların da aciz kaldığı durumlar var. İşte bu noktada vicdana çok
iş düşmektedir. Düşünsenize hâkimin
vicdanı cüzdan olunca kanun tek başına ne yapabilir ki. Anlaşılan o ki, devlet maşeri vicdanla barışık yasalar ortaya
koymalı ki, toplum vicdanında yer alabilsin. Zira toplumla barışık olmayan
kanunlar bir kullanımlık kâğıt muamelesi görebiliyor. O halde kanunların
vicdanlarla örtüşmesi şart diyoruz.
Şurası muhakkak
ülkemizde yaşayan herkim olursa olsun birinci sınıf vatandaştır, öyle de
olmalı. Bu ülkenin nimet ve külfetini birlikte paylaşanlar hukuk önünde de
eşittir. Nimetten yararlananlara ayrı
bir muamele, külfetini çekenlere başka tür davranmak hadim devlet zihniyetiyle
bağdaşmaz. Aslolan kanunların toplumun beklentilerine cevap verir olmasıdır.
Hele hele hadim devlet anlayışı Türkiye’nin zihni omurgasına yerleştikçe
geleceğe kanatlanacağımızdan emin olabilirsiniz. Daha henüz ateş çemberinden
yeni çıkmış sayılan ülkemizi aydınlık yarınlara taşımak biricik vazife
addetmeli. Maziden geleceğe köprü kurmak için buna mecburuz da. Bu misyonu
üstlenmiş bir iktidarın varlığı ise yarınlarımızın teminatı olacaktır. Asla
geri kalmışlık alın yazımız olmamalıydı. Yine asla üç kıtada kök salmış
coğrafyadan üç tarafı denizlerle sınırlı bir coğrafyaya mahkûm kalmak alın
yazımız olmamalıydı. Belli ki yeniden
ayağa kalkmak, yeniden dirilişe geçmek ve yeniden kendi Rönesans'ımızı kurmak
mecburiyeti vardır. Sakın ola ki bunu ütopik bir düşünce ya da bir rüya olarak
değerlendirmeyin, bizim bir ülkümüz, bizim bir idealimiz olarak bilinmesini
yeğleriz. Bakmayın siz bazı mahfillerin laf ebeliği yapıp mangalda kül
bırakmamalarına, onlar bizim hayallerimize bile yetişemezler. Onlar laf ede
dursunlar bakın bizim ideallerimiz dış veçhesiyle Kırım’a, Kafkasya’ya, Basra
Körfezi’ne, Hicaz’a, Kuzey Afrika’ya uzanmakta, hatta Orta Avrupa’yı da içine
alan bir hilal çiziyor. Bir kere kabına
sığmayan bir ecdadın torunlarıyız, istesek te uzun bir süre yerimizde sayamayız.
Nitekim ecdadımız ideallerimizi süsleyen bu geniş coğrafyayı uzun bir süre
şanına uygun sosyal adaletle idare etmiş bile. Ne zamanki bünyemiz yara almış,
işte o zaman hudutlarımızı sancılar sarmıştır. Tüm yaşadığımız bu sancılara
rağmen, yine de gelecekten ümit varız. Bilhassa 2023’ü hedef edinmiş bir
Türkiye vizyonu bu muştuyu veriyor da. Bir bakıma 2023 hedefi var oluş
duygumuzu ortaya koyan bir hedeftir. Belli ki medeniyetler, büyük çileler
neticesinde doğabiliyor. Demek ki çekilecek çilemiz varmış, demek ki hâkim
devletten hadim devlete giden yolda ateşle oynamak da varmış. Madem öyle Rumeli’yi kaybettiğimiz günden bu güne
dengesi sarsılan devleti yeniden azaları çalışır hale kavuşturmak gerek. Sadece toprak kaybetmedik, bir tarih, bir ülkü, bir kültür, bir
medeniyet kaybetmişiz. Neyse ki bu sefer
kaybetmek yerine kazanmak için varız, dahası tek millet, tek devlet, tek bayrak
uğruna hep birlikte Türkiye demek için varız. Bundan öte Yaradılanı sev
Yaradandan ötürü gün için varız.
Gün bugündür,
ötelere kanatlanma günü, çağları
fethedecek gün belki yarın, belki yarından da çok yakın.
Velhasıl;
hafızamızı yeniden tazeleyip hâkim devletten hadim devlete geçiş
misyonumuzu yeniden cihana yaymak için varız.
Vesselam.