REC’İ SUYU VE HALİD B. SÜFYAN
SELİM GÜRBÜZER
Adal ve Kare kabilelerinden oluşan
topluluk Resulullah (s.a.v)’in huzuruna geldiklerinde şu isteklerde bulunurlar:
-Ya Resulullah! Bize Kur’an öğretecek ve
bu dini anlatacak birilerini görevlendirmenizi diliyoruz.
İşte
Allah Resulünün huzuruna gelen bu misafirler bir yandan taleplerini
iletirlerken bir yandan da gözler pür dikkat Asım’a takılmıştı ki, ona öğretici
olarak göz diktikleri her hallerinden kendini belli ediyordu zaten. Allah Resulü (s.a.v) bu durumun farkında olarak hemen Asım’la
birlikte birkaç öğretici kadroyu yanlarına katıp misafirlerini öyle uğurlayıverir.
Derken yola revan olan kafile epey uzun bir yol mesafe kat ettikten sonra
dinlenmek üzere Rec’i suyunun başında konaklayıverirler. Ancak ne var ki, konakladıkları yerde
uyuduklarından emin olduğuna kanaat getiren pusuya yatmış bir adam durum vaziyeti
sinsice kendi kabilesine sızdırıp, böylece Lîhyânoğulları’ndan 100 insan sayısı
kadar silahlı birlik, uyumakta olan kafileye ani baskın verir. O an Asım ve üç arkadaş
neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde uykularından uyandıklarında en son
çare olarak yüz silahlı adama karşı en azından bir iki kişiyi telef etmiş olsak
bile faydadır düşüncesiyle üzerlerine atılıverirler. Ancak bu üzerlerine atılma
hamlesi bir yere kadar sürdürülebilirdi ki en nihayetinde yürekleri dağlayıcı
hal vaziyette Rec’i suyu yanı başındaki kara toprağın bağrına şehit düşüverirler.
Yetmedi gözü dönmüş bu caniler işledikleri cinayeti zafer işaretiyle
kutlarcasına o an hepsinin cesetlere dokunma arzusu bürür. Neyse ki o esnada
hiç hesap edemedikleri ve nereden geldikleri bilmedikleri bir arı sürüsüyle
karşı karşıya kaldıklarında cesetlere dokunamayacaklardır. Hatta bundan daha da
öte yine hiç hesap edemedikleri gece yarısı sağanak sağanak yağan yağmurla
birlikte sel sularına karışıp kaybolan cesetler büsbütün heveslerini boşa çıkartacaktır.
Böylece onlar bir zamanlar Asım’ın ellerini Yaradan’a açıp içten gelen bir
yalvarışla niyazda bulunduğu “Allah’ım benim cesedime müşrikleri dokundurma”
duasından bihaber olarak yaşadıkları birbirinden bu iki ilginç olayın mana
ve ruhunu idrak edemeden sadece rehin aldıkları iki esirle birlikte Mekke
yoluna koyulmakla yetinmiş olacaklardır.
Malumunuz yine bir başka hadisenin fitilini
ateşleyecek olan Halid b. Süfyan ise Medine’ye ani bir baskın yapma planını faaliyete
geçirmek için hırslanıp kolları sıvayacaktır. O sinsi planlarını devreye sokmak
için hareket ede dursun, Allah Resulü (s.a.v), onun bu sinsi planını vazifelendirdiği
Abdullah b. Üneys’i onu öldürmesi yönünde verdiği emirle boşa
çıkartacaktır.
Nitekim Abdullah b. Üneys (r.anh) üzerine
vazife aldığı talimat doğrultusunda şöyle der:
-Ya Resulullah! Emrin başım gözüm üstüne
elbet, ancak Halid b. Süfyan’ı şahsen benim hiç görmüşlüğüm yoktur, en azından şekli şemalı nasıl biridir, bana
tarif ediniz ki üstleneceğim vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş olabileyim.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ise
cevaben şöyle der;
-Onu
gördüğünde içinde bir ürperti ve şeytanı görmüş gibi bir sıkıntı hali oluşur ki,
işte o kişi Halid b. Süfyan’dan başkası değildir.
Gerçekten de Abdullah b. Üneys emrin
gereğini yerine getirmek üzere Medine’den gizlice yola koyulup Ürene vadisine
geldiğinde yüzlerce insanın arasında dolaşırken o anda kendinde bir sıkıntı
hali hisseder. Derken o an Habib-i Ekrem (s.a.v)’in sözleri aklına geliverip sıkıntı
hissettiği o adamla birlikte adım adım, konuşa konuşa yürüye durur.
Her ikisi birlikte yolda ilerlerken, bu arada o adam şu suali sormadan da edemez:
-Ey yabancı! Hele Sen kendini
tanıt bir bakalım. Söyle bakalım, neyin nesi kimin fesisin, sen necisin? Diye sorar.
Üneys
cevaben:
-Duydum ki Müslümanlara karşı buralarda ordu
birliği oluşturulmuş, bende ister istemez bunu duyar duymaz buraya gelen bir
Huzaa’lıyım der.
Böylece
kendini tanıttıktan sonra ardından çadıra girerler. Ve çadırda artık ikisi baş
başadırlar. İşte o an gelip çatmıştı ki;
Üneys’in kılıcını çekmesiyle sıyırması bir olup Allah Resulünün verdiği
talimat yerini bulur da. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), onun görevini en iyi
şekilde yerine getirmesi hasebiyle ona birde asa hediye edip şöyle der;
-Ey Üneys!
Sana müjdeler olsun ki, Cennette bu asaya dayanarak gezineceksin.
Tabii
ki Allah Resulünün elinde hediye edilen bu asa herkese öyle kola kolay nasip
olmaz. Böylece Abdullah b. Üneys (r.anh)
bu duygu ve düşünceler eşliğinde kendisine hediye edilen bu asayı
ömrünün sonuna kadar itina ile sakladığı gibi arkadaşlarına vefat ettiğinde
mezarına koymalarını da vasiyet etmeyi ihmal etmez.
Ne
diyelim bu noktada bize sadece “Ne mutlu
Peygamberimiz (s.a.v)’in hediyesine mazhar olanlara” demek düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/reci-suyu-ve-halid-b-sufyan-8207
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder