13 Nisan 2016 Çarşamba

MENZİL'DEKİ IŞIK: SEYDA

MENZİL'DEKİ IŞIK: SEYDA
      SELİM GÜRBÜZER
      Seyda Hz.lerinin anısına hazırlanan videoyu izlediğimizde, gerçekten duygulanmamak elde değil. Düşünsenize hayatta iken gül kokusuna doyamadığımız Seyda’mızı şimdi videolarda izleyerekten hasret gidermeye çalışıyoruz. Dolayısıyla elimizde kala kala tek hasretlik görüntü videosu kaldı.  Ancak şu da var ki video hatırası da olsa yazı diline geçirmek gerekirdi. Ayrıca birde bunun kontrolüne de ihtiyaç vardı ki,  zaten bunu da Seyda Hz.lerinin vefat yıldönümünün akabinde Gül Neslin büyük evladına kontrol ettirdim de. İyi ki de kontrol ettirmişim, bu sayede mesela videoda zikredilen Seyda Hz.lerinin muayene olduğu yer Sevgi hastanesi değil Çankaya hastanesiymiş şeklinde düzeltiliverdi. İşte bu ve buna benzer kontrolleri Hane-i Saadetin evladından düzeltiverdikten sonra en nihayet bize de derleyip toparlayıp metin halde yazı haline dönüştürmek düştü. Öyle ya madem ‘söz uçar yazı kalır’ misali önce bu videonun hazırlanmasında çok büyük pay sahibi kardeşlerimize teşekkür ettikten sonra şöyle bakalım “bu videoda kardeşlerimiz Seyda Hz.leri nasıl dile getirmişler, yazı şeklinde bir izleyip görelim:
        Hiç kuşkusuz Seyda Hz.lerinin videoda ki hayatını kaleme alırken, asıl anlamamız gereken hakikat şu olmalıdır:
      "O, insanları Allah yoluna çağıran sıradan bir âlim değildir. Çünkü sadece bu iş için binlerce yol ve metot sayılabilir. O bu yolun aşkını insanların yüreğine kazıyan,  Hakk’ın zatını arama ve bulma yolunu insanlara gösteren Allah dostudur. Allah Resulü’nün  "Benim ümmetimin âlimleri, Ben-i İsrail'in nebileri gibidir" diye buyurdukları manaya nice Allah dostları tarafından elden ele geçirilerek kıyamete kadar kurumadan götürülecektir.  Seyda Hazretleri (k.s), maddi veraset bakımından Peygamberimizin (s.a.v.)’in otuzuncu göbekten torunudur. Manevi veraset bakımından da otuz sekizinci duraktadır. Manevi veraset ve hilafeti Nakşibendîliğin Halidi kolundan Seyyid Taha (k.s)'a geçen yoldan sırasıyla: Seyyid Sıbgatullah Arvâsî, Şeyh Abdurrahman Tâhî, Şeyh Fethullah Verkânisi, Şeyh Muhammed Diyâuddin Nurşînî, Şeyh Ahmedul Haznevî ve Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdulhalim El Hüseyni (k.s)’den almışlardır. Yerlerine de Gavs Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.)’ın oğullarından Gavs-ı Sani S. Abdulbâki Hz.lerine bırakmışlardır. Babalarından aldıkları hilafeti oğullarına bırakması Hacegan ve Nakşî silsilesinde çok nadir görülen bir hadisedir. Bu duruma sadece misal olarak İmâm-ı Rabbânî Şeyh Ahmedül Faruki Serhendi de rastlıyoruz. İmâm-ı Rabbânî (k.s) oğlu Şeyh Muhammed Masum'a, o da oğlu Şeyh Seyfeddin'e bırakmıştır. Madem hazır İmâm-ı Rabbânî Hz.lerinden bahsetmişken, bu arada Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s)’ın oğlu Seyda Hazretlerine "İnşallah İmam-ı Rabbani Hazretleri'ni geçersin"  dualarını hatırlamamak elde midir?
        Malum,  Siirt iline bağlı Kozluk ilçesinin Siyanus Köyünde dünyaya teşrif ettiler. Yıl 1930, 11 Ağustos pazartesi günü.. Aynı köyde daha önce kolun büyüklerinden Şeyh Muhammed Diyâuddin (k.s)’de bulunmuşlar. Bu köyde iki yaşına kadar kalırlar. 1932 yılının sonlarında Baykan ilçesinin Taruni Köyüne göç ederler. Bu köy O’nun taklid, tahkik ve marifet yönünden ilk basamağıdır. Hatta babası müritlerine teveccüh yaparken kendisi de arkadaşlarını toplayıp aynısını yapıyor.. Ve büyürken, bütün Allah ehli gibi yalnız. Ve  Nakşi büyükleri gibi kalabalık içinde tek. Arkadaşlarıyla oynamıyor. Şikâyet ediyorlar.  Annesi soruyor. Verdiği cevap, ilerinin haberidir: “Benim boş ve faydasız işlerden keyfim gelmiyor" keyfiyetindendir.
       İşte sözümüzün başında andığımız dua da ve şeyhi tarafından bu yaşlarda edilmiştir: "İnşallah İmam-ı Rabbani Hazretleri'ni geçersin
      Taruni, 15 yaşına kadar zahir ve batın ilmiyle ilerledikleri bir bucaktır. Hem çaylarına gelip her dalışta eli balıklarla dolu olarak çıktığı hem de manevi ilimde etrafını kıskandırıp zahir düşmanlar kazandığı mekân. Bu kıskançlık onun canını kastetmeye kadar varmıştır. Babası ve şeyhi Abdulhakim el Hüseyni Hazretlerine haber ulaşır ulaşmaz önce onu köyden uzaklaştırıyorlar. Sonra kendileri de çıkıyorlar o diyardan. Yolda önleri kesiliyor. O’nu soruyorlar. Yok, akrabaları gelip götürdüler diyor.  İşte bu hadiseler Ehl-i Beytin Kerbala'dan başlayan takip ve zulüm devirlerine benzemektedir. Nakşî silsilesinin Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)  tarafından vaaz edilen bu prensibinin gerçekleştiğini görmek elde değil. Yani bu sürekli geziş için  "Sefer der vatan"  diyor. Gerek kapı kapı,  gerekse diyar diyar dolaşması halidir bu.
      Seyyid Abdûlhakim el Hüseyni (k.s) Bilvanis Köyü'ndendir. Bu nedenle "Gavs-ı Bilvanisi" olarak yâd edilir. Gavs (k.s) bu köyde otururken Seyda (k.s) Havil Köyü'ne tahsile koyulur. Burada ki Hocası Seyda-i Molla Muhyiddin'dir. Öyle ki burada imamların müftüsü diyebileceğimiz konumda olan Molla Muhyiddin gibi bir âlimin rahle-i tedrisatında 1,5 yıl ilim tahsil eyler de.
      Bundan sonraki durağı ise Dilbe Köyü'dür. Burada dayısının oğlu Seyyid Molla Abdulbaki’nin yanında kalacaktır. Sonrasında ise malum Seydayı Tahi Hz.lerinin silsilesinden Şeyh Muhammed Diyâeddin (k.s.)’in Nurşin beldesinde konaklayacaktır. Hiç kuşkusuz konakladığı yer sıradan bir yer değil, ilim ve feyzin bereketli olduğu bir mekândır. Üstelik Seyda (k.s) burada Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’ın torunu Şeyh Muhammed Nasır’la birlikte ilim tahsil edeceklerdir. Akabinde Seyda (k.s) bu kez beş yıl kalacağı Dilbe Köyü’ne hicret eder. Malum Dilbey, Siirt'in Kurtalan ilçesine bağlı bir köydür. Her ne kadar yazın bunaltıcı sıcaklığı olsa da yine de kendine has bahçeleriyle meşhur bir köydür. Madem bu köye gelinmiş bir de camii faaliyetine girişip bizatihi camii inşaatında bilfiil çalışmakta gerekirdi, nitekim omuz verirde. Yetmedi daha sonrasında büyük oğlu Seyyid Fevzeddin Hz.leri de burada ikinci bir cami yaptıracaktır. Hiç kuşkusuz cami’yi unutulmaz kılan en ilginç hatıra Seyda Hazretlerinin koyduğu taşlarda el izini taşımasıdır.
       Seyda Hz.lerinin bundan sonraki durağı Narlıdere Köyü olacaktır. Burada bir yıl kaldıktan sonra bu kez Kasrik’e hicret edeceklerdir. Derken tarihler 1950 yılını gösterdiğinde burada Seyyid Hacı Şeyhu'nun kızıyla evlenirler. Aslında Kasrik’te böyle bir evliliğin gerçekleşmesi her iki tarafında Peygamber soyuna bağlılığın göstergesi manasına bir gönül birlikteliğidir.
      Kasrik'te sadece izdivaç mı, dahası var elbet.  Nitekim babası Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)’ın talebesinden Molla Ramazan'ın yanında ilim tahsil edecektir. Hiç kuşkusuz ilim tahsilinden boş kalan zamanlarını da dergâhın hizmetine ayırarak günlerini geçirecektir. Dergâh hizmetlerinde öyle canı gönülden hizmet edermiş ki, onu görenler dergâhın hizmetçisi sanırlarmış. Hatta bu arada babası Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)’dan da ilim icazetini almayı da ihmal etmez. Artık her şey doyum noktasına geldiğinde Kasrik artık madden kaldıramaz bir hal alır da.  Çünkü her geçen gün akın akın taliplilerin uğradığı ziyaretgâh mekân hale gelir. İster istemez bu durumda yeni bir ferah mekâna ihtiyaç hâsıl olup yer aranır da.  Öyle bir yer seçilmeli ki hem ulaşımı kolay olsun, hem de arazisi geniş olsun. Derken bu iş için Gadir’de karar kılınır.  
       Gadir'de ilk iş su çıkartmaktır. Tabii burada da en çok Seyda (k.s.) koşturacaktır. Ancak 1964 yılı gelip çattığında Seyda Hz.leri askere çağrılacaktır. Böylece Manisa Orgeneral Cemal Tural kışlasında ilk vatanı görevini ifa etmiş olur.  Oradan da dağıtım yeri olarak Diyarbakır Askeri Hastane'de vatani görevini yürütecektir. Asker iznine çıktığında bile boş durmayıp yine Gadir’de dergâhın hizmetine koşturmakla geçirecektir. Zateh 1966 yılında terhis olduğunda da Gadir’e tam dönüşü gerçekleşir. Aslında bu dönüşe hizmete dönüş dersek yeridir.
        Evet, O şimdi tam gaz hizmete kendini adamakla baş başadır artık. Belli ki Saadatlar “Her türlü sofi bozulur hizmet sofisi bozulmaz” sözünü boşa söylememişler. Tam da bu söz Seyda Hz.lerini tanımlayan bir sözdür. Nitekim onca hizmetlerinin karşılığı diyebileceğimiz 1968 yılı hayatının dönüm noktası olur da. Nasıl mı? İşte,  Gavs (k.s.)’ın mürşidi Ahmed el Haznevî Hz.lerinin oğullarından Şeyh Alâeddin’in işaretleriyle silsile halkasında "Eşşeyh Es Seyyid Muhammed Raşid El Hüseyni" ismiyle yer almasıyla elbet.  Sadece isimce mi yer almak, hiç kuşkusuz zaman içerisinde silsile halkasındaki methiyesi de beraberinde gelecektir. Öyle ki irşad hilafetiyle teveccüh verir konuma gelir de. İşte bu manevi taçlandırmanın ardından ilk iş Hac’ca koyulmak olacaktır... Derken Allah Resulünün eşiğine yüz sürüp hem zahiren, hem de manen asıl yurduna kavuşmuş olur. Gerçektende kutsal topraklara ayak bastığında hiç yabancılık çekmeden dedelerinin evi gibi buralarda soluklayacaktır.
      Hac vazifesi sonrası dönüş yine gadir’dir. Ama bu kez Gadir adına uygun davranıp Gavs-ı ve ehlini gadr edeceklerdir.  Tabii bu durumda Gavs-ı Bilvanisi (k.s)  zorla kalacak değildi ya, göç edeceklerdir.  Gadirliler her ne kadar ardından çok büyük pişmanlık duysalar da, Gavs (k.s.) kararından vazgeçmeyip Menzil’de karar kılacaktır. Hatta Menzil’e keşif için yola çıktığında yol boyunca başka yerlerden de kendine bir takım teklifler gelecektir ama o bikere kafasına Menzil Köyü'nü koymuştu,  bu saatten sonra geri dönüş olmazdı elbet. Bu arada yol boyunca irşad faaliyetini yürütmeyi ihmal etmez de. Nihayet Menzil’e varıp Temmuz ayı geldiğinde ise ilk iş asasını yere vurup işaretlemek olacaktır. Ve işaret edilen yer için:
      "-Burayı bir ay sonra kazın"  talimatını verecektir.
        Gerçekten de yılın tamda kurak zamanında bir ay sonra kazıldığında ab-ı hayat su çıkacaktır.  İşte çıkan bu ab-ı hayat suyun bereketiyle tarlalar, bahçeler sulanıp Menzil bambaşka bir çehreye bürünecektir.
           Şimdi sırada cami inşaatı vardır.  Seyda (k.s.) hiç kuşku yoktur ki her zaman ki gibi yine boş durmayıp hizmette sınır tanımayacaktır. Sofiler ise bu arada camii için mühendislerin ve mimarların hazırladıkları projeleri Gavs (k.s.)’a sunmanın telaşına düşeceklerdir. Fakat Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) sofilerin bu heyecanını ve hevesini kırmamak adına sunulan projeleri kabul etmiş gibi bir tavır sergileyecektir. Çünkü Seyda (k.s.)’ın projesi mühendislerden farklı yöndeydi. Doğrusu Gavs’ta iki arada bir derede kalmıştı ki, en sonunda kararını şöyle beyan edeceklerdir:  
   "- Bakın, kanaatim o dur ki dünyanın tüm mühendislerini getirseniz, biliniz ki hiç biri Muhammed Raşid'in aklı gibi olmaz. Ben onların gönüllerinin kırılmasını istemedim. Siz Muhammed Raşid’in dediğini yapın.
     Ne diyelim, işte Gavs’lık böyle bir şeydir, gerçekten de bu söz yerini bulup Seyda (k.s.)’ın fikri doğrultusunda camii inşaatı tamamlanır da.                
         1972 yılı Gavs’ın (k.s.) sevinç yılıdır. Malum,  Mevlana Celâleddin-i Rûmî’nin Şeb-i Arus dediği vuslat ve düğün gecesi manasına 24 Mayıs'ta Allah'a yürür. Tabii arkasından müminler, âşıklar, halifeleri ve sofilerin gözü yaşlı haldedir. Zira Gavs-ı Bilvanisi (k.s.), bu âlemden göç etmiştir.   Bu yüzden Seyda (k.s.)  şöyle buyurdular:
        "-Allah (c.c.) Resulü'ne, "Biz seni âlemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey olarak göndermedik. Dolayısıyla Allah Resulü'nün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Resulü'nün varislerindendir. Ben O'nun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz O'nu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam irtihal etti. Nakl-i mekân eyledi. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a yönelmeli..  Her şey fanidir."
          Seyda (k.s)’ın bu uyarısı sofileri ferahlatmıştır.  Artık onun için Gavs (k.s.)’ın dar-ı bekaya göç etmesiyle birlikte 21 yıl sürecek irşad ve cefa hayatı başlayacaktır. Önce, yeterince ihtiyacı karşılayamayan cami genişletilir ve iki bölümden ibaret camiye iki ayrı kapıdan girilir de. Bu arada camii büyütülürken bir mihrap daha ilave edilip üzerine Altın Silsile'de yer alan isimlerin işlenmesi ihmal edilmez.  Camiinin alt kısmı ise ziyaretçilerin istirahat etmeleri için ayrılır.
           Caminin içi böyleyse kim bilir dışı nasıldır. Malum,  şadırvan abdest alanlarla dolup taşar. Hakeza banyolarda öyledir, yani akşamdan, geç saatlere kadar dolu haldedir. Bu yolu bilenler bilir, mürşit elinde tevbe, Nakşî yolunun özelliğidir ve tarikata intisab için gusül şarttır. Sonra iki rekât istihare namazı kılınacak, rabıta edilecek, tarif üzere Fatihalar okunup Sadat-ı Kiram'ın ruhlarına hediye edilecek, konuşmadan sağ omuz üzerine yatılıp 8 şart adabı tamamlanması gerekir. Bilhassa yolun olmazsa olmaz şartı Rabıta-ı mevt’tir. Yani sofi kendini ölmüş, gasl edilmiş, kefene sarılmış farzedecek, mürşidinin kendisini şeytanın tuzaklarından koruması için başında bekliyor bilecek ve böylece mürit hayatı boyunca hizmet ettikçe mürşitte himmet edecektir. İşte "Ölmeden önce ölünüz" düsturunun tatbikatı bu yolda böyle uygulanır. Dolayısıyla rabıta, sofinin terbiyesi için sağlam bir binek taşı hükmündedir. Nitekim Yunus'un, "Bu yol bir gönül içine girmektir" demesi bu gerçeğe işarettir. Hakeza ikna da öyledir. Sofi iyi olan her şeyin mürşidinin himmetiyle gerçekleştiğine kanaat getirip, kötülüğün de nefsinden kaynaklandığına inanacak. Aksi takdirde Sadat-ı Kiram'ın kapısında gereken istifadeyi elde edemez.
        Peki ya edep? Malum;  Resulullah (s.a.v.); "Din edeptir" buyuruyor. Madem öyle mürid, mürşidinin nazarının kontrolünde olduğu bilinciyle, her dem, her salise edepli olmaya çalışacak. Boş işlerle uğraşmayıp şeyhin gölgesinin üzerinde olduğu şuuruyla hareket edecek. Edep aynı zamanda yolun adabına usulüne riayet etmek demektir. Elbette ki avamın bu usullere uymada ki ölçüsü başka,  ulemanın başkadır. Nitekim avamın yolun başındayken ilk dikkat edeceği usul şeriatın zahiri ölçülerine uygun amel etmek olmalı, değim yerindeyse mürekkep yalamış bilge kullar ise şeriatın zahiri ölçülerini yerine getirmenin yanı sıra seyr-i süluku hakkiyle ifa edip Allah'tan gayri her şeyi masiva bilmek olacaktır. Belli ki bu yolda huzura edeple varan, lütufla dönüş yapabiliyor. Bakın, Allah Resulüne; "Müminlerin en üstünü kimdir diye sorulduğunda,  Efendimiz (s.a.v) "Ahlakça en güzelidir" diye buyurmuştur. Sofi, tövbe ile kapıya giriş yapıp, sekiz şart adabını yerine getirdikten sonra emredilen zikre yapışacak. Nasıl yapışmasın ki bu yolda hafi zikir talimatı, mağarada Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’a talim edilmiş bile.  Madem öyle mürid dilini damağa yapıştırıp, kalbinden "Lafza-i Celal" zikrini çekmeyi ihmal etmeyecektir.  Bu da yetmez her tespih başında, "Allah’ım maksadım Sen'sin, isteğim rızanı kazanmaktır" demesi gerekir. Anlaşılan zikirden maksat, "İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi"dir. Kelimenin tam anlamıyla sofi her halükarda hayatının her döneminde, hatta her nefes alışverişinde Allah'ı zikretmek gerektiğinin idrakinde olmalıdır.
           Düşünsenize her nefeste Allah'ı zikretmek için varız. İşte bu yüzden Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.),  bu hali   "Huş der dem"   olarak ifade etmiştir. Yani, nefesini boş yere tüketmemek halidir bu.
         Sofi zahirde (görünüşte) halkla, batında (iç dünyasında) Hakk’la beraber olmakla memurdur.  Bakın Allah (c.c.); "O erkekler ki, onları hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş Allah'ı zikretmekten alıkoyamaz" mealindeki ayette bu manaya işaret etmiştir. İşte bu hal, "Halvet der encümen" hakikatidir. Yani kalabalıklar içinde bile olsa, gönlün Allah'la beraber olma halidir. Hakeza sofi, dergâha her bir girişinde ve çıkışında " Sefer der vatan " olduğunu düşünecek ki; insan Allah'ın gurbetinde olduğunu idrak edebilsin.
           Edep, zikir ve rabıta esnasında gafletten kaçınmak halidir. Edebi kollamamak hüsrandır. Sadat-ı Kiram, edebe riayet sayesinde bu günlere gelmişler ve inşallah söz konusu bu edep yolu kıyamete kadar da devam edecektir. Zira Menzil, önceleri küçük ve kurak bir köymüş. Şimdi ise Sünnet-i seniyyeye mutabaatla Şah-ı Nakşibendî’nin (k.s.)  Kasr-i Arifan-ı hale gelmiş durumdadır.  
              Artık tarihler 18 Temmuz 1983’ü gösterdiğinde Seyda Hazretleri'ni Menzil'den alıp götürdükleri tarihtir. Adına sürgün dediler. Gerçi bir müddet sonra sürgün edemediklerini anladılar. Gayet açık, irşat evi Gökçeada'ya kaymıştı.        
      Seyda(k.s) Gökçeada'da geçen günlerine şükrü ve sabrı tavsiye edip şöyle buyurdular: "Gelin oturun artık Allah'a dua edin. Bizi buraya getirmiş, dolayısıyla sonrasında on katını yapmalıyız. Cenabı-ı Rabbül Âlemin, bu güne kadar bize her şeyi verdi. Bundan sonra bizi buraya gönderip, sadık olup olmadığımızı imtihan ediyor. O halde hiç durmadan ibadet etmemiz gerekiyor."   
       Öyle ki evlerini değiştirip, üç odalı bir yere taşındıklarında ilk söylediği söz şudur: "Şükredin, bir odamız daha oldu. O halde şükrümüzü artıralım. Bakın hem geniş bir yerde oturuyoruz, hem de bizi koruyan polislerimiz bile var. Üstelik bizi her yerden gözetliyorlar da." 
       Madem rabıta, Nakşî yolunun müride emredilenin velideki tecellisi, o halde bu durum fena ve beka halini gösteren bir işaretin neticesi öz yurduna dönüş manasına gelir. Nitekim Seyda Hz.leri, romatizma ağrıları için girdikleri kuma baktığında şöyle beyan buyurur: "Tıpkı Medine'nin kumları gibi."  İşte sefer der vatanın tecellisi diyebileceğimiz fenâ-fir resûl hali budur.
        Seyda Hz.lerinin ferdi hastalıkları ilerleyince,  o dönemin halk tarafından seçilmiş Başbakanı Turgut Özal'ın gayretleriyle Ankara Gülhane Hastanesi'nde muayene edilir. Kendisine yapılan bir teşhis sonucu heyet raporuyla Ankara’da ikameti gerçekleşir. Böylece bir süre Ankara Çankaya Karyağdı Sokak’ta mecburi ikamete tabii tutulur. Yani sürgün hayatı burada devam edecektir. Neyse ki 6 Şubat 1986 yılı olduğunda mecburi ikamet ve gözetim kaldırılır. İlginçtir bu süre zarfında kendisinden ne bir şikâyet, ne de bir bıkkınlık hali görülür. Değim yerindeyse dışarıdan en küçük bir vicdan sahibini feryad ettirecek bu dönem hakkında, ne makam sahibi bir kişiyi suçlayıcı bir söz, ne herhangi incitici söz, ne de yaralayıcı bir söz söylemiştir. Üstelik kendisi masum olduğuna dair hiç bir ispata tenezzül etmez de.
        Sürgün dönemi bittiğinde ilk iş menzil’e dönüştür. Menzile geldiğinde önce Gavs Hazretleri'nin merkadını ziyaret, şükür namazı, Hane-i Saadetleri'ne teşrif ve ardından Mevlit okuma icra edilir..
         Artık sürgün hayatı bitmiştir, böylece Menzil bir bambaşka çehre kazanacaktır.  Öyle ki bu yıllar, Menzil'in, mekân olarak genişletildiği yıllardır. Bahçe genişletiliyor ve daha nice faaliyetler başlıyor. Hele inşa faaliyetleri esnasında üzerinde titizlikle durulan bir yer var ki dikkatlerden kaçmaz, bu çoban evlerinden başkası değildir. Elbette ki Seyda Hazretleri meslektaşlarını kollayacaktır. Her çoban sürüsünden mesuldür derler ya, aynen öyle de Seyda Hazretleri de sofilerin çobanıdır. Nitekim Allah Resulü'nün çobanlık yaptığını düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiğini şimdi daha iyi idrak etmiş oluyoruz.
         Tarih 1991 yılını gösterdiğinde Seyda (k.s.)’ın göz ameliyatı için Menzil'den bir süreliğine ayrıldığına şahit oluruz. Derken Ankara'da Çankaya Hastanesi'nde göz ameliyatı gerçekleşir. Ayrıca bu yıllarda sofilerin muhabbetten kulluk makamına ulaşmak için yarıştıkları yıllardır.  İşte bu yüzden bu yıllara Fetih yılları dersek yeridir. Şöyle ki; neticesine baktığımızda vuku bulan hadise bakımından bu tespitin doğru olduğu kanaatindeyiz. Kanaatimizi ortaya koyan benzerlik elbette ki Hayber'in fethiyle Yahudi kalesinin düşmesinin akabinde yaşanan hadisedir. Nasıl ki Hayber'in fethinde bir gizli el zehirli eti ziyafet sofrasında sunmuşsa, Menzil'de de bir bayram günü ziyaret esnasında bir zinde el tarafından eline zehir şırınga edilir. Gerçekten neticesine baktığımızda her iki olayda da zehir vardır.  İlginçtir bu hadisede yine benzer bir ortak yön var ki;  hiç kuşkusuz Allah Resulü ve Seyda Hz.lerine yapılan bu suikastın şahadetlerinden 2 yıl önce gerçekleşmiş olmasıdır. Belli ki Yüce Allah (c.c) bu sünnetin ihyasını dileyip, küfrün aczini ortaya koymak bakımından böyle takdir etmiş. Dolayısıyla sofilerin bu döneme fetih yılları gözüyle bakması gayet tabii bir durum. Nasıl öyle bakmasın ki,  bu kadarda benzerlik olur mu dedirttirecek bir tabloyla karşı karşıyalar, öyle ki Allah Resulünün Hayber fethi yıllarında ziyafet sofrasında zehirli eti sunan sinsi eli affettiği gibi Seyda Hazretleri de bu suikast girişiminde bulunana aynısını yapmıştır. Kaldı ki Seyda Hazretleri’nin bilhassa sürgün dönüşü zirve yapan o irşad faaliyeti arasındaki uyumluluk her şeyi izah etmeye yeter artar da.
        Malum 1992 yılı Seyda Hazretleri'nin Ankara'ya teşrif ettiği yıldır. Ankara'nın Çankırı yolu hattındaki Esenboğa hava alanına giden yol üzerinde bulunan Pursaklar'da inşa edilen cami’de sofilerle birlikte namaz kılıp Hatme-i Hâcegân eda edilir. Tabii bu yürüyüş Pursaklar’la sınırlı kalmaz, 45 gün sonra Afyon Hayat Jeotermal kaplıcaların yanında, kendileri için tanzim edilen eve teşrif etmişlerdir.  Her ne kadar tedavi maksadıyla buraya gelmiş görünse de kaplıca suyuna ancak sabah namazından sonra girme fırsatı bulabiliyordu. Anlaşılan irşad burada da devam etmiş. Bu arada kaplıcanın hemen yanı başında camii inşaatına start vermeyi de ihmal etmeyecektir.
         Kırk gün sonra, dönüş yine Ankara Pursaklar semtinedir.  Ankara ve çevre illerden gelen taliplilerle dolar taşar da. Öyle ki Pursaklar’da tam bir bayram havası esip, adeta Pursaklar Buhara’nın Kasr-i Arifan’a dönüşür. Nasıl dönüşmesin ki;   burada binlerce sofi ve yine irşad faaliyeti vardır. İşte Allah dostlarının böyle zamanlarda yaptıkları faaliyet;  güzel çirkin, kör topal demeden çağın buhranına kapılmış ümmeti yangından mal kurtarır gibi çekip almak olmuştur.
          Artık Menzil'e, sondan bir önceki geliştir. Yolda yine tevbe ve saliklere şefkat, mekân ve zaman seçmeksizin Allah'a çağırmak tek gaye olmuştur.
      Menzil'de bu sefer ikinci bir suya ihtiyaç vardır. Bu kez yeniden sondaj ve yeni bir ab-ı hayat gerçekleşir. Malum, bu sondajın öncesinde Gavs-ı Bilvanisi Hazretleri de bir işaretle su çıkarmışlardı. Zaten sondaj Allah'ın ilmine işarettir. Teknik ve bilim Allah'ın sani sıfatının tecellisi. Bu yüzden şöyle buyurmuştu:
        "Tayyi mekân edebilen veli dahi, arabayı, treni, uçağı kullanmak zorundadır. Bu onların üzerinde Allah'ın hakkıdır."
         Menzil'de son işler. Bütün maddi ihtiyaçlar tamamlanmış sayılırdı. Yine dönüş Afyon'a. Burada romatizmaları tedavi edilecektir.
         Ve nerden geldiği belli olmayan bir işaretle bir hutbe irad ediyorlar. Hutbenin  son cümlelerini şöyle bağlayacaktır:: "… Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime bu arada ara veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah eve gideceğim. Allah hepimizi affetsin."
         İşte veda niteliğinde ki irad edilen bu hutbe her türlü gelecek şüphesinden arınmışlığı gösteren bir işaret olsa gerek ki o yılın Seyda Hazretleri'nin 63 yaşında olduğunu bilenler sohbetin son cümlesindeki ifadelere takılmayıp unutmuş gözükür. Besbelli ki bu durum, Allah'ın sofilerin akıllarını muhafaza etmeleri için bir nisyan halidir. Nitekim Ankara'ya dönüyorlar.
      Cuma guslü sünnettir.
      Allah Resulü cuma günü için gusül emretmişlerdi.  Zaten Allah dostları sünnetten kıl payı olsun kopmazlar. Ve onlar hayatlarını sünnete uygun tanzim ederler. Hatta şahadetlerinde bile bu böyledir. Zira cuma yaklaşırken göğüslerinde bir ağrı belirir. Derhal muayene ediliyor.  Bir ara oğlu Seyyid Fevzeddin Hz.leri ile göz göze geliyor. Hayy! Bir tek Allah diridir. Derken şahadetleri gerçekleşiyor.
         Şahadet şerbeti içtiğinde yaşı tamtamına altmış üçtür. Gerçektende gök yarılsa, yer kaynasa,  o gün sofinin halini anlatmaya güç yetiremezdi. Çünkü aklın bir an tutulduğu, yerini terk edip geri döndüğü andır.
         O an Ömer’ül Faruk’un; o öldü diyeni öldürürüm halet-i ruh halidir bu. Neyse ki Sıddık-ı Ekber, Hz. Ömer'i yerine oturtur ve der ki: "Muhammed'e tapanlar bilsinler ki o öldü. Allah'a tapanlar bilsin ki O ölmez."
       İşte bu ve buna benzer durumu önlemek adına yerinden ayrılan akılları toplayan ve yine o neslin bir evladı Seyyid Fevzeddin Hz.leri devreye girer ve der ki:
      "Ağlamayın, Allah Resulü'ne ne yapıldıysa, babama da o yapılacak."
      İşte bu atmosfer içerisinde Seyda Hz.leri defnedilmek üzere boyunlar bükük, eller bağlanmış, tutku gözlerle Pursaklar’dan kafileler eşliğinde Menzile varılır.
      Sabah vakti Menzile varıldığında yurdun dört bir yanından gelen insan seliyle sofiler sanki bir ruz-i mahşerin içinde bulur kendini.
      Onlar asrın her türlü kirlenmişliğinden kurtarıcılarını, Allah'ın yolunu tanımalarına vesile olan zatı, son yolculuğuna uğurlamak için gelmişlerdi. Artık kalpler donuk, gözler yaşlı ve dizler dermansızdır. Öyle ki gözlerden akan yaşı, metanet dizginleyemiyor, ama ne bir taşkınlık, ne de bir çığırtkanlık, ne de bir izdiham görülür.  Vuslat vakti geldiğinde on binler, İmamın er kişi niyeti sedasıyla saf olmuşlardı. Gözler yaşlı, içler buruk ama tek bir yürekten Allah-u Ekber deyip onun arkasında namaza durmak bir başkadır. Hakeza onu toprağa uğurlamakta bambaşkadır. Seyda Hazretleri omuzlarda markada doğru uğurlanırken biryandan da izdihamdan ona omuz veremeyen onun canı, evladı gibi sevdiği diğer sofiler, yolun iki yanına dizilmiş, yüzler acı hüznün nakşıyla işlenmiş, bir halde uğurlayacaklardır.  Ve nihayet toprağa veriliyor. Gavs Hazretleri'nin yanına defnediliyor. Böylece Şeb-i Arus’u gerçekleşiyor.
     Ruhu şad olsun.
Kaynak: (63. yıl Gül Nesli, Sey-Tac video)


 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2744/menzildeki-isik-seyda.html



12 Nisan 2016 Salı

KASRİK VE HİCRET HAYATI



        BİR YIL SONRA KASRİK VE HİCRET HAYATI

 Araştırmacı Yazar: SELİM GÜRBÜZER

      Kasrik'te babası Gavs-ı Bilvanisi’nin (k.s.) talebesinden Molla Ramazan'ın yanında ilim tahsiline devam eder. Bu tahsil süreci içerisinde dergâhın hizmetinden bir an olsun asla taviz vermez de. Öyle candan hizmet eder ki, onu görenler dergâhın herhangi bir hizmetçisi sanırlarmış. Derken babası Gavs’dan (k.s.) ilim icazetini alır da. Öyle gün gelir ki Kasrik artık madden kaldıramaz hale gelir. Çünkü taliplilerin akınına uğrar. Böylece yeni bir yer aranır. Hem ulaşımı kolay, hem de arazisi geniş bir yer seçilir. Nihayet bu şartlara uygun yer Gadir seçilir.
       Gadir'de ilk iş su çıkartılır. Yine dergah inşaatında en çok koşturmasıyla  dikkat çeken isim  Seyda (k.s.)'dır.
       Tarihler 1964'i gösterdiğinde askere çağrılır. Manisa Orgeneral Cemal Tural kışlası ilk vatani görev yeridir. Akabinde Diyarbakır’a dağıtım olduğunda Askeri Hastane'de askerlik görevine devam eder. İlginçtir izne geldiğinde iznini boş geçirmez, Gadir Köyü'nde dergâh hizmetiyle geçirirler. 1966 yılında terhis olduğunda ise Gadir Köyü'ne dönüş yapar. Buna hizmete dönüş demek daha doğru olur.  Artık dergâh işleriyle yine baş başadır. Öyle baş başa kalış gerçekleşir ki Seyda (k.s.) için 1968 yılı hayatının dönüm noktasıdır artık.  Nitekim Gavs’ın (k.s.) mürşidi Ahmed Haznevî’nin (k.s.) oğulları Şeyh Alaaddin'in işaretleriyle Muhammed Raşid el Hüseyni (k.s.) Altın silsile'de "Eşşeyh Es Seyyid Muhammed Raşid El Hüseyni" methiyesiyle yerini alır.  Sadece methiye mi, bunun yanısıra irşad hilafetiyle teveccüh bile verir.
         İlk iş Hac... Allah Resulünü ziyaret, mukaddes eşiğine yüz sürmekle şereflenir. Aslında bu ziyaret hem zahiri, hem de mana bakımından asıl yurduna kavuşmaktır. Hakikaten de dedelerinin evi gibi, hiç yabancılık çekmeden Hac vazifesini hakkıyla eda etmişlerdir.
       Gadir Köyü, Gavs’ı (k.s.) kabullenmemiş ve adına uygun davranıp gadr etmişler. Bu durumda Gavs (k.s); madem öyle buradan çıkalım demiş. Her ne kadar Gadirliler büyük pişmanlık duymuşlarsa da, Gavs (k.s.) belli ki, bir yerden işaret almış kararından vazgeçmemiş.   Sonunda Menzil için karar verilmiş. Görmek için yola koyulmuşlar,  hatta yol boyunca başka tekliflerde gelmiş, ama Menzil Köyü'nden vazgeçilmemiş. Bu arada yol boyunca irşad faaliyeti dur durak demeden devam etmiş ve bu vazife ihmal edilmemiştir.  Malumunuz, Menzil ismiyle müsemma varılacak son durak demektir. Bir tür vuslata ermek dersek yeridir. Vuslatta ab-ı hayat vardır. Zira Gavs-ı Bilvanisi  (k.s) Temmuz ayında Menzil Köyü'ne varır varmaz bir noktaya odaklanır,  odaklandığı yere asasını vurur ve der ki:
      "-Burayı bir ay sonra kazın."
        Gerçekten de yılın tam kurak zamanında işaret buyurduğu yerden ab-ı hayat su çağlar. Bu su sayesinde bahçeler sulanır, kurak olan bu yerlere bereket gelir de. İşte Menzil’e hayat katan bu su, tâ o günden işaretle belirlenip günümüze kadar uzanan ab-ı hayat sudan başkası değildir elbet.
       Kıraç topraklar, adeta hayat bulmuştur. Ardından cami inşaatı başlatılır. Yine her seferinde olduğu gibi Seyda (k.s.) hiç boş durmaz, hizmete devam eder. Derken güzel bir tecelli vuku bulur. Sofiler, inşaat mühendisleri ve mimarlarının hazırladıkları projeleri Gavs’a (k.s.)  sunarlar. Gavs (k.s.), onları kırmaz ve bir vesileyle kabul etmiş gibi bir tavır sergiler. Oysa Seyda’nın (k.s.) fikir ve düşüncesi farklı yöndedir. Nihayet ustalar, Seyda’nın (k.s.) proje dışına taşan uygulamalarından dolayı ortada kaldıklarını Gavs’a (k.s.) beyan-ı arzla ne yapmaları gerektiğini sorarlar. Gavs’ın (k.s.) cevabı gecikmez ve şöyle der:
  "-Benim kanaatimce dünyanın bütün mühendislerini getirirseniz, Muhammed Raşid'in aklı gibi olmaz. Ben onların gönüllerinin kırılmasını istemedim. Siz Muhammed Raşid’in dediğini yapın."  İşte bu müthiş hikmet dolu bu söz hem kendisinin, hem de oğlunun (halifesinin) makamını ve derecesini ortaya koyması bakımından yeter artar da.

      Kelimenin tam anlamıyla bu talimatla maddi plan bahane edilip, Seyda’nın (k.s)  bulunduğu manevi mertebesinin bununla sınırlı kalmayıp ilerisini haber veren bir muştudur. Nitekim camii Seyda’nın (k.s.)  istekleri doğrultusunda tamamlanır da.
Kaynak:Gül Nesil video-Seytaç

11 Nisan 2016 Pazartesi

VUSLAT VE DÜĞÜN GECESİ




               VUSLAT VE DÜĞÜN GECESİ

 Araştırmacı Yazar:SELİM GÜRBÜZER

         1972 yılı Gavs’ın (k.s.) sevinç yılıdır. Malum,  Mevlana Celâleddin-i Rûmî’nin Şeb-i Arus dediği vuslat ve düğün gecesi manasına 24 Mayıs'ta Allah'a yürür. Tabii arkasından müminler, âşıklar, halifeleri ve sofilerin gözü yaşlı haldedir. Zira Gavs-ı Bilvanisi (k.s.), bu âlemden göç etmiştir.   Bu yüzden Seyda (k.s.)  şöyle buyurdular:
        "-Allah (c.c.) Resulü'ne, "Biz seni âlemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey olarak göndermedik. Dolayısıyla Allah Resulü'nün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Resulü'nün varislerindendir. Ben O'nun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz O'nu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam irtihal etti. Nakl-i mekân eyledi. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a yönelmeli..  Her şey fanidir."
          Seyda (k.s)’ın bu uyarısı sofileri ferahlatmıştır.  Artık onun için Gavs (k.s.)’ın göç etmesiyle birlikte 21 yıl sürecek irşad ve cefa hayatı başlayacaktır. Önce, yeterince ihtiyacı karşılayamayan cami genişletilir ve iki bölümden ibaret camiye iki ayrı kapıdan girilir de. Bu arada camii büyütülürken bir mihrap daha ilave edilip üzerine Altın Silsile'de yer alan isimlerin işlenmesi ihmal edilmez.  Camiinin alt kısmı ise ziyaretçilerin istirahat etmeleri için ayrılır.
           Caminin içi böyleyse kim bilir dışı nasıldır. Malum,  şadırvan abdest alanlarla dolup taşar. Hakeza banyolarda öyledir, yani akşamdan, geç saatlere kadar dolu haldedir. Bu yolu bilenler bilir, mürşit elinde tevbe, Nakşî yolunun özelliğidir ve tarikata intisab için gusül şarttır. Sonra iki rekât istihare namazı kılınacak, rabıta edilecek, tarif üzere Fatihalar okunup Sadat-ı Kiram'ın ruhlarına hediye edilecek, konuşmadan sağ omuz üzerine yatılıp 8 şart adabı tamamlanması gerekir. Bilhassa yolun olmazsa olmaz şartı Rabıta-ı mevt’tir. Yani sofi kendini ölmüş, gasl edilmiş, kefene sarılmış farzedecek, mürşidinin kendisini şeytanın tuzaklarından koruması için başında bekliyor bilecek ve böylece mürit hayatı boyunca hizmet ettikçe mürşitte himmet edecektir. İşte "Ölmeden önce ölünüz" düsturunun tatbikatı bu yolda böyle uygulanır. Dolayısıyla rabıta, sofinin terbiyesi için sağlam bir binek taşı hükmündedir. Nitekim Yunus'un, "Bu yol bir gönül içine girmektir" demesi bu gerçeğe işarettir. Hakeza ikna da öyledir. Sofi iyi olan her şeyin mürşidinin himmetiyle gerçekleştiğine kanaat getirip, kötülüğün de nefsinden kaynaklandığına inanacak. Aksi takdirde Sadat-ı Kiram'ın kapısında gereken istifadeyi elde edemez.
        Peki ya edep? Malum;  Resulullah (s.a.v.); "Din edeptir" buyuruyor. Madem öyle mürid, mürşidinin nazarının kontrolünde olduğu bilinciyle, her dem, her salise edepli olmaya çalışacak. Boş işlerle uğraşmayıp şeyhin gölgesinin üzerinde olduğu şuuruyla hareket edecek. Edep aynı zamanda yolun adabına usulüne riayet etmek demektir. Elbette ki avamın bu usullere uymada ki ölçüsü başka,  ulemanın başkadır. Nitekim avamın yolun başındayken ilk dikkat edeceği usul şeriatın zahiri ölçülerine uygun amel etmek olmalı, değim yerindeyse mürekkep yalamış bilge kullar ise şeriatın zahiri ölçülerini yerine getirmenin yanı sıra seyr-i süluku hakkiyle ifa edip Allah'tan gayri herşeyi masiva bilmek olacaktır. Belli ki bu yolda huzura edeple varan, lütufla dönüş yapabiliyor. Bakın, Allah Resulüne; "Müminlerin en üstünü kimdir diye sorulduğunda, O (s.a.v); "Ahlakça en güzelidir" diye buyurmuştur. Sofi, tövbe ile kapıya giriş yapıp, sekiz şart adabını yerine getirdikten sonra emredilen zikre yapışacak. Nasıl yapışmasın ki bu yolda hafi zikir talimatı, mağarada Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a)  talim edilmiş bile.  Madem öyle mürid dilini damağa yapıştırıp, kalbinden "Lafza-i Celal" zikrini çekmeyi ihmal etmeyecektir.  Bu da yetmez her tespih başında, "Allahım maksadım Sen'sin, isteğim rızanı kazanmaktır" demesi gerekir. Anlaşılan zikirden maksat, "İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi"dir. Kelimenin tam anlamıyla sofi her halükarda hayatının her döneminde, hatta her nefes alışverişinde Allah'ı zikretmek gerektiğinin idrakinde olmalıdır.
           Düşünsenize her nefeste Allah'ı zikretmek için varız. İşte bu yüzden Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.),  bu hali   "Huş der dem"  diye ifade etmiştir. Yani, nefesini boş yere tüketmemek halidir bu.
         Sofi zahirde (görünüşte) halkla, batında (iç dünyasında) Hakk’la beraber olmakla memurdur.  Bakın Allah (c.c.); "O erkekler ki, onları hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş Allah'ı zikretmekten alıkoyamaz" mealindeki ayette bu manaya işaret etmiştir. İşte bu hal, "Halvet der encümen" hakikatıdır. Yani kalabalıklar içinde bile olsa, gönlün Allah'la beraber olma halidir. Hakeza sofi, dergâha her bir girişinde ve çıkışında " Sefer der vatan " olduğunu düşünecek ki; insan Allah'ın gurbetinde olduğunu idrak edebilsin.
           Edep, zikir ve rabıta esnasında gafletten kaçınmak halidir. Edebi kollamamak hüsrandır. Sadat-ı Kiram, edebe riayet sayesinde bu günlere gelmişler ve inşallah söz konusu bu edep yolu kıyamete kadar da devam edecektir. Zira Menzil, önceleri küçük ve kurak bir köymüş. Şimdi ise Sünnet-i seniyyeye mutabaatla Şah-ı Nakşibendî’nin (k.s.)  Kasr-i Arifan-ı hale gelmiş durumdadır.            
              Artık tarihler 18 Temmuz 1983’ü gösterdiğinde Seyda Hazretleri'ni Menzil'den alıp götürdükleri tarihtir. Adına sürgün dediler. Gerçi bir müddet sonra sürgün edemediklerini anladılar. Gayet açık, irşat evi Gökçeada'ya kaymıştı.
         Bakın Seyyid Fevzeddin Hz.leri (Seyda Hz.lerinin oğlu) Seyda Hz.lerinin hicretini şöyle anlatıyor:
        "Şevvalin son günüydü. Yani Ramazan'ın sonu, bayramı yapmıştık. Şevvalin son gecesiydi. Akşam namazı ve yatsı namazını müteakip Seyda (k.s.) eve gelmişti. Biz de eve geliyorduk. Bir baktım Adıyaman Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutan Yardımcısı vs. bunların hepsi bizim avluya gelmişler. Dediler ki: Seyda Hazretleri'yle görüşeceğiz. Bunun üzerin dedim ki:
      "-Hayırdır, hangi konuda?"
       Cevaben dediler ki:
      "-Bir ifadesi var. Adıyaman'a götüreceğiz. "
       Bu kez şöyle dedim;
      "-Tamam, biraz bekleyin Seyda'ya haber vereyim"
      "-Yok, biz de geleceğiz" dediler.
        Bu sefer şu karşılığı verdim:
      "-Ama ev müsait olmayabilir."
       Cevaben;
      "- O zaman, biz kapıda bekleriz"  dediler.
        Ya dedim:
      "-Derdiniz ne? Ben sizleri tanıyorum. Sizler de beni tanıyorsunuz. Siz buyurun Adıyaman'a, ben babamı alayım, taksiye bindireyim, ben önde siz arkada beraber gideriz."
      "-Yok, öyle şey olmaz,  haber ver gidiyoruz.
      Artık mecbur kalaraktan Seyda’ya (k.s.)  gidip durumu haber verdim.
       Tabii babam:
       "-Olur" dedi.
         Ve yerinden doğrulup elbiselerini giydi. Ondan sonra hazırlığını yaptı. Ben de peşi sıra onlarla beraber indim. Polislerin arabasına bindi, baktım ki, bir Jeep orada. Hatta Jeep’in içinde sıkıyönetim komutan yardımcısı var. Ancak komutanla göz göze geldiğimizde çok telaşlıydı.
      Bana dedi ki:
      "-Endişelenmeye gerek yok, bir şey olmayacak. Bu bir ifade meselesi, ama bu söylediklerimi kimse bilmesin. Sana güvendiğim için, söylüyorum. Mecburi ikamete tabi tutacaklar. Ancak eşya filan varsa, başka birisi onlarla beraber gidecekse (babanla beraber)" deyince ben tekrar geri döndüm ve Abdulgani’yi babama refakat etsin diye beraberinde uğurladım. Böylece, Seyda Hazretlerini buralardan alıp götürmüş oldular. Derken ikinci gün, üçüncü gün, dördüncü gün baktım herhangi bir ses seda yok, belli ki bu iş tamam. Onlar hakkımızda ne düşünürse düşünsün bir gerçek var ki; gerek Gavs Hazretleri olsun gerekse Seyda Hazretleri olsun her ikisi de her zaman şunu söylemişlerdir; "Bizim tankımız ve topumuz, misvak ile tespihimizdir." Yani gücümüz misvak ve tespihtir. Malumunuz misvak, Rasulullah’ın (s.a.v.) sünneti seniyyesidir. Dolayısıyla misvak ve tespihin haricinde ne tankımız, ne topumuz var. Devletin güvenliğini tehdit edecek en ufak bir şeyimiz yok, olmaz da. Kaldı ki Seyda Hz.lerinin bundan sonraki süreci bizim açımızdan bir hicrettir. Öyle ki; Gökçeada'da her sabah, her gün emniyette deftere imza atıyor. Derken bu durum tam iki sene böyle devam eder de.
       Hatta bir gün Polisler Seyda’ya (k.s.) dediler ki:
       "- Efendim biz defteri sana getiririz, evde attırırız,  siz yeter ki yorulmayın, üstelik şekeriniz var, hastasınız da."
       Seyda (k.s.) bu durumda:
       "-Hayır. Madem devletim emretti, hergün bizatihi kendim geleceğim. Değil polis, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, mesafe 1000 km de olsa gelirim. Polis, jandarma, asker fark etmez, devletin tek bir bekçisi bile bana emretse yayan (yürüyerek) gelirim" diye karşılık verir.  Polisler bu sözlerden Seyda Hz.lerinin çok ince bir ruh mizacına sahip bir zat olduğunu sezer.  Gerçekten de Seyda’nın (k.s.) bu ince anlayışını görmemek elde mi? İşte devlete sadakat budur.
        Kaldı ki onlar milleti öldürmeye ya da milleti birbirine düşürmek, anarşiyi teşvik için gelmemişler. Bilakis insanların ıslahı için gelmişler. Milleti birleştirmek ve kaynaştırmak için gelmişler. Onlar asla kin, nifak ve ayrılık için gelmemişler. Rahmet için gelmişler. Milleti her türlü zulümden, kötülükten koruyup Allah’a, devlete ve millete kazandırmak için varlar. Bütün irşat faaliyeti buydu.  Düşünsenize öyle insanlar var ki sarhoş, sürekli içki içiyor, ne evine, ne de çoluk çocuğuna bakıyor. Hiç bir işine bakmıyor. İşte bu tip insanlar geliyor, bir bakıyorsun tövbe ediyorlar.  Tövbenin akabinde bir bakıyorsun babasına, anasına, ailesine, topluma ve milletine hayırlı insan oluyorlar.   
              Şayet insan bunları bilir ve onları kendine örnek alırsa, elbette ki o insan devlete asi olmayıp hizmetkâr olacaktır. Aslında Allah dostları devlete, topluma ve insanlığa faydalı insan yetiştiren irşat edicilerdir. Bir başka ifadeyle Seyda Hz.lerinin yaptığı düpedüz hizmetkârlıktır. Kelimenin tam anlamıyla Seyda (k.s) kendini Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna adamıştır. Durum vaziyet buydu.  Bakın Sahabe-i Kiram, malını, mülkünü ve hayatını bu uğurda harcamışlar. Sahabenin hepsi böyleydi. İnsanları biraraya getirmek, kaynaştırmak, birleştirmek onların biricik vasfıydı. Sahabe böyle yapmış, Seyda Hz.leri yapmış çok mu? Maalesef bu sahabe ahlakı gerektiği kadar anlaşılmadı ve anlatamadık. Umarım Türkiye’ye ve Ümmet-i Muhammed’e kimin ne kadar büyük bir faydası var, İnşallah bu durum zamanla anlaşılacaktır Keşke üç tane Seyda Hazretleri gibi irşat edici olsaydı da bugünkü anarşi, bugünkü nifak ve belalar olmasaydı. Çünkü onlar ümmetin ahlakını güzelleştirmek için vardırlar. Bakın Seyda (k.s) ne diyor; "Nedir bu kadar mühimmat, yeter ki bir bekçi bize haber gönderseydi, kendi arabamla, kendi çocuklarımla gelirdim." "Nedir bu kadar masraf, ne gerek var bu kadar benzin yakmaya, üstelik işinden geri kaldılar, bu kadar zaman harcadılar ve vakti boşa harcadılar. Oysa birisi bana yazılı bir kâğıt getirseydi, biz o yazılı olan emri yerine getirip,  zaten gelirdik."    

          İşte bu müthiş hikmet dolu sözlerden anlaşılan o ki; Allah ona öyle bir sabır vermiş ki, sıratı müstakimden milim taviz vermemişlerdir. Allah’a öylesine kendisini adamış ki onu gören onda dirilmiştir. Bir başka ifadeyle  “öyle örnek insan ol ki sana gelen sende dirilsin” bir irşad faaliyeti için gayret etmişlerdir.

Kaynak:Gül nesil video-Seytaç

10 Nisan 2016 Pazar

ALLAH RESULÜ AFFETMİŞLERDİ, SEYDA HAZRETLERI DE AFFETTİLER

  
ALLAH RESULÜ AFFETMİŞLERDİ,
SEYDA HAZRETLERI DE AFFETTİLER
Araştırmacı Yazar: Selim Gürbüzer

      Seyda(k.s) Gökçeada'da geçen günlerine şükrü ve sabrı tavsiye edip şöyle buyurdular: "Gelin oturun artık Allah'a dua edin. Bizi buraya getirmiş, dolayısıyla sonrasında on katını yapmalıyız. Cenabı-ı Rabbül Âlemin, bu güne kadar bize herşeyi verdi. Bundan sonra bizi buraya gönderip, sadık olup olmadığımızı imtihan ediyor. O halde hiç durmadan ibadet etmemiz gerekiyor."   
       Öyle ki evlerini değiştirip, üç odalı bir yere taşındıklarında ilk söylediği söz şudur: "Şükredin, bir odamız daha oldu. O halde şükrümüzü artıralım. Bakın hem geniş bir yerde oturuyoruz, hem de bizi koruyan polislerimiz bile var. Üstelik bizi her yerden gözetliyorlar da." 
       Madem rabıta, Nakşî yolunun müride emredilenin velideki tecellisi, o halde bu durum fena ve beka halini gösteren bir işaretin neticesi öz yurduna dönüş manasına gelir. Nitekim Seyda Hz.leri, romatizma ağrıları için girdiklerı kuma baktığında şöyle beyan buyurur: "Tıpkı Medine'nin kumları gibi."  İşte sefer der vatanın tecellisi diyebileceğimiz fenâ-fir resûl hali budur.
        Seyda Hz.lerinin ferdi hastalıkları ilerleyince,  o dönemin halk tarafından seçilmiş Başbakanı Turgut Özal'ın gayretleriyle Ankara Gülhane Hastanesi'nde muayene edilir. Kendisine yapılan bir teşhis sonucu heyet raporuyla Ankara’da ikameti gerçekleşir. Böylece bir süre Ankara Çankaya Karyağdı Sokak’ta mecburi ikamete tabii tutulur. Yani sürgün hayatı burada devam edecektir. Neyse ki 6 Şubat 1986 yılı olduğunda mecburi ikamet ve gözetim kaldırılır. İlginçtir bu süre zarfında ne bir şikâyet, ne bir bıkkınlık hali görülür. Değim yerindeyse dışarıdan en küçük bir vicdan sahibini feryad ettirecek bu dönem hakkında, ne makam sahibi bir kişiyi suçlayıcı bir söz, ne herhangi incitici söz, ne de yaralayıcı söz söylemiştir. Üstelik kendisinin masum olduğuna dair hiç bir ispata tenezzül de etmez.
        Sürgün dönemi bittiğinde ilk iş menzil’e dönüştür. Menzile geldiğinde önce Gavs Hazretleri'nin merkadını ziyaret, şükür namazı, Hane-i Saadetleri'ne teşrif ve ardından Mevlit okunur.
         Artık sürgün hayatından sonra Menzil bir bambaşka hal alır.  Öyle ki bu yıllar, Menzil'in, mekân olarak genişletildiği yıllardır. Bahçe genişletiliyor ve daha nice faaliyetler başlıyor. Hele inşa faaliyetleri esnasında üzerinde titizlikle durulan bir yer var ki dikkatlerden kaçmaz, bu çoban evlerinden başkası değildir. Elbette ki Seyda Hazretleri meslektaşlarını kollayacaktır. Her çoban sürüsünden mesuldür derler ya, aynen öyle de Seyda Hazretleri de sofilerin çobanıdır. Nitekim Allah Resulü'nün çobanlık yaptığını düşündüğümüzde bunun ne anlama geldiğini daha iyi idrak ediyoruz.
         Tarih 1991 yılını gösterdiğinde Seyda (k.s.)’ın göz ameliyatı için Menzil'den bir süreliğine ayrıldığına şahit oluruz. Derken Ankara'da Çankaya Hastanesi'nde göz ameliyatı gerçekleşir. Ayrıca bu yıllarda sofilerin muhabbetten kulluk makamına ulaşmak için yarıştıkları yıllardır.  Hakeza bu yıllara Fetih yılları dersek yeridir. Şöyle ki; neticesine baktığımızda vuku bulan hadise bakımından bu tespitin doğru olduğu kanaatindeyiz. Kanaatimizi ortaya koyan benzerlik elbette ki Hayber'in fethiyle Yahudi kalesinin düşmesinin akabinde yaşanan hadisedir. Nasıl ki Hayber'in fethinde bir gizli el zehirli eti ziyafet sofrasında sunmuşsa, Menzil'de de bir bayram günü ziyaret esnasında bir zinde el tarafından eline şırıngayla zehir enjekte edilmiştir. Sonuçta her iki olayda da zehir vardır.  İlginçtir bu hadisede yine benzer bir ortak yön var ki;  hiç kuşkusuz Allah Resulü ve Seyda Hz.lerine yapılan bu suikastın şahadetlerinden 2 yıl önce gerçekleşmiş olmasıdır. Belli ki Yüce Allah (c.c) bu sünnetin ihyasını dileyip, küfrün aczini ortaya koymak bakımından böyle takdir etmiş. Dolayısıyla sofiler bu döneme fetih yılları gözüyle bakar. Nasıl bakmasın ki,  bu kadarda benzerlik olur mu dercesine Allah Resulünün Hayber fethi yıllarında ziyafet sofrasında zehirli eti sunan sinsi eli affettiği gibi Seyda Hazretleri de bu suikast girişiminde bulunana aynısını yapmıştır. Her şeyden öte Seyda Hazretleri’nin bilhassa sürgün dönüşü zirve yapan o irşad faaliyeti arasındaki uyumluluk her şeyi izah etmeye yeter artar da.
        Malum 1992 yılı Seyda Hazretleri'nin Ankara'ya teşrif ettiği yıldır. Ankara'nın Çankırı yolu hattındaki Esenboğa hava alanına giden yol üzerinde bulunan Pursaklar'da inşa edilen cami’de sofilerle birlikte namaz kılıp Hatme-i Hâcegân eda edilir. Tabii bu yürüyüş Pursaklar’la sınırlı kalmaz, 45 gün sonra Afyon Hayat Jeotermal kaplıcaların yanında, kendileri için tanzim edilen eve teşrif etmişlerdir.  Her ne kadar tedavi maksadıyla buraya gelmiş görünse de kaplıca suyuna ancak sabah namazından sonra girme fırsatı bulabiliyordu. Anlaşılan irşad burada da devam etmiş. Bu arada kaplıcanın hemen yanı başında camii inşaatına start vermeyi de ihmal etmeyecektir.
         Kırk gün sonra, dönüş yine Ankara Pursaklar semtinedir.  Ankara ve çevre illerden gelen taliplilerle dolar taşar da. Öyle ki Pursaklar’da tam bir bayram havası esip, adeta Pursaklar Buhara’nın Kasr-i Arifan’a dönüşür. Nasıl dönüşmesin ki;   burada binlerce sofi ve yine irşad faaliyeti vardır. İşte Allah dostlarının böyle zamanlarda yaptıkları faaliyet;  güzel çirkin, kör topal demeden çağın buhranına kapılmış ümmeti yangından mal kurtarır gibi çekip almak olmuştur.
          Artık Menzil'e, sondan bir önceki geliştir. Yolda yine tevbe ve saliklere şefkat, mekân ve zaman seçmeksizin Allah'a çağırmak tek gaye olmuştur.
      Menzil'de bu sefer ikinci bir suya ihtiyaç vardır. Bu kez yeniden sondaj ve yeni bir ab-ı hayat gerçekleşir. Malum, bu sondajın öncesinde Gavs-ı Bilvanisi Hazretleri de bir işaretle su çıkarmışlardı. Zaten sondaj Allah'ın ilmine işarettir. Teknik ve bilim Allah'ın sani sıfatının tecellisi. Bu yüzden şöyle buyurmuştu:
        "Tayyi mekân edebilen veli dahi, arabayı, treni, uçağı kullanmak zorundadır. Bu onların üzerinde Allah'ın hakkıdır."
         Menzil'de son işler. Bütün maddi ihtiyaçlar tamamlanmış sayılırdı. Yine dönüş Afyon'a. Burada romatizmaları tedavi edilecektir.
         Ve nerden geldiği belli olmayan bir işaretle bir hutbe irad ediyorlar. Buyurdular ki: "Bismilahirrahmanirrahim. Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahşetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden; oruç tutmak, zekât vermek, sadaka vermek, namaz kılmak Allah (c.c.)'ın bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir.
      O nimetlerden birinci ve en önemlisi, Allah (c.c.) bizi Müslüman olarak yaratmıştır. Bizim de bu nimete karşılık Allah’a (c.c.) çok ibadet etmemiz lazım. Bu ibadetlere karşılık Allah (c.c.) Müslümanlara cenneti ve içindeki çeşitli nimetleri hazırlamıştır ve ebedi olarak orada kalacaktır. Ona göre ibadetleri artırmamız lazım gelir.
    Allah (c.c.) isteseydi bizi, Müslüman değil de kâfir olarak da yaratabilirdi. Kafirler için ebedi cehennem ateşi ve azabını hazırlamıştır..... Sofiler ayakta çok beklediler. Onun için sohbetime bu arada ara veriyorum. Cuma'ya kadar inşallah eve gideceğim. Allah hepimizi affetsin."
         İşte bu sohbet her türlü gelecek şüphesinden arınmışlığı gösteren bir işaret olsa gerek ki o yılın Seyda Hazretleri'nin 63 yaşında olduğunu bilenler unutmuş görünür. Bu, Allah'ın sofilerin akıllarını muhafaza etmeleri için bir nisyan halidir. Nitekim Ankara'ya dönüyorlar.
      Cuma guslü sünnettir.
      Allah Resulü cuma günü için gusül emretmişlerdi.  Zaten Allah dostları sünnetten kıl payı olsun kopmazlar. Ve onlar hayatlarını sünnete uygun tanzim ederler. Hatta şahadetlerinde bile bu böyledir. Zira cuma yaklaşırken göğüslerinde bir ağrı belirir. Derhal muayene ediliyor.  Bir ara oğlu Seyyid Fevzeddin Hz.leri  ile göz göze geliyor. Hayy! Bir tek Allah diridir. Derken şahadetleri gerçekleşiyor.
         Şahadet şerbeti içtiğinde yaşı tamtamına altmış üçtür. Gerçektende gök yarılsa, yer kaynasa,  o gün sofinin halini anlatmaya güç yetiremezdi. Çünkü aklın bir an tutulduğu, yerini terk edip geri döndüğü andır, dem bu dem.
         O an Ömer el Faruk’un; o öldü diyeni öldürürüm halet-i ruh halidir bu. Neyse ki Sıddık-ı Ekber, Hz. Ömer'i yerine oturtur ve der ki: "Muhammed'e tapanlar bilsinler ki o öldü. Allah'a tapanlar bilsin ki O ölmez."
       İşte bu ve buna benzer durumu önlemek adına yerinden ayrılan akılları toplayan ve yine o neslin bir evladı Seyyid Fevzeddin Hazretleri devreye girer ve der ki:
      "Ağlamayın, Allah Resulü'ne ne yapıldıysa, babama da o yapılacak."
      İşte bu atmosfer içerisinde Seyda Hz.leri defnedilmek üzere boyunlar bükük, eller bağlanmış, tutku gözlerle kafileler eşliğinde Pursaklar’dan Menzile varılır.
      Sabah vakti Menzile varıldığında yurdun dört bir yanından gelen insan seliyle sofiler sanki bir ruz-i mahşerin içinde bulur kendini.

      Onlar asrın her türlü kirlenmişliğinden kurtarıcılarını, Allah'ın yolunu tanımalarına vesile olan zatı, son yolculuğuna uğurlamak için gelmişlerdi. Artık kalpler donuk, gözler yaşlı ve dizler dermansızdır. Öyle ki gözlerden akan yaşı, metanet dizginleyemiyor, ama ne bir taşkınlık, ne de bir çığırtkanlık, ne de bir izdiham görülür.  Vuslat vakti geldiğinde on binler, İmamın er kişi niyeti sedasıyla saf olmuşlardı. Gözler yaşlı, içler buruk ama tek bir yürekten Allah-u Ekber deyip onun arkasında namaza durmak bir başkadır. Hakeza onu toprağa uğurlamakta bambaşkadır. Seyda Hazretleri omuzlarda markada doğru uğurlanırken biryandan da izdihamdan ona omuz veremeyen onun canı, evladı gibi sevdiği diğer sofiler, yolun iki yanına dizilmiş, yüzler acı hüznün nakşıyla işlenmiş, bir halde uğurlayacaklardır.  Ve nihayet toprağa veriliyor. Gavs Hazretleri'nin yanına defnediliyor. Böylece Şeb-i Arus’u gerçekleşiyor. 

Kaynak: Gül nesil video, Seytaç

7 Nisan 2016 Perşembe

SONSUZ KAYNAK SİLSİLE-İ ŞERİFE

SONSUZ KAYNAK SİLSİLE-İ ŞERİFE

         SELİM GÜRBÜZER


      Çocukluk çağımda Şingâh camisinin devamlı müdavim namaz arkadaşım, gençlik çağımda Selçuklu mimarisi Ulu camiinde hatme halkası vekilim olmanın yanı sıra gerek baba mesleği tenekecilik ve sobacılık yaptığı kendi Işık atölyelerinde gerekse Ahmet Kırcoğlu’nun fırınında sofilerle birlikte hasbıhal ettiğimiz yarenbaşımızdır Bilhassa fiziki olarak da inci tanesi dişleriyle gülümseyen nurani bir yüz ve genç yaşta sünnet-i seniyye üzere olan  siyah sakalı ve mütevazi duruşuyla etrafını  kendine bend edebilecek bir mizaçta  ağabeyimizdi. Ancak gün gelir kendisinde birtakım hallerin zuhur etmesi hasebiyle onun bu haline anlam veremeyip aklını yitirdi diyenler olacaktır. O yine de bu tür söylentilere kulak asmayıp bu hal üzere olacaktır. Hiç kuşkusuz onun bu haini ancak sofiler anlayabilirdi. Nitekim sofiler çok iyi biliyordu ki tasavvuf kal değil haldir. Dolayısıyla halden ancak hal meclisinde bulunanlar anlayabilirdi. Ama bu demek değildir ki hal meclisinde bulunan her sofi hal sahibiydi. Hal sahibi olmak binlerce sofiden belki bir kişide zuhur edecek istisnai bir durumdur. İşte sözünü ettiğimiz istisnai hal ehlinin kim olduğunu belki merak etmişsinizdir. O isim Abdulvehhab Işık ağabeyimizden başkası değil elbet. Her ne kadar onu kaybedeli epey yıl geçse de yinede hemşerilerimizin o ismi kolay kolay unutacaklarını sanmıyorum.      
        Evet, O genç yaşta Bayburt’ta vekillik görevini yüklendi yüklenmesine ama hala içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu. Doğrusu neyin eksik neyin fazla olması gerektiğini kendisi de bilmiyordu. İşte bu haletiruhiye içerisinde birde bunun üstüne bir takım yaşadığı sıkıntılarda eklenince memleketinden uzaklaşmak arzusu bürür. Konaklayacağı şehir İstanbul’dur artık. Ancak burada da rahat olamayacaktır,  öyle ki kendisi büyük bir okyanusa sürüklendiğini hissedecektir. Her şeye rağmen yine de bir şeyler yapmak gerekiyordu. Nitekim Tahtakale’de Selamet’ işhanında Zeki Karapınar’la birlikte ortak duvar saati işine koyulur da. Fakat bu işe koyuluşta ruhunda kopan fırtınayı durdurmaya yetmeyecektir. Zira İstanbul’da ilk memuriyet hayatına başladığım yıllarda içinde kopan fırtınayı benimle paylaştığında fark ettim. İşte bu paylaşımının vesilesiyle hem kendi işyerimde hem de işhanında kendisine iğne vurmak nasip oldu. Hiç unutmam bir gün yine işyerim Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde çalıştığım odamda kendi ellerimle pişirdiğim kuru fasulyeyi ikram edip yemeğimizi yedikten sonra bana derdini açtığında geçirdiği hal durumunu şöyle dile getirmişti:  “Bak Selim’im iyi dinle beni,  şayet bu iğneyi belli araklarla vurulmazsam kendimde garip haller oluyor. Öyle ki çoluk çocuğumdan uzaklaşacak derecede deli divane bir halde kendimi dışarılara atıyorum. Dahası kendimden geçip zapt edilemeyecek duruma düşüyorum. Hatta bir seferinde Çengelköy’deki evine beni misafir ettiğinde meramını şöyle dile getirmişti:  Bak Selim’im, yine aynı haller Menzilde de zuhur ettiğinde sofiler beni ancak sırt üstü yatırarak zar zor zapturapt altına alabilmişler. Neyse ki sabaha doğru sırtüstü bir halde Seyda Hz.leri yanıma vardığında üç kez “Abdulvehhab, Abdulvehhab, Abdulvehhab kalk evladım” dediğinde ancak kendime gelebilmişim. Tabii Seyda Hz.lerinin dilinden ‘Evladım’ kelimesini duymuştu ya,  hemen sözlerinin devamında “ Vallahi Seyda’mın bana evladım demesine değil bir iğne yemeği bin iğne yemeğe razıyım” demekten kendini alamazda. Ne zaman ki meslek hayatımın ilk iki yılını İstanbul’da geçirip akabinde Balıkesir’e tayin oldum,  işte o zaman kendisiyle İstanbul’da geçirdiğim tüm hatıralar artık son anılarım olur. Gerçekten de Balıkesir’e tayin olduktan çok sonraları duymuştum ki doktorların kendisine tavsiye edip vurulması gereken iğnelerini ihmal ettiği bir anında kriz nöbetine tutulup ansızın ortadan kaybolduğudur. Bana gelen değişik rivayetler eşliğinde edindiğim en son bilgilere göre ardına düşmeyi deneyenler olmuş ama o bir türlü bulunamamış. Meğer soyadına uygun davranıp ışık hızıyla yedi kat göklerden yıldız misali karışıp Ebuzer El Gıfari misali ebediyete çoktan uğurlanmış bile. O biliyordu ki; hak yolcuları yolculuğun başında ve sonunda "Sefer der vatan" için vardır. Zaten insan her an Allah’ın gurbetindedir. Bu yüzden tüm aramalar, tüm çabalar boşa çıkacaktır,  kulağıma en son gelen bir habere göre de Adana’da kimsesizler mezarına defnolduğu yönünde bir yerde vuslata erdiğidir. Dahası o “hamdım, piştim, yandım” evrelerini aşma aşama kaydetmenin heyecanıyla kalıcı dostlarının yanındadır.  Şimdi ondan geriye kalan tek teselli kaynağım saatçi dükkânına gidip gelmelerimde bana hediye ettiği İbrahim İnan’ın sohbet kasetidir.  Kaseti evde dinlediğimde tamda onun hal mizacıyla özdeş diyebileceğim bir sohbet bandını dinlemiş olduğumu fark ettim. Bana düşense İbrahim İnan’ın o hal dili anlatımını yazı diline çevirmek oldu. Madem öyle o hal dili sohbeti gelin hep birlikte seyri âlem eylemiş olalım:
    SONSUZ KAYNAK SİLSİLE-İ ŞERİFE
     Gerçekten de ulvi bir kaynak. Yeter ki kaynağın kıymetini bilelim.  Kıymet bilirsek o kaynağın gönül erleri bizden usanmaz da.  Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v)’den itibaren Ümmet-i Muhammed’in büyük çoğunluğu bu kaynaktan beslenmektedir. Onların isimleri bile gönüllerimizi sulamaya yeter artar da. Madem öyle beslenilen kaynağın bugüne kadar gelen gönül sultanlarının isimlerini zikretmekle sohbeti koyulalım:
 ALTIN SİLSİLE:
 1- Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)
 2- Selman-ı Fârisî (r.a)
 3-  Ebû Muhammed Kasım(r.a)
 4-  İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)
 5- Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)
 6- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)
 7- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)
 8-  Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)
 9- Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)
10-  Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s)
11- Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s)
12- Ali Râmîtenî (k.s)
13- Muhammed Baba Semmâsî (k.s)
14- Seyyid Emir Külâl (k.s)
15- Şah-ı Nakşibend (k.s)
16- Alâeddin Attâr (k.s)
17- Ya’kub-i Çerhî (k.s)
18- Ubeydullah Ahrâr (k.s)
19-  Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s)
20- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)
21- Hace Muhammed Emkenekî (k.s)
22- Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s)
23- İmam-ı Rabbânî (k.s)
24- Muhammed Ma’sum (k.s)
25- Mevlânâ Muhammed Seyfeddin (k.s)
26- Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî (k.s)
27- Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)
28- Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)
29- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s)
30- Seyyid Abdullah Hakkârî (k.s)
31- Seyyid Taha Hakkârî (k.s)
32- Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s) (Gavs-ı Hizanî)
33- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)
34- Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s)
35- Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)
36- Şeyh Ahmed Haznevî (k.s)
37- Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) (Gavsi Bilvânisî)
38- Seyyid Muhammed Raşid (k.s)
39- Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbâki (k.s)
       Malumunuz, Peygamber (s.a.v.) bu yolun esaslarını Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a devretmiştir. İşte bu Tarikat-ı Aliye’nin ilk esasları mağaradayken şöyle verilmeye başlandı. Hicret yolculuğunda mağaraya sığınıldığında Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın ayağını yılan soktuğunda canı çok yanmıştı, öyle ki; gözyaşları Rasulullah (s.a.v.)’in üzerine damlar da.
       Tabii Allah Resulünün dikkatinden kaçmaz, der ki:
     "- Ebu Bekir niye böyle oluyor?"
      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a):
     "-Ya Resulullah size malumdur, yılan lisanî hal ile:
     "-Sen niye deliğin önünü kapatırsın, çek ayağını oradan, oysa senelerdir bu anı bekliyordum"   dedi.
       Resulullah (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) canının yandığını bildiği için şöyle buyurur:
      "-Ya Ebu Bekir! Gönlünü benim gönlüme bağla ve rahat ol."
        İşte bu söz, Rabıtanın tarifidir ve bu tarikatın esası da Rabıta esası üzerine kuruludur. Nitekim Yunus Emre de bu yolu: “Bir gönlün içine girmek" diye tarif etmiştir. Bakın yılan bile Peygamberimizi (s.a.v.)  görmek için senelerce beklemiş, yetmemiş o an geldiğinde Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın canını acıtarak muradına ermiştir. Düşünsenize yılan yılanlığıyla muradına ererken, biz ne güne duruyoruz ki.  Öyle ya,  yol yakınken bizde sevgimizi artırıp muhabbete koşmalı.
       Seyda (k.s)'ın dediği gibi bu Tarikat-ı Nakşibendiye’nin zikir ve amelleri nefsin üzerine basmak içindir. Amelleri ve ibadetleri yerine getiren bir insan, bu tarikatta ne kazandığını bilmez.  Hatta insanın kendisinden bile kazandığı gizlidir. Hatta bir insan herhangi bir evliyaullaha sorsa ki;
     "-Allah'a ulaşmak nasıl bir şeydir?" Hiç kuşkusuz o evliyaullah’ın vereceği cevap:
     "-Allah'a ulaşmak iki adımdan ibarettir. Birinci adım nefsin tepesine basmak, ikinci adımda Allah’a ulaşmak"  olacaktır.
        Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan şecere, Selman-ı Fârisî (r.a)’a devr olunur. Selman-ı Fârisî (r.a)’da Ebû Muhammed Kasım(r.a)’a devreder. Ondan da İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)’a intikal eder. İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a) ilk kez bu yolu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ve Hz. Ali (k.v)’in nisbetlerini kendinde toplayan zattır. Ve aynı zamanda İmam-ı Azam'ın üstadıdır. İmam-ı Azam onun hakkında şöyle der: "Hayatımın son iki-üç senesinde İmam-ı Ca’fer-i Sâdık (r.a)’la görüşebildim ve onu tanımasaydım Numan helak olurdu."
      Gavs-ı Bilvanisi (k.s)  de bu anlamda şöyle der:
      "-Ben Şah-ı Hazne'nin yanına gitmezden önce âlimdim ve Seyyiddim. Fakat Şah-ı Hazne'nin yanına gitmeseydim imansız gideceğimden korkardım." Ve sözlerini şöyle bağlar;
        "-Biz her geleni tarikata alıyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz. Fakat şimdi zaman o zamanki zaman değil. Zaman artık imanı kurtarma zamanı olmuş. Yeter ki insanlar gelsin, olur ya belki kurtulur. O halde Şah-ı Hazne'nin adını her tarafa yayın. Velev ki, o adam tarikata girmese bile o yolu anlatın, olur ya belki o sohbeti dinlediği için kurtulur."
      Seyda (k.s) ise şöyle der:
     "-Bu devirde insan köyünde oturduğu zaman, Müslümanların ne hale geldiğini pek göremiyor. İnsan şöyle bir dünyayı gezsin tozsun dolaşsın da İslam’ın ne hale geldiğini bir görsün. Bu devirde bir insan da bin insanın gücü olsa, o insanın bu zulmet bataklığına batmaması imkânsız gibi bir şey olmuş. Bir insan bu Saadat’ın elini tuttuğu zaman belki kurtulur.
            "İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)'dan bu Tarikatı Aliye’nin nispeti Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’e devr olunur. Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) aslında üveysdir. Yani Ruhaniyetle terbiye olmuştur. İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)'ı dünya gözüyle görmemiştir.
       Beyazıd-ı Bestami (k.s), bir gün daracık yolda giderken bir köpekle karşılaşmış. Tam o sırada köpek silkinmiş. Tabii Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) eteklerini toplamış, üzerine necis sıçramasın diye. Derken köpek hal lisanıyla dile gelmiş;
     "-Ya Bayezîd-ı Bistâmî! Benim üzerimden sıçrayan kiri bir tutam suyla temizleyebilirdin. Peki, kendini benden üstün görmekle, gönlüne düşen kiri nasıl temizleyeceksin?"
      Yine Bayezîd-ı Bistâmî (k.s), bir gün yolda giderken çocukları oyun oynarken görüyor. Çamurla oynuyorlarmış, ufacık ufacık heykel türü bir şeyler yapıyorlarmış. Merak etmiş, çocuklara sormuş;
     "-Ne yapıyorsunuz" diye.
       Çocuklar da:
        "-Ayşe anamızla Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i evlendiriyoruz." demişler. Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) bunun üzerine öfkelenir:
      "-Hadi öyle şey mi olur" demiş, ardından bastonuyla oyunu dağıtmış. Tabii birazdan Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’yi şiddetli bir sıkıntı bastığında murakabeye dalar ve kendisine murakabe halde ruhaniyetten;
            "-O çocukların derhal gönlünü al. Onların o oyunları, bize olan muhabbetlerinden dolayıdır. Çocukların o kadar halini de hoş gör"  uyarısı bir anda kendisini kendine getirmeye yeter artar bile.
           İşte murakabe anında gelen bu söz öyle etkisini gösterir ki, millet bir bakıyor ki Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) çocuklarla çamur oynamakta.
          Sakın ola ki bir zatın Peygamber (s.a.v.) ile maneviyatta rabıta kurmasına şaşmayasınız. Şayet bir insan tarikattaysa, önce bir mürşidi kâmilin ne olduğunu, ne olması gerektiğini öğrenmeli. Nitekim Gavs-ı Bilvanis-î (k.s);
          "-Bir mürşit, müridinin, kadın bile olsa günde en az yirmi beş kez kalbini yoklamıyorsa, o mürşid, mürşid-i kâmil değildir gitsin dağda eşkıyalık yapsın ama boş yere milletin imanıyla oynamasın. Yine bir mürşid, Peygamber (s.a.v.)'in ervahıyla günde en az yirmi beş kere irtibat kuramıyorsa, o mürşid, mürşidi kâmil değil boşuna milletin imanına girmesin"  diye buyurmuştur. Tabii buradaki sözler Allah bildirirse bilir manasına sözlerdir, dolayısıyla hiç kimse aklın alamayacağı bu hal ehlinin söylediği sözleri çarpıtmaya kalkışmamasında fayda var deriz. İşte bu yüzden İmam-ı Rabbani (k.s) şöyle der:
      “-Ne mutlu kendisine murat bir mürşit bulana." Yani bu söz, Allah’ın murad ettiği doğrultuda sevileni bulmak manasınadır. Dikkat edin demiyor ki, ne mutlu muradı olana, "Ne mutlu murat bir mürşid bulana" diyor.
       Kaldı ki Seyda (k.s)’ın dergâhına gelen sofiler, hep şu niyazda bulunurlar:
      "-Allah'a hamdı senalar olsun ki bu devirde Allah Teâlâ, bize öyle bir büyük nimet nasip etmiş ki ne kadar şükretsek azdır.” Hatta sofiler zaman zaman “Acaba biz ne amel ettik, ne hayır işledikte Allah bu nimeti bize bahşetti" demekten kendilerini alamazlar da.  
      Gerçekten de çok şükretmek gerekir. Nasıl şükredilmesin ki, bakın eskiden insanlar bir mürşit aramaya koyulduklarında kimi binekle kimi yaya olarak uzun seneler diyar diyar gezip her türlü meşakkati göğüsledikten sonra ancak murad ettiği mürşidine kavuşabiliyormuş. Tabii bu arada kavuşmakla da iş bitmiyor kaza namazın var mı, kul borcun var mı gibi bir dizi imtihan aşamalarını da geçtikten sonra ancak o zaman dergâha kabulü gerçekleşebiliyormuş. Peki, günümüzde öyle mi, elbette değil, aynısı uygulansa dergâhta bir kişi kalmayacağı malum. Şimdi gelinen noktada ise ümmetin kurtuluşu söz konusu olduğundan dergâhın kapıları artık herkese açılabiliyor. 
      Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’de bu Tarikat-ı Nakşibendiyye nisbetini Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)’ye devreder. O da zamanın Gavsı olmakla birlikte üveysdi. Yani, Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’ı dünya gözüyle görmemişti. Ruhaniyetinden terbiye olmuştur. O’nun büyük bir zat olduğu şundan belli ki;
        Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) dünyayı değiştirdiğinde, zamanın Sultanı ve Padişahı, Beyazıd-ı Bestami (k.s)’ın mezarını ziyarete gitmiş. O sırada mezarı başında Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in dervişlerinden biri varmış. Padişah sofiye sormuş:
      "-Sizin şeyhiniz, hayattayken ne derdi?"
       Sofi cevap vermiş:
       "-Bizim şeyhimiz derdi ki: Bizi gören kurtuldu."
        Padişah itiraz etmiş:
        "-Hadi sende,  öyle şey mi olur. Madem öyle Ebu Cehil de Peygamberimiz (s.a.v)’i gördü. Şimdi o da mı cennetlik? Öyle şey olmaz."
       Derviş murakabeye dalıp şöyle cevap vermiş:
       "-Ebu Cehil Allah'ın Habib-i ve Peygamberi olarak görmedi. O’nu Abdullah’ın yetimi Muhammed olarak gördü."
       Gerçektende şayet Peygamber olarak görseydi o da kurtulacaktı. Demek ki; bir insan da birisini veli olduğunu bilir veya ona inanırsa, o insanda veli kullardan sayılacaktı. Ve bu yüzden derler ki: "Veliyi görende veli gibidir." Zira katılırsınız veya katılmazsınız bir veliyi görmek bir noktada iman nurunun kemalatına işarettir.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2781/sonsuz-kaynak-silsile-i-serife.html
                 (Konu: Daha bizim kapımızın hazinelerini çalan olmadı başlığıyla devam edecek)

1 Nisan 2016 Cuma

DAHA BİZİM HAZİNELERİMİZİN KAPISINI ÇALAN OLMADI



DAHA BİZİM HAZİNELERİMİZİN
KAPISINI ÇALAN OLMADI

SELİM GÜRBÜZER

               İnşallah rahmetli Dişçi İbrahim lakaplı İbrahim İnan’ın sohbet kasetinden kaldığımız yerden devam ediyoruz:
       Malumunuz Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki: "Bu tarikata inanmak bile keramettir." Hatta bir vasiyetinde "Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da dua etsin" buyurmuşlardır.
         İmâm-ı Rabbânî (k.s) bu hususta şöyle der; "Velilerin zahirleri öldürücü zehirdir. Sadece zahirlerine bakıp haklarında suizanda bulunanlar helak oldular. Batınları ise nur kaynağı, felah kaynağı ve selamet kaynağıdır."
         İbrahim Hakkı Erzurumlu Hz.leri ise şöyle der: "Eğer avam (halkın genel seviyesi) velilerin batınlarını görselerdi ilah diye taparlardı."
          İşte bu ifadelerden anlaşılan o ki, velilerin gönülleri Allah sevgisiyle çağladığından olsa gerek bu tür sözler ağızlarından sadır olabiliyor. Nasıl sadır olmasın ki, Yüce Allah Hadis-i Kudside “Yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” buyurmakta. Nitekim Ebû’l-Hasan-ı Harakânî (k.s.) “Kırk yıldır öyle bir haldeyim ki, Allah gönlüme ne zaman nazar etse O’ndan başkasına yer yoktur” demekten kendini alamaz da. O halde hakiki mümin olmak gerektir. Zaten hakiki müminler mum gibi erimeyip ancak mum gibi etrafını aydınlatabiliyorlar. Öyle ki İmam-ı Rabbânî (k.s.) "Biz bu tarikatta, en kabiliyetsiz müridimizi bile vukuf-i kalb ile uğraştırır, yine de ulaştırırız"  beyan buyurmakla mum gibi etrafını aydınlattıklarını göstergesidir bu söz. Nitekim vukuf-i kalbin anlamı; mümin olan bir insanın kalbini devamlı Allah’la meşgul etmesi, yani O’nu devamlı zikriyle anmaya çalışması demektir. Ve bu zikir kısa bir çalışma neticesinde semere verir de. Nasıl mı? İşte bu hususta bu yolu sistemleştiren Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in sözlerine bakmak kâfidir elbet. Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s) ne diyor: "Hayatımda gördüğüm bir şey benim ciğerimi dağladı. Bir baktım Mina Pazarı'nda bir genç ellibin altınlık alışveriş yapıyordu, ama bir an olsun kalbi Allah’tan gafil değildi, sürekli Allah'ı zikrediyordu ve kendi kendime dedim ki ‘Maşallah el kârda gönül yâr da.’  Fakat bir başka biri de Kâbe’nin kapısına yapışmış ağlamaklı halde gördüm, öyle ya Kâbe’de ne için ağlanırdı ki, ancak kalbine nazar ettim bir baktım Allah’tan gayrı bir şey (dünyalık) istiyor. Bu kez kendi kendime dedim ki her şey göründüğü gibi değilmiş, gaflet içindeymiş meğer.”
          Şah-ı Nakşibend (k.s.)’ın halifesi Şeyh Alâeddin Attâr’da şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda her şey iki üç günlük amelin neticesidir. İnsan bu tarikatta iki üç gün can-ı gönülden sadakatle çalışırsa kendisinde nurani haller meleke kesb edeceği muhakkak. Hatta bu durumda artık bazı şeyleri gayrı ihtiyari yapmaya başlar da.”
         Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim (k.s.) ise şöyle der "Daha bizim için buraya gelen olmadı. Kimisinin derdi var ondan geliyor. Kimi arkadaşının telkiniyle geliyor, kimi bakalım nasıl birşeymiş diye geliyor. Hepsi bir sebeple geliyor. Olsun zararı yok, yeter ki bu halkanın içine girsinler de nasıl girerlerse girsinler, olur ya belki onların yüzü suyu hürmetine kurtulur.”
         Evet, öyle bir zamanda yaşıyoruz ki artık zaman iman kurtarma zamanı olmuş, dolayısıyla bu yolda gelene gelme denilmeyeceği gibi gidene de gitme denilmez.  Ah birde bu yola girenler layık-ı veçhiyle yaşamış olsalar bak o zaman seyru sülûkunu bitirmeleri her an mümkün diyebiliriz. İşte bu yüzden Seyda adıyla meşhur Seyyid Muhammed Raşit (k.s.) "Daha bizim hazinelerimizin kapısını çalan olmadı" der. Hiç kuşkusuz hazineden maksat manevi sermayedir. El kârda gönül yâr da olana hidayet kapıları açılır da. Nitekim Gavs-ı Bilvânisî (k.s.) bir sohbetlerinde şöyle der; "Biz, buraya gelene çuvalla un vermek istiyoruz. Gelen de avuçla kaşıkla alıyor. Onu da daha buradan çıkmadan döküyor. Ya yolda döküyor, ya da dışarı çıkıp döküyor. Bu durumda bize yılmamak düşer. Keza buraya öyle sofiler geliyor, kuru meşe odunu gibi, düz dikiyor tutmuyor,  ters dikiyor yine tutmuyor, şüphe yoktur ki hidayet Allah’tandır. Yine öyle sofiler var ki, daha taharet almayı ve altını temizlemesini bilmiyor. Hatta öyle sofiler var ki, bir emir versek imanını kaybedecek olanlar var. Eeh bu durumda biz daha ne yapabiliriz ki. Artık sofilere biz mürit olduk dersek yeridir. Ancak şu da var ki kalpler ve niyetler güzelleşirse, elbette ki Allah'ın muamelesi de ona göre olacaktır." Ve sohbetini Peygamberimiz (s.a.v.)’in şu iki güzel hadis-i şerifiyle: "Kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi de değişmez" ve "Ameller niyetlere göredir" deyip öyle bağlar
         Gerçekten de şayet niyetler halis olursa bu kutsi yolda bir takım ufak tefek arızalar görmezden gelinebiliyor. Nitekim Seyda (k.s)  bu hususta şöyle der:
       "Buraya, öyle sofiler geliyor, daha yeni tövbe ediyor, hatta gusül abdesti almadan veli olan var. Malumunuz, gusül abdesti almadan bu tarikatta rabıta, vird, teveccüh ve hatme verilmez. Ki,  tüm bu ameller Hacegan yolun besmelesi gibidir. Öyle sofiler var, artık tarikatın en son amelini yapıyorlar, ama Allah vermiyor, biz ne yapalım? Ancak şu da var ki gerçekten Can-ı Cananı canı gönülden arasalardı, şüphesiz verilecekti. Zira "Bizim uğrumuzda çaba sarf edenlere elbette yollarımızı gösteririz (hidayet kapılarımızı açarız)" hükmü ayetle sabittir. Allah (c.c) asla ve kat’a yalan söylemez, verdiği sözü yemez de. Bakın şeytan bile verdiği sözü yemiyor, tüm var gücüyle Allahın kullarını saptırmaya çalışıyor da. Madem öyle şeytan şeytanlığıyla verdiği sözü yemezken, hâşâ Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ mı sözünü yiyecek?"
          Evet, bu Tarikat-ı Nakşibendîye nisbeti Ebû’l-Hasan-ı Harakânî (k.s.)’den Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s.)’e devr olunacaktır. Malum, Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s.)  aynı zamanda İmamı Gazali Hz.lerinin de şeyhidir. Bakıni Şah-ı Nakşibend (k.s.), Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s.)  hakkında ni diyor: "O'nun ruhuna nazar ettim, ruhunda ne bir renk, ne de bir şekil vardı. Aslında bu nişansızlık olanlara ait bir alamettir." Bu arada kendi ruh dünyasına yöneldiğinde ise şöyle der: "Ruhuma nazar ettim, ne bir renk ne bir iz vardı."
          Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s.) de şöyle der; "Bir gün derinlere dalmış bir halde ‘Bana gençliğimde gelen bir takım hal ve keşifler, acaba sonrasında daha aynı derece ve kemalatta niye gelmiyor diye düşünürken, dediler ki; Senin gençliğin Peygamber (s.a.v.)'in yaşantısına daha çok yakındı."
         Derken, bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbeti, Ebû Ali-i Fârmedî Tûsî (k.s.)'den HâceYusuf-i Hemedânî'ye devr olunacaktır. Şunu belirtmekte fayda var, aslında Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)’in lakabı İmam-ı Rabbani’dir. Fakat o, bizim İmam-ı Rabbani olarak algıladığımız zat değildir. Doğrusu O, Türkiye'ye ve bütün Avrupa yakasına ve Orta Asya'ya, bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbetini yayan kol başıdır.  Yani hem Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.)’a, hem de Ahmed Yesevi'ye şeyhlik yapan zattır O.  İşte bu bağlılık nedeniyledir ki Bektaşi tarikatının bir kolu da Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'ye dayanır. Keza Mevlevi tarikatının bir nisbet bağıda öyledir. Günümüzde ise malum,  Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.) bu Saadat-ı Nakşibendî yolunu kıyamete kadar sürecek kolun Gavs-ı Sani’ye ulaşan halkasında yer alan Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.)’ye devredecektir. Hatta bundan daha da dikkat çeken husus var ki, o da Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.)’ın ruhaniyetten şeyhi Hızır (a.s.) olması hasebiyle hafi zikir talimatını ondan talim eylemiş olmasıdır.
        Bakın, Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.)’e bir gün demişler ki:
      "-Efendim bu tarikatta olan bir zata şeytan ulaşır mı?"
      O da şöyle cevap vermiş:
      "-Bu tarikatta olan zat fenan'ın sınırına varsa bile, şayet kızarsa şeytan ona da ulaşır. Fenaya ulaşanda ise kızmak yoktur, gayret vardır.  Hiç şüphe yoktur ki gayret edenden şeytan kaçar da."
      Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.) bir gün sohbet meclisindeyken Müslüman kılığına girmiş Hıristiyan papazı bir genç, sohbet esnasında şöyle bir soru sormuş:
      "-Efendim, Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şerifinde: "Müminlerin ferasetinden (İnce bakışlarından) sakının. Zira o Allah'ın nuruyla nazar eder" buyurmakta, bu ne demektir?"
     Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.) şöyle cevap vermiş:
      "-Bu demektir ki sen zünnârını (Zinnar: papazların beline bağlamış olduğu örme bir kuşak) çözesin."
       Genç Papaz bir anda rengi solup şaşkına döner ve itiraz eder:
      "-Hâşâ benim zünnârım mı var?"
       Tabii Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.) büyük bir şeyh,  hadimine işaret etmiş ve hadimi de üzerindeki giysiyi sıyırdığında gömleğinin altında beline doladığı o örme zünnâr görülür de. Derken o genç zünnârı çözüp huzurunda tövbe edip Müslüman olur bile. Akabinde Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.) sofilere dönüp şöyle der;
      "-Bakın bu zahirde zünnârını çözenlerden af dileyenlerden ve affedilenlerden oldu. Gelin biz de batınlarımızdaki zünnârımızı çözelim, biz de af dileyenlerden af edilenlerden olalım."
      Anlaşılan o ki, bu yolda en ufak kibre ve enaniyete yer yoktur ve kabul görmez de.  İşte bu yüzdendir ki Seyda (k.s.)şöyle der: "Bu Nakşibendî Tarikatında ‘ben’ diyende hiç bir şey yoktur."
        Zünnûn-ı Mısrî (k.s.)’da öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür."
        Seyyid Taha (k.s.) ise şöyle der: "Bu Tarikat-ı Nakşibendiyye yolunda asla kibir, ucub, gurur ve riya olmaz. Hem nasıl olur da bu tarikattan biri irşada çıkıp da halkı görmez ki.”
                 (Konunun devamı : Halvette Şöhret vardır, Şöhret ise Afettir başlığıyla devam edecek)
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2798/daha-bizim-hazinelerimizin-kapisini-calan-olmadi.html