5 Ekim 2016 Çarşamba

İNSAN HAKLARI VE İSLÂM



         İNSAN HAKLARI VE İSLÂM                                        SELİM  GÜRBÜZER                                                  Malum, İnsan hakları kavramından söz edildiğinde akla John Locke ve J.J. Rousseau gelse de, aslında bu kavramın kaynağı vahiy’dir. Dört büyük kitap arasında bilhassa Kur’an-ı Muciz’ül Beyan’ın tüm insanlığı doğrudan muhatap alması bunu teyit ediyor.  Zaten Kur’an’da;  Ey İnsanlar!” çağrısıyla başlayan birçok ayet bunun tipik misalini teşkil eder. Gel de bu çağrı karşısında etkilenme,  ne mümkün. Yeter ki bu çağrıya icabet edilsin, bak o zaman ezelden ebede kanatlanırız da. Öyle bir çağrı ki, tüm beşeri ideolojiler bir araya gelse, ya da devasa ortak bir külliyat  ortaya koysalar Kur’an’ın tek bir harfine karşılık gelemez. Nasıl denk gelsin ki,  biri beşeri,  diğeri ilahidir.  Bu anlamda Kur’an tüm çağlara ferman okuyan bir kitaptır. Her ne kadar bir takım densizler ilahi olan her kaynağa dogma gözüyle baksalar da bu bakış açısı asla Kur’an’a gölge düşüremez. Bir kere güneş balçıkla sıvanmaz ki. Hadi bir anlık dogma ithamlarını görmezden geldik diyelim, peki ya şu ikide bir insan haklarından dem vurmalarına ne demeli, tam bir yüzsüzlükle karşı karşıyayız. İnsan hakları hususunda o kadar riyakâr oldukları her hallerinden belli ki bu kavramı öz itibariyle değil söz olarak dillerine dolamaktalar.  Üstüne üstük dillerine doladıkları bu kavramın içini boşaltıp bir süs bitki, bir saksı, bir vazo olarak sunmakta pekte kurnazlar.  Sinsi sinsi insan haklarından dem vurdular da ne oldu, hala dünyanın dört bir yanında insan hakları ihlalleri diz boyu. Elbette bu kafayla insan hakları noktasında bir arpa boyu yol alınamaz. Hatta bu kavramın içi bu şekilde boşaltıldığı müddetçe,  gün gelecek kendilerini de can evinden vuracaktır. Anlaşılan o ki, insan hakları savunuculuğu sözde değil uygulamayla anlam kazanabiliyor. Her ne kadar insan hakları ifadesini işittiğimizde gönlümüz yumuşasa da bu geçici bir yumuşamadır. Kalıcı yumuşama ancak gereği yerine getirildiğini gördüğümüzde mümkün olacak.  Bakın daha henüz bağımsızlıklarını yeni kazanmış ülkeler geçmişten yeterince ders almamış olsalar gerek ki, insan hakları kavramı anayasalarında sadece göz boyamak için vardır.  Dedik ya insan hakları söz olarak değil öz itibariyle anlam ifade eder. Düşünün ki,  bugün olmuş dünyanın birçok ülkesinde insan hak ve özgürlükleri hala ayaklar altında çiğnenebiliyor. Şimdi bu durumda insan haklarından söz edilse ne, edilmese ne.  Uygulama olmayınca hiçbir kıymeti harbiyesi yok elbet.  
           Gün olmuyor ki; her sabah uyandığımızda ihsan hakları ve özgürlüklerinin çiğnenmediği bir gün olmasın.  
          Gün olmuyor ki; içimizi sızlatan kan ve gözyaşı manzaraları yaşanmasın. 
          Gün olmuyor ki; insan hakları ve özgürlüklerinin ırzına geçilmediği bir gün olmasın.  Tabii bu yaşadığımız günlük manzaralar bilhassa ulus devletlerin çoğalmasıyla başlayan bir sürecin armağanı bir vahşet tablosudur. Evet, derin adamlar, derin devletler,  derin uluslararası istihbarat ağları, neoconlar ve daha bilmediğimiz nice derin klikler bu güzel kavramı dün olduğu gibi bu günde kendi çirkin emellerine alet edip insanlık cinayeti işlemekten geri durmuyorlar. İnsan hakları kavramının sadece adı var, ama kendisi yoktur.  Dahası laf çok icraat yok. Gerçektende 21. asra geldiğimiz noktada insan hakları kavramının arkasına sığınıp bunca insanlık cinayetlerinin işlendiğine şahit olduktan sonra doğrusu bu kadarına da pes diyesi geliyor insanın.  Artık kimin samimi, kimin dalkavuk olduğunu ayırt edemez olduk,  hatta her şeyden kuşku duyar hale geldik. Yetmedi havada uçan kuştan bile nem kapar olduk. Tabii bizi bu denli kuşkucu kılan sebep dünyanın dörtte üçünün kan gölüyle kirletilmiş olmasıdır. Böyle devam ederse dünyanın tamamı kanayan yara olacak.  Bakmayın siz onların ikide bir insan haklarından söz etmelerine, onlar kim insan haklarından söz etmek kim, öyle hinler ki; icabında bu güzel kavramı şimdiye kadar işledikleri insanlık cinayetlerini ört bas etmeye yönelik kılıf olarak ta kullanabiliyorlar.  İşte bu denli yüzsüz adamlardır bunlar.  Zaten ne zaman bu güzel kavramı dillerine dolasalar bir bakmışsın bir yerlere bombalar yağmış görürsün. Şimdi sormak lazım insanlık bunun neresinde? Yoksa Yenidünya düzeni demek insanlığı katletmek mi? Onlar cevap veremeseler de, biz biliyoruz ki Yenidünya düzeni denilen ucube slogan gözyaşı ve kan akıtmaktan başka bir şey değildir.
          Onlar yenidünya düzeni aldatmacasına devam ede dursunlar, bize ancak kendi öz insan hakları kaynaklarımızdan fayda var. Bir kere İslam tâ baştan “Yaradılanı sev Yaradandan ötürü” bir anlayış ortaya koymuş bile. Kelimenin tam anlamıyla insana hizmetin Allah’a hizmet olduğunu beyan eden bir dindir. Her kim ki; Kelime-i tevhid getirir, o an dilenci de olsa halifeye eşit konuma gelebiliyor. Zira dinimizde üstünlük takva düsturu ile kayıt altına alınmış ta.  Bakın,  Kur’an ve sünneti hayatlarına ölçü alan Hulefa-i Raşidin, Selçuklu ve Osmanlı bu yaşayışın en altın dönemleridir.  Nitekim Osmanlı, ‘Fitne katilden beterdir’ ayetinden hareketle nizam-ı âlem fikriyatına yönelik bir yol izlemiş. Yine her cuma namazı öncesinde hutbelerimizde okunan; “Muhakkak ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder” (Nahl, 90) ayet-i celilesini şiar edinerek yeryüzünün cihanşümul adalet kılıcı olmuşlardır. Keza bu ayet-i celile ışığında Müslümanlarla gayrimüslimlerin bir arada nasıl yaşanacağının bilincine varıp adalet terazisi olmuşlar da. Zira  “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256) ayetine muhataptırlar.  Bilhassa bu hususta temel kaynak Medine Vesikası esas alınmış ta. Malum, bu vesika ilhamını Kuran’dan alan bir belgedir.  Böylece Allah Resulü Kuran’dan aldığı bu ilhamla insanlığa farklı kimlikte insanlarla nasıl yaşanabileceğinin tatbikini gösterip sahabesine ışık olmuştur. Hatta Medine Vesikası, Veda Hutbesi gibi daha nice insan hakları uygulamaları geleceğe de ışık tutup bugünkü insan hakları evrensel beyannamesinin mayasını oluşturmuşta.  Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) Medine Vesikasıyla insanlığa sunduğu: “Savaşan düşmanlardan zimmet akdini kabul edenlerin Müslümanlar üzerinde hakkı olacaktır, tıpkı Müslümanların onlar üzerinde hakları olduğu gibi…” öğretisinde geçen ifadelerin evrensel hakikatler içeren yüklü bir ferman olduğunu ispatlamaya yetmiştir.
         Ne var ki İslam’ın tüm bu engin hoşgörüsü karşısında zaman zaman nankörlük edip aramızda bozguncu rol üstlenebiliyorlar. Yetmedi dinimizi çağ dışı yaftasıyla karalayabiliyorlar.  Onlar karalaya dursun şurası muhakkak, “Hak gelince batıl zail olur” gerçeğinin önüne geçemeyeceklerdir. Besbelli ki pembe şafaklar sökün ettikçe birilerinin fena halde uykusu kaçabiliyor. Aslında hiçte bu kadar telaşlanmalarına gerek yoktur, bir kere İslam tâ baştan beri beşeriyete karşı tavrı insanidir.  Bilhassa dört semavi din’e bakışı da Ehl-i kitabidir. Bu yüzden Müslümanlar her bir semavi dini büyük bir kitabın kutsal sayfaları olarak görür. Bu da yetmez havra ve kiliselere tıpkı camiye bakışımızdaki gibi birer ibadet mekânları gözüyle bakarız. Derken Cuma hutbesinde okunan son ayet-i celilenin hükmü gereği Müslim ve gayrimüslim ayırımı yapmaksızın adil olmaya çalışırız. Nasıl adil olunmasın ki, ilahi adalet sadece Müslümanların üzerine tecelli etmiyor, bütün insanlığa pay ediliyor. Şöyle ki: “Şüphe yok ki Allah, zerre kadar haksızlık etmez” (Nisa, 40),  “Rabbin kullara zulüm edici değildir” (Fussilet, 46) ayetleri bunun en bariz delilidir.
         Dedik ya İslam’ın soluğu sadece Müslümanlara yönelik değil, muhatabı tüm insanlık. Bakın bu konuda Kur’an-ı Mucizül Beyanda geçen:
      “Bir topluma duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin” (Maide, 8) ve       “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz” (Mümtehine, 8) ayetleri her şeyi izah etmeye yeter artar da. Yukarıda belirttiğimiz üzere Peygamberimiz (s.a.v.) bu ayet-i kerimelerden hareketle Medine Vesikasının gereğini yerine getirmiş ve üstlendiği sorumluluğun teyidi içinde: “Kim ki ben onun davacısı olursam, kıyamet gününde de onun davacısı olurum ”  beyanında bulunmuştur.
          İşte bu ve buna benzer hakikat manzumeleri İslamiyet’in insan haklarına ne derece önem verdiğinin bir göstergesidir. Düşünsenize hak yola davet ederken bile, “Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır” (Nahl, 125) buyruğuyla ortaya hem metot konulmuş, hem de gayrimüslimlere zorla dini dayatma yapılamayacağı ikaz edilip kayıt altına alınmışta. Bir iki istisna kural dışında Müslüman’a tanınan hak ne ise gayrimüslime de tanınmıştır. Gerek kişilik hürriyeti, gerek seyahat ve mülk edinme hürriyeti, gerek ibadet hürriyeti, gerekse mali haklar ve ister ceza-i müeyyideler olsun her hususta Müslim ve gayrimüslim ayırımı gözetmeksizin herkes hukuk önünde eşittir ilkesine tabii tutulmuştur.  Belki şu an aklınızdan şu geçebilir;  madem öyle niye gayrimüslimlerden cizye alınıyor diye.  Aslında mesele gayet açık;  bunda da hukuk ihlali yoktur, çünkü gayrimüslimlerin askerlikten muaf olmalarına karşılık alınan bir vergidir bu. Buna bir tür savaş tazminatı da diyebiliriz. Kaldı ki, ortada karşılıklı rızaya dayalı bir akitleşme söz konusudur, durduk yerde alınmıyor.  Kim ne derse desin adil bir uygulamadır. Hakeza ticari vergilerde öyledir. Hatta bu ve buna benzer pek çok uygulamalar gayrimüslimlerin İslam toplumundaki konumlarını güçlendirmeye vesile olmuş bile.  
       Bakın, Pakistan bilge aydını Mevdudi İslami devletin anayasasının nasıl olması gerektiğini vurgularken şunları dile getirir: “İslam devletindeki gayrimüslimler için, konuşma, yazma, fikir beyan etme, düşünme, toplantı ve kutlama gibi Müslümanlar için kabul edilen haklar sabit olacak ve bu konuda Müslümanların aleyhine olan kayıt ve engeller onlar içinde geçerli olacaktır. Onlar için konunun sınırları dâhilinde, özgürce, hükümeti, hükümetteki kişileri hatta hükümet başkanını eleştirmek bile caiz olacaktır. Onlar için İslam dinini eleştirme hakkı da vardır, tıpkı Müslümanların, onların mezheplerini ve inançlarını eleştirme hakları olduğu gibi, inançlarını övme konusunda da tam bir hürriyete sahiptirler.” (İslam Toplumunda Vatandaşlık Hakları, Raşit el-Gannuşi, Birleşik Yay. S.111–112)
        Tabii ki buraya kadar anlatılanlar İslam toplumunun maddi cephesiyle ilgili hususlardır, bir de bunun manevi yönü var ki, o da Müslümanların kendi aralarında ki münasebetlerde birbirlerine karşı son derece mütevazı olmaları gerektiğidir.  Zira kibir, üstünlük taslama, bulunduğu makam ve mevkisini baskın unsur olarak kullanmak gibi çirkin durumlar şeytana has özellikler olması hasebiyle Müslüman’ın asla üstünlük taslama lüksü olamaz.  Gerçek Müslüman , “Yeryüzünde kibirle dolaşma” (İsra, 37) beyanını hayatına ölçü alıp uygulayandır.  Malum, Şeytanın ilahi huzurdan kovulmasının ana sebebi, üstünlük ve gurur illetine kapılmasıdır. Ki; şeytan meleklerin de reisi hükmünde bir konuma sahipti. Ne var ki bir imtihan iblisin ipliğini pazara çıkarmaya yetmiştir.  Zira Hz. Âdem'in (a.s) topraktan yaratılışını küçümsemekle kalmamış ilahi hitaba da karşı durup: “Ben ateşten, o ise topraktan, secde edemem” kıyasında bulunmuştur. İşte huzurda yapılan bu kıyas ebedül ebed boynuna lanet halkasının geçirilmesine yetmiştir.  İşte bu yüzden Osmanlı Padişahları şeytanın düştüğü bu çukura düşmemek için selamlığa çıktıklarında tedbiren, “Mağrurlanma Padişahım senden büyük Allah vardır” sözünü askerlerine söylettirmeyi ihmal etmemişlerdir.
         Peki ya batı!  Malum, batıda İnsan Hakları kavramının ilk çerçevesi; İngiltere’de kralın yetkilerini kısıtlamak ve halka bir takım özgürlükler verilmek kaydıyla İngiliz Kralı ile baronlar arasında gerçekleşen şu meşhur 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı (Büyük özgürlük Fermanı), Amerika’da Thomas Jefferson’un 4 Temmuz 1776 tarihli Amerikan bağımsızlık bildirisi, Fransa’da ise aydınlanma hareketleri sonucu doğan 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan Hakları bildirisiyle start almıştır. Derken söz konusu çerçeveler Birleşmiş Milletlerin 10 Aralık 1948’te 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulüyle en son şeklini alır. 
         Malumunuz, İngiltere’de 1215’e kadar hak ve özgürlük şuuru gelişememişti. Ne zamanki batı İslam dünyasıyla Haçlı seferlerine giriştiler,  bu vesileyle cepheden cepheye İslam medeniyetini tanıma fırsatı buldular. Derken dolaylı ya da dolaysız yoldan bizden aldıkları aşılarla ilerisinde 5. Haçlı Seferinin başlangıcına denk gelen bir tarih itibariyle, yani 1215 tarihli Magna Carta Libertatum Fermanı devreye girer bile. Bu sayede İngiliz halkının can ve mal güvenliğine yönelik haklar güvence altına alınmış olur. Dahası Kral Yurtsuz John’un ilk defa yetkilerini paylaşmaya göz dikmiş İngiliz Baronlarının karşı direnciyle karşılaşması bu sonucu doğurmaya yetmiştir. Hakeza Amerikan Bağımsızlık Bildirisi de öyledir.  Ancak bu bildiri bugün olmuş hala tarihin hafızasından Katolik-Protestanlık, beyaz ve siyah ayırımına yönelik o geçmişin o acı hatırlarını silememiştir. Nasıl silinsin ki,  daha düne kadar siyahlar, Amerika’da insanlık dışı zulme uğrayıp çok uzun mücadeleler sonucunda özgürlüklerine kavuşabilmişlerdir. Zaten Barak Obama bugün başkan olabildiyse o günlerin mücadelesine borçludur. Malum, Fransa’da ise 1789 ihtilal sonrası vuku bulan Rönesans'ın etkisiyle hak ve hürriyetlerden söz eder konuma gelmiştir. 
         Tabii bu tip gelişmeleri küçümsemeyiz, ancak I. ve II. Dünya savaşlarıyla insan hak ve hürriyete dayalı fikirlere balta vurulduğu bir vaka.  İşte batı içine düştüğü bu çelişkili durumdan çıkabilmek için çareyi 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ni yürürlüğe koymakta aramıştır. Peki, bu bildiri derde deva oldu mu?  Maalesef, tüm bu ferman ve bildiriler batı’nın mayasında mevcut Gladyatör Roma duygusunu tamamen silememiştir. Delil mi istiyorsunuz, İşte Bosna! İşte Kosova! İşte Çeçenistan! İşte Eritre! İşte Filistin! İşte Keşmir!  İşte en son Orta doğuda yaşanan kan deryası görüntüler kolay kolay insanlığın hafızasından kazınmayacak gibi. İnsan hakları sadece lafta, uygulamada sadece insanlık cinayetleri sahne almış gözüküyor.  İşte bu sahne Batı’nın çifte standart yüzünü ortaya koymaya yeter artar da.  İnsan hakları ve özgürlükleri konusunda samimiyet mi hak getire,  insan haklarını ihlal etmekten insanlığın gözünde çoktan tescillendiler bile. Şayet insan hakları konusunda daha da itibar kaybetmek istemiyorlarsa sahte tavırları bir kenara bırakıp, gerçek hümanist tavır sergilemeleri gerekir.   Böylece alınlarında ki tescillenmiş kara lekeyi kaldırıp bu şekilde kendilerini affettirmiş olacaklardır.
             
                HÜMANİZM

               Batı, geçmişte kaybettiği birçok dinlerin yerine bir put icat etmiş gözüküyor, o da hümanizmdir.  Anlaşılan batı tarihte işledikleri sayısız cinayet ve zulümleri örtbas etmek için yeni bir kavrama ihtiyaç duşmuş ve bu kavramı piyasaya servis etmiş bile. Sahne alan bu yeni kavram, insani bir kavramdan çok bir kılıf, icabında bulunduğu ortama göre renk ve şekil alan bir bukalemun yaratık gibi. İyi ki de İslâmiyet var, bu sayede bukalemunluktan kurtulup balçıkla ilahi ruhun birleşiminden yaratılmış olduğumuzun farkına varırız. Zaten Yüce Allah'ın (c.c.) meleklere, “Yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım” beyanı farkı fak ettiren bir buyruktur.  Bu ilahi hitap karşısında insan bir cihetiyle zirveye (ruha) âşıktır, bir yönüyle de aşağılığa (çamura) mahkûmdur. İşte insan bu iki yol ayırımında tercihini ve tavrını ortaya koymak zorunda. Şöyle ki; Allah’a kul olmanın idrakinde olan bir insan yüceliğe taliptir, maddeye tapınma durumda ise çürümeye ve durgunluğa meyyaldir.  Madem insan iki yol ayrımında, o halde insanın ilk evvela yapması gereken  “Emri bi’l ma’ruf ve nehyi ani’l münker” üzere yaşamak olmalıdır.  Zira yaradılış gayemiz bunun gerektiriyor.  Nitekim Allah insanı iki kutuplu yaratıp ona isimlerini öğretmişte. Dahası insan, bu isimler sayesinde vardır. Hatta topraktan yaratılan âdemoğlunun meleklere üstünlüğü bu noktada gizlidir. Yani, insana üstünlük kazandıran ne toprak, ne hava,  ne ateş,  ne sudur, onu üstün kılan pek çok isme sahip olmasıdır.  Kaldı ki;  isim bilgi demektir. Bundan daha öte insan Allah’ın 99 isminin (Esma-i Hüsna’nın) tecellisi sayesinde eşref-i mahlûkattır. Bu yüzden kul mü’min olunca gerçek kimliğine kavuşur da. Şurası muhakkak; dünyevi mevki ve makam edinmek insana üstünlük kazandırmıyor, hiç kuşkusuz insana üstünlük katan takvadır. Düşünsene dilenciyi halifeye eşit kılan mü’min olmasıdır.  O halde siz siz olun kula kul olmayın Müslüman olma şerefi yeter artar da.
         İnsanileşmek ya da şereflenmek ırk ve kan kanunlarından sıyrılmakla mümkün.  Allah Resulü (s.a.v.) Veda Hutbesini irad ederken; ne Arab’ın Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olamayacağını bildirmiş ve üstünlük için tek temel kriterin “takva” olduğunu vurgulamıştır.  Ne var ki, hâlâ veda hutbesinden ders alınmamış olsa gerek ki dünyanın birçok yerinde insanlar mensup olduğu ırk,  mensup olduğu din, mensup olduğu mezhep, mensup olduğu meşrep ve mensup olduğu kültürel değerlerinden dolayı ayırıma tabi tutulup dışlanabiliyor. Bilhassa bunu yaparken de hümanizm maskesi altında yapmaktalar. Üstelik kan ve ırk biyolojinin konusu bir kavram olmasına rağmen kendi çirkin emelleri uğruna kan tüccarlığı veya ırkçılık yapmaktan yüksünmüyorlar da. Neyse ki kapsam dışına çıkmakla kendilerini ele vermiş oluyorlar. Neyse ki, bomba yağdırdıkça gerçek foyaları ortaya çıkabiliyor. Asla hümanizmin ölçüsünü kan ve ırk belirleyemez. İnsan ne zaman ki; ırk ve kan kanunların boyunduruğundan kurtulur, biliniz ki, işte o gün gerçek insanlığına (hümanizme) kavuşmuş olacaktır.  Madem öyle inanç ve kültürel değerlerimizi diri tutmak gerek.  İslamiyet’le şereflenen her Müslüman tüm insanlığı  Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmeli de.       Bakın, şeytan yüksek bir tepeden Âdemoğluna;  “Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin olsun” çağrısıyla üstünlük taslama cüretinde bulunabilmiştir. Hele şükür Hz. Âdem (a.s.) bu çağrıya boyun eğmedi, ama günümüz insanı zürriyetinden geldiği Âdem (a.s)’a uymak yerine daha çok şeytanın çağrısına kulak kabartmıştır. Şeytanı rehber alanların sonu malum, kimi ruhi boşluk içerisinde madde bağımlısı olmakta, kimi komünizmde, kimi kapitalizmde, kimi faşizmde soluğu almıştır.   Yani, sıraladığımız tüm bu unsurlar şeytanın çağrısını kabul etmiş ürünler olarak sahne almışlardır. Sadece sahne alsalar gam yemeyiz,  insanlığı kan, zulüm ve gözyaşına boğmuşlardır. Bakmayın siz onların öyle insancıl görünmelerine, tamamen gerçek yüzlerini gizlemeye yönelik bir manevradır.  Şayet bir kapitalist hümanist tavır takınıyorsa biliniz ki burjuva sistemine dayalı sömürü düzenini örtbas etmek için manevra yapmakta, yine bir komünist hümanistlikten söz ediyorsa biliniz ki insanı köle kılan düzenini saklamak içindir, keza bir faşistte hümanistlikten dem vuruyorsa biliniz ki lidere tapınmayı gizlemek için takla atmaktadır. Sonuçta tüm ideolojiler koro eşliğinde hümanist olduklarını beyan etseler de kitleler eskisi kadar onlara itibar etmiyor. Hatta buna  “Yenidünya Düzeni” savunucuları ve Glasnost perestroykacılarda dâhildir.  Artık gelinen noktada şu gayet açık ve net bir şekilde anlaşıldı ki, ortaya atılan her slogan insanları oyalamak için üretilmekte.  Bilhassa ekonomik buhran dönemlerinde piyasaya sürülen oyuncak bebekler bunu teyit ediyor.  Nitekim kapitalistler kitlelerin “özgürlük” ihtiyaçlarını sömürerek oyalıyor insanlığı, sosyalistler ise kitlelerin “sosyal adalet” isteklerini istismar ederek oyalamakta.  İlginçtir süper güçler kendi aralarında oynadıkları oyunda birbirlerini oyalamıyor ve uyutmuyorlar, bilakis birbirleriyle anlaşmışçasına karşı stratejik ve taktiksel oyun sergiliyorlar. Tabi bu stratejik oyunun bir gün kazanını ve kaybedeni olacaktı,   derken sonunda finali kazanan kapitalizm, kaybedense komünizm oldu. Artık dünya sathın da tek oyun kurucu ABD kala kalır. Yani görünürde şu an tek oyun kurucu ABD görünüyor,  belki de arka planda bizim bilmediğimiz İngiliz kraliyet ailesine bağlı nice derin asıl oyun kurucularda vardır. Bakalım bu tek taraflı oyun nereye kadar devam edecek. Belli ki bu oyunu ilelebet sürdürebilmek için kan ve revan içinde yüzen insanlığı  “Hümanizm” ve ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesiyle yönlendirmeye çalışacaklar.  Umarız bu oyun uzun sürmez de bir an evvel insanlık İslamın nuruyla yüzleşme imkânına kavuşur.  Zaten İslam’la yüzleştiğinde farkı fark edecek te. Nasıl fark etmesin ki, bir kere İslâm insanı komünizm gibi cemiyete kurban etmediği gibi, burjuva patronların insafına terk etmez de. Dinimiz bir yandan  “Allah’ın eli topluluk üzerine” düsturuyla toplumculuğa vurgu yaparken,  öte yandan “Müminler omuz omuza yaslanmış binalar gibidir” buyruğu ile de bireyciliği esas almıştır. Anlaşılan, İslâmiyet ne sadece toplumcu, ne de sadece fertçidir, her iki unsuru da potasında eritmiş bir dindir.  Dahası İslam’da insan liyakati ölçüsünde değer kazanır. Sosyalizmde öyle değildir, onlar liyakati göz ardı edip tam eşitliği savunurlar. Oysa realite tam eşitlik kabul etmez. İlla da eşitlikten söz edilecekse ancak fırsat eşitliğinden söz edebiliriz.  Peki ya Faşizm! Malum, Faşizm de  “führer” ilan ettiği lideri tabulaştırıp insanın insanla olan alakasını kesmeyi bir marifet sanır.  İnsanı insana kıydılar da ne oldu sonunda Faşizm ve Nazizm  “Şefe tapınma”  ideolojisi olarak insanlığın hafızasına kara leke olarak kazınmıştır. Maalesef tarih bir yandan put dikerken, diğer yandan da put yıkma şeklinde tekerrür ediyor. Derken lider sultalığı geleceğimizi karartabiliyor. Dahası eskiden insanların kendi eliyle yaptıkları heykellere tapınma işlemi, şimdilerde lidere tapınma şeklinde sahne alabiliyor.  
            Yukarıda da belirttiğimiz üzere batı, Rönesans’la aklın hâkimiyetini kurdu kurmasına ama inanç aklın egemenliğine dayanamadığından sonunda kurtuluşu hümanizm putuna sarılmakta buldu. Şayet buna kurtuluş denirse. Dedik ya, hümanizm içi boş kuru bir kavramdır,  bu yüzden insanlığın susuzluğunu gideremiyor. Yani, batı inançtan boşalan yeri hümanizm gibi içi boş suni kavramlarla doldurmaya çalışıyor. Bir türlü aklın esaretinden çıkıp akıl ötesi hakikati göremiyorlar. Yine de fazla haksızlık etmeyelim şu sıralar batıdan gelen birtakım sinyaller, insanlığın yeniden din'e döneceğinin işaretini veriyor. İşaretler çoğaldıkça Resûlüllah’ın (s.a.v.); “Bir gün gelecek bütün insanlar Müslüman olacak” beyanı bir rüya değil hakikat olacaktır.  Bernard Shaw'da sanki gelen sinyallerden bir şeyler sezmiş olsa gerek ki “Müstakbel Avrupa’nın dini İslâm’dır” demekten kendini alamamıştır. Tabi bu arada gelen sinyallerden bir şey sezemeyip  “Biz hayvanız korosu” çalan aydınlar da var. Şöyle ki;  J.J. Rousseau, tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanı soysuzlaşmış hayvan olarak niteler. Montaigne; “İnsan hasta hayvan” der, Freud ise insanın kutsal bildiği değerlere olan temayülünü patolojik bir hastalık olarak değerlendirir. Psikoloji dalında ün yapmış İvan Pavlov ise ruh, şuur, düşünme gibi kavramları şartlanmayla izah etmeye çalışır. İdeolojik kuram olarak Marksistler de insanı kol ve bilek gücünden ibaret proletarya görür. Onlar koro halde insana eşya gözüyle baka dursunlar Henry C. Link gibi “Dine dönüş çağrısı” yapan ve Dr. Alexis Carrel gibi “Ey İnsanlar uyanın” çığlığıyla seslenen aydınların varlığı bize yeter artar da. Elbette ki böylesine sağduyulu düşünen insanlara değer veririz. Ama şartlanmış ve programlanmış insana asla.
         Ne kadar şükretsek azdır,  Rabbül âlemin Peygamberimizi âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Öyle rahmet ki; Resûlullah (s.a.v.) bütün sahte mabutlardan insanlığı kurtarıp yüzümüzü Allah’a döndürmüştür. O olmasaydı insan bedenini hayvanla eş değer muameleye tabii tutan sahte hümanistler elinde oyuncak olacaktık. O'nun sayesinde insanın tek başına fuar olduğunu, bu büyük fuar içerisinde insanın hem nur hem nar olarak kodlandığını idrak eder olduk. Hatta idrakimiz arttıkça şeytanların isyankâr, insanların ise asi, ya da itaatkâr olduğunu fark ediverdik. Böylece insan bir isim değil pek çok isimlerin tezahürü bir varlık olduğunu anlıyoruz. Yani, insanı melek ve şeytandan ayıran nokta, hem celal hem de cemal sıfatına sahip olmasıdır. İşte meleklerin sürekli masum, sürekli günahsız olması bunu teyit ediyor.  Kelimenin tam anlamıyla şeytan celal sıfatın gereğini yerine getiriyor, melekler de cemal sıfatın gereğini ifa ediyor.
           İnsan asli yurdundan dünyaya indiğinde Allah’ın cemal sıfatı Habil’de, celal sıfatı ise Kabil’de zuhur etmiştir. Bakın Mevlâna bu konuyu şöyle dile getirir; “İnsanın ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melek-i kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir.”  İşte bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere insanı sırf hayvan olarak telakki eden bir kısım materyalist batı aydınlarıyla, insanı eşref-i mahlûkat olarak gören Mevlâna çok farklıdır. Hatta Mevlâna bu güzel veciz sözüne ilaveten; “Hayvan hayvanlığı ile melek melekliği ile kurtuldu. İnsan ise ikisi arasında yalpalayıp duruyor” beyanıyla meseleye açıklık getirmişte.
    Şu iyi bilinsin ki; inanan insanı inancından vazgeçirmek için her türlü tuzağa başvursalar da tüm girişimler fiyaskoyla sonuçlanacağına inancımız tam. Kaldı ki, Daniel Bell kutsala dönüş olacak mı sorusuna; “Hiç şüphem yoktur” cevabını vermekte tereddüt etmemişken biz nasıl tereddüt edebiliriz ki.  Bir kere Müslüman sonsuzluğa vurgundur, bu yüzden yok edemezler. İşte bizim hümanizmden anladığımız budur.  Kutsala dönüş olacak, Allah (c.c.) nurunu tamamlayacağını vaat ettiği içindir elbet.
          Vesselam.


4 Ekim 2016 Salı

BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ, İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ



BİR ZAMANLAR HEM NASIL MEDENİYETMİŞİZ,  İNSANLIK NEDİR ÖĞRETMİŞİZ                                                                           
  SELİM  GÜRBÜZER

           Şair ne güzel de dile getirmiş;
          “Bir zamanlar bizde millet, hem nasıl milletmişiz
           Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz
           Kapkaranlıkken afakî insaniyetin
           Nur olur fışkırmışız, taa sinesinden zulmetin” diye.
     Tabii bu mısralar övünmek için yazılmış değil insanlığa yeniden diriliş muştusu kazandırmak içindir.  Madem öyle köprü misali önce işe kendimizden başlayıp,  yaratılanı sev yaratandan ötürü tüm insanlığı kucaklayacak örnek tip olmalıdır.
          Elbette ki kahkahalar üzerine kurulan bir düzenden yana değiliz. Kaldı ki dünyanın bir çok yerinde kan, göz yaşı varken nasıl kahkaha atılabilir ki.  Bakın Allah-u Teâlâ; Az gülsünler ve çok ağlasınlar (Tevbe:82) beyan buyurarak insanın mahzun olmasını murad ediyor. Zira Peygamberimiz tebessüm ederdi, asla kahkahayla gülmezdi. 
       İnsanlık neymiş merak edenler varsa şöyle bir tarihin altın sayfalarına göz atması yeterli. Bakın bu topraklarda hazineden gayri Müslimler için bile ödenek ayrılırdı. Nitekim onlar için ayrılan paralarla, zimmîlerin dirileri gibi, ölüleri de hürmet görürdü. Hatta zimmîler bazı alanlarda; memur olarak bile görevlendirilirdi, mülk sahibi olurlardı. Hiçbir zaman ayrıma tabi tutulmazlardı. Nasıl ayrı tutabiliriz ki, bakın Kur’an’ül Mucizü’l Beyan da geçen ayetlerden anladığımız kadarıyla ehli kitap olanlarla evlenebiliyoruz da. Hakeza Bedir savaşının akabinde ele geçen müşrik esirlerinden 10 Müslümana okuma yazma öğretme karşılığında (kurtuluş bedeli - fidye-i necat)   azad edileceklerine dair imkân bile tanımışız.
      Anlaşılan onlar İslamın o engin hoşgörüsü sayesinde Müslüman âleminde özerk kaldılar, hiçbir devirde ‘Müslüman olun’ dayatmasına maruz kalmadılar, esir düşenler beytülmalden ödenen paralarla hürriyete kavuşturuldular, zayıf ve kazanamayacak durumda olanlardan ise cizye alınmamıştır. Hiç kuşkusuz bu hoşgörünün temelinde âlemlere rahmet olarak indirilen Peygamberimizin o şefkat anlayışı vardır. Nitekim Resulü Kibriya Efendimizin hasta olan gayri Müslimleri bile ziyaret ettiği bir sır değil. Hatta bir gün Resulü Ekrem (s.a.v) kendisine su veren Yahudi’nin verdiği suyu içip ona dua ettiğin de;  “Allah seni güzelleştirsin” diye niyazda bulunmuştur. Gerçekten de bu duanın yüzü suyu hürmetine o Yahudi'nin yüzünde ölünceye kadar ağarmış beyaz kıl görülmediği rivayet edilmiştir(Bkz. Et-teratib 1. 102).
        İşte görüyorsunuz bir zamanlar neymişiz, şimdi ne olduk?
     Düşünsenize, sahibinden izinsiz ağacın dalından üzüm koparıp da, sonradan üzümün parasını bağa bağlayan asker şimdilerde gözükmüyor, acaba o ruha bir daha kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, komşusu da siftah etsin diye yan dükkâna gönderen gözü tok gönlü zengin esnafın şimdilerde esamisi bile yok,  acaba bir daha o ahilik şuuruna kavuşur muyuz?
      Düşünsenize, bir gayri Müslim’le mahkemede eşit bir şekilde hâkim karşısına yargılanmak isteyen devletlû padişahı arar olduk, hani o sultan nerede diye sorarsımız geliyor içimizden.
      Peki, ne oldu da böyle olduk? Her alanda kokuşmuşluk tavan yapmış durumda, bu gidişat nereye kadar sürdürülebilir ki. Oysa biz tüm peygamberlerin gıpta ile baktığı bir peygamberin ümmetiyiz, ne oldu da bu hale düştük doğrusu anlatmakta zorlanacağımız bir durum yaşıyoruz.  Malum, Allah Resulü (s.a.v); Müslüman’ı insanların elinden, dilinden zarar görmediği kimse olarak tarif etmiş.  Kaldı ki O;  peygamberlik gelmeden önce bile müşriklere El Emin dedirttirmiş bir Nebidir.        
         Hele şu istismar olayına ne demeli,  en iyisi mi içine düştüğümüz bu hazin durumumuzu sorgulayarak tan çözmeye çalışalım.  Ki,  maksat hâsıl olsun.
       Bakın, Allah’ın Habib-i Resulü Ekrem'in (s.a.v); İşçinin alın teri kurumadan ödeyiniz emrine rağmen çalışana hayat standardının altında ücret vermek doğru mu?
     Bakın, bankadan aldığı kredisini aksamadan ödediği halde, mümin kardeşinden aldığı borcu ertelemek, el insaf hangi vicdana sığar?
       Bakın,  şirketler kurup da müminlerin saf ve berrak duygularını kullanıp, gerek yurt içinde gerekse yurt dışında kara para haline dönüştürmek hangi kural ve kaide ile açıklanabilir ki?
         Bakın, başkalarının üçe sattığı bir malı, Müslüman kardeşine beşe satana ne demeli?
        Bakın, zekât verdiğini sağda solda söylenip durup, sonrada verdiği kişiyi rencide ederek ten başa kalkmasına ne demeli, şimdi o kişi infak etmiş mi oluyor?
        Bakın, seçim meydanlarında dedesinin müftü, ya da hoca olduğundan dem vurup,  sonra da işbaşına geçtiğinde mütedeyyin insanların sesine kulak tıkamak neyin nesi?
        Belli ki bakacağımız tüm bu soruların cevaplarına verilecek tek cümle dini istismar, yani dinimizi kendi çirkin emellerine alet etmenin yanı sıra yeterince insanlıktan nasibini alamazlıktır.
         İstismar ya da bir başka ifadeyle kullanmak; günümüzün sıkça kullanılan kelimesi,  o halde insanı,  hatta İslami kullanmaya kalkışmak dinimize en büyük zarardır, bu böyle biline.
          Dini kendi tekelinde görenleri anlamak artık çok kolay... Nasıl mı?  Oldu ya es kaza kısa kollu biri camiye giden biri namaz kılsa azarlarlar, ya da saçı uzun küpeli bir genç gördüklerinde ‘gâvur musun?’ diyerek ten moralini bozmaktan geri durmazlar. Her gün meyhaneye uğrayıp ta bir gün yolu camiye düştüğünde; ‘Nerenin kurdu oldu da camiye geldin’ diye alay ederler.  İşte bu örneklerden çıkarılacak sonuç; sanki cami o adamlara aitmiş imajıdır, din kendisininmiş gibi etrafı kandırırlar. Oysa Allah bizden dini temsil etmesini istemiyor, istediği şey dini yaşamak, kulluk görevini ifa etmektir. Rabbimiz dinin sahibiymiş gibi davrananları sevmez. Zira dinin yegâne sahibi Yüce Mevla’mızdır. Kul olarak dine hizmetle mükellefiz ancak.
        İnsanlar değişik karakterlerde çeşit çeşittirler. Şöyle ki;
        —Cahil şeytanın maskarasıdır.
        —Zengin para kazanma hırsıyla başı her an derttedir.
        —Fakir zenginin parasını diline doluyor sürekli. Hani derler ya zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış. İşte onun gibi bir şeydir bu.
        —Memur maaş peşindedir, gelecek olan zamma kulak verir habire.
        —Amir rütbe ve terfi peşindedir.
        —Bekâr kadın hayaliyle meşguldür.
        —İhtiyar dinç kalabilmenin çabasında.
         —Gençler haramlarla iç içedir.
         —Tüccar para hesabında.
   —Sanatkâr insanları eğlendireceğim uğraşıyla maskaralıkla gününü gün ederek sansarlaşmakta.
        —Siyasiler oy toplama arzusu ile meydan meydan yalana yalan katmakta mahir bezirgân durumundadır. 
      Tüm bu sıraladığımız örneklere daha çok ilaveler eklenebilir. Ne var ki sıraladıkça içimizi kasvet bürüyeceği malum, çare aramak en iyisi.
       Peki, ilaç kimde, sosyologda mı, ya da psikologda mı? Hiç şüphesiz tedavi Peygamber soluğunda ve varisi hükmünde Rabbani âlimlerin nefesinde. Nasıl mı?
          El-cevap:
          Rabbani âlimin elinde tedaviye karar veren;
          —  Âlimse ilmiyle amil olur.
         —Cahilse haddini bilir edeplenir.
         —Zenginse eli açık gönlü tok olur.
      —Evliyse aile huzuru ve saadeti bulur.
      —Bekârsa iffet sahibi olur.
      —İdareciyse halka hizmetin Hakka hizmet olduğunun şuuruna erer ve adil olur.
      —Sanatkârsa maddeden manaya kanatlanıp eşyanın tabiatına vakıf olur.
      Görüldüğü üzere herkes hissesine düşeni az veya çok alabiliyor. Yeter ki hastalığını kabul edip çaresine başvursun. Derman aramayan derman bulamaz sözü zaten boşa söylenmemiş, bilakis ibret alalım diye öğütlenmiş bir kelamdır bu.
      Velhasıl;  Gerçek manada arayanlar muratlarına çoktan erdiler bile, aramayanlar belli; sürekli girdap içinde debelenip duruyorlar hala.  
              
              
            

3 Ekim 2016 Pazartesi

BİLGİNİN VATANI YOK


            BİLGİNİN VATANI YOK
                                                                                                
                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

       Üniversiteler, bilgiyi topluma ulaştırdıklarından dolayı her birini birer irfan ocakları olarak biliriz. Nasıl bilmeyelim ki, popülist nutukların hiçbir değer kazanmadığı dünyamızda, üniversitelerin önemi daha da artmaktadır. Hele hele devlet üniversitelerimizin yanı sıra özel ve vakıf üniversitelerinde bu kulvarda yer almasıyla birlikte bilgi toplumu olma yolunda hızla ilerleyeceğimiz muhakkak. Madem öyle, çağın gerisinden takip eden üniversite değil,  insanımızı modern çağın en üst seviyesine sıçratacak üniversitelerin hızla artırılması arzusundayız.
         Şu bir gerçek; 2002 yılı öncesine göre eğitim düzeyimiz artmış gözüküyor.  Madem öyle,  rehavete kapılmadan şimdi üzerinde durmamız gereken husus dogmatik bilgilerden sıyrılıp, bilgi üretimini gerçekleştirmek olmalıdır. Bu da yetmez öğrencilere eğitim verirken, bilgiyi nasıl kullanacağını ve nasıl üreteceğinin anahtarını da sunmak lazım gelir. Yani balık yemeyi değil, balık nasıl tutulur onu öğretmeliyiz. Aksi takdirde üniversitenin kapısından giren bir öğrenci mezun olduğunda hazır bilgilerle donatılmış olarak kapısından çıkacaktır. Aynı durum öğretim görevlileri içinde geçerlidir. Maalesef öğretim elemanları daha araştırmaya fırsat bulamadan zamanlarının çoğunu ders vermek, okutmak ve yazmaya harcamaktalar. Tabii ki böyle bir koşuşturma içerisine dalmış bir öğretim elemanı bilgi üretmediği gibi bilgiye de kayıtsız kalabiliyor.
          Fikir üretiminde teliften ziyade tercümeye yönelik bir konumdayız, Tabii bu pek bizim açımızdan iç açıcı durum sayılmaz. Çünkü ortada üretim yok tercüme var, tamamen fikri sefalet ve bilgi boşluğu içinde olduğumuzun hazin tablosudur bu.  Anlaşılan Türkiye'nin her bir vilayetine üniversite açmak ve yurt yapmakla iş bitmiyor, bilgi üretip anlam yüklemekte gerekir.
          Çağın geldiği nokta itibariyle mükemmel öğretim üyesi kadrosu yetiştirmemiz şart gözüküyor. Zira öğretim elemanları bilgiyi birinci elden aktaran kadrolar olması hasebiyle onların her türlü maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmasında fayda vardır. Düşünsenize yeterli sayıda iyi yetişmiş ve tam kapasitede öğretim elemanlarının bulunduğu bir ülkede neler olmaz ki. Zaten bu donanımda öğretim kadrosu yoksa üniversitelerden kaliteli eğitim beklemek hayalden öteye geçemez.  O halde insan kaynaklarımızı harekete geçirip çağın gerçeklerine uygun tarzda bilgi ağlarını sil baştan dizayn etmekte fayda var.
         Yol yapmak, baraj inşa etmek ve fabrika kurmak kayda değer girişimlerdir elbet,  ama bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz eğitime yatırılan yatırımdır. Elbette ki şimdiye kadar en büyük yatırımımız eğitim olsaydı 21. asra girdiğimiz şu süreçte şimdiden meyvelerini topluyor olacaktık. Maalesef üniversite hayatını bilgi üreten irfan kaleleri olarak gündeme gelmeyip sadece geçim kapısı olarak gündemde yerini almaktadır. Hadi bundan vazgeçtik öğrenciyi bile geçim kaynağı görüyoruz. Belli ki üniversite kapılarında biriken binlerce gencin düşünce dünyasına yerleşmiş tek olgu; “hayatını kurtar” felsefesidir. Tabii hayata bakış bu olunca dört beş yıllık sürecin sonunda mezun olan bir üniversite öğrencisi bilgi dağarcını kapatıp, geçim telaşına düşmesi gayet tabiidir.  Oysa üniversitelerimiz değişim ve irfan ocakları olmalıydı. Nitekim toplum hayatında ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda meydana gelecek zenginleşmede birinci derecede etken kuruluş üniversitelerdir. Gel gör ki, şu aşamada pek değişimden söz edemediğimiz gibi üniversitelerin siyaset ve toplum ilişkilerinden bağlarının koparılması onları durağanlaştırıyor. Ayrıca öğrencilerin üniversite hayatını irfan ocağı olarak algılayamaması bir başka meselemizdir. İlim irfan mı hak getire, aydınlanma duygusu gelişmeyince, ister istemez öğrenciler bir an evvel mezun olmanın derdine düşüp, başka işlerle meşgul oluyorlar.  Neyse ki teknolojik gelişmenin zirve yaptığı bu çağda bilgiye ulaşma bakımdan üniversiteler yetersiz kalsa bile bilgi ağları sayesinde bilgiye ulaşılabiliyor artık. Yinede nasıl olsa bilgi ağları var diye üniversiteler bu gelişmelere duyarsız kalamamalıdır. Tam aksine bu bir an evvel kabuğuna çekilmiş üniversite anlayışından sıyrılıp dünya ile entegre olacak ve aynı zamanda toplumla karşılıklı etkileşimi sağlayacak yapılanmaya gitmelidir. Aksi takdirde teknolojik gelişmelerden bihaber taş duvarlar arkasına haps olmuş üniversitelerden söz edeceğiz demektir.
        Şu da bir gerçek Türkiye’de artık  “Bilgi toplumu” yolunda yasaklayıcı bir yaklaşım terk edilmiş durumda,  o halde devlet üniversitelerinin yanı sıra özel ve özerk üniversitelerin sayısını artırmalıdır. Osmanlı’ya baktığımızda vakıf üniversitelerini görebiliyoruz. Aynı aşk ve heyecanı Yeni Türkiye'de de tatmak icap eder. Bu yüzden devlet hakemlik görevini yerine getirerek ten vakıf ve özel üniversite girişimlerini desteklemelidir. Ne de olsa tek tip modelle bir yere varamayacağımızı geçte olsa fark etmiş durumdayız. Fark etmek bile tâ baştan bilgi toplumuna giden yolun yarısını kat etmek anlamına gelir. Hatta şimdiden tek tip üniversite anlayışı yerine rekabete açık çoğulcu üniversite anlayışının işaretlerini görür gibiyiz. Derken böyle bir anlayışla o özlediğimiz bilgi çağına erişmek hiçte zor olmayacaktır. Şayet irfan ocaklarımız akademik seviyede itibar görüyor, ya da üretilen bilgiler dünyanın dikkatini çekiyorsa biliniz ki bilgi toplumu olma yolundayız demektir. Hakeza öğretim elemanlarının öğrenciye ne kazandırdığı ve topluma olan katkısının hangi safhada olduğu da üniversitenin hangi seviyede olduğunu belirleyecek bir işaret taşıdır
    Eğitimde fırsat eşitliğinden söz ederiz, ama öğrencileri yeteneklerine göre değerlendirdiğimiz tam söylenemez. Şayet bir insan başarılıysa, ona köstek olmamalı, bilakis destek olmalıdır. Yani önünü tıkamamalıdır. Adam kayırmacılık, ya da torpil uygulamaları eğitimde fırsat eşitliği ilkesini baltalayan kanayan yaralarımızdan biridir. Bakın bunu Osmanlı’da göremezsiniz. Nitekim lonca sistemi eğitimde fırsat eşitliğinin en iyi örneğini teşkil eder. Dahası lonca sisteminde adam kayırma diye bir yapılanma yoktur, yetenek araştırması söz konusudur.
         Anlaşılan bir zamanlar halka tepeden bakan kendini elit sanan bir zihniyet gerek öğrencinin kılık kıyafetine karışarak, gerekse özel ve vakıf üniversitelerin kurulmasına soğuk bakarak veya kota koyarak toplumu yeni arayışlara sürüklemişler ve imkânı olanlar başka ülkelerde çocuğunu okutmak zorunda kalmışlardır. Neyse ki bu yaklaşımlar artık prim görmüyor, artık öğrenci istediği kıyafeti giyinebildiği gibi vakıf ve özel üniversitelerde çocuğunu okutur hale gelmiş durumdadır. Bu arada en önemli gelişme resmi ideolojiyle bir yere varılamayacağının resmiyet kazanmasıdır. Dikkat edin resmiyet kazandı diyoruz, niye?  Çünkü bunu devletin en tepesinde oturan resmi ağızlardan duyduğumuz içindir elbet.
       Yediden yetmişe herkes şunu iyi anladı ki;  devlet birey için vardır. Bireyin düşüncelerini nazari itibara almayan bir devlet ceberut devlettir. Zaten böyle bir devlet yapılanmasında insan bir hiçtir. İster istemez bu durumda kendi toprağında ilgi görmeyen beyinlerimiz soluğu yurt dışında alacaktır. İşte beyin göçü budur. Kişi bazında düşünüldüğünde bilim adamlarımız mevcut, ama yetersiz. Kurum bazında ise ülke sıralamasında gerideyiz hala. Bir zaman eğitime ayrılan payın öğrenci başına 30–40 dolarlarda seyretmesi dünya standartlarının çok gerisinde kaldığımızın delilidir. Düşünsenize diğer ülkelerde bu oran 1000 dolarlarda seyretmekteydi.  Neyse ki 2002 sonrası tek başına iktidara gelen hükümet eğitime bütçeden büyük pay ayırarak bu alanda umutlarımızı yeşertmiştir. Bu son derece sevindirici bir gelişmedir.
       Üniversitelerimizi araştırma merkezleri konumuna getirmek mecburiyetindeyiz. Bilgi çağına ulaşabilmek için vakıf ve özel üniversitelerin açılmasına hız verilmenin yanı sıra akademisyenlerimizin bilgi artırımını sağlayacak projeleri ortaya koymaları noktasında gerekli imkânlar da sağlanmalıdır. Esasen vakıf ve özel üniversiteler bu konuda önemli fırsattırlar. Yeterli derecede öğrenim elemanımız ve hocamız yok bahanesiyle bu işi geçiştiremeyiz. Dünyada var olan üniversitelerle de bilgi ağları kurmalı ve iyi ilişkiler içerisine girip akademisyenlerimizin batı öğretim elemanlarıyla bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayacak ortam oluşturabiliriz de. Böylece bilgi dinamizmi veya bilgi patlaması meydana gelmesi her an mümkündür.
          Bu arada birkaç üniversiteden mezun olabilecek fırsat ve imkânını da ortaya koyup bir proje dâhilinde bilgiye en kısa yoldan ulaşmanın yollarını açmalıdır. Böyle imkânı sunduğumuzda bilgi üretiminde umulan noktalara gelebiliriz. Yeter ki, bilgi alanları daraltılmasın, bir lokma bir hırka anlayışıyla teknik donanım kısıtlanmasın. Bilgi ağları ne kadar yaygınlaşırsa, ne kadar bilgi için cömert davranırsak o kadar bilgi manevrası yapma imkânına elde edeceğiz demektir. Bilgi ağımızı sadece üniversite kampusu içerisiyle sınırlı tutmamalı, küresel ölçekte bilgi ağına da ihtiyaç var. Üniversitelerimiz sadece lokal kuruluşlar değildir, aynı zamanda dünyaya açılan sac ayaklarıdır. Dolayısıyla üniversiteleri hem yerel, hem de küresel ağlarla donatmalıdır. Ne kadar bilgi kanallarını işletip genişletirsek o kadar üniversiteler insanlığa ışık saçacak konuma gelecektir. Böylece üniversitelerin bir yüzü kendi halkına dönük olacak, diğer yüzü dünyaya bakıp küresel boyut kazanacaktır. Hatta Avrupa Birliği üyeliğine gidilen yolda ilişkilerimizi daha da bir ileri boyut kazandıkça ortak AR-GE çalışmalarının yanı sıra karşılıklı bilgi alış verişi de gerçekleşmiş olacaktır. Zaten dünyaya kapalı üniversite anlayışıyla nereye varılabilir ki. Dolayısıyla dünyaya kapılarını kapatmış bir üniversite kendi kendine gelin güvey olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir.  Artık kışla anlayışıyla yönetilen üniversiteler tarihe karıştı diyebiliriz. Malum bilginin serbest dolaştığı alanlar hem kaliteyi, hem de bilgi üretimini beraberinde getiriyor. Madem öyle,  bilgi neredeyse biz orada olmalıyız. Dahası, “İlim müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursanız alın” sözü Peygamber buyruğudur. Dolayısıyla bu hadisi şeriften hareketle, irfan ocaklarımızı bu uğurda seferber etmeliyiz. Dün nasıl ki, Osmanlı’ya medreseler (üniversiteler) medeniyet kazandırmışsa, bugün de bilgi ağlarıyla donanmış üniversitelerimizle, Türkiye’mizi çağlar üzerinden sıçratabiliriz pekâlâ.
         Velhasıl; bilginin vatanı yoktur.

          Vesselam.

2 Ekim 2016 Pazar

BİLGİ TOPLUMU




        BİLGİ TOPLUMU

                                                                                   SELİM GÜRBÜZER       
            Bilgi toplumu; çağın meselelerine vakıf olan ve aynı zamanda olayları kritik edebilen toplumdur. Bilmek kıyas etmektir zaten. Madem öyle,  önce kendi iç dinamiklerimizi tanımalı sonra başka ülkelerle nasıl yarışabiliriz bunun derin muhasebesini yapmak gerekir.
        Aslında çağdaşlıktan dem vuran batıcılarımız da, batıyı tanımıyor. Tanısaydılar batı'nın ne var ne yok aynısını almak yerine yenilikleri kendi iç dinamiklerimize uyarlayıp bilgi çağını yakalamış bambaşka bir Türkiye ile karşılaşabilirdik.  Gerçekten de bilgi toplumu olabilmek için gereken ne varsa o yapılmalıydı. Bakın İbn-i Haldun körü körüne taklitçiliğin sebeplerini sıralarken; şuursuz hayranlık, psikolojik tatminsizlik ve galiplerin üstünlüklerini adet ve müesseselerinde arama duygusuna bağlamaktadır. O halde yaşadığımız çevremizi objektif ve sübjektif değerlerle donatıp,  “bilgi toplumu” olma yönünde adımlar atmakta fayda var.  Dahası gelecek nesle vermemiz gereken miras ilmi zihniyeti aşılamak olmalıdır.
           
            Mutlak Bilgi
            Malum olduğu üzere objektif ve sübjektif varlıklar, Yaratıcı gücün birer mesajlarıdır. Dolayısıyla bilginin asıl kaynağı Allah’tır,  kaynaktan kök salan kollarını ise kucağında yaşadığımız çevre oluşturur. Madem Yüce Allah kullarına isimlerini öğretmiş, o halde mutlak bilgiyi kavrayabilmek ve elestü bezmi'nde verilen sözü hatırlamak icap eder. Dünya fani olduğuna göre, madde ölümlü demektir zaten. Maddeyi ne kadar büyültürsek büyütelim, ya da tam tersi ne kadar minimize (küçültürsek) edersek edelim madde eninde sonunda sınırlı kalmaya mahkûmdur.  Şüphesiz baki olan Mutlak varlık ve Mutlak bilgidir. Hem madem, ilim Allah’ın, o halde ilim öğrenmeyi dert edinmelidir. İnsan ilim öğrenip yaşadıkça sübjektifleşebiliyor. Bir başka ifadeyle insanoğlu tüm objektif dünyanın geçici aldatıcılığına kapılmadan akıl çemberini kırmak suretiyle vuslata erebiliyor.
            Nasıl ki bir insan herhangi bir konu üzerinde fikir ortaya koyarken 'övme-yerme-itidal' tarzında üç değişik düşünce biçimi geliştirilebiliyorsa, bilgi içinde  ‘mutlak-objektif-sübjektif bilgi’ adı altında üç temel kaynağa başvurup pekâlâ bilgi üretilebilir. Ancak bilgi üretirken mümkün mertebe itidal bir yol takip etmeyi de ihmal etmemek gerekir. İcabında itidalliği elden bırakmamak bilgiden de kıymetli olabiliyor. Hele hele siyasi rekabetin ve hırsın tavan yaptığı devirleri hatırlayıp bilginin aşırı uçların elinde telef edildiğini görünce itidalliğin (orta yol takip etmenin) önemi bin kat daha da artmış olur. Aksi takdirde siyasi uzlaşmazlıklar çok kere övme, ya da yerme tarzında saf tutmasıyla birlikte akıl çoktan karaya vurmuş olacaktır.  Hak getire böyle ortamlarda artık itidal elden çıkmış olduğundan kişiler sultan da olabiliyor hain de. Övgü yağdıranlar, övdüklerinin hatasını görmezlikten gelirken sövgü yağdıranlar da düşmanın bile doğrularını yanlış görme alışkanlığına kapılırlar habire. Elbette ki bizim tavrımız itidallikten yanadır. Nitekim orta yolu şiar edinenler hislerinin telkinlerine kapılmayıp olaylara analiz ve kritikçi yönden yaklaştıkları gözlemlenmiştir. Şayet bilgi toplumu olmak veya vakıalara analitik açıdan bakmak diye bir derdimiz varsa bunu yapmaya mecburuz, aksi takdirde vakıaları kritik edemeyiz. Zaten ilmi zihniyetin temeli de analitik zihniyete sahip olmaktır.

            İfrat-Tefrit
            Bilgiye müessese açısından baktığımızda ise;  medreseler konusunda fikir beyanında bulunanlar arasında ifrata (aşırıya) kaçanlar olduğu gibi, az olsun benim olsun düşüncesinden hareketle tefrite (normalden aşağı) sarılanlarda var. Anlaşılan ortada bütün kabahati medreselere yükleme veya aksayan yönlerini görememek denen bir illet var. Bir kere bu mevzuda ön yargılı davrananların çoğu statükocu kesimdir. Madem öyle, onları kaale almadan hükümleri afakîdir deyip geçmek gerekir. Aksi takdirde kıymetli zamanımızı boşa harcamış oluruz. Diğer bir kesimde malum medreseliği her şeyin üstünde tutan kesimdir. Ki; onlar da okullu olmayı kabul etmezler. Ancak günümüzde bu tip düşünceye sahip insan pek kalmadı diyebiliriz. Gündem daha çok medrese üzerine yoğunlaşmaktadır. Tabii medresenin lehine değil, aleyhine yönelik oluşturulan bir gündemdir bu. Belli ki bir takım akademisyenlerimiz medreseleri, son çöküntü noktasından değerlendirdikleri için büyük bir yanılgı içerisindedirler. Elbette ki tenkit ettikleri noktalarda haklı oldukları hususlar vardır. Fakat bir takım istisnai cins örneklerden hareketle tüm olumsuzlukların kaynağında medreseyi suçlu ilan etmek el insaf dedirttirecek bir yaklaşımdır. Kaldı ki topyekûn reddetme anlayışı objektif bakış açısıyla bağdaşmaz. 
        Şurası muhakkak; günümüz okullarında fen, matematik derslerinin ağırlıklı olarak verilmesi güzel bir yaklaşım, ama bu alanda (matematik,  fen, astronomi vs.)  geçmişte emek sarf etmiş İslâm bilginlerinin gerek biyografisi, gerekse ortaya koydukları yazılı eserlerinden söz etmemek veya müfredata koymamak bu güzelliğe gölge düşürmektedir. Doğrusu merak ediyoruz, acaba bugün kaç eğitimcimiz meşhur Türk matematikçisi Salih Zeki’nin “Asar-ı Bakiye” eserinden haberdardır. Ya da bize ait Türk İslam Tıp tarihinin olabileceğini akıllarından geçiren kaç doktorumuz mevcut. Böyle birileri yok, olmaz da.  Zira bir zamanlar Arapça ve Farsça düşmanlığının zirveye yaptığı dönemlerden yetişip bugünlere gelen bir kadrodan başka ne beklenir ki.  Hadi matematik ve fen alanından vazgeçtik, edebiyat alanında ki yoksulluğa ne demeli. Maalesef Türk edebiyatı alanında da Cevdet Paşa gibi nadir yetişmiş aydınlar hariç cehalet doruk noktadadır.
            Bu arada tabiat bilimleriyle din bilimi bir arada yürümez iddiasında bulunanlara sormakta fayda var.  Acaba nasıl oluyor da Avrupa her ikisini birlikte yürütebiliyor? Bakın Almanya’da din eğitimi tâ ilkokuldan başlamakta. İngiltere’de eğitim papaz öncülüğünde ve dini ayin eşliğinde start almakta. İsrail Tevrat’ı baş tacı görür. ABD ise İncil üzerine el basarak tan yemin edip diploma töreni gerçekleşir. Hadi bu örneklerden vazgeçtiğimizi varsaysak bile,  peki şu meşhur bilge insan Albert Einstein’in; “Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür. Ben Allah'ın bizden beklediğini öğrenmek istiyorum” diye sarf ettiği akıl dolu sözlere de mi kulak vermezler.
            Malum, medrese bugünkü manada üniversite demektir. Dolayısıyla medrese kavramını ve usullerini topyekûn reddetmek ilmen doğru bir tespit değildir. Kaldı ki, en meşhur matematikçi ve doktorlar medreselerden çıkmıştır. İşte Cebir, işte İbn-i Sina gibi bilge şahsiyetlerin varlığı bunu teyit ediyor. Hakeza yine Kur’an-ı Kerim’i tefsir eden ulemamız, tarihi belgeleri önümüze koyan tarihçilerimiz, kanunları madde madde (Mecellede olduğu gibi) sıralayan hukukçularımız da medreselilerdir. Yine Arap, Fars edebiyatının hüküm sürdüğü devrelerde Türk dilini en sade şekilde devlet dairelerinde muhafaza edenler de medreselilerdir. Ta ki Osmanlı’nın yükselişten gerilemeye yüz tuttu, işte o gün bugündür Farabi, Razi, Biruni, İbn-i Sina, Gazali, İbn-i Rüşd ve İbn-i Haldun gibi bilge insanları arar olduk. Günümüzde böyle meşhur bilge şahsiyetlerin çıkmaması gerçekten düşündürücü bir durumdur.
             Bakın, Muallim Cevdet; “Eskinin her parçası fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Asıl maharet eski ile yeniyi telif edebilmektedir” diyor. Anlaşılan eski ve yeni konusunda ne ifrata, ne de tefrite kaçmalı, itidal kalabilmek en doğrusu. Çünkü İslâm medeniyeti selefiye ekolünden gelen tekrarcıların elinde yükselişe geçmiş değildir. Hakeza batı medeniyeti de Hıristiyanlık, Yunan felsefi ve Roma hukukunun tekrarıyla oluşmuş değildir. O halde bilgi çağında, bilgi toplumu olmanın ön şartı ne tekrarcı, ne taklitçi, ne taassupçu, ne de köksüzlüktür, “Kökü mazide olan ati” olabilmek esastır.
             Batı teknolojik gelişmişliğine rağmen gençler hayatın zorluklarına katlanacak tarzda yetiştirilir. Her çilenin sonu aydınlık derler ya aynen bizde de medreseler de yetişen talebeler yemeğini pişirip elbiselerini temizler ve odasının tanzimini kendisi yapardı. Şimdi sormak gerekiyor;  günümüz eğitim kurumlarında mı hayatın çilelerine katlanacak tarzda öğrenci yetiştiriliyor, yoksa medreselerde mi? Belki de sormaya da gerek yoktur. Baksanıza okullarımızda: “Bütün bu işler efendi harcı değil, hademe işidir” denilip, yerine hantal anlayış hâkim kılınmaya çalışılıyor habire. Oysa Thomas P. Rohlen Japonlar için insan eğitiminin 4 safhada tamamlandığını belirtip şöyle tasnifler:
            -Çileye karşı dayanıklılık uygulamaları,
            - Askeri üs ziyaretleri yaptırılmak suretiyle vatan sevgisi aşılanma uygulamaları,
            - Meslek sahibi oluncaya kadar iş yerlerinde çalıştırma uygulamaları,
            - Sabır yürüyüşü tatbikatları..
            Kaldı ki, batı eğitim sisteminde pedagoji formasyon incelendiğinde, geçmişteki medreselerimizle benzer uygulamaları görmek mümkün. Şöyle ki; medrese usulünde “sen arzu ettiğin derse gir, istemediklerini sonraya bırak. Sevdiğin derse bütün kuvvetini topla” anlayışı hâkimdir. Yine batı pedagoji formasyonunun temelinde sevgiyi ön plana almakta vardır.  Bugün okullarımızda bırakın sevgiyi, sövüp sayma, eroin kokain, suça teşvik vs. her ne ararsan mevcut. Oysa bugünkü batı’da eğitim sistemi öğrenciyi okuldan nefret ettirmeyecek şekilde dizayn edilmiştir. Hatta batıda tıpkı Japonlarda olduğu gibi öğrencinin alın teriyle meslek sahibi olmaya yönelik uygulamalara benzer programlarda yer alır. Nitekim batı üniversitelerinde eğitim gören öğrenciler günün yarısını eğitimle, diğer yarısını da birçok sektörde çalışarak geçirirler. Malum bir zamanlar medreselerimizde bugünkü batıdan daha da ileri seviyede diyebileceğimiz bir uygulamayla dersler öğlene kadar olup, haftanın iki günü ise tatildi.  Bu da yetmez,  tarım ve ticari hayatın yoğun olduğu aylarda öğrenci yılın üç ayı serbest bırakılırdı. İşte böyle “bilgi toplumu” olma zihniyeti vardı. Maalesef bugün eğitimimize baktığımızda,  sabahtan akşama kadar bindirilmiş yüklü programlar altında ezilen binlerce gencin dışarıya vakit ayıracak zamanları kalmadığı iç ve dış refleksleri zayıflamış halde görürüz. Değim yerindeyse bu tür yanlış uygulamalarla öğrenci adeta piyasadan kovulmuş haldedir. Basitten karmaşığa doğru bir program takip etmek varken bunca eziyet niye, doğrusu anlamakta zorlanıyoruz. Sadece ağır ders programların altında ezilme olsa gam yemeyiz, bunun yanı sıra ders ünitelerinde işlenen aşırı lakaytlık, şişkinlik ve gereksiz bilgi kırıntılarıyla oyalamacı programlar da söz konusu. Okullarımız, güya batı medeniyetinin öncü kurumları olarak kuruldu, ama gel gör ki geldiğimiz noktada Avrupa'yla aramızda büyük tezat oluşmuştur. Böyle devam ederse hayata yenik, kendinden bezmiş genç nesiller yetiştireceğiz demektir.
            Her şeyden önce ileride ülkeyi emanet edeceğimiz gençleri halktan kopuk yetiştirmemeli. Şöyle etrafımıza dönüp baktığımızda ailesinden kopmuş, topluma tepeden bakan ve milli şuurdan yoksun üniversite mezunu bir sürü başıboş insan görmek mümkün. Elbette ki köyü ve halkıyla bağlılığı kesilmiş bir üniversitelinin, kanadı kırılmış bir kuş misali avare avare dolanması içler acısı bir durum. Tarihe şöyle bir bakın medreselerimiz, talebeyi ne doğup büyüdüğü topraklardan, ne de sosyal ve ekonomik hayattan koparıyordu. Şimdi tam tersi bir durum oluşmuştur. Hatta üniversiteli gençler halkla diyaloga girmeyi aşağılık kabul eder hale gelmiştir. Oysa bilgi toplumunda halkla eğitim kurumları iç içedir.  Şayet bilgi toplumu olmak diye bir derdimiz varsa sosyal hayatla iç içe olacak tarzda eğitim programlarını uygulamaya geçirmemiz icap eder.
         Biz ki halkla iç içe bulunan bilge insanları  “halkı aydınlatan kandiller” olarak bilip onları günümüzün en büyük üniversitesi ayarında diyebileceğimiz Nizamiye Medresesi gibi birçok medreselerin başına oturtmuş milletiz. O halde aslımıza dönüp kökleriyle barışık bilge akademisyenlerimizin öğretileriyle yeniden üniversitelerimizi aydınlık meşalesine dönüştürebiliriz pekâlâ.  Selçuklu bunu başarmış, bugün neden başarmayalım ki. Bakın kurulan medreseler sayesinde Selçuklu medeniyetinde;
            - İlim, kültür, sanat ve ticaret,
            - Şehirlerde hatırı sayılır sermayedar bir sınıf,
            - 100.000 dinara varan havale senetleri,
            - Çek usulü tatbikatları vb. uygulamalar görülmüştür. Nitekim Prof. Dr. Osman Turan; “Selçuklular ve İslâmiyet” adlı eserinde bu konularda geniş bilgi verdikten sonra, çek usulü tatbikatlarını bugünkü modern bankacılığın temeli olarak ilan etmiştir.
       Bilgi çağında yürütülen programa şiddetle bağlılık ne kadar sıkıntı bir durum oluşturuyorsa, programsızlıkta bir o kadar sıkıntı oluşturur. Ülkemizde devlet öncülüğünde resmi program tatbik edildiğinden dolayı, yürütülen eğitim öğrencinin seviyesine göre değil yürütülen programın çerçevesine göre ayar çekilmektedir. Dolayısıyla eğitime resmiyet hâkim olunca araştırma ruhu yerine ezberci bir eğitim anlayış ön plana çıkıp öğrenciye hazır kalıplar sunuluyor. Sonrası malum;  ahlamalar, vahlamalar, sızlamalar gırla gidip  “bizde araştırmacı yetişmiyor” türünden serzenişine dönüşüyor her iş.  Yediden yetmişe her kes şunu iyi bilir ki; teorik ağırlıklı programlar bir işe yaramamakta, zira boşa zaman kaybıdır. Uygulamaya yönelik bir eğitimde deney ve gözlem esas olduğundan ezberci anlayışı yerle bir edeceği muhakkak. Bu yüzden İslâm’da tecrübe bilgi (deney)  hakkel yakin,  gözleme dayalı bilgi; aynel yakin, teorik bilgi ise ilmel yakin olarak karşılık bulur. Keza kitaplar aracılığıyla elde edilen bilgilerde ilmel yakin kapsamında değerlendirilir. Bu tasniflemelerden anlaşıldığı üzere İslâmiyet deney ve gözleme çok önem vermektedir.  Misal mi isterseniz, işte İmamı Azam karakteri bunun en bariz misali. Şöyle ki; 
         Bir gün İmam-ı Azam atıyla birlikte yoldan geçerken, birisi atın ayağı kaç olduğunu sorar. Ebu Hanife atından inip ayaklarını saydığında;
            “-Atın ayağı dörttür” cevabını verir. Tabii adam şaşıracaktır. Nasıl şaşırmasın ki,  İmam-ı Azam büyük bir âlim, nasıl olur da bilmez diye aklından geçse de,  aslında o büyük imam böyle demekle tüm insanlığa  “hakkel yakin” bilgi mesajı vermiştir. Hakeza Osmanlı ilk kuruluşunda ilmin gücünü bildiği için ilk iş olarak İznik'te medreseyle başlayıp bunu takiben Bursa Medreselerini açmak olmuştur. İyi ki açmışlar, ilerisinde Fatih Sultan Mehmet’te bilgi toplumu olma yolunda Fatih Medreselerini kuracaktır. Fatih her ne kadar İstanbul’un fethiyle anılsa da,  aslında o enerjisinin büyük bölümünü ilme harcamıştır.  İlginçtir birbiri ardına açılan bu medreselerde sadece şer’i ve akli ilimler okutulmamış bunun yanı sıra telif eser verecek düzeyde nesil yetişmesini sağlayacak programlara da yer verilmiştir. İşte görüyorsunuz Fatih Sultan Mehmet'in o engin seviyesi nere, biz nere. Günümüz insanı modernlikten dem vura dursun gerçek şu ki;  bugünün entelektüelleri telif eserden çok, tercüme eser ortaya koyabiliyor. Yani bilgi üretmiyor, sadece bilgi naklediliyor. Oysa bilgi toplumu olabilmenin ön şartı bilgi üretmektir.  Malum; Osmanlı Selçuklu’nun devamı sayılan bir devlet olmasına rağmen bir önceki uygulamaların tamamını bire bir kopya etmemiştir. Nitekim Osmanlı kuruluşunun akabinde devlet olduğunda Türk dili hâkim kılınmıştır. Sadece orta öğretimde Arapçaya yer verilmiştir. Bu da yetmez Türkçe nizamnameler ve Türkçe eserler yazılmıştır. Bakın Fatih Sultan Mehmet müziğe, resme, matematiğe, fen bilimlerine, tarihe ve edebiyata da merak salmış bir hakanımızdır, hatta Rumca, Latinceye aşına bir padişahımız olması hasebiyle kendisinden sonra tahta oturacaklara da ışık olmuştur. Zaten kendisi böyle bir donanımla yetiştiği içindir ki teknik ve itikadı bilgileri birlikte yürütüp adeta yeni bir çığır açmıştır.
      Kanuni dönemine geldiğimizde ise aydınlık ocağı olarak karşımızda Süleymaniye üniversitelerini görürüz. Hiç kuşkusuz bu medreselerde fen bilimlerine de kayıtsız kalınmayıp,  bilakis ağırlıklı olarak eğitim programı riyaziye (matematik) ve tıp ilimleri üzerine kuruluydu. Bu yüzden Evliya Çelebi, II. Bayezid devrinde sinir ve ruh hastalarının musikiyle tedavi edildiğinden söz eder.  Tabii bunlar güzel hoş şeyler, ne var ki Türkler XVII. asırda “bilgi verici” durumda iken XVIII. asırda “bilgi alıcı” konuma geçmişlerdir. İşte o gün bugündür bilgi fakiriyiz dersek yeridir. Hele hele günümüz Türkiye’sinde bilhassa ihtilal dönemlerinde insanımızı düşünmekten alıkoymak için her neye ihtiyaç varsa eğitim programına dâhil edilmiştir. Neyse ki 28 Şubat post modern darbenin açtığı yaraların sarılmasıyla birlikte yeniden düşünen ve düşündüğünü uygulayan inançlı insanlar gün yüzüne çıkabilmiştir. Derken yeniden diriliş hamlesi yaşayacağımız günlerin muştusunu yüreğimizde hisseder olduk.             
         Nasıl bu hisse kapılmayalım ki, bakın bir zamanlar aile yapımız içerisinde, dikiş, dokuma, yemek yapma, çocuk bakımı ve ev ekonomisi gibi birçok bilgiler tatbiki olarak uygulandığından, kızlarımız baba ocağından koca evine uğurlanırken iyi bir yuva kurabilecek donanıma haiz olabiliyordu. Madem öyle, bugün aynı donanım neden olmasın ki. Bakın Allah Resulü ev idaresi nasıl olur, ticaret nasıl yapılır, ordu teşkilatı nasıl kurulur, aile hukuku nedir gibi soruların cevabını bizatihi kendi hayatında yaşayarak gösterdiği gibi sosyal hayatta nasıl tatbik edilebileceğini gösteren kuralları da ortaya koymuştur. Hz. Peygamberimiz bütün zamanını ibadete mi ayırmış dersiniz?  Elbette ki hayır. Devlet idaresinde tutunda dünyevi alanda birçok şey O’nun hayatında vardı. Zira İslâmiyet hayat dinidir. Maalesef günümüzde yuva kurmanın aynı zamanda bir okul kurmak olduğunu unutmuş gözüken bir takım aklı evveller ana yüreğinin çocuk üzerinde oluşturduğu sinerjik gücü görmezlikten geliyorlar. Meğer Cemil Meriç: “Feminizm, kadına pazarda iş bulma davası” derken ne kadar haklıymış. Yaşadığımız çağda ana yüreği, şefkat, sevgi gibi değerler hak getire, varsa yoksa tek değer tüketim çılgınlığıdır. Artık durum öyle bir hal almış ki; gündüzün iş telaşıyla çoluk çocuk hep birlikte cümbür cemaat ev dışındalar. İşte evini boşaltmış aileler istese de bunları yapacak zamanı kalmayacaktır. Bu yüzden, sosyal huzursuzluklar bitip tükenmek bilmiyor. Düşünsenize çocuklara yönelik sunacak hikâyelerimiz yok denecek kadar azdır, hadi hikayeden vazgeçtik çocuk gelişimine yönelik elle tutulur doğru dürüst metodoloji ortaya koyamamışız. Meseleyi kreşle halledeceğimizi düşünüyoruz hep. Acaba tüm çocuk kreşleri bir araya gelse bir annenin çocuğuna vereceği sıcak sevgiyi karşılayabilir mi? Sadece kıyılan aile ocağı veya çocuklar mı, bu gidişattan gençlerde bir hayli muzdarip durumda. Zavallı gençler de kendince habire örnek alacak şahsiyetler arar durur, ama boşuna. Çünkü ortada örnek alınacak insan tipi kalmadı ki.  Şayet gençlere örnek şahsiyet ortaya koymakta gecikirsek, onlar kendince örnek lider bulacaktır elbet. Tabii bu riskli durumdur,  bulum derken Marks'ın, Lenin'in, Stalin'in, Mussoli'nin, Hitler'in kollarında kendini bulmakta var. İşte kimlik problemlerin temelinde zaten bu tip maraz arayışlar vardır. 
       Evet, kimlik meselesi denilen problemle habire boğuşup duruyoruz. Körü körüne Darwinci, Durkheimci, Bergsoncu, Marksçı, Adam Smithci tipler üretiyoruz. Oysa her ülkenin gençlere sunacağı model insan tipleri var, bizde de var elbet, ama bizim farkımız varken yokluk yaşıyor olmamızdır. Gülesin mi ağlayansan mı bilinmez ama, tarihin şeref sayfalarında yer alan bunca örnek şahsiyetlerimiz varken kökü dışarıda örnek tip aramak niye? Elbette ki bizim dokumuzla barışık dış modellere de açığız,  onlardan istifade edilebilir de. Bu yaklaşımımız bilge insan açısından da öyle,  eğitim açısından öyledir,  fark etmez, birebir kültür aktarımı olmadıktan sonra risk teşkil etmez. Bakın Fransız, Alman ve İngiliz’in yürüttükleri eğitim sistemi bir diğerine uymaz, sadece teknolojik metotlar ortaktır. Ortak olması da gayet tabiidir.  Çünkü teknoloji belirli bir alanla sınırlı değil, evrensel nitelik taşır, bu yüzden dinimiz “İlim Çin’de bile olsa alınız”  düsturunu ortaya koymuştur. Osmanlı’nın yükselişindeki sır bu düsturda gizli. Bu yüzden yükselme devrinde Süleymaniye ve Selimiye mimari alanda ne anlam ifade ediyorsa yazıda da tuğra ve fermanlar bir bambaşka anlam ifade eder. Hakeza musiki’de öyle olup Mehter ve Dede Efendiler bir başka ruhu yansıtır. Ortak olan nokta hepsinin medreseden kök salmasıdır. Bu yüzden 1264’ten evvelki medreseleri hem âlim, hem de iyi yönetici yetiştiren müesseseler olarak telakki ederiz. Ancak inhitat (gerileme, çöküş) dönemine ait medreseler için aynı şeyi söylemeyiz. Hele bünyeye mikrop sirayet etmeye dursun, bütün azaların rahatsız olması kaçınılmazdır.  Dolayısıyla düşüş dönemlerinde medreselerde bir takım arızaların görülmesi gayet tabii bir durumdur.
            Fatih sultan Mehmed ilkokul öğretmeni olacaklara fıkıh dersi koydurmamıştır. Düşünmüş olacak ki bu ders öğretmene değil,  idari ve adli alanda görev alacaklara uygundur.  Bu arada Fatih Medreselerinin etrafında 286 dükkân kurdurmayı bile ihmal etmemiştir. Bundan maksat besbelli ki medrese ve ticari hayat birbirinden ayrılmaz parçalar olmasından ötürüdür.  Fatih medreselerinin bir başka dikkat çeken özelliklerinden biri de, icazet alacak durumda olan öğrencilerin bir aşağı sınıftakilere ders verme zorunluluğudur.  İşte görüyorsunuz eğitimde kademe kademe ilerleme bu çağa mahsus değilmiş, o yıllarda uygulanan bir yöntemmiş. Kaldı ki;  İbn-i Haldun böyle bir eğitim sistemini, “Bir şeyi öğrenmenin en iyi yolunun tedrici ve çokça tekrarlamak” diye ifadelendirmiş te. 
       Tabii bitmedi, dahası var. Fatih medreselerinde lise öğretmeni olacaklara fıkıh, hadis ve tefsir verilmenin yanı sıra pedagojik formasyon da tamamlattırılırdı. Malum, yüksek eğitimde ise, fizik, astronomi, jeoloji, botanik, zooloji, insan Anatomisi ve metafizik vs. dersler görülürdü. Belli ki; Fatih’in o engin seviyesi, asrın seviyesinin çok üstünde. Belki de o engin seviyeyi köklerde aramak icap eder. Zira köklere inildiğinde bilginin temelinde Orta asya var, Selçuklu var, Osmanlının kuruluş mayası var. İşte bu kökler sayesinde Aristo ve Muhyiddin-i Arabî’ye ait fikirlerin Sultan Orhan zamanında Kayserili Davut Efendi vasıtasıyla yayıldığını görürüz. Elbette ki Muhyiddin-i Arabî deyip geçmemek gerekir, o öyle bir bilge şahsiyet ki Futuhât eserinde en mükemmel geometrik şeklin küre olduğuna vurgu yapıp bundan hareketle dünyanın ve diğer yıldızların da küre şeklinde olduğuna işaret edilmiştir. Zaten bu işaretler olmasa belki de Sultan Hüdavendigar devrinde Musa Efendi vasıtasıyla ortaya konan matematik bu denli yeşermeyecekti. İşte Kadızade ismiyle anılan bu Musa Efendi sayesinde medreselerimizde edebiyat ve şer’i ilimlerin yanı sıra kozmografya ve geometri dersleri de yer almıştır. Hakeza yine meşhur âlimlerden İbn’i Hacer’in, “Bu zamanda geçerli olan bütün fen bilimlerine aşinadır” diye övdüğü Fenerli Şemseddin'de köklere dalıp Yıldırım Bayezid devrinin bir başka ışık aracı bilge şahsiyet olarak dikkat çekmiştir. Ne var ki; Kanuni devrinden sonra,  köklerden uzaklaştıkça edebiyatçılar, fıkıhçılar ve nakliyatçılar,  akli ilimleri bastıran role bürünmüşlerdir. Böylece akli ilimler arka plana atılmış, hatta hor görülmeye başlanılmış bile. Dolayısıyla yükseliş devrindeki bilgi toplumu ruhu yerine koyu taassup içerisinde kıvranan toplum sürecine adım atmış olduk. Derken eğitim metodumuz “Nakilcilik akılcılıktan önce gelir” prensibine göre yapılandırılmıştır. Zaten yükselişten, gerilemeye düşmeye dur,  o zaman yeni akıl hocamızın batı olacağı muhakkak. Dikkat edin akıl hocası dedik, deney gözlem demedik. Zira batı akıl verir ama deney ve gözlemi kendine saklar. Nitekim inhitatla (düşüşle), deney ve gözlemden uzak bir eğitim sistemi takip ettik. Oysa medeniyetin zirvesinde olduğumuz dönemlerde, eğitim ve öğretimin tüm basamaklarından geçenler ancak ihtisas sahibi olabiliyordu. İşte bu ihtisaslaşma olmasa fıkıh,  edebiyat,  tefsir,  felsefe dersi verecek kadrodan yoksun kalınacaktı. Belli ki  o dönemlerde ders programları dogmatik tarzda değil, karşılıklı diyalog ve tartışma eşliğinde  öğrenciye aktarılıyordu. Ne olduysa, Kanuni’nin ihtişam devrinden sonra çöküş sürecine giriverdik. Belki de çöküşe sebebiyet veren yegâne etken unsur yükseliş sonrası padişahların nizam ve usulleri bozmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar boza dursun Avrupa o sıralarda gelişme evresine girdi, biz ise taassubun kucağında kendimizi bulduk.
            Anlaşılan Kâtip Çelebi bu durumlardan rahatsızlık duymuş olsa gerek ki ders verme usulünü ıslaha çalışmış, sosyal hayattan kopmuş medreselere itiraz etmiştir. O yabancı lisanın gâvurluk sayıldığı bir devirde hiç çekinmeden Latinceye vakıf olabilmiştir. Hiçbir Avrupalı yok ki, Kâtip Çelebi’yi ve kamusunu tanımasın. Eserleri Avrupa’da basılmış bile. Hatta Bizans tarihini Latince tercüme eden de o’dur. Sadece Avrupa mı, elbette ki hayır, Türk dünyasına kendi diliyle bahriye tarihini yazan muhteşem bir âlimdir. Kâtip Çelebi, “Bilgi toplumu” olma yolunda muhakeme, deney ve gözlemin önemini kavrayan biri. İşte böyle bir eğitimin teoriyle değil ilmi kanunlarla izah edilmesinden yanadır,  haklı da.  Öyle ya, madem tabiatta var olan kanunlar deney ve gözleme dayalı bir eğitim sistemiyle ortaya çıkıyor, o halde nakilcilikte ısrar etmenin anlamı ne.  Zaten onun ortaya koyduğu “Keşfü'z-Zunun”, “Mizanü’l-Hak” ve “Cihannüma” gibi eserler bu tür zihniyetin demode olduğunu göstermeye yeter artar da.   Nitekim o,  Cihannüma eseriyle Amerika’nın keşfinden bahsetmiş, Keşfüz-Zunun’la ilim ve edebiyat bölümlerinin kapılarını aralamış, Mizanü’l Hak eseriyle de adalet terazisine işaret etmiştir. Dahası o, medreselerden akli ilimlerin dışlanmasını felaket saymakla kalmamış coğrafya ve tabii bilimlerin resimsiz fayda vermeyeceğini taassup ehline haykıran bir bilge şahsiyettir. Çelebi, pozitif ilimleri genelde Mustafa Efendi’den, sosyal ilimleri de Veli Efendi’den almıştır. O, hem almış hem de vermiştir. Hatta o, Avrupa’da olduğu gibi, eğitimi bölümlere ayırmıştır. Yani nakliyat (edebiyat ve şer’i vs.) ve akliyat (matematik fen vs.) şeklinde tasniflemiştir. Öyle ki  o, Avrupa'da Hacı Kalfa diye anılıp Gustav Flugel tarafından Keşfü'z-Zunun eseri batı insanının hizmetine sunulmuştur. Maalesef Sosyal ve pozitif ilimlerin hepsini birden kavrayan onun gibi âlim pek çıkmaz. Bu yüzden Kâtip Çelebi fıkıh eğitimini alan müftülerin, matematik bilmediklerinden dert yakınmıştır. Düşünsenize Kadızade gibi parlak hatip bile, pozitif ilimlerden mahrum yetişiyor, ama netice malum minareyi bidat sayan zihniyet türüyor.
            Bu ara da belirtmekte fayda var, sakın ola ki matbaayı, Avrupa’dan ancak 300 sene sonra aldık diye geçmişimize karanlık dönem olarak bakmayasınız. Bizde biliyoruz Yirmisekiz Mehmet Efendi’yle İbrahim Müteferrika’nın girişimleri, ya da Damat İbrahim Paşa ve Şeyhü'l İslâm Abdullah Efendi’nin desteği olmasa matbaanın coğrafyamıza gelmesi çok daha uzun zaman alabilirdi. Belli ki matbaanın geç gelmesinin arka planında, toplumun ekonomik dengeleriyle ilgili bir yönü var. Asla teknolojiye kapalılıkla alakalı bir durum söz konusu değildir.
       Aslında Asya’nın çöküşü diye bir şey yok. Avrupa’nın uyanışı diye bir olay var sadece. Nitekim batı olayı; 17. asırda kekeleyen, 18. asırda konuşan ve 19. asırda haykıran bir süreçtir. Avrupa, İstanbul’un fethine kadar bizi taklit ederken, fethi müteakip gelişmiş çağlarımızda Rönesans’ını gerçekleştirmiştir. İşte geldiğimiz noktayı çok iyi sezen Kâtip Çelebi, yeniden ilmi uyanışı canlandırmaya çalışmıştır. Ne yazık ki, onun bu çabası çöküş dönemindeki medreselerimizi ayağa kaldıramamıştır. Sanki bir ara medreselerimiz belini doğrultacak gibi olsa da, bu defa da körü körüne batıya hayranlık hastalığına yakalanmamız buna engel olmuştur. Oysa Japonlar kendi kültürel değerlerden taviz vermeksizin, batının pozitif bilimini kendi coğrafyasına taşıyabilmişlerdir, biz ise satıh üstü yenilikleri kopya etmekle modernliğe erişeceğimizi sanmışız. Sanmakla ne oldu ki,  bakın Japonya süper devletler yarışır konumda, biz ise hala gelişmişliği tam olarak gerçekleştirmiş sayılmayız.
       Kâtip Çelebi, Şeriat adamıdır, ama taassuptan uzak bir şeriat adamı. Kendisi son derece engin fikirlidir. Maalesef Kanuni döneminden sonra, tabiat ilimleriyle uğraşmak, Allah’ın işine karışmak gibi algılanmış, hatta Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi âlimler dışlanmıştır. Yükseliş devrimizde bu tür örnekleri pek göremeyiz. Zira yükseliş devrindeki medreselerimizde Heraklit, Sokrat, Eflatun, Aristo, Zenon gibi düşünürlere ait fikirlerin müzakere edilmesinde sakınca görülmemiştir. O devirlerde sadece Aristo’nun birkaç teorisiyle birkaç inançsız felsefecilerin Hak Teâlâ’yı inkâr eden görüşleri dışlanmıştır. Bugün Batı geldiği nokta itibariyle bizim yükseliş döneminin medrese anlayışına yakın bir tutum izlemektedir. Bir kere onlar kendi klasiklerine bakıp bugünkü bilgileri kıyaslayabiliyorlar. Şöyle ki,  bugün makine teorisi olarak bilinen sibernetik kavramı Eflatun’un idare etme sanatı manasına kullandığı Yunanca kökenli kübernetes kavramından mülhem bir kavramdır. Nitekim o kübernetes (Latince Gobernare) derken sadece ruh olarak düşünmemiş aynı zamanda bu kavrama geniş anlam yükleyip beden ve birçok maddi eşyayı da kapsadığını belirtip birçok tehlikelerden koruduğunu işaret etmiştir.     
       Nasıl ki medreselerimiz düşüş dönemlerinde kapılarını pozitif ilimlere kapalı tuttuysa, bugünkü okullarımızda, doğuya ait her ne var ne yok hepsine kayıtsız kalmıştır. Her iki tutum da yanlıştır. Bilgi toplumu iddiasındaki ülkeler hem kendi değerlerine, hem de çağdaş bilgilere açık olmak zorundadır. Avrupa kriterlerini harfi harfine kopya etmenin kimlik krizine yol açacağı muhakkak. Bir takım aklı evveller utanmasalar edebi eserleri bile sırf batıya yaranmak adına yabancı dille yayınlatacaklar. Bakın kültürümüzün mimarlarından olan Nesimî, Fuzuli, Baki, Nef'î Nedim, Şeyh Galip şahsiyetler Arap ve Fars edebiyatçıların varlığından dolayı eserlerini Türkçe vermekten çekinmemişlerdir. Anlaşılan körü körüne taklitçilik, bilgi üretme yolunda en büyük engel olmuştur. Oysa bilgi toplumu olmanın yolu hem kültürel alanda hem de araştırma, deney ve gözleme dayalı eğitimden geçmektedir. Şayet ekonomik buhran, sağlık buhranı, düşünce buhranı, siyaset buhranı yaşamamak istiyorsak buna mecburuz. Aksi takdirde ya askeri disiplinle yetişmiş, ya da bırakınız ne halleri varsa görsün, bırakınız sadece sınıf geçsinler havasında bir öğrenci ordusuna ülkeyi teslim etmiş oluruz. Makul olan, öğrencinin istek ve ihtiyacına göre, ya da kabiliyeti ölçüsünde eğitime tabi tutmak esastır.
     Maalesef bugünkü eğitimimiz, öğrenciye nefes aldırmayacak programlarla yüklü olduğundan, öğrenciyi piyasadan soyutlamış ve gelinen noktada iş, aş problemi doğmuştur. Sadece mesele iş,  aş olsa yine gam yemeyiz,  eğitim kurumlarında resmi ders programın dışında gazete, dergi, ilmi kitaplara yer verilmemesi de apayrı bir açmazımızdır.  Keza yine dinin,  gençleri üzerinde ahlaki yetişmesinde etken faktör olduğu görmezlikten gelmekte öyledir. Dolayısıyla bu tür uygulamalar hem bilgisizliğin kök salmasına hem de ahlaki erozyon doğurmaktadır.  Gerçekten de tabiat boşluk tanımıyor,  şayet ahlak karın doyurmaz deyip maneviyata önem verilmese birilerinin bu boşluktan istifade muzır neşriyatla genç dimağları gafil avlaması zor olmayacaktır. İşte köklerimizden koparılan gençliğin ruhu bu boşluktan dolayı avlanmıştır.
       Ekonomik alanda sıkıntımız sanıldığın aksine bir lokma bir hırka anlayışından kaynaklanmıyor, bilakis yabancı ideolojilerin ülke yöneticilerini doğrudan etkilemesinden kaynaklanır.  Asıl bu noktada ideoloji karın doyurmaz demeli. Komünizm ve sosyalizmle hangi ülke abad olmuş ki bizde abad olalım. Kaldı ki; yerli zenginlerimizin çeşme, köprü, okul, yol, sokak, imar vs. faaliyetleri hususunda girişimlerine destek varmak varken her şeyin devlet eliyle yapılması gerektiği düşüncesinin önü açılıp kapalılığı yeğlemişiz. Özellikle düşüş dönemlerinde halkın sivil inisiyatifinden bihaber zihniyetlerin köşe başlarında bulunması, medeniyet hamlemizi köreltmeye yetmiştir. Oysa halk bir zamanlar her türlü sosyal, iktisadi ve kültürel faaliyetlerde bulunabiliyordu. Ne zaman ki, devlet her işe el atmaya başladı, en ufak mahalli temizlik işleri bile devletin üstlenmesi gerektiği anlayışı doğdu, işte o zaman toplum aslı işini ihmal etmeye başlamıştır. Böylece kitleler teşkilatsız kalıp kahve köşelerine mahkûm kalmışlardır. Bu yüzden çöküşümüzün nedenini hepten halkın miskinliğine bağlamak abesle iştigaldir.  Milletimiz asla miskin değil, bilakis örgütsüzlük ve teşkilatsızlık kurbanıdır. Öyle ki; insanın içinden “hani nerede o ahi teşkilatımız” diyesi geliyor.
       Bilgi üretemeyişimizin sebebi eski kanaatler değil elbet, bütünü görememekten kaynaklanan sapkın düşüncelerdir. Tarihimize sadece cengâverlik yönüyle bakarsak gelişmişlikten söz edebilir miyiz?  Kaldı ki böyle sığ düşünceye sahip insanlar bir gün olsun merak edip tarihin sayfalarını çevirdiklerinde;
      -Fatih’in Rum âlimi Yorgi Amirukisi’yi dünya haritası çizmesi için görevlendirdiğini, İtalyan ressamı G. Bellini’ye elinde bir gül ile kendini resimlettirdiğini ve güzel tablolar yaptırdığını görmezler mi?   
      -Kemal Paşazade bir bilge şahsiyetin atını sürdüğünde sıçrayan çamurun Yavuz’un kaftanına bulaştığında, hemen çamurlu kaftanı ilme hürmeten muhafazaya aldırdığını görmezler mi?
          -Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla, Sultan Süleyman devrinin kanun ve nizam devri olarak yükselmesine renk katmasındaki inceliği görmezler mi? 
        -Müslümanların dünyanın yuvarlak olduğuna dair coğrafi bilgiler sayesinde Kristof Kolomb bir anda Hindistan’a batıdan dolaşıp, Amerika’nın keşfini gerçekleştirdiğini görmezler mi?   
            Aslında Batı haçlı seferleri sayesinde İslâm medeniyetiyle tanışma fırsatı elde etmiştir. Bu nedenle Rönesans'ını Müslümanlara borçludurlar. Kaldı ki batılılar, Yunan medeniyetini de İslam bilginlerinin ortaya koyduğu tercüme edilmiş eser ve öğretilerinden öğrenmişlerdir. Bilhassa Endülüs yoluyla Müslümanlardan aldıkları birtakım bilgiler onların maddi planda ilerlemelerine yetmiştir. Bilerek ya da bilmeyerek fark etmez bir anlamda İslâm âlemi bugünkü batı medeniyetinin doğuşuna hizmet etmiştir. Malum Orta çağ denildiğinde ilk evvela batının ilimden bihaber geçirdiği karanlık yıllar akla gelmekte.  Ne zaman ki; batı 12. ve 15. asırlarda İslâm dünyasıyla yüzleşti, işte bu yüzleşme sayesinde bizden aldığı aşılarla birlikte güç kazanmıştır. Bakın Piri Reis Kitab-ı Bahriye'sinde ne diyor; Yani o,  Avrupalıların denizcilik ilminde çok yazıp çok okuduklarını ve bu ilmi doğudan almış olduklarını dile getirmiştir. Hakeza İbn-i Haldun’da; Avrupalılar Akdeniz’de bir tahta parçası dahi yüzdüremediklerinden bahisle onların Orta çağ karanlığına gömüldüğünü, bizim ise altın çağ yaşadığımıza vurgu yapmıştır. Gerçekten de Bruno’yu engizisyon mahkemesinde yaktıran, Galile’yi fikirlerinden dolayı hapis cezasına çarptıran ve Sokrat’ı düşüncesinden dolayı ölüme mahkûm eden Ortaçağ Avrupa’sı, Avrupa için asla silinemeyecek bir kara lekedir. Ne zaman ki batı dünyası Kessler’in ifade ettiği:“Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise hareket ve fikir akımları da o kadar zengin olur” anlayışına yaklaştı, işte o zaman taassup bataklığından çıkıp  “bilgi toplumu” olma özelliği kazanmıştır.
       Peki ya biz? Malum, Avrupa kendi orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, bizse kendi yükselişimizde çöküşümüzü hazırlamışız. Düşünsenize batı orta çağında dünyanın düz olduğu inancıyla oyalanıp dururken, Kur’an ayetlerinden ilham alan Seyyid Şerif Cürcani Mevâkıf kitabıyla, Saduddin Taftazani de Mâkasıd eseriyle dünyayı top (küre) şeklinde tarif ediyorlardı.  İmam-ı Gazali de; “Kim dünyanın küre şeklinde olduğunu, dini korumak gayesiyle red ve inkâr ederse, dine karşı cinayet işlemiş olur ki bu bir hıyanettir” diye adeta ferman buyurmuştur. Keza Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri de Marifetname adlı eserinde İmamı Gazali’yi doğrularcasına; “Bu mevzuda tartışmayı dinin gereklerinden sayan kimse dini zayıf düşürdüğü gibi ona işlenen en büyük cinayettir” diye serzenişte bulunmuştur. Nitekim Reşid Rıza ise Menar Tefsirinde “Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne örtüyor” (Zümer 5) ayetini yükevvirü kelimesinin kökü olan baş gibi yuvarlak manasına gelen tekvir ibaresinin dünyanın yuvarlaklığına işaret diye yorumlamıştır. Ayrıca İmam-ı Gazali ay tutulmasını dile getirirken “Dünyanın ay ile güneş arasına girdiğini” beyan edip açıkça dünyanın döndüğüne dikkat çekmiş oluyordu.        
         Asrı İslâm ışığında idrak edemediğimizden bir türlü bilgi toplumu olamıyoruz. Hâlâ çağın idrakinde İslâmi anlamaya çalışıyoruz. Oysa İslâm çağlar üstüdür ve her çağın İslâm’ı anlamaya ihtiyacı vardır. İslâmiyet hem idare, hem ahlâk, hem duygu, hem kalp ilmi olduğu gibi aynı zamanda bir medeniyet ilmidir. Günümüzde eksiklik sadece dini yaşantıda değil, modern çağın en üst seviyesine sıçratacak bilgi yoksunluğu da bir başka eksikliktir. Kelimenin tam anlamıyla Bir elde Kur’an, diğer elde bilgisayar olmadıkça diriliş muştumuz hayalden öteye geçemeyecektir.
            Ne zaman ki at üzerinde kılıç sallamanın destanî hüviyetinden kurtulup, bilgisayarın tuşlarına dokunup ve makineyi çalıştıracak ilmi zihniyete erişirsek,  işte o zaman “bilgi toplumu” olmaya hak kazandık demektir.
     Hâsıl-ı kelam doğu’ya kapalı olmayan batı’ya da açık olan zihniyet yarınımızın güvencesidir.

            Vesselam.

1 Ekim 2016 Cumartesi

BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ



            BİLGİ ÇAĞI VE BİLGİNİN GELECEĞİ
              SELİM  GÜRBÜZER
           Allah (c.c.), balçık ve ilahi ruhun birleşimiyle insanı yarattığı gibi isimlerini öğretip bilgi sahibi de kılmıştır. İşte, insanın diğer yaratıklardan üstün olan yönü bilgiye erişir olmasıdır. Elbette ki yatırım yapmak, teknolojik gelişmelere açık olmak, sanayi hamlesine katkıda bulunmak ve bilgi çağının gereklerini yerine getirmek kayda değer şeylerdir, ancak bütün bu gayretlere rağmen insan faktörü hiçe sayılıyorsa, tüm bunlar bir anlam ifade etmeyeceği malum. Kaldı ki her şey insan içindir. Üstelik Yaratıcı güç insanı eşref-i mahlûkat ilan etmiş te. Bu yüzden hareket noktası olarak insanı esas almayan tüm ideolojik akımlar, bilgi çağına adapte olsalar da insanlığa taze bir soluk kazandıramazlar.
            Bakın Alvin Toffler adına;  “Gelecek Şoku”, “Üçüncü Dalga” ve “Yeni Güçler Yeni Şoklar”  verdiği eserleriyle ismini duyuran bir aydın olup insanlığın geçirdiği evreleri tarım, sanayi ve bilgi olmak üzere üç dalga halde tasnif etmiştir. Gerçekten de bilgi, çağımıza damga vuran en etken unsurdur. Ancak bilgi çağında, elektronik bilgi işlemlerle bilgi üretip insanlığa katkıda bulunalım derken, bu arada insani değerleri unutmuş gözüküyoruz. Oysa insan faktörünü ihmal ettikten sonra kat be kat bilgi üretilse de ne işe yarar ki.  Üretilen o bilginin bir kıymet ifade etmeyeceği muhakkak. Bakın insani değerlerden yoksun kitleler şimdiden ruhsal problemlerin girdabına düşmüş durumda bile. Madem öyle,  Bilgi çağında kültürel aşılar vermeyi ihmal etmemek gerekir.  Ki;   insanlık ab-ı hayat bulabilsin.
             Artık ideolojilerin uzun ömürlü olmadığını bilmeyen yok gibi.  Her ideolojik sistemin hâkimiyet süresi taş patlasın 10–15 yılı geçmiyor, eninde sonunda çöküş kaçınılmazdır.  Bu durumu Daniel Bell 1960’ta yayınlanan; “İdeolojinin Sonu” adlı eseriyle teyit ediyor. Zaten yaşanan tarihi süreçte bu tespiti doğruluyor. Misal mi istersiniz, işte Faşizm, Nazizm ve Komünizm bunun en çarpıcı örnekleri. Hani komünizm son kurtuluş reçetesiydi, böyle bir ideoloji Rusya'da ancak 70 yıl yaşayabildi ve akabinde tarihin çöplüklerine gömülmüştür. Hatta bizim şu eski sol tüfekler bir sabahleyin uyandıklarında ideolojilerinin yıkılıp demir perde ülkelerinin, Türk ve diğer cumhuriyetlerin dağıldığını gördüklerinde şaşkın leyleğe dönmüşlerdir. Nasıl şok yaşamasınlar ki, her biri tarihe karışıyorlardı. Gerçekten de ölümüne inandıkları ideolojileri iflas edip, yerini bilgiye terk etmesi onlar için pekte kolay olmadı. Üstüne üstük birde tüm bunların üzerine bilgi çağının gereği serbest piyasa ekonomik modelinin benimsenmesi, sivil toplum olgusunun yerleşmesi ve katılımcı demokratik anlayışların kitlelerce kabulü statükocuların heveslerini kursaklarında bırakmaya yetmiştir. İyi ki bilgi, çağımıza damgasını vurmuş, ister istemez bu değişim Türkiye gibi birçok ülkelerin ideolojik kimlikten çıkıp bilgiye yönelmesini sağlamıştır. Dahası, Karl Marks’ın hararetle öne sürdüğü; kapitalizmin son aşamasının komünizmi doğuracağı kehaneti bilgiyle son bulmuştur. Galiba aynı akıbet kapitalizm içinde geçerli,  elbet komünizmin başına gelen onunda başına gelecektir. Dedik ya hiç bir ideoloji uzun ömürlü olamıyor. Zira bütün izm’ler, Cemil Meriç’in ifadelerinden yerini bulan; idrakimize giydirilmiş deli gömleklerdir.  Nitekim her bir ideoloji ekonomik buhranlı dönemlerin ortaya çıkardığı ve konjonktürel şartların tetiklediği ürünlerdir. Eninde sonunda kapitalizmde bu akıbetten nasibini alacaktır, bunda hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Her ne kadar Francis Fukuyama; sosyalizmin çökmesiyle tarihin sonu tezini ileri sürse de, bilakis tarih sonlanmadı bu alın yazısına kapitalizmde muhataptır. Anlaşılan o ki; İnsanlığı huzurlu kılan  ‘izm’ler değil,  objektif ve sübjektif bilgilerin hayata geçmesidir. Malum bilginin maddi yönü teknoloji, sübjektif yönü ise mukaddes değerlerimizdir. Bu yüzden günümüzde materyalist öğretilerin bayatlayıp yerini bilgiye terk etmesi, bu çağın en dikkat çeken hadisesidir. Zaten bilgiye yönelik akademik çalışmaların hızla çoğalması, sanayi ve ticari hayatın geniş yelpazede yapılanması bunu teyit ediyor. Artık bu noktadan sonucu ideolojiler cansız iskeletten başka bir mana taşımayıp fosil kayıtlar olarak tarihe geçecektir.
        Bilgi üretimi sanayi ve teknoloji ilerlemeyi sağladığı gibi, sosyal tabanlı militarist eğilimleri de bertaraf ettiği bir vaka.  Bilgi çağında daha çok düşünen, bilgiye entegre olmuş ve zihni disipline ulaşabilmiş insana ihtiyaç vardır. Tarım toplumunun o alışılmış geleneksel kalıplarla yoğrulmuş bilgiden bihaber insanların bu çağda ülkesine verebileceği pek bir şey yoktur. Dahası; bilgiyle donatılmış aynı zamanda geleneksel değerlerle yoğrulmuş genç beyinlere ihtiyaç vardır. Dikkat edin sadece bilgi donanımı demiyoruz geleneksel değerlerimizi de vurguluyoruz. Zaten işin içine geleneksel değerler katılmasa bir süre sonra insanları ruhsuz mekanik robot göreceğiz demektir. O halde bilgi çağında mekanikleşmeksizin, insan ruhunun susuzluğunu giderecek geleneksel değerlere değer katmak icap eder. Aksi takdirde bilgi üretenler bilim tanklarının içini maneviyattan yoksun bırakmakla kimlik bunalımına benzer birçok derin krizlerin doğmasına sebep olacaklardır. Tabir caizse, bilimin kuluçka makinesi maneviyat ve aşk olmalıdır. Şayet romantizmini yitirmiş batı insanının düştüğü girdaba düşmemek istiyorsak bir elde bilgisayar, diğer elde İslam’ın engin ruhuyla çağlara ferman okumakta fayda var. Bakın Vahyin soluğu, insanı makineye köle yapmamakta, bilgiye mana yükleyip insanı eşrefi mahlûkat kılıyor. Maalesef Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dan yoksun toplumlar, bilginin soyut kısmına değil materyal aksamına esir düşüp adeta robotlaşmaktadırlar. Gerçekten de yapılan araştırma sonuçları bize gösteriyor ki; maneviyattan yoksun toplumlar yaşadıkları anla ilgileri yoktur. Tabii durum vaziyet böyle olunca soluk soluğa hayatlarını heder eden ruhsuz kitleler, ya stresin kucağında intihar etmekte ya da patlamaya hazır bomba misali asabi topluluklar oluşturmaktadır. O halde, bilgi ve bilgiyi üreten elektronik bilgisayarların yanına geleneksel değerlerimizi de ilave etmeli ki, kitleler ‘hayır hah topluluklar’ olabilsin. Bu bakımdan bilim ordusunu hem madden, hem de manevi bakımdan teçhiz etmek gerekir.
     Bilgi çağında insan makinenin diliyle konuşabildiği gibi, ruhunun sesine de kulak vermelidir. Bakın Nobel Fizik ödülü kazanmış Pakistanlı Abdus Salam, bir konferansta şöyle der; “Umarım sizi bugünün şartlarında, birinci sınıf bir bilim olmadan teknoloji olmayacağına inandırabildim. Bazılarımız sanırım teknolojinin tarafsız olduğuna bilimin ise değer yüklü olduğuna inanırız. Çağdaş bilimin akılcılığa götürdüğüne hatta dini inkâra götürdüğüne (...) inananlarımız vardır.” (Abdus Salam, Bilim Aktarımı ve Teknoloji Aktarımı, Fizik Mühendisliği, Cilt.3. Sayı 28 Mart 1984).
     Pakistanlı Abdus Salam’ın sözlerinden anlaşıldığı üzere bilgi üretmeden teknolojinin olamayacağını aynı zamanda bilimin değer yüklü olması gerektiğine işaret edip, son noktayı şöyle bağlar:
      “Çağdaş fiziğin hiçbir buluşu Kur’an’a ters düşmemektedir.” (Bkz. Abdus Salam, idealler ve Gerçekler, Sayfa 40,1992).
      Bilgi çağına giden yolu iyi keşfedip ilmi esas alan, iyi yetişmiş bilim teknokrat kadrolarla birlikte doruklara ulaşabiliriz pekâlâ.  Bakın Sovyetler’in Demir Perde ülkeleri arasında güç olarak ortaya çıkması Deli Petro’nun kurduğu bilim akademileri ve oluşturduğu bilim ordularının etkisi çok büyüktür. Bu etki nereye kadar derseniz, malum 1957 yılında Sovyetler’in Sputnik’i uzaya attığı ana kadardır. Derken SSCB ikinci dünya savaşı sonrası sanayi çağına veda etmiştir.
       Şurası muhakkak bilgi çağına ulaşmada bilim akademilerinin sayısının artırılmasının yanı sıra, bilim kadrolarının (bilim ordusu) yetişmesi de çok önem arz eder. Türkiye bu noktada diğer ülkelere kıyasla üniversite sıralamasında çok gerilerdedir. Hakeza bilim kadrosu bakımdan da öyledir. Hatta fazla uzaklara gitmeye de gerek yok, Pasifik kuşağı ülkelere nispeten durumumuza baktığımızda içler acısı tabloyla karşılaşırız. Bugün G. Kore’de 256 üniversite ve 21 araştırma enstitüsü var. Dünya ölçeğinde bilgi üretimine katkı bakımdan ise 36. sırada bulunmamız talihsizliğin ötesinde ihmal edilmişliğin hazin bir göstergesidir. Neyse ki 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 Şubatın olumsuz etkilerinden kurtulan Türkiye hemen hemen her ilde üniversite açabilecek duruma gelebilmiştir. Böyle de olması gerekirdi zaten. Çünkü biz, hücrelerimizde bir zaman medeniyet aşılayan ve cümle âleme bilim aşılayan cihanşümul devlet olmuş neslin genlerini taşıyoruz.
         Bilim aynı zamanda doğduğu alanla da sınırlı değildir. Nitekim Süryani çeviriciler Yunan kaynaklarını Arapçaya tercüme edip bu sayede Grek kültürünü bizim topraklara kazandırmışlardır. Tabii kazandırmak derken İslâm’la taban tabana zıt düşmeyecek buluşmayı kastediyoruz. Böylece bilim orta çağda filiz verir de. Zaten İslâmiyet; “İlim Çin’de de olsa alınız” beyan buyurur. Onun için hem almaya, hem de vermeye karşı çıkmamalı. Zira Sabit İbn Kurra ve Rabbi Ben Ezra gibi çeviricilerin iklimimize taşıdığı bilgi ve kültür kaynaklarını Arapçadan Avrupa dillerine aktarılmasıyla birlikte, batı kendi Rönesans’ın temellerini atmıştır. Bir başka ifadeyle doğu, batı âlemine Rönesans’ını gerçekleştirmede rehberlik etmiştir. Şayet batı bilim ve kültür hazinelerini kendi dillerine aktarmasalardı bugün batı medeniyetinden söz edemeyecektik. George Sarton haklı olarak; “İslâm olmasaydı Rönesans gerçekleşmezdi” deyip bir gerçeği dile getirmiştir.
         Bilgi aktarımından korkmamalı, bilim nerede olursa olsun talip olmalı.  Bakın Tayvan bilgiye ulaşmak için ABD’ye öğrenci göndermiş ve oralarda 30 bin civarında ümit kaleleri mevcut bile. G. Kore’nin ise yetişmiş 250 bin bilim adamı ve mühendis kadrosu ABD'de araştırma çalışmalarına hız vermiş durumdadır. Böylece bu yetişmiş kadrolar hem bilgi çağına katkıda bulunuyorlar, hem de ülkelerine döndüğünde teknolojik gelişmeyi sağlıyorlar. Düşünsenize bir zamanlar ülkemizde, dışarıdan bilgi almak için öğrenci göndermek yadırganmış, hatta yadırganmakla kalmayıp ‘batıcı’ yaftalamasıyla tezyif edilmiştir. Oysa bilim için seferber olacak bilim ordusunun oralarda bulunmasında sayısız fayda var. Nasıl faydası olmasın ki, Türkiye’ye döndüklerinde bilgi teknolojisinin gelişmesinde ve diğer dallarda itici rol üstleneceklerdir. Ümit edilir ki o eski günlere dönmeyiz. Ancak şu an ki halimize de pekte sevindirik olmamak gerekir.  Zira Milli Şef dönemi ve 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat vs. ihtilal dönemlerinin meydana getirdiği olumsuzluklar artık çok gerilerde kalsa da, bugün hâlâ bilgi entegrasyonunu sağlayacak öğrenci sayısı bakımdan yurt dışında istenilen seviyelere çıkmış sayılmayız. Elbette ki, bunda akademik kariyerini tamamlamış bilim adamlarımıza gerekli imkân ve fırsatları temin etmede yavaş davranmamız, YÖK’ün bir zamanlar 28 Şubattan palazlanıp bilgi çağına ulaşmada engelleyici uygulamaları etken unsur olmuştur. Madem ara dönemler yok, madem kışla zihniyeti tarumar olmuş durumda, o halde gün bizi çağlar üzerinden sıçratacak bilim ordusu kurma günüdür,  gün bilgi toplumu yolunda seferber olma günüdür deyip yeni ufuklara kanatlanmak esas olmalıdır.
         Velhasıl;  Bilgi için Hezarfen Ahmed Çelebi kanatlanmış, madem öyle çağlar üzerinde sıçramak adına kanatlanmaya değer de.
            Vesselam.