HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Demokratik ülkelerde
devlet erki toplumu idare ederken demokratik kurallar çerçevesinde merkezi
hakemliğini kullanıp halkı bu bilinç doğrultusunda idare ederler. Zaten devlet
hakem rol üstlenmeyip buyurgan konumda hâkim bir misyon üstlenmeye çalışırsa
orada demokratik devletten söz edemeyiz, ancak orada totaliterlikten bahsedilebilir.
Malumunuz bizde
devlet baba geleneği topluma Osmanlı, İttihat Terakki ve Cumhuriyet
dönemlerinden bugüne dek çok değişik biçimlerde yansımıştır. Tarihi sürecimize
şöyle bir baktığımızda toplum devlet ilişkilerinin merkeziyetçi yapıda seyrettiğini
görürüz. Ancak Osmanlının merkeziyetçi yapısı hadimiyet bilinci çerçevesinde
karşılıklı güven esasına dayandığı içindir, toplum katmanlarında rahatsızlık
oluşturmuyordu. İşte ulu'l emr'in tebaanın hizmetine adamışlık bu tutumu
sayesinde Devlet-i Aliye halk nezdinde “devlet baba” olarak
addedilmiştir. Elbette ki böyle babaya can kurban. Bakın devlet öyle babacan ki
toplumun bir arada huzur içerisinde yaşasın diye, icabında belli mevzuat dâhilinde
bağrında taşıdığı tebaasına özerklik hakkı bile tanımıştır. Böylece farklı
kimlikler, farklı mezhepler, farklı meşrepler zenginlik addedilip narsisizme
dönüşmemiştir. Her ne kadar Osmanlı idari mekanizması merkeziyetçi bir yapıda
görünse de sonuçta nasıl bir arada huzur içerisinde yaşanılır formülünü hayata
geçirebilmiştir, farklılıklar asla
ayrılık gayrilik görülmemiştir. Bir kere Osmanlının ilk kuruluşundan
yükselişine kadar geçen sürede varlığını topluma borçlu hissetmişliği ve her daim
toplumun emrine amade ve hizmetine adamışlığı kendisini avantajlı konuma
getirmiştir. Kelimenin tam anlamıyla devlet halk ilişkileri hizmetkârlık ilkesi
doğrultusunda yürümüştür hep.
Ne zaman ki Osmanlı yükselişten gerileme
sürecine girdi, işte o zaman hadimiyet duygusunun bir anda erimeye yüz
tuttuğunu müşahede ediyoruz. Hatta bu durumu bütün çıplaklığıyla İttihat ve
Terakki döneminde görebiliyoruz. Keza
Cumhuriyet döneminde de devlet aygıtı ulus devlet anlayışına göre
yapılanmıştır. Derken hadim devlet modeli çığırından çıkıp millet üzerinde
buyurgan yapıya bürünmüş demoklesin kılıcı bir şekil almıştır. Dahası sivil
toplum ruhunun izlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarında göremeyiz. Bu yüzden bu
yıllar toplum için kayıp yıllar olup her şeyin devlet eliyle yapıldığı bir
süreç olarak tarihe geçmiştir. Gerçekten de o yıllarda kurulan yeni devletin
ana felsefesi tavandan tabana yapılanma öngördüğünden, ortaya çıkan yönetim modeli
tepeden tırnağa kadar tanzim etmek şeklinde tezahür etmiştir. Kelimenin tam
anlamıyla bu modelde tek hâkim güç; devlettir. Her ne kadar TBMM'de “Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir” yazılı olsa da, bu güzel veciz söz söylem
olmaktan çıkıp gerçek manada uygulamaya geçememiştir. Nasıl geçsin ki, bir kere
milletin üstünlüğü ilkesi özde değil sözde olarak yansımıştır. Oysa topluma
kalsa değil hâkimiyet, karar da milletin
olmalıydı.
Devlet mekanizması, gerek kültür, gerek
ekonomi ve gerekse sosyal hayatın bütününü kendi hegemonyası altına alıyorsa,
anlayın ki orada merkeziyetçi ve buyurgan bir devlet modeli var demektir.
Maalesef devlet baba geleneğimiz çarpıtılıp bu gerçekleri görmemize engel
teşkil etmiştir. Yediden yetmişe herkes bilir ki, devlet hiyerarşisini
seçilmişler değil, atanmışlar belirliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca siyasi
partiler de, milletin sesi olmaktan ziyade tayin edilmişlerin kontrolüne girmiş
teşekküller olarak varlıklarını sürdürüyorlar.
Elbette ki sivil inisiyatifin egemen olmadığı ortamlarda atanmışların
cirit atmasına şaşmamak gerekir. Toplumu göz ardı eden sahalar hep böyledir
zaten. Devletin kutsallaştırıldığı bir ülkede karşımıza haramilerce çembere
alınmış bir toplum modelinin çıkması kaçınılmazdır. Üstelik atanmışlar hadim
devlet modelinin biçimlenmesine engel yapılar olarak konuşlandırılmışlar
da. Maalesef yıllarca merkeziyetçi
yapının ana kontrol kademelerini askeri ve sivil bürokrasi
oluşturmaktadır. İşte böyle bir ana
kontrol kademesi üzerine kurulu devlet aygıtının “yüksek askeri bürokrasisi” ve “statükocu
sivil bürokrasi” tarafından kuşatılmışlığı birtakım sıkıntıları da
beraberinde getirmiştir. Elbette ki böyle bir sistemde milletin “bizi
temsilen idare et” diye gönderdiği seçilmişler iş baş yaptıklarında
karşılaştıkları tabloda kendilerine biçilen misyonun sadece ara buluculuk
üstlenmek olduğu görülmüştür. Dolayısıyla sivil toplum siyasilerden talepte
bulunduğunda, siyasilerin mevcut sistemde yapacağı tek faaliyet aracı
koordinatörlük görevi üstlenmek olmuştur. Zaten elinden başka bir şey gelmez
de. Nasıl gelsin ki, mevcut sistemin çarkları bu çarpık mekanizma üzerine
kuruludur. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu çarpık
yapının bir an evvel bertaraf edilip yeniden sivil katılımcı modele göre
yapılanması icab ediyor. Bu da yetmez
eğitim sistemimizi sil baştan yeniden gözden geçirip, insan odaklı bir projeyi
hayata geçirmek gerekiyor. Şayet sivil toplum olgusu her sahada hâkim
kılınabilirse, Türkiye’de hadim devletin ayak seslerini yüreğimizde an be an
hissetmek mümkündür. Zira toplumumuzun geleceği hâkim devlet yapılanmasında
değil, hadim devlet esprisindedir.
Bilindiği üzere 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 şubat
dönemlerinde sivil inisiyatif programları yürürlükte olmayınca, Türkiye'nin önüne çıkan her türlü mesele
sümen altı edilip erteleyen mekanizmalar işlerlik kazanmıştır. Maalesef ülke
meselelerini örtbas eden, köyden kente göç meselesini görmezlikten gelen ve
rant ekonomisinin gidişatına dur demeyen bir hantal devlet aygıtı hep kriz
üretmiştir. Devlet şimdiye kadar toplumu kanunlara riayet etmeye mecbur
ederken, kendi içindeki kokuşmuşluğunu irdelemekten hep geri durmuştur. Bilhassa demokrasinin kesintiye uğratıldığı o
ara dönemlerde aba altından sopa göstermek zinde güçler için kullanılmayıp
toplum için işletilmiştir. Gerçekten de bu tip dönemlerde devlet erkini sorgulamak
yürek isterdi. Tâ ki ANASOL-M hükümeti
yıkılıp 2002 yılı gelinceye dek bu korku devam etmiştir. Yine de 2002 sonraki
dönem için her şey güllük gülistanlık geçti diyemeyiz. Bakın Türkiye'nin gerek
2007 Temmuz genel seçim sonrası ulusal sol yargı darbesi ve gerekse 2014 Mart yerel
seçimler öncesi 17 Aralık 2013 İsrail ve ABD merkezli CIA ve MOSSAD tarafından kullanılan
taşeron bir cemaat yargı darbesi tehlikesiyle karşı karşıya kalması bunu teyit
ediyor. Neyse ki 2007 sonrası tehlike 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla
atlatılmış, fitili Mayıs-Haziran 2013 Gezi eylemleriyle yakılıp 17 Aralık 2013
tarihi itibariyle gün yüzüne çıkan tehlike ise ancak milletimizin derin
sinesine takılıp bertaraf edilebilmiştir. İyi ki de her iki girişimde akamete
uğramış, aksi takdirde birincisinde İtalya’daki gladio benzeri Ergenekon yapılanması
daha çok can yakıp bu milletin kanını emmeye devam edecekti, diğerinde ise
paralel devlet yapılanmasıyla birlikte birlik ve dirliğimiz yok edilecekti.
İşte bu noktada Allah'a ne kadar şükretsek azdır, içte ve dışta bizimle bunca
uğraşılara rağmen Türkiye hem askeri vesayet, hem brifing alan yargı vesayet
mekanizmalarından, hem de paralel
yapılanmalardan kurtulabilmiştir. Böylece bir nebzede olsa Türk insanı nefes
alabilmiştir.
Artık öyle bir
noktaya gelmişiz ki, kimsenin kimseye güveni kalmadığı bir süreç yaşıyoruz.
Düşünsenize bunlardan asla zarar gelmez dediğimiz insanların devletin belirli kademelerinde
yer aldıklarında bir müddet sonra uluslara arası güçlerin maşası konumuna
gelebiliyor. Nitekim 17 Aralık 2013 geldiğinde, yani 30 Mart 2014 yerel
seçimlere ramak kala bir başka vesayet güç olarak karşımıza çıkmışlardır. Meğer
onların bir zaman askeri vesayete karşı görünmeleri kendi vesayetlerini kurmak
içinmiş. Derken dış güçlerin içeride
devlete paralel bir örgütlenmeyle Türkiye'ye ayar vermeye çalıştıklarına şahit
olduk. Tabii bu karşılaştığımız yeni
durum hiç alışık olmadığımız bir manzaraydı.
Zira asla böyle bir camiadan zarar gelmez denilen bir kesim vasıtasıyla
millete yönelik bir operasyon düzenlenmiştir. Hâkim devlet veya derin devlet
denilen mekanizmalarının ürettiği olumsuzluğun ortaya koyduğu bir tablodur
bu. Dahası Türkiye'nin demir ağlara kavuştuğu
dört dörtlük büyüme gerçekleştiği bir dönemde bütün bu hamleler suni
gündemlerle iç ve dış senaryolara kurban verilmek istenmiştir. Tabii bu arada
olan topluma olmuştur. Ortalık toz
duman, her taraf sis perdesiyle kaplı bir Türkiye hedeflenmiştir. Bize bu hayatı reva gören mekanizmalar sosyal
barış yerine kriz üretiyorlar habire. Onlar kriz üretirken birileri de ellerini
ovuşturup bundan büyük bir keyif alıyor tabii.
Niye almasınlar ki, insanımız
suni gündemlerle oyalanırken, piyasa dalgalanmalarından istifade edip milyon
dolarları kazanıyorlardı. Anlaşılan o ki;
sistemin sil baştan yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. O halde hemen
herkes tarafından dile getirilen sistemin kokuşmuşluğu ve devletin tıkandığı noktalardaki
kısır döngüye son verilmelidir. Bakın 12
Eylül darbeci lideri Kenan Evren bile sistemin tıkandığını, hatta eyalet ve
federatif gibi konuların tartışılması gerektiği türünden söz eder noktaya
gelmişken hala birileri her türlü fikrin özgürce konuşulmasının önüne geçmek için
etrafa korku salıp kendilerine ait statik düşüncelerin egemen olmasından yana
tavır sergilemekteler. Değişmemekte direnenler ne kadar direnirlerse
dirensinler, değişim dünyanın her yerinde kendine oluk bulabiliyor ve sonunda
kazanan yine değişim olmaktadır. Toplum
hor görülse de eninde sonunda sağduyunun galip geleceğine inancımız tamdır. Bakın bunca iç ve dış operasyonlara rağmen
bir şekilde devlet üretilen krizlerin üstesinden gelebiliyor. İşte devletin bu
tür zorlukları bertaraf edebilmesi bize bu ümidi veriyor. Türkiye zaman zaman
belirsizliğe çekilmek istense de devlet toplum barışıklığı er geç
gerçekleşeceği muhakkak. O günler geldiğinde gerek iç, gerekse dış karanlık zinde güçlerin hevesi
kursaklarında kalacaktır.
Daha genel manada
meseleyi ele aldığımızda toplum talepleri siyasette tam karşılık bulmamıştır.
Madem öyle hadim devlet yapılanmasını hayata geçirecek mekanizmaları oluşturmak
icab eder. Bir kere her şeyden önce çok boyutlu düşünme diye bir derdimiz
olmalı. Ne var ki toplum iradesi derin devlet mekanizmalarının koridorlarında
maniple edilmektedir. Bunda sistemden beslenen siyasi partilerinde çok büyük
payı olup vebal altına girmişlerdir.
Türkiye’de siyasete bakış devlet nimetlerinin dağıtıldığı ulufe sistemi
olarak bakıldığı müddetçe devletin buyurgan tavrında herhangi bir değişiklik
beklemek hayal olacaktır. Belli ki
sistem çözüm üretmiyor, aksine çözümsüzlük işliyor. Maalesef kronik açmazımız
sistemsizliktir. İşte böylesi ironileşmiş sisteme karşı seyirci kalan liderlik
sultası kurbanı milletvekilleri, hatta
biz, siz, hemen herkes bu işte büyük bir vebal taşıyor. Bu gidişata dur
denilmezse toplumun büyük çoğunluğu yönetmelik olacak gibi. Her şey gayet çok
açık, hepimiz aynı anda cari sistemin çarklarına yenik düşüp koyun misali
güdülür olduk. Ne hikmetse çok uluslu yalan ve dolanlara kanmaksızın güdülmekten
hoşlanmayan Türkiye sevdalıları mercek altına alınıp karalanmak isteniyor. İşte
bu yüzden Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” diye çağıran ve ayırım
yapmayan merhamet eli doğacak günleri büyük bir sabırla bekliyoruz. Aydınlık
güneşi yeniden doğduğunda Türkiye sevdalılarına yönelik karalama kampanyalarının
yerini alnı ak gönlü pek bir neslin doğacağına ve yarınlarımızın pak olacağına
ümit varız.
Şu bir gerçek
yediden yetmişe herkes başını gömdüğü kumdan kaldırıp karanlığa ışık yakacak
aydınlık yarınlar için yürümelidir. Buna mecburuz da. Çünkü yaşanan krizlerin
temelinde tek tip görüşlerin hükümranlığı söz konusudur. Madem öyle, ortak
paydada buluşmaya engel monolog görüşlerin ver yansına aldırış etmeksizin,
çoğulculuğu inşa edecek adımları atma isteğimizde ki kararlılığımızı
sürdürmekte sayısız fayda var. İşte bu yüzden; “Gün devletin köşe başlarını
ele geçirmiş elitist oligarşi güçlerin toplumun iletişim kanallarını tıkama
faaliyetlerine seyirci kalma günü değil, gün taşın altına elimizi koyma günüdür”
diyoruz.
Hepimiz şunu iyi
biliyoruz ki, yaşadığımız kaos veya karmaşa hali sırça köşklerde üretilen bir
bardak suda fırtına koparma cinsinden suni gündemlerle servis edilen bir cinnet
tablosudur. Belli ki tekelci devlet
felsefesi çoğulcu devlet felsefesi üretemediği için, ülke içinde suni krizler
bir türlü bitmek tükenmek bilmiyor. Toplum devlet, toplum siyaset ilişkileri
kopuk olduğu sürece bu durum daha devam edecek gibi. Ne zaman ki toplumun
devlete güvenle baktığı, ya da devletin toplumun her kesimine sıcak baktığı
günler gelir, işte o zaman aydınlık yarınların gelmesi kaçınılmazdır. Ara ara yaşanan
kriz ortamlarından çıkmanın yolu hâkim devlet zihniyetinin yerine hadim devlet
mekanizmalarını hayata geçirmekten geçmektedir. Bu da yetmez milletin yönetimde
söz sahibi hale gelmesi noktasında sivil katılım modelini hayata geçirmek te
gerekir.
Tüm bunca yaşanan
olumsuzluklara rağmen toplum bir şekilde kendini dönüştürebiliyor. Üstelik toplumsal
dönüşüm siyasilerin öngörüsünü geçecek tarzda cereyan etmekte. Bilhassa Özal döneminde start alan
demokratikleşme çabaları süreci içerisinde toplum kendi sivil söylemlerini dile
getirdiği gibi kendine olan öz güveni daha da artmıştır. Hele hele sivil
anlayış taban buldukça, toplum iradesinin siyasete yansıyan kanallarının
açılacağı muhakkak. Sivil oluşumlar şimdilik siyasetle bağ kuramasa da toplum
en azından kendi üstüne düşen görevi sandığa gittiğinde yerine
getirebiliyor.
Toplum İslâm’ın
sadece vicdanlara hapsedilemeyeceğini sosyal hayatın her safhasında ibadet
şuuruyla çalışılması gerektiğinin farkına vardıkça, artık dünyadan el etek çekmek
veya hayatını dört duvar arasında geçirmeye pekte niyetli olmadığı gözüküyor.
Tabii bu önemli bir gelişmedir. Anlaşılan İslâm'ın yeniden sosyal hayatın her alanına
sirayet ettiği bir normalleşmeyle karşı karşıyayız. Düşünsenize daha düne kadar
başörtülü kızlarımız üniversite kapılarından kovuluyordu, Allah'a çok şükür
bugün geldiğimiz noktada, değil üniversiteler, kamuda bile artık başörtülü çalışabilir
duruma gelebilmiştir. Elbette ki Anadolu
insanının yönetilen durumdan yöneten konuma kavuşması çağımızın en büyük
hadisesidir. İşte bu yüzden İslâm’a gönül vermiş kesimlerin gerek toplum, gerek
siyaset, gerekse kültürel alanlarda
bizde varız demesini önemli buluyoruz. Demokratikleşme
hız kazandıkça Türkiye’de yaşayan her fert, her geçen gün farklılıklarla
tanışıp kendisini dönüştürebiliyor.
Kendini dönüştüremeyip içe kapananlar ise statükonun kollarına mahkûm
oluyorlar. Hadim devlet erki gerçekleştiğinde gerekirse o içe kapanık kesimlere
de kucak açıp onların da dönüşümünü sağlayacak zemin ve şartlar oluşturabilir.
Şayet o insanlar topluma kazandırılamazsa biliniz ki, o insanlar fırsat
bulduklarında Türkiye'nin başına yeni dertler açmaktan geri
kalmayacaklardır. İllada birilerinin
düşman hale itilmesi diye bir kayda ihtiyaç varsa buna gerek yoktur. Belki böyle bir kayda toplum devlet arasında kopukluk
isteyenlerin ihtiyacı olabilir. Ancak bu tip ihtiyaçlar buyurgan (hâkim) bir devlet yapılanmasında yer
bulabiliyor, hakem ve hizmetkâr devlet
biçiminde asla kabul görmez.
İnsanımız ne
çektiyse jakoben zihniyetten çekmiştir.
Bu zihniyet devletin köşe başlarını tutmasaydı farklılıklar narsisizme
dönüşmeyip ülke içinde zenginlik doğacaktı. Elbette ki bizim derdimiz mazeret
üretmek değil, çözüm üretmektir. Ne var ki çözüm derdimiz Ankara’nın derin
koridorlarında karşılık bulmuyor. Hala
farklı nüanslar, farklı bakışlar, farklı yaşayışlar gerek devlet, gerekse
birtakım azınlık çevrelerce problem olmaya devam eden bir mesele olmaktan
çıkamamıştır. Bu mesele ister istemez topluma pahalıya mal olmaktadır. Tabii bu
işten kazanan millet değil uluslar arası bağlantılı rant odakları
kazanmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla toplumsal kutuplaşmaların temelinde
hadim devlet esprisinin olmayışı yatmaktadır.
Madem öyle bunca sıkıntılara sebebiyet veren buyurgan devlet anlayışının
alaşağı edilip yerine hizmetkâr devlet yapılanmasının inşası için seferber
olmak gerekir. Aksi takdirde bedeli ölümle sonuçlanabilecek buyurgan fermanlara
yem olacağız demektir.
Şu bir
gerçek; farklı nüanslar, farklı
talepleri doğuruyor. Şayet talep noktasında muhatabınız derin devletse bu talep
resmi söylemle hizaya çekilmeye çalışılacaktır, yok eğer muhatabınız hadim
devlet erki ise devletin ideolojisi olmaz prensibinden hareketle ideoloji ferde
ait bir husus olarak karşılık bulacaktır.
Demek ki talepler muhatap olduğunuz konumu göre şekil alabiliyor. Tabii bizim tercihimiz hadim devlet tavrından
yanadır. O halde devlet hadimiyet bilinciyle farklı alt kimlikler karşısında
hakem rolü üstlenmesi en doğru bir tutum olacaktır. İcabında bu alanda hakemlik
refleksleri geliştirip, toplumca üretilen fikir ve sembollere katkıda
bulunmakta lazım gelir. Derken böyle bir devlet yapılanmasıyla birlikte toplum
doğal güvenlik şemsiyesine kavuşmuş olacaktır. Aksi durumda devletin
hakemsizliğinden dolayı toplumu devlete karşı düşmanca bakmaya sevk
edecektir. Anlaşılan toplumla ortak
payda kurabilen bir devlet, ancak hadim devlet diye adından söz ettirebilir.
Farklılıklarımızı
bölücülük olarak nitelemeden, birlikte yaşamak ülkümüz olmalı. Bu da yetmez
birbirimizin kuyusunu kazmak yerine kardeşlik bağlarını güçlendirecek projeleri
hayata geçirmek gerekir. Zaten karşımızdakini anlamaya çalışıyor olmak,
insanlarla empati kurabiliyor olmak ve yaratılanı sev yaratandan ötürü
düsturunca sevmek insan olmanın bir gereğidir.
Kaldı ki insanı sistemin merkezinde gören veya baş tacı ilan eden devlet
demokratik nitelik kazanabiliyor. Keza demokratlıkta bir arada yaşama
kültürünün bilincine varmanın adıdır. Madem öyle, demokrasi lafta kalmamalı
uygulama da göstermek gerekir. Demokrasinin adı olmuş neye yarar ki, önemli olan varlığını hissettirmesidir.
Bunalımdan çıkış yolu
için mutlaka hâkim (buyurgan) ve hantal devlet yerine, hakem ve
hizmetkâr devlet anlayışını yerleştirmek lazım. Bakın Şeyh Edebali ne güzel
demiş; Ey oğul insanı yaşat ki devlet
yaşasın.
Vesselam.
