23 Aralık 2016 Cuma

HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?



                          HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?

                                                                          SELİM  GÜRBÜZER

        Demokratik ülkelerde devlet erki toplumu idare ederken demokratik kurallar çerçevesinde merkezi hakemliğini kullanıp halkı bu bilinç doğrultusunda idare ederler. Zaten devlet hakem rol üstlenmeyip buyurgan konumda hâkim bir misyon üstlenmeye çalışırsa orada demokratik devletten söz edemeyiz, ancak orada totaliterlikten bahsedilebilir.
        Malumunuz bizde devlet baba geleneği topluma Osmanlı, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinden bugüne dek çok değişik biçimlerde yansımıştır. Tarihi sürecimize şöyle bir baktığımızda toplum devlet ilişkilerinin merkeziyetçi yapıda seyrettiğini görürüz. Ancak Osmanlının merkeziyetçi yapısı hadimiyet bilinci çerçevesinde karşılıklı güven esasına dayandığı içindir, toplum katmanlarında rahatsızlık oluşturmuyordu. İşte ulu'l emr'in tebaanın hizmetine adamışlık bu tutumu sayesinde Devlet-i Aliye halk nezdinde “devlet baba” olarak addedilmiştir. Elbette ki böyle babaya can kurban. Bakın devlet öyle babacan ki toplumun bir arada huzur içerisinde yaşasın diye, icabında belli mevzuat dâhilinde bağrında taşıdığı tebaasına özerklik hakkı bile tanımıştır. Böylece farklı kimlikler, farklı mezhepler, farklı meşrepler zenginlik addedilip narsisizme dönüşmemiştir. Her ne kadar Osmanlı idari mekanizması merkeziyetçi bir yapıda görünse de sonuçta nasıl bir arada huzur içerisinde yaşanılır formülünü hayata geçirebilmiştir,  farklılıklar asla ayrılık gayrilik görülmemiştir. Bir kere Osmanlının ilk kuruluşundan yükselişine kadar geçen sürede varlığını topluma borçlu hissetmişliği ve her daim toplumun emrine amade ve hizmetine adamışlığı kendisini avantajlı konuma getirmiştir. Kelimenin tam anlamıyla devlet halk ilişkileri hizmetkârlık ilkesi doğrultusunda yürümüştür hep.
             Ne zaman ki Osmanlı yükselişten gerileme sürecine girdi, işte o zaman hadimiyet duygusunun bir anda erimeye yüz tuttuğunu müşahede ediyoruz. Hatta bu durumu bütün çıplaklığıyla İttihat ve Terakki döneminde görebiliyoruz.  Keza Cumhuriyet döneminde de devlet aygıtı ulus devlet anlayışına göre yapılanmıştır. Derken hadim devlet modeli çığırından çıkıp millet üzerinde buyurgan yapıya bürünmüş demoklesin kılıcı bir şekil almıştır. Dahası sivil toplum ruhunun izlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarında göremeyiz. Bu yüzden bu yıllar toplum için kayıp yıllar olup her şeyin devlet eliyle yapıldığı bir süreç olarak tarihe geçmiştir. Gerçekten de o yıllarda kurulan yeni devletin ana felsefesi tavandan tabana yapılanma öngördüğünden, ortaya çıkan yönetim modeli tepeden tırnağa kadar tanzim etmek şeklinde tezahür etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla bu modelde tek hâkim güç; devlettir. Her ne kadar TBMM'de “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazılı olsa da, bu güzel veciz söz söylem olmaktan çıkıp gerçek manada uygulamaya geçememiştir. Nasıl geçsin ki, bir kere milletin üstünlüğü ilkesi özde değil sözde olarak yansımıştır. Oysa topluma kalsa değil hâkimiyet,  karar da milletin olmalıydı.
             Devlet mekanizması, gerek kültür, gerek ekonomi ve gerekse sosyal hayatın bütününü kendi hegemonyası altına alıyorsa, anlayın ki orada merkeziyetçi ve buyurgan bir devlet modeli var demektir. Maalesef devlet baba geleneğimiz çarpıtılıp bu gerçekleri görmemize engel teşkil etmiştir. Yediden yetmişe herkes bilir ki, devlet hiyerarşisini seçilmişler değil, atanmışlar belirliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca siyasi partiler de, milletin sesi olmaktan ziyade tayin edilmişlerin kontrolüne girmiş teşekküller olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Elbette ki sivil inisiyatifin egemen olmadığı ortamlarda atanmışların cirit atmasına şaşmamak gerekir. Toplumu göz ardı eden sahalar hep böyledir zaten. Devletin kutsallaştırıldığı bir ülkede karşımıza haramilerce çembere alınmış bir toplum modelinin çıkması kaçınılmazdır. Üstelik atanmışlar hadim devlet modelinin biçimlenmesine engel yapılar olarak konuşlandırılmışlar da.  Maalesef yıllarca merkeziyetçi yapının ana kontrol kademelerini askeri ve sivil bürokrasi oluşturmaktadır.  İşte böyle bir ana kontrol kademesi üzerine kurulu devlet aygıtının  “yüksek askeri bürokrasisi” ve “statükocu sivil bürokrasi” tarafından kuşatılmışlığı birtakım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Elbette ki böyle bir sistemde milletin “bizi temsilen idare et” diye gönderdiği seçilmişler iş baş yaptıklarında karşılaştıkları tabloda kendilerine biçilen misyonun sadece ara buluculuk üstlenmek olduğu görülmüştür. Dolayısıyla sivil toplum siyasilerden talepte bulunduğunda, siyasilerin mevcut sistemde yapacağı tek faaliyet aracı koordinatörlük görevi üstlenmek olmuştur. Zaten elinden başka bir şey gelmez de. Nasıl gelsin ki, mevcut sistemin çarkları bu çarpık mekanizma üzerine kuruludur. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu çarpık yapının bir an evvel bertaraf edilip yeniden sivil katılımcı modele göre yapılanması icab ediyor.  Bu da yetmez eğitim sistemimizi sil baştan yeniden gözden geçirip, insan odaklı bir projeyi hayata geçirmek gerekiyor. Şayet sivil toplum olgusu her sahada hâkim kılınabilirse, Türkiye’de hadim devletin ayak seslerini yüreğimizde an be an hissetmek mümkündür. Zira toplumumuzun geleceği hâkim devlet yapılanmasında değil, hadim devlet esprisindedir.
             Bilindiği üzere 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 şubat dönemlerinde sivil inisiyatif programları yürürlükte olmayınca,  Türkiye'nin önüne çıkan her türlü mesele sümen altı edilip erteleyen mekanizmalar işlerlik kazanmıştır. Maalesef ülke meselelerini örtbas eden, köyden kente göç meselesini görmezlikten gelen ve rant ekonomisinin gidişatına dur demeyen bir hantal devlet aygıtı hep kriz üretmiştir. Devlet şimdiye kadar toplumu kanunlara riayet etmeye mecbur ederken, kendi içindeki kokuşmuşluğunu irdelemekten hep geri durmuştur.  Bilhassa demokrasinin kesintiye uğratıldığı o ara dönemlerde aba altından sopa göstermek zinde güçler için kullanılmayıp toplum için işletilmiştir. Gerçekten de bu tip dönemlerde devlet erkini sorgulamak yürek isterdi.  Tâ ki ANASOL-M hükümeti yıkılıp 2002 yılı gelinceye dek bu korku devam etmiştir. Yine de 2002 sonraki dönem için her şey güllük gülistanlık geçti diyemeyiz. Bakın Türkiye'nin gerek 2007 Temmuz genel seçim sonrası ulusal sol yargı darbesi ve gerekse 2014 Mart yerel seçimler öncesi 17 Aralık 2013 İsrail ve ABD merkezli CIA ve MOSSAD tarafından kullanılan taşeron bir cemaat yargı darbesi tehlikesiyle karşı karşıya kalması bunu teyit ediyor. Neyse ki 2007 sonrası tehlike 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla atlatılmış, fitili Mayıs-Haziran 2013 Gezi eylemleriyle yakılıp 17 Aralık 2013 tarihi itibariyle gün yüzüne çıkan tehlike ise ancak milletimizin derin sinesine takılıp bertaraf edilebilmiştir. İyi ki de her iki girişimde akamete uğramış, aksi takdirde birincisinde İtalya’daki gladio benzeri Ergenekon yapılanması daha çok can yakıp bu milletin kanını emmeye devam edecekti, diğerinde ise paralel devlet yapılanmasıyla birlikte birlik ve dirliğimiz yok edilecekti. İşte bu noktada Allah'a ne kadar şükretsek azdır, içte ve dışta bizimle bunca uğraşılara rağmen Türkiye hem askeri vesayet, hem brifing alan yargı vesayet mekanizmalarından,  hem de paralel yapılanmalardan kurtulabilmiştir. Böylece bir nebzede olsa Türk insanı nefes alabilmiştir.
            Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki, kimsenin kimseye güveni kalmadığı bir süreç yaşıyoruz. Düşünsenize bunlardan asla zarar gelmez dediğimiz insanların devletin belirli kademelerinde yer aldıklarında bir müddet sonra uluslara arası güçlerin maşası konumuna gelebiliyor. Nitekim 17 Aralık 2013 geldiğinde, yani 30 Mart 2014 yerel seçimlere ramak kala bir başka vesayet güç olarak karşımıza çıkmışlardır. Meğer onların bir zaman askeri vesayete karşı görünmeleri kendi vesayetlerini kurmak içinmiş.  Derken dış güçlerin içeride devlete paralel bir örgütlenmeyle Türkiye'ye ayar vermeye çalıştıklarına şahit olduk.  Tabii bu karşılaştığımız yeni durum hiç alışık olmadığımız bir manzaraydı.  Zira asla böyle bir camiadan zarar gelmez denilen bir kesim vasıtasıyla millete yönelik bir operasyon düzenlenmiştir. Hâkim devlet veya derin devlet denilen mekanizmalarının ürettiği olumsuzluğun ortaya koyduğu bir tablodur bu.  Dahası Türkiye'nin demir ağlara kavuştuğu dört dörtlük büyüme gerçekleştiği bir dönemde bütün bu hamleler suni gündemlerle iç ve dış senaryolara kurban verilmek istenmiştir. Tabii bu arada olan topluma olmuştur.  Ortalık toz duman, her taraf sis perdesiyle kaplı bir Türkiye hedeflenmiştir.  Bize bu hayatı reva gören mekanizmalar sosyal barış yerine kriz üretiyorlar habire. Onlar kriz üretirken birileri de ellerini ovuşturup bundan büyük bir keyif alıyor tabii.  Niye almasınlar ki,  insanımız suni gündemlerle oyalanırken, piyasa dalgalanmalarından istifade edip milyon dolarları kazanıyorlardı. Anlaşılan o ki;  sistemin sil baştan yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. O halde hemen herkes tarafından dile getirilen sistemin kokuşmuşluğu ve devletin tıkandığı noktalardaki kısır döngüye son verilmelidir.  Bakın 12 Eylül darbeci lideri Kenan Evren bile sistemin tıkandığını, hatta eyalet ve federatif gibi konuların tartışılması gerektiği türünden söz eder noktaya gelmişken hala birileri her türlü fikrin özgürce konuşulmasının önüne geçmek için etrafa korku salıp kendilerine ait statik düşüncelerin egemen olmasından yana tavır sergilemekteler. Değişmemekte direnenler ne kadar direnirlerse dirensinler, değişim dünyanın her yerinde kendine oluk bulabiliyor ve sonunda kazanan yine değişim olmaktadır.  Toplum hor görülse de eninde sonunda sağduyunun galip geleceğine inancımız tamdır.  Bakın bunca iç ve dış operasyonlara rağmen bir şekilde devlet üretilen krizlerin üstesinden gelebiliyor. İşte devletin bu tür zorlukları bertaraf edebilmesi bize bu ümidi veriyor. Türkiye zaman zaman belirsizliğe çekilmek istense de devlet toplum barışıklığı er geç gerçekleşeceği muhakkak. O günler geldiğinde gerek iç,  gerekse dış karanlık zinde güçlerin hevesi kursaklarında kalacaktır.
       Daha genel manada meseleyi ele aldığımızda toplum talepleri siyasette tam karşılık bulmamıştır. Madem öyle hadim devlet yapılanmasını hayata geçirecek mekanizmaları oluşturmak icab eder. Bir kere her şeyden önce çok boyutlu düşünme diye bir derdimiz olmalı. Ne var ki toplum iradesi derin devlet mekanizmalarının koridorlarında maniple edilmektedir. Bunda sistemden beslenen siyasi partilerinde çok büyük payı olup vebal altına girmişlerdir.  Türkiye’de siyasete bakış devlet nimetlerinin dağıtıldığı ulufe sistemi olarak bakıldığı müddetçe devletin buyurgan tavrında herhangi bir değişiklik beklemek hayal olacaktır.  Belli ki sistem çözüm üretmiyor, aksine çözümsüzlük işliyor. Maalesef kronik açmazımız sistemsizliktir. İşte böylesi ironileşmiş sisteme karşı seyirci kalan liderlik sultası kurbanı milletvekilleri,  hatta biz, siz, hemen herkes bu işte büyük bir vebal taşıyor. Bu gidişata dur denilmezse toplumun büyük çoğunluğu yönetmelik olacak gibi. Her şey gayet çok açık, hepimiz aynı anda cari sistemin çarklarına yenik düşüp koyun misali güdülür olduk. Ne hikmetse çok uluslu yalan ve dolanlara kanmaksızın güdülmekten hoşlanmayan Türkiye sevdalıları mercek altına alınıp karalanmak isteniyor. İşte bu yüzden Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” diye çağıran ve ayırım yapmayan merhamet eli doğacak günleri büyük bir sabırla bekliyoruz. Aydınlık güneşi yeniden doğduğunda Türkiye sevdalılarına yönelik karalama kampanyalarının yerini alnı ak gönlü pek bir neslin doğacağına ve yarınlarımızın pak olacağına ümit varız.  
           Şu bir gerçek yediden yetmişe herkes başını gömdüğü kumdan kaldırıp karanlığa ışık yakacak aydınlık yarınlar için yürümelidir. Buna mecburuz da. Çünkü yaşanan krizlerin temelinde tek tip görüşlerin hükümranlığı söz konusudur. Madem öyle, ortak paydada buluşmaya engel monolog görüşlerin ver yansına aldırış etmeksizin, çoğulculuğu inşa edecek adımları atma isteğimizde ki kararlılığımızı sürdürmekte sayısız fayda var. İşte bu yüzden; “Gün devletin köşe başlarını ele geçirmiş elitist oligarşi güçlerin toplumun iletişim kanallarını tıkama faaliyetlerine seyirci kalma günü değil, gün taşın altına elimizi koyma günüdür” diyoruz.
         Hepimiz şunu iyi biliyoruz ki, yaşadığımız kaos veya karmaşa hali sırça köşklerde üretilen bir bardak suda fırtına koparma cinsinden suni gündemlerle servis edilen bir cinnet tablosudur.  Belli ki tekelci devlet felsefesi çoğulcu devlet felsefesi üretemediği için, ülke içinde suni krizler bir türlü bitmek tükenmek bilmiyor. Toplum devlet, toplum siyaset ilişkileri kopuk olduğu sürece bu durum daha devam edecek gibi. Ne zaman ki toplumun devlete güvenle baktığı, ya da devletin toplumun her kesimine sıcak baktığı günler gelir, işte o zaman aydınlık yarınların gelmesi kaçınılmazdır. Ara ara yaşanan kriz ortamlarından çıkmanın yolu hâkim devlet zihniyetinin yerine hadim devlet mekanizmalarını hayata geçirmekten geçmektedir. Bu da yetmez milletin yönetimde söz sahibi hale gelmesi noktasında sivil katılım modelini hayata geçirmek te gerekir.
            Tüm bunca yaşanan olumsuzluklara rağmen toplum bir şekilde kendini dönüştürebiliyor. Üstelik toplumsal dönüşüm siyasilerin öngörüsünü geçecek tarzda cereyan etmekte.  Bilhassa Özal döneminde start alan demokratikleşme çabaları süreci içerisinde toplum kendi sivil söylemlerini dile getirdiği gibi kendine olan öz güveni daha da artmıştır. Hele hele sivil anlayış taban buldukça, toplum iradesinin siyasete yansıyan kanallarının açılacağı muhakkak. Sivil oluşumlar şimdilik siyasetle bağ kuramasa da toplum en azından kendi üstüne düşen görevi sandığa gittiğinde yerine getirebiliyor.          
          Toplum İslâm’ın sadece vicdanlara hapsedilemeyeceğini sosyal hayatın her safhasında ibadet şuuruyla çalışılması gerektiğinin farkına vardıkça, artık dünyadan el etek çekmek veya hayatını dört duvar arasında geçirmeye pekte niyetli olmadığı gözüküyor. Tabii bu önemli bir gelişmedir. Anlaşılan İslâm'ın yeniden sosyal hayatın her alanına sirayet ettiği bir normalleşmeyle karşı karşıyayız. Düşünsenize daha düne kadar başörtülü kızlarımız üniversite kapılarından kovuluyordu, Allah'a çok şükür bugün geldiğimiz noktada, değil üniversiteler, kamuda bile artık başörtülü çalışabilir duruma gelebilmiştir.  Elbette ki Anadolu insanının yönetilen durumdan yöneten konuma kavuşması çağımızın en büyük hadisesidir. İşte bu yüzden İslâm’a gönül vermiş kesimlerin gerek toplum, gerek siyaset,  gerekse kültürel alanlarda bizde varız demesini önemli buluyoruz.  Demokratikleşme hız kazandıkça Türkiye’de yaşayan her fert, her geçen gün farklılıklarla tanışıp kendisini dönüştürebiliyor.  Kendini dönüştüremeyip içe kapananlar ise statükonun kollarına mahkûm oluyorlar. Hadim devlet erki gerçekleştiğinde gerekirse o içe kapanık kesimlere de kucak açıp onların da dönüşümünü sağlayacak zemin ve şartlar oluşturabilir. Şayet o insanlar topluma kazandırılamazsa biliniz ki, o insanlar fırsat bulduklarında Türkiye'nin başına yeni dertler açmaktan geri kalmayacaklardır.  İllada birilerinin düşman hale itilmesi diye bir kayda ihtiyaç varsa buna gerek yoktur.  Belki böyle bir kayda toplum devlet arasında kopukluk isteyenlerin ihtiyacı olabilir. Ancak bu tip ihtiyaçlar buyurgan (hâkim)  bir devlet yapılanmasında yer bulabiliyor,   hakem ve hizmetkâr devlet biçiminde asla kabul görmez.  
         İnsanımız ne çektiyse jakoben zihniyetten çekmiştir.  Bu zihniyet devletin köşe başlarını tutmasaydı farklılıklar narsisizme dönüşmeyip ülke içinde zenginlik doğacaktı. Elbette ki bizim derdimiz mazeret üretmek değil, çözüm üretmektir. Ne var ki çözüm derdimiz Ankara’nın derin koridorlarında karşılık bulmuyor.  Hala farklı nüanslar, farklı bakışlar, farklı yaşayışlar gerek devlet, gerekse birtakım azınlık çevrelerce problem olmaya devam eden bir mesele olmaktan çıkamamıştır. Bu mesele ister istemez topluma pahalıya mal olmaktadır. Tabii bu işten kazanan millet değil uluslar arası bağlantılı rant odakları kazanmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla toplumsal kutuplaşmaların temelinde hadim devlet esprisinin olmayışı yatmaktadır.  Madem öyle bunca sıkıntılara sebebiyet veren buyurgan devlet anlayışının alaşağı edilip yerine hizmetkâr devlet yapılanmasının inşası için seferber olmak gerekir. Aksi takdirde bedeli ölümle sonuçlanabilecek buyurgan fermanlara yem olacağız demektir.  
           Şu bir gerçek;  farklı nüanslar, farklı talepleri doğuruyor. Şayet talep noktasında muhatabınız derin devletse bu talep resmi söylemle hizaya çekilmeye çalışılacaktır, yok eğer muhatabınız hadim devlet erki ise devletin ideolojisi olmaz prensibinden hareketle ideoloji ferde ait bir husus olarak karşılık bulacaktır.  Demek ki talepler muhatap olduğunuz konumu göre şekil alabiliyor.  Tabii bizim tercihimiz hadim devlet tavrından yanadır. O halde devlet hadimiyet bilinciyle farklı alt kimlikler karşısında hakem rolü üstlenmesi en doğru bir tutum olacaktır. İcabında bu alanda hakemlik refleksleri geliştirip, toplumca üretilen fikir ve sembollere katkıda bulunmakta lazım gelir. Derken böyle bir devlet yapılanmasıyla birlikte toplum doğal güvenlik şemsiyesine kavuşmuş olacaktır. Aksi durumda devletin hakemsizliğinden dolayı toplumu devlete karşı düşmanca bakmaya sevk edecektir.  Anlaşılan toplumla ortak payda kurabilen bir devlet, ancak hadim devlet diye adından söz ettirebilir.
        Farklılıklarımızı bölücülük olarak nitelemeden, birlikte yaşamak ülkümüz olmalı. Bu da yetmez birbirimizin kuyusunu kazmak yerine kardeşlik bağlarını güçlendirecek projeleri hayata geçirmek gerekir. Zaten karşımızdakini anlamaya çalışıyor olmak, insanlarla empati kurabiliyor olmak ve yaratılanı sev yaratandan ötürü düsturunca sevmek insan olmanın bir gereğidir.  Kaldı ki insanı sistemin merkezinde gören veya baş tacı ilan eden devlet demokratik nitelik kazanabiliyor. Keza demokratlıkta bir arada yaşama kültürünün bilincine varmanın adıdır. Madem öyle, demokrasi lafta kalmamalı uygulama da göstermek gerekir. Demokrasinin adı olmuş neye yarar ki,  önemli olan varlığını hissettirmesidir.
        Bunalımdan çıkış yolu için mutlaka hâkim (buyurgan) ve hantal devlet yerine, hakem ve hizmetkâr devlet anlayışını yerleştirmek lazım. Bakın Şeyh Edebali ne güzel demiş; Ey oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın.
           Vesselam.


22 Aralık 2016 Perşembe

HALKIN SİVİL İNİSİYATİFİNE AÇIK MEDYA ŞART



   HALKIN SİVİL İNİSİYATİFİNE AÇIK MEDYA ŞART

                                                                       SELİM  GÜRBÜZER

         Her ne kadar medya dördüncü kuvvet diye takdim edilse de uygulamalara baktığımızda ülke gündeminde birinci kuvvet konumdadır. Bazen haber alma kaynağımız, bazen yerine göre yargıç, bazense savcı ve hâkim hükmünde hareket eden bir iletişim ağıdır.
      Medyamız bir türlü halkın sesi olmaya namzet olamadı. Düşünce özgürlüğü adına zihinleri şaşkına çevirecek bir izlenim veriyor. Her nedense yanlış yönlendirmeler, doğru yönlendirmenin önünde seyrediyor. İşte bu yüzden Aldous Huxley; ‘Şimdiye kadar bunca çok, bunca azın elinde kalmamıştı’ derken medyanın (yazılı ve görsel basın) içine düştüğü hazin tabloyu ortaya koymuştur.  Zira serzenişinde haklı da.
         Elbette ki, medya iletişim çağında çok büyük önem arz eder, ama asli görevini yapmak kaydıyla bu böyledir.  Haddini aştığında bazen kartel, bazen yandaş, bazen muhbir,  bazen yoldaş olabiliyor. Düşünsenize insanlar doğru haber almanın hevesiyle medyayı takip ederken, bir sabah uyandığında ansızın hayal kırıklığına uğrayıp iç dünyaları biranda altüst olabiliyor. Bu durum elbette ki güvensizlik doğurmakta. Belli ki medya belirli güç odaklarının kontrolünde olması hasebiyle bir türlü özgür iletişim sunamıyor. Her şey patronun iki dudağı arasında şekillenmektedir. Dolayısıyla bu durum kitlelere doğru haber iletilmesinde engel teşkil eden bir tablo ortaya koyuyor.  Maalesef katılımcı medya anlayışı yerine medyatik sultanın ikame edilmesi yarınlarımızı karartıyor habire. Oysa medya denetimini kendi iç bünyesinde yapmalı ki genel manada objektif medya anlayışı gerçekleşebilsin. Medyatik sultaların cirit atması iç denetimi kendiliğinden ortadan kaldırmaktadır. Zaten hür düşünceden yoksun yazar veya yayın ekibi okuyucusuna ne verebilir ki, kaldı ki sansür mekanizmasının alabildiğine işlediği bir ülkede hür basından bahsetmek abesle iştigal olacaktır.
          Bir kere medya hiçbir etki altında kalmaksızın bağımsız faaliyet gösterebilmeli. Belirli sermaye odaklarının istekleri doğrultusunda faaliyet gösteren medya kuruluşlarıyla nereye kadar gidilebilir ki?  Devlet-sermaye-medya üçgeniyle kamu vicdanı nasıl dindirilebilir ki? Her şeyden önce yanlış yönlendirmelerden kurtuluş yolu var mı diye kafa yormak gerek. 
          Madem insanız, doğup büyüdüğümüz bu topraklarda susmak, ya da nefret etmekle mi oyalanacağız? Hem madem tavır gösterme ihtiyacı duyuyoruz, o halde düşünce dağarcığımızı ve duygularımızı başkalarının emellerine alet etmemek adına biraz da kendimiz gibi olmayı düşünsek fena mı olur? Şöyle bir silkinip önce ev, sonra çevre, daha sonra iş alanları ve bir dizi mekânlar dâhil her şeyi biçimlendirme gücünü kendimizde görebilmeliyiz. Yeter ki bu şuura sahip olmasını bilelim, gerisi gelecektir elbet.
        Anlaşılan o ki, medyayı birkaç patronun tekelinden kurtarmak gerekiyor. Halkın denetim mekanizması bizatihi medyanın patronu olmalı. Taban tarafından yönlendirilen medya anlayışı gerçekleştiğinde, asıl o zaman bağımsız medya ve hür yayıncılıktan söz edebiliriz. O halde masa başı haberler yerine,  olayları yerinde inceleyen ve en üst seviyede teknik imkânlarla donatılmış medya esas alınmalıdır. Gerektiğinde sivil toplum kuruluşları da devreye girmelidir.
           Güç merkezleri halkı koyun gibi gütmek istedikleri için, kamuoyunun düşüncelerine pranga vurmaktan hayâ duymuyorlar. Kendilerini toplum üstü akıllı üyeler gördüklerinden olsa gerek halkın düşüncelerini denetleme hevesine giriyorlar. Üstelik kapılarını halka kapatıp onlar adına ahkâm kesiyorlar. Oysa bir avuç azınlığın çoğulcu halk kitlelerin önünde mevzi belirlemeye hakkı yoktur. Demoklesin kılıcı birkaç patronun keyfince kitleleri hizaya çekilmeye çalışıldığı ve çoğunluğun bunca az elitist tabakanın insafına terk edildiği bir dünyada hak ve hakikatten dem vurmak ne derece etik bir yaklaşım, doğrusu anlamış değiliz.   Maalesef toplumun değer yargılarına yönelik kara propagandalar malum zinde güçlerden destek alarak gerçekleştiriliyor. Totaliter sistemlerde faşizan baskılar ne ise, demokrasilerde de yalan yanlış propagandalarla kitleleri yönlendirmeli yayıncılıkta odur. Şaşkına çevrilen halk, sivil inisiyatif hamlesi köreldiği için ister istemez sultaların hareket manevralarına yem olmakta. Halk ara sıra yerinden doğrulup silkinip kıpırdayacak gibi olsa da,  neye yarar ki, anında bastırılma metotları devreye girmesiyle birlikte uyanmalarına fırsat verilmez de.  Neyse ki zaman içerisinde kitlelerde sivil toplum şuuru geliştikçe sinmişliğini üzerinden atabiliyor. Derken analitik düşünce toplumun tüm katmanlarına yayıldıkça medya patronlarının da keyfi kaçmakta, aba altından güç gösterisi bir bir dökülmeye yüz tutuyor. Sivil toplum gerçeği, insanların inisiyatifi bilincini harekete geçirip, medyaya bağımlı kalmaktan kurtarıyor. Medya olayları çarpıtsa da sivil toplum örgütlerinin ayak sesleri onları bir gün hizaya sokacağı muştusunu veriyor.
        Tabii medya bu gelişmeler karşısında boş durmayıp uyanan kitleleri bir yandan bastırmak için taktik üretme yoluna giderken diğer taraftan birbiri sıra hayali senaryolar servis edilmektedir.  İnsanları ekran başlarında tutmak adına hayali düşmanlar icat etmekten geri kalmıyorlar. Nitekim CNN gibi meşhur televizyon kanalları gündem oluşturmak için önce Saddam’ı şişirmişler, sonra da birinci tehdit unsuru olarak ilan etmişlerdir. Niye ilan etmesinler ki, nasıl olsa ortada bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sorgulayanda yok. Keza yine Irak için seferber olanlar İsrail’in işlediği sayısız cinayetler karşısında sırra kadem basmışlardır. Aslında bu çifte standart tutumlar medyanın içerisine düştüğü gayya kuyusunu gözler önüne seriyor. İşte bu noktada tüm insanlık, olayları yansıtılış biçimine kapılmadan medyanın yönlendirmelerinden sıyrılıp iyi bir gözlemlemeyle aklını çalıştırabilmeli. Bizim üzerimizden oynanan bu oyuna gelmemek için hür düşünce kanallarının ardına kadar açmak gerekir.
         Türkiye’de gazetecilik yapmak batıda ki kadar hiçte kolay olmadığı muhakkak. Gazete çalışanlarının çoğu kez medya patronlarından bağımsız objektif haber yapamadıkları malum. Belki de medya, patronlarının baskısından bir kurtulabilse objektif habercilik yapma açısından Türkiye cennet olacaktır. Zira her ne ararsan bu topraklarda mevcut.  Zaten her kim ki,  ülkemiz için haber kaynağı bakımdan kıt bir ülke diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Gerçek şu ki; hem haber alma kaynakları bakımdan zenginiz,  hem de tarihi birikiminin vermiş olduğu avantajla köşe yazısı,  araştırma ve inceleme yazıları yazmaya en elverişli şartlara haiz bir ülkeyiz. Maalesef tüm bu zengin kaynaklara rağmen yalanın bir parçası bin olduğu bir enformasyon ağıyla karşı karşıyayız. Artık yalan makinesinin gırla çalıştığı böylesi bir medya yapılanmasına tahammülümüz kalmadı dersek yeridir. İşte bu yüzden medyanın birkaç güç odağının oyuncağı haline dönüştürülmesine sessiz kalınmasını tasvip etmiyoruz. Pekâlâ, aydınlık yarınlar için sivil inisiyatifimizi seferber edip medyatik baskılara son verebiliriz. Her sağduyulu insan bu olup bitenlere artık dur diyecek feraseti kendi içinde başlatırsa, işte o arzuladığımız halkın denetimine tabii medya anlayışının sökün edeceğine inancımız tamdır. Fakat kendi kabuğumuza çekilip aman boş ver mantığına sarılırsak tüm olup bitenleri seyretmekten başka yapabilecek hiçbir şeyimiz kalmayacaktır.
         Medya deyince asıl zihnimizde canlandırılması gereken husus, her türlü sultaların hâkimiyeti altından sıyrılmış, kendi hür iradesini ortaya koyup halkı aydınlatan ve halkla barışık ideal medya olmalıdır.  Gel gör ki, bir kısım medya birkaç patronun inisiyatifi istikametinde faaliyet göstermektedir. İşte söz konusu medya 3N1K kuralını metot olarak işletmesi gerekirken yalan üzerine kurulu bir enformasyon rol üstlenmişlerdir. Maalesef bu tarz medyanın izlediği metot tümden gelimciliktir. Bir başka ifadeyle olayları kritik ederken birtakım genellemelerden hareket ederler. Oysa özelden genele metot edinmiş bir medyamız olsaydı masa başı haberler olmayacaktı,  tam aksine yerinde inceleme esasına dayalı objektif habercilik doğacaktı. Ne yazık ki zihinlerini medya patronların genel yaklaşımlarına endeksleyenler haber ve yorumlarını kamuoyunu rencide edecek şekilde sunuyorlar. Dahası işimden olurum kaygısı, medya mensuplarını patronların istek ve taleplerinin emrine amade kılıyor. Sivil inisiyatif refleksini yitirmiş medya ister istemez araştırmacı ruhunu yitirip bütünden parçaya metodun parçası olmuşlardır.
           Medyanın kendine çekin düzen vermesi şart. Her şeyden önce eski alışkınlıklarını terk edip özelden genele izlenen bir yol takip etmek gerçek haberciliği, gerçek yorumu ve gerçek medya anlayışını beraberinde getirecektir. Zira böyle bir anlayışta üstünlük medya patronunun iki dudağı arasında gizli kalmayacak, bilakis medya çalışanların hür iradesi ve halkın derin sinesi galip gelecektir. Ayrıca medyatik güç amaç olmayıp, toplumu aydınlatan ve onun hizmetine koşan araç olmalıdır.  İşte böyle bir medya anlayışına ulaşmak için medya sultalarının hegemonyasından kurtulmakla mümkün. Kaldı ki analitik bir bakış, objektif haber yapmak için olayları yerinden izlemek ve kaynağına inmekle gerçekleştirilir.    Madem öyle şimdi sormak zamanıdır; Güneydoğu meselesini Ankara’da masa başında oturarak yorumlamak mı daha sağlıklı bir yol, yoksa bizatihi oralara gidip halkın içerisine karışıp yerinde görüp meseleyi açıklığa kavuşturmak mı? Elbette ki olay mahallinde bulunarak yapılan habercilik daha gerçekçi olacaktır.
         Velhasıl; Türk medyası ne zaman ki halkın sivil inisiyatifini nazarı itibara alıp ona değer verdiği zaman biliniz ki o vakit yarınlarımız aydınlık olacaktır.

            Vesselam.

21 Aralık 2016 Çarşamba

HALKA İLİŞKİLER GELENEĞİMİZ



HALKA İLİŞKİLER GELENEĞİMİZ                                                                                                

 SELİM GÜRBÜZER

           Anadolu’ya ayak bastığımızda bu coğrafyada her türden insan vardı, ama mutsuzdular. Bu yüzden çeşitliliği kaynaştıran iksirimizle Anadolu’nun Türkleşmesi zor olmadı. Nasıl zor olsun ki, Ahi ocağı ve diğer teşkilat ağlarımız sayesinde Anadolu coğrafyası   “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” esprisi etrafında bir olmuşlardır. Şayet kilimin dili iyi analiz edilebilirse günümüzde sıkça kullanılan halkla ilişkiler kavramının tatbikini tarihi kilim dokumuzda bütün çıplaklığıyla görmek mümkün olacaktır. Bakın büyük bir göç sonucu sınır uçlarına yerleşen müderris, şeyh ve gazi dervişlerin her biri Anadolu kilimin bir ucundan tutup halkla ilişkiler geleneğinin gelişim kaydetmesini sağlamışlardır. Öyle ki her türden insanla iletişim ve sevgi bağı kurma Horasan erenlerin dergâhında yetişen gazi derviş veya alperenler vasıtasıyla gerçekleşip Türk’ün imajına renk katmışlardır. Hatta bu iletişim ağı diğer milletlere de bir başka şekilde sıçrayıp örnek teşkil etmiştir. Esasen halkla ilişkiler geleneği biz Anadolu'ya gelmeden öncede vardı. İşte bu noktada 11. asır bizim için bir milat sayılır. Batıda ise bu kavram ancak 19. asır ortalarında önem kazanmıştır. Şöyle ki, sanayi devrimine geçişin getirdiği birtakım sancılardan kaynaklanan meselelerin giderilmesi hususunda halkla ilişkiler müessesesine ihtiyaç hissedilmiştir. Dolayısıyla yapılan değişikliklerin toplum nezdinde kabulüne yönelik ikna kanallarının işletilmesi cihetine gidilmiştir. Bundan da öte batıda bu kavramın yer edinmesi tamamen para ve güç dengesiyle alakalı bir husus olarak sahne almıştır. Bir başka ifadeyle halkla ilişkiler konusu daha çok iktisadi gelişmelere aracı bir kuruluş olarak başvurulmuştur.
          Tabii bir zaman bizde var olan gönülleri fetheden halkla ilişkiler geleneği batı’dan toprağımıza pragmatist biçimde yansıyışıyla birlikte torpil sistemine dönüşmüştür. Maalesef ülkemizde liyakat esası yerine ‘Adamın varsa yapamayacağın iş yoktur’ mantığı geçer akçe haline gelmiştir.
            Bu arada siyasilerde ekonomi ve iletişim kanallarının gelişmesiyle birlikte kendilerini kitlelere tanıtmada türlü yöntemlere başvurdukları gözlemlenmiştir. Böylece siyasetle bağlantılı halkla ilişkiler birimi doğmuştur. Tabii ki siyasetle bağlantılı olmasına itirazımız olamaz,  bizim itirazımız bu birimin halkın çıkarlarını gözetmek yerine sırf partiye hizmet eden bir araç üstlenmiş olmasıdır. Böyle olunca da Türk halkını dış dünyaya tanıtamamışız. Düşünsenize bir zaman halkla ilişkiler modelimiz Ahi ocağı ve derviş gaziler vasıtasıyla daha önceden Anadolu’yu mesken tutmuş Bizans ve diğer kavimlerce hoş karşılanabiliyordu. Hatta hoşgörü kültürümüzü yakinen gören topluluklar kendilerini Türk toplumundan ayrı gayrı görmüyorlardı. Sonradan her ne olduysa bize bihaller oldu, artık dış dünyaya kendimizi tanıtamaz olduk. Hadi bundan vazgeçtik kendi öz yurdumuzda kimlik krizinin bir neticesi olarak; ‘Benim ne olduğum belli değil’ diyenlerin çoğaldığı bir ülke haline geldik. Tarihle bağlarımız çözülünce ister istemez bu tablonun ortaya çıkması kaçınılmaz bir hal almıştır. İşte bu yüzden; Hani o Türk’ün misafirperverliği? Hani o cana yakınlık? Hani o insan sevgisiyle dolu halimiz gibi soruların sıkça sorulur olması meramımızı anlatmaya yetiyor artıyor da. 
          Anadolu ruhunun dirilişini ortaya koyacak tanıtım modeline her geçen gün daha da ihtiyaç hissediyoruz. Kaldı ki o ruhtan uzak kaldıkça gerek düşünce dağarcığımız, gerekse gönül dünyamız dış tanıtımların kapsam alanına girip kardeşlik bağlarımız zayıflamaktadır. Belli ki toplumun bir an evvel birbiriyle kaynaşmasını sağlayacak halkla ilişkiler ağına dayalı kardeşlik kültürümüzün canlandırılması gerekiyor. Ki, yeniden dirilişimiz gerçekleşebilsin. Bu nasıl olacak derseniz, engin kültür hazinelerimizi harekete geçirerek elbet. Maalesef her şeyde olduğu gibi halkla ilişkiler ve kendi öz kimliğimizi tanıtım konusunda birçok eksiğimiz ve gediğimiz söz konusudur. Öyle ki artık Türk'ün yeniden diriliş hamlesine geçiş için imaj tazelemesi olmazsa olmaz şart noktasına gelinmiştir.
          Şurası muhakkak, sosyal değişmelerin hızla yaşandığı çağımızda halkla ilişkiler ağı, yediden yetmişe herkes tarafından kabul gören önemli bir hususiyettir. Düşünsenize süper devlet konumunda ABD bile sanayi çağının başlangıcında demir yolunu halkına kabul ettirmek için denemediği yol kalmamıştır. Çünkü söz konusu demiryolu alın terinin aktığı bahçe ve tarlalardan geçecekti. Dolayısıyla bu insanların bir şekilde ikna edilmesi gerekirdi. İcabında ikna olmayacaklarsa Amerikan filmlerine konu olan teksas kovboylarını hatırlatan zor kullanma (şakağına kurşun sıkarım)  metotlarının kullanılmasını göze alacak kadar boyut kazanmıştır. Gerçekten bu çağın en dikkat çeken özelliği çalkantılı dönem olmasıdır.  Her ne kadar vuku bulan bu çalkantının sanayi çağının ilk yıllarında görülen bir takım şantaj girişimlerinin geçiş sancısı olarak değerlendirsek te zaman içerisinde Amerikan halkının okuma ve yazma oranının yükselmesiyle birlikte şantajcılığın sarı gazetecilik marifetiyle el değiştirip bir başka yörüngeye kaydığını müşahede ediyoruz.  Nitekim her çalkantı karşısında avukatlar aracılığıyla gazetelere verilen; ‘Biz şundan dolayı yapıyoruz’ türünden gerekçeli haberlerle halk ikna edilmek istenmiştir. Ancak bu yöntem ters tepip gazetecilerle halk arasında içten pazarlığa girmesine vesile teşkil edecek kanalların açılmasına ve  “şayet şu kadar para verirseniz hakkınızı savunuruz” tablosunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. İşte görüyorsunuz sarı gazetecilik denen olay,  para ve güce dayanan manevraya dayalı bir hadiseden başkası değildir. Hakeza İngiltere’de de küçük yaşta çocukları maden ocaklarında çalıştırmaya kılıf bulmak adına ‘Şu sebeplerden dolayı çalıştırıyoruz’  tarzı bir açıklamayla halkı ikna yönetmelerine başvurulmuştur. Derken 19. asrın sonu ve yirminci asrın başlarında kömür ocağında çalışanlar arasında yaşanan sert tartışmaların bir yansıması sonucu çalışanlarla patronların birlikte ortak deklarasyon türü bildiri yayınlamasına vesile teşkil edecektir. Zira ilk bildiri kamuoyunda: “Basından gizli ve saklımız olamaz. İstedikleri zaman kapımız onlara açık, doğru haber almaları için bizden doğruyu alabilirler. Çünkü doğruluktan ayrılmayacağımıza yemin ediyoruz” diye yankı bulmuştur.
      Belli ki halkla ilişkiler bildirisi gerek Amerika da yaşanan demiryolu hadisesi, gerek İngiltere de az parayla çalışan çocukların maden ocaklarında yaşadıkları içler acısı dramın çehresini ortaya koymak mecburiyeti açısından bir başlangıç teşkil etmiştir. Dahası kömür ocağında yaşanan olaylar aynı zamanda halkla ilişkiler bildirisinin yayınlanmasına kapı aralamıştır. Böylece 1923’te Burney, ilk kez ‘Halkla ilişkiler’ kavramından söz etmiştir. Bizde ise Cumhuriyete geçişte devrim kanunlarının kabulü noktasında halkın ikna edilmesi cihetine gidilmesi söz konusu olmuştur. Ancak gerçek anlamda halkla ilişkiler kavramının Türkiye gündemine girişi 1960’lar sonrasıdır. Ne var ki ülkemiz tamamen sanayileşmiş bilgi toplumu sürecine giremediği içindir halkla ilişkiler kavramının önemi tam manasıyla kavranılamamıştır. Tıpkı bugün sivil toplum gerçeğini idrak edemeyişimiz gibi bir durum vardır ortada. Nasıl idrak edilsin ki, bir kere her on yılda bir yapılan darbeler ve tepeden yönlendirmeler yüzünden halkla yöneticiler arasında duvarlar örülmüş,  bu durum karşısında halk ister istemez sivil toplum bilincine erememiştir. Maalesef halkla ilişkiler sadece seçim zamanlarında hatırlanan bir olgu olmuştur, bunun ötesinde halkla ilişkiler anlayışımız yok denecek seviyededir. Kelimenin tam anlamıyla hem iktisadi, hem kültürel alanda bilinçli bir halkla ilişkiler mekanizmasının oluşamaması yumuşak karnımızdır. Dahası kendi iç dinamiklerimizi harekete geçiremediğimiz gibi dış dinamiklere de kayıtsız kalmışız. Bakın Türkiye’nin aleyhinde yazılan makalelere bile duyarsız kalmışız. Hadi bundan vazgeçtik,  Türk ürünlerinin başka ülkelere mal edilmesi gibi tanıtımlara ne demeli?  Tam garabet bir hal yaşıyoruz, bu tip dezenformasyonlar hak getire, dış dünyada gırla gidiyor, biz ise bütün bu olanlara seyretmekle meşgulüz. Demek ki kendimizi tanıtamamışız, ön kabullerimizi ortaya koyacak strateji belirleyememişiz, ondan sonra da hiçbir şey olmamışçasına ortaya çıkıp; vay efendim bizi küçük görüyorlar, hafife alıyorlar tarzında ahu vahlar ve serzenişte bulunuyoruz. Elbette kaale almazlar, ne doğru dürüst bir kardeşlik projemiz var, ne de dış entegrasyon var. Bir kere tarihi mirasımızı reddediyoruz, biz bu durumda batı’ya kendimizi nasıl tanıtabiliriz ki?
         Peki ya tarihi hafızamız?  Malum, tarih kitaplarımız bir dizi yanlışlıklarla dolu. Objektif tarih bilinci geliştiremediğimiz sürece Bosna’da Mimar Sinan’ın talebesinin inşa ettiği Mostar Köprüsünün yıkılışının nasıl can evimizden vurduğunu idrak edemeyeceğiz demektir. Şayet Osmanlı’yı suçlayarak bir yere varacağımızı sanıyorsak yanılıyoruz. Hem de büyük bir yanılgıdır bu. Bugün bir nebzede olsa Avrupa da kendi öz kimliğimizden bahsedilebiliyorsak Osmanlı sayesindedir. Her ne kadar biz ecdadımızı unutmuş gözükse de Avrupa unutmak bir yana Osmanlı modelini sistemine uyarlamaktalar bile.
              Velhasıl; halkla ilişkiler kavramına yeni boyut kazandırmalı ve geleneğimizle barışık kılmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde güdük kalmaya mahkûm kalırız.

                Vesselam.

20 Aralık 2016 Salı

ÇOKLUK İÇİNDE BİRLİK VAKTİ




   ÇOKLUK İÇİNDE BİRLİK VAKTİ

SELİM GÜRBÜZER

        Çokluk içinde birlik ülküsünü eski tabirle ifade edecek olursak ‘kesrette vahdet olmak’ demektir. Fakat gel gör ki birtakım çevreler, Müslümanların düşünce hürriyeti ve çoğulculuktan yana tavır alamayacağı zannına kapılıyorlar hala.  Malumunuz bir zamanlar İslâm’ı sosyal hayattan kovmak isteyenlerin bu ön yargı beyanları inananlar üzerinde ister istemez psikolojik baskı oluşturabiliyordu. Üstelik bu karanlık çevreler, gelecekte Türk siyasetini belirlemek adına mesnetsiz iddialarla gündemi kendi lehlerine çevirme cihetine gidebiliyordu. Oysa hiçbir siyasi düşünce toplumu göz ardı ederekten politika belirleyemez. Kaldı ki perde arkasında toplumun kuyusunu kazma devirleri, çok gerilerde kaldı. Artık gün kraldan çok kral geçinenlerin günü değildir, hele çok şükür milli sivil inisiyatifin ayak seslerinin duyulduğu günlerdeyiz. Şükrettikçe de ister istemez asrısaadeti hatırlarız hep. Sanki o yüce sahabenin hayatında yaşanan bir benzer deneyimin eşiğine geldiğimizin hissine kapılırız da.
         Evet,  artık çağımızda toplumla yüz yüze,  el ele, gönül gönüle bağ kurmayı başaran siyasetçiler itibar kazanabiliyor. Öyle ki, toplumu göz ardı edip hep kendi bildiği doğrultuda ısrar eden ve tepeden dayatmacı yol takip eden siyasilerin gelecekte ayakta kalması pek mümkün gözükmüyor. Çünkü yerli sivil insiyatifin ayak sesleri iyiden iyiye kendini hissettirmiş gözüküyor. Derken kitlelerle beraber hareket edilen çağa doğru ilerlediğimizin farkına varıyoruz. Hatta fark etmenin ötesinde insanlar artık kendilerini oy deposu olarak görmüyor, bilakis kendilerini yönetimde inandığı başkanla birlikte söz sahibi olarak görüyor. Dahası toplum taşın altına elini koyma isteğinin yanı sıra yönetimde inandığı başkanıyla yekvücut olup bende varım deme iradesini beyan ediyor.     
        Şurası muhakkak, ülkemizin üzerini kaplayan sis bulutları kalktıkça çokluk içinde birlik tutkusuyla hemhal olmuş katılımcı anlayış yurdun dört bir yanına yayılıp, vesayetçi zihniyeti sorgular konuma gelebiliyor da. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse yerli sivil toplum kanaat önderleri yönetimde ağırlığını hissettiriyorlar da. Her şeyden önemlisi seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaatler toplum nezdinde inandırıcılığını pek yitirmiş gözüküyor, hatta halk gerektiğinde siyasilerden verdiği oyun hesabını sorgulayıp denetliyor da. Malum, 2002 öncesi işbaşına gelmiş bir kısım siyasiler, seçim dönemlerinde sözde çiftçiyi düşünerekten bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat belirleyip geçici de olsa zafer elde etme hesabı içerisine girmişlerdi.  Oysa gelinen noktada kazın ayağı hiçte öyle değil, artık çokluk içinde birlik şiarı çerçevesinde kenetlenmiş yerli sivil toplum gerçeğini ön plana alan bir siyaset anlayışı ancak seçimden zaferle çıkabiliyor. Madem durum vaziyet bu noktaya geldi, o halde Türkiye’nin ana ilke olarak kabul ettiği çokluk içinde birlik şiarı çerçevesinde katılımcı demokrasi anlayışı koşusunu başarıyla sürdürmesi gerekiyor. İcabında bu da yetmez bürokrasinin de bu koşuya iştirak etmesi lazım gelir. Şayet bürokraside üzerine sinmiş hantallığı atabilirse hep birlikte modern çağın üst seviyelerine sıçramamız an meselesi diyebiliriz. İşte bu yüzden yediden yetmişe herkesin  “Durmak yok yola devam” deyip çokluk içinde bir olmakta ve kararlı duruş sergilemekte fayda var diyoruz. Çünkü tarihi kültür kodlarımız bunu gerektiriyor. Bakın, Selçuklu sonrası silkinişimiz Osmanlının kuruluşuyla başlayıp Fetih ruhuyla zirveye ulaşmış, sonrasında Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet derken yeni bir çağın eşiğine gelmişiz. Şayet tarihi süreç içerisinde geçirdiğimiz bu değişim evrelerine yeni bir ruh, yeni bir anlayış ve yeni bir heyecan katabilirsek vesayetçi anlayışa aman vermeyeceğimiz gibi çokluk içinde birlik ruhuyla katılımcı demokrasimizi kesintiye uğratmayacağız demektir. Ne de olsa Ergenekon varı muhtıralar, FETÖ belası can evinden vurulmuş durumda,  şimdi önümüze bakıp seçilmiş güçlü başkan, güçlü iktidar, güçlü meclis ve güçlü sivil-katılımcı demokrasi koşusunu zirveye taşımak vaktidir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          
              Zaten tam demokratik yapılanmanın gereği toplum taleplerini belirli kurallar çerçevesinde yakıp yıkmadan yürüyüş koşusunu meydanları hınca hınç doldurarak güçlü lider etrafında dile getirmesi tabii hakkıdır. Maalesef geçmişte Taksimde yaşanan kanlı 1 Mayıs gösterilerinde halkın bir kesiminin kitlesel eylemlere kaymasının sebebi devlet ve toplum arasında ilişki dengesinin rayına oturmamasıyla alakalı bir durumdu. Artık günümüz dünyasında alt kimlik, öteki kimlik demeden büyük bir birime (birliğe) doğru gidilen bir anlayış hâkim. Ama her nedense ülkemizde değişim yönünde rüzgârlar toplum lehine esmeye yüz tuttuğunda hemen birileri devreye girip ortalığı toz duman hale getirebiliyor. İşte bu noktada uyanık olup kesretten vahdete (çokluk içinde birlik) doğru bir metot izlenmeli ki, birlik ve dirliğimiz daim olsun. Aksi takdirde sığ düşünceyle meselelere tek tip pencereden bakma alışkanlığı Allah korusun tekrar nüksettiğinde Türkiye'nin başına büyük dertler açacaktır. Bu durumda ister istemez Türkiye, böyle bir görüntüyle dünya ölçeğinde inisiyatif kaybedebilir her an. İşte bu nedenle statükoculara fırsat vermeksizin yeniden tarih kimliğimizle barışık demokratik bir yapısal değişim sürecine girmek veya modern çağın en üst seviyesine ilerlemek en doğru yol olacaktır. Hiç kuşkusuz tek tip düşünce, tek tip mezhep, tek tip meşrep, tek tip tarih ve tek tip model anlayışıyla reform gerçekleştirilemez. Böyle bir anlayışla olsa olsa körler sağırlar ağırlar birbirini ağırlar misali dünyaya kapalı bir ülke konumda olunur ancak. Şayet çağlar üzerinden sıçramak ya da dünyaya açık toplum olma diye bir derdimiz varsa çokluk içinde birliğe giden yollar ardına kadar açmak gerekir, buna mecburuz da. Sınırları içerisine haps olmuş bir toplum görüntüsüyle nereye varılabilir ki. Bakın İslâm medeniyeti, nakilcilerin ve tekrarcıların omuzlarında yükselmedi, bizatihi ictihatta bulunan ve fikir üreten bilge şahsiyetler üzerinden boy vermiştir. Böylece bilge şahsiyetlerimiz insanlığa soluk olmuşlardır.
        Gerçekten de İslâm, ictihat ediniz düsturuyla düşüncenin önünü açmıştır. Zaten Resulullah (s.a.v.)’in “içtihadını tutturan âlime iki sevap, içtihadından yanılan âlime de bir sevap alır” beyan buyurması bunu teyit ediyor. İctihat, düşünce hürriyetinin özünü oluşturur. Tarihe baktığımızda bu özden mahrum olan toplumlarda düşüncenin giyotine kurban verildiği görülmüştür. Besbelli ki düşüncenin önüne çekilen her tür pranga ilmi zihniyeti köreltmektedir.  İslamiyet sayesinde Müslümanlar düşüncenin de ötesine taşıp vahiy ışığında ictihat yapma avantajını elde etmişlerdir. Bu sayede düşünce melekesi vahiyle birlikte en büyük güç kaynağı olmuştur. Madem öyle çoğulcu anlayıştan söz edebiliriz. Bakın bu konuda Said Nursi Hz.leri yaşadığı dönemde bugünkü anlamda çoğulculuğun dört halife devrinde yaşandığını, baskıcılığın İslâmiyet’le asla bağdaşmadığını, din ve vicdan hürriyetinin aksine düzenlemeleri kabul etmediğini belirtmiş bile. Elbette ki üstadın yaşadığı dönem itibariyle çektiği sıkıntıları göz önünde bulundurduğumuzda o’nun bu konudaki hassasiyetini şimdi daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize İstiklal Mahkemelerinden Milli Şef dönemine, 27 Mayıstan 12 Marta, 12 Eylülden 28 Şubata, 28 Şubattan 15 Temmuz’a uzanan bir çile zincirinin toplum üzerinde bıraktığı travma bu ülkeye çok zaman kaybettirmiştir. Her şeye rağmen yinede ümidimizi yitirmedik. Zira inançlı kesimler üzerinde yapılan üsten dayatmalar bir bir ortadan kalktıkça, hürriyet içinde düşünen insan sayısının çoğaldığına da şahit oluyoruz. Biz biliyoruz ki; vesayet zincirinden tam hürriyet ortamına geçiş ekonomimizi daha da şaha kaldıracaktır. Böylece o özlediğimiz tefekkür ve düşünce şahsiyetler yeniden dünya ölçeğinde adından söz ettirmiş olacaklardır. Yine de unutmayalım ki ufkumuzun kapalı kutu içinde kalmasını isteyenler henüz daha statik davalarından vazgeçmiş değillerdir. İslâm’ın her geçen gün tekrar medeniyet olarak dirileceği muştusu birilerinin uykularını kaçırıyor elbet.  Oysa korkunun ecele faydası yok. Hem niye telaşlanıyorlar, doğrusu anlamış değiliz. Hem  “Yaradılanı sev Yaradan’dan ötürü” diyen bir medeniyetin torunları olmak varken Hans’a, Corc’a özenmek niye? Yediden yetmişe herkes bilir ki; Osmanlı’nın yükselişindeki sır ‘Kesret deryası içerisinde Vahdet olmak’ bilinciydi. Dün nasıl ki,  cümle âleme medeniyet olarak nizam verdiysek, bugün de pekâlâ aynı ruhla tüm yeryüzü sathına yeniden Nizam-ı âlem damgası vurabiliriz, neden olmasın ki? İnsanlığın susadığı o adil nizam ancak ve ancak İslâm’ın o engin kesret içerisinde vahdet olma anlayışıyla giderilebilir. Madem öyle Lukas Notaras’ın “Latin şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmek yeğdir” dediği devirleri yaşatacak iksiri yeniden tattırmak gerekir. Ama gel gör ki Başvekil Lukas Notaras, Osmanlı’yı anlayabiliyor, biz hâlâ tam manasıyla kavramış değiliz. Bilmem şimdiye kadar Osmanlı nasıl altı yüz sene ayakta durabildi diye hiç buna kafa yoruldu mu? Kafa yorulduğunda görülecektir ki, gerçektende farklı ırk ve kültürlere sahip insanları 600 sene bir arada bağrında taşıması kayda değer bir hadisedir. Madem öyle, şimdi kayda değer bulmayanlara sormak gerekir Osmanlı baskıyla mı yoksa hürriyetle mi ayakta durdu? Eğer baskıyla diyorsalar, hemen yanı başımızda komşumuz Rusya’ya dönüp şöyle bir baksınlar,  bağrında taşıdığı farklı ırka mensup milletleri baskıyla ancak yetmiş sene ayakta tutabildiğini göreceklerdir. O yıllarda yaşayanlar çok iyi bilir ki; koskocaman Sovyetler Birliği âdeta milletler hapishanesiydi. Onlar Osmanlıya burun kıvıra dursun şu bir gerçek; Osmanlı yaşadığı devir itibariyle en zirve medeniyet hamlesiydi. İşte bu yüzden F. Grenard; “Osmanlı milliyetler tezadını oluşturmadı”  gerçeğini dile getirmiştir. Nasıl dile getirmesin ki; Devlet-i Aliyye sınırları içerisinde çokluk içinde birlik esastı. Evet,  cihanda çokluk içinde birliği gerçekleştiren tek imparatorluk Osmanlıdan başkası değildi.  
        Bugün geldiğimiz nokta itibariyle de artık Osmanlı unutulmuş yerini Avrupa normlar almış gözüküyor. Aslında bu normlar aşina olduğumuz ve bizim yabancı olmadığımız normlardır. Yani bizden kopya normlardır. Kopyada olsa herkese dilediği gibi düşünme, ancak kayıt altına alınmış kurallı davranma özgürlüğü veren demokrasi anlayışı batıda birliğe zarar vermemiş,  tam aksine teknolojik gelişmeye sebep teşkil etmiştir.  İşte bu noktada ister istemez ne oldu da Avrupa orta çağında Rönesans’ını gerçekleştirirken, biz o arada nasıl oldu da yükseliş çağın üst zirvesinde ortaçağlaşıyorduk sorusu akıllara takılabiliyor. Belki de bu sorunun cevabını geçmişte uygulanan çözüm paketlerinin devamında ısrarcı tavır sergilenmesinde aranmalıdır. Nitekim eski reçetelerde ısrarcılık düşüşümüzü hazırlamıştır. Nitekim Koçi Bey, gerilememizin nedenini tarihi değerlerimizi yitirmemize bağlar. Elbette ki, o’nun önerilerinde kendi yaşadığı konjonktürel şartlara has haklı ve kayda değer kaideler mevcut. Ancak dünyanın geldiği noktada Osmanlı’ya ticaretin yollarını ve paraya dayalı ekonomiyi göstermekte gerekiyordu. Ama Koçi Bey Risalesinde bunları bulamazsınız. Çünkü bu risale kendi dönemi itibariyle toprağa dayalı ekonomi için düzenlenmiş bir risaleydi. Düşünsenize dünyanın para ekonomisine geçtiği veya geçmek üzere iken toprağa dayalı ekonomiye yönelik yazılmış risalenin ne hükmü olabilirdi ki. Maalesef tüm bu gerçeklere rağmen sırf toprağa dayalı iktisadi anlayış üzerinde ısrar etme çabası gerilememize neden olmuştur. O yıllarda para ekonomisine yönelik bir akla ve çözüme ihtiyaç vardı ama olmadı. Derken zihni reformu gerçekleştirememek, geriye doğru özlemde takılıp kalmak ve ileriye yönelik bilgi üretememek gibi olgular talihsizlik sonuçlara yol açmıştır.
         Gerçek şu ki;  geçmişi, bugünü ve geleceğimizi bir bütüncül anlayışla yorumlayıp yeniden ufuklara doğru yönelmenin kapısını aralamak en doğru olanıydı. Bunu yapmayıp düşünceyi tarihin bir kesitine gömmek, geriye dönmek olurdu ki buna asla geçit vermemelidir.  Aksi halde ülkemiz açısından kısır bir döngü ve bütüncül olmayan bir düşünceye haps olmak gibi sonuçların doğması kaçınılmaz olacaktır. Madem öyle tarihi köklerimizi inkâra kalkışmadan çağları da aşacak zihni hamle ve bilgi üretme seferberliğine yönelmek vaktidir. Asla dört duvar arasına haps olmakla tefekkür hayatı gelişemez. Şayet kafamızı gömdüğümüz kumdan çıkarıp şöyle bir dışarıda ne olup bitiyor diye eşya ile de haşir neşir olunursa asıl o zaman hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete gerçeğiyle buluşacağız demektir. Böylece eşyanın tabiatına vakıf olma şansını an be an yakalamış olacağız. Zira bu konuda Said Halim Paşa: “Şarkın düşünce alışkanlığında hep fikirlerin eşyaya yansıdığını, hâlbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere yansımasını da sağlamak gerekir” diyor. Said Halim Paşa’nın ifadelerine bakıldığında, bütün çağlara hitap eden bir ferman niteliğinde ifadeler olduğu gözlerden kaçmaz. Ne hazindir ki içinde bulunduğumuz manzara, bu sözlerin içeriğinden uzak deney ve gözlemden uzak skolâstik anlayışı yansıtıyor. Eşyanın hakikatlerini analitik gözle değerlendirecek metot yerine, kolaycılığa kaçıp mantık yürütmeyi tercih ediyoruz hala. Yani deney ve gözlemden bihaberiz. Oysa İslâmiyet’te bilgi:
            —İlmel yakin (teorik bilgi),
            —Aynel yakin (gözlem),
            —Hakkel yakin (tecrübî-deney) diye üç kategoride incelenir.
            İnsan eşya karşısında fikir yürütmesi ilmel yakindir, eşyayı gözlemlemesi ve takip etmesi aynel yakin, bizatihi eşyanın analiz ve analitiğini yapmak Hakkel yakindir. Hiç kuşkusuz İslâm’da Hakkel yakin esas olandır. Yani deney ve tecrübeye dayanan bilgi, her daim baş tacıdır. O halde analitik düşünceyi de ihmal etmememiz gerekiyor. Kelimenin tam anlamıyla zihni reform ancak ve ancak analitik düşünceyi de ihmal etmemekle gerçekleşebiliyor. Tabii analitik düşüncenin gelişmesi içinde düşünce hürriyetinin varlığı şarttır. Zaten medeniyet dirilişinin en asgari ölçüsü düşünce hürriyetiyle belirlenir. İşte bu yüzden Ord. Prof. Dr. G. Kessler, “Bir halkın fikir hayatı ne kadar serbest ise sivil hareket ve fikir akımları da o kadar zengindir” diyor. Bakmayın siz öyle birtakım kendini elit sanan birtakım aklı evvellerin, toplumun bir kesimi kendilerinden farklı düşündüğü için, onları yobaz, gerici, faşist diye karalamalarına.  Zırva tevil götürmez ya, belli ki insanımızı yobazlıkla, gericilikle suçlamaları işlerine geliyor. Oysa asıl yobaz kendileri olduğu şundan belli ki analitik düşünmezler kızarlar, analitik konuşmazlar afakî bağırırlar, analitik belgelemezler hamasi protesto yağdırırlar. Anlaşılan o ki fikir hürriyeti yolunda daha çok mesafe kat edilmesi gerekiyor. Bu konuda Osmanlı’dan alınacak daha nice ibretlik dersler var elbet. Nitekim çeşitli dinlere mensup âlimlerin padişah huzurunda, sohbet ve münakaşalar yapabilmeleri hürriyetin en belirgin örneğinin göstergesidir. Elbette ki; her fikrin yobazı olacağı gibi, entelektüel düşünenin de açmazları vardır. Kaldı ki İslâm taassubu, tâ baştan cehalet diye nitelemiş. İşte bu yüzden Müberra Dinimiz cahilliği şiddetle reddeder. Cehaletten şeytandan kaçar gibi kaçmak gerektiğini vurgular. Yetmedi cehaleti, düşüncenin önünde en büyük engel olarak ilan eder. Hele bilhassa tasavvuf’ta “Cahil sofi, şeytanın maskarası” hükmü vardır. Hatta bu hususta Hz. İsa örneğine bakmakta fayda var deriz: Malumunuz, Hz. İsa (a.s.) bir kişiye rast geldi,  onunla bir süre konuştuktan sonra kaçmaya başlar.  Tabii etraftan görenler:
            — Ya İsa! Sen değil misin Meryem oğlu!
            — Evet, der.
            — Peki, sen bu adamdan niye kaçarsın ki?
           Verdiği cevap müthiş:
            — Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötürüme İsm-i azam okurdum, onlar dirilirdi, ama cahile bir ismi azam okusam fayda vermez ve dirilmez. İşte tefekkür abidesi yaklaşım bu kıssada ziyadesiyle tüm apaçık ortada zaten.
            Anlaşılan cehaletten kurtulmanın yolu tefekkürdür. Düşünce dünyamızı eşyaya teslim etmemeli, eşyanın verileriyle ufkumuzu açmalı.
            Maddeye köle değil, hâkim olmalı.
            Hakikat insanın kendini aşmasıyla gerçekleşebiliyor. Kendini aşamayan, hakikate varamaz. Bütün dava, objektif ve sübjektif suni sahte mabutlardan kurtulup, mutlak olanda hayat bulmaktır.
          Ne mutlu kurtuluşu hakikatte bulana ki son nefesini bu uğurda tüketmiş ola.
          Vesselam.

19 Aralık 2016 Pazartesi

KALKINMADA SİVİL KATILIMCI MODEL



       KALKINMADA SİVİL KATILIMCI MODEL
                                                                                                     
                                                                           SELİM  GÜRBÜZER
          Sivil katılımcı kalkınma modelin uygulama alanı bulması için, öncelikle ülke gerçeklerine yönelik insan kaynakları, ekonomik, sosyal, kültürel ve jeopolitik gibi unsurların iyi etüt edilmesinde büyük fayda var. Bu da yetmez sivil katılımcı projelerin hayata geçirebileceği araştırma merkezleri ve kalkınma üslerinin artırılmasına da ihtiyaç var. Derken bu sivil üslerin hazırladığı kalkınma projeleri genel bir taramadan geçtikten sonra, taslak halinde kamuoyunun bilgisine sunmak gerekir. Böylece tabandan tavana ekonomik katılım gerçekleşmiş olur. Düşünsenize bu katılım hamlesine bir de üniversitelerin ürettikleri projeleri kattığımızda ülkemiz bir anda kendini topyekûn kalkınma seferberliği içerisinde bulmuş olacaktır.  Nasıl ki Abdullah Öcalan'ın yakalanması ülke genelinde büyük bir sevinç oluşturmuşsa,  aynen öyle de topyekûn bir kalkınma hamleyle dünyada ilk beş ülkenin arasında yer aldığımızda elbette ki ülkemiz semalarında bir başka bahar havası eseceği muhakkak. Zira bu ülkenin terör belasından kurtulması kadar, IMF boyunduruğundan kurtulmakta mühim bir hadisedir. 
        Malum, topyekûn kalkınmanın birinci adımı proje safhasıdır, ikinci adımı stratejidir.  Ancak kalkınma stratejisini ortaya koyarken ilk hareket noktası insan olmalıdır. Zaten insanı meta gören veya hiçe sayan hiçbir model insanlığa çare olamaz. Çare sivil katılımcı model anlayışı merkez kılmaktır.  Asla devleti merkez kabul edip insanı arka plana alan anlayışlar bizim kabulümüz olamaz.  Kaldı ki merkeziyetçiliğe sadece biz itiraz etmiyoruz, artık tüm dünyada geçerliliğini yitirmiş durumda, insan merkezli projeler daha bir heyecan uyandırıyor. Bakın asırlar öncesinde Şeyh Edebali bu heyecanı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”  diye dile getirmiş bile.
        Madem Şeyh Edebali heyecanıyla insanı merkez ilan ediyoruz, o halde insanı hem madden hem de ruhen donatmak gerek. İnsanı tek boyutlu varlık değil, bir bütün görüp beslenme,  barınma,  psikolojik her ne varsa tüm ihtiyaçları karşılanmalıdır. Hiçbir şey yapamıyorsak insana saygı göstermek bile birçok şeyi halledebiliyor. Aksi takdirde sivil katılımcı model uygulanabilir alan bulamayacaktır.  Öyle anlaşılıyor ki ahlaki değerler, örf adetler ve kültürel faaliyetler katılımcı modelin ruhunu oluşturmakta. Zaten topyekûn kalkınmanın temelinde maneviyat yoksa üretim seferberliği gerçekleşemez. Kelimenin tam anlamıyla topyekûn kalkınma sözde değil, özde olduğu müddetçe anlam kazanacaktır. Sloganlarla kim yol almış ki bizde alalım. Malum, slogan denilince ister istemez ilk evvela ideolojik akımlar akla gelmekte.  Dikkat edin akla gelmekte diyoruz, niye? Gayet açık, gönle doğmadığı içindir. Çünkü komünizm,  kapitalizm,  faşizm gibi insafsız ideolojiler gönülden bihaberlerdir, bu yüzden insanlığa umut ışığı olamıyorlar. Dedik ya ideolojik söylemler sloganik olduğundan ruhu kuşatamazlar. Bir kere ruhu kuşatmak için dertli olmak gerek. Bu da yetmez halkı canı gönülden sevmek, onunla hemhal olmak gerekir. Halka tepeden bakanların durumu belli, her biri körü körüne kökü dışarı da zinde güçlerin oyuncağı durumdalar. Evet, çare de, çözüm de sivil katılımcı modelde, ama lafta değil özde olmak kaydıyla çaredir.  İşte bu anlamda sivil katılımcı modeli kendi öz yurdunda öz kaynakların harekete geçirilmesine dayalı bir sistem olarak tarif ederiz. Sadece tarif mi, elbette ki hayır,  akademik kuruluşları da bu işin içine katıp sivil katılımcı modelin temel ruhunu sistematik bir tarzda hayata geçirmek için uğraşırız.  Bilhassa uğraşırken de bilge şahsiyetlerden istifade edip sistemi taçlandırmayı amaç ediniriz.
        Bakın tarihi sürecimiz incelendiğinde bir zamanlar Âhiyân-ı Rum, Gâziyân-ı Rum, Abdalân-ı Rum, Bâciyân-ı Rum gibi taçlarımız vardı. İyi ki de varmışlar,  bu teşkilatlanma ağları topluma hem ruh katmış, hem de soluk aldırmıştır. Ne zamanki bu taçlarımızı yitirir olduk soluk alamaz olduk. Onun için sil baştan yeni bir soluk, yeni bir nefese ihtiyacımız var.  Maalesef Tanzimat’tan beri batılılaşma tutkusu kökü dışarıda model arama hastalığını beraberinde getirmiştir, ister istemez içimize sirayet eden bu hastalık tablosu toplumu içten içe kemirip insanımızın katılımcılık ruhu yerle bir edilmiştir.  Öyle ki;  hayatının büyük bir bölümünü ya kahvehane,  ya da meyhane köşelerinde geçiren topluluklar haline dönüştük. Artık; İtalya'dan aldığımız “öğün, çalış ve güven” diye başlayan veciz sözün başına eklediğimiz “Türk”  kavramı bile insanımız üzerinde etki etmez oldu, miskinlik her tarafı sarmış gözüküyor.  Belli ki üzerimize sinen miskinliği atacak yeni bir ruha ihtiyaç var.  Zira topyekûn kalkınma hamlesi sadece etnik duyguları harekete geçirerek gerçekleşmez. Bu işin sırrı bütün farklılıkları çoğulcu anlayışla yönetmek veya tüm toplum kesimlerini topyekûn kalkınma yönünde seferber etmekten geçmekte. O halde Türk, Kürt, Laz, Çerkez vs. fark etmez hepimiz kardeşiz duygusunu hâkim kılmak gerekir. Dahası ülkemizi bölgesel kalkınma planları kapsamında stratejik bölgelere ayırıp, tüm bu bölgelerden gelecek verimi ortak havuzda buluşturmakta gerek.  Böylece mahallilikten de milliğe, millilikten evrenselliğe kademe kademe geçiş kolay olacaktır. Yeter ki kitle iletişim ağlarıyla toplum bu yönde bilinçlendirilsin,  bak o zaman her alanda entegrasyonun kendiliğinden oluşması kaçınılmaz olacaktır.  Özellikle topyekûn kalkınma planları hazırlarken bölgeler arası adaletsizliklere son verecek kalkınma projelerini devreye sokmak mecburiyetimiz de vardır.  Madem öyle,  sosyo-kültürel problemlerin çözümüne yönelik bölgeler arası iktisadi gelişme merkezlerini yeşertmek gerekir. Özellikle ekonomik yönden geri kalmış bölgelerde ekonomik katılımın sağlanması için özel girişimciliği teşvik etmeye yönelik vergi indirimi,   finans desteği gibi paketler devreye girmelidir. Zaten topyekûn kalkınma demek sadece Türkiye'nin batı yakasını hedef alan bir kalkınma demek değildir, bütününü kapsayan bir modeldir. Böyle bir model hayata geçtiğinde biliniz ki Türkiye’nin dört bir yanı kendini bir anda kalkınmanın merkezinde bulacaktır. Ama nasıl? Şöyle ki; her şeyden önce sivil katılımcı modelin halka mal edilmesine yönelik sosyal ajanların (gönüllü katılımcıların) yetiştirilmesiyle işe koyulmalıdır. İşe koyulurken de gönüllü fedailerin hem teknolojik hem de halkla diyalog kurabilme yetenekleri öyle geliştirilmeli ki topyekûn kalkınma gerçekleşebilsin. Bir başka dikkat edilmesi gereken husussa gönüllü fedailerin adına uygun davranıp toplum değerleriyle ters düşmemesidir. Aksi takdirde hem maddi hem de manevi değerleri zenginleştirme rolü üstlenemeyeceklerdir.
          Şayet gerçek anlamda ekonomik katılımdan söz edeceksek hiç şüphesiz bunun birinci sacayağını maneviyat oluşturmalıdır. Maneviyat olmadan kalkınma gerçekleşse bile ne işe yarar ki.  Bir süre sonra bunun uzun ömürlü olmayacağı görülecektir.  Diğer sacayağı ise hiç kuşkusuz maddi alandır. Hele hele kalkınmanın maddi cephesini oluştururken Avrupa Maastricht kriterleri göz önünde bulundurulursa değişim ve dönüşüm çok daha kolay olacaktır.  Derken ülkemiz hem manevi, hem de maddi alanda küresel güç olarak adından söz ettirecektir. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor,  o halde Türkiye’nin kalkınmasına yönelik yediden yetmişe herkes bir olmalı, iri olmalı, diri olmalıdır.
          Öyle diri olmalıyız ki gerek sanayi, gerekse tarım alanında varlığımızı hissettirmeliyiz.  Üç tarafımız denizlerle çevrili olmak, bir yılda dört mevsim yaşıyor olmamız elbetteki bizim açımızdan çok büyük avantaj teşkil etmektedir. Ancak bu avantajı güce dönüştürmedikten sonra bir anlam ifade etmeyecektir. Mesela tarım sektöründe güçlü olmanın yolu tarım politikalarını teknolojik gelişmelere uygun hale getirmekten geçmektedir. Gerektiğinde tarım çiftçisine teknolojik destekte vermeliyiz.
         Malum, köyler geleneksel ve dayanışmacı özelliğe sahip bir yapıdadır. İşte bu geleneksel yapıya ilaveten birde buna teknolojiyi kattığımızda tarım kalkınmasına çok büyük sinerji etki kazandıracağı muhakkak.  Hatta böyle bir sinerjik etki sayesinde köyden şehre göç önlenmiş olacaktır.  Zaten göç demek, köylerin boşalması anlamına gelir ki, bu bir felakettir.  Köylerin boşalmasına seyirci kalamayız elbet. Köylerimiz mutlaka tarım kentlerine dönüştürmelidir. Bakın şehirlerde çarpık yapılaşmanın bir neticesi olarak ortaya çıkan gecekondu meselesi, aslında köylülük ruhunun şehrin varoşlarında galebe çalmasından başka bir şey değildir. Nitekim şehrin merkezinde köyün o saf ve samimi havasını bulamayanlar çareyi şehrin varoşlarında bulmaktalar. Bu ister istemez çarpık kentleşmeye neden olmaktadır. O halde yapılacak ilk iş,  köylerimizin boşalmasını önleyecek köy merkezlerini çağın gerçeklerine uygun bir tarzda kurmak ve geliştirmek olmalıdır. Bir yandan GAP gibi projeleri uygulamaya koyarken, diğer yandan köyden kente göçü önleyecek köy merkezleri de devreye girmelidir.  Şayet bu proje gerçekleşirse insanların şehre akın etmesine gerek kalmayacak ve aradığı okulu, sağlık kuruluşunu, atölyeyi, hatta tarımı destekleyecek küçük işletme ölçeğinde sanayiyi köy merkezlerinde rahatlıkla bulabilecektir. Böylece bu imkânları yerinde gören köy halkı,  şehrin cazibesine kapılmayacaktır. 
          Demek oluyor ki;  topyekûn kalkınma hamlesi tüm bölge akademik kuruluşlarının dünyadaki gelişmelere entegre olma yolunu açacağı gibi tüm toplum kademelerinin dirilişini gerçekleştirecek iksir olacaktır. Nitekim GAP’ı devreye koyan anlayış, pekâlâ ÇAP’ı da (Çoruh Anadolu Projesini) gerçekleştirebilecek noktaya gelebiliyor. Keza BAP’da (Büyük Anadolu Projesi)  öyledir. Ülkemizin yedi bölgesinde üniversiteler açıldıkça topyekûn kalkınma hamlesi daha da bir alev almaktadır.  Hele hele doğuda yeşeren üniversitelerin her biri GAP’ın çevresinde halka oluşturdukça Güneydoğunun kültürel dokusunu geliştirme açısından büyük bir fırsat oluşturduğu gibi bölge insanının zihni aydınlanmasını da beraberinde getirmektedir. Yeter ki, halka tepeden bakılmasın, ona değer verilsin aydınlık yarınlar bizim olacaktır elbet. Anlaşılan herkesin çorbada tuzunun olması büyük bir hadisedir. Türkiye'nin önünü kesmek isteyen karanlık güçler Türk Kürt kardeşliğini istemez, onlar biliyorlar ki kardeş olunursa istedikleri gibi at koşturamayacaklardır. Zaten bölgeye huzur gelmesi onların kâbusu olur. Öyle ki bu kâbusu yaşamamak adına bir damla kan bir damla petrol için kardeşliği baltalamayı göze alacak kadar istekli görünüyorlar. İşte bu noktada üniversitelere çok büyük iş düşmekte,  ama zinde güçler buralarda üniversite kurulmasından rahatsızlardır. Nedeni gayet açık kurulan üniversiteler sayesinde bölgeler arası farklılıklar giderilebileceği gibi topyekûn aydınlanma ve kalkınma da gerçekleşecektir.
          Şayet üniversiteler,  bu misyon doğrultusunda donatılır ve önceliğini kalkınma ve milli bütünleşmeye odaklarsa bak o zaman topyekun kalkınma sadece dilde kalmayıp ruh dünyamıza da işleyip pratik hayata yansıyacak demektir. Artık bu ülke ideolojiyle haşir neşir olmuş üniversiteler görmek istemiyor,  tam aksine ilme ve tekniğe yönelmiş, sivil katılımcılığı ilke edinmiş üniversiteler görmek arzuluyor.  Milletimizin derin sinesinde yatan bir istek var ki;  malum o istek üniversitelerin ilim ve irfan merkezleri olma noktasına dönüşecek bir arzudur bu. Zaten ilim irfanla kalkınma gerçekleşebiliyor. Bakın Bediüzzaman’ın Van’da bir üniversite kurulması yönündeki istek ve çabası hep o güzel duygulardan kaynaklanan bir arzunun neticesidir. Üstelik o ilim ve irfan merkezlerinin ehemmiyetini bildiği için etrafına; kalkınmada öncelikle ilmi metot olarak göstermiştir.  O halde üniversitelerle işbirliği cihetine gidilerek topyekûn hamle başlatılabilir.
          Velhasıl;  Topyekûn kalkınma,  topyekûn bir olmak, iri olmak, diri olmaktır.

           Vesselam.

18 Aralık 2016 Pazar

KATILIMCI RUH VE KATILIMCI DEMOKRASİ



   KATILIMCI RUH VE KATILIMCI DEMOKRASİ

                                                                     SELİM  GÜRBÜZER

          Kollektif çalışma ruhu, sivil katılımcılığın ana unsurunu oluşturur. Ferdiyetçilikten ekip anlayışına geçmek insanı kavileştireceği gibi kolektif dayanıklılık da sağlar. Nasıl dayanıklılık sağlamasın ki,   beraber iş yapma duygusu katılımcı demokrasinin özünü teşkil etmektedir. Bakın birkaç girişimci bir araya geldiğinde şirketleşebiliyor. Yetmedi şirketler birleşip daha büyük finans merkezleri oluşturabiliyor. İşte katılımcı anlayış böyle bir şeydir. Kaldı ki karıncalar bile sosyal iş bölümünün tipik örneklerini sergilerken,  insanoğlu şirketleşmiş, firmalaşmış, çok mu?  Elbette ki insanın karınca misali katılımcılık faaliyetlerinde bulunması gayet tabii bir durumdur.
         Şayet gayet tabi bir durum gördüğümüz bu katılımcı ruhun önünde engeller varsa öncelikle onları ayıklamak gerek, ya da ortadan kaldırmalı ki, bireysel beceriler ortaya çıkabilsin. Böylece bireylerin kendi bilgi ve becerilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte güç oluşturup bir anlamda demokratik katılıma giden yolda önemli adımlar atılmış olacaktır. Buna birde bireysel becerileri bir araya getirdiğinizi düşünün, bak o zaman demokratik katılım neymiş idrakine varmış olacağız. Zaten insanların liyakati ölçüsünce kendilerini ispatlama duygusunu harekete geçirmek toplumu keşfetmek olacaktır. Yani her keşif yeni bir açılım demektir.
            Belli ki Türk insanı belli bir döneme kadar merkezden yönetilirken idari mekanizma da buna paralel merkezi yapıya bürünmüştür. Malum, Özal’ın ilk siyasete atıldığı yıllarda başlattığı köprüyü satarsın satamazsın tartışmalarını izleyenler çok iyi bilir;  o yıllarda tabandan gelen özel girişimcilik hamleleri bile engellenmiştir. Tabii durum vaziyet bu istikamette seyredince sivilleşme yolunda istenilen seviyelere gelinememiştir. Her şeye rağmen yine de halkın idrak seviyesi merkezde yer alan idarecilerin ufkundan çok ileri seviyededir.  Hiç kuşkusuz bunda Menderes ve Özal dönemlerinin çok büyük bir etkisi olmuştur. Elbette ki, tek partili dönemden çok partili hayata geçer geçmez bir çırpıda eski alışkanlıkları terk etmek kolay olmamıştır, bir süreç gerektirmiş.  Neyse ki geçte olsa Türkiye gündeminde sivil söylemlerin sıkça konuşulur ve tartışılmaya başlanılmasıyla birlikte Türk insanının ufku açılmıştır. Aslında statükocu seçilmişler ve statükocu atanmışların toplum ufkunun arkasında kalması mühim bir hadisedir.  Bu hadise aynı zamanda bir çağın kapanıp yeni bir çağa girmenin muştusudur. Zira statükocu zaptiyeler hala,  kurulu düzenlerini Ankara’nın derin koridorlarından sürdüreceklerini zannediyorlar,  oysa bu hüsnü kuruntudan ibaret bir yanılgıdır. Artık köprünün altından çok sular aktığını bilmeleri gerekir. Bu tutumlarında ısrarcı oldukları takdirde merkez kenar çekişmesinde kaybeden toplum değil, bilakis kendileri kaybedecektir. Kaldı ki dünyadaki hızlı değişim süreci statükocuların aleyhine işlemektedir.  Küreselleşmenin söz edildiği bu çağda ancak sivil söylemler yer edinebiliyor. Zaten toplum statükocu kesimden uzaklaştıkça er geç merkezi anlayışların tedavülden kalkacağı muhakkak.  Gerçekten de merkezi siyaset dibe vurmuş gözüküyor. Bu böyle devam ederse, eskiden toplumu tepeden formatlayanlar, bu kez kendileri toplum tarafından formatlanacaktır.  Anlaşılan her kim olursa olsun eninde sonunda geleceği nokta toplumun derin sinesidir.
         Toplum gidişatına aksi istikamet belirlemek mahkûmiyet demektir. Şayet böyle bir mahkumiyete düşmek istemiyorsak yapılacak tek erdemli tavır sivil inisiyatif hareketlerin önünde direnmek yerine kollektif ruh ve katılımcılığa destek olmaktır. Aksi takdirde toplum dışı kalma kronik bir vaka olmaktan çıkamaz.  Kaldı ki toplum dışı kalanların cenazeleri bile ortada kalabiliyor. Dedik ya toplum eski toplum değil, yeniliğe yelken açmış durumda. Artık insanları koyun misali gütmek çok gerilerde kaldı. Hani derler ya; “Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti” diye, aynen öyle de artık önümüzde artık yeni bir Türkiye tablosu var. Bu tabloya baktığımızda toplum ülke yönetiminde ağırlığını hissettirmek istiyor. Değim yerindeyse yönetimde sözde,  kararda bizim diyorlar.  Ne diyebiliriz ki, elbette ki böylesi bir isteğe itirazımız olamaz. Sonuçta mutlak hâkimiyetin dışında, hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Dolayısıyla toplumun denetlediği veya yönetimde demokratik katılımın sağlandığı model, yarınlarımızın güvencesi olacaktır.  Zira yeni 27 Mayıslar, yeni 12 Eylüller, yeni 28 Şubatlar, yeni 17-25 Aralıklar, yeni 15 Temmuz İhanet Çetesi darbe girişimleri yaşamamak için buna mecburuz da. Madem öyle, katılımcı demokrasiyi sağlam zeminlere oturtmak gerekir. Aksi takdirde tabiat boşluk kabul etmez,  hele meydanı boş bırakmaya dur, bir bakmışsın haramiler çoktan meydanlara üşüşmüş görürsün. Gerçek şu ki;  bir takım zinde güçler veya haramiler bizim güçlü olmamızı istemiyorlar. Nedeni gayet açık; bizim iri olmamız, diri olmamız, bir olmamız onların hesabını altüst etmeye yetiyor.  O halde alt üst tabaka demeden aynı halkada bir olmamız icab eder. Zaten bir olursak merkez kenar çelişkisi diye bir meselemiz kalmayacaktır.  Globalleşen dünyada, daha da iyi bir konuma gelebilmek için her bireyin katılımcı ruhunu yeşertmek gerek,  bu duygu seline kayıtsız kalmayıp destekte vermeli. Artık Türkiye dernek, vakıf ve birçok sivil toplum kuruluşlarıyla demokratik katılım hamlesi yolundadır. Öyle ki bu sivil kuruluşlar, gelecekte Türk siyasetini belirlemeye namzet görünüyor. İşte bu gerçeklerden hareketle gelecekte hiçbir siyasi parti kalkıp, sivil toplum kuruluşlarını göz ardı ederekten kendine bir rota çizemeyecektir. Zira kitleler isteklerini fert fert dile getirmiyorlar, bilakis kendi aralarında organize topluluklar oluşturarak taleplerini dile getiriyorlar.  Onun için ülke yönetiminde ister atanmış, ister seçilmiş olsun, sivil toplum örgütlerinin sesine kulak vermek zorundadır. Belli ki sivil katılımcı anlayış merkezi derinden etkilediği gibi, siyaseti doğrudan dizayn edebiliyor. Şayet durum tersine dönmezse Allah Resulü’nün veda hutbesinde, kitlelerle doğrudan doğruya muhatap olduğu çağa benzer bir çağın eşiğine ulaşmak an be an mümkün. Nasıl olsa artık Jandarma dipçiği ile toplumla köprü kurma devirleri bitmiş durumda. Dolayısıyla boşu boşuna eski günlere özlem duyup ta tekrar o kâbus dolu günleri diriltmenin anlamı yoktur. Kaldı ki 21. asırda toplumla yüz yüze, birlikte, el ele ve gönül gönüle bağ kurabilen anlayışlar kabul görüyor.  Yeni anlayışlar, yeni gelişmeler bize bu ümidi veriyor da. İnşallah bu ümit var bekleyişimiz ve bu büyük katılımcı ruh bizim yeniden dirilişimiz olacaktır. 
            Şurası muhakkak; topluma rağmen, hep kendi bildik şarkısını tekrarlayan, kendi çizgisini hakikat sanıp tepeden dayatmacı bir yol öngören statükocu anlayışın ayakta kalması pek mümkün gözükmüyor. Çünkü bu kez sivil katılımcılığın ayak sesleri çok daha gür çıkıyor gibi. Hatta önü alınamaz bir şekilde kitlelerle beraber hareket edilen çağa doğru ilerliyoruz da. Çok şükür insanlar artık kendilerini oy deposu değil yerinden yöneten pozisyonda görüyor.  Gerektiğinde tek tek siyasetçiden yaptıkları icraatların hesabını sorup ülke için hizmet talep ediyorlar. Kelimenin tam anlamıyla Türkiye'de toplumun beklentisi yönetilemeyen demokrasiden yana değil, yönetilen demokrasiden yanadır. 
       Öyle anlaşılıyor ki katılımcı anlayış yurdun dört bir yanını sardıkça, toplum kendini kenarda bekleyen aktör addetmeyecek, bilakis merkezi sorgulayacak konuma gelecektir. Gerek sanayi kesimi, gerek işçi kesimi, gerekse diğer sivil toplum kuruluşları sivil katılımcılığın öneminin farkına varmış durumdalar. Dahası seçim meydanlarında arka arkaya sıralanan hayali vaatler inandırıcılığını yitirmiş gözüküyor, hamasi nutukların yerini sorgulama ve denetleme almaya başlamış bile. Belli ki halk geçmişte seçim zamanlarında bir takım ürünlere enflasyonun üzerinde fiyat verip geçici de olsa zafer elde etmek peşinde olan siyasilerin bu ülkeye yaptıkları tahribatları unutmamış. Nasıl unutulabilir ki,  ortada kandırılmışlık var, bir kere daha kandırılmışlığa kalkışıldığında buna kargaların bile prim vermeyeceği muhakkak.
        Hatırlayın neydi o kandırılmışlık. Malumunuz 2002 yılı öncesi Türkiye’sinin hayali vaatlere kulak vermesi büyük bir talihsizlikti. Keza siyasilerin de halkın huzuruna iki anahtar vaadiyle çıkması bir başka handikabımızdı.  Oysa halk içi boş vaatlere kanmayıp eser siyaseti izlemeleri yönünde tavır koysaydı, siyasilerde buna paralel kentsel dönüşüm, demir ağlar, hızlı tren, Marmaray, duble ve oto yollar, tüneller,  kentsel dönüşüm, kendi uçak ve tankını yapma,  uzaya uydu gönderme, dış piyasaya açılma,  enflasyon canavarına son verme gibi projelerle ortaya çıksalardı bugün Türkiye’nin bulunduğu konum çok daha farklı olurdu. Neyse ki birçok badireler atlattıktan sonra kendimize gelip daha yeni yeni sorgulama ve denetleme çizgisine gelebildik.  Tabii bu seviyeye gelmek pekte kolay olmadı. Ne zaman ki taban fiyatının ve her yıl devletçe açıklanan zammın çözüm olmadığını anladık, ne zaman ki KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşekkülleri) bütçenin büyük bölümünü yuttuğunu fark ettik,  işte o zaman sivil katılımcılığın ne demek olduğunu idrak eder olduk. Demek ki; sanayici sanayiciyle, işçi işçiyle, köylü köylüyle katılımcılık örnekleri sergilediğinde Türkiye'nin yıldızı parlayabiliyormuş. Hiç kuşkunuz olmasın bu bahar havası devam ettiği sürece ekonomi’nin yükünü çeken sanayici, tüccar,  işçi ve çiftçi vs. tüm kesimlerin yüzü gülüp gelirlerinde büyük bir artış kaydedecektir. Anlaşılan sivil katılımcılığın önünü ne kadar açarsak o kadar kalkınacağız demektir. Dolayısıyla bütçeye ayrılan aslan payın büyük bir bölümünü tabana yayıp sivil girişimlerde kullanmak en akılcı yol olacaktır.
         Geçmişte bunalıma yol açan bir başka sacayağı ise, birtakım muhalif siyasetçilerin topluma tepeden bakıp önüne geçme çabasıdır. Zaten yıllarca müzmin muhalefet olarak kalmış siyasetçilerden başka bir şeyde beklenemezdi. Bilhassa bu muhalif siyasiler arasında ana muhalefet ülkenin gerçekleriyle barışık pozisyon alsaydı iktidara alternatif konum kazanabilirdi.  Zaten devlete sırtını dayayarak nereye varılabilirdi ki. Üstüne üstük ortada artık eskisi kadar devlete sırtını dayanacak kurum ve kuruluşta kalmadı, sonuçta tilkinin dolanıp dolaşıp döneceği yer milletin sinesi olacaktır.  Maalesef ne ana muhalefet, ne de yavru muhalefet yeni Türkiye’yi anlamış değiller.  Anlamış olsalar sivil inisiyatifin rolünü inkâr etmez onları teşvik eder destek verirlerdi. Ama bir gün gelecek tıkandıklarında el mahkûm hür teşebbüsün ayak seslerini onlarda elbet duymaya başlayacak. Çünkü dünyanın gidişatı bir yol izlemek sadece geri kalmış üçüncü dünya ülkelerinde geçerli akçedir.
            Sanayici ve iş adamların sayısı her geçen gün artış kaydetmesiyle birlikte sanayileşmemizde o ölçüde ivme kazanmaktadır.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, devletin sırtından geçinen sanayici değil, üreten sanayicilerin ortaya çıkmasını sağlamak olmalıdır.  Malum, devletten nemalanmak isteyen birtakım sanayicilerin tekelleşme arzuları çoğaldıkça, toplumu sömüren birer klikler olarak karşımıza çıkabiliyor. Bu tip açgözlülüğü önlemenin yolu sanayici iş adam sayısını tabana yayıp yeni sanayici iş adamların sayısını çoğaltacak zemini hazırlamaktan geçmektedir. Böylece her yeni sanayici ve iş adamı ürettikleri ürünlerin kalitesini artırıp dünya pazarlarıyla rekabet edecek ölçülerde kendilerini ispatlamaları durumunda başarılı girişimci kategorisine dâhil olacaklardır. Kalitesizlik, güvensizlik ve ucuz yoldan kazanma iştiyakı, kötü sanayicilikten sayılır. Güvenin olmadığı yerde yatırımda olamaz. O halde evvela güveni sağlamak gerekiyor. Ülkemizde gerekli güven sağlandığında coğrafyamızda yeni yeni sanayicilerin doğma süreci hız kazanacaktır. Dolayısıyla muktedir olmuş bir iktidarla katılımcı ruhun el ele vermesi yarınlarımızın teminatı olacaktır. Derken o özlem duyduğumuz millet ve devletin el ele verdiği katılımcı düzende devlet rant dağıtmaktan, sanayici de rant peşinde koşmaktan vazgeçip hizmete odaklanacaktır.
       Yediden yetmişe herkes güçlü bir Türkiye için hizmete revan olmalı. Bakın Selçuklu, Osmanlı derken yeni bir çağın eşiğine geldik. En son kalemiz Türkiye’mize yeni bir ruh, yeni bir değişim halkası eklemek istiyorsak, bunun yolu halkın sesine kulak verip halkın idarecileri denetlediği ve yönetimde ağırlığını hissettireceği modeli hayata geçirmek gerekir.  Madem öyle daha ne duruyoruz,  hep birlikte katılımcı bir anlayışla yeniden ufuklara doğru kanatlanıp parlak geleceğimizi kuralım.
             Vesselam.


16 Aralık 2016 Cuma

KİMLİK BUNALIMI


                                                              KİMLİK BUNALIMI

                                                                                                                               SELİM GÜRBÜZER

          Kabul etsek de etmesek de teknolojik gelişmelere paralel kimlik krizi bir bunalımla karşı karşıyayız. Belki de yaşanan bunca sıkıntıların kaynağında tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi toplumuna geçiş sürecinde geleneksel değerlerimizin vahşi kapitalizmin hışmına uğramanın yansıması vardır. Buna rağmen yine de kültürel değerlerimiz canlılığını yitirmiş sayılmaz.
      Teknolojik gelişmeler insanımızı yabancılaştırmanın ötesinde öz kimliğine karşı duyarsızlaştırıyor da. Yine de her şey tükenmiş değil,  gelişmiş ülkelerin aksine Türkiye’de işçisine zekâtını veren, hayır hasenat işlerde koşturan, hatta devletine zamanında vergisini veren fabrikatör ve zenginlerimizin varlığı yüreklerimize su serpiyor.  Bu durum bizi bir nebze olsun gelecek için ümitlendiriyor da.
        Türk insanı iki arayış içerisinde; birincisi kimlik arayışı, ikincisi sistem arayışıdır. Ruhunun açlığını doyuramayan ve köksüzlüğe itilmiş gençler elbette ki arayış içerisine girecektir, bu kaçınılmaz. Genç nesil habire hırpalanıp kendi kendine kıyılmaktadır, buna seyirci kalamayız.  Dün nasıl ki Sakarya’da; Çanakkale’de, Dumlupınar’da yedi düvele karşı dişe diş mücadele verildiyse bugünde topyekûn içimizi içten içe kemiren yabancılaşma virüsüne karşı, yeniden ruh kökümüze dönme savaşı verebiliriz pekâlâ.
           Milliyetçi misin, Ümmetçi misin, Liberal misin, Sosyalist misin gibi sorularını sık sık duyuyor olmamız belli ki içinde bulunduğumuz kimlik arayışımızın bir göstergesi. Öyle ki neyin doğru, neyin yanlış olduğunu seçemez olduk. Artık sürekli yolumuzu haramiler kesip haramzadelerin telkinlerine muhatap kalmaktayız. Bir takım zinde güçler fildişi kulelerden Türk gençliğini kandırmak adına demagojik söylemlerle güya toplumu aydınlattıklarını sanıyorlar. Oysaki ağızlarından dökülen içi boş laflar kimlik meselesini daha da koyulaştırmakla birlikte boşa nefes tüketmekten başka işe yaramamaktadır.
          Hiç kuşkusuz kültür kodlarımızın temelinde İslamiyet vardır. Madem öyle yeniden gençliğe aşı olacak kültürel değerlerimizi canlandırıp kimlik krizine son vermek gerek. Aksi takdirde gençlere kim ne telkin ediyorsa, kim ne yol gösteriyorsa ona kanıp toplum içerisinde kendince kimlik edinebiliyor. Malumunuz tabiat boşluk kabul etmez derler ya, aynen öyle de fırsattan istifade karşımıza ehlisünnet çizgisi dışı militan tip bir Müslüman kimliği çıkması kaçınılmazdır. Nitekim bir dönem Humeyni’den Kaddafi’ye uzanan birçok kökü dışarıda liderlere özlem duyan radikal Müslüman tipi oluşumlara şahit olmuştuk bile.
        İşte radikal oluşumların çoğu kez tepkici karakter göstermesi bu duyulan özlemin neticesidir.  Kaldı ki onlar Kuran’da geçen ayetlerin nüzul sebeplerini ve detaylarını bilmeden ayetleri kendi kafalarına göre sloganlaştırmaktan çekinmezler de. Öyle ki; Kuran’da geçen ayetleri kendi kişisel egolarını tatmini doğrultusunda sloganlaştırıp huzur bulmaya çalışıyorlar. Maalesef kurtuluşu Pir-i Türkistan’da, Yunusta, Mevlana’da arayacaklarına tepkici karakterdeki İbda-C, Hizbullah, El Kaide vs. eylem hastası örgüt liderlerinde arıyorlar. Yazık,  hem de ne yazık, Hariciliği andıran bu tür radikal oluşumlar yeni neslin seçimi olmamalıydı. Her şeye rağmen yine de tarihten gelen o engin hoşgörü kodlarımız sayesinde toplumun büyük çoğunluğu İmamı Gazali, İmamı Rabbani, İmamı Azam ve Bediüzzaman gibi âlimlerin ışığında hareket etmektedir. Bu büyük zatlardan habersiz olanlar hak getire, boşlukta savrulup bir yerlere tutunmak sarılmak zorunda kalmışlardır.
         Şayet gençlerimize Gazalice, Mevlana’ca, Yunusça yaklaşabilirsek bu topraklarda radikal Müslüman kimliği yer bulamayacaktır.  Maalesef uzun yıllar yanlış uygulanan kültürel politikalar yüzünden normsuzluk ve kimlik bunalımı,  çözülme ve şiddet eylemleri had safhaya ulaşmıştır. Zira kimlik meselesini tepeden inme dayatmacı yaklaşımlarla ya da vicdanlara pranga vurarak çözemeyiz. Türkiye’nin talihsiz genç nesilleri Yunus’un, Mevlana’nın ve daha nice gönül sultanlarının sevgisinden yoksun halde içi boş sloganların ardına düşüyorlarsa, suçu onlarda değil kendimizde ve idarecilerin basiretsizliğinde aramamız gerekiyor. Bakın birtakım gençler koro halinde aynileşme (özdeşleşme) seline kapılmış durumdalar.  Kiminle özdeşleşme derseniz, tabiî ki kendi iç bilge dehalarımıza değil elbet,   kökü dışarıda Humeyni tipi liderleredir.  Dedik ya tabiat boşluk kabul etmez, gerçekten de boşluktan istifade talihsiz genç kuşaklar başka iklimlerin, başka coğrafyaların insanını rehber kabul edecek noktaya sürüklenmişlerdir. Şuan milli kültürümüzü ön plana alan bir politika belirleyemeyişimizin bedelini bizden çok yeni nesil ödüyor.
          Kimlik bunalımı normsuzluğa yol açıyor, açacakta.  Modernizmle geleneği karşı karşıya getirdiğimiz yetmezmiş gibi, birde bunun üstüne kabak çiçeği gibi açılmayı marifetten saymışız. Şayet geleneksel değerlerden kopukluk veya pişkinlik hali devam ederse kimlik bunalımı gelecekte insanımızı esir alması an meselesi diyebiliriz. Bakın, gençler hala eline tutuşturulmuş sloganların cazibesiyle çözüm arayıp derbeder haldedir. Bir başka ifadeyle çıkmaz sokaklarda avare avare dolaşan şaşkın ördek konumdalar. Gençlerin sosyalizm, liberalizm gibi batılı kavramlardan medet ummaları kimliksizliğin bir neticesidir.  Ki; bu tür kavramlar bize değer katmadığı gibi yaramıza merhem olmaz da. Ne yazık ki kaidesizlik ve normsuzluk her tarafı sarmış durumda. Kimimiz tangodan hoşlanıyor, kimimiz arabesk, kimimiz de halk müziğinden hoşlanıyorsak bu demektir ki her alanda çözülme söz konusudur. Yani ortada anomia (normsuzluk) bir durum vardır. Hele hele diskoteklerde, barlarda gününü gün eden kızlı erkekli gençlere şahit oldukça kimlik krizinin ne derece ciddi bir mesele olduğunu derinden hissediyoruz. Kaldı ki, sadece eğlence merkezlerinde ömür törpüleseler yine gam yemeyiz icabında canı sıkıldığında elindeki molotofla polise, esnafa, sokaktan geçen herkim olursa can yakıyorlar. Bu da yetmez habire terör estiriyorlar.
          Anlaşılan mevcut gençlik üzerinde milli kültür aşısı ihmal edilmiş, daha çok dış güçlerin maşası olmaya yönelik sokağa salınma görünümümüz var.  2013 yılı Gezi parkı olayları bunun teyididir. Başlangıçta masumane birkaç ağaç için start verilen bir olayın nasıl hükümete yönelik bir darbe girişimine dönüştüğünü hep beraber yaşadık ve hissettik.  Ellerine tutuşturulmuş molotof kokteyli genç yerine isterdik ki elinde bilgisayar ve kalem tutuşturulmuş bir gençlik olsun, ama olmadı yakıp yıkma psikolojik deşarj aracı olarak kullanılmıştır.  Bu arada elbette ki bilgisayarı tek başına değer olarak kutsallaştırmamak gerekir, ona ruh vermekte gerekir. Kaldı ki sırf bilgisayarı simgeleştirmek kuşaklar arası kültür çatışmasını beraberinde getiriyor.  Sadece çatışma mı, elbette ki hayır, bunun yanı sıra mekanik soğukluk ten kafesinde büyüyen insanı ruhen çökertmektedir. Belli ki her şeyde köksüzlük hâkim. Bir kere yakamızı modernizmin pençesine kaptırmışız, istesek te kültür kodlarımıza dönüşümüz zor.  Zira o engin kültür hazinelerimizi kütüphanenin tozlu raflarından çıkarıp gençliğe sunacak bir hamle şimdilik gözükmüyor.  Her ne bedel ödüyorsak biliniz ki öz kaynaklardan uzak kalmanın bedelidir bu. Düşünsenize ehlisünnet kaynaklarından mahrum edilmiş gençlikten başka daha ne beklenirdi ki?
         Peki ya batı?  Malum onlarda yüzünü doğuya çevirip bizim o müthiş engin klasiklerimizi ulaşma gayreti içerisindeler, bizi bizden daha iyi anlamaya çalışıyorlar. Mevlana ve Yunus'a öylesine gıptayla bakıyorlar ki bize ait kıymetlerimiz bizden daha çok dışarıda yankı buluyor. Belli ki şımarık batı gençliğine Dante, Sheakspear gibi bilgelerin klasikleri çare olamıyor, ruhun susuzluğunu giderecek kaynak doğuda gözüküyor. Batı teknolojik gelişmelerin doruğuna ulaştı ama daha henüz insan ruhunu keşfedememiş, bu konuda Pir-i Türkistan’a, Mevlana’ya, Yunus’a büyük ihtiyaç hissediyorlar. İşte bilge zatlarımızın cümle âlemde yankı bulması bu yüzdendir.
         Düşünsenize bir zamanlar hem nasıl milletmişiz ki şu içine düştüğümüz perişanlığımıza rağmen yeniden insanlığın başvuracağı kaynak olabiliyoruz. Nasıl kaynak olmayalım ki üç kıtadan hükümran olmuş şefkat medeniyeti idik,  bizimle âlem nizam bulmuşta.  Ne var ki gelinen noktada vahşi kapitalizm her şeyi yakıp yıkmış. İşte Bosna, işte Çeçenya, işte Filistin, işte Mısır, işte Suriye’nin içler acısı hali bunun en tipik canlı misali. Bir zamanlar bu topraklar yediden yetmişe herkese bağrını açıp ne Rum, ne Rus, ne Süryani’si kıyılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kucak açıp ana yürek olmuşuz. Düşünsenize Sultan Abdülhamid Han açtığı mekteplerde aşiret çocuklarının yanı sıra Uzak Doğudan gelen talebeleri de eğitmiş, böylece dışarıdan gelen talebeler Türkçeyi de öğrenip ülkemizi sever hale gelmişlerdir. Böylece devlete olan güven sayesinde hem iç,  hem dış dünyadan gelebilecek muhtemel krizler atlatılabilmiştir. Maalesef Ulu Hakanın izlediği kültür siyaseti ters yüz edilip güya bizim toprağımızda yetişmesine izin verdiği insanları devlet kademelerine ataması istibdat olarak değerlendirilmiştir. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bakın Ulu Hakan bu konuda ne diyor, diyor ki; “Çeşitli rütbeler vererek subay yaptığımız aşiret ağaları yeni durumlarından memnun oldukları gibi, bu vesileyle biraz disiplin öğreneceklerdir. Uzun yıllar pek çok memuriyetlerde Hıristiyan, Ermenileri kullandık. Niçin o zaman eleştirilmedi de, kendi dinimizden olanları aynı göreve atayınca eleştiriliyor? Yazık, yazık ki ne yazık, istenildiği şekilde yorumlanıyor.”
        Artık günümüz dünyasında değerler hak getire,  tek geçerli akçe para olmuş.  Belli ki tarım sürecinden sanayileşmiş bilgi toplumu sürecine geçtiğimiz şu aşamada baskın değer kentliliktir. Tabii kentlilik derken, bizim Medine’miz veya şehir anlayışında bir fazıl şehirlilik değil elbet, bedeviyetin medeniyete galebe çaldığı bir kentlilik gözdedir. Maalesef günümüzde kentin kriteri tüketim çılgınlığı içerisinde kişiliksiz yaşamak olmuş. Zaten geleneksel değerlerden söz edende yok,   bahseden olursa da dışlanıyor.  Maalesef çarpık kentleşmeyle birlikte geleneksel değerlerden kopuş hız kazanmış durumda.  Kimlik bunalımının bu denli ürkütücü seviyelere geleceğini tahmin edememiştik. Şimdilerde varsa yoksa popüler kültür baş tacıdır.
            Kültürel erozyona son vermek için mutlaka kendi öz değerlerimize yönelip kimliğimizi canlı tutmak olmalıdır. Aksi takdirde dayanışmacı karakterimiz tamamıyla ortadan kalkıp bulunduğumuz toplum içinde yalnız kalacağız demektir.  Derken yalnızlığa mahkûm edilen insanın yolda hırsız fenerlerince avlanması çok daha kolay olacaktır
       Demek ki; çeşitli sosyal hastalıkların sebebi öz kaynaklarımızı kentleşme veya sanayileşmiş bilgi toplumu yolunda olan insanımıza yeterince sunulamamasıdır.  Durum vaziyet böyle olunca bireyin sanayi toplumu içinde kendine yabancılaşması ve kimlik krizine sürüklenmesi kaçınılmaz oluyor.
            Öz kaynaklardan mahrum edilen genç beyinler popüler kültürün etkisiyle hayata yenik düşüp adeta can çekişiyor. Bu duruma daha fazla seyirci kalamayız. O halde kurtuluşu dışarıda aramak beyhude. Kimlik bunalımına son verecek tek çözüm öz kaynaklarımızda fazlasıyla mevcut.

            Vesselam.