29 Aralık 2016 Perşembe

AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ


               AVRUPA BİRLİĞİ MACERAMIZ
SELİM  GÜRBÜZER
   
                       Avrupa’ya 1699’a kadar gelen evrede birinci tehdit Osmanlı’dan gelmiştir hep. Bunun üzerine Avrupa’da Türk karşıtı birliktelik düşüncesi oluşur. Ve Fransız Devlet Adamı Sully, ilk defa Birleşik Avrupa Projesi girişimini başlatan lider olarak karşımıza çıkar. Kaldı ki karşı çıkış başlatmasa da Osmanlı’nın Viyana yenilgisi ve donanmasının Hint okyanusundan çekilmesi onları birliktelik yolunda cesaretlendirecektir.  Nitekim Osmanlı’nın çöküşe geçtiğine iyice kanaat getirdiklerinde tüm Avrupa’yı harekete geçireceklerdir. Böylece topraklarımızın bölüşülme hamlelerine girişilir de. Zaten bir devlet hasta yatağına düşmeye dursun,  hiç kimse geriye dönüp de bir zamanlar bize kol kanat germiştiniz, sizin adalet şemsiyeniz sayesinde hür yaşamıştık demez,  bilakis düşene bir tekmede kendileri vurup kuyusunu kazma pozisyonu alacaklardır. İngiltere ahde vefaymış, şuymuş buymuş umurunda mı sanki, fırsat bu ya, Osmanlı hasta yatağına düşmüşken hemen Kıbrıs’a postu serip sonrasında Mısır’ı kuşatma altına alarak Hint yolunu kontrolüne alacaktır.
           Avrupa için bir noktadan sonra Osmanlı tehdit kapsamında görülmez, yerine ikinci tehdit kapsamında Rusya görülür. Bikere Çar Deli Petro’nun sıcak denizlere inme hevesi öteden beri biliniyor, bir sır değil zaten. İşte bu doğrultuda Rusya’nın yayılma politikaları ve işgal girişimleri Avrupa için yakın tehdit kapsam alanı içerisinde değerlendirilir.  Ancak Rusya için ortada daha henüz hâlihazırda bir caydırıcı müeyyide uygulanmayacak manasına bir değerlendirmedir bu. Her neyse Avrupa değerlendirme safhasıyla vakit geçire dursun, bizim ahı gitmiş vahı kalmış halimiz bile onların diri haline taş çıkartıcasına Osmanlı hasta yatağında bile Rusya’ya karşı tek ciddi manada tek direnen ülke olduğunu gerçeğini değiştirmeyecektir. Ne diyelim, işte Avrupa’nın çifte standart yüzü bu. Baksanıza adamlar hem bir yandan Rusya’yı tehdit kapsamında değerlendiriyorlar, hem de bu ne perhiz bu lahana turşusu cinsinden Osmanlı’ya karşı Çarlık Rusya’yı ittifaka ve işbirliği yapmaya davet edecektir. Zira baktılar ki, Rusya almış başını Doğu Avrupa'ya doğru hızla yayılma istidadı gösteriyor, Osmanlı hastada olsa Osmanlıyla dayanışma içerisine girmek durumunda kalacaklardır.
           Malum batı hayranlığı Tanzimat'la birlikte topraklarımıza sirayet eden bir maraz hastalıktır. Hatta işi sadece hayranlık seviyesinde tutmayıp soğuk savaş sonrası NATO’ya dâhil olmakla batıyla olan ilişkilerimizi daha da pekiştirip bir başka mecraya kaydırırız.  Kaydırmamızda gayet tabiidir. Çünkü o yıllarda komünizm Avrupa’nın baş belası bir ideoloji olduğu gibi bizimde baş belamızdı. Bu yüzden Türkiye’nin Varşova Paktı karşısında NATO’da yer almasına şaşmamak gerekir. Dolayısıyla Kore’ye asker göndermekle NATO’daki konumumuzu güçlendirmiş oluruz da.  Derken batı dünyasına bir noktada iyi niyet gösterisi olarak göz kırpmış oluruz. Dahası bu arada Sovyet yayılmacılığı karşısında kendimizi korumaya almış oluruz. Sadece kendimizi korumak mı,  icabında komünizm tüm dünyayı tehdit eder bir ideoloji kapsamı alanı olmaktan çıkıp, tüm insanlığın rahat bir nefes almasını beraberinde getirir. Ama bunla yetinmemeliydi, Avrupa çifte standart maskesinden de kurtulmanın yolları aramalıydı.  
          Bakın, Fransız düşünürü Remi Brague ne tavsiyede bulunuyor: ‘Avrupa’ya Romalı tavrına dönerek kendi dışındaki toplumlara kapılarını açması gerekir.” Ve şu uyarı vazifesini yapmayı da ihmal etmez, der ki:‘Şayet Avrupa kendi değerlerinin aksi istikamette bir yol izlerse kendi içine kapanıp karanlık çağına dönmüş olacaktır.’ Yine benzer bir açıklamada Josep Fontana’dan gelir, o da şöyle der:  “Eğer kendimizi kapalı duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek hem içerden hem dışarıda can vereceğiz demektir,  böylece şimdiye kadar yarattığımız uygarlıklar yok olacak ve bizim için kapalı bir yeni sahife açılacaktır.”
         Evet, Avrupa’nın bir takım sağduyulu aydınların kaygılarında yerden göğe kadar haklıdırlar. Dile getirdikleri kaygıları gayet açık ve net ortada: Avrupa kendi dışındakileri ötekiler olarak kategorize ettiği sürece bu kez kendi geleceğini karartıp düşüşü kaçınılmaz olacaktır. Hele ki geçmişte Avrupa’nın kurulmasında İslam medeniyetinin çok büyük katkısının olduğunu düşündüğümüzde kendi dışındakileri öteki görme huylarından vazgeçmeleri gerekmektedir. Nasıl ki tarihte İslam medeniyeti farklılıkları zenginlik addedip insanlığa soluk aldırmışsa,   bugünkü Batı kulübü de farklılıkları zenginlik addedip soluk olabilirdi pekâlâ. Düşünsenize İtalyan Tarihçi Cardini; Sicilya ve Napoli'de İslam Medeniyetinin kaynak izlerini takibe koyulduğunda bir de ne görsün; Napoli şehri yöneticileri; kendilerini Bizanslıların ve Longobardi Prenslerinin baskısından ve zulmünden korumaları için Müslümanları ülkelerine çağırdıklarını gözlemler. Ve böylece Endülüs’te filizlenen İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı kanaatine varır. Bu arada İtalyan tarihçi Cardini; İslam’ın Avrupa’nın doğrudan kurucu unsuru olduğuna iyice kanaat getirdikten sonra şu sözleri söylemekten çekinmez de: “Avrupa’nın 18.yüzyıla kadar Müslümanlara bakışı bugünkü gibi ön yargılı değildi, ama 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupalıya bihaller oluyor ve bundan böyle Müslümanlara öteki toplum gözüyle bakmaya başlayacaklardır.”
          Evet, Batılılar farkında ya da değil, gerçek şu ki; İslam’ı aradan çıkarmaya kalkışıldığında Avrupa tarihinin ne dününden,  ne bugününden,  ne de yarınından söz etmenin hiçte bir kıymeti harbiyesi kalmayacaktır.  Her ne kadar batı ülkelerinin nüfus çoğunluğu Hıristiyan olsa da İslam Medeniyetinin Avrupa’nın şekillenmesinde rol oynadığı gerçeğini nereye kadar görmezden gelinebilir ki. Madem öyle Avrupa aklını başına toplayıp bir an evvel bağrında taşıdığı tüm Müslüman nüfusuyla barışık kalmanın yollarını aramalı.  Ya da farklılıklarla beraber bir arada yaşamanın keyfine bakmalı. Aksi halde ruhi bunalım içerisinde kıvranan Avrupa’nın geleceği karanlık olacaktır. Müslümanları öteki görmekle nereye varılabilir ki. Olsa olsa varacakları yer kendi kendilerinin kuyusunu kazmak olacaktır.  Aslında Doğu ve Batı bir elmanın iki yarım küresi gibi birbirini tamamlamak için vardır. Bakınız tarih boyunca gerek sosyo-ekonomik gerekse kültürel bakımdan birbirlerine bir şeyler vererek bir şeyler alarak ilişkilerini sürdürmeye çalışmışlardır. Peki, bu durumda tam bir elma olmak varken kendi dışındakileri öteki görüp yarım elmaya razı olmak niye? Hiç kuşkusuz bu sorunun cevabı Bediüzzaman Said Nursi şu müthiş sözlerinde gizli:  “Avrupa Osmanlı’ya gebe, Osmanlı da Avrupa’ya gebe.”  
          Evet, İslam’ın soluğuyla nefeslenmeye sadece bizim değil Avrupa’nın da ihtiyacı var. Keza tersinden düşündüğümüzde teknolojinin meyvelerinden istifade etme noktasında en az Avrupa kadar bizimde ihtiyacımız söz konusudur. İşte Bu yüzden Bediüzzaman Avrupa Osmanlıya gebe, Osmanlıda Avrupa’ya gebe demiştir.  Öyle ya,  madem karşılıklı birbirimizin bir elmanın iki yarım küresi gibiyiz, o halde bir bütün elma olmak varken sadece Hıristiyan kulübü kalmak niye.  Dedik ya, Avrupa neydik edip bu tür takıntılardan bir an evvel kurtulmalı. Hiç kuşkusuz bunun yolu Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasında geçmekte.  Böylece geçişimizle birlikte Avrupa’yı bu tür bağnaz takıntılardan kurtarmaya yetecektir. Malum, başlangıçta Avrupa Birliği projesi kendi aralarında çıkan kavgalara son vermek için kurgulanmış bir projeydi. Yani, II. Dünya Savaşında yaklaşık elli milyon insanın canına mal olan acıların bir daha yaşanmaması için bu projeye start verilmişti. Şimdi ise gelinen noktada sanki kendi aralarında geçmişte hiç bir şey yaşanmamışçasına bu kez AB şemsiyesi altında öteki gördüklere toplumları birbirine düşürerek dünyayı kan gölüne çevirmekteler. Ne diyelim ‘bir gün keser döner, sap döner, gün gelir hesap kendilerine döner’ misali, bir bakmışsın kendi kendilerinin kuyusunu kazıyacakları günlerin eşiğine yeniden gelmişler.  Zaten bunun ilk işaretlerini şimdiden görüyoruz da. Bakın yıllardır bize karşı kırk dereden kırk su getirip aralarına almayanlar şimdilerde kendi aralarında çıkan çatırdamalarla meşguller. Böyle giderse AB’nin o tek bayrak altında yekvücut Büyük Avrupa olma hayali güme gidecektir. Nitekim İngiltere’nin Avrupa Birliğinden kopması,  Kuzey İrlanda ve İskoçya’nın çıkma isteği bunun en bariz göstergeleri.  
          Her ne kadar AB projesi dünden bugüne yüzyılın en büyük projesi olarak takdim edilse de her geçen gün AB karşıtlarının dünya ölçeğinde etkisini hissettirmesiyle birlikte AB’nin eski havasında olmadığı gün gibi açık ortada. Hele ki, AB’nin 732 daimi üyesinin Avrupa Parlamentosu seçimlerinde  (AP) kırka yakın temsilcinin fire verip aleyhte görüş bildirmeleri birliğin kendi içinde çatırdayacağının ilk işaretlerini vermeye yetmiştir. Zaten AB kendi içindeki Brüksel kalesine konuşlanmış Truva atlarıyla güç kaybına uğruyor da. AB konusunda uluslararası platformda yaşananlara baktığımızda her geçen gün çöküşün eşiğine yaklaştığı uzak bir ihtimal gözükmüyor. Hele ki dünya ölçeğinde nükseden AB karşıtı gösterilere baktığımızda bir bakıyorsun kimi zaman sağcılar, kimi zaman solcular AB karşıtlığı ekseninde boy gösterebiliyorlar. Kimi zamanda bir bakıyorsun aşırı milliyetçiler ve küreselleşme aleyhtarı gruplar kol kola girmiş birlikte eylemler tertipleyebiliyor. Derken birde bunun üstüne Roma’da imzalanan Avrupa Anayasası’nın AB üyesi ülkelerde referanduma sunulması tartışmalarında ortaya çıkan birtakım pürüzler zihinlerde ister istemez ‘Acaba AB'de dağılma sürecine mi giriyor kuşkularını daha da derinleştiriyor. Üstelik bu kuşkuları dağıtacak bir elde devreye girmez durumda. Besbelli ki bu kez işleri çok zor gözüküyor, bu durum ne Hitler’in zorla Avrupa’yı zapturapt altına alma (Avrupa’yı kontrol altına alma) şeklinde tezahür eden baskıcı uygulamalarıyla önlenebilir, ne de Brüksel koridorlarında kulis yapmakla önlenecek gibi gözükmüyor. Şimdilik ortada sadece dağılmakta olan kulübe daha çok para aktarmak yoluyla ayakta tutunma çabası gözükmektedir. Ne diyelim, Ey Avrupa! Sen misin bizi Avrupa Birliğine almayıp salonda beklemeye alan,  al işte sana şimdi kendi daimi üyelerini elinden kaçırmamak için uğraş durur hale düşersin böyle.          
             Hatırlarsınız Avrupa bir ara Türkiye’nin AB tam üyeliğine sıcak bakar havada göz kırpar gibiydi. Ama sonrasında Türkiye güçlendikçe bir baktık üzerimizde boza pişirmeye kalkışır moda geçtiler.  Tabii bunu Gezi olaylarına verdikleri destekten, 15-25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimlerine sessiz kalıp sırra kadem basmalarından anlıyoruz. Yetmedi bunu Türkiye’yi yeniden denklem dışında tutma eğiliminden anlıyoruz.  Denklem dışında tuttular da ne oldu, yalvaracak halimiz yok ya,  bu kez karşılarında artık eski Türkiye yok,  bilakis gündem belirleyen Türkiye var. Hatta bir gün gelir roller değiştiğinde onlar kapımızı çalar hale düşeceklerdir. Zira her geçen gün dinamizmini kaybetmeye yüz tutmuş yaşlı Avrupa’yı bataklıktan kurtaracak çare ancak Türkiye olabilir. Bikere her şeyden önce İslam ülkeleriyle olan ekonomik sosyal kültürel münasebetlerde Türkiye’nin birikimine ve engin tecrübesine ihtiyaçları var.  İşte bu noktada Türkiye, Avrupa ile Müslüman ülkeleri arasında köprü vazifesi yapacak tek ülke konumunda gözüküyor. Ancak şu da bir gerçek, geldiğimiz noktada tüm dünya ülkelerine yön veren AB ve ABD değil, asıl küresel güçler ve derin yapılar yön vermekte. Bakmayın siz öyle Amerikanın süper devlet olarak hava basmasına, oysa ortada bir görünen Amerika, birde görünmeyen Amerika var. Her ne kadar görünüşte güç gösterisinde Amerika ve Avrupa sahne almış gözükse de kazın ayağı hiçte öyle değil,  her iki görünür gücün üstünde derin küresel boyutta yapıların gölgesinde ancak hava basabiliyorlar. Yinede her ne şekilde sahne alırsalar alsınlar bu oyun bir şekilde bozulmalı.  Küresel güçlerin oyununu bozmak içinde her şeyden önce Avrupa’nın ayağına dolanan prangaları atıp Türkiye’nin yedi düvele karşı verdiği terör mücadelesinde köstek değil tam aksine destek olmaları icab eder. Hele ki başta PKK,  PYD, DAİŞ ve FETÖ gibi tüm terör örgütleriyle dişe diş, kana kan verdiğimiz canhıraş mücadelemizde yanımızda olmaları lazım gelir. Aksi takdirde insanlığı kasık kavuracak noktalara taşan terör belası bugün bizi, yarın onları da can evinden vuracaktır. Zaten bunun emarelerini bugünden görür gibiyiz,  baksanıza terör belası bir bakıyorsun bu gün Brüksel’de, bir bakıyorsun Paris’te, bir bakıyorsun G- 20 Zirvesine ev sahipliği yapan Almanya’nın Hamburg’ta, bir bakıyorsun bir başka ülkede can evinden vurulabiliyor.  Madem öyle Brüksel koridorlarında sözü geçen ülke olarak bilinen Fransa ve Almanya’nın tam üyelik işlemlerinde Türkiye’yi dışlayıcı tutumlarından vazgeçmelerinde fayda var. Türkiye’nin o müthiş engin tecrübesine sırt çevirmemeleri gerekir ki,  her geçen gün itibar kaybına uğrayan AB,  yeniden itibar kazanabilsin. Ama gel gör ki, Almanya artık terör örgütlerinin cirit attığı sığınacak liman hale gelmiş durumda. Güya kendince terör üzerinden nemalanacağını düşünüyor, belli ki Hamburg’ta G-20 zirvesinde yaşananlardan ders almayacak. Hem nereye kadar it kopuk sürüsüyle bir arada yaşayabilirler ki. Her türden terör hadiselerine sessiz kaldılar da ne oldu,  demek ki Paris’in göbeğinde çok rahatlıkla bomba patlatılabiliyormuş.  Bugün bize yarın dedik ama bize pek kulak asmadılar. Hiç kuşkusuz kulak verilmese olacağı buydu. Şayet Avrupa yarınından emin olma ve güven içerisinde yaşama diye bir derdi varsa Türkiye’nin dört bir tarafından sarmış olan tüm terör örgütlerine karşı verdiği amansız mücadelesinde köstek değil destek olmalıdır.
             Peki, Avrupa’nın ikide bir derin güçlerin gazına gelip Kıbrıs meselesi ve Ermeni soykırım mevzularında Türkiye’yi köşeye sıkıştırma oyunlarına alet olmasına ne demeli. Zaten oyuna gelmeseler şaşardık, çünkü haçlı zihniyeti ve körkütük Romantik Yunan aşkı bunu gerektiriyor. Maalesef huylu huyundan bir türlü vazgeçmiyor. Oysa uluslararası ilişkiler dini taassup ekseninde yürüyen bir alan değildir,  malum olduğu üzere ilişkilerin ana eksenini ekonomik, sosyal, siyasi, askeri boyut oluşturur. Ama gel gör ki, Papa sanki siyasi lidermiş gibisine üstüne vazife olmayan işlerde Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıp görüş belirtebiliyor. Yine Yunan Kilisesi lideri ve Atina Başpiskoposu Hristodulos konumunun dışında bir bakıyorsun şom ağzını açıp  “şayet Türkiye’nin üyeliği gerçekleştirilirse Avrupa’nın Türkleşeceği” feveranını koparabiliyor. Tabii Avrupa, Papanın her ağzından çıkacak lafa kulak kabartırsa bu tür bühtanları gerçek sanacaktır. Oysa ortada ne Türkleşmek, ne de asimilasyon var,  tam aksine uluslararası ilişkiler boyutunda birbirlerinden yararlanma amacı vardır.  Zaten tarihi süreç içerisinde Türk ve Avrupa ilişkilerinde de aynı amaç söz konusuydu. Nitekim tarih boyunca hem Türkler hem de Avrupalılar birbirlerine hem kültür aktarmışlar, hem de kültür alarak ilişkilerini sürdürmüşlerdir Bunun sonucu olarak da karşılıklı zengin kültür havzası oluşturmuşlardır. Misal mi? İşte Mozart ve Beethoven bizim mehteranımıza hayran kalaraktan kendi müzik orkestralarını zenginlik katmışlardır.  Keza Makedonyalı Büyük İskender’de Roma’yı fethederek ayrı bir renk katmıştır. Malum,  Fatih Sultan Mehmed’de Peygamber dilinde müjdelenen o büyük kumandan edasıyla İstanbul’u fethettiğinde üçüncü Roma olarak Ayasofya’nın dört bir yanına dikilen minareler ve kubbesine yerleştirilen Hilalle Bizans’ın kızıl küresini Kızılelma’ya dönüştürerek renk katmıştır. Tabii Fatih Sultan Mehmet bu ya,  bunla da yetinmeyecektir,  Kızılelma’yı bu kez Saint Pierre Kilisesinin kubbesine taşımayı hedefleyecektir. Ancak ne var ki bu hedefini gerçekleştirmeye ömrü kifayet etmez. Olsun, sonuçta Kızılelma sultanlarla kaim değil ya,  dünya döner devran döndükçe Fetih ruhu hiç sönmeyecek Kızılelma olarak parlayacaktır. Çünkü Fetih açılmak demektir,  işte bu açılım ruhu sayesinde dur durak bilmeksizin bir şekilde yeni kültür havzalarına açılabiliyoruz.  Bir başka ifadeyle fetih ruhu kendi kültür ikliminde kapalı havza olarak kalmak değildir, bilakis ileriye doğru açılım demektir.
           Peki, biz kendi Kızılelma ülkümüzle yeni kültür havzalarına yelken açarken,  batı kendi kızıl küresiyle nasıl bir yol izlemekte? Malumunuz, Batı 4. yüzyılın başlarına geldiği süreçte kendi içindeki Hıristiyanların mevcut Roma düzenine başkaldırıp kilise düzenlerini ikame ettiklerinde Haçlı ruhu edineceklerdir. Hatta bu arada Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul etmesiyle birlikte imparatorluk düzeni batıdan doğu yakasına kayar. Derken başkent Roma yerine Konstantinopolis sahne alır. Ancak bu el değişikliği Teodosius’un vefatına dek sürer. Değim yerindeyse Teodosius sonrası batı açısından tam bir fetret devri dersek yeridir. Çünkü bu noktadan sonra Roma imparatorluğu çift başlı imparatorluğa ayrılacaktır. Bunun sonucu olarak Roma imparatorluğunun batı yakasını Roma temsil ederken, doğu yakasını da Konstantinopolis temsil eder.  Ancak Batı Roma ardı ardına gelen barbar baskınları karşısında elinde tutuğu kızıl küre meşalesiyle hükümranlığını sürdüremeyecektir. Fakat Doğu imparatorluğu kızıl küresiyle bin yıl daha bir hükümran kalmasını bilecektir.  
          Hiç kuşkusuz Roma İmparatorluğundan sonrası en uzun ömürlü imparatorluk Osmanlı’dan başkası değil elbet.  Üstelik İstanbul’u fethettiğimizde Romanın mirasına sahip çıkmışız da.  Dikkat ettiyseniz bu mirasa Bizans’ın varisi olarak sahiplenmemişiz, bilakis Romanın varisi olarak sahiplenmişiz. Çünkü Bizans, Konstantinopolis kentine ait meskûn bir yerleşim birime atfen verilen bir isimlemedir, yani yıkılan Doğu Roma imparatorluğun ardından verilen bir yafta yakıştırmadır.  Kaldı ki Bizanslılar bile kendilerini Bizanslı görmez,  kendilerin hep Romalı olarak addederler. Aslında bu tür yakıştırmaların kökenine indiğimizde bunun altında Almanlar çıkacaktır.  İşte Almanlar bu ya,  Batı Roma yıkılır yıkılmaz akabinde gevşek birtakım dukalıklar birliğinden oluşmuş Kutsal Roma Germen İmparatorluğunu gerçek Roma olaraktan ileri sürerekten Bizans ismini ortaya atacaklardır Bilhassa bunda 18. ve 19. asırlardan sonra bir kısım Fransız aydınları ve Alman tarihçilerin zihinlere kazıdıkları algı operasyonların payı çok büyüktür.  Hatta algı operasyonlarıyla “Bizans” ibaresine içerik katmak içinde sembolik olarak ay’ın (hilal) Bizans Tanrıçası Diana'yı temsil ettiğini, yıldız’ın ise Hıristiyan Constantinople’nin koruyucu Azizesi Mary’i temsil ettiğini pekiştirecek sembolize anlam yükleyeceklerdir. Onlar sembolik anlam yükleye dursunlar,  biz söz konusu ay ve yıldızı engin kültür harcımızla yoğurarak Hilali İslam’ın diriliş sembolü olarak çoktan taçlandırdık bile. Böylece üç hilallerimiz üç kıtayı sarıp sarmalayarak İslam’ın dirilişi gerçekleşir. Hatta sadece dirilişle yetinmeyiz fethettiğimiz toprakların kültür ve medeniyet kodlarını İslam’ın o engin potasında eritip büyük bir medeniyet havzası oluşturmayı ihmal etmeyiz de.  Nasıl mı? İşte Ayasofya bunun tipik misali zaten.
               Evet, Roma’dan bize geçtiğinde kubbesini almaktan sakınca görmemişiz, yetmedi Ayasofya anlam yükleyip dört bir yanına minarelerle donatmışız da.  Tıpkı tarihi süreç içerisinde Sultanlarımıza Sultan-ı Rum (Rum Sultanlığı) demekten sakınca görmediğimiz bir anlam yükleyiştir bu.. Yine tıpkı bu vatanlaştırdığımız Anadolu coğrafyasına İklim-i Rum ve Diyar-ı Rum (Rum Ülkesi),  âlimlerimize  (bilge insan)  mesela yaşadığı yere nispeten Mevlana Celaleddin'i Rum-i veya Eşref-i Rumi, Anadolu Selçuklusuna da Rum Selçukluları deyişimiz gibi bir anlam yükleyiştir.
              Peki ya Yunanlılar?  Malum Yunanlılarda Helenistik kültüre kökten bağlı olmalarına bağlı ama bizim kahvemizi “Cafe Grek” olarak almakta hiçbir sakınca görmemişler.  Yine mesela bizim kültür oyun tip dehalarımızdan Hacıvat ve Karagözümüzü almış gölge oyununa dönüştürmüşler. Tabii onlar bizden faydalanırken biz de boş durmayıp,  İstanbul’u ‘İslambol’ olarak payitaht kılmışız. Aslında İstanbul’un kendi adlandırmamızın dışında esas kökenine baktığımızda ‘Stanpoli’den türemiş bir ibare olup Yunancada büyük şehir manasınadır. Her neyse, sonuçta ister adına Stanpoli, ister İslambol,  isterse bugünkü adıyla İstanbul diyelim besbelli ki medeniyetler el değiştirdikçe ülkeler birbirleriyle kültür alış verişinde bulunabiliyormuş. Derken birbirlerinin kültür havzalarına su taşıyarak zenginleşmiş olunuyor. Madem medeniyetlerin zengin kültür mirasıyla kültür havzaları dolup taşmakta o halde birbirimize öteki gözüyle bakıp toptancı reddiye anlayışıyla dışlayalım ki. Hele şöyle geriye dönüp baktığımızda Avrupalılar bize ait sembolleri Avrupalılaştırırken, bizde Avrupalılara ait simgeleri Türkleştirmişiz. Çünkü kültür alışverişin doğal akışı bunu gerektirir. Üstelik geçmişten geleceğe uzanan ve tabi mecrasında seyreden bir doğal akıştır bu. Nasıl mı? İşte görüyorsunuz Batı bugün olmuş hala bizim Yunusumuz ve Mevlana’mızda ruhunun susuzluğunu giderecek arayıştan vazgeçmiş değildir. Belli ki, bu arayış dünya döndükçe devam edecektir. Madem öyle, ister yeryüzü sathının doğu yakası olsun, ister batı yakası, hiç fark etmez birbirleriyle olan ilişkilerinde ön yargılı yaklaşımlardan arınması gerekir. Hiç yoktan durup dururken asimile endişelerine kapılmaktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şunu unutmayalım ki kültür alış verişi başka bir şey, asimile olmak başka bir şeydir.  Yani, birincisinde zenginleşmek vardır, diğerinde kısırlaşmak vardır. Zira tarih boyunca bunca kültür alışverişi içerisinde geldiğimiz noktada Türk ‘Türk’ olarak, Yunan da ‘Yunan’ olarak kalabiliyor. Yok, efendim,  Papa bize iyi gözle bakmıyormuş, bakmasın, bu papanın problemi bizi bağlamaz ki. Bizim açımızdan Papalığın belli ölçüde de olsa dinden hızla uzaklaşan batıyı Hıristiyan dinine ısındırması alakadar eden husustur. Keza bizim açımızdan Müslümanlar olarak peygamber olarak inandığımız Hz. İsa (a.s)’ ı ve annemiz bildiğimiz Hz. Meryem’i batı âlemine hatırlatması çok mühim hadisedir. Ne yani batı âlemi ateistliğe sürüklenmektense eksikte olsa bir dine mensup olmalarını hiç yoktan iyidir gözle değerlendiririz. Ama bu demek değildir ki Papa dini faaliyetlerinin dışında siyasi alana da el attığında buna seyirci kalınsın. Hem kim demiş yumuşak başlı olsak da uysal koyunluğa razı olunsun,  icabında biz gerektiğinde had hudut bilmeyene haddini hududunu bildiririz de. Yeter ki ölçülerimizden şaşmayalım,  Batının ayak oyunlarının üstesinden geliriz elbet.  
          Batı her şeyden önce neydik edip Papa’nın üstüne vazife olmayan siyasi çağrılarına kapılaraktan Türkiye’nin AB'ye girmesi yolunda kırk dereden kırk su getirmekten vazgeçmeli. Aksi halde Avrupa’yla olan münasebetlerimiz her an kökten kopması an mesele diyebiliriz. Biz yinede her şeye rağmen eskiden olduğu gibi münasebetler devam edecek gibi her daim görüşmelere açık olacağız. Bir noktada buna hem batının hem de doğunun ihtiyacı var. Zira bundan tam üç asır öncesi İstanbul kriterlerimiz bunu gerektiriyor. Gerçektende İstanbul bir zamanlar dünyanın örnek aldığı model bir kentti. Örnek modelimizi unutsak bile tarih bir şekilde hatırlatıyor bize. Zaten hatırladığımızda bu modelin Kopenhag kriterlerinin çok üstünde bir kriter zenginliğe sahip olduğunu idrak edeceğimiz muhakkak. İşte bu yüzden Kopenhag kriterleriymiş Avrupa normlarıymış şuymuş buymuş bize hafif gelir de.  Dolayısıyla kimse kalkıp da bize medeniyet dersi vermeye kalkışmasın, yalandan şu kritermiş,  bu kritermiş diyerekten pişmiş aşa su katmasın.  Bizi yarım asrı aşkındır bekleme salonunda oylamak aslında düpedüz oyunbozanlıktan başka bir şey değildir.
          Maalesef tarihte adalet kılıcımızı barbarlık olarak yaftalayanlar, kendi oyunbozanlıklarının asıl barbarlık olduğunu görmezlikten geliyorlar. Oysa Avrupa’da sağduyulu aydınların da dile getirdikleri gibi barbarlık olarak yaftaladıkları o kılıç âleme nizam vermek için parıldayan adalet kılıcıydı. İspat mı? İşte Osmanlı fethettiği topraklarda yaşayan toplulukların ne kültürüne müdahale etmiş, ne kültürlerine kurutmuş, ne arındırmaya kalkışmış, ne de milliyetlerine dokunmuş, bilakis adalet güneşiyle şemsiyesi altında bağrına basıp yeşertmiştir. Keza tarihte hiçbir topluluğa ne bir Vietnam cehennemi,  ne bir Irak bataklığına benzer manzara yaşattık.  Dini,  rengi,  ırkı ne olursa olsun gittiği ülkelerin insanını sarayına taşıyıp vezirlik görevi bile vermişiz. Yetmedi fethettiğimiz topraklara Mevlana’nın, Yunus’un, Hacı Bektaşi Veli’nin, Hacı Bayram-ı Veli’nin nefesini de taşımışız. Malumunuz o nefesin taşınması demek insanlığın huzur bulması demektir.
        Avrupa yolunda az gittik, uz gittik, dere tepe düz gitmiş olsak ta yarım asrı aşkındır bekleme odasında kalmakla artık bu iş kabak tadı verdi noktasına geldik. Hatırlarsanız daha müzakerelerin ilk başlangıcının zor geçmesi, Avusturya’nın son anda tutumundan vazgeçmesiyle kıl payı çerçeve belgesi üzerinde anlaşacak noktaya gelinmesi, belli ki Avrupa yolunda daha çok mesafe kat etmemiz gerektiğinin işaretlerini vermişlerdi.  Yetmedi 3 Ekim 2005 müzakerelerin başlamasından önce Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması gerektiğinin söylenmesi, ardından Türkiye’ye illallah dedirttirecek türden masadan kalkmasına yönelik girişimlere yeltenmeleri de sinir uçlarımıza dokunacak hamlelere tevessül edildi. Neyse ki, hükümetin soğukkanlılığı onların oyununu bozmaya yetmişti. Hiç boşa yırtınmasınlar,  şunu iyi bilsinler ki korkunun ecele faydası yok,  her şeye rağmen Türkiye gayet soğukkanlılığını koruyarak sinirlerine hâkim vaziyette masadan kalkmadan müzakereleri başlatma tarihini koparmasını bilmiştir. Üstelik o günkü şartlarda hem AB içindeki Truva atlarının hem de AB karşıtlarının hevesini kursağında bırakacak bir oyun bozucu rolde ortaya koydu. Hatta Türkiye bunla da kalmaz, tarihler Haziran 2006’yı gösterdiğinde, Rumların Kıbrıs meselesini bahane ederekten ortaya koyduğu veto tehdidine karşı pabuç bırakmayıp soğukkanlı bir şekilde oyunlarını savar da.
        İşte böylesi dikleşmeden dik durabilmek dediğimiz vakur ve kararlı adımlar takip edildiği sürece kazanan biz, kaybedense ön yargılı kumpas kesimler olacaktır. Avrupa yolculuğumuzun başından bugüne her ne kadar içte ve dışta birtakım zinde mihraklar takoz rol üstlenseler de bilhassa Türkiye’nin önünü tıkayan vesayet odaklarının cirit attığı dönemlerde Avrupa kartının işe yaradığı da bir sır değil artık. Nasıl mı? Malumunuz vesayetin kol gezdiği eski Türkiye dönemlerinde insanımızın kendi öz yurdunda özgürce yaşaması için gereken normlar Brüksel’in koridorlarında ancak elde edilebiliyordu. Düşünsenize bir zamanlar insanca yaşamayı tüm dünyaya öğreten durumda iken maalesef yakayı vesayet odaklarına kaptırdığımız dönemlerde öğrenen duruma düşüverdik. Maalesef 28 Şubat zihniyeti ve buna bağlı bir takım derin iç klikler Avrupa kriterlerini insanımıza çok gördükleri için, bu noktada AB bizim için koz olarak kullanacağımız kart oldu.  Nitekim 2002 sonrası hükümetin akıl dolu hamleyle Kopenhag kriterlerini ileri sürerekten pek çok kanunları değiştirmek suretiyle vesayet odaklarının adeta canına ot tıkamıştır. Derken Türkiye’nin üzerindeki baskı alanları bir bir ortadan kalktıkça artık Avrupa’ya pek göbek bağımız kalmaz, bu kez Ankara kriterleri devreye girecektir. Böylece gelinen noktada bizim Avrupa Birliğinin akıl hocalığına ihtiyacımız kalmadığı gibi şimdi tam tersi biz onlara akıl hocalığı yapar konuma geldik. Baksanıza artık uluslararası görüşmelerde ajandamıza bile almıyoruz.  Dedik ya, artık kabak tadı veriyorlar,   kriter miriter hak getire, terör örgütlerine destek vermekle ajandamıza almayı bile zul addediyoruz. Nasıl zul addetmeyelim ki,  baksanıza nerede bir terör örgütü varsa sığınacak liman Avrupa olmakta.
         Velhasıl; uzun ince bir yoldayız, oldu ya Avrupa yolunda mücadelemiz fiyaskoyla neticelense bile insanımızın insanca yaşama standardının aracı olan AB normları Ankara kriterlerine dönüştürme hamlelerimizle artık 2023 Türkiye hedefine ilerlemekteyiz. Gün ola harman ola, bakalım daha neler göreceğiz.
          Vesselam.
http://www.bayburtpostasi.com.tr/avrupa-birligi-maceramiz-makale,7464.html

28 Aralık 2016 Çarşamba

FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI



FAZIL ŞEHİRLER VE VÜCUT SARAYI

                                                      SELİM  GÜRBÜZER

       Eskiden şehir denince halktan kopuk insanlar veya kelli felli adamların, kısaca elitlerin mesken edindikleri yerler akla gelirdi. Kentin arka mahallelerinde yerleşip geleneksel kimliğini koruyan topluluklar ise varoş sakinleri bilirdik. Ancak şimdilerde şehir profili değişmiş olsa gerek ki günümüz şehirlerinde tek tip insan yerine çok tip insan görünümü veriyor. Şehirlerimiz tek boyutlu bir resim değil artık. Kentlerin çehresi değişince, ister istemez şehirlerde tek tip halk, tek tip akademisyen ve tek tip siyasi görüşe rastlanılmıyor. Belli ki kırsal bölgelerden gelen insanlar kentin göbeklerine yerleşince çoğulculuğun hâkim olduğu çok renkli bir şehir hüviyetinin doğması kaçınılmaz kılıyor. Derken kentin yeni sahipleri yerel kimliklerini de buralara taşımış oluyorlar. Hatta kentin yeni sahipleri buralarda kariyer edinmişler de.  Bu durum ister istemez yeni bir şehir prototipini gözler önüne seriyor. Her ne kadar kimileri sırça köşklerinde bu gelişmelerden pek hoşnut olmasa da değişim kaçınılmaz. Hele hele her şeyin hızla değiştiği günümüzde İslami dünya görüşüne sahip insanların kentin görünümünü değiştirdiği bir sır değil artık, üstelik bu görünüm şehrin toprağına, taşına yeni bir ruh işliyor da. Bakalım bu yeni ruh kendini elit sanan çevrelerce nasıl karşılanacak. Onlar bu durumu düşüne dursun her iki taraf içinde karşılıklı değişimin yaşandığı bir süreci yaşıyoruz. Şayet gelenek ve modernleşme çatışmaya dönüşmeden bir arada yaşayabiliyorsak gelecekte fazıl şehirlerin boy vereceğinden söz edebiliriz. Bir başka ifadeyle yaşadığımız şehirler ruhumuzu çalmadıkça, yaşamak asla işkence olmayacak,  bilakis o şehir insana canan olabilir de.  Yeter ki; fazıl şehirler doğsun bak o zaman bir zaman atalarımızın yaşadığı medeni hayat neymiş o zaman idrakine varmış olunacak.
       Bir zamanlar kentin varoşlarındaki Fatma ninenin eşarbı, ya da Ayşe bacımızın çarşafı mesele olmuyordu. Ne zaman ki yerel giysiler üniversite alanlarında görülmeye başlandı, işte o zaman kızılca kıyamet kopmaya başladı diyebiliriz. Bir kısım zinde güçler amansız bir takiple mazlumların peşinde gölge ağlar oluşturup habire şehirleri zindan şehirlere çeviriyorlardı. Oysa bu şehirlerde bir yabancı gibi yaşamak istemiyorduk, kendi öz yurdumuzda kovulmuşluk hissi kanımıza dokunuyordu. Şehrin kaldırımlarından ve caddelerinden akan bunca yığınlar arasında ihanete uğramak bize ölümden beter geliyordu. Nasıl gelmesin ki; ön yargıların tutsağından kurtulmak adına insan hakları çerçevesinde meseleyi dış platforma taşıma ihtiyacı duymuştuk bile. Maalesef iç hukuk kuralları ihlal edilince çareyi dış hukuk kanallarında aramaya koyulduk.  Olur ya insan haklarından sıkça bahsedildiği dünyamızda başörtü bir özgürlük ve bir insan hakkı olarak yankı bulur diye bu yönteme başvurduk. Düşünsenize bir zamanlar 28 Şubat kasırgası bu ülke semalarına kara bulut gibi çökmüştü. Anadolu kadınının tarlada tumbda yetiştirdiği biricik kız evladını gönderdiği şehrin üniversite kapısında paylanması içler acısı utanç bir tabloydu. Onlar kendi öz yurdunda parya durumuna düşürülse de vermiş oldukları o müthiş özgürlük mücadelesi belki de Cumhuriyet tarihinde bir ilk adım atmanın ötesinde ilerisinde büyük bir dönüşümün yaşanacağının muştusunu veren ilk miladi tarihti.  Malum bir zamanlar kimi çevrelerin diz boyu ihanetleri karşısında o günkü şehirler başörtü mağduru kızların gözyaşına sahne olmuştu. Genç kızların üniversite kapılarında veya ikna odalarında direnmesi yüreklerinde hissettikleri inancın gereğiydi. Nasıl direnmesinler ki, başörtüsüne uzanan el hürriyeti zindana atıyordu. Adeta hürriyet bu mazlumlar için boyunlarında asılı bir halkaydı. Bu yüzden sivil inisiyatiflerini ortaya koyup yılmadan, usanmadan ve pes etmeden iç ve dış dünyada hak arama sonucu vicdanlarda ‘yeni yerliler’ olmaya çoktan hak kazandılar da. 
         Neyse ki bunca mücadeleden sonra 2013 itibariyle artık bildik o malum eski yerliler yeni tabloya alışmış olsalar gerek onları öcü görmüyor, eskisi gibi garipsemiyorlar. İnşallah yakın zamanda Türkiye’nin gündeminde başörtü meselesinin tamamen gündemden düşeceğini umuyoruz, bu konuda ümit varız da. Kelimenin tam anlamıyla başörtülü kadının bu çağda gösterdiği bu mücadele azmi kültürel alanda yapılan en büyük modern hareket olarak tarihe geçmiştir. Anadolu kadınının eşarbı şehre yeni renk katmanın yanı sıra kariyerde edinip,  çağın en büyük değişimi gerçekleşmiştir. Böylece Anadolu insanı profili ile şehrin yeni profil tipi birleşip aksiyon doğmuştur. Hakeza Milli Mücadelede cepheden cepheye lojistik destekte bulunup adeta yedi düvele karşı destan yazan kadınlarımız,  günümüzde aynı ruh ve heyecanla şehir merkezlerimize renk katıp bir başka değişim destanı yazmışlardır. İşte sosyal hayata müspet yönde tesir eden böyle bir dönüşüme can kurban dersek yeridir. Bundan da öte içtimai dönüşümde en önemli dinamik rolü ifa eden  ‘bu şehrin yeni yerlileri’ adından çokça söz ettirip tarihe not düşmüşlerdir.
        Artık kent merkezlerinin o donuk yüzü  ‘Yeni yerliler’ sayesinde daha önce görülmeyen sosyal dayanışma selam alıp verme meselesinde bile fark edilmeye başlandı diyebiliriz. Kentin o alışılagelmiş donukluğu yerini sıcak ilişkilere terk ediyor sanki. Bu sıcakkanlılık devam ederse şehir insanın ruhunda yeni bir iklim doğacağa benziyor. Belki de Farabi’nin çok önceden seslendirdiği o özlenen ‘Fazıl şehirler’  artık bir rüya değil hakikat olacaktır. Köyden şehre göç eden insanların kent merkezlerinde kendilerini yalnız hissetmemeleri sıradan bir hadise olmayıp, müspet manada değişim demektir. Zaten aksi bir durumda çatışma şehrin en belirgin vasfı olacaktır.
      Kültürel alanlarda ikili çatışmaların diyaloğa dönüşmesi için gösterilen çabalar meyve vermeye başlasa da, statükocu zihniyet yine de her köşe başında kolluk görevi yapmaktan geri durmayacak gibi. Hakeza farklı kimliğe sahip insanların bir araya gelip karşılıklı demokratik planda tartışma yapmaları ve birbirlerini tanımaya yönelik girişimleri sevindirici olsa da, diğer yandan bu girişimleri bozmaya çalışan devriye muhafızlarını temsilen işbaşında bulunan statükocu zaptiyeler yarınlarımızı karartmaktan vazgeçmeyecek görünüyor. Maalesef farklı fikirlerin konuşulmasından, farklılıkların bir arada yaşanmasından hoşnut olmayan statükocu çevreler, çağın bu büyük buluşmasını sabote etmek için fırsat kolluyorlar. Zihinlerinde oluşturdukları ak ve kara ikileminin verdiği yansımanın bir neticesi olarak çoğulcu anlayışın baskın hale dönüşmesini istemiyorlar. Bu yüzden habire çoğulculuğa sırt çevirmekteler. Onlar sırt çevirseler de kültürel çoğulculuktan korkmamalı, kaldı ki her ferdin meşrebi ve tarzı farklıdır. Önemli olan çoğulculuğu narsisizme dönüştürmeden diyalog kapısını devamlı açık tutabilmektir. Dahası birlikte soluduğumuz aynı coğrafyayı esir kampına dönüştürmeden kardeşçe yaşamak esas olmalıdır. Şurası muhakkak; farklılıkların kaynaşmasında insanlığın elde edeceği sonsuz fayda var. Bu büyük buluşmada zinde güçler endişe duysalar da çoğulcu anlayışın tersine kürek sallamak boşa çaba olacaktır. Değişimin önüne ne kadar barikat konulursa konulsun eninde sonunda değişim bir şekilde kendine kanal bulup yatağında akabiliyor.  İşte bu yönüyle değişim hayata tutunmamızda umut ışığı olmaktadır.
        Bu arada şunu da unutmamak gerekir ki, dış dünyamızda cereyan eden değişmelere paralel, iç dünyamızı da değiştirmememiz gerekiyor. Hatta asıl değişikliği içte başlatmalı.  Bakın Resulüllah (s.a.v); “Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir” buyurmakta. İç âlemimizi de nizama tabi tutmalı ki, değişim konusunda samimiyetimizi ispatlamış olalım. Şehirlerde yaşanan kültür çatışmalarına benzer durum insanın iç dinamiklerinde de mevcut.  Nasıl mı? İslam âlimleri iç âlemde nefse ait bir iksirin varlığından bahsedip,  bu etken gücün şuur altını istila edebileceğini belirtmekteler. İşte bütün benliğimizi sarabilecek bu istilacı etken güç ‘Nefsi emmare’ diye zikredilir.  Bu söz konusu nefsi emmare nefis tabakalarının en alt dilimini oluşturması hasebiyle sürekli kötülüğü veya şehveti telkin edip insanı hayvandan aşağı konuma götürür de. Ancak Nefs-i emmareye karşı vicdanımızın telkiniyle karşı koyulabileceği gibi ruhi kuvvetlerin yardımıyla da nefsi ıslah etmek mümkün. Madem öyle bizi her an hayvandan da aşağıya düşüren nitelikte ki Nefs-i emmarenin şerrinden sıyrılıp ruhumuzu beden sarayında galip kılmalı. Zaten özgür irade ancak ruhun dirilmesiyle belirir.  Anlaşılan insan iki yol ayrımında olduğundan ister ruhuna kuvvet verir özgür olur, ister nefsine hizmet verir köle olur. Dahası iki zıt kutup arasında dengeyi sağlamak insanın gayretine bağlı bir durumdur. Nefse savaş ilan ederken, tabiî ki onu yok etmeyi kastetmiyoruz. Sadece onu başıboş bırakmaksızın dizginleri ele almayı kastediyoruz. Nefsin emrine girmek yerine nefsi emrimiz altına almayı başardığımızda biliniz ki vücut şehrimizde gerçek manada sessiz bir ak devrimin gerçekleşeceği an be andır.  Buna inancımız tam. Nefsi ıslah etmekte nasıl olur derseniz, cevaben deriz ki; ruha kuvvet veren nurani melekelerin sesine kulak verip Allah’a kul olmakla elbet. Ya da vücut şehrimizde Allah’ı çokça anıp, iç âlemimizde cereyan eden çatışmalara son vermekle. Bir başka ifadeyle  “Kalpler ancak Allah’ı zikrederek huzura erer” buyruğundan hareketle Allah Resulünün (s.a.v); “İnsanda bir et parçası (kalp) var ki, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” hadis-i şerifin gereğini yapıp vücut şehrini nizama kavuşturmakla.  Kelimenin tam anlamıyla Ehli tasavvuf erbabının beyanlarında geçen nefsin yetmiş şubesi olduğunu, bu şubelerin vücudu istila etmemesi için Allah’ı çokça anmakla mümkün olacağını anlıyoruz. İyi ki de Allah dostları var. Nitekim gönül sultanları Yaratıcı ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesinin varlığından bahisle, her bir perdeyi aşmanın pratik yolunun ilk önce nefsin tepesine basıp sonra Lafza-i Celal zikrini (Allah adını) sırasıyla kalp (vücut başkenti), letaifler  (vücut semtleri) ve akabinde tüm vücuda (şehre) dağılacağını telkin edip tatbikini sunuyorlar. Hatta hadisi şerifin ruhuna uygun olarak uyguluyorlar da. Böylece adil idarecilerce fazıl şehirler inşa edilebileceği, fazıl insanlarca (Kutb’ul Aktab, Gavs, üçler, yediler, kırklar vs.) fazıl nesiller yetiştirilebileceği gerçeğiyle yüzleşmiş oluruz. Anlaşılan o ki,  dış dünyada yaşanan gerçekler insanın iç sarayında aynen yaşanıyor. Yeter ki; bunu idrak edebilelim. Vücut sarayımız küçük âlem, hatta büyük âlem diyen âlimlerimiz de var. Gerçekten de insan kendi vücut şehrinin analizini yapabiliyorsa, dış dünyanın o karmaşık gibi görünen meselelerin üstesinden pekâlâ gelebilir de.
            Demek ki, değişim sadece köyde, kasabada kentte yaşanmıyor,  dünyanın her tarafında yaşanıyor. Dış dünyada yaşanır da vücut dünyamızda yaşanmaz mı? Elbette ki yaşanır. Her ne kadar içten kopan fırtına görünmese de dıştakinden daha çok dalgalı seyrettiği muhakkak. Üstelik içten kopan fırtına toplumu, hatta tüm insanlığı etkileyecek cinsten bir değişime yol açabiliyor da. Tabii bu değişim olgusu kimilerinde yavaş, kimilerinde hızlı,  kimilerinde de hiç olmayabiliyor. Zaten değişimi gerçekleştirmeyen insanlara statükocu denmesinin sebebi kendi hür iradelerini ortaya koyamamaları ve tercihlerini buz aküsüyle desteklemelerinden ötürüdür. Dedik ya, insan kalbini iki emdiren kuvvet var, bunlardan biri meleki kuvvet, diğeri şeytani kuvvettir. Şayet insan bu iki çatışma arasında şeytani yöne kayarsa gayya çukuruna düşer, ama meleki kuvvet yönüne meyil gösterirse müspet değişime uğrar. Belli ki; iç âlemde nizam tesis etmenin sırrı Allah'a abd olmaktan geçiyor. Madem öyle bütün sahte mabutlara rest çekip hürriyeti Allah'a kul olmakta arayacağız ve kurtulacağız. İşte gerçek kurtuluş vücudumuzda kodlanmış nurani letaifleri aslına kavuşturma iksirinde gizlidir.
         Şehirlerde birtakım gezinme yerleri var. Otomobille gezinme söz konusu olduğu gibi trenle,  uçakla, vapurla da gezinmek mümkün. İcabında insan kesesine koyduğu parası ölçüsünce turlama vasıtaları da değişebiliyor. Kimi toplu taşım vasıtalarıyla kimi de özel arabasıyla turluyor. Aynı dunum iç dünyamız içinde geçerli. Manevi sermayesi güçlü olanlar İmamı Rabbani (k.s)’in beyan buyurduğu şu merhalelerden geçip Hakk’a vasıl olurlar:
      —Seyr-i afakî (objektif seyahat).
      —Seyr-i enfüsi (Sübjektif seyahat).
      — Seyr-i mutlak (Hakk’a yürümek).
      Nasıl ki bir ülkenin nizamı için şeklen cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve meclis gibi yapılanmalara ihtiyaç varsa iç dünyamızın nizama girmesi içinde gönül sultanlarına ihtiyaç vardır. Zaten yine beşeri ilişkilerde göze çarpan hiyerarşi örgütlenmeye benzer durum, Allah'ın sevgili kulları arasında makam ve derecilerine göre vazife taksimi de söz konusu.
        Madem Allah Resulünün gelmesiyle Peygamberlik kapısı kapandı, o halde Allah Resulünden sonra beşeriyeti ıslah için irşat edicilerin kıyamete dek devam edeceğini kabul etmemiz gerekiyor. Bakın sübjektif dünyanın nizamı için bu örgüt ağının tepesinde Kutb’ul Aktab (Kutuplar kutbu), Gavs-ül Azam, Kutb-ul Ulema (İlk kutup) gibi manevi kutuplar bulunur. Adeta her biri kendi çapında manevi teşkilat ağı oluştururlar. Halk dilinde üçler, yediler ve kırklar diye karşılık bulan bu yapılanmayla birlikte insanların ‘manevi antro-sosyal çevreleri’ nizama alınmaya çalışılır. Zira Allah Resulü; “Benim ümmetimin âlimleri (ilmi ile amil olmuş âlimler) Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” hadisi şerifiyle söz konusu zatların varlığına işaret etmişte. Nasıl işaret edilmesin ki, âlimler Peygamberlerin varisleridir. İşte bu varisler sayesinde beşeriyete nizam verilmeye çalışılır. Derken kâmil insanlar vasıtasıyla iç dünyamızda cereyan edecek kıpırtıların şeytani mi, yoksa rahmani mi olduğunu öğrenebiliyoruz. Elbette ki her şeyde uzman gerektirdiği gibi, manevi dünyamız içinde gönül sultanların rehberliğine muhtacız. Rehbere ihtiyaç duymayanlar herhangi bir engelle karşılaştıklarında dona kalıp haramilerce avlandıkları malum. Keza yine adil idareciye ihtiyaç duymayanlar içinde zindan şehirlerin doğması kaçınılmazdır. Besbelli ki, adil idarecilerin yönetiminde Fazıl şehirler doğabiliyor,  gönül sultanların halkasında ise Yunuslar, Mevlanalar çıkabiliyor. Aksi durumda ülkeler idaresizlikten viraneye dönüşecek, irşattan yoksun insanlarda ruhi bunalıma sürüklenecektir. O halde, sen sen ol,  vücut şehrini haramilerin rehberliğinde ahıra (havyaların yemlendiği mahal) çevirme, ilmiyle amil olmuş âlimlerin önderliğinde saraya çevirmek en doğrusu.
         Tercih noktasında dış dünyamızın idaresi için iyi ve kötü idareciler seçme noktasında dâhilimiz olduğu gibi vücut şehrin idaresi içinde ya gönül sultanlarını, ya da hırsız fenerlerini rehber edinebiliyoruz.  Tabii ki birincisi saadet, ikincisi ise felakettir. Anlaşılan hem dış dünyaya ait, hem de iç dünyamıza ait meseleler diz boyudur. Meselelerin üstesinden gelmek için hem dış hem de iç şehrimizi nizama kavuşturmak gerekir.
       Velhasıl; Peygamberimiz (s.a.v); “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu” beyanından hareketle bilenlerin kılavuzluğuna başvurup şehirlerimizi (iç ve dış şehirleri) aydınlatabiliriz.
              Vesselam.


27 Aralık 2016 Salı

GENÇLİK ATEŞİ



GENÇLİK ATEŞİ

SELİM GÜRBÜZER
  
           Her geçen gün ahlaki değerler ve milli bağlarımız erozyona uğruyor adeta. Zira ahlaki çöküntüyle karşı karşıyayız. Dolayısıyla doğru dürüst dini eğitiminin verilmemesi kayıp nesil doğuruyor.
          Bir genç çocuk yaşta ebeveyninden gördüklerinden ya da cuma günü veya kandil geceleri cami’de büyüklerden ne gördüyse gördüğü kadarıyla dinini yaşama şansı yakalayabiliyor. Bu yüzden görmek deyip geçmemeli. Zira her şey görmekle başlar. Anlaşılan çocuk ibadetleri taklit etmekle dini hassasiyet kazanabiliyor.  Çocukluğunda taklitte olsa dini yaşama şansı bulamayan bir gencin vay haline, böyle bir gencin elbette ki tahkiki bir dini yaşantıya ulaşması zor olacaktır.  Dolayısıyla buluğ çağına gelmiş bir genç çok küçük yaşta aile ortamında ne aldıysa onu kazanç kabul etmelidir. Zaten bu safhadan sonra istesek te o gence yön veremeyiz, derken bir zaman bağrımıza basıp sevdiğimiz o çocuğun kontrolümüzden çıktığını anlarız, hatta bu safhadan sonra söylenenler genç nezdinde dayatma olarak algılanır da.  Dahası akıl baliğ olmuş bir genç, ebeveynin sorumluluğundan çıkmış sayılır. Nitekim buluğa ermesiyle birlikte yapacağı ibadetler kendisi içindir, yapmazsa da sorumluluk kendisine aittir. Onun sevap ve cezası da Allah'a kalmış bir durum,  biz onu suçlayamayız. Biz şahsını değil, ancak kötü fiillerini kınar ve ibadete teşvik edip motive etmeye çabalarız.
        Demek ki eğitim önce aile ortamında taklitle başlayıp  sonra okul, çevre ve toplum yönlendirmesiyle tamamlanan bir sürecin adıdır.
         Unutmayalım ki, Allah Resulü ‘El Emin’ unvanını genç yaşta kazanmıştır. Zaten El Emin güvenilir, itimat edilen demektir. Malum Allah Resulü nübüvvet öncesinde  “Hılful fudul” diye zikredilen faziletlerin korunması cemiyetinin (derneğinin) El Emin sıfatıyla en genç üyesi olup gelecekte gençlere hayırlı amaçlar etrafında bir araya nasıl gelinebileceğini ve nasıl sivil inisiyatif sahibi olabileceğinin örneğini gösteren ilk peygamberdir. Hakeza Peygamberimizin Nübüvvet yıllarında Mescid-i Nebevi’nin hemen yanı başında yüce dinimizin yayılması için Ehl-i Suffe diye bilinen gençler özel bir yer ayırması manidardır. İyi ki de ayırmış,  çünkü onlar mescitlerin ışık yayan kandilleri olmuşlardır. Böylece Asr-ı saadet devrinde camii ve cemaat anlayışı Ehl-i Suffe’den ayrı düşünülemeyecek noktaya gelmiştir.
       Bugüne geldiğimizde maalesef yetişkinlerimiz camilerimizde bir gencin kusurundan dolayı onu adeta yaylım ateşine tutup ön saflarda aralarına almamaktalar. Oysa sürekli gençleri kınayarak bir yere varamayız, onları eleştirmekle kendimizden kopardığımızın farkında bile değiliz. Doğru ve güzel olana yönlendirmek varken gençleri bunca eleştiri bombardımanına tutmak neyin nesidir doğrusu anlamış değiliz.
        Allah Resulünün hayatına baktığımızda çocuklara selam vermekten tutunda onlarla hemhal olmanın yanı sıra onların nazıyla oynamakta var. Nitekim Habib-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) namazda iken omzuna çıkan çocuğun yere düşmesin diye secdeyi uzatmasında ki o derin hassasiyet bunun en tipik örneğini teşkil eder. Bugün bırakın çocuğun omza çıkmasını, secde önünden geçmesine bile tahammülümüzün olmadığı artık bir sır değil.  
         Asrı Saadette gençler baş tacıydı.  Nasıl baş tacı olmasın ki; bakın Üsame b. Zeyd (r.anh) on sekiz yaşında ordunun genç komutanıydı. Tabii bu örnek sadece onunla sınırlı değil, daha birçok örnekler var. Şöyle ki;
         -Müslümanlar Mekke’den Medine’ye Hicret ettiklerinde müşrikler Allah Resulünü öldürmeye karar vermişlerdi, ama Hz. Ali’nin o gün için Allah Resulünün yatağında yatacak kadar cesaret örneği sergilemesi planlarını bozmaya yeten en çarpıcı örnektir. Hakeza yine o bütün gazalarda özellikle Hayber’in fethinde kılıcın hakkını verip Allah’ın aslanı övgüsüne mazhar olmanın ötesinde bir gencin nasıl bir delikanlı örneği olması gerektiğini ispatlamışta.
                                     -Kral Dukyanus’un sarayında her türlü zevki sefayı ellerinin tersiyle itip, inançları uğruna mağaraya sığınan şu meşhur Ashab-ı Kehf diye bilinen yedi uyur gencin hayatı tipik misal olarak karşımıza çıkar.
                                            -Kendisi bir köle iken göğsüne taş konulup ‘Ehad, Ehad’ diye haykıran Bilal-i Habeşi de bir bambaşka genç iman abidesi örneğidir.
                                             -Uhud’da Rasulullah’ı korumak adına;  anam babam sana feda olsun diyecek kadar can yürek Musab bin Umeyr (r.anh)’de şahadet şerbeti içmiş bir genç örneğidir.
                                      -Habib-i Kibriya’nın; İstanbul’u fetheden ne büyük kumandan dediği 21 yaşında ki Fatih Sultan Mehmet'te tâ önceden müjdelenmiş bir genç padişah örneğidir.
                Yukarıda geçen örneklerden de anlaşıldığı üzere Allah-ü Teâlâ akil baliğ olan 12–15 yaşlarındaki genci kul olma noktasında sorumlu kılıp muhatap kabul ederken, günümüzün sözde büyükleri 17–18 yaşlarındaki gençleri göz ardı edip muhatap bile almıyorlar. Oysa akıl yaşta değil baştadır. Kaldı ki Resulü Kibriya Efendimiz üstünlüğün takvada olduğunu bildirmiş. Madem öyle numuneyi imtisal diyebileceğimiz genç yetiştirmek derdimiz davamız olmalıydı.  Ashab-ı Kiram bu davanın gereği Peygamberimizin nazarlarıyla sahabe şerefine erişti ve her biri yıldız hükmüne geçtiler. Hakeza yine Gönül Sultanlarının himmet ve dualarıyla padişahlarımız kıtadan kıtaya fetihler gerçekleştirip her biri adalet kılıcı oldular. Derken böyle bir kültürden genç ve dinamik bir nesil doğup medeniyetler inşa etmişlerdir. Ne var ki sonradan bize bihaller olup o gençliği arar olduk hep. Tabii ki aramak iyi hoşta karşımıza çıkan yeni nesli habire zapturapt altında tutmakla o özlem duyduğumuz gençliği geri getireceğimizi sanıyoruz. Oysa yasaklar maraz doğuruyor, bir genci zorla hizaya getirip yönlendirmek mümkün olmadığı gibi kaş yapayım derken göz çıkarıyoruz. Hatta istediğiniz mesafede okulları meyhane ve birahanelerden uzak yerlere inşa etseniz de, istediğiniz kadar televizyon programlarına; ‘16 yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır’ uyarı etiketini iliştirseniz de bu böyledir. Bilakis meraklarını celp etmiş olursunuz. Bu tür yöntemle sonuç almak bir yana kızlı erkekli gruplar halinde flört bir hayat modeli daha da koyulaşmaktadır. Bu gidişatla öyle anlaşılıyor ki güya yaşadığı anın zevkini çıkardığını sanan ruhsuz genç manzaraları hayatımızdan hiç eksik olmayacak gibi. Peki, çözüm ne? Öncelikle çözüm için ilk evvela büyüklerden başlamak gerekir. Şöyle ki;   kerameti kendinden menkul bir takım sözde büyüklerin gençlere olan ön yargılı davranışları ve baskıcı, dayatmacı tutumlarını giderebilecek terapi uygulamaları hayata geçirmek gerekir. Sonraki adım malum tüketim çılgınlığına kendini kaptırmış gençlere öz kaynaklarımızla buluşturup üzerilerinde ki popüler kültürel kuşatmayı giderecek tedbirleri almak olmalıdır. Nasıl tedbir derseniz, gençlerin en çok merak saldığı dergi, gazete, internet, televizyon gibi birçok kitle iletişim araçlarını müspet manada kullanmakla elbet. Yeter ki böyle bir derdimiz olsun, bunu başarabiliriz de.
         Genç kuşaklarla aramızda mevcut olan derin ve onarılmaz kronik uçurumu; ‘Ahir zamandır, eh ne yapalım’ demekle geçiştiremeyiz. Problemlerin kaynağında öncelikle büyüklerin önce çuvaldızını kendilerine batırması gerekirken iğneyi başkalarına batırma hastalığı yatmaktadır.  Derler ya, her türlü problemin çaresi var, bir ölüme çare yoktur diye. O halde suçu ne ortama, ne gence, ne de zamana bağlama hakkımız var. Zaten bir bahane arıyorsak biliniz ki anlık düşünüp kendi hatalarımızı örtbas etmek için kılıf uydurmuş oluyoruz demektir.
          Her nedense dinde zorlama yoktur prensibinden hareketle bilhassa gençlik üzerinde zorlaştırmayın, kolaylaştırın ölçüsünü hep unutur olduk. Gençlere karşı nasıl bir tavır takınılacağını, gençleri tehdit eden kültürel yozlaşmaya karşı nasıl bir alternatif çözüm ve araçlar geliştireceğimizi bilemez haldeyiz. Nasıl olsa Allah-u Teâlâ nurunu tamamlayacak diye olup bitene de büsbütün seyirci kalamayız. Ebette ki bu dinin sahibi Allah, bu dini kıyamete kadar koruyacağına dair vaadi de var, ama bu demek değildir ki bu dünyada bir dikili fidanız olmasın. Bilakis bu hususta Allah Resulünün “Yarın kıyamet kopsa bile ağaç dikiniz”   buyruğu var. Madem öyle her doğan çocuğu yetişmeye aday genç fidanlar gözüyle bakmak zorundayız.  Madem din her an, her dem hayatımızın bir parçası, o halde şartlar ne olursa olsun ulvi ideallerimizi yaşatıp ötelere kanatlandırmak gerekir. Nasıl ki her an tufan varsa,  bir o kadar kendisine uzanacak elleri bağrına basmak için her an limanda bekleyen kurtuluş gemisi de var elbet.  Yeter ki o kurtuluş gemisine Nuh misali binmek için gayret edelim. Malum gayret edenden şeytan kaçar da.
       Gençlere güvenmekte fayda var, gereksiz yere kaygıya kapılıp ta durduk yerde kendimizi heder etmeye ve onlarla didişmenin bir manası yoktur. İslam’ı sevdirmek varken,  Allah belanı versin demek ne derece doğru bir davranış olur siz düşünün.  Hakeza her bir gencin başına gelebilecek felaket için; ‘Sen zaten buna müstahaksın, sen bunu hak ettin, bu bir Allah'ın uyarısıydı’ türünden sözlerde içten içe düşündürücü bir durumdur. Bilmem bu tür sözlerle nereye varabiliriz ki. Düşünsenize yeri geldiğinde akil baliğ olmamış sekiz yaşında bir çocuğu anne veya babasını kaybettiğinde, ölüm nedenini bile işlemiş olduğu herhangi bir suçun karşılığının bedeli olarak yorumlayabiliyoruz. Zaten böyle yorumluyorsak çocuk yetim kalmakla diyet ödemiş gibi bir anlam yüklemiş oluruz.  Oysa ne ebeveyn evladının işlediği fiilden sorumludur, ne de çocuk ebeveyninin işlediği fiilinden dolayı sorumlu tutulabilir.  İlla da bir çocuk için bir şey hüküm gerektiriyorsa bunun için deriz ki ceza ve mükâfat Allah'a havale edilir, bize düşen iyiliğe teşvik etmek olmalıdır. Şayet bir genç namaz kılarken bizden çekindiği için kılıyorsa, demek ki korku bela kılıyormuş, meğer o namaz teşvik edilerek kılınan namaz değilmiş deriz. Yani bir çocuğu Allah'ın rızasını kazanacak amellere hazırlamak esas olmalıdır.
        Olaylara tek pencereden bakamayız, değişik türden çok yönlü bakış açılarının olabileceğini fark edip hayata gri tondan bakmakta fayda var.  Nitekim dinimizde helal ve haramın yanında mubah ve mekruhta var. Her şeyden öte kurtuluşa çağrı tövbemiz var. İstersen tövbeni bin defa da bozsan yine gel diyen Mevlana’mız var. Madem bu kadar varlarımız çok, o halde gençleri hor görmek niye.  İyi ile kötüyü ayırt etmelerine yardımcı olacak ortamları hazırlamak varken zapturapt altına almak niye.
         Şurası muhakkak; aile ortamında baskıya maruz kalan bir çocuk ileri ki yaşlarda olur olmaz her şeye karışan bir karaktere bürünebiliyor. Böylece bakış açısı eleştirel boyuttan olacağından pozitif yaklaşım sergileyemeyecektir hep. Ah zavallı genç ne yapsın,  artık bu noktadan sonra çaresizdir, çocuk yaşta öz güvenini kazanmasına izin verilmemiş ki. Oysa İslamiyet her doğan çocuğun Müslümanlık fıtratı üzerine doğduğunu beyan ediyor. Anlaşılan çokça fıtrata müdahale ilerisinde kültürel erozyon olarak karşımıza çıkabiliyor. Tabiî ki ebeveynler, çevre ve okuldan kaynaklanan yanlış öğretiler genci kendinden koparıp çıkmaz sokaklara sürüklüyor.  Hatta bırakın kendisi gibi kalmayı eşyanın tabiatına bile vakıf olamaz duruma düşmektedir.  Belli ki atalarımız boş yere  ‘Ağaç yaş iken eğilir’ dememişler. Nasıl ki,  defineciler maden ararken kılı kırk yarıp hedefine ulaşmak için gayret gösteriyorsa, insan eğitimi içinde kılı kırk yarmak gerekir. Kelimenin tam anlamıyla önce örnek insan olacağız, sonrasın da; sana gelen sende dirilecek hükmünün gereği yapılacak.  İşte ölçü budur.
        Eğer bugün geçmişte olduğu gibi 7–8 yaşlarında Kur’anı ezberlemiş, 10–15 yaşlarında ilmihal bilgisini halledip yirmi yaşında kitap yazacak düzeye gelmiş genç göremiyorsak, belki de çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına da kamet okunmadığı veya dualar ve ilahilerle beslenilmediği, hatta âlimler meclisinden bulunmayışı ya da helal süt emmeyişi gibi bir dizi genel hasletlerden uzak kalışımızda aramalı...
       İslam âlimlerinin gençliğe yönelik risale yazmamaları canlı bir medeniyetin yaşanıyor olmasıyla ilgili bir husus olsa gerektir. Niye yazsınlar ki, o devirlerde çocuk daha doğar doğmaz sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunarak eğitime adım atıyordu. Şimdilerde hak getire, uygarlık adı altında gençlik makyajlanıp, işte eğitim bu diye yutturuluyor. Maalesef içi boş modernlik sunulduğundan itibaren gençlik sorunları gündemden hiç düşmedi, düşmez de. Yine de ümit varız, mayamızda mevcut ruh köküne sadık o gençlik ateşi her an filizlenip dal budak salabilir de. Neden olmasın ki?

             Vesselam.

26 Aralık 2016 Pazartesi

HAFIZASINI YİTİREN NESİL



       HAFIZASINI YİTİREN NESİL
                                                                                        
SELİM  GÜRBÜZER

        Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?
        Bu soru karşısında irkilmemek mümkün mü? Her şey bu sorunun içinde gizli çünkü. 
       Maalesef sosyal parçalanmışlığın eşiğinde bulunan bir gençlikle karşı karşıyayız. Her gün hayat yeniden başlıyor. Çocukluk, okul çağı, imtihanlar, üniversite ve çalışma hayatı, evlilik, evlat sahibi olmak derken bir insan ömrünün ne kadar kısa olduğunu anlıyor ve bir hiç uğruna yaşamanın anlamsızlığını hissediyoruz. Böylece iç dünyamızda ruhi susuzluğu gidermeye yönelik adım atma duygusu gelişiyor. Bu arada geçirdiğimiz hayat evrelerinin her birinden kazandığımız tecrübî birikimler insanı ister istemez doğru karar verme eşiğine sürüklüyor. Artık geçte olsa hayatın ne anlama geldiğinin farkına varıyoruz. Önemli olan bu bilinci gençken elde etmektir.  Ne var ki köprünün altından çok sular aktıktan sonra aklımız başımıza gelip ancak olgunluk yaşlarda bir şeyleri fark etmeye başlıyoruz. 
          İdeal bir hayat profili ortaya çıkarabilmek için gençken piri fani ihtiyar gibi yaşamak gerekir ki, ihtiyarken genç kalınabilsin Gel gör ki modern dünya gençlere;‘Hep zlı yaşa genç öl,  cesedin yakışıklı olsun’ histerisini işliyor habire. Her ne kadar Ahmet Haşim genç neslin nasıl olması gerektiğini; “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” mısralarıyla tanımlamış olsa da o özlenen nesilden eser kalmaması düşündürücüdür. Şu bir gerçek; minarenin tepesine şerefe'ye atlayarak çıkılmaz,  merdivenlerden basamak basamak çıkarak erişilir.
         Malumunuz,  vahşi kapitalizmin hoyratça gençliği bir kâğıt mendil gibi buruşturup tüketim çılgınlığı içerisinde çöpe atması toplumu içten içe sarsan bir cinnet tablosudur. Elbette ki,   kültürel değerleriyle bu denli oynanan böyle bir toplumda kimlik krizinin baş göstermesine şaşmamalı. Zira beşeri ilişkiler darmadağınık, bireysel yaşama ağırlıklı bir duygu olarak yerini almıştır. Birbirinden böylesine kopuk,  dünya menfaatine dayalı yaşama biçimi ister istemez kimlik krizini beraberinde getiriyor. Artık kriz öyle bir hal almış ki  “nasıl olsa bir işe yaramıyorum, hızlı yaşayayım da genç öleyim” duygusu gençlerin parolası olmuş durumda.  Acı ama gerçek,  hızlı yaşamaktan anladığımız bu. Tabii hal vaziyet böyle olunca hep birlikte garip bir kıyamet alameti endişesine kapılıveriyoruz.
         Belli ki, kapitalizmin insanlığa aşıladığı tüketim duygusu tek bir hayat tarzı olarak takdim edildiği için bu hale geldik. Şimdi insanlık bu modelin kıskacında ne yapacağının telaşı içerisinde kıvranıp duruyor. Buna gençlerde dâhildir. Nasıl dâhil olmasın ki, emeğin hiçe sayıldığı, tüketimin teşvik gördüğü ortamlar gençliğin psikolojisini olumsuz etkilemektedir. Elbette ki hiç kimse gençken ölmek istemez ama batı tarzı gençlik modası tüm hızıyla toplumları esir almış durumda. Hele hele şimdilerde sıkça rastladığımız gençlik üzerinde baş gösteren fetişizm duygusu söz konusu vahşi modelin yansımasından başka bir şey değildir. Yediden yetmişe herkes iyi bilir ki;  tabiat boşluğu sevmez, sürekli hızlı yaşa genç kal aşısı empoze edildiğinde genç kalmak uğruna ruhumuzda derin yaralar açması kaçınılmazdır.  Kaldı ki üzerimize kara kâbus gibi çöken bu maraz havanın estetikten kozmetiğe, müzik dünyasından medya âlemine uzanan çizgide dal budak sarmışlığını pekâlâ görmek mümkündür. İşte tüm bu puslu hava içerisinde popüler kültür baş tacı edildiğinden ‘melatonin al sakinleş’ telkiniyle gençlik adeta fetişizm belasıyla baş başa bırakılmıştır.  Maalesef yaşanan hayat tablosu bu.
          Tuhaf ama gerçek,  bilhassa milli bayramlarda çök övünülerek söylenilen “İşte Gençlik budur” diye sunulan tabloda çöpe atılacak buruşmuş mendillerden başka bir şey göremiyoruz. Tabii ki sürekli olarak gençliğe; “Aman ha genç kalın, aman ha hızlı yaşayın, daha artık bu dünyaya gelmek yok, ne yaşarsan yanına kâr” tarzında bir reçete sunulursa olacağı buydu, başka ne bekleyebilirdik ki. Oysa dışı yaldızlı içi perişan aldatıcı bu teşvik uygulamaları gençliği can evinden vuruyor habire.
        Görüyorsunuz neydik ne olduk. Sanki bizi efsunlamışlar.  Her ne olduysa bir anda hafızasını yitiren nesil durumuna düştük.  Toplumu içten içe saran problemin adı hiç kuşkusuz hafıza kaybıdır.  Baksanıza artık birbirimize  “Biz kimiz, nereden geliyoruz nereye gidiyoruz” sorusunu soramaz olduk. Sebebi malum; hafızamızı yitirmiş olmamızdan dolayıdır. Ah şöyle titreyip kendimize bir dönebilsek bak o zaman küllenmiş hafızamız yeniden kıpırdayıp dirilişimizin gerçekleşeceği görülecektir.  Daha da ötesi kendimizi sorgulama imkânına kavuşup yeniden hayata dönüş başlayacaktır. 
           Epey zamandır kayıp nesil olarak bir orada bir burada yalpalamakla meşgulüz. Milletçe batı sevdasıyla hep oyalanıp durduk. Zaten başka bir şeyde yapamazdık. Zira batı’nın ardına takılmamızı öğütlediler habire. Doğuyu bırak, batıya bak denildi. Hâlbuki batı dedikleri kıta bunalımın eşiğindedir.  Birlikte kardeşçe yaşama özelliği sadece doğuya has bir meziyet. Baksanıza batı bunalımdan çıkmak adına aynı binada bir ailenin yaşaması durumunda vergi indirimi uygulayacağını vaat ediyor. Neden derseniz, sebebi gayet açık;  toplumsal parçalanma olmasın diye elbet. Buna mecburlar da. Çünkü Avrupa’da aile mefhumu yok denecek kadar azdır. Bir arada yaşama duygusu gelişmediği içindir parasal tedbirlerle önlem almaya çalışıyorlar. Şimdi aynı durumun bize de sirayet etme riski var.  Şöyle ki; ‘Özgür yaşa, takıl bana hayatını yaşa’ türden sıkça kullanılan argo ifadeler kuşaktan kuşağa hızla yayılıp her geçen gün toplumsal birlikteliğimizi tehdit edecek gibi görünüyor.  Her ne kadar ilk başta bu argo ifadeler gır gır mahiyetinde söylenilse de kazın ayağı hiç te öyle değil, bilakis gençliğin içine düştüğü durumu özetleyen sözlerdir bu. Batı yıllardır bunun ceremesine çekiyor,  onlar nasıl etsem de bu çıkmaz sokaktan kurtulayım diye arayış içerisinde çırpınırken, biz hala kurtuluşumuzu batı hayat tarzında arıyoruz. Bu özenti devam ederse aynı hastalığın pençesine bizler de düşebiliriz her an.
            Osmanlı varı hayat tarzı yaşamak varken batıya özenmek en büyük handikapımız olmuştur. Gel de o hayat tarzını özleme, mümkün mü? Osmanlının nizam-ı âlemi bizim her şeyimizdi. Devleti âliye bir arada yaşamanın tatbikatını insanlığa göstermiş te. Ne zamanki çokluk içinde birlik duygumuzu yitirdik, işte o gün bugündür birlik bağları çözecek nitelikte dışarıdan ithal modeller peşinden koşar olduk.
             Peki, şu birtakım aklı evvellere ne demeli,  güya Osmanlı üç kıtada gerçekleştirdiği fütuhatını kılıçla gerçekleştirmiş.  Doğru mu derseniz, elbette ki külliyen yalan. Hele bir kere tarihi hafızayı yitirmeye dur, böylesi mesnetsiz yorumların ortalıkta dolaşıyor olmasına şaşmamak gerekir.  Şayet şöyle bir tarihin yapraklarını çevirmiş olsalardı insanlığın baskı ve zulümden, mezhep kavgalarının karmaşasından kurtulmak için Osmanlının hürriyet iklimine sığındıklarını pekâlâ görebilirlerdi. Hadi bundan vazgeçtik çağdaş yaşam dişe yutturmaya çalıştıkları hayat tarzı insanları bir arada kardeşçe yaşamayı sağlamak bir yana kamplaşmaya itmiştir, ama Osmanlı öyle değildi,  bilakis Devlet-i Aliye kendi dönemi içerisinde yetmiş iki milleti bir arada özgür kılmıştır. Kelimenin tam anlamıyla kardeşçe yaşamayı sağlayan ve aynı şemsiye altında gölgelenmeyi gerçekleştiren yeryüzünde tek imparatorluk Osmanlıdır.
            Bakın çağdaş dünya dedikleri düzen Bosna’yı, Filistin'i, Suriye’yi, Irak'ı, Kafkasya'yı, Mısır’ı kan gölüne çevirmiştir.  Malum olduğu üzere Çeçenler Ruslarla, Bosna Hersek; Sırp ve Hırvatlarla bir arada yaşayamadı. Her yer kan gölüne dönüştürüldü. Bakmayın siz onların hümanistlikten dem vurmalarına. Meğer hümanizm sadece işlenen cinayetleri örtbas etmek için sadece laftan ibaret bir kılıfmış. Şayet hümanizm sözde değil özde hayata geçirilseydi etnik kimlikler bu denli mesele teşkil etmeyecekti. Onlar hümanistlikleriyle övüne dursun ortada güneş balçıkla sıvanamaz denen bir gerçek var.  Kaldı ki, soy sop faslına girip ayrılık tohumları ekmek batının öteden beri devam ettirdiği bir süreçtir.  Bugün Ortadoğu’da acımasızca kan akıtılıyorsa Osmanlının olmayışındandır.  Zira Osmanlı kendi o muhteşem dönemi içerisinde muhtemel etnik başkaldırışlara karşı tüm etnik unsurları Osmanlılık şemsiyesi altında birleştirerek halletmiştir. Keza Amerika’da öyledir.  Onlar da süper güç olarak Osmanlıyı örnek almış ve kendi ülke sınırları içerisinde uyguluyor da. Nitekim bugün Amerika’da Norveç kökenli veya başka kökenli, Zencisi, Filipinlisi, şusu, busu Amerikalıyım diyebiliyorsa örnek aldığı Osmanlı modeli sayesindedir. Fakat aynı Amerika kendi ülke sınırları içerisinde uyguladığı özgürlüğü dış dünyadan esirgemektedir.  Hatta yeri geldiğinde ülke haklarına karşı son derece acımasız olabiliyor da. İşte en son Baba Bush ve Oğul Bush’un Orta doğuya yönelik açtığı savaş bunun en tipik misali, bilmem başka bir delil göstermeye gerek var mı?
           Türkiye’nin dört bir köşesinde yaşayan insanlarımızın çeşitlilik arz ettiği bir sır değil. Kaldı ki otuzu aşkın etnik unsurdan bahsedilmektedir. Değim yerindeyse bir kilimin desenlerini andıran bir zengin dokumuz var.  Bir kilim üzerine işlenen motiflerin her biri farklı olsa da aralarında kopmayacak şekilde ilmikler atılmış, böylece birlik bağları geliştirilmiştir. İşte bu dostluk bağları sayesinde Türk, Kürt, Laz vs. demeden kız vermişiz, kız almışız,  bağdaş kurup aynı sofraya oturmuşuz,  icabında beraberce halay çekmişiz. Galiba bu güzel tablo birilerinin dikkatini çok çekmiş olsa gerek ki birtakım zinde güçler hasetliklerinden harekete geçip içimize ayrılık tohumları serpiştirme gayreti içerisine girmişlerdir. Zaten otuz yılı aşkındır Güneydoğu meselesiyle uğraşıyor olmamız bunu teyit ediyor.  Aslında bunca zamandır kardeşliğimizi baltalayan zinde güçlere fırsat vermekle kendimize yazık ediyoruz.   Hem de ne yazık. Hiçbirimiz kalkıp ta bu topraklarda Osmanlılık şemsiyesine benzer bir Türkiye şemsiyesi oluşturmak için bir çaba göstermiyoruz. Üstüne üstük aramızdan bir iki kişi çıkıp kardeşlik projesinden bahsettiği zamanda hemen çelme atıyoruz.  Doğrusu bu tezat duruma anlam veremiyoruz.  Her şeye rağmen yılmadan usanmadan kökenimiz ne olursa olsun hepimiz aynı kilimin desenleriyiz ve hepimiz kardeşiz demeliyiz. Düşünsenize birlikte yaşadığımız bu coğrafyada insanların hep bir ağızdan canı gönülden Türkiyeliyim dediğini,  bak o zaman insanımıza reva görülen kimlik testinden geçirme manzaraları bir daha yaşanır mı?  Elbette ki yaşanmayacaktır.  Bakın, Osmanlı altı yüzsene bağrında taşıdığı milletlerin ne dilini, ne de dinini sorguladı,  bilakis tüm cihana bir arada nasıl yaşanabileceğinin tatbikatını göstermiştir.
         Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle hafızasını yitiren gençliğe mensubiyet şuuru veremediğimizden meseleleri çözemez hale gelmişiz.  Bir gün elbet köklerimizle yüz yüze geldiğimizde işte o noktada biz kimiz, nereden geldik nereye gideceğiz soruların cevabı karşılık bulacağından emin olabilirsiniz.  Yeter ki,  hafızamızı yeniden tarihle, dinimizle ve bilge insanlarla buluşturalım gerisi kolay. Hiç kuşkusuz niyet hayır olunca akıbet hayr olup Mevla’m neylerse güzel eyleyecektir. 
           Evet,  1299 da Söğütte atılan ruhumuzu yeniden tazelemek gerek.  Dün nasıl ki muhteşem çınarımız tüm kollarıyla tüm cihanı sarıp insanlığa nizam-ı âlem olmuşsak bugünde aynı heyecanla yeniden dünyanın adil terazisi olabiliriz. Neden olmasın ki, bu konuda ümit varız da.
                  Hâsıl-ı kelam; hafızamızı yenilediğimizde dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız tamdır.
                 Vesselam.




25 Aralık 2016 Pazar

DEMOKRATİK TOPLUM




                   DEMOKRATİK TOPLUM

                                                   SELİM  GÜRBÜZER

              Demokratik toplum baskılardan uzak özgürlük sever kitlelerdir. Düşmanına karşı bile son derece tahammüllüdür. Böyle bir sistemin hasmını boğmak diye derdi yok, tüm derdi davası fikri hür, vicdanı hür bir toplum inşa edilmektir.
          Demokrasinin devrim muhafızlarına ihtiyacı yoktur. Nasıl olsun ki, emniyet kemeri özgür iradedir. Aşırı uçlardan söz etmez, tüm akımları serbest bırakıp kendi hallerine terk eder, dahası çoğullaştırarak uysallaştırır. Marjinal veya radikal grupların amaçları demokrasiyi yıkmak olsa bile konuşmalarına izin verip onları yalnızlaştırır. Kaldı ki tek tip görüşlerle bir yere varılamayacağının tarihin sayfaları şahit. Bu yüzden demokrasinin rakiplerine korku salma ya da gözdağı vermek diye bir derdi yoktur, zaten aksi bir yol izlemek marjinal kalmış radikal grupların değirmenine su taşımak olurdu. Zira berikiler-ötekiler, laik-anti-laik, ilerici-gerici vs. gibi şablonlar birliği ve dirliği baltalayan en keskin ayrılıkçı tasniflerdir. Madem öyle, bırakınız her düşünce kendi ekseninde boy versin ki rekabet doğsun, bu durumda radikal akımlar ister istemez güç kaybedecektir. Şu bir gerçek, dayatmayla rakibinizi sadece farklılaştırırsınız ama zayıflatamazsınız, hatta yasaklarla onları güçlendirir ve popüler kılarsınız. Artık anlamak gerekir; hiçbir düşünce kamçıyla, dipçikle yola gelmez. Kaldı ki yasakçılıkla kim ne sonuç aldı ki zinde güçlerde alsın. Şayet çizmeyi aşıp elinize balyoz alırsanız her akımı ya eylem manyağı haline dönüştürürsünüz, ya da Stalin, Mussoloni, Hitler ve Franco gibi hasta bir ruhla milyonların canına kıyarsınız.
            İnsanlara zorla tek bir gömlek giydirmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Bir kere her şeyden önce tek tip üniforma giydirmekle insanların her biri bukalemun tipe dönüşüyor, dahası içi başka dışı başka fertler türüyor. Belli ki Türk insanına giydirilmeye çalışılan deli gömlek dar gelmiş olsa gerek ki; artık bu kadarı da gayrı yeter deyip sandık başına gittiğinde darbecilere gereken dersi vermiş te. Bu yüzden darbeciler için sandık her seferinde kâbus olmaya devam edecektir.
            Devletin biricik görevi insanı itaate zorlayan birey üretmek değil elbet. Yapılması gereken ana kural insan dünyaya daha ilk adım atar atmaz ona değer vermektir. Yani saygı duymak esastır. Şayet bir insan doğar doğmaz rengine diline, kökenine bakmaksızın değer verirsen asıl o zaman bayrağına, ayına, yıldızına kurban bir Türkiye tablosuyla karşılaşırız.  
             Şöyle siyasi tarihe baktığımızda; Jakobenlerin, Robespierre’nin, Billaud Varennes’in, Saint- Just’un, Le Pelletier’in vs.’lerin izledikleri yol yol değildi, düpedüz etrafa korku salmaktı. Hepsi de toplumu formatlamak için ömür tükettiler, fildişi kulelerden kitleleri yönetmek istediler, halka tepeden zavallı gözüyle baktılar. Peki, ellerine ne geçti?  Belki de sormaya bile gerek yok, baksanıza arkalarından; içi boş kavramlar, anarşist topluluklar, elitistlerin ağırlandığı fildişi kuleler, ruhsuz saraylar ve bir dizi mekânlardan başka tek bir miras bırakamadılar.  Tabii buna kazanç denirse.  Tabii bu arada olan halka oldu. Nitekim devletler şefkat abidesi olması gerekirken resmileşmeyi yeğlemiş, resmileştikçe de halklarda devletleşti, böylece kuşkucu ve havadan nem kapan şaşkın halklar oluştu.            
          Mevlana’mız ne güzelde çağrı yapmış; “Ne olursan ol yine gel” diye. Bu çağrıda bireye sözde değil özde saygı duyulurken,  elitist oligarşik bir avuç azınlık zümre ise bırakın tüm insanlığı,  halkımızı bile hep öteki gördüler, ya da bir kullanımlık kâğıt mendil muamelesine tabi tuttular. Kimi insanımızın mensubiyet duygularını kullanıp kandil dağlarına saldılar, işi bitince de acımadan hadi güle güle deyip ruhunu çöpe attılar, kimilerini de başka alanlarda değerlendirdiler. Her ne hikmetse kutsal devlet erki insana insanca bakamadı. Mahkûm etmek en kolay olanıydı, zaten öylede yapıldı. Böylece toplumla devlet arasında derin onarılmaz yaralar açılıp durduk yerde başımıza dert açtık.   İç barışı unutalı hayli bir zaman oldu, pembe şafakların doğmasını bekler olduk, bir türlü o eski ihtişamımızı yakalayamadık.  Bakın örnek model aldığımız Fransa bile Avrupa Birliğinde yer almamıza tahammül edemiyor. Yeniden medeniyet oluruz kaygısından olsa gerek bu tavrını ısrarla sürdürüyor hala. Hadi Fransa’yı anladıkta ya şu malum zinde iç derin güçlere ne demeli. Habire olaylara ideolojik gözlükten bakmayı marifet sanıp kendileri dışında her türlü görüş ve düşünceyi zindana mahkûm etmekle meşgul oldular. Kelimenin tam anlamıyla Fransa Türkiye’yi dış platformda Ermeni meselesini kaşıyarak karalamaya çalışırken, iç platformda da kuş tüyü yataklarda gününü gün eden bir avuç azınlıkta öteki ilan ettikleri Türkiye’yi mahkûm etmeye çalıştı. Dahası etrafımızı totaliter ağlarla örüp dikte anlayışlarla beynimiz arındırılmak ve hizaya gelmemiz istendi hep. Sadece istekte bulunmadılar, ara sıra aba altında sopa göstererekten ya dediklerimizi yaparsınız, ya da kökünüze kibrit suyu dökeriz tehdidiyle gözdağı verdiler.  Derken ruh kökümüz bu tip ne idüğü belirsiz haramilerce avlandı, çocuk muamelesine tabii tutulup elimize tutuşturulan oyuncaklarla sus ve oyalan denildi. Bitmedi tabii, dahası var: kendinize çeki düzen vermezseniz sonunun ne olacağını siz düşünün diye ikaz edilip kibarca dikkatimiz çekildi. Nasıl mı?
              Malum Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Sezer öncesi YÖK örneğinde olduğu gibi önce ikna odalarında terapiyle işe başladılar. Olmadı karanlık mahfillerce bir takım sağduyu yazarçizerler andıçlandılar, daha da olmadı acımasızca karalanıp hain ilan edildiler. Bu yüzden 28 Şubatın yaralarını bir çırpıda sarmak kolay olmadı. Neyse ki köprünün altından çok sular aktığından artık her şey eskisi gibi değil, şükürler olsun suyun normal yatağında akmaya başladığı günlerin eşiğine geldik. Yeniden 28 Şubat senaryolarının oluşması zor görünüyor. Nihayet  bu sefer ne yaptığını bilen akıllı, hamasetten uzak bir iktidar işbaşına gelir gelmez Kopenhang kriterleri kartını kullanıp zinde güçlerin harekât alanlarını daraltmasını bilmiştir. Hele hele    Avrupa uyum yasaları bir bir devreye girdikçe ne yapacaklarını şaşırdılar, çağdaşlıktan dem vuramaz oldular. Hatta bu sefer Avrupa karşıtı görünüm vermeye başladılar. Bu da yetmedi mitinglerle avaz avaz nara atıp Kuvayı milliyeci maskesine büründüler. Güya Cumhuriyeti kuran iradeyi kendi emellerine göre kullanacaklarını sandılar.  Düşüncelerini Cumhuriyetin ilk 30 yılına endekslediler. Aslında tüm bu çabalar o iradeye hem saygısızlık hem de onları sevimsiz göstermekten başka bir işe yaramadı. Nasıl yarasın ki, onlar slogan üretirken, hükümette onuncu yıl marşıyla dillendirdikleri kozlarını ellerinden alıp Türkiye’yi hızlı tren ve demir ağlarla örüyordu. Keza Asya’yı Avrupa’ya bağlayan denizaltı Marmarayı hayata geçiriyordu. Böylece slogan üreten bu kesimlerin bir kez daha otoriter ve kapalı bir kafa yapısına sahip oldukları tescillenmiş oldu. Bizde pekala biliyoruz ki; Cumhuriyet kurulduğunda o günün konjonktür şartları gereği idari mekanizma bir nebze otoriter olmak zorundaydı, geçiş sürecini sancısız geçirmek adına böyle düşünülmüş olabilir. Ama bugünün dünyasında aynı düşünceyi sürdürmek abesle iştigal olurdu. Zaten gelinen nokta itibariyle Türkiye’yi otoriter bir yapıya büründürmek toplumu çağın dışına ve kapalı toplum olmaya itmek olur ki, artık bu imkânsız hale gelmiş durumda.
          Her değişim evresi zemzem suyuyla yıkanıp gerçekleşmez, mutlaka yeni bir sistem oturtmanın bir bedeli vardır. O muhteşem 600 yıllık imparatorluktan daha çiçeği burnunda Türkiye’ye geçişte, yeni oluşan devletin Faşizmi örnek alması teklif edildiğinde, bunun bir zulüm, istibdat olacağını o gün bile reddedilmişti. Bizatihi en yetkili ağızdan; “Öğreti istemem, yoksa dogmalaşırız” denilerek demokrasi denemesine geçilmiş, ama ne yazık ki bu engin anlayışın ömrü yetmemiş, sonradan anlaşıldı ki; demokratik Cumhuriyetin gerçekleşmesi sonraki kuşaklara bırakılmış. Belli ki,  şimdiki sözde Kuvay-ı milliyecileri 1930’lu yıllara mıhlanmakta ısrarcılar, bu yüzden bir milim dahi mesafe kat edemiyorlar. Onlar “düşün ama ifade etme” anlayışındalar hala. Oysa bu anlayışı dayatmak insanımıza yapılacak en büyük zorbalık olacaktır.  O halde yanlışa düşmemek adına geleceğe bakmalı, yeni ufuklara kanatlanmalı. Geçmiş sadece tecrübe için vardır, 1930’lu yıllar sadece kuruluş mayamız, o mayanın üzerine demokrasiyi inşa edebilirdik pekâlâ. Statükocu zihniyete Nasrettin Hoca misali sormak gerekir, göle demokrasi maya çalma zamanı bugün değilse, ya ne zaman?  Biz biliyoruz ki; Hoca’nın o meşhur espriyle karışık ‘ya tutarsa’ sözü ileriye atılım yapılmasının gerekliliğine işarettir.
         Cumhuriyetimizi bize armağan edenler;  sakın ola bir adım ileri gitmeyin, bıraktığımız noktada çivilenip kalın diye devretmediler, modern uygarlığın en üst seviyesine sıçrayalım diye emanet ettiler, anlayana tabii.
         Evvela beyinleri özgürleştirerek işe başlamalı, zihinler gülistana dönüştürmeli ki; toplumsal mutabakat gerçekleşebilsin. Eğer düşünceye saygılı isek ferdin devlet gibi düşünme mecburiyetini rafa kaldırmalı. Çünkü düşünceye saygı erdemliliktir. Düşünceyi erdem görmeyen ülkeler asla demokratik cumhuriyet olamaz.
          Şöyle tarihe bir göz attığımızda gelişmeye katkıda bulunan kaynakta hep mimlenen sakıncalı piyade diye tabir ettikleri bilge insanların varlığını görürüz. Sakınca yaftası yiyen insanlar yaşadıkları dönemlerde çok ağır bedel ödeseler de birçok tabuların yıkılmasına vesile oldular. Sokrates Atina yasalarının dışladığı bir filozoftu, ama bugün o gönüllerde yaşıyor. Zira o düşünce adamıydı. Diğerleri malum, düşünceyi yargılayan yargıçların hiçbirinin bugün ne adı,  ne şanı, ne de esamisi var ortada. Neden hafızalardan silindi acaba hiç düşündünüz mü?
         Yasaklar hep maraz doğurmuştur,  ideolojiler bile karşıt gördüğü sistemin müdahalesiyle boy verip, dal budak salabiliyor. Bu yüzden devletin kitleler üzerinde demokles’in kılıcını sallandırıp hizaya getirmeye çabalamasını anlamış değiliz. Etliye sütlüye karışmayan sade bir vatandaşın düşüncesini bile tehdit kapsamına alan anlayışı bilmem hangi mantık ve izaha sığar. Zaten her türlü fikrin gölgesinden korkan, aynı zamanda bireyin özgür iradesini cezalandırıcı yasalar çıkarmaktan zevk alan bir anlayıştan başka ne beklenir ki. Maalesef her on yılda bir tekrarlanan darbeler döneminde yansız, tarafsız idari mekanizma kuramadık, kurabilseydik esas o zaman laiklik güvencededir diyebilecektik. Tarihi fırsatları kaçırdık diyebiliriz, hala inadına inat diyip 28 Şubat varı post-modern darbelere özlem duyanlar var. Oysa    28 Şubat toplum üzerinde bir kırılma, bir fay hattı oluşturmuştu, toplum mühendisliği uygulamaları BÇG (Batı çalışma grubu) elinde zirveye çıkması bunun en tipik örneği. Mevlana ve Yunusça çizgiden gelen topluma devlete başkaldıran muamelesi bir misyon yüklenmek istendi ve  o gözle bakılmaya başlandı. Tüm baskıcı psikolojik hareket uygulamalarına rağmen halkı sokağa dökemediler,  tam aksine halk büyük bir sabır örneği sergileyip oyunlarını suya düşürdü.  Hafife alıp öteki diye dillendirdikleri insanlar bir dağ gibi sessiz duruşuyla adeta destan yazdılar. Merve Kavakçı’yı Hamas ajanı ilan edip sürgün ettiniz de ne oldu, sonunda üniversitelerde, kamusal alanda ve TBMM’de başörtü özgürlüğüne kavuşabilmiştir.  Peki ya Eski Milli İstihbarat Dairesi Başkanı Bülent Orakoğluna CIA ajanı karalamanıza ne demeli? Sizin bu ajan etiketlemelerinize kargalar bile güler. Bunlarla yetinilmedi Cengiz Çandar’ı andıçladınız. Ne var ki aynı Cengiz Çandar 15 Temmuz 2016 Darbe girişimine kalkışan İhanet Çetesi odaklarına karşı kalemini aynı hassasiyet içerisinde oynatamamıştır.  Her neyse malum türban türban diye yıllardır dilinize doladığınız kavram bile Fransa’dan ithal. Türbanın Türkçe karşılığı bone olduğunu YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın üniversiteye girsinler diye o gün için pratik çözüm diye sunduğu önerisiyle öğrendik. Baktılar ki türbana alaka büyük,  bu kez U bir dönüşle Anadolu’nun yaylalarından kopup beraberinde geleneksel özellikleriyle şehirlere gelen genç kızların sayısı çoğaldığını gören zinde güçler boneye maksadının dışında anlam yüklemeyi yeğlediler. Artık bu noktadan sonra türban,  bir zaman Ecevit’in dilinden dökülen pekiştirilmiş haliyle devlete başkaldırmak simgesine dönüştürülmüştür. Oysa 1974 yılında devletin temeline dinamit atmak isteyenler kamuoyunda Rahşan affı diye tanımlanan afla özgürlüklerine kavuşmuşlardı, maalesef bu ülkede hiç bunun muhasebesi yapılmadı.  İsteseniz de yüzde yüz başörtüsüz toplum oluşturamazsınız, işte bu konuda ısrarcı olmaya devam ederseniz bunun adı laiklik değil,  Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un dediği gibi bu düpedüz laikçiliktir. Çünkü laiklik dinsizlik değil, bilakis her din mensubunun özgürce kendi kulvarında yaşamasına fırsat tanıyan kavramdır.
       Velhasıl, modern çağın ötesine sıçramak ancak demokratik cumhuriyet ve demokratik toplum oluşturmakla mümkün.
        Vesselam.

23 Aralık 2016 Cuma

HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?



                          HÂKİM DEVLET Mİ, HADİM DEVLET Mİ?

                                                                          SELİM  GÜRBÜZER

        Demokratik ülkelerde devlet erki toplumu idare ederken demokratik kurallar çerçevesinde merkezi hakemliğini kullanıp halkı bu bilinç doğrultusunda idare ederler. Zaten devlet hakem rol üstlenmeyip buyurgan konumda hâkim bir misyon üstlenmeye çalışırsa orada demokratik devletten söz edemeyiz, ancak orada totaliterlikten bahsedilebilir.
        Malumunuz bizde devlet baba geleneği topluma Osmanlı, İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinden bugüne dek çok değişik biçimlerde yansımıştır. Tarihi sürecimize şöyle bir baktığımızda toplum devlet ilişkilerinin merkeziyetçi yapıda seyrettiğini görürüz. Ancak Osmanlının merkeziyetçi yapısı hadimiyet bilinci çerçevesinde karşılıklı güven esasına dayandığı içindir, toplum katmanlarında rahatsızlık oluşturmuyordu. İşte ulu'l emr'in tebaanın hizmetine adamışlık bu tutumu sayesinde Devlet-i Aliye halk nezdinde “devlet baba” olarak addedilmiştir. Elbette ki böyle babaya can kurban. Bakın devlet öyle babacan ki toplumun bir arada huzur içerisinde yaşasın diye, icabında belli mevzuat dâhilinde bağrında taşıdığı tebaasına özerklik hakkı bile tanımıştır. Böylece farklı kimlikler, farklı mezhepler, farklı meşrepler zenginlik addedilip narsisizme dönüşmemiştir. Her ne kadar Osmanlı idari mekanizması merkeziyetçi bir yapıda görünse de sonuçta nasıl bir arada huzur içerisinde yaşanılır formülünü hayata geçirebilmiştir,  farklılıklar asla ayrılık gayrilik görülmemiştir. Bir kere Osmanlının ilk kuruluşundan yükselişine kadar geçen sürede varlığını topluma borçlu hissetmişliği ve her daim toplumun emrine amade ve hizmetine adamışlığı kendisini avantajlı konuma getirmiştir. Kelimenin tam anlamıyla devlet halk ilişkileri hizmetkârlık ilkesi doğrultusunda yürümüştür hep.
             Ne zaman ki Osmanlı yükselişten gerileme sürecine girdi, işte o zaman hadimiyet duygusunun bir anda erimeye yüz tuttuğunu müşahede ediyoruz. Hatta bu durumu bütün çıplaklığıyla İttihat ve Terakki döneminde görebiliyoruz.  Keza Cumhuriyet döneminde de devlet aygıtı ulus devlet anlayışına göre yapılanmıştır. Derken hadim devlet modeli çığırından çıkıp millet üzerinde buyurgan yapıya bürünmüş demoklesin kılıcı bir şekil almıştır. Dahası sivil toplum ruhunun izlerini Cumhuriyet’in ilk yıllarında göremeyiz. Bu yüzden bu yıllar toplum için kayıp yıllar olup her şeyin devlet eliyle yapıldığı bir süreç olarak tarihe geçmiştir. Gerçekten de o yıllarda kurulan yeni devletin ana felsefesi tavandan tabana yapılanma öngördüğünden, ortaya çıkan yönetim modeli tepeden tırnağa kadar tanzim etmek şeklinde tezahür etmiştir. Kelimenin tam anlamıyla bu modelde tek hâkim güç; devlettir. Her ne kadar TBMM'de “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazılı olsa da, bu güzel veciz söz söylem olmaktan çıkıp gerçek manada uygulamaya geçememiştir. Nasıl geçsin ki, bir kere milletin üstünlüğü ilkesi özde değil sözde olarak yansımıştır. Oysa topluma kalsa değil hâkimiyet,  karar da milletin olmalıydı.
             Devlet mekanizması, gerek kültür, gerek ekonomi ve gerekse sosyal hayatın bütününü kendi hegemonyası altına alıyorsa, anlayın ki orada merkeziyetçi ve buyurgan bir devlet modeli var demektir. Maalesef devlet baba geleneğimiz çarpıtılıp bu gerçekleri görmemize engel teşkil etmiştir. Yediden yetmişe herkes bilir ki, devlet hiyerarşisini seçilmişler değil, atanmışlar belirliyor. Tabii hal vaziyet böyle olunca siyasi partiler de, milletin sesi olmaktan ziyade tayin edilmişlerin kontrolüne girmiş teşekküller olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Elbette ki sivil inisiyatifin egemen olmadığı ortamlarda atanmışların cirit atmasına şaşmamak gerekir. Toplumu göz ardı eden sahalar hep böyledir zaten. Devletin kutsallaştırıldığı bir ülkede karşımıza haramilerce çembere alınmış bir toplum modelinin çıkması kaçınılmazdır. Üstelik atanmışlar hadim devlet modelinin biçimlenmesine engel yapılar olarak konuşlandırılmışlar da.  Maalesef yıllarca merkeziyetçi yapının ana kontrol kademelerini askeri ve sivil bürokrasi oluşturmaktadır.  İşte böyle bir ana kontrol kademesi üzerine kurulu devlet aygıtının  “yüksek askeri bürokrasisi” ve “statükocu sivil bürokrasi” tarafından kuşatılmışlığı birtakım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Elbette ki böyle bir sistemde milletin “bizi temsilen idare et” diye gönderdiği seçilmişler iş baş yaptıklarında karşılaştıkları tabloda kendilerine biçilen misyonun sadece ara buluculuk üstlenmek olduğu görülmüştür. Dolayısıyla sivil toplum siyasilerden talepte bulunduğunda, siyasilerin mevcut sistemde yapacağı tek faaliyet aracı koordinatörlük görevi üstlenmek olmuştur. Zaten elinden başka bir şey gelmez de. Nasıl gelsin ki, mevcut sistemin çarkları bu çarpık mekanizma üzerine kuruludur. Madem durum vaziyet bu istikamette seyrediyor, o halde bu çarpık yapının bir an evvel bertaraf edilip yeniden sivil katılımcı modele göre yapılanması icab ediyor.  Bu da yetmez eğitim sistemimizi sil baştan yeniden gözden geçirip, insan odaklı bir projeyi hayata geçirmek gerekiyor. Şayet sivil toplum olgusu her sahada hâkim kılınabilirse, Türkiye’de hadim devletin ayak seslerini yüreğimizde an be an hissetmek mümkündür. Zira toplumumuzun geleceği hâkim devlet yapılanmasında değil, hadim devlet esprisindedir.
             Bilindiği üzere 27 Mayıs, 12 Eylül ve 28 şubat dönemlerinde sivil inisiyatif programları yürürlükte olmayınca,  Türkiye'nin önüne çıkan her türlü mesele sümen altı edilip erteleyen mekanizmalar işlerlik kazanmıştır. Maalesef ülke meselelerini örtbas eden, köyden kente göç meselesini görmezlikten gelen ve rant ekonomisinin gidişatına dur demeyen bir hantal devlet aygıtı hep kriz üretmiştir. Devlet şimdiye kadar toplumu kanunlara riayet etmeye mecbur ederken, kendi içindeki kokuşmuşluğunu irdelemekten hep geri durmuştur.  Bilhassa demokrasinin kesintiye uğratıldığı o ara dönemlerde aba altından sopa göstermek zinde güçler için kullanılmayıp toplum için işletilmiştir. Gerçekten de bu tip dönemlerde devlet erkini sorgulamak yürek isterdi.  Tâ ki ANASOL-M hükümeti yıkılıp 2002 yılı gelinceye dek bu korku devam etmiştir. Yine de 2002 sonraki dönem için her şey güllük gülistanlık geçti diyemeyiz. Bakın Türkiye'nin gerek 2007 Temmuz genel seçim sonrası ulusal sol yargı darbesi ve gerekse 2014 Mart yerel seçimler öncesi 17 Aralık 2013 İsrail ve ABD merkezli CIA ve MOSSAD tarafından kullanılan taşeron bir cemaat yargı darbesi tehlikesiyle karşı karşıya kalması bunu teyit ediyor. Neyse ki 2007 sonrası tehlike 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla atlatılmış, fitili Mayıs-Haziran 2013 Gezi eylemleriyle yakılıp 17 Aralık 2013 tarihi itibariyle gün yüzüne çıkan tehlike ise ancak milletimizin derin sinesine takılıp bertaraf edilebilmiştir. İyi ki de her iki girişimde akamete uğramış, aksi takdirde birincisinde İtalya’daki gladio benzeri Ergenekon yapılanması daha çok can yakıp bu milletin kanını emmeye devam edecekti, diğerinde ise paralel devlet yapılanmasıyla birlikte birlik ve dirliğimiz yok edilecekti. İşte bu noktada Allah'a ne kadar şükretsek azdır, içte ve dışta bizimle bunca uğraşılara rağmen Türkiye hem askeri vesayet, hem brifing alan yargı vesayet mekanizmalarından,  hem de paralel yapılanmalardan kurtulabilmiştir. Böylece bir nebzede olsa Türk insanı nefes alabilmiştir.
            Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki, kimsenin kimseye güveni kalmadığı bir süreç yaşıyoruz. Düşünsenize bunlardan asla zarar gelmez dediğimiz insanların devletin belirli kademelerinde yer aldıklarında bir müddet sonra uluslara arası güçlerin maşası konumuna gelebiliyor. Nitekim 17 Aralık 2013 geldiğinde, yani 30 Mart 2014 yerel seçimlere ramak kala bir başka vesayet güç olarak karşımıza çıkmışlardır. Meğer onların bir zaman askeri vesayete karşı görünmeleri kendi vesayetlerini kurmak içinmiş.  Derken dış güçlerin içeride devlete paralel bir örgütlenmeyle Türkiye'ye ayar vermeye çalıştıklarına şahit olduk.  Tabii bu karşılaştığımız yeni durum hiç alışık olmadığımız bir manzaraydı.  Zira asla böyle bir camiadan zarar gelmez denilen bir kesim vasıtasıyla millete yönelik bir operasyon düzenlenmiştir. Hâkim devlet veya derin devlet denilen mekanizmalarının ürettiği olumsuzluğun ortaya koyduğu bir tablodur bu.  Dahası Türkiye'nin demir ağlara kavuştuğu dört dörtlük büyüme gerçekleştiği bir dönemde bütün bu hamleler suni gündemlerle iç ve dış senaryolara kurban verilmek istenmiştir. Tabii bu arada olan topluma olmuştur.  Ortalık toz duman, her taraf sis perdesiyle kaplı bir Türkiye hedeflenmiştir.  Bize bu hayatı reva gören mekanizmalar sosyal barış yerine kriz üretiyorlar habire. Onlar kriz üretirken birileri de ellerini ovuşturup bundan büyük bir keyif alıyor tabii.  Niye almasınlar ki,  insanımız suni gündemlerle oyalanırken, piyasa dalgalanmalarından istifade edip milyon dolarları kazanıyorlardı. Anlaşılan o ki;  sistemin sil baştan yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. O halde hemen herkes tarafından dile getirilen sistemin kokuşmuşluğu ve devletin tıkandığı noktalardaki kısır döngüye son verilmelidir.  Bakın 12 Eylül darbeci lideri Kenan Evren bile sistemin tıkandığını, hatta eyalet ve federatif gibi konuların tartışılması gerektiği türünden söz eder noktaya gelmişken hala birileri her türlü fikrin özgürce konuşulmasının önüne geçmek için etrafa korku salıp kendilerine ait statik düşüncelerin egemen olmasından yana tavır sergilemekteler. Değişmemekte direnenler ne kadar direnirlerse dirensinler, değişim dünyanın her yerinde kendine oluk bulabiliyor ve sonunda kazanan yine değişim olmaktadır.  Toplum hor görülse de eninde sonunda sağduyunun galip geleceğine inancımız tamdır.  Bakın bunca iç ve dış operasyonlara rağmen bir şekilde devlet üretilen krizlerin üstesinden gelebiliyor. İşte devletin bu tür zorlukları bertaraf edebilmesi bize bu ümidi veriyor. Türkiye zaman zaman belirsizliğe çekilmek istense de devlet toplum barışıklığı er geç gerçekleşeceği muhakkak. O günler geldiğinde gerek iç,  gerekse dış karanlık zinde güçlerin hevesi kursaklarında kalacaktır.
       Daha genel manada meseleyi ele aldığımızda toplum talepleri siyasette tam karşılık bulmamıştır. Madem öyle hadim devlet yapılanmasını hayata geçirecek mekanizmaları oluşturmak icab eder. Bir kere her şeyden önce çok boyutlu düşünme diye bir derdimiz olmalı. Ne var ki toplum iradesi derin devlet mekanizmalarının koridorlarında maniple edilmektedir. Bunda sistemden beslenen siyasi partilerinde çok büyük payı olup vebal altına girmişlerdir.  Türkiye’de siyasete bakış devlet nimetlerinin dağıtıldığı ulufe sistemi olarak bakıldığı müddetçe devletin buyurgan tavrında herhangi bir değişiklik beklemek hayal olacaktır.  Belli ki sistem çözüm üretmiyor, aksine çözümsüzlük işliyor. Maalesef kronik açmazımız sistemsizliktir. İşte böylesi ironileşmiş sisteme karşı seyirci kalan liderlik sultası kurbanı milletvekilleri,  hatta biz, siz, hemen herkes bu işte büyük bir vebal taşıyor. Bu gidişata dur denilmezse toplumun büyük çoğunluğu yönetmelik olacak gibi. Her şey gayet çok açık, hepimiz aynı anda cari sistemin çarklarına yenik düşüp koyun misali güdülür olduk. Ne hikmetse çok uluslu yalan ve dolanlara kanmaksızın güdülmekten hoşlanmayan Türkiye sevdalıları mercek altına alınıp karalanmak isteniyor. İşte bu yüzden Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” diye çağıran ve ayırım yapmayan merhamet eli doğacak günleri büyük bir sabırla bekliyoruz. Aydınlık güneşi yeniden doğduğunda Türkiye sevdalılarına yönelik karalama kampanyalarının yerini alnı ak gönlü pek bir neslin doğacağına ve yarınlarımızın pak olacağına ümit varız.  
           Şu bir gerçek yediden yetmişe herkes başını gömdüğü kumdan kaldırıp karanlığa ışık yakacak aydınlık yarınlar için yürümelidir. Buna mecburuz da. Çünkü yaşanan krizlerin temelinde tek tip görüşlerin hükümranlığı söz konusudur. Madem öyle, ortak paydada buluşmaya engel monolog görüşlerin ver yansına aldırış etmeksizin, çoğulculuğu inşa edecek adımları atma isteğimizde ki kararlılığımızı sürdürmekte sayısız fayda var. İşte bu yüzden; “Gün devletin köşe başlarını ele geçirmiş elitist oligarşi güçlerin toplumun iletişim kanallarını tıkama faaliyetlerine seyirci kalma günü değil, gün taşın altına elimizi koyma günüdür” diyoruz.
         Hepimiz şunu iyi biliyoruz ki, yaşadığımız kaos veya karmaşa hali sırça köşklerde üretilen bir bardak suda fırtına koparma cinsinden suni gündemlerle servis edilen bir cinnet tablosudur.  Belli ki tekelci devlet felsefesi çoğulcu devlet felsefesi üretemediği için, ülke içinde suni krizler bir türlü bitmek tükenmek bilmiyor. Toplum devlet, toplum siyaset ilişkileri kopuk olduğu sürece bu durum daha devam edecek gibi. Ne zaman ki toplumun devlete güvenle baktığı, ya da devletin toplumun her kesimine sıcak baktığı günler gelir, işte o zaman aydınlık yarınların gelmesi kaçınılmazdır. Ara ara yaşanan kriz ortamlarından çıkmanın yolu hâkim devlet zihniyetinin yerine hadim devlet mekanizmalarını hayata geçirmekten geçmektedir. Bu da yetmez milletin yönetimde söz sahibi hale gelmesi noktasında sivil katılım modelini hayata geçirmek te gerekir.
            Tüm bunca yaşanan olumsuzluklara rağmen toplum bir şekilde kendini dönüştürebiliyor. Üstelik toplumsal dönüşüm siyasilerin öngörüsünü geçecek tarzda cereyan etmekte.  Bilhassa Özal döneminde start alan demokratikleşme çabaları süreci içerisinde toplum kendi sivil söylemlerini dile getirdiği gibi kendine olan öz güveni daha da artmıştır. Hele hele sivil anlayış taban buldukça, toplum iradesinin siyasete yansıyan kanallarının açılacağı muhakkak. Sivil oluşumlar şimdilik siyasetle bağ kuramasa da toplum en azından kendi üstüne düşen görevi sandığa gittiğinde yerine getirebiliyor.          
          Toplum İslâm’ın sadece vicdanlara hapsedilemeyeceğini sosyal hayatın her safhasında ibadet şuuruyla çalışılması gerektiğinin farkına vardıkça, artık dünyadan el etek çekmek veya hayatını dört duvar arasında geçirmeye pekte niyetli olmadığı gözüküyor. Tabii bu önemli bir gelişmedir. Anlaşılan İslâm'ın yeniden sosyal hayatın her alanına sirayet ettiği bir normalleşmeyle karşı karşıyayız. Düşünsenize daha düne kadar başörtülü kızlarımız üniversite kapılarından kovuluyordu, Allah'a çok şükür bugün geldiğimiz noktada, değil üniversiteler, kamuda bile artık başörtülü çalışabilir duruma gelebilmiştir.  Elbette ki Anadolu insanının yönetilen durumdan yöneten konuma kavuşması çağımızın en büyük hadisesidir. İşte bu yüzden İslâm’a gönül vermiş kesimlerin gerek toplum, gerek siyaset,  gerekse kültürel alanlarda bizde varız demesini önemli buluyoruz.  Demokratikleşme hız kazandıkça Türkiye’de yaşayan her fert, her geçen gün farklılıklarla tanışıp kendisini dönüştürebiliyor.  Kendini dönüştüremeyip içe kapananlar ise statükonun kollarına mahkûm oluyorlar. Hadim devlet erki gerçekleştiğinde gerekirse o içe kapanık kesimlere de kucak açıp onların da dönüşümünü sağlayacak zemin ve şartlar oluşturabilir. Şayet o insanlar topluma kazandırılamazsa biliniz ki, o insanlar fırsat bulduklarında Türkiye'nin başına yeni dertler açmaktan geri kalmayacaklardır.  İllada birilerinin düşman hale itilmesi diye bir kayda ihtiyaç varsa buna gerek yoktur.  Belki böyle bir kayda toplum devlet arasında kopukluk isteyenlerin ihtiyacı olabilir. Ancak bu tip ihtiyaçlar buyurgan (hâkim)  bir devlet yapılanmasında yer bulabiliyor,   hakem ve hizmetkâr devlet biçiminde asla kabul görmez.  
         İnsanımız ne çektiyse jakoben zihniyetten çekmiştir.  Bu zihniyet devletin köşe başlarını tutmasaydı farklılıklar narsisizme dönüşmeyip ülke içinde zenginlik doğacaktı. Elbette ki bizim derdimiz mazeret üretmek değil, çözüm üretmektir. Ne var ki çözüm derdimiz Ankara’nın derin koridorlarında karşılık bulmuyor.  Hala farklı nüanslar, farklı bakışlar, farklı yaşayışlar gerek devlet, gerekse birtakım azınlık çevrelerce problem olmaya devam eden bir mesele olmaktan çıkamamıştır. Bu mesele ister istemez topluma pahalıya mal olmaktadır. Tabii bu işten kazanan millet değil uluslar arası bağlantılı rant odakları kazanmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla toplumsal kutuplaşmaların temelinde hadim devlet esprisinin olmayışı yatmaktadır.  Madem öyle bunca sıkıntılara sebebiyet veren buyurgan devlet anlayışının alaşağı edilip yerine hizmetkâr devlet yapılanmasının inşası için seferber olmak gerekir. Aksi takdirde bedeli ölümle sonuçlanabilecek buyurgan fermanlara yem olacağız demektir.  
           Şu bir gerçek;  farklı nüanslar, farklı talepleri doğuruyor. Şayet talep noktasında muhatabınız derin devletse bu talep resmi söylemle hizaya çekilmeye çalışılacaktır, yok eğer muhatabınız hadim devlet erki ise devletin ideolojisi olmaz prensibinden hareketle ideoloji ferde ait bir husus olarak karşılık bulacaktır.  Demek ki talepler muhatap olduğunuz konumu göre şekil alabiliyor.  Tabii bizim tercihimiz hadim devlet tavrından yanadır. O halde devlet hadimiyet bilinciyle farklı alt kimlikler karşısında hakem rolü üstlenmesi en doğru bir tutum olacaktır. İcabında bu alanda hakemlik refleksleri geliştirip, toplumca üretilen fikir ve sembollere katkıda bulunmakta lazım gelir. Derken böyle bir devlet yapılanmasıyla birlikte toplum doğal güvenlik şemsiyesine kavuşmuş olacaktır. Aksi durumda devletin hakemsizliğinden dolayı toplumu devlete karşı düşmanca bakmaya sevk edecektir.  Anlaşılan toplumla ortak payda kurabilen bir devlet, ancak hadim devlet diye adından söz ettirebilir.
        Farklılıklarımızı bölücülük olarak nitelemeden, birlikte yaşamak ülkümüz olmalı. Bu da yetmez birbirimizin kuyusunu kazmak yerine kardeşlik bağlarını güçlendirecek projeleri hayata geçirmek gerekir. Zaten karşımızdakini anlamaya çalışıyor olmak, insanlarla empati kurabiliyor olmak ve yaratılanı sev yaratandan ötürü düsturunca sevmek insan olmanın bir gereğidir.  Kaldı ki insanı sistemin merkezinde gören veya baş tacı ilan eden devlet demokratik nitelik kazanabiliyor. Keza demokratlıkta bir arada yaşama kültürünün bilincine varmanın adıdır. Madem öyle, demokrasi lafta kalmamalı uygulama da göstermek gerekir. Demokrasinin adı olmuş neye yarar ki,  önemli olan varlığını hissettirmesidir.
        Bunalımdan çıkış yolu için mutlaka hâkim (buyurgan) ve hantal devlet yerine, hakem ve hizmetkâr devlet anlayışını yerleştirmek lazım. Bakın Şeyh Edebali ne güzel demiş; Ey oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın.
           Vesselam.