7 Kasım 2016 Pazartesi

NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ



     NAMAZ GÖZNURUMUZ BOZMAYA GELMEZ

 SELİM  GÜRBÜZER    

       Hani derler ya yapmak zor bozmak kolay diye, aynen öyle de namazı tam hakkıyla kılmak için birtakım kaide ve kurallara uymak gerekir, uyulmazsa sonunda namazı batıl kılma tehlikesi var. Anlaşılan namaz bozulmaya gelmez. O halde namazı bozan durumlar neymiş bir göz atalım:
       —İki harften ibaret bile olsa namazda dünya kelamı konuşmak namazın bozulmasına yetiyor. Hatta Semavi kitaplardan ifadeler okumak, avaz avaz yaygara koparmakta konuşma hükmündedir. İcabında iki harf çıkaracak şekilde özürsüz öksürmekte öyledir, ama öksürürken burnundan harfsiz ses çıktığında namaz bozulmaz.
     —Namaz kılmakta olan bir kimseye kaç rekât namaz kıldığına dair sual sorulduğunda parmak işaretleriyle gösterecek olsa, ya da sorulan soruya üç kelimeden az olmak kaydıyla cevaben yazı yazmış olunsa namazı bozmaz. Ancak yazı yazma fiili dışarıdan birine namazda olmadığı izlenimini verecek derecedeyse namazın bozulduğuna işaret teşkil eder.
     —Namaz kılarken sual eyleyen bir kişiye ayetle cevap vermek namazı bozar. Hakeza ismi Yahya veya Musa olan kişiye hitaben Kur’an’da geçen “Ey Yahya! Kitabı kuvvetle al” veya  “Ey Musa! Sağ elindeki nedir” ayetlerini hitap maksadıyla okunduğunda namaz bozulur.
       —Namaz dışında bir kimsenin vereceği talimat doğrultusunda herhangi bir iş yapılmış olsa namazı bozar.
      —Namaz kılana müjde haber ulaştığında cevaben ‘Elhamdülillah’ dendiğinde; bu mevzu ihtilaflı olsa da, İmam Yusuf bu konuda  “Biriniz namazda iken başına bir hal gelirse tespih etsin” hadisi şerifinden hareketle bozulmadığına hükmetmiştir.
       —Ölüm bildiren bir haber karşısında ‘İnna lillâh ve innâ ileyhi râciûn’ ifadesiyle karşılık vermek namazı bozar. Zira bu ifade cevap verme hükmünde bir kelamdır.
      —Bir kimse Allah adını işittiğinde cevap maksadıyla ‘Celle celâlühu’ dediğinde veya peygamberimizin ismi anıldığında cevap amaçlı ‘Salâvat’ getirdiğinde namaz bozulur. Şayet övgü maksatlı salâvat okursa bozulmaz.
        Şeytanın ismi anıldığında ‘lanet’ edilirse namaz bozulur. Zira bu tutumda namaz dışından gelen çağrıya cevap vermek hükmü taşır.
        —Ağlamakla namaz bozulur. Hele hele dünya işleri icabı ağlamak namazın ruhuyla bağdaşmaz. Hakeza ağrı veya sızıdan dolayı inlemek, ahlamak, uflamak, puflamak ve üflemekte öyledir. Dolayısıyla namazdayken bir musibete binaen ‘Vay başıma gelenler’ dense namaz bozulur, hatta sesli ağlansa da öyledir. Ancak cennet ve cehennemi hatırlayaraktan ağlamak bundan istisnadır. Belli ki bu tür ağlayışta uhrevi hassasiyet söz konusudur.
        Namazdayken imamın kıraatinden etkilenip ağzından ağlamalı ‘Hay, Hay...’ ifadeleri çıktığında namaz bozulmaz. Zira bu durum huşu hali olarak yorumlanır. 
          — Kişinin kendi duyacağı şekilde gülmesi namazı bozar.
          —İnsan sözlerine benzer ifadelerle dua etmek veya namaz içerisinde Kur’an ve sünnette olmayan bir şeyle dua etmek namazı bozar.
         —Başkasına teşmitte bulunmak, yani aksırana ‘Yerhamükellah’ demek namazı bozar,  ama aksıran kendine söylerse bozmaz.
        —Namazdayken bir başka namaz kılanın ‘Veled’dalin’ dediğini işitir de ‘âmin’ derse namaz bozulmaz.  Yine de bu konuda bozulur diyen ulemada vardır.
         —Vesveseyi gidermek için ‘lahavle vela kuvvete illa billâh’ denildiğinde dünya maksadını güdüyorsa namaz bozulur, ahret içinse bozulmaz.
          —Namaz esnasında terastan bir şey düştüğünde karşılığında  ‘besmele’ çekilirse,  ya da dua veya beddua işittiğinde karşılığında âmin denildiğinde namaz bozulur.
          — Bir kimse tabii olduğu imamının dışında başkasının yanlışını düzeltmeye kalkışması namazı bozar, çünkü bu öğrenme ve öğretme kapsamında değerlendirilir. Fakat kendi imamına yönelik düzeltme yapsa namaz bozulmaz. Zira bu durum namazın doğru kılınması içindir.
           İmam kıraat okurken, dili tutulduğunda farz miktarı okumuşsa rükûa gitmesi gerekir ki hatırlatmaya muhatap kalmasın. Dolayısıyla böyle bir durumda cemaatin ayeti hatırlatması mekruhtur. Yine namaz kılan kişinin namaz dışındaki birinin telkiniyle okuyuşunu düzeltmesi namazı bozar, çünkü bunda öğrenme söz konusudur.
        —Namazda Kur’an'ın manasını bozacak şekilde veya teganniyle okumak namazı bozar. Hatta kıraati yanlış okumakta öyledir.
       —Mihrap üzerine yazılı ayeti okumak, ya da ezberinde olmayan sureyi Kur’an’a bakarak okumak namazı bozar. Fakat bu hususta İmamı Azam en az bir ayet okuyunca namaz bozulur şerhi düşmüştür. Belli ki ezberinde olmayan bir sureye bakarak okumak bir başkasından öğrenmek gibi değerlendiriliyor. Tabii ki ezberindeki bir ayeti okumak bunun hilafına olup namaz bozulmaz. Zira burada öğrenme söz konusu değildir.
       —Dil sürçmesi (Zelle-i kari) namazı bozar.  Ancak şeddeli bir harfi şeddesiz, şeddesizi şeddeli okumakla namaz bozulmaz. Ve yine Kuran’ı makamında manayı değiştirmemek kaydıyla sırf sesi güzelleştirmek ve kıraati zinetlendirmek için okunduğunda zarar etmez, hatta müstehap olur.
        —Az veya çok fark etmez herhangi bir şey yiyip içmek namazı bozar. Velev ki unutarak bir susam tanesi yemiş olmakta buna dâhildir. Keza ağzına yağmur damlası düştüğünde yutmakta öyledir. Demek ki bir buğday tanesi yenilse ya da bir damla su içilse ister kasten, ister yanılarak olsun namazı bozabiliyor.
        —Kusmuk ağız dolusu olursa namazı bozar, sadece az miktarda yutulan kusmuk bozmaz.
       — Diş arasında kalmış nohut tanesi kadar yemek artığını yemek namazı bozar,  ancak yemiş nohut tanesinden küçükse bozmaz.
        —Özürsüz kıbleden göğsü çevirmek namazı bozar.
        —Arada hiçbir mani bulunmayan pislik üzerine secde etmek namazı bozar.
        —Namaz esnasında başkasına selam vermek veya almak yahut tokalaşmak namazı bozar, ancak selamlama el ve kaş işaretiyle olursa bozmaz.
        —Namaz kılarken bilerek özürsüz abdesti bozmak namazı bozar.
        Namazda iken abdesti bozacak bir durum meydana gelirse:
        —Ya abdest alıp yeniden kılmalı, ya da mescit içinde abdest almanın akabinde eksik kalan namazını tamamlamak gerekir. Ancak abdest maksadıyla mescidin dışına çıkılmışsa, ya da gidiş gelişlerde Kur’an okunmuşsa, hatta o arada avret yeri açılmışsa artık bu namaz kaldığı yerden bina edilemez. Yine bir insan düşünün ki abdestsiz olduğunun zannıyla namazı terk edip ancak bir süre sonra abdestli olduğuna kanaat getirip namaz kılmaya kalkıştığında o namaz bozulur, velev ki mescitten çıkılmasa da öyledir.
      İmama abdestsizlik hali gelse cemaat içinde elverişli bir kimseyi işaret yoluyla elbisesinden tutup mihraba geçirmekle istihlaf yapmış olur. Şayet yerine adam geçirmeksizin (istihlaf yapmayıp) mescitten çıkmış olsa cemaatin namazı bozulur.
      İstihlaf sözle değil işaretle gerçekleşir. Şöyle ki;
     —Bir parmakla işaret edildiğinde bir rekât kıldı manasınadır.
     —İki parmakla işaret edildiğinde iki rekât kıldı manasınadır.
     —Elle diz kapaklarına vurulduğunda rükû terk edildi manasınadır.
     —Alnıyla işaret edildiğinde secde terk edildi manasınadır.
     —Ağızla işaret edildiğinde kıraatin terk edildiğine işarettir.
       Demek ki; istihlâf namaz esnasında imamın herhangi özrü sebebiyle yerine cemaatten ehil birisini birtakım işaretler yardımıyla veya elbisesinden çekmek suretiyle mihraba geçirme işlemidir. Ama imam isterse istihlafa gitmeksizin özrüne binaen mescit içerisinde abdest alıp kaldığı yerden namazı bina edilebilir de.  Ancak mescit içerisinde abdest alınacak su yoksa istihlâf cihetine gitmesinde fayda var. Şayet cemaat istihlâf bilincinden yoksunsa namazı yeniden kıldırması daha uygun düşer.
        Şurası muhakkak imam istihlâf yapmakla tam manasıyla imam olmaktan çıkmış sayılmaz da. Nitekim imam mescit içerisinde abdest alıp yerine geçirdiği halifesi daha bir rükûun eda etmeksizin namaza yetiştiğinde tekrar imam konumuna geçebiliyor.
         İstihlafın sahih olması için üç şart gereklidir, bunlar;
        —İmam bulunduğu namazgâhtan veya yerden (evden) dışarı çıkmış olmaması,
        — İmamda namazı bozan hallerin zuhur etmesi lazım gelir,
        —Kılınan namaza devam etme şartlarının ortadan kalkması lazım gelir.
        Anlaşılan o ki istihlâf;  abdestin bozulması, mesh müddetinin geçmesi, şiddetli hastalık hali ve kıraatten acizlik gibi durumların vuku bulmasına istinaden bir uygulamadır. Malum; imam ve cemaat arasında gönül bağına benzer bir namaz bağı söz konusu ki imamın namazı bozulduğunda cemaatin namazı da bozulmuş olur.  Hatta son oturuşta imam ölmüş olsa bile aynı hüküm geçerlidir. Dolayısıyla bu tip durumlarda cemaat yeniden namazı kılması gerekir.
        —Teyemmümle namaz kılan bir insanın namaz esnasında suyu görmesi namazı bozar. Ancak bu namaz cemaatle kılındığında cemaatten biri namaz esnasında suyu görür de imam görmezse gören kişinin namazı bozulur.
        —Mesh müddetinin sona ermesi ya da mestlerin çıkarılması namazı bozar.
        —Rükû ve secde yapmaya gücü yettiği halde imayla namaz kılmak namazı bozar.
        —Delilik veya baygınlık halinde namaz bozulur. Tabii ki delilik ve baygınlıkta zaman dilimi esastır.  Dolayısıyla delilik ve baygınlık bir gün ve bir geceden fazla bir süre sürdüğünde namazın kazası lazım gelmez. Dahası devamlılık gösteren bir delilik halinde ibadetler düşebiliyor. Madem delilikte zaman dilimi söz konusu, o halde bu durumda eda edilen namazların hükmü konusunda, İmam Muhammed’e göre bu süre altıncı namaz vaktinin girmesiyle sınırlıdır. İmamı Azam ve İmam Yusuf’a göre ise bu süre bir gün ve bir geceyle sınırlıdır.  Şayet delilik süreci bir ay devam ederse sadece namaz değil, bunun yanı sıra oruçta düşer. Bir aydan önce iyileşirse aradan geçen zamanı kaza eder. Zekâtta ise bu süre bir senedir.
         Şu da bir gerçek, deliler malları telef ettiklerinde tazminle cezalandırılır, fakat sözlerinden dolayı cezalandırılmazlar. Zira onların akit ve ikrarları sağlıklı değildir.
        Delinin iman etmesi veya dinden dönmesi ebeveynine veya velisine bağlı olarak muteberlik kazanır. Gayrimüslim bir delinin hanımı Müslüman olsa, delinin velisine Müslüman olması teklif edilir. Bu durumda kabul ederse delinin nikâhı devam eder, kabul etmezse ayrılmalarına karar verilir.
          Bu arada delilikten bahsetmişken bunaklığa da değinmekte fayda var. Malum bunaklık kâh akıllıca, kâh delice davranış hallerin görüldüğü bir arızi hastalıktır. Bu yüzden bunaklar akıllı çocuk hükmüne tabi tutulur. Dolayısıyla bunak olan bir kişi mümeyyiz bir çocuk gibi başkasına veli olabiliyor. Ancak bunlardan kalan akdin hakları kendilerine değil müvekkillerine ait olur.
          Baygınlık uykunun üstünde bir haldir. Baygınlık ibadetleri iptal etmenin yanı sıra ihtimaldir ki abdesti de bozar. Ki; baygınlık namaz bakımdan delilik hükmünde değerlendirilir. Ancak oruç ve zekât bu kapsamda değerlendirilmez.    
        —Bakmak suretiyle cünüp olmak, ya da namazda otururken uyuya dalıp ihtilam olmak veya rüya sebebiyle meninin gelmesi namazı bozar. Ancak namaz içerisinde cinsel manada düşünmek namazı bozmaz, zira onlardan korunmanın imkânı yoktur.
         Namaza durmuş bir erkeği eşi öper veya dokunursa namaz bozulmaz. Çünkü cinsel yaklaşma konusunda erkek asıldır. Ancak erkeğin şehveti uyanırsa namaz bozulur. Bir kadın namazdayken erkeği dokunduğunda ya da şehvetle öptüğünde namazı bozulmaz. Anlaşılan cinsellikte erkeğe itibar edilmektedir.
         Kadınla beraber aynı hizada beraber kılınan namazın bozulmasının sebebi sanıldığı üzere şehvet değil, bilakis erkeklerin durmaları farz olan makamı veya duracağı yeri terk etmelerinden dolayıdır. Hatta aynı hizada ihtiyar nine ve nikâh düşmeyen akrabalar da bulunsalar hüküm yine aynıdır. Ancak kız çocuğu bundan istisnadır. Yani akıl baliğ olmuş ve gelişmiş bir kız çocukla aynı hizada kılmak namazı bozar.
       Elbette ki kadın erkek aynı hizada namaza durması namazı bozar bozmasına da, ancak bununda kendine özgü bir takım kural ve kaideleri vardır. Şöyle ki;
      -Bir kere kılınan namaz başlangıç tekbiri bakımdan ortak bir namaz olmalı ki bozulmaya sebep teşkil etsin,  yani kılınan namaz aynı namaz değilse batıl olmaz.
      -Erkekle kadının saf oldukları alan ve hizanın aynı olması namazı bozar. Bir hizadan durmaktan maksat elbette ki bir rükün miktarı kadar durmaktır. O halde bir rükün miktarı kadar aynı hizada durmakla namaz bozulmuş olur.
      Temyiz parlak oğlan biriyle aynı hizada namaz kılmak namazı bozmazsa da sakalı bıyığı bitmemiş gencin arkasında namaz kılmak keraheti tenzihiyedir. Çünkü bu fitneye yol açabilecek bir durumdur.  
       Deli kadınla aynı hizada bulunmak namazı bozmaz. Zira delinin kıldığı namaz sahih değildir.
      Mahrem kadınlarda olsa aynı safta aynı hizada namaz kılmak sahih değildir. Anlaşılan o ki,  akıl baliğ bir kadının erkeklerle topuk ve baldırları itibariyle aynı hizada namaz kılması namazı bozan bir husustur. Ancak cenaze namazında aynı hizada bulunulsa bozulmaz, çünkü cenaze namazında rükû ve secde yoktur. Zaten cenaze esas itibariyle duadır.
        -Erkekle kadının yönleri bir olduğunda namaz bozulur. Ancak Kâbe’de kıble yönlerinin ayrı olması hasebiyle erkek kadın yan yana kılsa da namaz bozulmaz. Kaldı ki Kâbe’de zaruret söz konusu olduğunu da unutmamak gerekir.
       Aynı imam arkasında kadınlar erkeklerin önünde saf tuttuklarında tüm saftaki erkeklerin namazı bozulmuş olur.
        Malum,  erkek ve kadının bulunduğu bir mescitte karşıt cinsiyetten bir kısmının mescidin zemininde, diğer kısmının en az bir adam boyu yükseklikte bir yerde namaz kılmasında bir beis yoktur. Keza karşıt cinsiyettekilerin aralarında bir perde, bir direk, ya da bir adam sığacak kadar açıklık bulunması da öyledir. Aslında tüm bunlara ilaveten en önemli ayrıntı kadınların mescitte namaz kılmaktansa evlerinde kılması hususudur. Ki, kadın için bu daha bir takva davranış olacaktır.   
         Cariye azat olduğunda derhal örtünmeyip namaza durduğunda o namaz bozulur. Zira örtünme farzı azat edildiği günle başlamaktadır.
           — Namaz içerisinde ardı sıra devam etmeyen yürüyüş namazı bozmaz. Şöyle ki;
    Bir kimse namazdayken kıbleye karşı yürüdüğünde bakılır; şayet bir saf kadar yürür, sonra bir rükün eda edecek kadar durur; sonra aynı şekilde tekrar yürür tekrar durursa namaz bozulmaz. Bu bize yer değiştirmeksizin veya devamlılık arz eden çok yürüyüş olmadı durumlarda namazın bozulmadığını gösterir. Nitekim bir kimse safa girmek için bir saf miktarı yürüdüğünde namaz bozulmaz,  şayet bir saftan fazla yürürse bozulur.
     Namazını bozan bir kişi şu hükümlere tabi olur;
    —Özürsüz bozmuşsa haramdır.
    —Malı zayi olduğu için bozmuşsa mubahtır.
    —İkmal için bozmuşsa müstehaptır.
    — Can kurtarmak için bozmuşsa vacip olur.
     Demek ki, tehlikeli durumlarda;  mesela bir kimseyi ölümden kurtarmak, ya da bir malı zayi olmaktan kurtarmak adına yukarda bahsedilen sıralı hükümlerden birine dâhil olur.
      Düşünün ki bir baba ya da anne evladının nafile namaz kıldığını bildiği halde yanına çağırsa çağrıya icap etmesi gerekmez.  Malum Allah’a masiyet söz konusu olduğunda anne baba da olsa hiçbir mahlûka itaat edilmez. Tabii ki namaz kıldığını bilmeksizin çağırdığında iş değişir. Bu durum da evlat ayakta bir tarafa selam verip icabet etmesi lazım gelir. Namaz kılan her kim olursa olsun imdat diye bir ses işittiğinde kurtarmaya gücü yetecek iradeyi kendinde hissettiğinde kıldığı namaz ister nafile, ister farz olsun namazı bozup yardıma koşması farz olur.
       —Namazda setri avret hükmü gereği örtünmesi gereken yerin üç tespih miktarı kadar açık bulunması namazı bozar. Öyle ki; çıplak kılan birinin avret yerlerini örtecek elbise bulması, ya da özür sahibinin özrünün ortadan kalkması durumunda da namaz bozulur.
         — Dört veya üç rekâtlı namazlarda iki rekâtın başında selam vermek, yani dört rekâtlı bir namazı iki rekât sanarak birinci oturuştan sonra selam veren kimsenin namazı bozulur. Fakat yanılarak  selam vermesi namazı bozmaz.
       —Sabah namazı kılarken güneşin doğması, Bayram namazını öğlenin vaktinin girdiğinde kılınması ve Cuma namazının ikindi vaktinde kılınması namazı bozar.
         —Rükünleri imamdan önce eda etmek namazı bozar.
         —Namazda fazla meşguliyet ya da iş yapar gibi gözükmek ve üç hareketi arka arkaya yapmak namazı bozar. Mesela çokça çiğnemek veya üç defa çiğnemek bu kapsamda değerlendirilir. Şeker ağza alındığında çiğnenmezse bir şey lazım gelmez, ama tadı mideye vardığında namazı bozar. Şayet namazdan önce yenmiş kaydıyla sonradan namaz içinde tadı tükürükle boğaza gitmişse namaz bozulmaz.
        Namaz kılarken yerden bir taş alıp kuş veya benzeri bir şeyi hedefleyip atılacak olsa namaz bozulur. Ancak bu meselenin bir istisnası var ki, şayet atılan taş bir elle atılmışsa bu durum az bir iş olması hasebiyle namaz bozulmaz, ama bunu yapmakla günah işlemiş olur.
        Birbiri ardınca üç hareket ameli kesir (çok iş) olduğundan namaz bozulur. Zira binek üzerinde namaz kılanın ard arda hayvana üç defa vurması bunun tipik misalidir. Bu misalden de anlaşıldığı üzere bir veya iki vurulursa namaz bozulmaz. Hakeza namazda iken hayvandan inmekte kolaylık (az iş) olduğundan namaz bozulmaz. Demek ki binmekte ki zorluk namazı bozmaya, inmekte ki rahatlık (ferahlık) namazı kurtarmaya yetiyor.
       Yine namazda kılmakta olan bir kimseye el veya kamçı vasıtasıyla vurmak çok işe girdiğinden namazı bozar. Ayrıca bir kimse rükûa varırken ya da doğrulurken ellerini kaldırması da ameli kesir bir fiil olduğu içindir namaz bozulur.
        Namazda iken ayakkabıyı eller kullanılarak giyildiğinde namaz bozulur. Zira giyinmekte hem zorluk var hem de çok işe muhtaçlık vardır. Ama çıkarmak öyle değildir, yani ayakkabıyı çıkarmakta kolaylık olduğundan namaz bozulmayacaktır.
        Bir kimse gözüne sürme, bedenine yağ sürse,  ya da sakal ve saçını tarasa ameli kesir (çok iş) fiile gireceğinden dolayı namaz bozulur. Yine her kim namazdayken eliyle üç defadan az elbisesiyle, bedeniyle ve sakallarıyla oynasa bu mekruh kapsamında değerlendirilir. Şayet namazda tekrarlama yapılmaksızın tek bir el yardımıyla baş sarığını veya takkesini kaldırıp yere koyarsa namaz bozulmaz. Hakeza bunları yerden kaldırıp başa koymakta öyledir. Ancak tüm bu yapılanlar çok işe muhtaç olursa namazı bozar.
       Bir kimse namazda değişik rekâtlarda iki kere veya birer kere kaşımış olsa namaz bozulmaz. Ancak bir rekât karşılığında birbiri ardınca üç defa kaşımak namazı bozar.
         Namazda çocuğu alıp emzirmek ameli kesir bir fiil olması hasebiyle namazı bozar.
         Velhasıl, siz siz olun göz nurumuz namazı bozmayın.
         Vesselam.
       Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklopedisi (Prof. Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)


6 Kasım 2016 Pazar

MEKRUHTA OLSA NAMAZ LEKE KALDIRMAZ



MEKRUHTA OLSA NAMAZ LEKE KALDIRMAZ

 SELİM GÜRBÜZER

        Namazı tam kılmak varken mekruh kılmak niye derseniz, doğrusu bu bizlerin eksikliğidir. Zira mekruhta olsa namaz leke kaldırmaz. Malumunuz, mekruh; dinimizce pek caiz görülmeyen ya da kerih (çirkin) görülen fiil demektir. Bu yüzden fakihler namazı mekruh kılan bir kimse vakit varsa yeniden kılması müstehap olur demişlerdir. Unutmayalım ki, mekruhun harama yakını var, helale yakını var. Şöyle ki; bir vacibin terki nasıl tahrimen mekruhsa (harama yakın mekruh), bir sünnetin terki de tenzihen mekruh (helale yakın mekruh) olarak addedilir. Hakeza bir müekked sünneti (kuvvetli sünnet) terk etmek ise bir vacibi terk etmek derecesine yakın kerahet içerir. Sonuçta namaz beyaz gelinlik gibidir, asla leke kaldırmaz, madem öyle namazda leke oluşturabilecek mekruhlar neymiş bir görelim.
        Namazın mekruhları:
        —Namazda insanın vücudu ya da elbisesiyle oynaması (elbiseyi secdeye giderken kaldırmak gibi) mekruhtur. Şöyle ki;
       Rasulullah (s.a.v) yaz zamanı secdeden kalkınca bud ve kalçaları sıcaktan yapış yapış oluyordu, bu durumda Efendimiz (s.a.v)  mecbur kalıp azaları belli olmasın diye elbisesinin sağını solunu silkelemiştir.
       Bir kişinin sakallarıyla oynaması, ya da bir yerini kaşıması ameli kesir (çok iş) bir fiil olacağından o namaz mekruh olur. Ancak ihtiyaç hâsıl olduğunda ameli kesir sınırını aşmamak kaydıyla caizlik kazanır. Namazdayken ihtiyaca binaen bir kimse gerçekten yediği zararlı bir şeyden dolayı vücudunu kaşımak zorundaysa, ya da rahatsız edici bir terleme varsa bu tür unsurları amel-i kesire kaçmadan giderebilir. Örnek mi, işte Rasulullah (s.a.v)  terlediğinde alnını silivermesi bunun en tipik örneğini teşkil eder. Belli ki silmese ter onu rahatsız edecekti.
     — Namazda herhangi bir özrü olmadığı halde bir yere yaslanmak mekruhtur.
     — Parmak çıtlatmak, sağa sola yalpa yapmak gibi huşû haline gölge düşürecek hal ve hareketlerde bulunmak mekruhtur.
     —Boynu çevirip sağa sola bakmak, başı yukarı kaldırmak, aşağıya eğmek, ya da tavana bakmak, gözleri kapamak gibi fiillere tevessül etmek mekruhtur. Hakeza namazda etrafa bakınmakta öyledir. İlla da bakınmak gerekiyorsa bunu farz olan bir namazda değil, belki nafile namazda bakınmak yeğdir
     —Bir şeyi koklamak, kollar perçinlenmiş veya sıvanmış halde namaz kılmak mekruhtur.    
     —Bağdaş kurmak veya dizleri dikip oturmak mekruhtur. Zira buna köpek oturuşu dendiği malum. Ki; bu tür oturuş mekruhtur. Şayet oturma ihtiyacı hissediliyorsa namaz dışında oturulması uygun düşer. 
     —Namazda palto ya da ceketi omuzlara almak mekruhtur.
     —Nohut tanesinden küçük ekmek veya yemek kırıntısını yutmak mekruhtur.
     — Herhangi bir zaruret olmaksızın kirli ya da gasp edilmiş elbiseyle namaz kılmak mekruhtur.  Besbelli ki mekruh olmasının sebebi başkasının rızası olmaksızın giyinilen bir elbise olması dolayısıyladır.
     Bir kimse başkasına ait olan yerde namaz kılmak mecburiyetinde kaldığında, şayet o yer gayrimüslime ait bir arazi ya da ekilmiş bir araziyse, yol üzerinde namaz kılması daha uygun düşer. Kaldı ki gayrimüslim’in namaza razı olmayacağı malum, dolayısıyla bu hususta ısrarcı davranmaya hiçte gerek yoktur.   Zaten zorla güzellik olmaz ki. 
      — İster mezarlık olsun, ister hamam gibi yerler olsun fark etmez bu tür yerlerde namaz kılmak mekruhtur. Ancak bu tip yerlerde namaz için önceden özel bir yer ayrılmışsa kılınmasında herhangi bir beis yoktur.
      —Erkeklerin zaruret olmaksızın ipek elbiseyle namaz kılması mekruhtur.
      —Başına mendil ya da sarık sarıp ortasını açık bırakmak veya saçı hotuz yapmak mekruhtur.
      —Erkeklerin başı açık namaz kılmaları mekruhtur. Sakın ola ki takke de neymiş demeyin, askerde şapka neyse, ilahi huzurda takke odur.  Kaldı ki ulemadan bir kısım zatlar namaz dışında bile başı açık birinin şahitliğine itibar edilemeyeceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla başı kapalı olmayı hafife almamak gerekir, görüyorsunuz şahitlikte kriter olabilecek kadar mühim bir adaptır.    
       —Üzerinde canlı resim bulunan bir elbiseyle namaz kılmak mekruhtur. Şayet canlı resim ayakaltında,  ya da oturulan yerde bulunursa mekruh sayılmaz. Belli ki burada resmi hakir görme söz konusudur. Ancak yaygı üzerinde ki resme secde etmek böyle değildir, yani secde edildiğinde mekruh olur. Demek ki, resim ayaklarının altında olmalı ki namaz mekruh olmasın. Peki, kese veya cüzdana konmuş bir resim, ya da resimli pul veya parayla namaz kılındığında ne olur derseniz elbette ki mekruh değildir. Zira putperestler kendi elleriyle yaptıkları putları (resimleri) karşısına dikip öyle tazim ve saygı da bulunurlardı. Kaldı ki cüzdana konmuş bir fotoğraf,  resimli para ve pul bulundurmak tazime yönelik bir iş değil zarurete binaen bir taşıma işlemidir
       —  Namazdayken durduk yerde hiç gereği yokken çocuğu kucağa almak mekruhtur.
       —Duvarda asılı bulunan Mushaf veya kılıç karşısında namaza durmak mekruhtur. Burada unutmamamız gereken husus;  duvarda asılı bir Kuran’a karşı durmanın mekruh olduğudur, asılı olmayana değil elbet. Hakeza bir insanın yüzüne doğru namaz kılmakta mekruhtur. Ancak önünde namaza durmuş birinin arkasında kılmak bundan istisnadır.
      —Uyuya kalmış birine karşı namaz kılmak mekruhtur. 
      —Ateşe veya ateş dolu mangal karşısında namaz kılmak mekruhtur. Malum, yanan ateşten maksat mum, kandil, lamba gibi aydınlatıcılar değildir,  buradaki maksat kaynak ateş ve kor ateştir. Dolayısıyla aydınlatıcı aksesuarlar mekruh addedilmez.
   —Kalbi meşgul eden ortamlarda namaz kılmak mekruhtur.
      Meyhane türü cızırtılı, çalgı eğlence gibi yerler insanı meşgul edeceğinden buralarda namaz kılmak mekruhtur. Hatta ayakkabı gibi eşyaları arka tarafa koymakta öyledir. Zira namaz kılan her kimse onu çalınma korkusu veya endişesi saracağından önüne koymasında fayda var. Dahası kalbi meşgul eden her ne varsa onu gidermek gerekir.
     — Def’i hacet ihtiyaç hâsıl olduğunda, yani abdest sıkışıklığı halde namaz kılmak mekruhtur, malum sıkışıklık hali kalbi meşgul eden bir arazdır.
     —Yemek hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkması söz konusu ise o sırada artık yemek düşünülemez, namaz önceliği esastır. Nitekim Evliyaullahtan büyük bir zat “Başınızı vermeye razı olun ama bir vakit namazınızı vermeye razı olmayın” demiştir. İşte görüyorsunuz namaz bu denli mühim bir ibadet, asla boş vermeye gelmez.   
     —Namazın ikinci rekâtını birincisinden üç ya da daha fazla ayet okuyarak kıraati uzatmak mekruhtur. 
     —Ezberinde birçok sure olduğu halde bile bile diğer rekâtlarda da aynı sureyi okumak mekruhtur.   
     —Kıraati rükû’a, sücut ve kade-i ahire (son oturuş) taşımak mekruhtur. Malum, kıraatten maksat Kur’an ayetleridir.
     —Okunan ayet ve tespihleri saymak mekruhtur. Saymak ancak namaz dışında mekruh değildir.
     —Secdeye varırken elleri dizden önce yere koymak, kalkındığında ise dizleri ellerden önce kaldırmak mekruhtur.
    —Secdede el ve ayak parmaklarını kıbleden çevirmek mekruhtur.
      —Rükû ve secdeleri alelacele eda etmek mekruhtur.
      —Rükû ve secdeye varırken iftitah tekbirinde olduğu gibi elleri yukarı kaldırmak mekruhtur.     
    —Acelece davranıp rükû ile birlikte secde etmek mekruhtur.
     İmamdan önce rükû ve secdeye varmak mekruh olduğu gibi, imamdan önce rükû ve secdeden baş kaldırmakta öyledir.
     —Secde yerinden herhangi bir şey atmak mekruhtur. Bu hususta secde yerinde ufak taşları sadece bir defaya mahsus atmaya ruhsat verilmiştir.
    —Kıyam dışında diğer rükûlarda Kur’an’dan ayet okumak mekruhtur. 
    —Erkeklerin secdede kollarını yere yamamaları mekruhtur.
    —Ön saflarda açık yer bulunduğu halde arkalarda namaza durmak mekruhtur. 
    —Rükû veya secdede tespihleri saymak mekruh olduğu gibi üçten az söylemekte mekruhtur. Sadece namaz dışında ayet, sure ve tesbihatı el ile saymak mekruh değildir. Nitekim Yuseyre (Bazı rivayetlerde Buseyre olarak geçer) bint Yasir Rasulullah’ın muhacir kadınlara sürekli Allah’ı zikrederek tehlil, tesbih ve takdis getirmelerini ve daha sonra onlara ‘Tespih ve takdise dikkat edin! Onları parmaklarınızla sayın (parmak uçlarını yumarak sayın) Çünkü bunlar sorguya çekilecek ve konuşturulacaklardır. (Ne de kullanıldıkları konuşturulacak) Gafil olmayın ki rahmeti unutmayasınız’  tavsiye ettiğini nakletmiştir.
      Amr oğlu Abdullah (r.anh.) ise şu gözlemini; ‘Bizatihi kendim gördüm Rasulüllah tesbihatı sağ elin parmakları ile sayıyordu’ (Taç. C.5 Sh. 100) nakletmiştir.
      —Namazda bit, pire gibi haşere tutmaya çalışmak ya da öldürmek mekruhtur. Fakat İmam Muhammed’e göre öldürmekte beis yoktur.
     Namaza yılan ve akrebin eziyet vermesinden korkulmazsa öldürülmesi mekruhtur. Rasulüllah (s.a.v); “Kara çizgili yılanla engerek yılanın öldürün ama sakın ak yılanı öldürmeyin! Çünkü o cinlerdendir” buyurmuştur. Dikkat ettiyseniz hadiste geçen öldürmeyin denilen yılandan maksat cin emaresi belirlenen yılandır.  Belli ki Allah Resulü ümmetini cinlerden gelebilecek zararlardan koruma ihtiyacı hissetmiş ki, böyle bir uyarıda bulunmuştur.
      —Üflemek, gerinmek, esnemek, elle ağzı kapamak, zaruret olmaksızın öksürmek mekruhtur.
       Şayet ağzı kapamaya güç yetirilemiyorsa; namaz esnasında sağ elin arkasıyla,  namaz dışında ise sol elin arka yüzüyle kapamak uygundur.
    — Namaz kılanın önünden geçme durumlarda sütre koymamak mekruhtur. Ancak namaz kılanın önünde sütre bulunursa önünden geçmek mekruh olmaz. Bu arada unutmamak lazım gelir ki; imamın sütresi bütün cemaat içinde geçerlilik kazanır.
      Bir kimse mescide girdiğinde ön saflarda boşluk bulunduğu halde son safta namaza durmuş birinin önünden geçmesinden beis yoktur.  Çünkü bu kişi kendi hürmetini yitirmiş sayılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v); ‘Bir kimse bir safta boş yer görürse onu bizzat doldursun. Bunu yapmazda önünden biri geçerse boynunun üzerinden adımlayıp gitsin. Zira onun hürmeti yoktur’ buyurmuşlardır.
       Bir kimse namaz kılanın önünden geçmek durumundaysa elinde bir sütre vazifesi görecek bir şey koyup geçmeli. Geçtikten sonra koyduğu o nesneyi alabilir de. İki kişi geçmek isterse biri önünde durur diğeri geçer, ötekide aynısını yapmalıdır. Yanında hayvan varsa hayvanı sütre edip geçmelidir. Sütre dikmek aslında menduptur. Kaldı ki dikecek bir şey bulunmasa da çizgi çizmek bile sütre hükmünde bir sünnettir.
      Namaz kılan kişi, önünden geçmek isteyeni el, baş ve göz işaretiyle uzaklaştırabilir, zaten bundan fazlasına müsaade yok, yani elbisesinden çekilmez, hatta vurulmaz da. Çünkü bu iş ameli kesir (çok iş yapmak olur) derecesinde bir fiil olur.
      Umum yolda sütreli veya sütresiz olsun fark etmez namaz kılmak mekruhtur. Zira yol konaklamak için değil, geçmek içindir. Resulü Kibriya (s.a.v); ‘Biriniz namaz kıldığı vakit bir sütreye karşılık kılsın. Kimseyi önünden geçirmesin’ buyurmuştur. Ebu Davud hadisinde ise ‘Yanında bir asa (sopa) yoksa çizgi çizsin’ buyrulmuştur.
      —Namaz içinde verilen selamı el veya baş işaretiyle almak mekruhtur.
      —Fasık ve bidat sahibinin imamlığı tahrimen mekruhtur. Çünkü dini bakımdan o kişi saygınlığını yitirmiş addedilir. Bidat deyip geçmemek gerekir, bakın İmamı-ı Rabbani (k.s) bu hususta bütün dünyanın bizim yolumuza geleceğini vaat etseler tek bir bidati yolumuza bulaştırmayız buyurmuşlardır. Malum bidat, kitap ve sünnette yeri olmayan sonradan çıkmış uygulamalardır.
     —İkindiden sonra nafile kılmak mekruhtur.
     —Sabah namazından sonra nafile kılmak mekruhtur.
     —Akşam namazında üç rekât nafile kılmak mekruhtur,  ancak imama uyduğunda o namazı dört rekât olarak tamamlar.
       İmam farza, cemaat nafileye niyet ederse kerahet yoktur. Zira bu hususta Resulü Ekrem (s.a.v); “Yüklerinizin yanında namaz kılarda sonra namaz kılarda sonra namaz kılan bir cemaatin yanına varırsanız onlarla kıldığınız namazınızı sübha (nafile) yapın buyurmuşlardır. İşte bu suretle cemaat faziletine nail olunmuş olur da.
     —Evde cemaat olup camiye gitmemek bidat ve mekruh addedilir.
     —Sakalı bıyığı bitmemiş gencin arkasında namaz kılmak keraheti tenzihiyedir. Çünkü bu fitneye kapı aralayacak bir husustur.
     —Kâbe’nin üzerinde namaz kılmak mekruhtur. Madem öyle, bu kıstastan hareketle mescid içinde mekruh olması lazım gelir. Ancak bu hususu ‘Gökyüzüne kadar mescittir’ hükmüyle karıştırmamak gerekir. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmazsak mescid üzerinde cinsi münasebette bulunmanın tahrimi mekruh olduğunu fark etmiş oluruz.  Peki, mescit üzeri hüküm buysa, ya mescit altı için hüküm nedir sorulduğunda, doğrusu bu konuda açıklanmış net bir hüküm yoktur. Mesela şöyle bir soru sorulsa mescidin altına helâ yapmak caiz midir?  Maalesef bu sorunun da karşılığı yoktur diyebiliriz. Anlaşılan o ki namazın gökyüzüne uzananı mescit olduğu kadar yerin altına uzananı da mescittir tarzı dile getirilen görüşler her daim açıklanmaya muhtaç konudur. Sadece şu kadarını diyebiliriz ki; içinde mescit bulunan bir evin üzerinde cinsi münasebette bulunmak, ya da büyük küçük abdest bozmak mekruh değildir. Dikkat edin ev diyoruz, adı üzerinde ev. Yani içinde mescit için bir bölüm ayrılmış bir evde olsa ev evdir, asla mescit sıfatı kazanamaz. Dahası her seccade serilen yer mutlak manada mescit değildir. İşte görüyorsunuz ilim ve ibadet dışı fiillerin mescit üzerinde yapılmasına cevaz yok, ama bünyesinde mescit bulunduran ev üzerine cevaz var. Zaten mescidin üzerinde bulunan bir kimsenin mescit içindeki imama uyması caizdir hükmü bunu teyit ediyor. Yeter ki imama uymak üzere durduğu konum imamın hizasından ileriye geçmesin.
      —Cünüp insanların, hayız ve nifaslı kadınların mescit üzerinde durmaları helal değildir.  
       —Vakıf heyeti mescit yararına mahzen yaptırırsa caiz olur.
       —Mescide pislik sokmak mekruhtur. Bedeninde pislik olan da mescide giremez. Kaldı ki mescit yapımında kullanılan malzemenin bile temiz olması esastır. Nitekim pis çamurla mescidi sıvamak caiz olmadığı gibi pis suyla karılması da mekruhtur. Fışkı (kurumuş koyun ve inek pisliği vs.) bunun hilafınadır, çünkü çimento ve izolasyon görevine binaen zaruret söz konusudur. Temizlik o kadar mühim ki, temiz ayakkabı ve mestle namaz kılmanın yalın ayak kılmaktan efdal olduğu belirtilmiştir. Tabii buradaki incelik sadece temizlik değildir bunun yanı sıra Yahudilere muhalif olmakta vardır(Hadis). Zira Rasulullah ve ashabı Medine sokaklarında ayakkabıyla dolaşır, sonra onlarla namaz kılardı. Ancak şu da bir gerçek;  Peygamberimizin mescidi, o yıllarda çakılla döşeliydi. Şimdi ihtimaldir ki günümüz şartlarında ayakkabıyla mescide girmek adapsızlık olarak haml edilir.
      —Mescitte pis yağdan kandil yakmak mekruhtur.
      —Mescitte yellenmek caiz değildir, ihtiyaç hâsıl olduğunda mutlaka dışarı çıkmalıdır.    
      Mescidin kapısını kapamak mekruhtur. Nitekim Allah (c.c); ‘Allah’ın mescitlerinde isminin anılmasını men eden kimseden daha zalim kim olabilir’ buyurmuştur. Ancak mescitteki eşyanın çalınacağından korkulursa mekruh değildir.
      —Mescidin mihrabından başka yerleri nakışlamakta beis yoktur. Yani, mihrabı nakışlamak mekruhtur. Zira namaz kılanı meşgul edeceği muhakkak. Malum, buradaki mihrab’dan maksat kıble duvarıdır.
       Vakıf bütçesinden (malından) nakış yapmak caiz değildir,  nasıl harcanır ki, bir kere tüyü bitmemiş yetimin hakkı var, bu yüzden caiz değil denilmiştir.  İlla da nakış yapılsın deniliyorsa mütevelli kendi cebinden masrafını ödemesi lazım gelir. Bakın, Rasulullah (s.a.v); ‘Şüphesiz kıyamete alametlerinden biride mescitlerin zinetlenmesidir’ diye buyurmuştur. Yine de ulemadan bazıları bu hadisin alamet vurgusuyla alakalı olduğuna kanaat getirip ziynetin müstehap olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla mescidi ziynetlemek tazim  (hürmet) amaçlı olabilir diyorlar. Her ne kadar namaz kılanın huşusu bozulur dense de namaz da bakılacak yer bellidir, o da secde mahallidir zaten.
      Malum; yeryüzünde en faziletli mescitler sırasıyla:
      Mescid-i Haram, Ravza-ı Mutahhara, Beyt-i Makdis ve Kuba Mescididir.
     Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v); ‘Benim mescidimde bir namaz başka mescitlerde kılınan bin namaza bedeldir. Bundan yalnız Mescidi Haram müstesnadır’ buyurmuştur.
      Yine Rasulüllah (s.a.v); Birinizin evinde kıldığı namaz benim şu mescidimde ki namazından efdaldir,  ancak farz namaz müstesnadır buyurdu. Mescidi Aksa’dan sonra mahalle mescitleri, cadde mescitleri zikr edilmiştir, en son ev içerisinde namaz için özel ayrılmış bölümler (mescitler-odalar) gelir. Cadde mescitlerinden kasıt tayin edilmiş imamı ve müezzini olmayan mescitlerdir. Malum, kırsal kesimde tayin edilmiş imam ve müezzinler vardır.
       —Mescidin ahengini bozacak şekilde dilenen kimseye para vermek mekruhtur. Şayet bu dilenci cemaatin üzerinde adımlamazsa mekruh olmaz.
        —Cami içinde kayıp mal arayıp sormak mekruhtur. Nasıl mekruh olmasın ki, bakın bu hususta Resulü Ekrem (s.av); “Mescitte birinin kayıp mal aradığını görürseniz Allah Teâlâ onu sana iade etmesin deyin” ikazında bulunmuş bile.
       —Mescitte abdest almak mekruhtur. Zira mescit alanını abdestten sıçrayan sudan, sümük ve balgam gibi şeylerden arındırmak zor olacaktır. Bu yüzden mescidi kullanılmış sudan uzak tutmakta fayda vardır.  
       —Mescitte yemek yeme, ya da uyumak mekruhtur. Ancak itikâfa giren biri veya yabancıya mekruh değildir. Hakeza mescitte soğan ve sarımsak türü etrafa koku yayan yiyecekler yemek mekruhtur, hatta bu tür ağız kokusuyla mescide gelenler men edilir de. Malum, men edilmesinin sebebi Meleklere ve Müslümanlara bu tür şeylerin eziyet vermesinden dolayıdır.
      —Mescitte nikâh akdi müstehaptır.
      —Mescitte kötü söz söylememek şartıyla konuşulması caizdir. Bir başka ifadeyle hayrı çağrıştıran her kelam mubahtır. Hatta sohbet etmek için mescitte oturmanın şer’an hiçbir engeli yoktur.  Ehl-i Suffa (Medine mescidinin çıkmasında yaşayanlar) sürekli mescitte bulunurlardı, hatta orada hasbıhal etmekle kalmamışlar uyumuşlar da. Yeter ki mescide malayani şeyler yaşanmasın.  Bir kere mescitte bulunanlar mescidin adabına riayet ettikten sonra birileri durduk yerde ayağa kalkıp bu insanları mescitten yaka paça dışarı atmasına hakkı yoktur. Şu husus iyi bilinmesi gerekir ki, bir insan padişahın huzuruna girerken ister istemez tazimde bulunur. Aynen öylede bir mescide girerken de tahiyye-i mescide niyet edip öyle girmeli. Niyet hayır olduktan sonra akıbet hayır olacağı malum. Dolayısıyla tahiyyetü’l mescitle Allah’a yaklaşmış oluruz. Zaten tahiyyet’ül mescitten maksat mescidi selamlamak değil, asıl maksat namaz kılmaktır. Bu kılınan namaz farz ya da nafile olsun fark etmez tahiyye-i mescit hükmü kazanırda. Gün içinde bir tahiyye namazı kâfi olduğundan maksat hâsıl olur da. Ulemadan bir kısım, bir kimse Tahiyye-i mescide girerde, herhangi bir sebeple tahiyye-i mescid namazını kılamazsa ‘Subhanallah velhamdülillah velailahe illallah hüvallahü ekber’
demesi müstehap olur demişlerdir.  Ancak Kâbe bundan istisnadır. Zira Allah’ın beytim dediği yerin tahiyyesi namaz değil tavaftır. Oldu ya o anda tavaf etmek istemeyip oturmak isterse bu durumda elbette ki iki rekât tahiyyet’ül mescid namazı kılıp öyle oturmalıdır.
        Velhasıl; mekruhta olsa huzura giden yolda eda edilen ibadet ve ibadet edilen mekânlar ak ve paktır, asla leke kabul etmez.
        Vesselam.

           Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklopedisi (Prof. Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)

5 Kasım 2016 Cumartesi

SÜNNET ODUR Kİ, NAMAZ NOKSANLIĞINI GİDERE



       

SÜNNET ODUR Kİ, NAMAZ NOKSANLIĞINI GİDERE

SELİM  GÜRBÜZER


       Sünnet kılınan namaz noksanlığını giderir. Bu yüzden sünneti terk etmekle namaz bozulmaz. Ancak sünneti kasten terk etmek nankörlükle eşdeğer bir cürümdür. Hele birde bunun üstüne sünnetle alay edilirse maazallah o insanın küfre girmesi an meselesi diyebiliriz.      Sünnet esas itibariyle; Sünnet-i Hüda ve Sünnet-i Zevaid olma üzere iki ana başlık altında tasnif edilir. Ama konumuz gereği bizi asıl ilgilendiren namaz sünnetidir. Malum,  namazın sünnetleri yirmiüçtür. Hatta bundan fazla olduğunu belirten âlimler de var. Madem öyle bir bakalım namazın belli başlı sünnetleri nelermiş bir görelim.
      Namazın Sünnetleri:
       —İftitah tekbirinde erkeklerin ellerini kulak hizasına kaldırması, kadınların ise omuz hizasına kaldırması sünnettir.
        —Erkeklerin başparmağını kulak yumuşak kısımlarına değdirmesi, kadınlarında parmak uçlarını omuzlarına ulaşacak ya da elleri omuz hizasına kaldıracak vaziyette iftitah tekbiri getirmesi sünnettir. Ancak ellerin kaldırılması tekbirden önceliklidir, hatta bu arada parmakların vasat (orta) halde, yani biraz ayrılmış olması gerekir. Bir başka ifadeyle parmaklar ne bitişik ne de tamamen ayrık olmalı, kendi haline bırakmak esastır. Kelimenin tam anlamıyla hafif açık olması sünnettir. Keza her iki elin iç ayası kıbleye yönelik ya da duruş itibariyle birbirini karşılıklı görür konumda olmalıdır.
         — Namaz başlangıcında niyet ve tekbir arasını açmamak sünnettir.  Hatta tekbir alma anında baş eğmemeli, aksi takdirde bidat olur.
         —İmamın tekbirine yakın tekbir almak sünnettir. Alır almaz değil elbet,  arayı fazla açmayacak bir yakınlıkta tekbir alınması sünnettir.
—Kıyamda erkeklerin göbek altında sağ elin sol el üzerini kavrayacak şekilde bağlaması sünnetken, kadınlarında göğüs üzerine koymaları sünnettir. Tabii el bağlanmasında bir başka incelik de söz konusu. Şöyle ki;  erkeklerde halka biçiminde sağ elin başparmağı sol üst bileği kancalaması, sağ serçe parmağının da sol elin alt bileğini kavraması yeterli değildir ayrıca diğer üç parmağında bilek üzerinde bulundurması gerekir, kadınlarda ise halka olmaksızın göğüs hizasında sağ elin sol kol üzeri boyunca koyması lazım gelir.
         —Namazın başında gizlice subhaneke’yi okumak sünnettir,
         —Fatiha’dan önce gizlice ‘euzu besmele’ çekmek sünnettir. Ancak, ulemadan besmelenin bütünüyle Kur’an’dan bir ayet olduğu ve aynı zamanda surelerin arasını ayırma görev ifa ettiğini beyan edenler olduğu gibi Neml suresindeki besmelenin ayetin bir cüzü olduğunu dile getirenlerde var. Hakeza bir kısım ulema da Fatiha’nın evvelinde teberrüken yazılmış olduğundan hareketle hiçbir surenin ayeti değildir demişlerdir. Fakat İmam Şafii buna muhaliftir. Hatta İmam Malik ve ekser Hanefi uleması da ayet değil görüşündedir. Anlaşılan bu hususta ihtilaf var. Madem ihtilaf var, o halde besmeleyi inkâr eden bir kişi tekfir edilmemesi lazım gelir. Aslında bizi ilgilendiren esas temel kaide besmelenin hangi şartlarda sünnet olup olmadığıdır. Malum, İmam Muhammed bu konuda; besmele gizli okunursa sünnet, aşikâr okunursa sünnet değildir hükmünü vermiştir. Buna ilaveten Ebu Hanife ise Fatiha’nın akabinde zammı sureye başlamadan besmele çekilirse “iyi olur” demiştir. İşte Ebu Hanife’nin “iyi olur” demesi besmele hususunda birçok soru işaretini silmeye yetmiştir.  
        —Fatiha’nın sonunda gizlice ‘âmin’ demek sünnettir.
       Fatiha bitince imam gizlice ‘âmin’ der. Rasulullah (s.a.v); “İmam âmin deyince sizde âmin deyin. Çünkü bir kimsenin âmini Meleklerin âminine denk gelince geçmiş günahları afv olunur” beyan buyurmuştur. Dikkat edin hadiste geçen ‘âmin’ ibaresi emir kipinde telaffuz edilmiş. Dolayısıyla emir olduğu için âmin demek sünnettir. Kaldı ki, Kur’an’da böyle bir emir hüküm yoktur, olsaydı farz olurdu zaten.
        Fatiha’dan sonra okunacak zammı surelerin başlarında besmele okunmaz. Ancak İmam Muhammed okunur görüşündedir. Malum, diğer üç ve dört rekâtlı farzların üçüncü ve dördüncü rekâtlarda ise zaten zammı sure okunmaz, dolayısıyla bu rekâtlarda sadece Fatiha okunması sünnettir, diğer bir görüşe göre de vaciptir.
  —Kıyamda ayak arasını dört parmak açık tutmak sünnettir.
  Rükû ve secdeye giderken veya doğrulurken ‘Allahü Ekber’ demek sünnet olduğu gibi rükûdan doğrulduktan sonra  ‘Semiallahü limen hamideh’ ve akabinde ‘Rabbena leke’l hamd’ demekte sünnettir. Şayet namaz imamla kılınıyorsa imamın “Semiallahu limen hamideh” demesi karşısında cemaatin sadece Rabbena leke’l hamd demesi kâfidir.
  —Rükû ve secdede üçer defa ‘Subhane Rabbiyel Azim - Subhane Rabbiyel Ala’ demek sünnettir.
   —Erkekler rükûa vardıklarında ellerini diz kapakları üzerine koyup parmak aralarını açık tutması sünnettir. Tabii kadınlar öyle değildir parmak aralarını ayırmadıkları gibi dizlerini dik tutmazlar da. Anlaşılan erkeklerin inciklerini dik tutması, kadınların da bükük tutması sünnettir. Değim yerindeyse erkeklerin rükûda sıratı müstakimi hatırlatırcasına sırtını dosdoğru tutması sünnettir.
        —Secdeye varırken önce diz, sonra eller,  en son alnı secdeye koymak sünnettir, doğrulurken de tam aksi istikamette sıralamayı takip etmek sünnettir.
        —Tahiyyat ve celse (secde araları) oturuşlarında erkeklerin sol ayağı yere yatırıp sağ ayağını dik tutmanın yanı sıra ayak parmaklarını kıble istikameti üzere olması sünnettir. İki secde arasında ‘Subhanallah’ diyecek kadar oturmak sünnettir. Peygamberimizin çantı üzerine oturarak ayaklarını sağ taraftan çıkardığı rivayet edilmişse de bu durum ihtiyarlık ve zayıflık haline yorumlanmıştır. Esası otururken sol ayağını yere döşeyip sağ ayağını dik tutmak şeklindedir. Nafile namazın sadece teşehhüdünde değil, her rekâtında oturarak kılmak caizdir, hatta o kişi oturmak, bağdaş kurmak ve diz çöküp ellerini bir araya getirmek arasında serbest olur da.
  —Şahadet getirirken işaret parmağı tevhidi işaret etmek sünnettir. Yani; ‘Lailahe’ denildiğinde kaldırılır, ‘illallah’ da ise indirilir.  Yani şahadet parmağı nefi ederken Lailahe deyip işaret edilir, İllallah denildiğinde işaret parmağı indirilip isbât edilmiş olur. Nefi ve isbât yapmakta zorluk yaşayacağını düşünen terk etmesi daha uygundur.
—Tahiyyatı sessizce okumak sünnettir.
—Son oturuşta salât ve selam okumak sünnettir.
      — Namazda dua okumak;  yani “Rabbena atina ve rabbenağfirli” dualarını okumak sünnettir. Ancak dualara ‘seyyid’ kelimesini katmak mekruhtur.
        —Selam verirken önce sağa ‘esselamu aleyküm ve rahmetullah’, sonra sola dönüp ‘esselamu aleyküm ve rahmetullah’ denmesi sünnettir.
Tek başına kılan kişinin sadece hafaza meleklere niyet ederek selam vermeli,  çünkü yanında başkaları yoktur, cemaatle kılan ise cemaat ve hafaza meleklerinin yanı sıra cinlerin iyi olanlarına selam vermesi sünnettir. Bu arada İmama uyan kişinin selamı imamın selamına yakın olmalıdır. Selama sağdan başlamak sünnettir, keza imamın ikinci selamı birinci selamdaki sesten daha alçak seste tutması sünnettir.
 Mesbuk (Namaza sonradan yetişen) olan imamın ikinci selamını bitirmesini beklemesi sünnettir. Ki; böyle yapmakla sehiv secdesi var mı yok mu bu şekilde anlaşılmış olsun.
      —Beş vakit namaz, Cuma namazı ve kazaya kalan namaz için ezan okumak ve kamet getirmek sünnettir. Kadınlar malum, onlar için ezan ve kamet okumak sünnet değildir.
      —Sütre edinilmesi sünnettir. Açık yerlerde secde önüne kalın bir ağaç dikmek gerek, dikmekte güçlük varsa ağacı boylu boyunca uzatmak ya da uzunlamasına bir çizgi çizip öyle kılmak lazım gelir. Kaldı ki direk ve sandalye türü şeyler de sütre işini görmekte. Şayet cemaatle namaz kılınıyorsa sadece imamın önüne sütre bulunması yeterlidir. Namaz esnasında önümüzden geçeni engellemek için ‘Subhanallah’ denmesinde mahzur yoktur.
       Bu arada şunu belirtmekte fayda var her sünnet nafile hükmündedir.  Malum nafileler;
       —Namaz bağlı olan nafileler,
    —Namaza bağlı olmayan nafileler olmak üzere iki kısımda incelenir.
    İlginçtir Vitir nafile namaz gibi gözükse bu namaz aslen amelen farz, itikaden vacip, subuten sünnet bir namazdır. Sünnet açısından bakıldığında Kur’an yoluyla değil sünnet cihetiyledir.  Resulü Ekrem (s.a.v); “Vitir haktır. Vitir namazını kılmayan benden değildir” buyurduğu gibi  “Sabahlamadan vitir kılın” da demiş, hatta  “Her kim vitir namazını kılmadan uyuyor veya unutursa hatırladığı zaman onu kılsın” buyurmuştur.
        —Kunut duası okumak sünnettir. Ancak vitir namazı dışında okunması tartışmalıdır. Nitekim Hanefilere göre sadece musibet durumlarında sabah namazında kunut okunması uygun denmiştir. Anlaşılan bir fitne veya musibet gelirse bunu okumakta beis yoktur. Ki; bunu Rasulüllah (s.a.v) uygulamıştır.
       Sünneti Müekkede kuvvetli sünnet demektir. Zira Sünneti müekkedeyi terk etmek harama yakın bir durumdur. Yani Sünnet-i Müekkede’nin terkiyle sanki vacibi terk etmiş gibi bir fiil işlenmiş olur.                
          Teravih hariç diğer nafileleri evde kılmak daha efdaldir. Zira İmamlarımız teravih namazının sünnet olduğunda hemfikirdir.  Öyle ki, Hz. Ömer halife olur olmaz onu kendiliğinden ortaya çıkarmış değildir. Hatta bu hususta bidat işlemişte değil. Belli ki onu Rasulüllah’tan bellediği bir bilgiye istinaden emir etmiştir. Kaldı ki; Resulü Kibriya Efendimizin(s.a.v); “Benim sünnetimle Raşidin’in sünnetine sarılın bunun üzerine parmak basın” buyurduğu sabit olmuştur. O halde Hz Ömer (r.anh)’ın uygulamasını hafife almamalıdır.
           Malum; Teravih on selamla eda edilip yirmi rekâta tamamlanan bir namazdır. Şayet yirmi rekâtı bir selamla kılınmak istenildiğinde her iki rekâtta oturulduğu takdirde kerahetle sahih olur, oturulmazsa iki rekât yerine geçer. Zaten fetvada buna göredir. Teravihi cemaatle kılmak esas kavle göre sünnet-i kifâyedir (başkalarının kılmasıyla diğerlerinden düşen-satık olan). Bu hüküm teravihin sünnet olduğunu ortaya koyar. Zira sevabı kılana aittir. Dolayısıyla terk etmekle mekruh işlenmiş sayılır. Evinde kılarsa cemaat faziletini terketmiş olacaktır. Şayet evinde cemaatle kılarsa bu seferde mescitteki cemaat sevabına nail olamamak durumu tahakkuk edecektir.
         Bir görüşe göre bir kimse teravihi özürsüz oturarak kılsa caiz değildir. Hatta sabah namazının sünnetide öyledir. Zira her ikisi de sünnet-i müekkededir.
        Resulü Ekrem (s.a.v) öğleden önce dört, sonrasında iki, akşamdan sonra iki, yatsıdan sonra iki ve sabahtan önce iki rekât namaz kılardı. Peygamberimiz (s.a.v); “Sizden kim cumadan sonra namaz kılarsa dört rekât kılsın” buyurmaktadır. Kaldı ki farzlardan sonra kılınan sünnetler namazın noksanlığını giderir. Farz olan namaz, zekât ve başkaları tamam olmazsa nafile ile tamamlar (Hadis).
         İkindi namazının müekked sünneti yoktur. Hakeza yatsı da öyledir. Yatsıdan önce dört rekât namaz kılmak müstehaptır. Ayrıca dört rekâtlı sünneti müekkedelerin ilk oturuşlarında salâvat okunmaz.
        Akşam namazının ardından kılının evvabin’in çok büyük fazileti var. Resulü Ekrem (s.a.v) bu hususta ; “Evvabin namazı deve yavruları çöktüğü zaman kılınır” buyurmuştur.        . Çok büyük fazilet sadece evvabin değil elbet.  Bakın; “Sabah namazının iki rekât sünneti dünya ve mafihadan daha hayırlıdır” ve  “Sizi atlar kovalasa sabah namazının iki rekât sünnetini bırakmayın” hadisi şerifleri seher vaktine de vurgu yapıyor. Hatta öyle mühim bur vurgu ki, Hz. Ayşe (r.anh); “Peygamber nafilelerden sabah namazının iki rekât sünnetine gösterdiği titizliği başka hiçbirinde göstermezdi” buyurmuştur.
        Sabah namazının sünnetini hiç ortada özür yokken oturarak veya hayvan üzerinde kılmak caiz değildir.  Niye derseniz, gayet açık; kuvvetli sünnet olduğu içindir elbet. Demek ki; sünnetlerin en kuvvetlisi sabah namazının sünnetidir, sonra öğle namazının ilk dört rekât sünneti evladır. Hatta Allah Resulü bu hususta, “Bu sünneti (öğlenin ilk dört rekâtını) terk eden benim şefaatıma nail olamaz” buyurmuştur. Bir kimse sabah namazını kaçıracağından emin olduğunda sünneti terk edebilir. Zira cemaat sevabı daha kuvvetlidir. Burada sünneti terk etmekten maksat sünnete başlamamak manasınadır,  asla başlanılanı bozmak manasına değildir.
          Şeyhayn’ce rivayet edilen bir hadiste: Peygamber (s.a.v);  sabah namazının iki rekât sünnetini kılınca sağ tarafına yatardı. Dolayısıyla bu rivayetten hareketle sabah namazının sünnet ve farzı arasında yatmak sünnettir. Ancak fukahanın bazıları yatmanın sadece evde mendup olduğunu beyan etmişlerdir.
           Gündüz nafilelerinde dört, gece nafilelerinde sekiz rekâttan fazla kılmak mekruhtur. Her iki durumda da efdal olan dört rekâtta bir selam vermektir. Ancak İmameyne göre gece nafilelerin her iki rekâtta bir selam verilmesi efdaldir. Zaten fetva da buna göredir.  
           Şu bir gerçek gecenin nafilesi gündüzün nafilesinden daha faziletlidir. Nasıl faziletli olmasın ki,  farz namazlardan sonra en efdal gece namazıdır, yani teheccüddür. Zira Peygamberimizin taviz vermeksizin tek devamlı kıldığı teheccüd namazıdır. Teheccüd namazının en asgarisi iki rekât, ortası dört, en azamisi sekiz rekâttır. İlginçtir vitir ve teheccüd namazı cemaatsiz namazlar hükmü taşımasına rağmen Ramazan bundan istisnadır. Bu demektir ki Ramazan haricinde vitir ve nafile namazlar cemaatle kılınmaz.
          Bir kimse yatsıdan önce uyurda, yatsıyı kılmadan nafile namaz kılarsa sünnet yerine geçmez. Zira farzı terk etmiştir.  Hakeza bir kimse yatsı namazını kılıp yattığında gecenin bir vaktinde kalkıp ardı sıra kaza namazları kılmaya koyulursa teheccüd yapmış sayılmaz. Zira kaza başka, teheccüd başkadır. Kaldı ki teheccüd namazı en fazla sekiz rekâtla sınırlı tutulmuştur.  Peygamberimiz (s.a.v); “Her kim geceleyin uyanırda ailesini uyandırır ve iki rekât namaz kılarlarsa ikiside Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlardan yazılırlar” buyurmuştur. Yine Rasulüllah (s.a.v); “Amellerin Allah’a en makbul olanı devamlı yapılanıdır, velev ki; az olsun” buyurmuştur. Bir kimse başladığı sahih bir nafile namazı devam ettirmesi gerekir. Zira o namaz süreklilik kazandığından adeta vird haline gelmiş olur. Dolayısıyla süreklilik kesintiye uğradığında iki rekât kazası lazım gelir. Ancak anlık bozduğunda kazası lazım gelmez. Yani, devam etmek isterde bozarsa kazası gerekir. Mesela bir kadın nafile namaza başlarda sonradan hayız kanını görürse o namaz kaza özelliği kazanır. Yine bir başka hususta şudur ki bir kimse mekruh vakitlerden birinde başlamış olduğu nafile namazı terk etmemeli, tamamlaması lazım gelir. Hani derler ya bir işe başlamak bitirmenin yarısıdır diye, aynen onun gibi mekruh vakitlerde kılınan namazı bozmak bile haram addedilir. Zira Allahü Teâlâ; “Amellerinizi bozmayın” buyurmaktadır.
        Malum olduğu üzere riyaya kaçma tehlikesine binaen nafile namazların evde kılınması daha uygundur. Nitekim Yüce Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuş; “Size evlerinizde namaz kılmayı tavsiye ederim. Zira kişinin en hayırlı namazı evinde kıldığıdır. Sadece farz namazı bundan müstesnadır” (Hadis). Ama öyle olağan üstü durumlar var ki cemaatle kılınmasında hiçbir mahsur yoktur.  Güneş tutulduğunda ezansız ve kametsiz cemaatle namaz kılınması bunun tipik misalidir.  Tabii bu misalin tam tersi durumda söz konusudur. Mesela,  İhrama giriş namazı ve tavaf namazı cemaatsiz kılınır.  Malum,  ihrama mikâpta (mescitte) giyildikten sonra kılınır, tavaf namazı da makamı İbrahim’i görünce kılınır.  Demek ki cemaatle nafile namaz kılmak sadece Ramazana özgü bir sünnettir. Nitekim Hulefa-i Raşidin döneminde Ramazanın haricinde cemaatle kılındığı görülmemiştir. Hakeza Vitir namazı da bir cihetten nafile olduğu o kadar bariz açık bin husus ki, ezan ve kamet okumaksızın eda edilebiliyor.                                                     
Vesselam.

          Faydalanılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklobedisi (Prof.Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen) 

31 Ekim 2016 Pazartesi

VACİPSİZ NAMAZ TAM OLMAZ Kİ

    
 VACİPSİZ NAMAZ TAM OLMAZ Kİ

SELİM  GÜRBÜZER

         Mecburiyetine binaen veya yerine getirilmesi gereken bir dini vecibe denildiğinde ister istemez aklımıza vacib gelir. Dolayısıyla vacip eda edilmediği takdirde hem emr-i ilahiye muhalefet hem de büyük günah işlenmiş sayılır. Zaten fıkıh kitaplarında vacip şöyle tarif edilir; sübut yönünden kesin, fakat delalet bakımdan zannî olan delile dayanan (pek kuvvetli bir delil ile sabit) emirlerin terki caiz olmayan yükümlülüktür. İşte bu noktada vitir ve bayram namazları yükümlülüğün en tipik misalini teşkil ederler. Ve mezhep imamız İmamı Azam vitir namazının vacip olduğunu beyan buyurmuşta.
        Malum; namazın vaciplerini yerine getirmekle eda edilmiş farzların noksanlıkları giderilip tamamlanmış olur da.  Şu da bir gerçek; namaz içinde vacibin terkiyle namaz bozulmaz, yine de sehiv secdesi gerekir. Şayet vacip bir namaz kasten terk edilirse yeniden kılınması şarttır. Kaldı ki farzın kazası farz, vacibin kazası vacib, sünnetin kazası sünnettir. Ancak burada vacip olmayan namazlara mecazî anlamda kaza denmektedir. Zaten nafileye hakiki eda denilmesi bu yüzdendir. Nasıl ki öğlenin ilk sünnetini kılana sünneti eda etti deniliyorsa,  bundan hareketle öğlenin ilk sünneti farzdan sonra kılındığında kaza edilmiş sayılır. Çünkü sırasında kılınmış değildir, velevki vakit çıkmamış olsun.   
        Namazın vacipleri:
         —Namazın farzlarını sırasıyla eda etmek veya tertibe uymak vaciptir. Bir başka ifadeyle rükûnlarda; yani tekbir, kıyam, kıraat, rükû, sücud ve kade-i ahir sıralamasını tertip üzere yerine getirmek vaciptir. Elbette ki tertip sadece rükünlerde değil, kıraat içinde geçerlidir. Nitekim Kur’an surelerini tertip üzere okumakla kıraatin (tilavetin) vacibi yerine getirilmiş olur. Bu hükme rağmen bir kimse tertip dışı kıraat okursa sehiv secdesi gerekmez. Ancak şu var ki, namazın ilk iki rekâtında mutlaka farz kıraatin yerine getirilmesi vaciptir. Aksi takdirde namazın iadesi  (yeniden kılınması) lazım gelir.  Tabii bu hükmünde istisnası var. Şöyle ki daha henüz Fatiha’yı öğrenmemiş durumda olan bir kimse için namazı iade etmesi gerekmez. Ama denilebilir ki, bu konuda Rasulullah (s.a.v)’in ‘Fatiha’yı okumadan namaz kılmak geçerli değildir’  beyanı var, buna ne demeli. Doğrudur böyle bir hadis var, ama Hanefiler bu hadis-i şerifin  ‘Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun’ ayetini nesh edecek güçte bir hadis olmadığını belirtmişlerdir. Dolayısıyla bu ayetin hükmü ile amel etmek lazım gelir.
         Bu arada belirtmekte fayda var, gerek namaz içinde olsun, gerekse namaz dışında olsun fark etmez, her halükarda Kur’an’ı dinlemek vaciptir. Ancak Kur’an’ın pazar ve işyerlerinde okunması uygun değildir. Zira bir kısım ulema, şayet bu tip yerlerde okunursa; okuyan kişi hürmetini yitirir demişlerdir. Keza hutbe esnasında cemaatten birine cevap vermekte öyledir. Her iki durumda, yani hem soran, hem de cevap veren cumaya olan hürmetini yitirmiş olur. Zira hutbeyi konuşmaksızın pür dikkat dinlenilmesi vaciptir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v); “İmam hutbe okurken arkadaşına sus dersen batıl konuşmuş olursun” buyurmuşlardır.
        —Üzerinde suret (resim) bulunan elbiseyle namaz kılınmaz. Niye derseniz, gayet açık, bir kere o kimse üzerinde put bulundurmuş sayılır. Şayet o kıyafetle kılınmışsa o namazın iade etmek vaciptir, yani tekrarı gerekir.        
        —Namaza başlarken ‘Allahü Ekber’ demek vaciptir.
        — Fatiha suresinin çoğunu terk etmekle sehiv secdesi gerektirir. Buradan şu anlam çıkar; Fatiha’nın hepsi değil, çoğunu okumak vaciptir.
        Malumunuz farz namazların ilk iki rekâtında fatiha okumak vaciptir, son iki rekâtında Fatiha okumak ise sünnettir. Dolayısıyla bir kimse Fatiha’dan önce zammı sure okursa sehiv secde lazım gelir. Keza Fatiha’yı okuyup akabinde başka sure okumadan ikinci kez Fatiha okumakta öyledir. Ancak Fatiha’yı bir kez zammı sûreden önce, bir kez de zammı sûreden sonra okunduğunda sehiv secde gerekmez.  Ancak esas geçerli hüküm Fatiha’yı zammı sureden önce okumaktır.
        —Farz namazların ilk iki rekâtında zammı sure okumak vacip olup son iki rekâtında okunduğunda tenzihen mekruh olur. Ancak vitir ve nafile namazların her rekâtında okumak vaciptir. Meşhur olan kavle göre kıraatın (farz olanın) ilk iki rekâta bağlı kılınması esastır.
       —Nasıl ki gece namazlarını cehri, yani sesli (tek başına kıldığında dilerse sessiz) okumak vacipse,  gündüz namazlarını da hafi, yani sessiz okumak vaciptir.
        Gece namazları üç sacayağı üzerine bina edilmiş olup bunlar “sabah-akşam-yatsı” vakitleri olarak bilinir.   Malum,  bu vakitlerde tek başına kılındığında ister sesli olsun, ister sessiz olsun fark etmez her iki halde kılınmasında bir beis yoktur. Fakat gündüz kılınacak öğle ve ikindi namazları bundan istisnadır, yani sessiz okunması vaciptir. Şayet sabah, akşam ve yatsı cemaatle kılınıyorsa imamın ilk iki rekâtlarında cehri okuması vaciptir. Hakeza cuma, bayram, teravih namazının tüm rekâtlarında aşikâr okunması da vaciptir.    
      —Cemaat olunduğunda Fatiha ve zammı sureyi dudak kıpırdatmamak, ya da içinden de olsa okumamak vaciptir, yani imamın okuyuşuna tabii olmak vaciptir.  Nitekim imamın kıraati cemaatin kıraati demektir.  
       —Vitir namazında kunut tekbiri alıp kunut duası okumak vaciptir. Zaten kunuttan maksat duadır. Dolayısıyla ihtiyaten vitrin her rekâtında zammı sure okumak vacip olur.
      —Secde yaparken alnı ve burnu yere koymak vaciptir. Tabii burada alnı ve burnu yere koymaktan maksat alnın ekserisini koymaktır.  Hakeza iki secdeyi ardı sıra eda etmekte vaciptir.
— Nasıl ki teşehhüt hali oturmayı gerektirdiğinden vacipse, ilk oturuşta ki tahiyyat sonrası kıyam hali de ayağa kalkmayı gerektirdiğinden bu da vaciptir. Madem üç ve dört rekâtlı namazlarda birinci oturuş vacip,  o halde son oturuşta sehven (yanılarak) ayağa kalkıldığında sehiv secde yapılması lazım gelir.
      —Namazların her oturuşunda tahiyyat okumak vacip olmakla beraber  ‘...eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammmeden âbduhü ve resuluhu’ya kadar oturmanın farz olduğu malum.
      — Esselam demek vacip olup, ekseri fıkıh imamlara göre namazdan tek çıkışlı selam da kâfidir denilmektedir.
      —Tadil-i Erkan’a riayet konusu İmam Yusufa göre farz, İmamı Azam ve İmam Muhammed’e göre vaciptir.  Yine de bizler ihtilaftan kurtulmak adına namazı yeniden kılmakta yarar var.
     —Namaz içerisinde okunan secde ayetinden dolayı tilavet secdesinde bulunmak vaciptir.
     —Vaciplerin her birini yerinde eda etmek vaciptir, hakeza sonraya bırakmamakta öyledir.     İşte bu hükümden hareketle, namazın vaciplerini kasten terketmekle o namazı tekrarlamak icap eder.
                  Velhasıl, Risale-i Nur hakikatlerinde dile getirilen;  imkân vacipsiz, kesret vahdetsiz, infial de failsiz olmaz ya, aynen öyle de, vacipsiz de namaz tam olmaz ki.
          Vesselam.
Faydalınılan kaynaklar: İbn-i Abidin,  İslam Fıkhı ansiklobedisi (Prof.Dr. Vehbe Zuheyli), İslam İlmihali (Ömer Nasuh’u Bilmen)

      


30 Ekim 2016 Pazar

YUSUF YÜZLÜLER

YUSUF YÜZLÜLER
 SELİM GÜRBÜZER

            Yusuf yüzlülük; tâ çocukluk dönemlerinden bugüne süre gelen bir tutku selidir. Hele bir insan böylesi tutkuyla Yusufiye halkasına dâhil olmaya bir görsün buram buram kardeşçe hasret giderilip kana kana huzur bulur da.
            Hiç kuşkusuz İslam’ın doğuşundan bugüne çağları aydınlatan ‘Ay doğdu Nur-u A’zam-ı Nübüvvet Yüz’ Yusuf Yüzlülerin alnında bir başka tecelli etmiştir hep. İşte bu yüzdendir ki Yusuf yüzlülüğü kendini Mevlâ'ya adayıp vuslata ermenin adı olarak biliriz. Nasıl öyle bilmeyelim ki, Yusuf yüzlüler İlây-ı Kelimetullah davasına gönül vermişliğin iştiyakıyla demir parmaklıklar arasında seyre daldıklarında pembe şafakların doğacağı muştusuyla tüm gönüllere ışık olmuşlardır.  
            Şurası muhakkak korkak ve ürkek yüreklilerle dikenli yollar asla aşılmaz,  dikenli yollar ancak Yusuf yüzlülerle aşılabilir. Yusuf yüzlü olmak için mutlaka kuyu gölgesinde Sabr-ı cemil olmak gerekir. Zira Yusufiyeler Hakk ve hakikatin tecelli ettiği taş medreselerdir.  İyi ki de taş medreselerde büyük bir metanet ve sabır sergileyerek halka kurup ışık olmuşlar. Bu sayede taş medrese Yusufiyeler’de alınan her nefes ‘huş der dem-nefesini boş yere tüketmemek’ olur, her tefekkür ediş rabıta-i şerife olur, her lahza kelam da  ‘mektubat’ olur. Daha da ötesi her bir Yusuf’ça haslet güvercin kuşun kanadında ebediyete kanatlanan bir ferman olur da. Derken Yusufiye burçlarından kanatlanan her bir ferman ilmel yakin, aynel yakin ve hakkel yakin mertebeler eşliğinde âlem-i emre doğru aktıkça tüm mahzun gönüllere ayna olur.
          Hani Yunus der ya “Bir ben var,  birde benden içeri” diye, aynen öyle de Yusuf yüzlülerde demir parmaklıklar arasında “Yüceltip tuğları Fisebilillah, değiştir çağları Fisebilillah"  diye içtenlikle haykırdıkları çağrılarla, tüm yanık gönüllere diriliş muştusu olarak adından söz ettireceklerdir. Nasıl diriliş muştusu olmasınlar ki,  bikere âlem-i emirde yankılanan her bir çağrı sıradan çağrı değil ki, bilakis Taş Medrese-i Yusufiyeler’den salınan letaif-i sitte (altı latife) nur çağrılardır. Ve bu çağrılara ancak çağlar ötesi Yusuf yüzlü can yüreklere mest olup icabet eder. Diğerleri malum fani şeylere talip oldukları için yufka yüreklilerin bu çağrılara icabet etmesi beklenmez. Çünkü şeb-i arus yolunda seyr-i âlem eylemek yürek ister, nasıl icabet etsinler ki.  
           Evet, çağın çilesini sadece Yusuf Yüzlü olanlar sırtlayabilir. Her ne kadar çağın çilesini yüklenip bir takım şer odaklarınca hor görülseler de, onların halisane gayretlerini kul bilmese de Halik biliyor ya, bu yetmez mi?  Ferman yücelerden böyle inmiş zaten, çağın çilesini yüklenmeye mecburdular da. Zira Peygamber kavlince dile getirilen bu fermanda: “Güneşi sağ elime,  ayı da sol elime verseler yine de bu davadan vazgeçmem”  böyle buyrulur.  Madem Peygamber kavli bunu gerektirir, o halde Yusuf yüzlülere de ‘Emrin olur Nebi Sultanım, ferman başım gözüm üstüne’ demek düşer. Bu yüzden her bir Yusuf yüzlü hiç kimsenin kınayanın kınamasına ve dedikodusuna aldırış etmeksizin inandığı Hak dava uğruna ölümüne sadık kalmak için var oldular. Yani,  ucunda ölümde olsa inandığı ulvi davadan asla vazgeçmem diyecek bir duruştur bu.  
           Yusuf yüzlülük adı üzerinde kuyu gölgesinden ötelere uzanan Nur yüzlülüktür. Hele kuyu gölgesinden süzülen ‘Yusuf Yüz Işık’ Veda tepesinden gün yüzüne çıkmaya görsün bu kez’ Nur-u A’zam-ı Nübüvvet Yüz’ (Ay doğdu yüz)  olarak belirir. Böylece Yusuf Yüzlüler alınlarında parlayan Ay Doğdu Nur Yüzlülükle İlay-ı kelimetullah aşkına Bedrin Aslanı kesileceklerdir. Derken Şairin “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” gerçeği bu kutlu Kervanda tüm haşmetiyle tezahür eder de.
            Evet, bu öyle bir kutlu kervandır ki,  kervanın koyulduğu dikenli yolda kan aksa da acı hissedilmez. Değil dikenin acısı, Yusuf Yüzlüleri ateşe atsalar ne olur ki, o ateş İbrahim (a.s)’ın Gül bahçesi olacağı muhakkak. Yeter ki Yusuf Yüzlünün özünde var olan aşk mayasını bozulmasın bak o zaman o dikenli yollar kılıçtan keskin kıldan ince sırat köprüsünden cennete geçiş yol güzergâhı olur bile. Hatta dünyada iken kurşun kurşun üstüne yediği o yaylım ateşler sırat köprüsünden varacağı cennetin Kevser havuzunda ferahlık ve esenlik kaynağı bir ikram olur da.  Madem öyle,  aşk deyip geçmemek gerekir. Öyle ki,  Yusufiye burçlarından sevda kuşun kanadında salınan her aşk name yüreklerde seyri âlem eyledikçe bu aşk kıyamete dek tükenmez de. Bakınız, Mecnun, ‘Leyla, Leyla’ diye çöllere düşüp sonunda kendini Mevla’da buldu, Ferhat’ın o müthiş aşkı karşısında dağlar dayanamayıp Şirince yol verdi bile.  İşte aşk böyle bir şeydir, nasıl tükensin ki.  
            Peki ya Aslı ile Kerem! Malum onlarda eceli şerbetle karşılayan âşıklardan. Zaten eceli şerbetle karşılayıp kana kana yudumlayan can yürekler ancak vuslata ermekte. Allah’a çok şükür ki vuslata erme yolculuğunda Mevlana’ca, Ferhat’ça ve Kerem’ce hislerle hareket eden sevda yürekli Yusuf Yüzlü Alperenler de ecele şerbet diyenlerden. Bu yüzden eceli sevdasıyla, canıyla, kanıyla, ilmiyle şerbetleyenleri anlatmaya güç yetmez de.  Düşünün ki dil bile dilini yutup tutuk kalırken akılda firar edip karaya oturacaktır. İşte böylesi bir aşkın gözyaşı karşısında akıl firar etmişken dil tutuk kalmış çok mu?  Sakın ola ki bu anlatılanlardan aklın firar etmesi de ne oluyor diye şaşmayalım.  Hem şaşılacak ne var ki, besbelli ki insan aklını aşan sırrı âlem söz konusudur. Aslında şaşa kalacağımıza bu sırra vakıf olmak için Yusufiye kapısına varmak en iyisi.
           Evet, ister Dergâhlar olsun, ister Taş Medrese-i Yusufiyeler olsun fark etmez Mevlana’ca ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısıyla,  Yunusça ‘vardan öte, yoktan öte’ özümlemiş duygularla varmak gerekir. Varalım ki Dergâhların ve Yusufiyelerin feyzi bereketi üzerimizden eksik olmasın.            
             Sanmayın ki ülkeleri fetheden kılıçtır, asıl fetih sevgi ve aşkta gizlidir.  İşte bu nedenle Allah kendi yolunda aşkla şevkle nefsiyle mücâhede edenlerden çok razıdır,  o halde gelin hep birlikte ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’  şiarınca gönül fetih için baş koyalım. Kin ve nefret tohumu serpilmiş yollarda kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Yusufiye yolu varken çıkmaz sokaklarda kaybolmakta nedir. İşte bu noktada Yusufiyeler ruhunu kaybetmiş olanlara derman olmak için vardır. Dahası mazlumların ahu figanını dindirmek için hazır nefer gibidirler. Derken bu güzel duygular eşliğinde 'Halka hizmet Hakka hizmet'  düsturunca zalime korku mazluma umut olmak için yola koyulmak en güzeli.  Çünkü Mevlâ’ya aşkla şevkle bağlanmak bunu gerektirir.
           Yusuf yüzlülük, kendi ten kafesimizde cananı arayıp İlây-ı Kelimetullah aşkıyla yanmaktır. Zaten Yusuf yüzlü olmak diye bir dert tasamız varsa,  tez elden Yusufiye soluğunu soluklamak gerek,  öz kodlarımızla buluşmak için buna mecburuz da. Bakın, o Ay Doğdu Nur Yüzlü Yusuflar bizim için yedi kat göklerde dolaşırken seher vaktinde ‘Allah, Allah’ zikriyle ötüşen bülbül kuşlar eşliğinde uykuya daldığımız baş yastığımızda  “Gaflet uykusundan yırt yakanı, eyle figan '' diyerek uyanmamız için çırpınıp durmuşlar habire.  İşte onlar bizim uyanmamız için çırpınıp dururken, nasıl olurda biz böylesi bir ahde ve vefa karşısında kayıtsız kalabiliriz ki.
           Gerçektende öyle bir haldeyiz ki ahde vefa hak getire. Bize ne haller olduysa makamlar mevkiler bir anda ahde vefayı çoktan rafa kaldırdı. Artık çıkar ilişkileri pragmatist yaklaşımlar biricik değer olmuş durumda. Geçmişte eksik ya da fazla en azında uğruna baş koyacağımız bir idealimiz vardı, insanlarla hem hal olup derdine derman olmak vardı,  mazluma umut zalime korku vermek vardı. Peki ya şimdi!  Maalesef şimdilerde idealist insanı aptal yerine koyuyorlar, davada neymiş gülüp geçiyorlar. Varsın gülüp geçsinler, biz yine de alay edenlerin alay edişine aldırmaksızın yolumuzu yol bilmek gerekir.  Aksi halde işler daha da rayından çıkıp, Allah korusun üzerimize leş kargaların üşüştüğü zindan ülke konumuna düşeriz. 
            Düşünsenize koyun bile koyunluğuyla seher vakti uyumazken, diriliş muştusu nesil nasıl uyuyabilir ki. O halde daha ne duruyoruz,  seherde şakıyıp ötüşen bülbül kuşların Yunusça “Çıkmış İslam bülbülleri. Öter Allah deyu deyu”  zikir sesleri eşliğinde yeniden uyanışa geçme zamanıdır.  Bakın ecdadımız koyundan aşağı kalmamak için erken yatıp erken uyanmışlar. İşte ecdadımız bu uyanık kalma sayesinde tarih boyunca medeniyetten medeniyete koşmuşlar da. Yetmedi ikindi ve yatsı vakitlerinde Hatme-i Hacegan halkasında halka olup Allah’a (c.c.) abd (kul) olmanın idrakiyle gece ve gündüz hep iri ve diri kalmışlardır. Sadece zikir halkasında mı pervane oldular, hiç kuşkusuz kurdukları sohbet halkasında yarenler meclisi oldular da. Ecdadımız biliyordu ki zikir neyse fikirde odur. Fikir sohbetle anlam kazanıyordu çünkü. İşte bu yüzden Dervişin fikri neyse zikri de odur deriz.  Madem öyle daha ne duruyoruz,  bir an evvel  ‘Doldur sofi çay doldur, Allah deyip çay doldur’ aşkıyla çayımızı yudumlayıp Yarenler meclisinde sohbete koyulmalı. Sohbete koyulalım ki Yarenler meclisinde  ‘Fena fiş-sohbet’ oldukça gönül dünyamız aydınlansın.  Malumunuz, Yusufiye yolunda öyle sohbetler vardır ki,  insani kendinden alır kendine getirir, böylece o sohbet hayat iksiri bir sohbet olur. Ve o deruni sohbetler dinleyenleri içten içe kuşattığı gibi her sohbet kalpten kalbe açılan Yesevi feyzinin aktığı pınar olarak mana kazanırda. 
           Amma velâkin gel gör ki; Yarenler meclisinden uzak kalalı epey zaman geçti. Neredeyse sohbetin adını bile unutur olduk. Bulunduğumuz mekânlarda sohbetin yerini artık kalbi karartan cedelleşmeye ve tartışmalara bırakmıştır. Doğrusu bu hale nasıl düştük şaşmamak elde değil. Yine de her ne sebep olursa olsun şu içine düştüğümüz çıkmaz kuyu Yusuf’un düştüğü kuyudan çok farklı kuyudur. Belki de şer odakları kuyumuzu kazsaydı bu denli dert edinmezdik,  meğer kendi kuyumuzu kendimiz kazmışız, şimdi gel de dert edinme. Her neyse, olan olmuş bikere, yine de kendi ayağımıza sıktığımız bu kurşun yarasının acısıyla titreyip o çıkmaz kuyudan çıkmak en doğru tutum olacaktır. Özümüze dönmemiz için buna mecburuz da.  Neydik edip dirilişe geçmek gerekir. Nasıl mı?  Dirilişe geçmenin birinci adımı Yusuf’un izini iz sürmektir. Öyle iz sürmeli ki ilk adımda Allah (c.c) yolunda Yusuf’un aşkını ruhumuzda tatmak gerek. Zaten o aşkı tattığımızda biliniz ki ikinci adımda Yusuf yüzlü olmak vardır. Madem Yusuf’un aşkı derde deva bir aşk şerbeti, o halde  “Uyan artık ey kalbim!” demek için yarını beklemek niye? Artık gün bugündür, ertelemek için fazla zamanımız da yok. Zaten nice zamandır nefse köle olmakla yeterince zaman kaybına uğramışız. Artık yeter gayri diyorsak Ferhat olmalı, Mecnun olmalı,  Yunus olmalı, bundan öte Yusuf’un nefsine dizgin vurup Züleyha’ya teslim olmadığı gibi ‘eline, diline, beline sahip ol’ düsturumuz olmalı. Yaratılış gayemiz gereği,  kendimizi toprak görüp bir garip kuş misali Hakka vasıl olmalı. Sanmayın ki bu can, bu ten kafeste ilelebet payidar kalacak. Ömür dediğin ne ki, iki kapılı bir handır, bir kapıdan girilip diğer kapıdan çıkılan bir sonbahar yaprağıdır. Geriye dönüp şöyle bir baktığımızda ömür göz açıp kapayacak kadar bir süreç olarak karşımıza çıkar. Madem ömür bugün var yarın yok diyebileceğimiz bir lahza an, o halde Allah’a kul olmaktan geri durmak niye? Cennette cemalinden ayrı kalmamak varken bu dünyada gaflet deryasında boş bir ömür tüketmek niye? Düşünsenize herkes bülbül kuşun ötüşüne hayranken, bülbülde tüm bu hayranlıklardan bihaber o da gül’e hayrandır. Madem öyle, Allah ve Resulü’nün yolunda bülbülce gül sevda çırağı yakma zamanıdır. Öyle ya, bülbül gül uğruna kanat çırpıp dururken,  bizim haydi haydi seher vakti daha bülbül zikre başlamadan bizim önce zikre dalmamız lazım gelir. Hele ki ömürde bir kez olsun canı gönülden Allah demeyi başardıysak biliniz ki bülbül bile kıskancından ötemez olur. Bu yüzden imandan sebat için ömürde bir kez olsun candan Allah diyebilmek çok mühim hadisedir.
            Gel kardeşim, sende gel! Sen de bu yola baş koy ki; bir olalım, iri olalım, diri olabilelim. Ki; bize bizden gayrı dost yok. Gelin; Mevlana’nın hamdım, piştim ve yandım özüyle yola koyulalım ki muradımıza erelim. Gelin Yunus’ça coşkun sular da çağlamak için çağlayalım ki, Kevser sularında kana kana serinlemek nasip olsun. Gelin Yusuf’ça kuyu gölgesinden Yusuf yüzlü ışık olalım ki, bizi gören bizde dirilsin. Başta dedik ya, bu yolda korkuya asla yer yoktur. Bu meydan âlâ meydandır. Bu yolda açılan bir gül kolay kolay solmaz da.
           Yusuf yüzlülerin yoluna dâhil olalım ki; aşk nedir, sevgi nedir tadabilelim. Fenadan bekaya ilerleyelim ki; Yusufiye meclisinde kurtuluşa erebilelim. Kıbleye yüzümüzü dönelim ki, sevenlerin tutku bakışlarında pırıltı olabilelim. Şu iyi bilinsin ki Yusuf yüzlüler her gelene kucak açıp kardeşçe bağrına basmak için vardır.  Her ne kadar aramızda Yusuf yüzlülerden haz etmeyenler çıksa da varsın haz etmesinler, yeter ki biz onlardan olmayalım.  Varsın Yusuf yüzlülerle alay etsinler,  bu yüce davadan taviz vermedikten sonra alay etseler ne,  etmeseler ne, hiçte umurumuzda olmaz ki.  Yeter ki niyetimiz halis olsun, Allah  (c.c) akıbetimizi hayır kılar elbet. Bak Şair meramımızı nasıl dile getiriyor; “Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz, sen kıvrıl ben gideyim, Son Peygamber kılavuz. Yol onun, varlık onun gerisi hep angarya.”  
            Yusufiye yolunda garip bir kuş olsak bile Yusuf yüzlüleri salan ilahi bir gücün varlığına inancımız tam olmalı. Zaten “Bu din garip geldi garip gidecek” buyruğu bu gerçeği teyit ediyor.  O halde yüzüstü sürünsek de Allah garipleri sever müjdesi tek tesellimiz olsun. Nasıl olsa garip kuşun yuvasını Allah yapar, o halde ötelere kanatlanmak için garip kuş olmaya değer de.
            Ey kardeş! Şayet huzur bulmak istiyorsak saflarımız sıklaştıralım. Saflarımızı sıklaştıralım ki dilden beladan uzak kalalım. Bu halkaya dâhil olalım ki ruhumuz gıda bula. Yusuf yüzlülerle tanış olalım ki; muradımıza erip gazamız mübarek ola.
            Ey kardeş! Medrese-i Yusufiye nedir diye merak ediyorsak dilimizin döndüğü kadar tek cümleyle ancak şöyle deriz: Medrese-i Yusufiyeler Peygamber, Sahabe, Tabiin, Evliya sohbetleriyle feyizlenen ocaklardır. Bilmem bundan daha öte ne diyebiliriz ki, yeryüzünü karış karış tarasak böyle bir meclisin alternatifi yok ki zaten. O halde Ey kardeş! Bu iklime birlikte dalalım ki; derdimize derman, yaramıza merhem bulabilelim. Şöyle tarihe bir bakın Selçuklu kiliminde bir zaman kartal kanattık. Söğüt’te ise küçük bir otağken Şeyh Edebali ve Osman Gazinin elinde Ulu Çınar olduk. İşte tarihte olduğu gibi Selçuklu kiliminden ve söğüt mayasından ilham almalı ki; yeniden Nizam-ı âlem olup kanat çırpabilelim. Osman Gazi ve Şeyh Edebali'nin elinde yoğrulan o mayayı yeniden mayalamalı ki Yusuf yüzlü bir ruhla yeniden üç kıtada cihangir olabilelim.          
           Ey kardeş! Sakın ola ki tereddüt edip Yusufiyenin kapısına eşik olmak da kararsız kalmayalım. Aksi halde kararsızlık girdabında boğulup hayatımız zindan olur.
           Sakın ola ki;  elimizi eteğimizi çekip "Allah” demekten geri kalmayalım. Aksi halde zikirsiz kalbimiz virane olur.
           Sakın ola ki; Hamza yürekli olmaktan çekinmeyelim. Aksi halde gölgemizden bile korkan yaratık oluruz.
           Sakın ola ki;  Yusuf yüzlü olmaktan vazgeçmeyelim. Aksi halde yüzümüz mahkeme duvarından farkımız kalmaz.
           Sakın ola ki Yusuf’un kuyusu da ne oluyor deyip geçmeyelim, şu iyi bilinsin ki, kuyu gölgesinde Yusuf yüzlü alperenlerin varlığı an be an hissedilir de. Nasıl hissedilmesin ki;  bu ulvi davada ikilik yok birlik vardır, bundan da öte felah ve dirlik vardır. Zira her türlü nimet, tevhit sancağının ruhunda gizlidir. Nitekim Yusuf yüzlüler bu ruhla er meydanında Tevhid sancağının altında Allah'a arzulanan dilde açan çiçek oldular. Yusuf yüzlüler aşk içinde pervanedirler. Gâh seller gibi çağlayan, gâh gözyaşı döken, gâh çağın çilesini sırtlayan Hamza yüreklilerdir. İnanın onları seyre dalarken bile yollarına kurban olası geliyor. Hele bir rengârenk bahçelerinin önlerinden bir geçmeye gör, hayran kalmamak elde mi? Üstelik bu gül bahçelerinin bahçıvanları olmuşlar da. Nasıl olmasınlar ki, bu bahçelerde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin,  Mevlâna’nın, Yunus’un, Hacı Bayram-ı Veli’nin, İmam-ı Rabbani’nin, İmam-ı Gazali’nin elinde yetişen gül olmak vardır.  Şimdi bu durumda gel de gül’e sevda olmuş can yüreklere mest olma.  Şimdi gel de misk-i amber kokusuna mest olmuş Yusuf Yüzlülere hayran kalma, ne mümkün. Besbelli ki her bir Yusuf yüzlü sevda yurtlarında kelebek misali ukbaya uçmaktalar. İşte bu yüzden Yusuf yüzlüler  "Neyleyim dünyayı bana seni gerek seni'' diyecek yürektirler. Onlar yüreklerinde taşıdıkları sarsılmaz iman ve zindelikleriyle Kuran’ın hadimleri olmayı çoktan hak ettiler bile. Çünkü onlar cümle âlemi şahit tutup ‘Rehber Kur’an, hedef İlay-ı kelimetullah için Nizam-ı âlem’ için can vermişlerdir.    
           Yusuf yüzlülük Hakk'ı batıldan ayıran yol pusulamızdır. Bu yolda, Hak’tan gayrı dünyaya meydan okuyup  ‘Bana Seni gerek Seni’ sırrına ermek vardır. İyi hoşta, ötelere uzanan bu yola can mı dayanır. Can dayanmaz elbet, ama bir nebze olsun marifetullah ve hakikat sırrına ermek için karınca misali yola düşsek ne kaybederiz ki. Hani karıncaya sormuşlar ya,  hayırdır nereye böyle diye. Cevap vermiş Kâbe’ye. Peki, sen bu halinle mi Kâbe’ye gideceksin?  Verdiği cevap gerçekten çok müthiş: Olsun bu halde varamasam da o yolda ölemem mi?
           Evet,  bu dünyadan göç etmeden bir kez olsun karınca misali aşk şerbetinden içsek ne kaybederiz ki? Aşkta pervane olmak varken çıkmaz yollara girip boşa zaman kaybetmek neye yarar ki.  Düşünsene, icabında aşk bile can-ı canan için yola koyulmuş halde.  Madem aşkın kendisi bu yola atılmış, o halde aşkın gözyaşı selini Yusufiyeler de sancak yapsak ne kaybederiz ki?  Kaybetmekte ne söz, bu yolda bol kazanç ve bereketlenmek vardır. Yeter ki, Yusufiye aşkını kendi öz cevherimizde arayalım, bak o zaman kalpteki yâr ahret yurduna koyulur da. O halde tez elden hep birlikte ötelere doğru seyre dalalım ki; bir sonbahar mevsiminde dökülen yapraklarda en son göreceğimiz hakikat şulesi bir düş mü yoksa hayal mi düşünmeksizin Sıddık-ı Ekber misali bu yola delilsiz teslim olabilelim. O dediyse doğrudur diyen Ebu Bekir bir teslimiyetiyle bu yola delilsiz bağlı kalalım ki ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v)’ in şefaati imdadımıza yetişip o gül kokulu ervahı yanı başımızdan hiç ayrılmasın. İyi ki de O’na ümmet olmuşuz, bu sayede Salâvat-ı Şerifeler eşliğinde bizi selamlar da.     
           Ebu Bekir Sıddık (r.anh.)'ın "O ne derse doğru söyler, o dediyse doğrudur" sözleri öteden beri hep ruhumuzda yankılanan bir teslimiyet meşalesidir. Hiç kuşkusuz Sıddık-ı Ekber’in teslimiyeti bir başkadır.  Kaldı ki ihlâs ve teslimiyetsiz ne Tevhid, ne de Sıddıkiyet idrak edilir. O halde Sıddık-ı Yâr aşkına ölsek ne olur ki?
           Bakın, Züleyha'nın Mısır’ına ilk merhamet ve sevgiyi aşılayan Yusuf’un (a.s.) aşkıdır. Yusuf’u zindana attılar da sanki başları göğe mi erdi.  En nihayetinde Züleyha’nın o egemen Mısır duygusu İlahi aşka yenik düştü ya.  Madem öyle,  kurda kuşa yem olmadan hasret çağrısında Allah diyelim ki, Yusufiye kervanına dâhil olabilelim. Yusuf’un yaşadığı sevda bereketini yüreğimizde hissedelim ki; Yusuf yüzlülerden olabilelim.
         Hem Yusuf yüzlü olmaktan başka bu dünyada başka ne çare var ki.
          Vesselam.